Muzik calici calismiyor


OSMANLI TARİHİ

Osmanlı’da Harf İnkılabı Düşüncesi

Harf Devrimi’nin Atatürk’ün yaptığı devrimler arasında en yoğun ve uzun hazırlık dönemine ihtiyaç duyulan devrim olduğu bilinir. Aslında harf devrimi (belki daha doğru ifadeyle yazıda reform) yapma fikri ilk olarak 1862 yılında Münif Paşa tarafından ortaya atılmıştır.

Mehmet Tahir Münif Paşa

Sultan Abdülhamid’in “Siyasi Hatıralarım” isimli 1974 baskısı kitabına göre Abdülhamid de, “Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma yazma öğrenimindeki güçlüktür. Belki bu işi kolaylaştırmak için Latin harflerini kabul etmek yerinde olur” demiştir.

İşin tuhafı aynı Abdülhamid’in “devletin resmi dili Arapça olmalıdır” dediği de bilinir.

Demek istediğimiz şu:

Latin harflerine dayalı Türk alfabesi, üzerinde uzun süre kafa yorulan, dönemin basınında çok tartışılan, o nedenle de yaşama geçirildiği tarihe kadar fikri altyapısı tamamlanmış olan bir devrimin ürünüdür.

Hatta Latin alfabesine dayalı Türk alfabesine geçme fikrini Atatürk’ün, daha Erzurum Kongresi bitince kendisine söylemiş olduğunu Mazhar Müfit Kansu anılarında bildirmektedir. Ancak aynı Atatürk’ün bu devrimi gerçekleştirmek için uzunca bir süre beklediği -hatta Falih Rıfkı Atay’a göre- 1928’e kadar geciktiği de bir gerçektir. Nitekim Atay, gazeteci Hüseyin Yalçın’ın kendisine 1923’te “Latin yazısına niçin geçilmediğini” sormasına Atatürk’ün kızdığını ve “Bana vakitsiz bir iş yaptırmak istiyordu” dediğini Türk Dili Dergisi’nin Ağustos 1958 tarihli sayısında bildirmektedir.

Falih Rıfkı Atay’ın o yazısı:

“Nitekim şartların olgunlaştığını görünce Atatürk harekete geçti. Alfabe komisyonunda ben de üye idim. Komisyonda yazı değiştirmek lazım mı değil mi tartışmasını çabuk atlatmıştık. Fakat harflerin seçilmesine yalnız Türk kelimelerini esas tutanlarla Osmanlıca’daki yabancı (Arapça, Farsça, O.E.) kelimelerin bütün söyleniş haklarını verecek harfler ve işaretler bulundurmak fikrini ileri sürenler arasında anlaşmazlık uzun sürdü. Biz Türkçü ve Türkçeciler sade bir alfabe istiyorduk. Arap söyleyişinin de, eğer Arapça kelimeler dilde kalacaksa, bu yeni kalıp içinde eriyip kaybolmasının doğru olduğunu iddia ediyorduk. (Örneğin) “q” harfini bu sebeple reddetmiştik. Türkçe kelimeler için “k” harfi yetiyordu.”

(Oktay Ekşi, 08.04.2007)

***

Bir travmanın 130 yıllık hikâyesi

Travma yaşattığı iddia edilen Atatürk devrimleri özellikle de Harf İnkılabı, bu topraklara gökten zembille inmedi. I. Dünya Savaşı nda ordunun telgraf görüşmeleri bile Latin harfleriyle yapılıyordu. İşte Latin harfleriyle Türkçenin 130 yıllık serüveni.

Türk tarihinde ilk kez Latin harfleriyle yazılan Türkçe metin, III. Selim dönemine uzanır. Avrupa’yı sarsan Fransız Devrimi’nin yapıldığı 1789 yılında tahta çıkan 3. Selim, saray hizmetinde görevlendirmek için Fransız mimar Antoine Ignace Melling i, nam-ı diğer Melling Paşa yı himayesi altına aldı. Kısa sürede Türkçeyi söken yetenekli mimar, hiçbir zaman Arapça harfleri öğrenmedi. İstanbul da ki ilk işi padişahın kız kardeşi Hatice Sultan ın Ortaköy deki sarayını restore etmekti. Ancak ortada bir sorun vardı; namahrem olduğu için Hatice Sultan ın karşısına geçip yüz yüze görüşemezdi. O da düşüncelerini sultana Türkçe olarak Latin harfleriyle kaleme aldı. Hatice Sultan da Melling in mektuplarına yine Latin harfleriyle yazılmış Türkçe pusulalarla yanıt verdi. Bu sıra dışı tecrübe, Osmanlı toplumundaki kadın-erkek ilişkilerindeki bariyerler yüzünden ortaya çıksa da, çok geçmeden Osmanlı aydınları arasında dilde reform ve yeni alfabe tartışmaları su yüzüne çıktı.

Osmanlı da modernleşme ve yenileşme hareketinin start aldığı Tanzimat Dönemi nden (1839-1876) Cumhuriyet e kadar geçen sürede alfabede reform yapmak için çok farklı görüş ortaya çıktı. Macit Paşa gibi Ermeni alfabesini kullanmayı önerenlerden, Orhun ve Uygur alfabesine dönmeyi teklif edenlere kadar çeşit çeşit görüşün sahipleri, entelektüel dünyada boy gösteriyordu. Aslına bakılacak olursa Tanzimat ın ilk dönemlerindeki hakim görüş, Arap harfleri üzerinde reform yapılması ve Avrupa dillerinde olduğu gibi sözcüğü oluşturan harflerin ayrı ayrı yazılmasıydı. Ancak bu görüş zaman içinde Latin alfabesine geçiş yönünde evrim geçirdi. Örneğin 1857 de yazdığı bir kitapla Arap harflerinin ıslahı düşüncesine katılanlardan Azerbaycanlı yazar şair Mirza Feth Ali Ahundzade, bir süre sonra bunun mümkün olmadığına karar verdi. Bundan sonra Tiflis ten Sadrazam Ali Paşa ya gönderdiği bir mektupta Latin harflerine bir an önce geçilmesinin doğru bir karar olacağını bildirdi. Bu öneriler imparatorluk içinde karşılıksız kalmıyordu. 1869 yılında Eski ve Modern Türkler kitabında Türklerin, Turan ve Aryan ırklarının karışımı olduğunu iddia eden Nâzım Hikmet in dedesi Polonya kökenli Konstantin Bojentiski diğer adıyla Mustafa Celaleddin Paşa da, Latin alfabesine geçilmesini savunuyor, hatta kızına Latin harflerle Türkçe mektuplar yazıyordu.

Nazım Hikmet ve Dedesi Mustafa Celaleddin Paşa

CEHALETİN SEBEBİ

Birinci Meşrutiyet i 1876 da ilan ederek anayasal düzeni kabul eden Sultan 2. Abdülhamit in de Arap harfleriyle okuma ve yazmanın zorluğunu dile getirdiği bir sır değildi. Ali Vehbi Bey tarafından Fransızca çevrilerek yayımlanan Siyasi Hatıratım isimli kitabında Abdülhamit “Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün nedeni ise harflerimizdir,” der ve bu soruna çözüm olarak “Belki bu işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur,” ifadesini kullanır. Ancak Latin harflerini kullanma konusunda oldukça olumlu bir yaklaşım sergileyen Abdülhamit in, Mustafa Kemal in gösterdiği cesareti o günün şartları altında göstermesi mümkün olmadı ve bu konuda saltanatı boyuncu hiçbir girişim sergilemedi. 2. Abdülhamit in 1908 de İkinci Meşrutiyet i ilan ederek ikinci kez açmak zorunda kaldığı Meclis in önüne gelen konulardan biri yine alfabe sorunuydu. Doktor Musullu Davut imzalı bir kitapçık, o zamanki Mebusan (Milletvekili) Meclisi ne bir tasarı olarak sunulmuş ve Latin harflerinin kabulü teklif edilmişse de bu tasarı, o dönemin heyecanı içerisinde gerekli dikkati çekmemişti. Daha sonraları İstepan Karayan ın ve Binbaşı Hidayet İsmail in Latin harfleri üzerindeki teklifleri de Meclis in yeterince dikkatini çekmekten uzak kaldı.

TÜRKÇE GAZETE EÇAS

Her ne kadar Şeyhüslamlık makamı 1910 yılında Kuran ın Latin harfleriyle yazılamayacağını, bu nedenle de hiçbir İslam ülkesinde Latin harflerinin kullanılamayacağı konusunda bir fetva verse de bu fetvadan tam yedi yıl önce Sofya da Jön Türk muhalifi Şahin Kolonya tarafından çıkarılan Drita (Aydınlık) isimli Arnavutça gazetede Latin harfleriyle yazılan Türkçe makalelere rastlanıyordu. Şeyhüslamlığın fetvasından bir yıl sonra ise bugün Makedonya sınırları içinde bulunan Manastır kentinde Latin harfleriyle basılan ilk Türkçe gazete yayın hayatına merhaba dedi. İttihat ve Terakki muhalifi Zekeriya Sami tarafından kısa bir süre yayımlanan haftalık Eças (Esas olarak okunuyor) isimli dört sayfalık bu gazetenin yarısı Arap, diğer yarısı ise Latin harfleriyle çıkıyordu. Latin harfleriyle yazılan Türkçe metinde daha önceki denemelerde olduğu gibi Fransızca dil kurallarına göre Türkçe yazılıyordu. Örneğin u sesini çıkarmak için Fransızcadaki gibi o ve u harfleri yan yana konuyordu. Ç harfinin de Fransızca da s sesine karşılık geldiğini hatırlatmakta fayda var. Fiyatı 10 para olan ve Beynelmilel Ticaret Matbaası tarafından basılan bu gazeteden günümüze sadece üçüncü sayısından bir kopya kaldı. Latin harflerinin kullanımına karşı olan İttihat ve Terakki Partisi, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Enver Paşa nın kendisinin icat ettiği ve Arapça harflerinin Latin harfleri gibi ayrı sıralandığı bir imla sistemini uygulamaya koydu. Başarısız olan bu girişime İsmet Paşa gibi komutanlar da savaş sırası bir inkılap yapmanın doğru olmayacağı nedeniyle karşı çıkmıştı. İsmet Paşa yazdığı bir mektupta “Bu büyük eserinizi zaferden sonra tatbik etmek üzere şimdilik ertelerseniz,” diyerek Enver Paşa ya nazikçe itirazını iletmişti. Bu olaydan sonra özellikle Avrupa cephesindeki Türk birlikleri resmi telgraf yazışmalarında Latin harflerini kullanmaya başladı. Hatta Berlin e ziyarete giden Talat Paşa, İstanbul a çektiği telgrafı Latin alfabesi esasına göndermekte bir mahsur görmedi. Harflerle ilgili tartışmalar Kurtuluş Savaşı ndan sonra da bitmedi. İzmir in kurtuluşundan beş ay sonra Lozan Antlaşması ndan dört ay önce toplanan İzmir İktisat Kongresi nde (17 Şubat-4 Mart 1923) işçi delegelerinden İzmirli Nazmi ve iki arkadaşı Latin harflerine bir an önce geçilmesi için öneride bulundu. Genel Kurul da okunan teklif, Kongre Başkanı Kazım Karabekir in bu girişimi kınaması ve Latin yazısını kabul etmeyi Hıristiyanlaşmakla eşit görmesi üzerine geçiştirildi, ta ki Mustafa Kemal Paşa nın 1 Kasım 1928 tarihinde harf devrimini yapmasına kadar.

(Sabah, 29-06-2008)

Ayasofya, Ezan ve Yahya Kemal

Eski bir kitapta okumuştum: Hayatında cami nedir bilmeyen bir adam gittiği bir köyde ilk defa minare görüyor.

Aval aval bakmaya başlıyor. Biraz sonra müezzin yukarı çıkıp, şerefeyi dolaşarak ezan okuyor. Tabii ki, ezanı bitirdikten sonra minarenin küçük kapısından içeri giriyor. Büyük bir şaşkınlıkla manzarayı seyreden ahmak, yanındaki arkadaşına, “Gördün mü ağaç adamı nasıl yuttu?” diye soruyor.

Bir kısım medyanın, “Ayasofya’nın minaresinde ezan sesleri” diye manşet atmasını ben şahsen minareyi ağaç zanneden adamın cehaletiyle eş değer buluyorum. Bunlar bilmiyorlar mı ki, Ayasofya’nın minarelerinde ezan, yaklaşık beş yüz yıldan beri okunuyor. Mabedin müzeye çevrilmesiyle birlikte ara verilen ezana, 1991 yılının Mart ayında tekrar başlanıyor ve şerefeler, ezanla bir kere daha şerefleniyor. Bu gerçeği bilmeyen bazı gazeteciler, sanki ilk defa uygulamaya konuluyormuş gibi, “Ayasofya müzesi yavaş yavaş ibadete açılıyor. Bir minareden ezan okunuyor” diyerek zihinleri bulandırmaya çalışıyorlar. Minare zaten ezan okumak içindir, şarkı türkü söylemek için değildir.

Büyük Türk hükümdarı Fatih Sultan Mehmed’in Bizans’ın başkenti Kostantıniyye’yi, İstanbul’a dönüştürmesiyle birlikte, şehirde İslam bollaşıyor. Bu arada Ayasofya da ihtida ediyor. O da Müslüman oluyor. Minareleriyle tezyin edilen bu, kadim kilise de “Selâtin Camileri”nin arasına katılıyor. İlk ahşap minareyi, Fatih bizzat kendisi yaptırıyor. İkinci Mehmed’den sonra oğlu İkinci Beyazıt soldaki minareyi inşa ettiriyor. Diğer ikisini ise İkinci Selim ilave ediyor. Bu zarafet timsali minareler ayrı ayrı isimler taşıyordu. “Baş Minare”, “Ambar Minare”, “Tuğla Minare”, “İnce Minare” diye bilinen bu minarelere müezzinler ses güzelliklerindeki sıraya göre çıkıyorlardı. “Baş Minare”ye meşhur Hafız Sami, “Ambar Minare”ye padişah müezzini Deli Hüseyin çıkıyordu. Kısacası, Ayasofya’da imamlık, müezzinlik yapmanın bile bir adabı ve erkânı vardı.

Ayasofya gibi bir mimari şahesere, ayrı bir özellik ve güzellik katan bu güzelim minarelerin bir zamanlar yıkılması istendiğini biliyor muydunuz? 6 Nisan 1966 tarihli “Yeni İstiklal”de yayımlanan belge niteliğindeki bir yazıdan anlaşıldığına göre, İstanbul Müzeler Mimarı Kemal Altan, bir gün ağlayarak ünlü tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’ya geliyor. İki gözü iki çeşme konuşmaya başlıyor. “İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Aziz Ogan, önceki gün beni çağırdı ve Ayasofya’nın minarelerini yıkacağız. Emir aldım!” dedi diyor. Meşhur tarihçimiz, sen merak etme, Ayasofya’nın minarelerini kimse yıkamaz diyerek Kemal Altan Bey’i teselli etmeye çalışıyor. Konyalı, hemen bir rapor hazırlıyor. Bizans İmparatoru Jüstinyen’in Miladi 537 yılında, “Ey Süleyman! Senin mabedini geçtim!” diye öğünerek ibadete açtığı Ayasofya, Bizans’ın son günlerinde tamamen harap olmuştu. Dolayısıyla fetihten sonra gerekli takviyeler yapıldı. Mesela Sinan, mabedi kalın ve yayvan payandalarla destekledi. Ana kubbeyi tutmak için bunları da yeterli görmedi. Kuzey batı tarafına, kubbe büyüklüğüne varan iki kalın minare yapmak suretiyle kubbenin ve mabedin ömrünü uzattı.

Ayasofya, Abdülmecid zamanında da esaslı bir tamirden geçti. Şimdi mabedin yaşı daha da ilerledi. Minareler, ana kubbenin dayandığı son payandalar olmuşlar. Minareler yıkılırken -muhakkak ki- ana kubbe de yere serilecektir. Hıristiyanlık âlemi, Türkler’in bu teşebbüsüne, “Türkler Ayasofya’yı yıktılar!” diye kara damgasını basacaktır, diyor. Kemal Altan bu mealdeki raporu derhal ilgililere veriyor. Ayasofya’nın başına gelecek büyük felaketi böylece önlüyor. Meşhur tarihçimiz İbrahim Hakkı Konyalı da yukarıda bahsettiğim yazısını, “Ayasofya’nın Minarelerini Nasıl Kurtardım?” başlığıyla yayımlıyor.

Ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı da 30 Mart 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde “Ezan ve Kur’an” başlığıyla neşrettiği bir yazısında diyor ki:

Yahya Kemal Beyatlı

“Yine bir gün padişahlarımızın Topkapı Sarayı’nda Revan Köşkü’nü ziyaret ediyordum; uzaktan Kur’an okunuyordu, yavaş yavaş sese doğru yaklaşırken nereden geldiğini ziyaretimde rehber olan zata sordum. Dedi ki: “Hırka-i Saadet Dairesi’nden geliyor.

Peygamberimizin hırkasını sakladığımız cennet gibi yeşil bir odanın Türkkâri penceresi önünde durduk. İçerde iki hafız vardı. Biri ellerini kavuşturmuş, gözlerini yummuş oturuyordu, diğeri diz çökmüş, müsterih ve yüksek bir sesle okuyordu, rehberime sordum: “Hırka-i Saadet önünde Kur’an ne zaman okunur?” Dedi ki: “Dört asırdan beri her saat! Geceli gündüzlü.”

Yavuz’un, Hırka-i Saadet’i Mısır’dan getirip bu odadaki mevkiine koyduğundan beri kırk hafız nöbetle Kur’an okur. Türk tarihinde bir dakika bile buradaki Kur’an sesi kesilmemiştir.

Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hâlâ okunuyor!

Eskişehir’in, Afyonkarahisar’ın, Kars’ın genç askerleri, siz bu kadar güzel iki şey için döğüştünüz!”

Duymuyor musunuz, yine ezan okunuyor!

(Mehmet Canıtatlı, Temmuz 2006)

***

Ayasofya, Ezan ve Yahya Kemal

Ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı da 30 Mart 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde “Ezan ve Kur’an” başlığıyla neşrettiği bir yazısında diyor ki: “Birçok günlerimi Ziya Gökalp’le konuşarak geçirdim. Diyarıbekir’in bir harika olan bu oğlu, konuştuğu zaman istikbalin muhayyel bünyanını kuran dev gibi bir mimara benzerdi: İlk Müslümanlar gibi mütedeyyin, ilk Türkler gibi bâni idi; maziye arkasını çevirmiş sâbit bir bakışla istikbale bakardı. Maziye karşı daussılamı hararetle söylediğim bir gün dedi ki:

Harabisin harabati değilsin
Gözün mazidedir ati değilsin

Ben de mazinin kulağıma fısıldadığı bir sesle,

Ne harabi ne harabatiyim,
Kökü mazide olan atiyim.

dedim.

Bir cevaptan başka ciddi manası olmayan bu sözde sonraları hissettim ki, küçük bir hakikat varmış. Mütarekeden sonra maziye karşı daüssılam arttı. Kendimi avutmak için tek başıma İstanbul’da geziniyordum. Bu şehirde geçen beş asırlık hayatımızın safhalarını birer birer hissettikten sonra gönlüm bir merhalede tevakkuf etti.

Fatih’in Edirne’den İstanbul üzerine yürüdüğü 857 senesinin baharını hissettim.

Edirne’den İstanbul üzerine o yürüyüş; yirmi iki yaşında bir çocuk olan Fatih; Kostantıniyye fethine dâir bir hadisin müjdesini hisseden o asker; tarihin en büyük faslını açmağa gelmiş olan o ejder gibi toplar, Gelibolu’dan gelen o bin bir yelkenli beyaz donanma; hâsılı o safha kalbimde canlandı.

Elli yedi gün süren muhasarada ihtiyar Akşemseddin’in kocamış bir kartal gibi kollarını açarak top gürültüsüne karışmış bir sesle: “Ya Müfettiha’l-ebvab!”diye bağırdığı tepelerden surlara baktım.

İhtiyar Karaca Bey’in Rumeli askerlerini yıldırım gibi boşaltarak kırdığı Edirnekapı ve Tekfur sarayı burçlarının üstünde oturdum. Zağanos Paşa’nın elli yedi gün Türk hamlesiyle yıkmaya çalıştığı Eğri Kapı ve Haliç kulelerini gezindim.

Yedikule’den Eyüb’e kadar Türk ordularının bir sel gibi taştığı uzun yolda yürüdüm. Topkapı’dan Edirnekapı’ya kadar giden büyük surun orta kapısından şehre girdim.

Rumi Mayısın Yirmi Dokuzuncu Salı sabahı şafak sökerken, fetih askeri ilk defa buradan girmişlerdi. O şafak vaktini, o müthiş mahşeri, 857 seneden beri İslâm’ın muntazır olduğu o sabahı, o büyük saatleri, o coşkunluğu, o sevinci, bütün kalbimle hissettim.

Fatih’in büyük tabutunun cephesinde duran destarı, Bellini’nin meşhur resmi kadar canlı bir tasvirin vehmini veriyordu. Fakat bu gördüğüm rüya maziydi.

Birgün Ayasofya minaresinden ezan okunduğunu işittim. 857 senesinin o sabahından beri asırlarca günde beş defa okunmuş olan bu ezan, hal’i vaki’di.

Bu ezanı dinlerken Fatih’i asıl manasıyla ilk defa idrak ettim!

(Dursun Gürlek, www.yenidunyadergisi.com)

Takiyüddin Rasathanesi’ni Gericiler mi Yıktırdı?

Ergenekon gündemi sürüyor olanca hızıyla. Her hafta cephanelikti, tutuklama dalgasıydı, derken farkında olmadan nasıl bir örümcek ağının içine sokulduğumuzu hayretle öğreniyoruz. Aynı şey tarih için de söz konusu. Tarih alanını da saran bir örümcek ağı var, dolayısıyla tarihimizin de “Ergenekoncular”dan temizlenmesi gerekiyor.

Misal mi? Mustafa Balbay’ın 25 Aralık 2003 tarihli Cumhuriyet’te çıkan “Takiyeddin’den takıyyeye” başlıklı yazısı. Balbay’a göre astronomi bilgini Takiyeddin İstanbul’da bir gözlemevi kurmak ister. Padişah III. Murad izni hemen verir, malzemelerin alımına da yardımcı olur. Lakin aynı dönemde bir veba salgını belirince bağnazlar, bunu Takiyeddin’in gökyüzünü araştırmaya kalkmasına bağlarlar ve padişah üzerinde baskı kurarlar. O da ne yapsın, Şeyhülislam’dan fetva ister. “O izin verirse gözlemevi çalışmalarını sürdürecek, vermezse yıkılacaktı. Şeyhülislam, gökyüzünün derinliklerini araştırmanın Tanrı’ya şart koşmak (şirk koşmak demek istiyor) olduğunu söyleyip gözlemevine karşı çıktı. Bir gecede gözlemevi yerle bir edildi.”

Tabii arkasından yobazlığın, bağnazlığın ‘Türk dünyasında’ bilimin gelişmesine ne büyük darbeler vurduğunu eklemekten geri kalmaz.

Yaklaşık bir hafta sonra, aynı gazetede bu defa isminin başında “Prof. Dr.” olan Fatma Esin’in bir yazısı çıkar (2 Ocak 2004). Söylediği şu: “Şeyhülislam hemen fetva vermiş ve 1580′de bir gece topa tutularak yıktırılmış gözlemevi.”

Örümcek ağı dediğim böyle bir şey işte. Biri yıkıldı diyor, öbürü ise topa tutularak yıktırıldığını yazabiliyor. Eh, yarın öbür gün bir başkası da çıkıp rasathaneyi canlı bombaların imha ettiğini yazarsa şaşmam.

Allah aşkına, Tophane semtinde, mahalle arasında kurulan bir rasathaneyi topa tutarak yıkmanın mantığı nedir? Bilimin ‘düşman’ olduğu daha kavi bilinsin diye mi? Koca kale duvarlarını, lağım kazarak çökerten bir devlet, İstanbul’daki taze bir binayı neden topa tutsun? Sonra top atarken etrafındaki mahalleyi imha etmek kaçınılmaz değil midir?

Aslına bakarsanız, yıkımın topa tutarak yapılması diye bir şey yok. Karışıklık şuradan çıkıyor: Kaptan-ı Deryalar aynı zamanda İstanbul’un güvenliğinden sorumlu olup Galata halkının dertlerini dinler, hatta davalarına bakarlardı. Kitaplarda rasathanenin yıkım işi Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’ya verildi yazıyor ya, birileri çıkıp onun işi denizle olduğu için gemiden topa tutarak yıktırdığı sonucuna atlayabiliyorlar. Halbuki bizzat rasathanenin yapıldığı bölgenin asayiş sorumlusu olduğu için Kaptan-ı Derya’ya verilmiştir yıkım işi.

Kılıç Ali Paşa

Şimdi kafanızda dolaşan asıl soruyu cevaplamaya geldi sıra. Şöyle ya da böyle, rasathane neden yıktırıldı?

Önce o tarihlerde gözlemevinin anlam ve kapsamını bilmemiz lazım. İster Batı’ya, ister Doğu’ya bakın, 16. yüzyıl rasathanelerinde astronomi ile astroloji ikiz kardeş gibi geçinir gider. Örneğin, Batı astronomisinin en önemli halkalarından kabul edilen Tycho Brahe’nin aynı zamanda gelecekten haber verme işini yaptığını George Washington Üniversitesi hocalarından Richard H. Schlagel söylüyor. Arthur Koestler’e bakılırsa Brahe bir saray falcısıdır.

Tycho Brahe

Demek ki, o çağda gözlemevlerinde astronomi ile astroloji el ele oyun oynamaktadır. Nitekim Taşköprüzade’nin astronomi hakkında verdiği bilgiler de bunu doğrular niteliktedir. Ona göre astronominin tam 27 dalı vardır ki, bir kısmı ‘ahkâm’dır, yani yıldızlara bakarak gelecekten haber verir. Ancak bu ilimle uğraşanları şüphe ve tahminden uzak olmadığı için pek hoş karşılamaz üstad. Geleceği öğrenmek isteyenlere sahih hadisleri araştırma tavsiyesinde bulunur.

Sonuç:

1) 16. yüzyılda Doğu’da da, Batı’da da astronomi, bugünkü gibi yalnız gökyüzündeki olayları gözlemlemekten ibaret bir ‘saf bilim’ olmaktan uzaktır; yıldızların dünya ve insanlar üzerindeki etkilerini de araştırır.

2) Osmanlı bilginleri astronominin bu ‘gizli’ boyutuna dikkat çekerek talebelerini uzak durmaları konusunda uyarmışlardır.

Şimdi bu bilgiler ışığında rasathanenin yıktırılması olayına yeniden bakalım.

Fetva metninde bir kelime yanlış yazıldığı için kafaları fena halde karıştırmıştır. Fetvada “İhrâc-ı rasad meş’um ve perde-i esrâr-ı felekiyeye küstahane ıttıla’a cür’et, vehâmet-i âkibeti meczumdur. Hiçbir mülkde mübaşeret olunmadı ki ma’mur iken harab ve bünyan-ı devleti zelzele-nâk-ı inkılâb olmaya” denilmektedir. Yani gözleme çıkılması uğursuz olup yıldızların sır perdelerini küstahça aralama cüretini göstermek kötü bir sona götürür. Bunun yapıldığı hiçbir ülke mamur iken harap olmaktan kurtulamamış, devletin binası deprem olmuş gibi tanınmaz hale gelmiştir.

Buradaki “ihrâc” kelimesinin ben “istihrâc” olduğu veya o anlamda kullanıldığı kanaatindeyim. Çünkü Ayvansarayî de Hoca Sadeddin’in “istihrâc-ı rasad” sebebiyle padişahı uyardığını yazmaktadır. “İstihrâc” kelimesinin “Kâmus-i Türkî”de “tefe’ül, nücûmdan ahkâm çıkarma” anlamlarına ulaşıyoruz; yani fal bakma ve yıldızlardan anlam çıkarma. Bu durumda “istihrâc-ı rasad”, gözlem yoluyla yıldızlardan gelecek hakkında hükümler çıkarmak anlamına gelir.

Taşköprüzade gibi din bilginleri kızsalar da, müneccimlik, mesela bir seferin açılmasının uğurlu olup olmadığını veya bir şehzadenin doğacağı uğurlu saati tespit etmek işi değil midir? Nitekim Takiyüddin rasathanede yalnız Uluğ Bey zic’lerini düzeltmekle yetinmemiş, aynı zamanda ertesi yıl İran’a yapılacak seferin zaferle sonuçlanacağını vs. söyleyerek pespembe bir tablo çizmiştir padişahın önüne. Gelin görün ki, açıldığının ertesi yılı İstanbul’da korkunç bir veba salgını başlayıp Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan da dahil olmak üzere pek çok insanı silip süpürünce eleştiriler sertleşmeye başlayacak, bu ‘şüpheli’ kurumun yeni felaketlere yol açacağı kanaati yaygınlaşacaktı.

İşte daha 3 yıl önce Padişahın özel desteğiyle açılan rasathanenin yıktırılmasındaki asıl sebep, rasathanede hurafelerle uğraşılması olup ‘bağnazlık’ veya ‘yobazlık’la en ufak bir alakası yoktur. İşin ilginç yanı, çok değerli bir Şeyhülislam olan Kadızade Ahmed Şemseddin Efendi’nin tam da hurafelere savaş açmaktan dolayı suçlanmasıdır. Adamı alkışlayacaklarına, bağnazlıkla suçluyorlar.

(Mustafa Armağan, Zaman, Mayıs 2009)

Osmanlı Devleti ve Matbaa

Matbaanın, Avrupa’da kullanılmaya başlandığı tarihten 200 yıl sonra, ilk kez 1726’da Osmanlı Devleti’nde İbrahim Müteferrika vasıtasıyla kullanılmaya başlandığı kabul edilir.

İbrahim Müteferrika

Oysa, Osmanlı’nın ilk matbaa ile tanışması hiç de öyle değil. İlk matbaa Osmanlı’ya sanıldığının aksine ilk kez 1639 yılında getirildi. Matbaayı getiren de İbrahim Müteferrika değil Bünyamin Efendi idi. Ne var ki, Bünyamin Efendi’nin getirmiş olduğu matbaa, Osmanlı topraklarında hiç baskı yapma şansını bulamadı.

Siparişi 4. Murat verdi

İlk matbaa, 1639 yılında IV. Murat’ın emri ile Avrupa’dan özel siparişle getirildi. Fakat, o dönemlerde imparatorluğun başında büyük sıkıntılar olması matbaanın hiç kullanılmamasına sebep oldu. Hatta, gelmiş olan makinanın yine bu sebepten kullanılmasına izin verilmedi.

IV. Murat

Bünyamin Efendi’nin getirdiği matbaanın hikayesine Anadolu Gazetesi’nin Hicri 1339 (Miladi 1920) Rebiülevvel tarihli bir sayısında geniş yer verilmiş. İlk matbaayı tarihte birçok eleştirilere maruz kalan IV. Murad’ın Avrupa’ya özel bir ticari elçi göndererek ısmarladığını yazan gazete, matbaanın ilginç hikayesini baştan sona okuyucularına da aktarıyor.

Bünyamin Efendi’nin getirmiş olduğu matbaanın hikayesi gerçekten parmak ısırtacak nitelikte. Asıl adı Benjamin olan ancak Müslüman olduktan sonra Bünyamin ismini alan Bünyamin Efendi, Sultan IV. Murad’ın emriyle Amsterdam’a matbaa almak için gönderiliyor. Bünyamin Efendi o dönemin en iyi üretimlerinden olan “ağaç matbaa”yı bin altın vererek satın alıyor ve deniz yolu ile getiriyor. Willem Janson Blaev imalatı olan matbaa, Osmanlı’nın İran ve Girit sorunlarının iyice alevlendiği bir dönemde Osmanlı topraklarına giriş yapıyor. Daha kötüsü, bu arada matbaayı ısmarlayan IV. Murad hayatını kaybediyor ve yerine Sultan İbrahim tahta geçiyor.

“Tiz bu ucube eritile!”

Zayıf bir kişiliği olan Sultan İbrahim döneminde Osmanlı’daki iç karışıklıklar da iyice artıyor. İşte bu esnada matbaa karşıtı bir grup araya giriyor ve matbaanın aleyhinde Sultan İbrahim’e kulis yapıyor. Sultan da bunun üzerine, kendinden önce büyük güçlüklerle getirtilen matbaanın eritilmesi için emir veriyor. Olay o kadar gariptir ki; matbaanın ahşap olduğu Sultan İbrahim’e aktarılmamıştır. Makina eritilmek için Saray’ın demircibaşına teslim edilince, demircibaşı ömründe ilk kez gördüğü bu acayip yapıyı tabiatıyla “eritemez”, ama yakmaz da. Matbaayı 3 altına bir Yahudi’ye satar. Yahudi de üç altına aldığı matbaayı 50 altına Cenevizli bir tüccara devreder.

Sultan İbrahim

Cenevizli tüccar, matbaayı gemiyle İspanya’ya kadar götürür. Ancak, tüccar götürdüğü mallardan yüklü kazanç sağladığı için matbaayı indirmeye gerek görmez, gemide bırakır. Makinanın içinde bulunduğu gemi Amerika kıtasına doğru yola çıkar ve aylar sonra I. Manuel Rodriguez Adası’na varır. Burada erzak alınırken matbaa yer kapladığı için kaptanın emriyle denize atılır. Ahşap olan matbaa yanında bir kutu hurufat (matbaa harfleri) ile birlikte kıyıya vurur. Tarih 1641’dir.

İstanbul’dan Atlas Okyanusu’na

Eski bir Papaz olan Jose Martinez kıyıda gezerken sandığı görür. Merakla açtığında kendisine garip gelen alet ve harflerle karşılaşır. Önce anlam veremez. Uzun bir incelemeden sonra, bu makinanın bir matbaa olduğunu anlar. Daha önceleri İncil basan Gutenberg’in makinası hakkında çok şey duymuş olan Martinez, matbaanın ne olduğunu bilmektedir. Fakat bu matbaa Gutenberg’inkinden daha gelişmiştir. Martinez makinayı berberlik yaptığı dükkanına taşır, yağlar, temizler. Geçmiş bilgilerini kullanarak yavaş yavaş ahşap matbaayı kullanma denemeleri yapar. Mürekkebi ve birkaç parça kağıdı tedarik eden Martinez, Uzak Doğu’ya giden ve orada kağıt yapımında çalışmış bir tayfadan kağıt yapımını da öğrenir. Kendi kendine kağıt imal eden Martinez’in ürettiği kağıtlar, Uzak Doğu’dakiler gibi kaliteli olmasa da, iş görmektedir.

Papaz, matbaada İncil basıp dağıttı

Martinez’in makineyi kıyıda buluşunun üzerinden bir yıl iki ay geçmişti. Din adamı olma özelliğini hiç yitirmeyen Martinez, adada bulunan halk için ürettiği kaba kağıtlara İncil’den mesajlar bastırarak dağıtıyordu. Martinez daha da ileriye giderek yaşadığı yerin sosyal olaylarını öyküler şeklinde yazıyor ve bunları mabaasında bastırarak kitaplaştırıyordu. Son zamanlarda adanın günlüğünü de tutup adaya gelen gemiler ve tayfaları hakkında bilgiler veren Martinez, 1643 yılında hayata veda etti.

Osmanlı Sultanı’nın özel siparişiyle İstanbul’a getirilen dönemin en iyi matbaası işte bu garip hikaye ile tarihe geçiyordu. Osmanlı’nın ısmarladığı matbaa uzun bir deniz yolculuğundan sonra Rodriguez Adası’nda Martinez isimli eski bir papazın eline geçmiş ve kullanılmıştı.

Müteferrika’dan önce getirildi

Anadolu Gazetesi’nde çıkan bu iddiaları Prof. Dr. Ahmet Akgündüz de doğruluyor ve Bünyamin Efendi’nin getirmiş olduğu matbaanın kullanılmamasının bir şanssızlık olduğunu belirterek; “Bünyamin Efendi’nin getirmiş olduğu matbaa maalesef kullanılmadı. Eğer kullanılsaydı Osmanlı belki gelişmelere daha çabuk ayak uyduracaktı. Ben bunu tarihi bir kayıp olarak değerlendiriyorum” diyor. Prof. Akgündüz matbaanın gecikmesiyle, Osmanlı’nın parçalanmasının bir paralellik arzettiğini de söylüyor.

Araştırmacı–Yazar Dr. Orhan Koloğlu ise, Osmanlı’da ilk matbaanın İbrahim Müteferrika’ya ait olmadığını belirterek; “Osmanlı matbaayı İbrahim Müteferrika’nın matbaasından önce tanıdı. 16. yüzyılın ortalarında ve 17. yüzyılın başlarında Yahudiler Osmanlı topraklarında matbaayı kullanıyorlardı. Ancak Fransızca harflerle basım yapıyorlardı. Dolayısıyla İbrahim Müteferrika’dan önce Osmanlı matbaayı çok iyi tanıyordu ve biliyordu. İbrahim Müteferrika’nın matbaasında 30 senede 20 kitap ancak basılmıştır. Anlatıldığı kadar ahım–şahım birşey değildi. Yine Osmanlı topraklarındaki Filistin’de Arap harfli (Osmanlıca) matbaalar Hıristiyan Araplar tarafından kullanılıyordu” şeklinde konuşuyor.

Dr. Koloğlu ise matbaanın gecikme sebebine de farklı bir yorum getiriyor: “Osmanlı’da matbaanın kullanımının gecikme sebebi söylenen şekli ile değildir. Osmanlı matbaa karşısında sanıldığı kadar yobaz değildi. Osmanlıda matbaa gerici ve çıkarcılar yüzünden değil, ekonomik bağımsızlık olmadığından ve ihtiyaç duyulmadığından kullanılmadı. Avrupa’da ise matbaa tüccarlar tarafından kullanılıyordu. Tüccarlar matbaalarda malların fiyatlarını, ülkelerin savaş durumunu, ürün taleplerini bastırıyorlardı. Dolayısıyla bir tüccar atılım yapmadan önce bu gazetelerdeki haberleri okumak zorundaydı. Para verip gazete alıyordu. Osmanlı’da ise böyle bir durum olmaması matbaanın geç kullanılmasına sebep olmuştur. Kitaplar, hattatların güzel yazılarıyla yazılıyordu. Matbaadan çıkan kitapların satılması için III. Murat bir irade bile yayınladı. Kur’an—ı Kerim basımları harfler yanlış olur gerekçesiyle istenmedi. Matbaanın Osmanlı’da ilk kullanım tarihi de 1726 değil, 1729’dur. Bu tarih bile kayıtlara doğru olarak geçmemiştir.”

(Aksiyon Dergisi, 03-04-1999)

Padişah Tabloları Gerçek mi?

Tarih konusunda gençlerimizin kafası bir hayli karışık: Bunu gelen mektuplardan anlıyorum.
Böyle olması da doğal: Zira tarihimiz siyasi, ideolojik amaçlarla kullanılıyor.
Ayrıca da bu memlekette “tarih spekülasyonu” yapılıyor.
Bir bakıma tarih, bu çerçevede oluşturulmuş farklı bir “Ergenekon çetesi”nin tasallutuna maruzdur!
Bu çete yıllardır “Tarihin yumuşak karnı” sandıkları bölümlerine kontra yumruklar indiriyor.
Hâlbuki her şeyin bir izahı vardır: Yeter ki, insan öğrenme maksadıyla tarihe gitsin. Gözlemleyebildiğim kadarıyla, bazıları “öğrenmek” maksadıyla değil, “öldürmek” maksadıyla tarihe gidiyor.
Dolayısıyla da işler içinden çıkılmaz hale geliyor.
“Tarihin yumuşak karnı” sayılan bölümler belli:
1. Şehzade katli;
2. Padişahların yabancı kadın almaları;
3. Hacca gitmemeleri;
4. Çok sayıda evlenmeleri.
Tarkan Yılmaz’ın sorusu da son maddeyle ilgili: “Neden padişahlar çok evlilik ve çok çocuk yaptılar?” diye soruyor.
Çünkü buna bir bakıma mecburdular.
Neden derseniz, biliyorsunuz devlet sürekli savaş halindeydi.
Babalarıyla savaşlara katılan şehzadelerden kaçının sağ kalacağı bilinemezdi. Üstelik sık sık salgın hastalık çıkıyor, bazı şehzadeler de bu şekilde ölüyordu.
Bu bakımdan padişah, mümkün olduğu kadar çok erkek çocuk sahibi olmak zorundaydı. Yoksa Osmanlı tahtı varissiz kalabilirdi.

Hüma Ayfer Salmaz/ Mudanya; “Tarih kitaplarımızda yer alan padişah resimlerinin gerçekle ilgisi var mı?”

Batılı ressamların fırçasından çıkma “Veronese Serisi” denen tabloların gerçekle ilgisi yoktur. “Şark Sultanı” olarak gördükleri padişahları hayallerinde canlandırdıkları gibi çizdiler. Ayrıca “Osmanlı sarayı” tabloları da hayal ürünüdür.
Ama yabancı yazarlar bu tablolara bakarak “Osmanlı hayatı” hakkında hüküm verici romanlar kaleme alıyorlar.
Bir anlamda “Şark Masalı” yazıyorlar.
Hazin ki, işin aslını bilmeyen gençlerimiz de bunları okuyarak Osmanlılar hakkında “karar” veriyor.
Dediğim gibi, günümüze gelen padişah tablolarının ve saray görüntülerinin gerçekle ilgisi yoktur.
Zaten bu padişahların şiş karınlı, ablak suratlı, süslü-püslü ve çirkin çizilmelerinden de bellidir.

Biri Sultan IV. Murad’ı ipekler içinde gösteriyor, diğeri sade giyimiyle ünlü Yavuz’un kulağına küpe takıp başına tâç giydiriyor.

Bir kere Osmanlı padişahları padişah ilân edilirken bile tâç giymez, sadece kılıç kuşanırdı. Bu merasim de genellikle Eyüp Sultan Camii’nde yapılırdı.
“Tâç giymek” Batılı hükümdarlara mahsustur, çünkü tâç Batı kültüründe hâkimiyet alâmeti olarak görülmektedir. Osmanlı’nın hâkimiyet alâmeti ise kılıçtır.

Bu gibi tablolarda Osmanlı padişahlarının alabildiğine şişman, ablak suratlı, yağlı ve çirkin gösterildiğine dikkat çekmek isterim.
Haremi de işte aynı yaklaşımla kaleme aldılar.
Vaktiyle İstanbul’a gelen Batılı gezginlerden bazıları, görmeleri mümkün olmayan haremi hayal ederek kâğıda döktüler. Görmediklerini de ısrarla sakladılar. Kendi ülkelerindeki “saray entrikaları” da rehberleri oldu. Böylece ortaya Osmanlı ile ilgisi bulunmayan tuhaf masallar yığını çıktı.
Tarih konusunda özellikle gençlerimizi daha duyarlı ve daha derin olmaya çağırıyorum.

Yıldıray Sağlam/ Kayseri; “Yeniçerilerin evlenmediğini duydum. Bu doğru mu?”

Sevgili Yıldıray ve sevgili gençler! “Duyum” deyişini artık aşmamız lâzım. Piyasada bunca kitap varken, kulaktan kulağa oynamak, Türkiye’nin geleceği hakkında beslediğimiz umutları tökezletir. Bilgilerimizi mutlaka kitaba, yani kaynağa dayandırmalıyız. Ancak o zaman birikim edinebiliriz. Zaten duyumlar da çoğunlukla yarım yamalak olur.
Bu girişten sonra, gelelim yeniçerilerin evlenme bahsine: Evet, doğru duymuşsunuz: Gerçekten de yeniçeriler “Yeniçeri” olarak kaldıkları müddetçe evlenemezlerdi.
Tabii bunu bile bile yeniçeri olurlardı.
Unutmayalım ki, Osmanlı Devleti, etrafı Hıristiyan devletlerle çevrili olduğu için sürekli savaş halinde bulunuyordu. Devletin en vurucu gücü de yeniçerilerdi. Yeniçeriler seferden sefere koşarlardı. Doğal olarak düzenli bir hayatları yoktu.
İşte bu yüzden evlilik sorumluluğunu ancak emeklilikten sonra üzerlerine alırlar, çoluk çocuğa karışırlardı.
Bunun dışında duyduklarınız (ki o soruları yazmıyorum) doğru değildir.
Detaylı bilgi için Enver Behnan Şapolyo’nun “Yeniçeriler” isimli kitabına bakabilirsiniz.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2010-03-14)


II. Abdülhamid’in Hal Fetvasını Akif mi Yazdı?

II. Abdülhamid’in hal’ fetvasını Akif mi yazdı? Akademisyen ve yazar Dr. Nuri Sağlam bugüne kadar Mehmed Akif üzerine yapılan bütün çalışmaları eksik bırakacak ve merhum şairin külliyatına belki üç dört ciltlik mühim bir ilave kazandıracak bilgilere ulaştı. H. Salih Zengin’in röportajı:

Dr. Nuri Sağlam

Dr. Nuri Sağlam

Mehmed Akif’in ve II. Meşrutiyet tarihinin yeniden yorumlanmasını gerekli kılacak araştırmanın en önemli kısmı, II. Abdülhamid’in hal’ fetvasını bizzat Mehmet Akif’in yazdığı ve dolayısıyla İttihat-Terakki Cemiyeti ile Akif’in ilişkisinin Teşkilat-ı Mahsusa ile sınırlı kalmayıp II. Meşrutiyetten önceye dayandığı. Sağlam ayrıca Mehmed Akif’in doğum yerinin Sarıgüzel değil Bayramiç kasabası olduğunu ve ayrıca birçok yazısında müstear ad kullandığını söylüyor.

Mehmet Akif’in müstear adla yazı yazdığını söylüyorsunuz. Bu kadar önemli bir bilgi neden gözden kaçmıştır?

Efendim, dert çok, hem-dert yok, düşman kavi, tali zebun vs. vs. Yani zor bir soruyla başladınız. Yine de bir şeyler söylemeye çalışalım. Şöyle söyleyeyim. Mesela zaman zaman “Her işin başı sağlık!” veya “Sağlık olsun!” gibi sözler dökülür dilimizden değil mi? Biraz okumuş olanlarımız da söz gelimi Kanunî Sultan Süleyman’ın “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” beytini veya ne bileyim Schopenhauer’in meşhur aforizmalarından birini tekrar ederiz. Fakat vücut sağlığımızda bir arıza ortaya çıkmadığı sürece, bu sözler bizim için pek fazla bir şey ifade etmezler. Bu ise aslında “ben” merkezli yaşam anlayışının basit göstergelerinden biridir. Mesela “sağlıklı yaşam” denir, birçok hesap kitap yapılır ve bunun için muhtelif önlemler ve öneriler üretilir de “sağlıklı düşün” koşusu düzenlenmez! Anlatabiliyor muyum? Yani Kanunî merhumun beytini söyleriz de halk nedir, muteber ne demektir, nesne nedir, devlet nedir, cihan nedir, nefes nedir diye sormayız. Hadi bunları geçelim, “sıhhat” ne acaba demeyiz. Üzümü ye bağını sorma! Öyle ya! Bir Arap atasözü hatırlıyorum: “Lev lem-yekün lime lime, lekâne’l-kelbü âlime!” Yani “Neden ve niçin olmasaydı, (af buyurun) köpekler bile âlim olurdu!” diyor. Demek oluyor ki soru sormak lazım. Belki garip bulacaksınız ama sanki soru, cevaptan doğuyormuş gibi geliyor bana. Yani yokluğun temelinde varlık var demek gibi bir şey bu. Kim bilir, belki de her sorunun bir cevabı değil, her cevabın bir sorusu vardır. Demem o ki bu güne kadar Âkif merhum için böyle bir soru çıkmamış ortaya.

Peki Mehmed Âkif’in bir müstear ad kullanmış olabileceğini nasıl düşündünüz?

Efendim, çocukluğumdan beri Mehmed Âkif Ersoy’un benim iç dünyamda giderek genişleyen bir yeri oldu. Henüz orta okul birinci sınıftayken okuduğum bir dizesi yüzünden. Safahat’ın 6. Kitabı olan Âsım’da Çanakkale’yi tasvir ettiği o müthiş parçayı bilirsiniz. O zamanlar bir bölümünü ezberlemiştim sanıyorum. İşte o dizelerden biriydi bu. “Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor/Bir hilâl uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor.” O vakitler bundan pek bir şey anladığımı söyleyemem tabi. Ama her okuduğumda içimde bir yerlere dokunuyor ve hep ağlatıyordu beni. O zamandan beri içimdeki Âkif sevgisi daima büyüdü. Çok samimî bir perestişkârı oldum. Fakat yazık ki şahsiyetinin bayağı bir mukallidi bile olamadım. Neyse. İlerleyen zaman içinde Safahat’ı birçok defa okudum. Fakat yıllar önce doktara tezim için hazırlık yaparken Sebîlü’r-Reşad dergisini taramıştım. Nasıl oldu şimdi hatırlamıyorum ama o sıralarda içime bir şüphe düştü. Acaba Âkif merhumun kullandığı bir müstear adı var mı? Fakat yukarıda söyledim ya bizde mazeret çok. Bu şüphe zihnimi kurcalayıp duruyordu. Ama o gün bu gündür bir türlü fırsat bulup ardına düşemedim. Kısmet bu güneymiş demek ki.

Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif Ersoy

Size Mehmed Fahreddin imzasının Mehmet Akif olduğunu düşündüren şey ne oldu?

Tek kelimeyle okumak. Ama bunu biraz açalım isterseniz. Âkif merhumun bana çok dokunan bir serzenişi vardır. Yakın arkadaşı Hasan Basri’ye diyor ki: “Kendimi milletimin huzurunda gördüğüm günden beri sanattan ziyade cemiyeti düşünmek istedim. Fakat ne ona yâr olabildim, ne buna!” Milletin bir mensubu olmak değildir bu. Milletin ta kendisi olmaktır. Yani evvela bütünü görmek gerekir. Bir başka deyişle ayrıntıya bütünün kapısından girilir. Bununla beraber Akif’in gerçek bir dava ve ideal adamı olduğu bilinir. Delil olarak da hep Safahat’ı gösterilir. Nitekim Âkif hakkında yapılan çalışmalara bakacak olursanız, anlatılan konunun ekseriyetle şiir parçaları üzerinden yürüdüğünü görürsünüz. Yani Safahat, hazır bir cevap olarak orada duruyor. İş soru sormaya kalıyor. Soru soranlar elbette var. Safahat okumaları düzenleniyor mesela. Takip edemiyor olsam da bunu çok önemsiyorum. Fakat “Cevap hazırsa soru sormanın ne anlamı olabilir?” düşüncesi daha yaygın. İşte bu yüzden Âkif üzerine yapılan araştırmaların birçoğunda, Safahat’tan konuya uygun parçalar seçilip bu parçaları nesre çevirmek suretiyle tekrar etmekten pek de öteye geçilemiyor. Yani bütünü gözden kaçırıyoruz. Ayrıntıyı değil.

Bir örnek verebilir misiniz?

Tabi. Meselâ Âkif merhumun “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” dizesi herhalde çok bilinen bir dizedir. Safahat’ın Fatih Kürsüsünde adlı dördüncü kitabının ilk sayfalarında geçer. Yanılmıyorsam 27. mısradır. Fakat öyle mübarek bir mısradır ki bu, Âkif için söylenecek sözlerin daima mukaddimesi olur! Bir bakarsınız, Âkif’in doğruluğunun en kavi delili olur, bir bakarsınız şair değil nazım olduğuna şahit tutulur, bir bakarsınız bilmem ne olur. Fakat zavallı, bir tek kendisi olamaz. Kalbinin dili yok ki! Tıpkı şairi gibi, değil mi? Mesela bu dizedeki “odun” kelimesiyle “hakikat” kelimesi arasında herhangi bir irtibat kurulduğunu hiç görmedim. Hadi, Yunus Emre akla gelmiyor diyelim. “Odun” kelimesi ilk defa şiirin 10. dizesinde geçiyor ve 35. dizeye kadar anlamı sürükleyen anahtar kelime oluyor. Toplam beş yerde tekrarlanıyor. Bu otuzbeş dizelik ilk bölümde -ki bundan sonra konu değişiyor- “odun”la birinci dereceden ilgisi olan yahut anlamsal bağ kuran “hekim”, “tımarcı” “balta”, “keser”, “ameliyat”, “cerrah”, “kesmek”, “orman”, “dikmek”, “hayal”, “hakikat”, “mahsul”, “yetiştirmek”, “toprak” ve nihayet bütün bu anlamsal akışın gelip üzerine yığıldığı son iki dize:

Odun da isteriz artık yakında Avrupa’dan
Bizim filizleri göndermesin sakın o zaman!

Başka söze gerek var mı bilmiyorum. Yani tahsil için Avrupa’ya gönderilen gençlerimizin aydınlık fikirlerle değil fakat memleketi yangın yerine çevirecek birer odun olarak döndükleri, ancak bu kadar çarpıcı anlatılır. Tabi o zamandan bahsediyoruz. Demek ki mesele bir odun meselesi değilmiş efendim.

Çok ilginç doğrusu. Bir başka örnek daha verir misiniz?

Memnuniyetle. Dilerseniz bu sefer de herkesin bildiğini var saydığım İstiklâl Marşı’ndan bir örnek verelim. Mesela “O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak!” diyor Âkif. Yıldız falı bakmıyoruz tabi. Ama birkaç basit soru soralım bakalım ne çıkacak? Yıldız nedir? Isısını, ışığını, enerjisini, tek kelimeyle gücünü kendisi üreten bir gök cismidir. O halde güneş de bir yıldız mıdır? Evet. Fakat gündüz gözüyle görünen tek yıldızdır. Gece göremezsiniz onu. Yani zulmetteyseniz nûru göremezsiniz demektir bu. Dolayısıyla “Şu var ki: Çıkmalı ferdâ-yı nûra zulmetten.” diyor Âkif. Yani “nûr”un da ötesine geçmek gerekir. Neyse, devam edelim. Peki dünya nedir? Güneşin bir uydusu, değil mi? Yani varlığı tamamen güneşe ve biraz da kendi uydusu olan aya bağlı bir başka gök cismi. Öyle mi? Dünya güneşin etrafında, ay dünyanın etrafında, her ikisi birden güneşin etrafında dönüp duruyorlar. Ne güzel. Şimdi gözümüzü yere indirelim ve etrafa bir bakalım. Devletler arasındaki sistem de aynı değil mi? İnsanlar arasındaki ilişkiler ve hatta var olan bütün ilişkiler aynı sistem üzerine oturmuyor mu? Yani demek istiyorum ki makro ile mikro izafî birer ayrıntıdan başka bir şey değildir. Çünkü hepsi bir başka bütünün etrafında dönüp durur. Yani bugün Amerika güneş olur, yarın Türkiye. Yalnız bir şartla. Nedir o? “Leyse li’l-insâni illâ mâ-seâ!” Yani çalışmaktan başka çıkar yolumuz olmadığını anlamakla. Bunları ben söylemiyorum, Âkif merhum söylüyor. Safahat’ın altıncı kitabı olan Âsım’a sorarsanız bütün bunların cevabını açık bir şekilde alırsınız. Dedim ya soru sormak lâzım.

Demek ki soruyu asıl Âkif’e sormak gerekiyor.

İşte bütün mesele bu. Cevap hazır zaten. Bu yüzden Safahat’ın kapağını açar açmaz sizi ilk olarak “Bana sor sevgili kari, sana ben söyleyeyim” dizesi karşılar. Bu bir selamdır. İster alırsınız, ister almazsınız. Eğer alırsanız bir çileye talib oldunuz demektir. Çünkü o, “Kur’an Şairi”dir. Kur’an’ın ilk emrini şiirin son iki dizesinde, üstüne basa basa iki defa tekrarlıyor bu yüzden. Oku diyor, oku! Hem de “Oku, şayed sana bir hisli yürek lâzımsa/Oku, zira onu yazdım iki söz yazdımsa.” diyor. İhtiyaç listende “hisli yürek” varsa okuyacaksın. Okumazsan soru sorma hakkın yok, ona göre diyor. Ben de hasbelkader okumaya, yani anlamaya çalışıyorum. Galiba var olan bir cevabın sorusunu tesadüfen buldum diyebilirim. Şunu da ekleyeyim, Safahat ciddî anlamda şerh edilmelidir. Çünkü sanıldığı gibi döneminin manzum bir hikâyesi değil, tam anlamıyla siyasî ve sosyal bir tarihidir. Bir deryadır.

Mehmet Akif’in ayrıca Sarıgüzel Mahallesi’nde değil Bayramiç’te doğduğunu iddia ediyorsunuz?

Bu benim iddiam değil. Çünkü nüfus tezkeresinde öyle yazıyor. Ancak damadı Ömer Rıza Doğrul da dahil olmak üzere Âkif’in yakın arkadaşları tarafından yazılan bütün hatırâtlarda İstanbul’da, Fatih semtinin Sarıgüzel Mahallesi’nde doğduğu söyleniyor. Ama ortada elle tutulur bir delil yok. Hatırâtlar, elbette önemli kaynaklar. Fakat sonradan kaleme alındıkları için unutulmak, yanlış hatırlanmak, bilerek yahut bilmeyerek tahrif edilmek gibi bazı mahzurları da yedeklerinde taşırlar hep. Mesela Âkif merhumun yakın arkadaşı Midhat Cemal Kuntay, Mehmed Âkif kitabında şöyle söylüyor: “Âkif’in nüfus tezkeresinde doğduğu yer Bayramiç gösterilmiştir. Bu yanlıştır. Âkif doğunca nüfus tezkeresi çıkarılmamış ve çocukluğunda babasıyla Bayramiç’e gidince orada çıkartıldığı için doğduğu yer orası gösterilmiştir.”

Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamid Tarhan, Süleyman Nazif, M. Cemal Kuntay, Mehmet Akif ve Sami Paşazade Sezai.

Âkif merhumun diğer arkadaşları Eşref Edib Fergan’la İbnülemin Mahmud Kemal İnal de aynı şeyi söylüyor. Hatta Ertuğrul Düzdağ bile bu kanaattedir. Fakat Prof. Dr. Kaya Bilgegil ile Prof. Dr. Fevziye Abdullah Tansel, Âkif’in doğum yeri konusunda bu rivayete itibar etmiyorlar. Çok emin olamamakla birlikte, nüfus teskeresindeki resmi kaydın esas alınması gerektiğini düşünüyorlar. Benim yaptığım ise sadece bu ikinci düşünceyi doğrulayan bir tespit. Bir iddia değil.

Ömer Rıza Doğrul Tanrı Buyruğu

M. Akif’in Damadı Ömer Rıza Doğrul

Bu tespiti hangi bilgi ve belgelere dayandırıyorsunuz?

Şöyle söyleyeyim. Bilindiği gibi o dönem, Türkçülük, Batıcılık ve “İslâmcılık” gibi siyasî akımların devlete ve topluma sahip olmak için kıyasıya kapıştığı bir dönemdir. Zira Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlü’r-Reşad dergileri güncel deyimle söylersek İslâm birliği siyasetinin amiral gemisi olarak görülüyor. Bu yüzden Batıcı aydınlar da her fırsatta bu dergilere ve özellikle Mehmed Âkif’e saldırmaktan geri durmuyorlar. Bunların başını Dr. Abdullah Cevdet ve dergisi çekiyor. Dergisinin adı da İctihâd. Çok düşündürücü değil mi?

Dr. Abdullah Cevdet

Dr. Abdullah Cevdet

Nitekim Dr. Abdullah Cevdet 1908 yılında Dr. Dozy’nin Peygamberimize ve dinimize hakaret ve iftiralarla dolu İslâm Tarihi adlı eserini tercüme ediyor. Esere yazdığı önsözde, Dr. Dozy gibi sıkı bir katoliğe bile neredeyse rahmet okutacak kadar ileriye gidiyor!

Reinhart Pieter Anne Dozy

Reinhart Pieter Anne Dozy

Mehmed Âkif bu tecavüz karşısında nasıl sessiz kalabilirdi ki? Bu yüzden ilkin Ebüzziya Tevfik’e zehir zemberek bir tenkit yazıyor. Çünkü Ebüzziya Tevfik, kendi gazetesinde bu eseri savunan bir yazı yayımlamış. Fakat Âkif’in Dr. Abdullah Cevdet’i eleştiren hiçbir yazısı görünmüyor dergide. Oysa asıl onu eleştirmesi lâzım. Anlatabiliyor muyum? Gerçi Manastırlı İsmail Hakkı, Dr. Dozy’nin bu iftira ve hakaretnamesine bir kitap hacmini bulacak kadar uzun bir reddiye yayımlıyordu. Lâkin Âkif’ten ses seda çıkmıyordu! Tuhaf değil mi? Meğer “Mehmed Fahreddin” imzasıyla bir başka vadide gürül gürül akıyormuş merhum. Böyle büyük sanatkarlar, en hassas damarlarına basıldı mı kalemlerini âdeta birer kılıç gibi kullanırlar. Hatta bazen bile isteye, bazen de ipin ucunu kaçırıp kendilerine batırdıkları da olur. İşte o zaman birtakım gizlerini açığa çıkarırlar. Mesela Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi cılız cüsse, fakat kavi kalem bir başka sanatkâr, kendisiyle ilgili en mahrem bir konuyu ustaca bir kurguyla Ben Deli miyim? romanının satır aralarına sıkıştırıyor. Siyasî gidişatın canına tak ettiği bir sırada yapıyor bunu. Anlatabiliyor muyum? Bu konuyu daha önce yazmıştım da ondan biliyorum yani.

Hüseyin Rahmi Gürpınar

Hüseyin Rahmi Gürpınar

Kaldı ki Âkif, müstearla yazdığı bir yazısında “Arnavud’luk kanımda ise Osmanlılık vicdanımda, İslâmiyet dimağımda, ruhumda, bütün varlığımda. Çünkü diyânetim o, çünkü insaniyetim o, çünkü hakikatim o, çünkü fıtratım o. Çünkü ebedî, sermedî saadetim o!” diyor. Şimdi böyle bir adam, bu iftira ve karalama kumpanyaları karşısında susması hiç olacak şey mi? Nitekim susmamış da! Ve bakınız “Mehmed Fahreddin” adıyla yazdığı bir yazıda siperinden nasıl fırlıyor. Dilini sadeşleştirerek aktaralım:

Ben Arnavutluk’un sivri bir dağ tepesinde doğmuş, bir Arnavut evlâdıyım. O kahraman Osmanlılar, o cihangir Türkler memleketimi fethettikleri gün atalarım, bu erkek arslanlarda gördüğü yüksek ahlâka ve güzel davranışlara hayran olmuş. İncil’i bırakmış, boynundaki haçı çıkarıp atmış, coşkun bir dere gibi gözlerinden yaşlar dökerek koşmuş, Cenâb-ı Kur’ân’ın ulvî huzurunda ebedî saadetini hazırlamış.

Benim dedem ki bir köylü, bir bedevî Arnavut’tur. İşte ben bunun evlâdıyım. Şimdi bunun köylüsü, ümmîsi öyle olunca, ya İstanbul’a gelmiş, Kur’ân’ı ezberlemiş, ruhuna nakşetmiş, siyeri, fıkhı, tefsîri, hadîsi okumuş olan son neslinin, nasıl olması gerekir? Bunu tarif etmek mümkün müdür?

Şimdi bu metnin altına Safahat’tan da iki mısra çekelim:

Kimin oğluydu baban? Kimdi unuttun mu deden?
İpek’in köylüsü, ümmî, yarı vahşî bir adam.

İlki Mehmed Fahreddin, ikincisi Âkif. Hayat hikâyeleri aynı değil mi? Evet. Hatta Âkif’in doğum yeri konusundaki belirsizliği de gideriyor. Nitekim Âkif’in Arnavud olduğu bilinen bir husustur. Dedesi Nureddin Ağa, ümmîdir ve hâlis bir Arnavut’tur. “Tahsîl-i âlîyi bitirdikten sonra hâfız oldum, fakat ondan evvel Kur’ân’ı okuya okuya gayet pişkin bir hâle getirdiğim için zaten hıfz ile aramda uzun bir mesafe yoktu. Az bir müddet içinde Kur’ân’ı ezberleyiverdim.” diyen de Âkif’in bizzat kendisidir. Daha ne desin! Bir baytarlığından söz etmemiş. Onu da herhalde “edebiyat tarihçileri bulsun!” demiştir. Bu arada Orhan Veli’nin de ruhu şad olsun.

İsterseniz bir delil daha gösterelim. Mehmed Hayreddin imzalı bir başka yazıdan kısa bir alıntı daha yapalım. Bu sefer, yazarın orijinal dilini koruyalım: «Onlara göre ehl-i îman umûmen mürtecî! Çünkü bunların ruhları Kur’ân-ı Hakîm üzerine titriyor. Onların ictihâdları da garb medeniyyet-i hayvâniyyesine bayılıyor. Kendi ictihâdlarına muhâlif gördükleri herhangi bir mü’min-i tâmmü’l- îtikad, inkılâb-ı Osmânînin velev ki en fedâkâr âmillerinden de olsa yine mürteci vesselâm! Haydi dîvân-ı örfîye! Buyurun darağacına! Mezarcılara büyük müjde! Birkaç milyon Müslüman için kazanacakları mezar ücretiyle lord olacaklar! Eğer Cenâb-ı Kur’ân-ı Hakîm’e merbûtiyyet-i kalbiyye ve rûhiyye irtica oluyorsa işte onu ben itiraf ediyorum. Merci-ı vicdânım, melce-i rûhum, Cenâb-ı Kur’ân-ı Hakîm olduğunu bütün kâinatın işiterek şahâdet edeceği yüksek bir sedâ ile söylüyorum. Zavallı! Beni ölümle korkutacak!

Şimdi Safahat’tan üç dize daha verelim:

İşte ben mürteciim, gelsin işitsin dünya!
Hem de boş mürteciim, patlasanız çatlasanız,
Hadi kanununuz assın beni, yahud yasanız.

Görüldüğü gibi Safahat’taki dizeler, Mehmed Fahreddin imzasıyla yazdıklarının adeta birer manzum özeti. Her halde bunlar kâfidir.

Mehmed Âkif ile Mehmed Fahreddin imzalı yazılar arasında herhangi bir fark var mı?

Hayır yok. Bir süredir söz konusu yazıları yeni harflere aktarıyorum. İnşallah yakında ikmal edeceğim. Muhtevası, üslûbu, beslendiği doğulu ve batılı kaynaklar ve bunlar arasında özellikle Sadi ile Lamartin’ni öne çıkarışı, Fransızca ve Arapçaya hâkimiyeti, Mehmed Âkif’le ard arda ve zaman zaman yer değiştiren tefsirleri, hutbeleri ve özellikle de dinine ve mukaddesatına tecavüz eden batıcı yazarlara karşı takındığı o kahredici tarz-ı tahrîri, bütün bu yazıların aynı kalemin mahsulü olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Yayımlanınca inşallah size de bir nüsha takdim ederim.

Yaptığınız araştırmada ortaya çıkan en çarpıcı şey II.Abdülhamid’in hal fetvasını Mehmet Akif’in yazdığı yönünde. Oysa o dönemde fetva eminliği makamında Hacı Nuri Efendi, Şeyhülislam makamında ise Ziyaeddin Efendi vardı. Ve Abdülhamid’in hal fetvasının şeyhülislam Ziyaeddin Efendi tarafından yazıldığı biliniyordu. Mehmet Akif’in yazdığını nereden çıkardınız?

Söyleyelim efendim. II. Abdülhamid’i tahttan indiren o meşhur fetva metninin yazarı Mehmed Âkif’tir. Ancak metnin altındaki imza tabiki Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi’ye ait olacak. Değil mi? İsterseniz evvelâ sözü kendisine Âkif merhuma bırakalım. Ne diyeceksek sonra diyelim. Merhum Âkif yine batıcılarla çarpıştığı bir başka yazısında bakınız neler söylüyor. Metni yine sadeleştirerek nakledelim: «Söyle ey İnkılâp, söyle! “Medeniyyet-i İslâmiyye” yazarının, senin istikbâline nasıl koştuğunu, nasıl can attığını, senin büyük inkılâplara şanlı kanlı bir nazîre olabilmen için nasıl alevler püskürttüğünü söyle!

Söyle ey Edirne Hükûmetinin Meclis İdâre Salonu! Dört nisan gününde seni sarsan çığlıklarımı! O Mebuslar Meclisi’nin alkış tufanları içinde okunarak bütün İstanbul ve taşra matbuatıyla bir daha neşrolunması iltifatına nail olan o beyannâmeyi nasıl yazdığımı, İstanbul’da Meşrûtiyet’e darbe vurulduğuna bir türlü inanmak istemeyenlere nasıl imza ettirdiğimi söyle!

Söyle ey Edirne’nin Belediye Dairesi! O en büyük zalim Abdülhamid’in tahttan indirilmesi için çekilen genel telgrafı, gözlerimi âdeta kör eden o gözyaşı tufanımla nasıl yazdığımı, salonda dünyayı unutacak kadar kendimden geçerek nasıl yarım saatten fazla okuduğumu, ateşler, alevler püsküren bu ilhamlı konuşmamla muhalif gözleri bile nasıl ikna ederek susturduğumu, belgeyi imza ettirmeye nasıl muvaffak olduğumu ve bu Allah’ın en büyük yardımına, Nedimlerin[?], Faiklerin [Faik Kaltakkıran] nasıl hayretlere düştüklerini Allah için söyle! Söyleyiniz ey Edirne’deki askerî binalar! Ey Topçu Kışlası Cami-i Şerifinin ulu minberi! Siz de bildiğiniz gerçeklere tanıklık ediniz! Daha fazla söyleyeyim mi? Fakat ne lüzumu var? Kâinatın her zerresi ayrı ayrı tanıklık etse yine nafile! Bin kere nâfile! Biz İnkılâb’ı Cenâb-ı Kur’ân-ı Hakîme, onun şanlı, şevketli istişare emrine istinaden yaptık. İnkılâbımızın en büyük düsturu Hazret-i Kur’ân-ı Mübîn idi. Onun üzerine ellerimizi bastık, yeminler kasemler ettik. İşte biz iman sahipleri o yeminimize, o sözleşmemize bugün de sadığız; ölünceye kadar da sadık kalacağız. Lâkin bunlar öyle değil!

Çok çarpıcı bir durum bu. Eğer bu bilgi doğruysa Mehmet Akif’in İttihatçılarla işbirliği yaptığı sonucunu mu çıkarmak lazım yoksa memleketin selametini ön planda tuttuğunu mu?

Efendim Âkif özüyle sözüyle, tuttuğu yoluyla dosdoğru bir adamdır. Hiçbir zaman yalpaladığını gören işiten yoktur. Böyle bir adam böyle bir metni yazmışsa ki yazmış biraz durup düşünmek gerekmez mi? Hayatının her noktasında bütün ilhamını Kur’an’dan aldığını bildiğimiz Âkif, bu metinde herhalde yalan söylemez. Elbette İttihatçılarla işbirliği yaptığı hem de bu işbirliğinin II. Meşrutiyet öncesine dayandığı ortaya çıkıyor. Niye yapmış o halde? Tabi ki memleketi için. Peki tarih niye tekerrür ediyor? İbret alınmadığı için değil mi? Düşünsenize, Osmanlı’nın fiilen bittiğini ilan eden belgeyi Âkif yazıyor. Aradan yıllar geçiyor ve Cumhuriyet’in istiklâlini ilân eden bir başka belgeyi yine aynı kalem yazıyor. Ama maalesef vatanından cüda kalıyor. Bundan sonra herhalde çok şey söylenecektir. Burada yerimiz dar.

Bu bilgi siyasi tarihçilerin hangi ilişki ve konuları yeniden gözden geçirmesini gerekli kılmaktadır?

Mesela şu sorular sorulabilir:

Âkif merhum, “Bana dünyada ne yer kaldı, emin ol, ne de yâr/Ararım göçmek için başka zemin, başka diyâr!” dizelerini 1919′da yazıyor. Bu dizenin henüz mürekkebi bile kurumadan İstiklâl Marşımız’ı yazıyor. Ve orada “Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ/Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ!” diye yakarıyor. Buna rağmen Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra niçin alıp başını Mısır’a gitmiştir acaba? Bu mücessem ideali ve hakiki âbîde-i hürriyeti, o güne kadar acaba neler iyice sarsmıştı ki “şapka giymemek için”(!) vatanından cüda kalmayı göze alabiliyordu? İlk yazılarından itibaren Batıcı aydınların “silindir şapkalı” fikirlerine karşı ne mücadeleler ettiği bilinmiyor muydu ki şapkadan tavşan çıkarma hokkabazlıkları karşısında hiç sesimiz çıkmıyor? Jean Paul Sartre, Frantz Fannon’un Yeryüzünün Lânetlileri adlı kitabına yazdığı o meşhur ön sözde neler diyor hatırlayalım: «Avrupalı seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka oluşturma işini üstlendiler.

Umut vaat eden gençleri seçtiler; kızgın demirle onları batı kültürünün ilkeleriyle dağladılar; ağızlarını tumturaklı, parlak sözcüklerle tıkadılar. Anavatanda kısa bir süre kaldıktan sonra tümüyle değişmiş olarak ülkelerine yolladılar. Bu iki ayaklı yalanların kardeşlerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı; yalnızca yankılardan ibarettiler. Paris’ten, Londra’dan, Amsterdam’dan “Parthenon! Kardeşlik” sözcükleri edildikçe, Afrika ya da Asya’nın herhangi bir yerinde dudaklar “thenon deşlik” demek için aralanıyordu.

Altın Çağ’dı bu. Hâl böyleyken bütün ömrünü bu sahte aydınlarla çarpışarak geçiren Âkif, acaba nelerin olup bittiğini görmemiş olabilir mi? Değişen ne var o halde? Hiçbir şey mi desek çok bir şey mi desek! En iyisi Âkif’in, Namık Kemal’e ait olduğunu belirttiği “desem” nakaratlı “Hasbıhâli”ni tavsiye etmek. Âkif merhûmun yaş tufanı dinmeyen gözlerinin önünde, bu mustarip milletin acaba neleri soyuluyordu? Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet’in onuncu yılından sonra bile niçin “Türk vatanı, yeni ufuklara doğru gidiyor, on iki seneden beri her gün muazzam bir hadisenin sahnesi oluyor, bütün bir cemiyet kökünden değişiyor.

İtikatlar, yaşayış şekilleri, iktisadî hayat. Hepsi değişiyor. Fakat bizim millî kütüphanemizde bütün bunların bir aksini bulmak mümkün değildir. Keza girmek istediğimiz Avrupa camiasının fikir hayatını Türkçede takip etmek isteyenin vay başına! demek durumunda kalıyordu? Acaba soyulacak neyimiz kaldı hiç düşünenimiz var mı? İhtimal ki hem soyulacak neyimiz, hem soyanımız ve hem de düşünenimiz vardır. Hem de çok vardır. Fakat millî kafamızda değil, milî kütüphanemizde bütün bunların aksi ne kadar yer kaplıyor diye soranımız var mı acaba! Peki, biz kaç kişiyiz diyenimiz!. Yine başa dönelim. Bütün bunlar “bütünü” görme eksikliğimizden kaynaklanıyor. Meselâ Safahat’ın bütününü görmeyip de Âkif’in cemiyetle alakalı şiirlerinin sayısını üçe beşe indirirsek bu “bütünü” görmemek olur. O zaman cemiyetten ne anladığımız ya da ne anlamak istemediğimiz çıkar ortaya. Ama Divan edebiyatındaki en beşeri aşkları bile İlâhi aşka yormaya alışmış zihinlerimiz. Ne yapalım. Dahası her ağzımızı açtığımızda Akif’in “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” dizesindeki gerçek ve bir o kadar da ürpertici anlamı görmezlikten gelerek sözün hakikatini Akif şair miydi manzumeci miydi gürültüleri arasında boğmaya hakkımız olabilir mi?. Hani “Leyse li’l-insâni illâ mâ-seâ!” vardı? Ama acaba Safahât’ı hakkıyla anlamaya, anlamlandırmaya ve de anlatmaya, ne kadar cehdimiz ve ne kadar cesaretimiz var?. Âkif, İttihad Terakki ile hem-fikir olmasa da mübarek bir ideal uğruna inkılâbın “en fedakâr âmillerinden” olduğu halde, yine inkılâbın batıcı aydınları tarafından “gerici”, “mürteci”, “molla sırat” vs. gibi iftiralarla ne zamandan beri taşlanıyor? Eğer bugün bu ülkede “İstiklâl Marşı Derneği” adıyla bir dernek kurma ihtiyacı hissediliyorsa bu hissin kaynağını düşünmek ve anlamak lazımdır.

Son olarak bundan sonra ilk önce neler yapmak lazım? Ne dersiniz?

Efendim, öncelikle Sırat-ı Müstakim ve Sebil’ür-Reşad dergileri bütünüyle yeni harflere aktarılmalıdır. Aksi halde ne Âkif’i, ne de o günden bugüne gelen süreci tam olarak anlamak mümkündür. Ben şimdiden Âkif merhumun “Mehmed Fahreddin” imzalı yazılarını yeni harflere çevirmeye başladım. Fakat asıl bu dergiler, noktasına virgülüne varıncaya kadar tez elden yeni harflere aktarılıp yayımlanmalıdır. Mevcut hükûmet bunu tarihî ve millî bir görev saymalıdır. Görmek istemeyenlere sözümüz yok! Lâkin hiç değilse görmeye istidadı olan gözleri düşünmeli. 1908′den 1925′e kadar millet olarak yaşadığımız süreç, bu dergiler üzerinden okunabilir hale gelmelidir ki o gün bu gündür içinde debelenip durduğumuz siyasî, sosyal, kültürel ve daha nice açmazlarımız hakkıyla anlaşılabilsin. Âkif merhumun “Ahfâdımın en son doğacak ferdine benden/Bir tuhfe-i îman götür, ey son nefesim sen” arzu ve niyazı da milletinin yanık sinesinde ilelebet makes bulabilsin.

Bu yeni bulgular, evvelâ Mehmed Âkif hakkında yeni bir monografi çalışması yapılmasına ihtiyaç doğuruyor tabi. İkinci olarak II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e gelen sürecin özellikle siyâsi tarihimiz açısından yeniden yorumlanması gerektiğine işret ediyor. Muhtemelen II. Abdülhamid ve dönemine dair yapılabilecek sosyolojik araştırmalara da daha geniş bir alan açıyor. Hepsinden önemlisi bugünü daha sağlıklı değerlendirmemize ciddi bir katkı sağlayacak gibi görünüyor. Kim bilir, belki çok daha başka çalışmalara da yol açabilir.

Söze, Âkif mehumun da sık sık tekrarladığı, Namık Kemal’in

Felekten intikam almak demektir ehl-i idrâke,
Edip tezyîd-i gayret, intikam almak nedâmetten.

beytiyle burada nokta koyalım ve gayret bizden Tevfik Allah’tan diyelim.

(Zaman Pazar, 11-2009)

***

Mehmet Akif’e suçlama

II. Abdülhamid’i tahttan indiren o meşhur fetva metninin Türk Edebiyatı Dergisi”nde yer alan bir ropörtaj, islamcı çevrelerin ünlü yazarlarını birbirine düşürdü.

Dergide akademisyen ve yazar Dr. Nuri Sağlam ile bir röportaj yapıldı. Mehmet Akif Ersoy hakkındaki araştırmalarını anlatan Sağlam”ın, “II. Abdülhamid’i tahttan indiren o meşhur fetva metninin yazarı Mehmed Âkif’tir” şeklindeki iddiası büyük tartışmalara neden oldu. Sağlam röportajda şunları söyledi:

“II. Abdülhamid’i tahttan indiren o meşhur fetva metninin yazarı Mehmed Âkif’tir. Ancak metnin altındaki imza tabiki Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi’ye ait olacak. Değil mi? İsterseniz evvelâ sözü kendisine Âkif merhuma bırakalım. Ne diyeceksek sonra diyelim. Merhum Âkif yine batıcılarla çarpıştığı bir başka yazısında bakınız neler söylüyor. Metni yine sadeleştirerek nakledelim: “Söyle ey Edirne’nin Belediye Dairesi! O en büyük zalim Abdülhamid’in tahttan indirilmesi için çekilen genel telgrafı, gözlerimi âdeta kör eden o gözyaşı tufanımla nasıl yazdığımı, salonda dünyayı unutacak kadar kendimden geçerek nasıl yarım saatten fazla okuduğumu, ateşler, alevler püsküren bu ilhamlı konuşmamla muhalif gözleri bile nasıl ikna ederek susturduğumu, belgeyi imza ettirmeye nasıl muvaffak olduğumu ve bu Allah’ın en büyük yardımına, Nedimlerin[?], Faiklerin [Faik Kaltakkıran] nasıl hayretlere düştüklerini Allah için söyle!”

Bu sözler hem İslamcı camiayı kızdırdı hem de Türk Edebiyat dergisini set bir şekilde eleştirmelerine neden oldu. Vakit yazarlarından Hüseyin Öztürk, köşesinde konu ile ilgili şunları yazdı:

“Memlekette hiçbir derdimiz, gamımız, üzüntümüz, problemimiz, hastalığımız, kederimiz kalmadı, huzurdan, refahtan, mutluluktan, keyiften bunaldığımız için, “Nasıl bir şey yapsak da ortalık karışsa” diye öyle bir mesele ele alındı ki, aklı erene aşk olsun.

Türk Edebiyatı Dergisi, yayınlandığı günden bugüne, toplumun hemen her kesimi tarafından dikkatle ve sevilerek takip edilen bir dergidir. Yaklaşık 25 yıldır ben de takip eder ve istifade ederim. Elime geçtiği zaman da tanıtmaya çalışırım.

Nasıl oldu, niye yaptılar, neden böyle bir şeye kalkıştılar bilmiyorum ama son sayısında Abdülhamid”in “hal” fetvasını, Mehmet Akif”in yazdığı iddiasını gündeme getirdiler. Akif”i ve Abdülhamid”i çok iyi tanıyan biri olarak derginin genel sorumlusu Beşir Ayvazoğlu nasıl geçit verdi akıl erdiremedim.

Yayın kurulunda bulunanlar böyle bir iddianın gündeme gelmesiyle derginin reklâmının yapılacağını düşünmüşlerse ki, sanmıyorum ama dışarıdan öyle gözüküyor. Eğer öyleyse başardılar, işte gündeme geldiler. Ama Beşir Ayvazoğlu”nun engel olması gerekirdi. Beşir Bey”i tanıyan dostları da hep böyle söylüyor.

Neyse meselenin özüne döneyim. Konuyu D. Mehmet Doğan, Mustafa Armağan ve Mehmet Akif ve Eşref Edip ile çok yakından ilgilenen Fahrettin Gün ile konuştum. Her üç isim de kesinlikle Mehmet Akif”in Abdülhamid”in “hal” fetvasını yazmadığını ve yazmasının da imkânsız olduğunu söylediler.

Mustafa Armağan, Osmanlı fetva kurullarında Akif”in hiçbir zaman çalışmadığını ve baytar mektebinden mezun olanların da bu kurullarda görev alamayacağını dile getirdikten sonra; “Temiz bir amaca hizmet etmeyen ve aralarında hiçbir ilgi kurulamayacak garip bir kurguya neden ihtiyaç hissedildiğini anlamadığını” ifade etti.

Mehmet Akif ve Eşref Edip üzerine araştırmalar yapan yazar Fahrettin Gün ise Mehmet Akif”in müstear ismi olduğu iddia edilen Mehmed Fahreddin”in ayrı bir kişi olduğunu belgelerle ortaya koyarak şunları söyledi:

“M. Fahreddin, Alay Müftüsü M. Fahreddin Efendi”dir, Akif’in çok sevdiği bir şahsiyettir. Nitekim Sırat-ı Müstakim -Sebilürreşad mecmualarının sahibi ve yazarı Eşref Edip, otuz yıllık dostu ve mecmualarının başyazarı Üstad Mehmet Akif hakkında kaleme aldığı “Mehmet Akif: Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları” adlı ilk cildini 1938′de (720 sayfa), ikinci cildini 1939′da kaleme aldığı (322) sayfalık eserde, M. Fahreddin Efendi ile Mehmet Akif arasındaki bazı hatıraları anlatır. İsteyip dileyen bu kitaplara bakabilir.

Meselenin özüne gelince; Fetva Emini Nuri Efendi, Abdülhamid’in “hal” fetvasını yazmayı kabul etmez. Bunun üzerine söz konusu fetva, “Küçük Hamdi Efendi” ismiyle maruf olan meşhur müfessir Elmalılı M. Hamdi Yazır tarafından kaleme alınır. Üstad M. Raif Ogan, zikri geçen fetvaya dair bir anısını şöyle anlatır:

“Hamdi ve Asım Efendiler, fani hayatı terk etmişlerdir. Küçük Hamdi Tefsir sahibi meşhur allâme, Nasuh Efendi Zade Mustafa Asım Efendi de benim hocamdır. Bir gün Rasathane Müdürü merhum Fatin Efendi (Fatin Gökmen) ile konuşurken ben ikisini de tenkit ederek dedim ki:

“Bu iki din âlimi: Yaşlı ve metin âlim Fetva Emini Nuri Efendi”yi iğfal etmişlerdir. Bu biçimde hareket etmemeli ve “hal”i kolaylaştırıcı şekli göstermemeli idiler. Bundan dolayı gayri şer”i hilelerle tarih huzurunda küçülmüş olduklarına üzülüyorum. Benim bu tenkidime Fatin Hoca şöyle cevap verdi:

“Öyle değil”, dedi, Onlar böyle yapmakla Sultan Abdülhamid’in hayatını kurtarmak maksadını güttüler. “Hal”i için fetva alınamadığı takdirde, İttihatçılar Abdülhamid’i öldüreceklerdi. Divan-ı Harbe verilmesi “hal” ile önlendi. Eğer “hal”e imkân bulamasalar idi mutlaka Divan-ı Harbe verir ve idam ettirirlerdi. Hamdi ve Asım Efendiler, bunu bildiklerinden öyle davrandılar.”

Evet, “hal” fetvasını kimin yazdığı ortada. Yazılış nedeni de anlaşılıyor ki, doğrudur. Çünkü o günün İttihatçıları, bugünün CHP”lileri, hakikaten Cennet Mekân Abdülhamid”i idam edebilirlerdi. Yine de bütün bunlara rağmen kartel medyasının yapması gerekeni ve yaparsa da yakışacak olan bir meseleyi, Türk Edebiyatı Dergisi”nin gündeme taşıması, şahsen beni ve dergiyi sevenleri üzmüştür.”

(07-12-2009)

İngiltere’den İki Savaş Gemisi Alacaklıyız

“Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiltere’ye iki savaş gemisi ısmarladık. Amacımız donanmamızın gücünü arttırmaktı. Ücretini nakit ödedik. Fakat İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’nda kendi tarafını tutmadığımız için parasını ödediğimiz savaş gemilerini gaspetti.
Tabir caizse, paramızın üzerine yattı.
Olayın hikâyesi kısaca şöyle: 1903 yılında İngiltere’ye Osmanlı Deniz Kuvvetleri konusunda bilgi veren Kraliyet Armadası Birinci Lordu Earl Selbourne, Osmanlı Donanması için aynen şu cümleyi kullanıyordu:
“Günümüzde bir Osmanlı donanmasından söz etmek mümkün değildir.”
Öylesine bitikti. Oysa 1900’lerin başında denizlerde üstün olmak her şeyden daha önemliydi. Çünkü kara yolları henüz gelişmemişti.
Tabii Osmanlı Devleti’nin de donanma açısından güçlenmesi gerekiyordu. Bu bir zaruretti. Zaten komşumuz Yunanistan da güçlü bir donanma kurmaya başlamıştı.
O sıralarda İngilizler tarafından “dretnot” tipi gemiler geliştirilmişti. Bu tip gemiler daha hızlı hareket edebiliyorlardı. Bu yüzden müşterisi çoktu.
Meselâ 1911 yılı baharında, Arjantin’le amansız bir silâhlanma yarışı içine giren Brezilya da bunlardan satın almak istiyordu. Bu amaçla İngiltere’nin Newcastle’daki Armstrong Şirketi’ne bir dretnot siparişinde bulunmuş, satın alacağı dretnotun adını bile belirlemişti: “Rio de Jenerio”.
Düşmanlıklar ebedi değildir. Nitekim 1913’e gelindiğinde Brezilya ile Arjantin arasındaki sorunlar giderildi. Giderildiği için de Brezilya, ısmarladığı gemiyi almaktan vaz geçti. 1913 Temmuzuna kadar düzenli olarak yaptığı ödemeleri de kesti.
O sırada İngiltere’ye irili-ufaklı kırka yakın savaş gemisi siparişi veren Osmanlı Devleti, o günkü parayla tutarı dört milyon Sterlini bulan iki de dretnot istiyordu. İsimleri, hattâ süvarisi bile belirlenmişti: Dretnotlardan birinin adı “Reşadiye”, diğerinin ise “Sultan Osman-1” olacaktı.
İngiltere bir ihale açtı. Yunanlıların da girdiği ihaleyi Osmanlılar kazandı. Böylece Brezilya için inşa edilen Rio de Jenerio dretnotu Osmanlıların oldu. Adı da “Sultan Osman-1” olarak değiştirildi.
Bu gemilerin alınabilmesi için yeterli bütçe olmadığından, Osmanlı Devleti geniş çaplı bir bağış kampanyası açtı. Halkın toplu olarak bulunduğu her yerde para toplandı. Bu amaçla müsamere ve eğlenceler tertiplendi. Hatta bayram gibi vesilelerle öğrencilerin ellerine kumbaralar verilip dolaştırıldılar.
Önemli para yardımlarında bulunanlara ise, “Donanma İane Madalyası” adı altında bir de madalya veriliyordu.
Aranan meblağ toplandı ve gemiyi yapan İngiliz şirketine havale edildi. Artık her şey hazırdı. Gemiler teslim alınabilirdi.
Nihayet, meşhur Hamidiye kahramanı Rauf Bey (Orbay) gemileri İngiltere’den teslim almak amacıyla 27 Temmuz 1914’te Reşit Paşa Vapuru ile gemilerin inşa edildiği Newcastle kentine gitti. Rauf Bey, inşası bitip parası da ödenen “Sultan Osman-1” dretnotunu, Osmanlı Donanması adına merasimle teslim alacaktı.
Fakat işler umulduğu gibi gitmedi. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Almanya saflarında katılması, gemilerin teslimatını geciktirdi. İngiltere, kendisine ve müttefiklerine karşı kullanılabilecek gemileri verip vermemekte tereddüde düşmüştü.
Nihayet 3 Ağustos 1914’de İngiliz Hükümeti adına resmî bir açıklama yapan Churchill, Osmanlılara satılan Sultan Osman ve Reşadiye’ye İngiliz Krallığı adına el konulduğunu bildirdi. Bu tam bir diplomatik skandaldı. İngiltere, parası ödenmiş gemilerin üzerine resmen yatmıştı.

İki İngiliz Gemisi

Rauf Bey anılarında şöyle diyor: “Geminin son taksidi olan yedi yüz bin lira da ödenmişti. İşleri bir an önce bitirmek için denemelerin bir kısmından vazgeçerek fabrika ile 2 Ağustos 1914 günü, geminin bize teslimi konusunda anlaşmıştık. Fakat parayı verişimizin ertesi günü için kararlaştırılan sancağımızı çekme töreni saatinden yarım saat önce, İngiliz Hükümeti, Sultan Osman’a el koydu. Osmanlı Devleti tarafından durum şiddetle protesto edildiyse de kimse oralı olmadı.”
Kısacası, İngiltere paramızı yedi! “Sultan Osman-1” gemisi “Agincourt” adıyla İngiliz Kraliyet Donanması’nın hizmetine alındı.
“Reşadiye”ye ise “Erin” adı verildi. Fakat galiba ahımız tuttu ki, denemeler sırasında silahlarının iyi çalışmadığı görüldü. 26 Ağustos 1914’te onarım için karaya çekildi. Ama onarılamadı. İmalat hataları tespit edildi. Bu yüzden de kimseye satılamadı. 1922 yılında hurdaya ayrılıp paramparça edildi.
Peki, daha sonra İngiltere, üzerine yattığı paramızı geri ödedi mi?
Hayır ödemedi. Hâlâ İngiltere’den iki savaş gemisi alacaklıyız.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2009-11-23)

Yavuz Bahadıroğlu