Muzik calici calismiyor


KOMÜNİZM-SOSYALİZM

Nazım Hikmet’in 1957 Bakû Konuşması

Nazım Hikmet, 1957 yılında, ikinci kez Azerbaycan`a gider. İlk gidişinden o yana tam otuz yıl geçmiştir. Bakû Üniversitesinde görkemli bir tören düzenlenir. Konuşmalar yapılır, şiirler okunur. Nazım Hikmet alkışlar arasında kürsüye gelir. `Yoldaşlar` diye başlar konuşmaya:

Ses İçin Tıklayınız

İçki İçmek İçin Darbe Şart

“Bu ülkede dans etme ve içki içme özgürlüklerini ancak askerî darbelerle güvence altına alacaklarını düşünen bir insan türü var”

Tuhaf Solculuk

Tarhan Erdem, Neşe Düzel’le yaptığı o harikulade konuşmada herkesin bildiği bir durumu, çok net ve unutulmaz bir şekilde formüle etmiş.

“Bu ülkede kişisel özgürlüklerden yana olanlar, siyasi özgürlüklerden yana değil.”

Kadın erkek eşitliğini savunan, kadın haklarına saygılı, bireysel yaşamın sınırlanamayacağına inanan bu insanlar, düşünce ve inanç özgürlüğüne karşı çıkıyor.

“İnsanlar özgürce yaşasın ama düşüncelerini ve inançlarını özgürce açıklamasınlar” diyen bir tuhaflık.

Batı kültürüne uygun bir yaşam biçimini savunan ve böyle bir yaşama biçiminin bu ülkede demokrasiyle olamayacağına inanan bir insan türü.

Dans etme ve içki içme özgürlüklerini ancak askerî darbelerle güvence altına alacaklarını düşünüyorlar.

Üstelik, “yaşam biçimi özgürlüğünü” savunmayı da “solculuk” sanıyorlar.

Anlayabildiğim kadarıyla onların mantık silsilesi şöyle kuruluyor, “laiklik insanların içki içme, dans etme, sevişme özgürlüğünü güvence altına almaktır, bunu savunmak laikliği savunmaktır ve böyle bir laikliği savunmak da solculuktur.”

Bu “solcular”, Kürtlerin ve başını örten dindarların kendileriyle “eşit” olmasını da kabul etmiyorlar.

Onlara göre Kürtler ve dindarlar onlarla eşit olursa ülke ya bölünür ya da şeriat gelir.

Biliyorum inanması çok zor ama bunun “solculuk” olduğuna samimiyetle inanacak kadar cahil insanlar var gerçekten.

Zaten bu düşüncelerinde “samimi” olmalarını sağlayan cahillikleri yüzünden fevkalade cüretkâr açıklamalar yapıp “darbeyi savunduklarını” bile söyleyebiliyorlar.

Darbeyi de Ergenekon’u da savunanlar bu gruptan çıkıyor, Kürt açılımını engellemek isteyenler, başını örtenlerin üniversiteye alınmamasını isteyenler de bunlar.

CHP’nin her türlü demokratik gelişmenin önüne set çekmesini sağlayan “destek” de bu insanlardan geliyor.

Şah’ın İranı’nda, Franco’nun İspanyası’nda, Salazar’ın Portekizi’nde, Kral Zahir Şah’ın Afganistanı’nda, Pinochet’nin Şilisi’nde “bu özgürlükleri” aynen bu şekilde savunan insanlar vardı.

Onlara “solcu” denmiyordu.

Onlara “faşist” deniyordu.

Belli bir kesimin “yaşam özgürlüğünü” güvence altına alabilmek için toplumun diğer kesimlerini silahla baskı altında tutmanın bir tek adı var çünkü, o da faşizm.

Bizimkilerin önemli bir kısmının aslında sadece” cahil” olduklarına inanıp, –ki onların iki yüzlü değil de cahil olduklarına inanmak ciddi bir komplimandır onlar için-, onlara işin gerçeğini anlatmaya çalışmalıyız.

Birincisi, laiklik belli bir “grubun yaşam özgürlüğünü” savunmak değildir.

Laiklik, devletin hiçbir inanca sahip olmaması, hiçbir inanca ve yaşam biçimine müdahale etmemesi, her inancı ve yaşama biçimini güvence altına almasıdır.

Ve, laikliğin en önemli teminatı demokrasidir.

Laik olmayan bir demokrasi yoktur.

Demokrasiyi savunduğunuzda laikliği de savunursunuz.

Ama demokrasi olmayan bir laikliği savunmaya kalktığınızda sadece faşizmi savunmuş olursunuz.

“Eşitliği” inkâr eden bir solculuk yoktur.

Hiçbir zaman olmamıştır.

Hiçbir zaman da olmayacaktır.

Solculuk, eşitliği ve değişimi savunur.

Sol mücadelenin iki ana meselesi budur.

İnsanlar eşit olsunlar ve insanlığın yaşadığı değişimin önü, çıkarların bozulacağından korkanlar tarafından kesilmesin.

Ayrıca, solculuk, 19. ve 20. yüzyılda sanıldığı gibi “işçi sınıfının” mücadelesi de değildir, geçmiş yüzyıllarda “üretim araçlarının sahiplerinin” kendi çıkarları için eşitliği ve değişimi engelleyeceği düşünüldüğü için, “eşitliği ve değişimi”, hiçbir malı olmayan işçi sınıfının sağlayacağına inanılmıştır.

İşçi sınıfı, solculuk için bir “amaç” değildi, eşitlik ve değişim için bir “araçtı”.

İşçi sınıfıyla “solculuğu” özdeşleştirmeye kalkanlar, solculuğu her türlü felsefi temelinden koparıp siyasallaştırırlar ve işçi sınıfının yok oluşuyla birlikte solculuğun da yok olacağını kabul etmek zorunda kalırlar.

Halbuki gerçek bu değildir.

Bugün işçi sınıfı tarih sahnesinden çekiliyor ama eşitlik ve değişim mücadelesi sürüyor.

Onun için bir kesimin “yaşam biçimini” demokrasiyi reddederek savunurken, bugün artık iyice tutuculaşan ve sistemin destekleyicisi haline gelen sendikaları da savunmak, insanı “solcu” yapmaya yetmez, en fazlasından bir “neo-Peronist” yapar.

Bugün faşizmin kucağına savrulurken aslında “solcu” olmak isteyen insanlar varsa, eşitlik ve değişim konusunda bir düşünsünler.

Biraz okusunlar.

Gerçekten samimi olanları “cahilliklerinin” üstesinden gelirlerse, Kürtlerin, dindarların, Alevilerin bu toplumun “egemen kesimiyle” eşit olmasını savunmaları gerektiğini, demokrasiyi savunmadan laikliği savunamayacaklarını, toplumsal değişimin önünü açacak her hamleyi desteklemenin herkesin ortak çıkarına olduğunu anlayacaklardır.

Faşist olmak istiyorlarsa olsunlar, hayatla ve değişimle dövüşür, kaçınılmaz yenilgiye de katlanırlar.

Ama solcu olmak istiyorlarsa, eşitlik ve değişim için verilen mücadelede “ezilenlerin” yanında yer almak zorunda kalacaklar.

Muhafazakârların gerisinde kalarak solcu olamazlar çünkü.

(Ahmet Altan, Taraf, 08-2009)

Stalin’den Türkiye Üzerine Düşünceler

Josef Stalin gençlikte ve orta yaşlarda

Sovyet diktatörü Stalin’in yakınlarından bir generalin bildirdiğine göre, Stalin: “Bütün dünya komünistlerine gönderilen paradan sadece Türkiye’ye verilenlere yazık olduğunu” söyler. Ve sebebi sorulunca da: “Anadolu henüz dînî geleneklerine bağlıdır; Avrupalı kapitalistler onları geleneklerinden uzaklaştırsınlar, propagandamız ondan sonra müessir olabilir” cevabını verir.

Mehmet Akif’in Torunu Komünist Çıktı

Aydemir Güler, Türkiye Komünist Partisi’nin ‘maaşlı’ Genel Başkanı. Bir kere olsun “Dedem” demediği Akif’in, İstiklal Marşı şairi olması, ona hiçbir şey hissettirmiyor!

Türkiye Komünist Partisi Genel Başkanı Aydemir Güler

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Başkanı Aydemir Güler, İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un ikinci kuşak torunu. Peki, keskin bir İslâmi söylemi olan bir dedenin, taban tabana zıt fikirlere sahip torunu olmak nasıl bir şeydi? Dedesiyle manevi bir bağı var mıydı? Dedesiyle gurur duyuyor muydu? Röportaj sırasında öne çıkan şu oldu:

KOMÜNİST LİDERLE SANSÜRLÜ RÖPORTAJ

GÜLER, Mehmet Akif Ersoy’un ikinci kuşaktan torunu. Randevu talep ettiğimizde “Dedesiyle taban tabana zıt fikirlere sahip olmak nasıl bir duygu? Türk’ün istiklal aşkını mısralara dökerek ‘Milli şair’ payesini alan dedesiyle arasında manevi bir bağ var mı? O’nunla gurur duyuyor mu” sorularına cevap arıyorduk. Oysa TKP Genel Merkezi’ndeki yardımcıları, Aydemir Güler’e dedesiye ilgili soru yöneltmemizi istemiyordu. Ama biz sorduk. Ve Güler, bir kere olsun Akif’ten “Dedem” diye söz etmedi.

İNSAN AİLESİNİ SEÇME HAKKINA SAHİP DEĞİL!

TKP’nin maaşlı Genel Başkanı, “Dedenizin keskin bir İslami söylemi vardı. Siz nasıl komünist oldunuz” sorumuza, “İnsanın doğarken ailesini seçme hakkı olmuyor. Ben 15 yaşında Komünistliği seçtim” diye cevap verdi. Güler’e “Peki, dedenizin İstiklal Manşı’nı yazmasından gurur duyuyor musunuz” diye sorduk. İşte uzun bir sessizlik sonunda verdiği cevap: Ne gurur duymak, ne duymamak. Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’nı yazması bana hiçbir şey hissettirmiyor.”

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Başkanı Aydemir Güler, İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un ikinci kuşak torunu. Peki, keskin bir İslâmi söylemi olan bir dedenin, taban tabana zıt fikirlere sahip torunu olmak nasıl bir şeydi? Dedesiyle manevi bir bağı var mıydı? Dedesiyle gurur duyuyor muydu? Röportaj sırasında öne çıkan şu oldu: Güler, konuştuğumuz süre içerisinde bir kez bile Mehmet Akif Ersoy’dan bahsederken, “dedem” kelimesini kullanmadı. Sanki Ersoy’un torunu olmaktan memnun değil gibiydi. Konuşmanın biraz gergin başlamasının sebebine gelince. Güler ile röportaj yapmak için partiyi arayıp randevu aldım. Partiye gittiğimde herkeste büyük bir şaşkınlık oluştu. Randevulaştığımız saatte gitmeme rağmen, beni yarım saat beklettiler. Bu şaşkınlığa sebep, başörtülü oluşumdu. Güler’in basın danışmanı iki kez Güler’in yanına gidip geldi. Sonunda Nihan Hanım yanıma gelip, “Şunu sormayın, bunu sormayın” ricasında bulundu. Sormamı istemedikleri şey ise Güler’in Mehmet Akif Ersoy’un torunu olmasıydı. Ama ben sordum.

15 YAŞINDA KOMÜNİST OLDUM

N.E: Siz Akif’in ikinci kuşak torunusunuz. Dedenizin ömrü boyunca keskin bir İslâmi söylemi olmuş. Siz nasıl komünist oldunuz?
A.G: İnsan doğarken ailesini seçme hakkı olmuyor. Hem Mehmet Akif Ersoy’un ailesinin İslâm’la çok ilgili olduğu söylenemez. Ben 15 yaşında komünistliği seçtim. Çünkü yaşadığımız düzenden memnun değildim. O gün bugündür komünistim.
N.E: Aileniz komünist olmanızı nasıl değerlendiriyor?
A.G: İlk yıllarda biraz problem oldu. Şimdi sanıyorum bizim ailede TKP’nin oyu bayağı fazla.
N.E: TKP’nin genel başkanlığı dışında ne iş yapıyorsunuz?
A.G: İÜ İktisat Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştım. Şu an bir işle meşgul değilim.
N.E: Nasıl geçiniyorsunuz?
A.G: Partinin genel başkanı olarak partiden maaş alıyorum. Onunla geçiniyorum.
N.E: Aslında dedenizin ismini kullanarak çok iyi durumlarda olabilirdiniz. Bunu hiç düşündünüz mü?
A.G: Hayır. Mehmet Akif Ersoy’un adını kullanmayı hiç düşünmedim. Bir kere bu benim savunduğum ilkelere ters düşüyor.
N.E: Dedenizin İstiklâl Marşı’nı yazmasından gurur duydunuz mu?
A.G: (Uzun bir sessizlik sırasında biraz düşünerek) Aslında ne gurur duymak ne de duymamak…
Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’nı yazması bana hiçbir şey hissettirmiyor.
N.E: Biraz da Türkiye’deki komünist hareketten konuşalım. Şu anda durum nedir?
A.G: Komünist hareket 1980′de ağır darbe aldı. SSCB’nin dağılmasıyla da dünyada büyük darbe devam etti. Dolayısıyla TKP bayrağını çok gerilerden devralmış olduk. Kat etmemiz gereken çok uzun bir yol olduğunu düşünüyorum. Ancak, TKP olarak, bir 2002′deki seçimler ve yerel seçimlere katıldık. Aldığımız oylar 1999′dan bu yana 40 bin arttı. Ben bu artışı, ‘İşte bizim oyumuz 40 binden 80′e çıktı’ diye değerlendirmek istemiyorum. Çünkü bu rakamlar Türkiye ölçeğinde çok küçük rakamlardır.

BİR GÜN İKTİDAR OLACAĞIZ

N.E: İktidar olacağınıza inanıyor musunuz?
A.G: Biz inanıyoruz. Bizim başa siyasi akımlara daha az nasip olan bir özelliğimiz var. Arkamızda çok kapsayıcı bir dünya görüşü var. Marksizm var.
N.E: Bir de gerçekler var ama.
A.G: Tabii bunun bir durum tahlilinin üzerine oturması lazım. Dünyanın ve Türkiye’nin durumu ne? Bizim partimiz bu koşullarda siyasi başarı ufku olabilir mi? Bizce olabilir.
N.E: Bütün siyasi partilerden iş isteyenler olur. Sizin partinize de gelip iş isteyen oluyor mu?
A.G: Pek olmuyor. İş sahiplerinin partileri var. Onların kendi çevrelerine olanak dağıtması
söz konusu. Biz işçilerin ve işsizlerin partisiyiz. Bizim böyle bir onurumuz var.
N.E: Bir komünist olarak, Sovyetler Birliği’nde Lenin ve Stalin’in yaptığı diktatörlüğü tasvip ediyor
musunuz?
A.G: Dünya bir soğuk savaştan geçti. Bu dönemde çok rivayet üretildi. Bu rivayetlerin büyük bir kısmını asılsız olduğunu görmemiz lazım. Sovyetlerin sorunsuz olduğunu düşünemeyiz. Eğer sorunsuz olsaydı bir çözülme yaşamazdık. Benim tarih bilgime göre Lenin döneminde kitlesel bir göç olmadı. Stalin döneminde ise 2. Dünya Savaşı yaşanıyordu. Bu savaşta Stalin 20 milyon askerini kaybetmiştir. Bunun içinde yaşanan belirli göç hareketleri oldu. Bunların soykırım düzeyine çıktığını iddia etmem bence mümkün değil. Orada soğuk savaş propagandası başlıyor. Sovyetler Birliği’nde dağılma dönemine kadar işsizlik sorunu yoktu. İnsanlar kira ödemiyordu. Herkesin okuma hakkı vardı.
N.E: Ama eşitlik ve özgürlük yok.

GERİYE DÖNÜŞ YASAK

A.G: Çalışma hakkı olmadan, istediğiniz yere kadar okuma hakkı olmadan, sağlık hakkı olmadan
bir eşitliğin ve özgürlüğün olabileceğini düşünmüyorum. Onlar bunları sağladı.
N.E: En önemlisi sizin de savunduğunuz düşünce özgürlüğü yoktu.
A.G: Sosyalist demokrasinin en ideal formu yaşayamadık. Sovyet toplumu çok tartışan bir toplumdu.
N.E: Siz iktidar olsanız, size muhalif eylemler yapılmasına, yazılar yazılmasına izin verir misiniz?
A.G: Düzenin bir anayasası ve suç tanımı olması lazım. Suç tanımı olmayan bir toplumdan söz
Edemeyiz.
N.E: Peki düşünce özgürlüğü size göre suç mu?
A.G: Düşünce özgürlüğü suç değil ama, ajanlık suç.
N.E: Ajanlık vatana ihanet oldu mu suçtur. Başka türü suç olamaz.
A.G: Peki iktidarı alan emekçi bir hareketin şu hakkı olduğunu düşünüyorum; ‘Bu düzen ülkenin ayağını bastığı zemindir. Bundan geriyi artık dönüş yasaktır.’
N.E: Bir topluma dayatmayla bir rejimi uygulama özgürlük mü?
A.G: Hayır ben bunu söylemedim.

(Tercüman, Eylül 2004)

Anarşizm

Anarşizm, toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir. Anarşi, her koşulda her türlü otoriteyi reddetmektir.

Bu hareketler, merkezi politik yapılar, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve ekonomik kurumlar yerine toplumsal ilişkilere dayanan gönüllü etkileşim ve özyönetimi savunur, özgürlük ve otonomi ile karakterize edilen bir toplumu arzular. Bu felsefeler, anarşi terimiyle özgür bireylerin gönüllü etkileşimine dayanan bir toplumu, bireylerin ve toplulukların alınan kararlardan etkilendikleri ölçüde söz sahibi olması düşüncesini ifade eder.

Zorlayıcı kurumlara ve toplumsal bazlı hiyerarşilere karşı olmak anarşizmin asli ilkelerindendir ve ayrıca anarşizm gönüllülüğe dayanan bir toplumun nasıl işleyeceği konusunda olumlu bir görüşü ifade eder. Anarşist felsefeler arasında hatrı sayılır bir çeşitlilik vardır. Şiddetin anarşizmdeki yeri, ne tür bir ekonomik sistemin olması gerektiği, çevre ve endüstriyalizm hakkında sorular ve diğer hareketlerde anarşistlerin rolleri gibi farklı alanlarda çeşitli görüşler bulunmaktadır. Anarşist akımlar bu nedenlerle birbirlerinden çok farklı ve hatta karşı olabilirler. Örneğin anarşist komünizmin yanı sıra Hıristiyan anarşizmi gibi anarşist akımlar da mevcuttur.

Mihail Bakunin

Mihail Aleksandroviç Bakunin (30 Mayıs 1814 – 13 Haziran 1876) tanınmış bir Rus anarşisttir. Anarşist düşünürlerin ilk kuşağının temsilcilerindendir ve “anarşizmin babaları” olarak anılan düşünürlerden biridir.

Rus Anarşist Mihail Bakunin

Bakunin Moskova’nın Kuzeybatısı’nda, Torzok ve Kuvşinovo arasındaki Piramukhino köyündeki aristokrat bir ailenin çocuğudur. 14 yaşındayken Topçuluk Üniversitesinde askerî eğitim aldığı St. Petersburg’a gitti. Eğitimi 1832 yılında tamamlandı ve Rusya İmparatorluk Muhafız Alayı’na düşük rütbeli bir subay olarak atandı ve Minsk’e, Gardinas’a, Litvanya’ya (artık Belarus) gönderildi. Babası Bakunin’in askerî veya sivil göreve devam etmesini istiyorduysa da, o 1835 yılında ikisini de terk ederek, felsefe okumayı umut ettiği Moskova’ya geçti.

Bakunin Moskova’da eski üniversitelilerden oluşan bir grupla arkadaşlık kurdu ve ardından sistematik bir idealist felsefe çalışmasına başladı. Özellikle de Schelling, Fichte ve Hegel’e yoğunlaştı. Başından beri o ve arkadaşları çalışmalarını, o dönem modern bilimin başkenti sayılan Berlin’e bir seyahat yaparak tamamlamak istiyorlardı. Bakunin’in âilesi bu yolculuğun masraflarını karşılamayı reddetti; ama sonunda yumuşadılar ve 1840 yılında yolculuğa çıktı.

O sıralar Bakunin’in plânı üniversitede profesör olmaktı (arkadaşlarının deyimiyle “doğruluğun râhibi”). Fakat daha sonra “Sol Hegelciler” adı verilen radikal öğrencilerle karşılaştı ve onlara katıldı. Berlin’deki sosyalist harekete dâhil oldu. Buradan Proudhon ve George Sand’le karşılaşacağı, Polonyalı sürgünlerin lideriyle tanıştırılacağı Paris’e geçti. Paris’ten İsviçre’ye seyahat etti. Burada bir süre kalarak sosyalist hareketlerde faâl olarak bulundu.

İsviçre’deyken, Bakunin Rusya hükûmeti tarafından Rusya’ya çağrıldı ve çağrıyı reddetmesi üzerine mallarına el konuldu. 1848 yılında Paris’e döndüğünde, Rusya’ya karşı ateşli bir saldırı başlattı ve bu Bakunin’in Fransa’dan sürülmesine neden oldu. 1848’in devrimci hareketleri kendisine demokratik ajitasyon yapan köktenci bir kampanyaya katılma fırsatını verdi ve 1849 Mayısındaki Dresden ayaklanmasına katılması nedeniyle tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Bununla birlikte idam hükmü ömür boyu hapse çevrildi ve Rus yetkililere teslim edildi. Hapsedildi ve 1855 yılında doğu Sibirya’ya gönderildi.

Bakunin Amur bölgesine gitmek için izin talep etti ve buradan kaçmayı başararak Japonya’ya, ardından da 1861 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nden İngiltere’ye geçti. Geri kalan yaşamını batı Avrupa’da, özellikle de İsviçre’de sürgünde geçirdi. 1869 yılında Sosyal Demokratik Birliği kurdu. Bununla birlikte Birinci Enternasyonal’in uluslar arası bir organizasyon olduğu ve yalnızca ulusal organizasyonların üyeliğe kabûl edildiği bahanesiyle Bakunin’in kurduğu birlik Birinci Enternasyonal’e alınmadı. Oluşturulduğu yıl dağılan bu birliği oluşturan çeşitli gruplar daha sonra Enternasyonal’e ayrı ayrı katıldılar.

1870 yılında Bakunin Lyons’taki başarısız bir ayaklanmaya önderlik etti. Ayaklanma daha sonra Paris Komünü için örnek teşkil etti. Karl Marx ve Friedrich Engels daha sonra bu komünü onayladılar ve onu proletarya diktatörlüğünün bir örneği olarak tanımladılar; bununla birlikte Marx Lyons’taki ayaklanmanın erken ve maceracı bir ayaklanma olduğu görüşündeydi. Çünkü başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Aynı zamanda da Bakunin’in önderliğinde olması böyle bir değerlendirmeyi getirebilirdi.

Mihail Bakunin ve Karl Marx

Bakunin’in 1872’deki Lahey Kongresi’nde Marx’ın üstün gelmesiyle Enternasyonal’den tasfiye edilmesi, Marksist düşüncenin devletin nihâî çözülmesinden önce kurulmasını öngördüğü işçi devleti görüşü ile Bakunin’in böyle bir ara basamağa gerek olmadığına dâir görüşü arasındaki uyuşmazlığın açık bir temsili oldu. Marx’ın (dehâsını kabûl ederek) yaptığı sınıf çözümlemesini ve kapitalizme ilişkin öne sürdüğü ekonomik teorilerini kabûl etmekle birlikte, Devlet ve Otorite hakkındaki görüşlerini de son derece âciz, yetersiz buluyordu. Marx’ın küstah ve kibirli olduğunu ve yöntemlerinin komünist devrimi tehlikeye atacağını düşünüyordu. “Bakunin Yahudi kökenli olduğu için Marx’a saldırarak anti-semitist olduğunu da açığa vurdu” diyenler de vardır. Fakat ilginç olan Marx’ın redaktörlüğünü yaptığı Neue Rheinische Zeitung’da Bakunin’in Rus ajanı olduğunu iddia eden bir haberin ciddi imiş gibi yayınlanması ve Avrupa’da tüm burjuva basınının ve bunlara hâkim Yahudi kökenlilerin bu sözde haberi sık sık tekrarlamaları karşısında Bakunin anti-semitist sayılabilecek ifâdeler de kullanmıştır. Bu haber özellikle Marx’a çok yakın Utin (daha sonra Çar’dan özür dilemiş ve Rusya’da yaşamasına izin verilmiştir) tarafından sürekli gündemde tutulmuştur.

Bakunin hangi isim ya da biçim altında olursa olsun, Tanrı da dahil olmak üzere tüm dış otorite sistemlerini reddediyordu. Ayrıca Bakunin’in birçok anti-semitik basmakalıp sözü tekrar ettiği bilinir. Örneğin Yahudiler’i şöyle tanımlar:

“Sömürgeci bir mezhep, asalak insanlar, yalnızca ulusal sınırların ötesinde değil, aynı zamanda tüm politik görüş farklılıklarının ötesinde sıkıca ve samimiyetle birbirine bağlanmış homurdanan tek bir parazit. Yahudiler’in ulusal karakterlerinin temel özelliğini oluşturan ticari hırsları vardır”

Bakunin 1873 yılında Lugano’da bir köşeye çekildi ve 13 Haziran 1876’da Bern’de öldü.

(Vikipedi özgür ansiklopedi)

Che Guevara işkenceciymiş

Tişörtlerden, şapkalara kadar her yere kazınan Che Guevara hakkında ilk cesur film çekiliyor. Che’nin işkence ve katliamları beyaz perdede.

Latin Amerika’nın devrim sembolü Che Guevara’nın bir ‘yok edici’ olduğu iddia edildi. Aktör Benico del Toro’nun canlandırdığı filmin senaristlerine göre efsane devrimci, öldürme ve işkence emirleri vermiş.

Latin Ameri-ka dev-rimlerinin ve dünya gençliğinin başkaldırı sembolü Che Guevara’nın azılı bir katil ve işkenceci olduğu iddia edildi.

Aktör Benicio del Toro’nun oy-nadığı filmde yönetmen Steven Soderberg yönetimindeki senaryo ünlü devrimcinin Küba devriminde Castro’ya karşı verdiği kararlarda ve devrimin algılayış biçiminde vahşi kararlar vererek ‘bu bir devrimdir devrim saf bir nefretin haraketlendirdiği soğuk bir öldürme makinesinden doğmalıdır” gibi cümlelerine yer veriliyor. Che, ayrıca BM’de kendisine sorulan bir soru üzerine, “Yok etme, evet kesinlikle yok edeceğiz, nereye kadar gerek-liyse oraya kadar yok etme planımızı gerçekleştireceğiz” diye açıklama yapıyor.

(www.aktifhaber.com, 12-2008)

Friedrich Engels

Friedrich Engels (1820-1895), 19. yüzyıl Alman politik filozof. Birlikte çalıştığı Karl Marx’la beraber, Komünist Manifesto’yu (1848) yazarak komünist kuramı geliştirdi. Marx’ın ölümünün ardından Kapital’in son iki cildini, Marx’ın yazılarını düzenleyerek tamamladı.