Muzik calici calismiyor


OSMANLI TARİHİ

II. Abdülhamid’in Hal Fetvasını Akif mi Yazdı?

II. Abdülhamid’in hal’ fetvasını Akif mi yazdı? Akademisyen ve yazar Dr. Nuri Sağlam bugüne kadar Mehmed Akif üzerine yapılan bütün çalışmaları eksik bırakacak ve merhum şairin külliyatına belki üç dört ciltlik mühim bir ilave kazandıracak bilgilere ulaştı. H. Salih Zengin’in röportajı:

Dr. Nuri Sağlam

Dr. Nuri Sağlam

Mehmed Akif’in ve II. Meşrutiyet tarihinin yeniden yorumlanmasını gerekli kılacak araştırmanın en önemli kısmı, II. Abdülhamid’in hal’ fetvasını bizzat Mehmet Akif’in yazdığı ve dolayısıyla İttihat-Terakki Cemiyeti ile Akif’in ilişkisinin Teşkilat-ı Mahsusa ile sınırlı kalmayıp II. Meşrutiyetten önceye dayandığı. Sağlam ayrıca Mehmed Akif’in doğum yerinin Sarıgüzel değil Bayramiç kasabası olduğunu ve ayrıca birçok yazısında müstear ad kullandığını söylüyor.

Mehmet Akif’in müstear adla yazı yazdığını söylüyorsunuz. Bu kadar önemli bir bilgi neden gözden kaçmıştır?

Efendim, dert çok, hem-dert yok, düşman kavi, tali zebun vs. vs. Yani zor bir soruyla başladınız. Yine de bir şeyler söylemeye çalışalım. Şöyle söyleyeyim. Mesela zaman zaman “Her işin başı sağlık!” veya “Sağlık olsun!” gibi sözler dökülür dilimizden değil mi? Biraz okumuş olanlarımız da söz gelimi Kanunî Sultan Süleyman’ın “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” beytini veya ne bileyim Schopenhauer’in meşhur aforizmalarından birini tekrar ederiz. Fakat vücut sağlığımızda bir arıza ortaya çıkmadığı sürece, bu sözler bizim için pek fazla bir şey ifade etmezler. Bu ise aslında “ben” merkezli yaşam anlayışının basit göstergelerinden biridir. Mesela “sağlıklı yaşam” denir, birçok hesap kitap yapılır ve bunun için muhtelif önlemler ve öneriler üretilir de “sağlıklı düşün” koşusu düzenlenmez! Anlatabiliyor muyum? Yani Kanunî merhumun beytini söyleriz de halk nedir, muteber ne demektir, nesne nedir, devlet nedir, cihan nedir, nefes nedir diye sormayız. Hadi bunları geçelim, “sıhhat” ne acaba demeyiz. Üzümü ye bağını sorma! Öyle ya! Bir Arap atasözü hatırlıyorum: “Lev lem-yekün lime lime, lekâne’l-kelbü âlime!” Yani “Neden ve niçin olmasaydı, (af buyurun) köpekler bile âlim olurdu!” diyor. Demek oluyor ki soru sormak lazım. Belki garip bulacaksınız ama sanki soru, cevaptan doğuyormuş gibi geliyor bana. Yani yokluğun temelinde varlık var demek gibi bir şey bu. Kim bilir, belki de her sorunun bir cevabı değil, her cevabın bir sorusu vardır. Demem o ki bu güne kadar Âkif merhum için böyle bir soru çıkmamış ortaya.

Peki Mehmed Âkif’in bir müstear ad kullanmış olabileceğini nasıl düşündünüz?

Efendim, çocukluğumdan beri Mehmed Âkif Ersoy’un benim iç dünyamda giderek genişleyen bir yeri oldu. Henüz orta okul birinci sınıftayken okuduğum bir dizesi yüzünden. Safahat’ın 6. Kitabı olan Âsım’da Çanakkale’yi tasvir ettiği o müthiş parçayı bilirsiniz. O zamanlar bir bölümünü ezberlemiştim sanıyorum. İşte o dizelerden biriydi bu. “Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor/Bir hilâl uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor.” O vakitler bundan pek bir şey anladığımı söyleyemem tabi. Ama her okuduğumda içimde bir yerlere dokunuyor ve hep ağlatıyordu beni. O zamandan beri içimdeki Âkif sevgisi daima büyüdü. Çok samimî bir perestişkârı oldum. Fakat yazık ki şahsiyetinin bayağı bir mukallidi bile olamadım. Neyse. İlerleyen zaman içinde Safahat’ı birçok defa okudum. Fakat yıllar önce doktara tezim için hazırlık yaparken Sebîlü’r-Reşad dergisini taramıştım. Nasıl oldu şimdi hatırlamıyorum ama o sıralarda içime bir şüphe düştü. Acaba Âkif merhumun kullandığı bir müstear adı var mı? Fakat yukarıda söyledim ya bizde mazeret çok. Bu şüphe zihnimi kurcalayıp duruyordu. Ama o gün bu gündür bir türlü fırsat bulup ardına düşemedim. Kısmet bu güneymiş demek ki.

Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif Ersoy

Size Mehmed Fahreddin imzasının Mehmet Akif olduğunu düşündüren şey ne oldu?

Tek kelimeyle okumak. Ama bunu biraz açalım isterseniz. Âkif merhumun bana çok dokunan bir serzenişi vardır. Yakın arkadaşı Hasan Basri’ye diyor ki: “Kendimi milletimin huzurunda gördüğüm günden beri sanattan ziyade cemiyeti düşünmek istedim. Fakat ne ona yâr olabildim, ne buna!” Milletin bir mensubu olmak değildir bu. Milletin ta kendisi olmaktır. Yani evvela bütünü görmek gerekir. Bir başka deyişle ayrıntıya bütünün kapısından girilir. Bununla beraber Akif’in gerçek bir dava ve ideal adamı olduğu bilinir. Delil olarak da hep Safahat’ı gösterilir. Nitekim Âkif hakkında yapılan çalışmalara bakacak olursanız, anlatılan konunun ekseriyetle şiir parçaları üzerinden yürüdüğünü görürsünüz. Yani Safahat, hazır bir cevap olarak orada duruyor. İş soru sormaya kalıyor. Soru soranlar elbette var. Safahat okumaları düzenleniyor mesela. Takip edemiyor olsam da bunu çok önemsiyorum. Fakat “Cevap hazırsa soru sormanın ne anlamı olabilir?” düşüncesi daha yaygın. İşte bu yüzden Âkif üzerine yapılan araştırmaların birçoğunda, Safahat’tan konuya uygun parçalar seçilip bu parçaları nesre çevirmek suretiyle tekrar etmekten pek de öteye geçilemiyor. Yani bütünü gözden kaçırıyoruz. Ayrıntıyı değil.

Bir örnek verebilir misiniz?

Tabi. Meselâ Âkif merhumun “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” dizesi herhalde çok bilinen bir dizedir. Safahat’ın Fatih Kürsüsünde adlı dördüncü kitabının ilk sayfalarında geçer. Yanılmıyorsam 27. mısradır. Fakat öyle mübarek bir mısradır ki bu, Âkif için söylenecek sözlerin daima mukaddimesi olur! Bir bakarsınız, Âkif’in doğruluğunun en kavi delili olur, bir bakarsınız şair değil nazım olduğuna şahit tutulur, bir bakarsınız bilmem ne olur. Fakat zavallı, bir tek kendisi olamaz. Kalbinin dili yok ki! Tıpkı şairi gibi, değil mi? Mesela bu dizedeki “odun” kelimesiyle “hakikat” kelimesi arasında herhangi bir irtibat kurulduğunu hiç görmedim. Hadi, Yunus Emre akla gelmiyor diyelim. “Odun” kelimesi ilk defa şiirin 10. dizesinde geçiyor ve 35. dizeye kadar anlamı sürükleyen anahtar kelime oluyor. Toplam beş yerde tekrarlanıyor. Bu otuzbeş dizelik ilk bölümde -ki bundan sonra konu değişiyor- “odun”la birinci dereceden ilgisi olan yahut anlamsal bağ kuran “hekim”, “tımarcı” “balta”, “keser”, “ameliyat”, “cerrah”, “kesmek”, “orman”, “dikmek”, “hayal”, “hakikat”, “mahsul”, “yetiştirmek”, “toprak” ve nihayet bütün bu anlamsal akışın gelip üzerine yığıldığı son iki dize:

Odun da isteriz artık yakında Avrupa’dan
Bizim filizleri göndermesin sakın o zaman!

Başka söze gerek var mı bilmiyorum. Yani tahsil için Avrupa’ya gönderilen gençlerimizin aydınlık fikirlerle değil fakat memleketi yangın yerine çevirecek birer odun olarak döndükleri, ancak bu kadar çarpıcı anlatılır. Tabi o zamandan bahsediyoruz. Demek ki mesele bir odun meselesi değilmiş efendim.

Çok ilginç doğrusu. Bir başka örnek daha verir misiniz?

Memnuniyetle. Dilerseniz bu sefer de herkesin bildiğini var saydığım İstiklâl Marşı’ndan bir örnek verelim. Mesela “O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak!” diyor Âkif. Yıldız falı bakmıyoruz tabi. Ama birkaç basit soru soralım bakalım ne çıkacak? Yıldız nedir? Isısını, ışığını, enerjisini, tek kelimeyle gücünü kendisi üreten bir gök cismidir. O halde güneş de bir yıldız mıdır? Evet. Fakat gündüz gözüyle görünen tek yıldızdır. Gece göremezsiniz onu. Yani zulmetteyseniz nûru göremezsiniz demektir bu. Dolayısıyla “Şu var ki: Çıkmalı ferdâ-yı nûra zulmetten.” diyor Âkif. Yani “nûr”un da ötesine geçmek gerekir. Neyse, devam edelim. Peki dünya nedir? Güneşin bir uydusu, değil mi? Yani varlığı tamamen güneşe ve biraz da kendi uydusu olan aya bağlı bir başka gök cismi. Öyle mi? Dünya güneşin etrafında, ay dünyanın etrafında, her ikisi birden güneşin etrafında dönüp duruyorlar. Ne güzel. Şimdi gözümüzü yere indirelim ve etrafa bir bakalım. Devletler arasındaki sistem de aynı değil mi? İnsanlar arasındaki ilişkiler ve hatta var olan bütün ilişkiler aynı sistem üzerine oturmuyor mu? Yani demek istiyorum ki makro ile mikro izafî birer ayrıntıdan başka bir şey değildir. Çünkü hepsi bir başka bütünün etrafında dönüp durur. Yani bugün Amerika güneş olur, yarın Türkiye. Yalnız bir şartla. Nedir o? “Leyse li’l-insâni illâ mâ-seâ!” Yani çalışmaktan başka çıkar yolumuz olmadığını anlamakla. Bunları ben söylemiyorum, Âkif merhum söylüyor. Safahat’ın altıncı kitabı olan Âsım’a sorarsanız bütün bunların cevabını açık bir şekilde alırsınız. Dedim ya soru sormak lâzım.

Demek ki soruyu asıl Âkif’e sormak gerekiyor.

İşte bütün mesele bu. Cevap hazır zaten. Bu yüzden Safahat’ın kapağını açar açmaz sizi ilk olarak “Bana sor sevgili kari, sana ben söyleyeyim” dizesi karşılar. Bu bir selamdır. İster alırsınız, ister almazsınız. Eğer alırsanız bir çileye talib oldunuz demektir. Çünkü o, “Kur’an Şairi”dir. Kur’an’ın ilk emrini şiirin son iki dizesinde, üstüne basa basa iki defa tekrarlıyor bu yüzden. Oku diyor, oku! Hem de “Oku, şayed sana bir hisli yürek lâzımsa/Oku, zira onu yazdım iki söz yazdımsa.” diyor. İhtiyaç listende “hisli yürek” varsa okuyacaksın. Okumazsan soru sorma hakkın yok, ona göre diyor. Ben de hasbelkader okumaya, yani anlamaya çalışıyorum. Galiba var olan bir cevabın sorusunu tesadüfen buldum diyebilirim. Şunu da ekleyeyim, Safahat ciddî anlamda şerh edilmelidir. Çünkü sanıldığı gibi döneminin manzum bir hikâyesi değil, tam anlamıyla siyasî ve sosyal bir tarihidir. Bir deryadır.

Mehmet Akif’in ayrıca Sarıgüzel Mahallesi’nde değil Bayramiç’te doğduğunu iddia ediyorsunuz?

Bu benim iddiam değil. Çünkü nüfus tezkeresinde öyle yazıyor. Ancak damadı Ömer Rıza Doğrul da dahil olmak üzere Âkif’in yakın arkadaşları tarafından yazılan bütün hatırâtlarda İstanbul’da, Fatih semtinin Sarıgüzel Mahallesi’nde doğduğu söyleniyor. Ama ortada elle tutulur bir delil yok. Hatırâtlar, elbette önemli kaynaklar. Fakat sonradan kaleme alındıkları için unutulmak, yanlış hatırlanmak, bilerek yahut bilmeyerek tahrif edilmek gibi bazı mahzurları da yedeklerinde taşırlar hep. Mesela Âkif merhumun yakın arkadaşı Midhat Cemal Kuntay, Mehmed Âkif kitabında şöyle söylüyor: “Âkif’in nüfus tezkeresinde doğduğu yer Bayramiç gösterilmiştir. Bu yanlıştır. Âkif doğunca nüfus tezkeresi çıkarılmamış ve çocukluğunda babasıyla Bayramiç’e gidince orada çıkartıldığı için doğduğu yer orası gösterilmiştir.”

Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamid Tarhan, Süleyman Nazif, M. Cemal Kuntay, Mehmet Akif ve Sami Paşazade Sezai.

Âkif merhumun diğer arkadaşları Eşref Edib Fergan’la İbnülemin Mahmud Kemal İnal de aynı şeyi söylüyor. Hatta Ertuğrul Düzdağ bile bu kanaattedir. Fakat Prof. Dr. Kaya Bilgegil ile Prof. Dr. Fevziye Abdullah Tansel, Âkif’in doğum yeri konusunda bu rivayete itibar etmiyorlar. Çok emin olamamakla birlikte, nüfus teskeresindeki resmi kaydın esas alınması gerektiğini düşünüyorlar. Benim yaptığım ise sadece bu ikinci düşünceyi doğrulayan bir tespit. Bir iddia değil.

Ömer Rıza Doğrul Tanrı Buyruğu

M. Akif’in Damadı Ömer Rıza Doğrul

Bu tespiti hangi bilgi ve belgelere dayandırıyorsunuz?

Şöyle söyleyeyim. Bilindiği gibi o dönem, Türkçülük, Batıcılık ve “İslâmcılık” gibi siyasî akımların devlete ve topluma sahip olmak için kıyasıya kapıştığı bir dönemdir. Zira Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlü’r-Reşad dergileri güncel deyimle söylersek İslâm birliği siyasetinin amiral gemisi olarak görülüyor. Bu yüzden Batıcı aydınlar da her fırsatta bu dergilere ve özellikle Mehmed Âkif’e saldırmaktan geri durmuyorlar. Bunların başını Dr. Abdullah Cevdet ve dergisi çekiyor. Dergisinin adı da İctihâd. Çok düşündürücü değil mi?

Dr. Abdullah Cevdet

Dr. Abdullah Cevdet

Nitekim Dr. Abdullah Cevdet 1908 yılında Dr. Dozy’nin Peygamberimize ve dinimize hakaret ve iftiralarla dolu İslâm Tarihi adlı eserini tercüme ediyor. Esere yazdığı önsözde, Dr. Dozy gibi sıkı bir katoliğe bile neredeyse rahmet okutacak kadar ileriye gidiyor!

Reinhart Pieter Anne Dozy

Reinhart Pieter Anne Dozy

Mehmed Âkif bu tecavüz karşısında nasıl sessiz kalabilirdi ki? Bu yüzden ilkin Ebüzziya Tevfik’e zehir zemberek bir tenkit yazıyor. Çünkü Ebüzziya Tevfik, kendi gazetesinde bu eseri savunan bir yazı yayımlamış. Fakat Âkif’in Dr. Abdullah Cevdet’i eleştiren hiçbir yazısı görünmüyor dergide. Oysa asıl onu eleştirmesi lâzım. Anlatabiliyor muyum? Gerçi Manastırlı İsmail Hakkı, Dr. Dozy’nin bu iftira ve hakaretnamesine bir kitap hacmini bulacak kadar uzun bir reddiye yayımlıyordu. Lâkin Âkif’ten ses seda çıkmıyordu! Tuhaf değil mi? Meğer “Mehmed Fahreddin” imzasıyla bir başka vadide gürül gürül akıyormuş merhum. Böyle büyük sanatkarlar, en hassas damarlarına basıldı mı kalemlerini âdeta birer kılıç gibi kullanırlar. Hatta bazen bile isteye, bazen de ipin ucunu kaçırıp kendilerine batırdıkları da olur. İşte o zaman birtakım gizlerini açığa çıkarırlar. Mesela Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi cılız cüsse, fakat kavi kalem bir başka sanatkâr, kendisiyle ilgili en mahrem bir konuyu ustaca bir kurguyla Ben Deli miyim? romanının satır aralarına sıkıştırıyor. Siyasî gidişatın canına tak ettiği bir sırada yapıyor bunu. Anlatabiliyor muyum? Bu konuyu daha önce yazmıştım da ondan biliyorum yani.

Hüseyin Rahmi Gürpınar

Hüseyin Rahmi Gürpınar

Kaldı ki Âkif, müstearla yazdığı bir yazısında “Arnavud’luk kanımda ise Osmanlılık vicdanımda, İslâmiyet dimağımda, ruhumda, bütün varlığımda. Çünkü diyânetim o, çünkü insaniyetim o, çünkü hakikatim o, çünkü fıtratım o. Çünkü ebedî, sermedî saadetim o!” diyor. Şimdi böyle bir adam, bu iftira ve karalama kumpanyaları karşısında susması hiç olacak şey mi? Nitekim susmamış da! Ve bakınız “Mehmed Fahreddin” adıyla yazdığı bir yazıda siperinden nasıl fırlıyor. Dilini sadeşleştirerek aktaralım:

Ben Arnavutluk’un sivri bir dağ tepesinde doğmuş, bir Arnavut evlâdıyım. O kahraman Osmanlılar, o cihangir Türkler memleketimi fethettikleri gün atalarım, bu erkek arslanlarda gördüğü yüksek ahlâka ve güzel davranışlara hayran olmuş. İncil’i bırakmış, boynundaki haçı çıkarıp atmış, coşkun bir dere gibi gözlerinden yaşlar dökerek koşmuş, Cenâb-ı Kur’ân’ın ulvî huzurunda ebedî saadetini hazırlamış.

Benim dedem ki bir köylü, bir bedevî Arnavut’tur. İşte ben bunun evlâdıyım. Şimdi bunun köylüsü, ümmîsi öyle olunca, ya İstanbul’a gelmiş, Kur’ân’ı ezberlemiş, ruhuna nakşetmiş, siyeri, fıkhı, tefsîri, hadîsi okumuş olan son neslinin, nasıl olması gerekir? Bunu tarif etmek mümkün müdür?

Şimdi bu metnin altına Safahat’tan da iki mısra çekelim:

Kimin oğluydu baban? Kimdi unuttun mu deden?
İpek’in köylüsü, ümmî, yarı vahşî bir adam.

İlki Mehmed Fahreddin, ikincisi Âkif. Hayat hikâyeleri aynı değil mi? Evet. Hatta Âkif’in doğum yeri konusundaki belirsizliği de gideriyor. Nitekim Âkif’in Arnavud olduğu bilinen bir husustur. Dedesi Nureddin Ağa, ümmîdir ve hâlis bir Arnavut’tur. “Tahsîl-i âlîyi bitirdikten sonra hâfız oldum, fakat ondan evvel Kur’ân’ı okuya okuya gayet pişkin bir hâle getirdiğim için zaten hıfz ile aramda uzun bir mesafe yoktu. Az bir müddet içinde Kur’ân’ı ezberleyiverdim.” diyen de Âkif’in bizzat kendisidir. Daha ne desin! Bir baytarlığından söz etmemiş. Onu da herhalde “edebiyat tarihçileri bulsun!” demiştir. Bu arada Orhan Veli’nin de ruhu şad olsun.

İsterseniz bir delil daha gösterelim. Mehmed Hayreddin imzalı bir başka yazıdan kısa bir alıntı daha yapalım. Bu sefer, yazarın orijinal dilini koruyalım: «Onlara göre ehl-i îman umûmen mürtecî! Çünkü bunların ruhları Kur’ân-ı Hakîm üzerine titriyor. Onların ictihâdları da garb medeniyyet-i hayvâniyyesine bayılıyor. Kendi ictihâdlarına muhâlif gördükleri herhangi bir mü’min-i tâmmü’l- îtikad, inkılâb-ı Osmânînin velev ki en fedâkâr âmillerinden de olsa yine mürteci vesselâm! Haydi dîvân-ı örfîye! Buyurun darağacına! Mezarcılara büyük müjde! Birkaç milyon Müslüman için kazanacakları mezar ücretiyle lord olacaklar! Eğer Cenâb-ı Kur’ân-ı Hakîm’e merbûtiyyet-i kalbiyye ve rûhiyye irtica oluyorsa işte onu ben itiraf ediyorum. Merci-ı vicdânım, melce-i rûhum, Cenâb-ı Kur’ân-ı Hakîm olduğunu bütün kâinatın işiterek şahâdet edeceği yüksek bir sedâ ile söylüyorum. Zavallı! Beni ölümle korkutacak!

Şimdi Safahat’tan üç dize daha verelim:

İşte ben mürteciim, gelsin işitsin dünya!
Hem de boş mürteciim, patlasanız çatlasanız,
Hadi kanununuz assın beni, yahud yasanız.

Görüldüğü gibi Safahat’taki dizeler, Mehmed Fahreddin imzasıyla yazdıklarının adeta birer manzum özeti. Her halde bunlar kâfidir.

Mehmed Âkif ile Mehmed Fahreddin imzalı yazılar arasında herhangi bir fark var mı?

Hayır yok. Bir süredir söz konusu yazıları yeni harflere aktarıyorum. İnşallah yakında ikmal edeceğim. Muhtevası, üslûbu, beslendiği doğulu ve batılı kaynaklar ve bunlar arasında özellikle Sadi ile Lamartin’ni öne çıkarışı, Fransızca ve Arapçaya hâkimiyeti, Mehmed Âkif’le ard arda ve zaman zaman yer değiştiren tefsirleri, hutbeleri ve özellikle de dinine ve mukaddesatına tecavüz eden batıcı yazarlara karşı takındığı o kahredici tarz-ı tahrîri, bütün bu yazıların aynı kalemin mahsulü olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Yayımlanınca inşallah size de bir nüsha takdim ederim.

Yaptığınız araştırmada ortaya çıkan en çarpıcı şey II.Abdülhamid’in hal fetvasını Mehmet Akif’in yazdığı yönünde. Oysa o dönemde fetva eminliği makamında Hacı Nuri Efendi, Şeyhülislam makamında ise Ziyaeddin Efendi vardı. Ve Abdülhamid’in hal fetvasının şeyhülislam Ziyaeddin Efendi tarafından yazıldığı biliniyordu. Mehmet Akif’in yazdığını nereden çıkardınız?

Söyleyelim efendim. II. Abdülhamid’i tahttan indiren o meşhur fetva metninin yazarı Mehmed Âkif’tir. Ancak metnin altındaki imza tabiki Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi’ye ait olacak. Değil mi? İsterseniz evvelâ sözü kendisine Âkif merhuma bırakalım. Ne diyeceksek sonra diyelim. Merhum Âkif yine batıcılarla çarpıştığı bir başka yazısında bakınız neler söylüyor. Metni yine sadeleştirerek nakledelim: «Söyle ey İnkılâp, söyle! “Medeniyyet-i İslâmiyye” yazarının, senin istikbâline nasıl koştuğunu, nasıl can attığını, senin büyük inkılâplara şanlı kanlı bir nazîre olabilmen için nasıl alevler püskürttüğünü söyle!

Söyle ey Edirne Hükûmetinin Meclis İdâre Salonu! Dört nisan gününde seni sarsan çığlıklarımı! O Mebuslar Meclisi’nin alkış tufanları içinde okunarak bütün İstanbul ve taşra matbuatıyla bir daha neşrolunması iltifatına nail olan o beyannâmeyi nasıl yazdığımı, İstanbul’da Meşrûtiyet’e darbe vurulduğuna bir türlü inanmak istemeyenlere nasıl imza ettirdiğimi söyle!

Söyle ey Edirne’nin Belediye Dairesi! O en büyük zalim Abdülhamid’in tahttan indirilmesi için çekilen genel telgrafı, gözlerimi âdeta kör eden o gözyaşı tufanımla nasıl yazdığımı, salonda dünyayı unutacak kadar kendimden geçerek nasıl yarım saatten fazla okuduğumu, ateşler, alevler püsküren bu ilhamlı konuşmamla muhalif gözleri bile nasıl ikna ederek susturduğumu, belgeyi imza ettirmeye nasıl muvaffak olduğumu ve bu Allah’ın en büyük yardımına, Nedimlerin[?], Faiklerin [Faik Kaltakkıran] nasıl hayretlere düştüklerini Allah için söyle! Söyleyiniz ey Edirne’deki askerî binalar! Ey Topçu Kışlası Cami-i Şerifinin ulu minberi! Siz de bildiğiniz gerçeklere tanıklık ediniz! Daha fazla söyleyeyim mi? Fakat ne lüzumu var? Kâinatın her zerresi ayrı ayrı tanıklık etse yine nafile! Bin kere nâfile! Biz İnkılâb’ı Cenâb-ı Kur’ân-ı Hakîme, onun şanlı, şevketli istişare emrine istinaden yaptık. İnkılâbımızın en büyük düsturu Hazret-i Kur’ân-ı Mübîn idi. Onun üzerine ellerimizi bastık, yeminler kasemler ettik. İşte biz iman sahipleri o yeminimize, o sözleşmemize bugün de sadığız; ölünceye kadar da sadık kalacağız. Lâkin bunlar öyle değil!

Çok çarpıcı bir durum bu. Eğer bu bilgi doğruysa Mehmet Akif’in İttihatçılarla işbirliği yaptığı sonucunu mu çıkarmak lazım yoksa memleketin selametini ön planda tuttuğunu mu?

Efendim Âkif özüyle sözüyle, tuttuğu yoluyla dosdoğru bir adamdır. Hiçbir zaman yalpaladığını gören işiten yoktur. Böyle bir adam böyle bir metni yazmışsa ki yazmış biraz durup düşünmek gerekmez mi? Hayatının her noktasında bütün ilhamını Kur’an’dan aldığını bildiğimiz Âkif, bu metinde herhalde yalan söylemez. Elbette İttihatçılarla işbirliği yaptığı hem de bu işbirliğinin II. Meşrutiyet öncesine dayandığı ortaya çıkıyor. Niye yapmış o halde? Tabi ki memleketi için. Peki tarih niye tekerrür ediyor? İbret alınmadığı için değil mi? Düşünsenize, Osmanlı’nın fiilen bittiğini ilan eden belgeyi Âkif yazıyor. Aradan yıllar geçiyor ve Cumhuriyet’in istiklâlini ilân eden bir başka belgeyi yine aynı kalem yazıyor. Ama maalesef vatanından cüda kalıyor. Bundan sonra herhalde çok şey söylenecektir. Burada yerimiz dar.

Bu bilgi siyasi tarihçilerin hangi ilişki ve konuları yeniden gözden geçirmesini gerekli kılmaktadır?

Mesela şu sorular sorulabilir:

Âkif merhum, “Bana dünyada ne yer kaldı, emin ol, ne de yâr/Ararım göçmek için başka zemin, başka diyâr!” dizelerini 1919′da yazıyor. Bu dizenin henüz mürekkebi bile kurumadan İstiklâl Marşımız’ı yazıyor. Ve orada “Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ/Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ!” diye yakarıyor. Buna rağmen Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra niçin alıp başını Mısır’a gitmiştir acaba? Bu mücessem ideali ve hakiki âbîde-i hürriyeti, o güne kadar acaba neler iyice sarsmıştı ki “şapka giymemek için”(!) vatanından cüda kalmayı göze alabiliyordu? İlk yazılarından itibaren Batıcı aydınların “silindir şapkalı” fikirlerine karşı ne mücadeleler ettiği bilinmiyor muydu ki şapkadan tavşan çıkarma hokkabazlıkları karşısında hiç sesimiz çıkmıyor? Jean Paul Sartre, Frantz Fannon’un Yeryüzünün Lânetlileri adlı kitabına yazdığı o meşhur ön sözde neler diyor hatırlayalım: «Avrupalı seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka oluşturma işini üstlendiler.

Umut vaat eden gençleri seçtiler; kızgın demirle onları batı kültürünün ilkeleriyle dağladılar; ağızlarını tumturaklı, parlak sözcüklerle tıkadılar. Anavatanda kısa bir süre kaldıktan sonra tümüyle değişmiş olarak ülkelerine yolladılar. Bu iki ayaklı yalanların kardeşlerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı; yalnızca yankılardan ibarettiler. Paris’ten, Londra’dan, Amsterdam’dan “Parthenon! Kardeşlik” sözcükleri edildikçe, Afrika ya da Asya’nın herhangi bir yerinde dudaklar “thenon deşlik” demek için aralanıyordu.

Altın Çağ’dı bu. Hâl böyleyken bütün ömrünü bu sahte aydınlarla çarpışarak geçiren Âkif, acaba nelerin olup bittiğini görmemiş olabilir mi? Değişen ne var o halde? Hiçbir şey mi desek çok bir şey mi desek! En iyisi Âkif’in, Namık Kemal’e ait olduğunu belirttiği “desem” nakaratlı “Hasbıhâli”ni tavsiye etmek. Âkif merhûmun yaş tufanı dinmeyen gözlerinin önünde, bu mustarip milletin acaba neleri soyuluyordu? Ahmet Hamdi Tanpınar, Cumhuriyet’in onuncu yılından sonra bile niçin “Türk vatanı, yeni ufuklara doğru gidiyor, on iki seneden beri her gün muazzam bir hadisenin sahnesi oluyor, bütün bir cemiyet kökünden değişiyor.

İtikatlar, yaşayış şekilleri, iktisadî hayat. Hepsi değişiyor. Fakat bizim millî kütüphanemizde bütün bunların bir aksini bulmak mümkün değildir. Keza girmek istediğimiz Avrupa camiasının fikir hayatını Türkçede takip etmek isteyenin vay başına! demek durumunda kalıyordu? Acaba soyulacak neyimiz kaldı hiç düşünenimiz var mı? İhtimal ki hem soyulacak neyimiz, hem soyanımız ve hem de düşünenimiz vardır. Hem de çok vardır. Fakat millî kafamızda değil, milî kütüphanemizde bütün bunların aksi ne kadar yer kaplıyor diye soranımız var mı acaba! Peki, biz kaç kişiyiz diyenimiz!. Yine başa dönelim. Bütün bunlar “bütünü” görme eksikliğimizden kaynaklanıyor. Meselâ Safahat’ın bütününü görmeyip de Âkif’in cemiyetle alakalı şiirlerinin sayısını üçe beşe indirirsek bu “bütünü” görmemek olur. O zaman cemiyetten ne anladığımız ya da ne anlamak istemediğimiz çıkar ortaya. Ama Divan edebiyatındaki en beşeri aşkları bile İlâhi aşka yormaya alışmış zihinlerimiz. Ne yapalım. Dahası her ağzımızı açtığımızda Akif’in “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” dizesindeki gerçek ve bir o kadar da ürpertici anlamı görmezlikten gelerek sözün hakikatini Akif şair miydi manzumeci miydi gürültüleri arasında boğmaya hakkımız olabilir mi?. Hani “Leyse li’l-insâni illâ mâ-seâ!” vardı? Ama acaba Safahât’ı hakkıyla anlamaya, anlamlandırmaya ve de anlatmaya, ne kadar cehdimiz ve ne kadar cesaretimiz var?. Âkif, İttihad Terakki ile hem-fikir olmasa da mübarek bir ideal uğruna inkılâbın “en fedakâr âmillerinden” olduğu halde, yine inkılâbın batıcı aydınları tarafından “gerici”, “mürteci”, “molla sırat” vs. gibi iftiralarla ne zamandan beri taşlanıyor? Eğer bugün bu ülkede “İstiklâl Marşı Derneği” adıyla bir dernek kurma ihtiyacı hissediliyorsa bu hissin kaynağını düşünmek ve anlamak lazımdır.

Son olarak bundan sonra ilk önce neler yapmak lazım? Ne dersiniz?

Efendim, öncelikle Sırat-ı Müstakim ve Sebil’ür-Reşad dergileri bütünüyle yeni harflere aktarılmalıdır. Aksi halde ne Âkif’i, ne de o günden bugüne gelen süreci tam olarak anlamak mümkündür. Ben şimdiden Âkif merhumun “Mehmed Fahreddin” imzalı yazılarını yeni harflere çevirmeye başladım. Fakat asıl bu dergiler, noktasına virgülüne varıncaya kadar tez elden yeni harflere aktarılıp yayımlanmalıdır. Mevcut hükûmet bunu tarihî ve millî bir görev saymalıdır. Görmek istemeyenlere sözümüz yok! Lâkin hiç değilse görmeye istidadı olan gözleri düşünmeli. 1908′den 1925′e kadar millet olarak yaşadığımız süreç, bu dergiler üzerinden okunabilir hale gelmelidir ki o gün bu gündür içinde debelenip durduğumuz siyasî, sosyal, kültürel ve daha nice açmazlarımız hakkıyla anlaşılabilsin. Âkif merhumun “Ahfâdımın en son doğacak ferdine benden/Bir tuhfe-i îman götür, ey son nefesim sen” arzu ve niyazı da milletinin yanık sinesinde ilelebet makes bulabilsin.

Bu yeni bulgular, evvelâ Mehmed Âkif hakkında yeni bir monografi çalışması yapılmasına ihtiyaç doğuruyor tabi. İkinci olarak II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e gelen sürecin özellikle siyâsi tarihimiz açısından yeniden yorumlanması gerektiğine işret ediyor. Muhtemelen II. Abdülhamid ve dönemine dair yapılabilecek sosyolojik araştırmalara da daha geniş bir alan açıyor. Hepsinden önemlisi bugünü daha sağlıklı değerlendirmemize ciddi bir katkı sağlayacak gibi görünüyor. Kim bilir, belki çok daha başka çalışmalara da yol açabilir.

Söze, Âkif mehumun da sık sık tekrarladığı, Namık Kemal’in

Felekten intikam almak demektir ehl-i idrâke,
Edip tezyîd-i gayret, intikam almak nedâmetten.

beytiyle burada nokta koyalım ve gayret bizden Tevfik Allah’tan diyelim.

(Zaman Pazar, 11-2009)

***

Mehmet Akif’e suçlama

II. Abdülhamid’i tahttan indiren o meşhur fetva metninin Türk Edebiyatı Dergisi”nde yer alan bir ropörtaj, islamcı çevrelerin ünlü yazarlarını birbirine düşürdü.

Dergide akademisyen ve yazar Dr. Nuri Sağlam ile bir röportaj yapıldı. Mehmet Akif Ersoy hakkındaki araştırmalarını anlatan Sağlam”ın, “II. Abdülhamid’i tahttan indiren o meşhur fetva metninin yazarı Mehmed Âkif’tir” şeklindeki iddiası büyük tartışmalara neden oldu. Sağlam röportajda şunları söyledi:

“II. Abdülhamid’i tahttan indiren o meşhur fetva metninin yazarı Mehmed Âkif’tir. Ancak metnin altındaki imza tabiki Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi’ye ait olacak. Değil mi? İsterseniz evvelâ sözü kendisine Âkif merhuma bırakalım. Ne diyeceksek sonra diyelim. Merhum Âkif yine batıcılarla çarpıştığı bir başka yazısında bakınız neler söylüyor. Metni yine sadeleştirerek nakledelim: “Söyle ey Edirne’nin Belediye Dairesi! O en büyük zalim Abdülhamid’in tahttan indirilmesi için çekilen genel telgrafı, gözlerimi âdeta kör eden o gözyaşı tufanımla nasıl yazdığımı, salonda dünyayı unutacak kadar kendimden geçerek nasıl yarım saatten fazla okuduğumu, ateşler, alevler püsküren bu ilhamlı konuşmamla muhalif gözleri bile nasıl ikna ederek susturduğumu, belgeyi imza ettirmeye nasıl muvaffak olduğumu ve bu Allah’ın en büyük yardımına, Nedimlerin[?], Faiklerin [Faik Kaltakkıran] nasıl hayretlere düştüklerini Allah için söyle!”

Bu sözler hem İslamcı camiayı kızdırdı hem de Türk Edebiyat dergisini set bir şekilde eleştirmelerine neden oldu. Vakit yazarlarından Hüseyin Öztürk, köşesinde konu ile ilgili şunları yazdı:

“Memlekette hiçbir derdimiz, gamımız, üzüntümüz, problemimiz, hastalığımız, kederimiz kalmadı, huzurdan, refahtan, mutluluktan, keyiften bunaldığımız için, “Nasıl bir şey yapsak da ortalık karışsa” diye öyle bir mesele ele alındı ki, aklı erene aşk olsun.

Türk Edebiyatı Dergisi, yayınlandığı günden bugüne, toplumun hemen her kesimi tarafından dikkatle ve sevilerek takip edilen bir dergidir. Yaklaşık 25 yıldır ben de takip eder ve istifade ederim. Elime geçtiği zaman da tanıtmaya çalışırım.

Nasıl oldu, niye yaptılar, neden böyle bir şeye kalkıştılar bilmiyorum ama son sayısında Abdülhamid”in “hal” fetvasını, Mehmet Akif”in yazdığı iddiasını gündeme getirdiler. Akif”i ve Abdülhamid”i çok iyi tanıyan biri olarak derginin genel sorumlusu Beşir Ayvazoğlu nasıl geçit verdi akıl erdiremedim.

Yayın kurulunda bulunanlar böyle bir iddianın gündeme gelmesiyle derginin reklâmının yapılacağını düşünmüşlerse ki, sanmıyorum ama dışarıdan öyle gözüküyor. Eğer öyleyse başardılar, işte gündeme geldiler. Ama Beşir Ayvazoğlu”nun engel olması gerekirdi. Beşir Bey”i tanıyan dostları da hep böyle söylüyor.

Neyse meselenin özüne döneyim. Konuyu D. Mehmet Doğan, Mustafa Armağan ve Mehmet Akif ve Eşref Edip ile çok yakından ilgilenen Fahrettin Gün ile konuştum. Her üç isim de kesinlikle Mehmet Akif”in Abdülhamid”in “hal” fetvasını yazmadığını ve yazmasının da imkânsız olduğunu söylediler.

Mustafa Armağan, Osmanlı fetva kurullarında Akif”in hiçbir zaman çalışmadığını ve baytar mektebinden mezun olanların da bu kurullarda görev alamayacağını dile getirdikten sonra; “Temiz bir amaca hizmet etmeyen ve aralarında hiçbir ilgi kurulamayacak garip bir kurguya neden ihtiyaç hissedildiğini anlamadığını” ifade etti.

Mehmet Akif ve Eşref Edip üzerine araştırmalar yapan yazar Fahrettin Gün ise Mehmet Akif”in müstear ismi olduğu iddia edilen Mehmed Fahreddin”in ayrı bir kişi olduğunu belgelerle ortaya koyarak şunları söyledi:

“M. Fahreddin, Alay Müftüsü M. Fahreddin Efendi”dir, Akif’in çok sevdiği bir şahsiyettir. Nitekim Sırat-ı Müstakim -Sebilürreşad mecmualarının sahibi ve yazarı Eşref Edip, otuz yıllık dostu ve mecmualarının başyazarı Üstad Mehmet Akif hakkında kaleme aldığı “Mehmet Akif: Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları” adlı ilk cildini 1938′de (720 sayfa), ikinci cildini 1939′da kaleme aldığı (322) sayfalık eserde, M. Fahreddin Efendi ile Mehmet Akif arasındaki bazı hatıraları anlatır. İsteyip dileyen bu kitaplara bakabilir.

Meselenin özüne gelince; Fetva Emini Nuri Efendi, Abdülhamid’in “hal” fetvasını yazmayı kabul etmez. Bunun üzerine söz konusu fetva, “Küçük Hamdi Efendi” ismiyle maruf olan meşhur müfessir Elmalılı M. Hamdi Yazır tarafından kaleme alınır. Üstad M. Raif Ogan, zikri geçen fetvaya dair bir anısını şöyle anlatır:

“Hamdi ve Asım Efendiler, fani hayatı terk etmişlerdir. Küçük Hamdi Tefsir sahibi meşhur allâme, Nasuh Efendi Zade Mustafa Asım Efendi de benim hocamdır. Bir gün Rasathane Müdürü merhum Fatin Efendi (Fatin Gökmen) ile konuşurken ben ikisini de tenkit ederek dedim ki:

“Bu iki din âlimi: Yaşlı ve metin âlim Fetva Emini Nuri Efendi”yi iğfal etmişlerdir. Bu biçimde hareket etmemeli ve “hal”i kolaylaştırıcı şekli göstermemeli idiler. Bundan dolayı gayri şer”i hilelerle tarih huzurunda küçülmüş olduklarına üzülüyorum. Benim bu tenkidime Fatin Hoca şöyle cevap verdi:

“Öyle değil”, dedi, Onlar böyle yapmakla Sultan Abdülhamid’in hayatını kurtarmak maksadını güttüler. “Hal”i için fetva alınamadığı takdirde, İttihatçılar Abdülhamid’i öldüreceklerdi. Divan-ı Harbe verilmesi “hal” ile önlendi. Eğer “hal”e imkân bulamasalar idi mutlaka Divan-ı Harbe verir ve idam ettirirlerdi. Hamdi ve Asım Efendiler, bunu bildiklerinden öyle davrandılar.”

Evet, “hal” fetvasını kimin yazdığı ortada. Yazılış nedeni de anlaşılıyor ki, doğrudur. Çünkü o günün İttihatçıları, bugünün CHP”lileri, hakikaten Cennet Mekân Abdülhamid”i idam edebilirlerdi. Yine de bütün bunlara rağmen kartel medyasının yapması gerekeni ve yaparsa da yakışacak olan bir meseleyi, Türk Edebiyatı Dergisi”nin gündeme taşıması, şahsen beni ve dergiyi sevenleri üzmüştür.”

(07-12-2009)

İngiltere’den İki Savaş Gemisi Alacaklıyız

“Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiltere’ye iki savaş gemisi ısmarladık. Amacımız donanmamızın gücünü arttırmaktı. Ücretini nakit ödedik. Fakat İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’nda kendi tarafını tutmadığımız için parasını ödediğimiz savaş gemilerini gaspetti.
Tabir caizse, paramızın üzerine yattı.
Olayın hikâyesi kısaca şöyle: 1903 yılında İngiltere’ye Osmanlı Deniz Kuvvetleri konusunda bilgi veren Kraliyet Armadası Birinci Lordu Earl Selbourne, Osmanlı Donanması için aynen şu cümleyi kullanıyordu:
“Günümüzde bir Osmanlı donanmasından söz etmek mümkün değildir.”
Öylesine bitikti. Oysa 1900’lerin başında denizlerde üstün olmak her şeyden daha önemliydi. Çünkü kara yolları henüz gelişmemişti.
Tabii Osmanlı Devleti’nin de donanma açısından güçlenmesi gerekiyordu. Bu bir zaruretti. Zaten komşumuz Yunanistan da güçlü bir donanma kurmaya başlamıştı.
O sıralarda İngilizler tarafından “dretnot” tipi gemiler geliştirilmişti. Bu tip gemiler daha hızlı hareket edebiliyorlardı. Bu yüzden müşterisi çoktu.
Meselâ 1911 yılı baharında, Arjantin’le amansız bir silâhlanma yarışı içine giren Brezilya da bunlardan satın almak istiyordu. Bu amaçla İngiltere’nin Newcastle’daki Armstrong Şirketi’ne bir dretnot siparişinde bulunmuş, satın alacağı dretnotun adını bile belirlemişti: “Rio de Jenerio”.
Düşmanlıklar ebedi değildir. Nitekim 1913’e gelindiğinde Brezilya ile Arjantin arasındaki sorunlar giderildi. Giderildiği için de Brezilya, ısmarladığı gemiyi almaktan vaz geçti. 1913 Temmuzuna kadar düzenli olarak yaptığı ödemeleri de kesti.
O sırada İngiltere’ye irili-ufaklı kırka yakın savaş gemisi siparişi veren Osmanlı Devleti, o günkü parayla tutarı dört milyon Sterlini bulan iki de dretnot istiyordu. İsimleri, hattâ süvarisi bile belirlenmişti: Dretnotlardan birinin adı “Reşadiye”, diğerinin ise “Sultan Osman-1” olacaktı.
İngiltere bir ihale açtı. Yunanlıların da girdiği ihaleyi Osmanlılar kazandı. Böylece Brezilya için inşa edilen Rio de Jenerio dretnotu Osmanlıların oldu. Adı da “Sultan Osman-1” olarak değiştirildi.
Bu gemilerin alınabilmesi için yeterli bütçe olmadığından, Osmanlı Devleti geniş çaplı bir bağış kampanyası açtı. Halkın toplu olarak bulunduğu her yerde para toplandı. Bu amaçla müsamere ve eğlenceler tertiplendi. Hatta bayram gibi vesilelerle öğrencilerin ellerine kumbaralar verilip dolaştırıldılar.
Önemli para yardımlarında bulunanlara ise, “Donanma İane Madalyası” adı altında bir de madalya veriliyordu.
Aranan meblağ toplandı ve gemiyi yapan İngiliz şirketine havale edildi. Artık her şey hazırdı. Gemiler teslim alınabilirdi.
Nihayet, meşhur Hamidiye kahramanı Rauf Bey (Orbay) gemileri İngiltere’den teslim almak amacıyla 27 Temmuz 1914’te Reşit Paşa Vapuru ile gemilerin inşa edildiği Newcastle kentine gitti. Rauf Bey, inşası bitip parası da ödenen “Sultan Osman-1” dretnotunu, Osmanlı Donanması adına merasimle teslim alacaktı.
Fakat işler umulduğu gibi gitmedi. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Almanya saflarında katılması, gemilerin teslimatını geciktirdi. İngiltere, kendisine ve müttefiklerine karşı kullanılabilecek gemileri verip vermemekte tereddüde düşmüştü.
Nihayet 3 Ağustos 1914’de İngiliz Hükümeti adına resmî bir açıklama yapan Churchill, Osmanlılara satılan Sultan Osman ve Reşadiye’ye İngiliz Krallığı adına el konulduğunu bildirdi. Bu tam bir diplomatik skandaldı. İngiltere, parası ödenmiş gemilerin üzerine resmen yatmıştı.

İki İngiliz Gemisi

Rauf Bey anılarında şöyle diyor: “Geminin son taksidi olan yedi yüz bin lira da ödenmişti. İşleri bir an önce bitirmek için denemelerin bir kısmından vazgeçerek fabrika ile 2 Ağustos 1914 günü, geminin bize teslimi konusunda anlaşmıştık. Fakat parayı verişimizin ertesi günü için kararlaştırılan sancağımızı çekme töreni saatinden yarım saat önce, İngiliz Hükümeti, Sultan Osman’a el koydu. Osmanlı Devleti tarafından durum şiddetle protesto edildiyse de kimse oralı olmadı.”
Kısacası, İngiltere paramızı yedi! “Sultan Osman-1” gemisi “Agincourt” adıyla İngiliz Kraliyet Donanması’nın hizmetine alındı.
“Reşadiye”ye ise “Erin” adı verildi. Fakat galiba ahımız tuttu ki, denemeler sırasında silahlarının iyi çalışmadığı görüldü. 26 Ağustos 1914’te onarım için karaya çekildi. Ama onarılamadı. İmalat hataları tespit edildi. Bu yüzden de kimseye satılamadı. 1922 yılında hurdaya ayrılıp paramparça edildi.
Peki, daha sonra İngiltere, üzerine yattığı paramızı geri ödedi mi?
Hayır ödemedi. Hâlâ İngiltere’den iki savaş gemisi alacaklıyız.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2009-11-23)

Yavuz Bahadıroğlu

Ordu Yeniçeri Geleneğinden Kopamıyor

Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. Halil İnalcık, günümüzde yaşanan asker sivil tartışmalarına ilişkin çarpıcı tespitlerde bulundu.

Prof. Dr. Halil İnalcık

Prof. Dr. Halil İnalcık

İnalcık, Osmanlı’da sultanların tahta oturmasını tayin eden en güçlü faktörün Yeniçeri ordusu olduğunu belirterek, “TSK, yeniçeri geleneğini bugün de sürdürmek istiyor” dedi. Dünyaca ünlü tarihçi İnalcık, BUGÜN’e özel açıklamalar yaptı. Tarihi perspektiften asker sivil ilişkilerini değerlendiren İnalcık, dünyanın ilk düzenli ordusunun Yeniçeriler olduğunu kaydetti. Yeniçeri ordusunun Osmanlı’da sultanı tayineden en kuvvetli amillerden biri olduğuna dikkat çeken İnalcık, “Sultanların tahta oturmasını tayin eden en kuvvetli faktörlerden birisi yeniçeri ordusunun yanına almaktır. II. Selim karşısında rakip şehzadeler Ahmet ve Korkut’u yeniçerileri yanına alarak yenmiştir” dedi.

Artık sivil otorite esastır

Tarihte askerlerin önayak olduğu önemli süreçlere işaret eden İnalcık şöyle konuştu: “Bakınız 2. meşrutiyeti kim yaptı? Ordu yaptı. Kanuni Esasi’yi kim getirdi? Ordu getirtti. Anadolu’da Kuvayi Milliye teşkilatını kim kurdu? Yunanlıları kim döktü denize? Bütün bunları yapan ordunun subaylarıdır. Ordu bu amilden kopamıyor. Artık demokratik bir devletiz. Sivil idare, otorite esastır. Fakat bütün tarihinde öyle bir gelenek olduğu için bunu bugün yapamıyor.”

Tartışmaların kaynağı o

Türk tarihinde ordunun önemli olduğunu ifade eden İnalcık, “Fakat bugün Türk Milleti milli idareye dayanan bir devlet sistemine sahiptir. Askeri kuvvete değil. Kırılgan nokta budur. Ergenekon sürecinde orduyla olan bu çekişmeler, albayı veririz vermeyiz tartışmaları bütün bu geleneğin devamıdır. Ama Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden beri biz çok şey başardık” dedi.

Yeniçerilere Fatih dersi

Yeniçeri ordusunun Osmanlı Padişahları’na karşı ayaklanmalarının nasıl bertaraf edildiğine ilişkin tespitlerde bulunan İnalcık, Fatih döneminde yaşanan bir olayı örnek verdi: “Tahta çıktığı zaman ilk Karaman seferini yapan Fatih, sefer dönüşünde Yeniçeriler’in kılıçlarının arasından geçti. Bağırdılar ‘Bizim cülüs bahşişini vereceksin’ diye. Fatih sesini çıkarmadı. Sonra İstanbul’a gelir gelmez bu işe ön ayak olan Yeniçeri ağasını ve hepsini bertaraf etti. Yeniçeri ordusuna saraydaki sekban bölüklerine ilave etti. Yeniçeri ordusunun bünyesini tamamen değiştirdi. Kendi iradesine tabi bir alet haline getirdi. Fatih büyük adamdı.”

İstanbula Doğan Işık

Bürokrasiyi Çandarlılar kurdu ama

İnalcık, bürokrasiyi Çandarlı Halil ve Oğulları tarafından kurultuğunu belirterek, “Bizans’a karşı diplomasiyi yürüten Çandarlı Halil ve oğullarıdır. Çandarlı ailesi babadan oğlu veziriazam olarak Fatih’e kadar gitti. Fatih, İstanbul fatihi olarak otoritesini başkasıyla paylaşmak istemedi. Fatih onun otoritesini çekemediği için fethin hemen ertesi günü onu idam etti ve kendisi mutlak iktidarı aldı.” dedi.

AB’ye karşı ‘Doğu’ açılımı doğru

Ünlü tarihçi Halil İnalcık, AB üyesi bazı devletlerin Türkiye’ye önerdiği ‘imtiyazlı ortaklık’ teklifine de karşı çıktı. İmtiyazlı ortaklığın bir kandırmaca olduğunu belirten İnalcık şunları söyledi: “Kapitülasyon rejiminin devamını istiyorlar. Avrupa bizi kapitülasyon sistemiyle asırlarca sömürdü. Bu müzakereler sonunda belki de kabul etmeyiz diyor. Söz de vermiyor. Önümüzde Kıbrıs ve Yunan’ın vetosu var. Hükümet uyandı şimdi diplomasini doğuya yönlendiriyor. Doğu’da bir kuvvet şekilde denge kuruyor. Çok güzel ve doğru bir politika. Eşit olarak müzakere yapacaksınız, dizçökerek yalvararak bir şey alamazsınız.” AB’nin Yunan politikalarının esiri olduğunu ifade eden İnalcık, şöyle konuştu:

Doğru diploması

“AB’nin bütün politikasını Yunan idare ediyor. Bakın Kıbrıs’ı aldık. Buna itiraz edenler var. Yunan’ın oyununa geldik Kıbrıs’ı almayacaktık diye. Ama Yunan Kıbrıs’ı soktu oraya ki AB, Kıbrıs meselesinin arkasında olsun. Papa açıkça ilan etti Türkler’i aramıza almayız. Merkel, Sarkozy aynı şeyi söylüyor.” Osmanlı’nın azınlık politikasının bugüne uygulanmasına ihtiyaç olmadığını belirten Prof. Halil İnalcık şunları söyledi: Demokratik bir rejimde bu kendiliğinden olur. Yani azınlıkların haklarını garanti alan maddeler anayasada vardır. Eğer yoksa da anayasaya konmalı. Osmanlı’nın Anayasasını taklit etmek manasızdır ama dış politikada evet. Mesela Osmanlı’da yakın doğuda bu türlü katliamlar olmuyordu. Onu canlandırarak Arap dünyasını yanımıza almak Batı’nın Yunan’ın baskısını dengelemek bakımından çok önemlidir. Son zamanlarda çok doğru bir diplomasi yürütülüyor. Bunu yapan da Boğaziçi mezunu Davutoğlu’dur.”

Fatih Sultan Mehmet 7 dil bilmiyordu

Osmanlı hakkında doğru bilinen yanlışlara da değinen Halil İnalcık, “Osmanlı’nın kudretini kuran Hıristiyanlar’dır” tespitinin yalan olduğubelirterek “Bir Amerikalı çıktı bu imparatorluğu kuran istila etmiş Rumlar’dır diye bir teori ortaya attı. Kendisi de bir misyonerin oğludur” dedi. Fatih’in 7 dil bildiği yönündeki iddiayı da yalanlayan Halil İnalcık, sözlerini şöyle sürdürdü: “Her şey yalan bizim tarihte. Onun Hocası Molla Hüsrev’dir. İlk tahsilini din ve din dilleri üzerinde yani Farsça ve Arapça’da yapmıştır. Sarayda birçok Sırp içoğlanları vardı. Sırpça ve Rumca’yı da anlayacak kadar öğrenmiş olabilir ama onun yanında felsefe okurdu, Yunanca’yı bilirdi yalan. Ama onun ötesinde tarihi bir filolog gibi dillere hakim falan değildi.”

(Serbest Özden, 11-2009)

İmparatorluğu Batıran Yeni Osmanlılar

Yeni Osmanlılar, 1865 yılında İstanbul’da bir araya gelmiş bir genç aydınlar grubudur. Fransızların bunlara verdikleri Jön Türkler (Jeunes Turcs) adıyla da anılırlar. İtalya’daki yarı gizli Karbonari cemiyeti taklid edilerek kuruldu. Hemen hemen tamamı Osmanlı aristokrasisine mensup 245 genç bir araya geldi. Ne istiyorlardı?
Hürriyet, anayasa, meşrûtiyet dedikleri taçlı demokrasi, daha açık ifadeyle millet meclisi, padişaha değil bu meclise karşı sorumlu hükûmet, her şeyi yazıp söylemek hakkı istiyorlardı. Ne güzel değil mi?

Pariste Birinci Jön Türk Kongresine katılanlar

I. Jön Türk Kongresine katılanlar, Paris.

Ama gerçekte, kıdemli, tecrübeli Devlet adamlarını atlayıp kendileri için iktidar istiyorlardı. Askeri işe karıştıramıyorlardı, içlerinde subay yoktu. Zira 1826 Sultan Mahmud rejiminde subayın politikaya girmesi, yeniçeriliğe dönmek gibi aşağılayıcı bir eylem sayılıyordu. Rejimi Sultan Mahmud Efendimiz, Cağaloğlu’ndaki türbesinden yönetiyordu, bugün Atatürk’ün rejimi Anıtkabir’den yönetmesi gibidir.

NE İSTİYORLARDI?

Yeni Osmanlılar’ın çoğunluğu gazeteci-şair topluluğu idi. İlk hedefleri, imparatorluğu hâkan-halîfe (Sultan Abdülaziz) adına yöneten Sadrâzam (imparatorluk başbakanı) Âlî Paşa ile ayrılmaz ikizi Keçeci-zâde Dr. Fuad Paşa’yı iktidardan düşürmekti. Yerlerine Ziyâ Bey (Paşa) ile Kemal Bey (Nâmık Kemal) sadrâzam ve hâriciye nâzırı olacaklardı. Zira bu ikili, 1858’de ölen Tanzimat’ın lideri “Büyük” denen Mustafa Reşit Paşa’nın, Sultan Mahmud istikametindeki radikal reformlarını gevşetmişler, yavaşlatmışlardı. Tanzimat’ın hızla yenileşme temposu bozulmuştu.

Namık Kemal ve Ziya Paşa

Namık Kemal ve Ziya Paşa

Reşid Paşa, Bâb-ı Âlî (Yüce Kapı) denen Osmanlı Türkiye imparatorluk hükûmetinde -günümüzde bile süregelen- çok sıkı bir Devlet memurları kadrosu kurmuştu. Hâriciyeci denen diplomatlar sınıfı başı çekiyordu. Reşid, onun yerine liderliği ele alan Âlî ve Fuad Paşalar hep diplomasiden gelen yöneticilerdi ve Avrupa’da da dünyanın en büyük diplomatlarından sayılıyorlardı. Sultan Mahmud rejiminde imparatorluk, güçlü bir orduya dayanan çağdaş bir yüksek dipolmasi ile yönetilebilirdi. Osmanlı’nın yedi düvele çatarak yönlendirdiği Nizâm-ı Âlem (Pax Ottomana) çağı artık kapanmıştı ve bunu idrak edinceye kadar Kırım’ı, Mora’yı, Cezayir’i kaybetmiştik. Devleti, hâkan-halîfe adına Bâb-ı Âlî’de başı sadrâzam olan yüksek bürokratlar yönetirdi ki, bunlara göre Yeni Osmanlılar denen gençler, ihtilâlci idiler ve yönetimden uzak tutmak gerekiyordu. Zira Reşid Paşa Tanzîmat’ında olmayanı, millet meclisini istiyorlardı!

ZİYA VE KEMÂL

Yeni Osmanlılar’ın başını, Reşid Paşa yetiştirmelerinden Ziyâ Bey ile onun ayrılmaz ikizi büyük aristokrasiden gelen Nâmık Kemal Bey çekiyordu. Şairlikleri ile büyük ün kazanmış dâhîler sayılıyorlardı. Gazete vasıtasıyla iktidarı eleştiriyorlardı. Ziyâ 1829 ve Kemal 1840 doğumlu idiler. İkisi de yüksek bürokraside, rütbeli, nişanlı memur oldukları halde, gizli cemiyet (cem’iyyet-i hafiyye) kurmuşlardı. Dünyanın en zengin adamlarından Kavalalı prensi ve Osmanlı nâzırlarından Mustafa Fâzıl Paşa tarafından çok yüksek maaşa bağlanmışlardı.

Padişaha göre şu veya bu fikirdeki kişinin devleti yönetmesi fark etmez. Zira hangi parti iktidarda bulunursa bulunsun, “ebed-müddet” olsan saltanat (monarşi) devam eder. Bununla beraber, Bâb-ı Âlî bürokrasisi, Paris başta, Cenevre, Londra, Viyana, hattâ Kahire gibi yerlere kaçan Yeni Osmanlılar’la temas edenleri -padişah olsa bile- mimliyordu. Meselâ Sultan Azîz, Ziyâ Bey’in (Paşa) Cenevre’de sıkıntıda olduğunu duyunca, henüz çocuk olan oğlu Yûsuf İzzeddin Efendi hocasına 1.000 altın gönderiyor hilesiyle Yeni Osmanlılar’ın liderini maddeten kollamıştı. Padişah, bir teşebbüs daha yaptı: Ziyâ Bey’i hâriciye nâzırlığına (dışişleri bakanlığı) getirmek isteyince (ki Tanzimat hükûmetlerinde en önemli bakanlık sayılıyordu), Bâb-ı Âlî ayağa kalktı.

BEŞİNCİ MURAD DESTEKLEDİ

Okuyucularım merak ederler, Âlî ve Fuad Paşalar’ın yerine Ziyâ ile Kemal Beyler, sadrâzam ve hâriciye nâzırı olsalardı, imparatorluğu daha iyi mi yönetirlerdi. Kesinlikle hayır! Elbette nâzır, büyükelçi, eyalet valisi olurlardı, fakat imparatorluğun zirve yönetimi asla!
Yeni Osmanlılar’ın arkasında Velîahd-i Saltanat Murâd Efendi’nin (Beşinci Murad) bulunduğunu, amcası Sultan Azîz’in günlerini hesapladığını eklemem gerekir.
Yeni Osmanlılar, Avrupa’da gazete kitap yayınlayıp Türkiye’ye sokarak birkaç yıl geçirdiler. Paris’e gelen Sultan Abdülazîz’in ayağına kapanan Kavalalı Mustafa Fâzıl Paşa, maddî desteğini kesince, bizim Jön Türkler de birer ikişer İstanbul’a döndüler.

Yeni Osmanlı veya Jön Türk hareketi, sonra şekil değiştirerek Paris’te devam etti. Gittikçe dejenere olup devlet yıkıcılığına kadar yol aldığını belirtmem gerekir. Tarihimizde önemli bir politik, sosyal ve edebî akımdır. Ziyâ ile Kemâl’in fikirlerinin bir kısmını İkinci Abdülhamîd uyguladı. Eğitim ve bayındırlık alanlarında Sultan Hamîd, en ileri Tanzimatçı’dır. Sonra muhalefet İttihad Terakkî partisine geçerek dejenere oldu. 1876’dan sonra 1908 ve 1909’da ve 1913’te üst üste Jön Türk subaylarımız darbe yaparak imparatorluğu batırdılar.

Acemi milliyetçilik, tecrübesiz ve bilgisiz politikacılıkla birleşince yakımla sonuçlanır. Hele buna bir de şahsî menfaat ve makam kaygısı eklenirse felâket oluşur. Türk İmparatorluğu’nun âkıbeti böyle oldu.

(Türkiye Gazetesi, Kasım 2009)

Osmanlı Eğitim Sistemi ve Enderun Üniversitesi

Her devlet kendine ya kendine özgü bir sistem geliştirir ya da başka sistemleri taklit eder. Osmanlı Devleti yönetim biçiminden orduya, mali sistemden eğitim sistemine kadar her alanda kendine özgü bir sistem geliştirdi.
Bu sistem pek tabii inanç manzumesine, ondan kaynaklanan ahlâkine ve dünya görüşüne uygun olacaktı.
Sistemin özü aynı inanca mensup bulunmak, yani Müslüman olmaktı. Orta zamanlarda devlet kademelerinde yükselmenin ön şartı buydu. Osmanlı’yı yönetenler tüm inançlara saygı duymakla birlikte, kendi inançlarının üstünlüğünü kabul ederlerdi.
Öteki inançlara duyulan müsamahanın kaynağında insana duyulan saygı vardı. İslam inancında insan mukaddesti. İnsan mukaddes olduğu için tercihlerine (dini tercihler dâhil) müsamaha gösterilmeli, bu yüzden insan incitilmemeliydi.
Bunu eğitim sistemine de yansıttılar. Hıristiyan çocuklar devşirilip eğitiliyor, kabiliyetlerine ve çalışkanlıklarına göre yükselmeleri, hatta devletin ikinci adamı olmaları sağlanıyordu. Bu sistem o günkü Avrupa’nın bilmediği bir sistemdi.
Osmanlı devlet kurumları, Müslüman olmak kaydıyla herkese açıktı. Herkes zekâsına, kabiliyetine, sadakatine ve liyakatine göre yükselirdi.
Sultan İkinci Mahmud’a (1808-1839) kadar devam eden bu sistem “Resmi Öğretim” ve “Sivil Öğretim” şeklinde iki ayak üstünde duruyordu.
Resmi öğretimin en temel ocağı “Acemioğlan Ocağı”ydı. Savaş esirlerinden veya Hıristiyan vatandaşlardan seçilen çocuklar 3 ya da 8 yıl süreyle Türk ailelerinin yanında kalır, edep-erkân, gelenek-görenek öğrenirlerdi.
Ondan sonra, hem nazarî hem de amelî bilgiler almak için “Acemioğlan Ocağı”na gönderilirlerdi. Gelibolu’da ve İstanbul’da bulunan Acemi Ocakları, Yeniçeri Ocağı’na profesyonel asker yetiştirirdi. (Türkiye’de birkaç yıldan beri konuşulan “profesyonel ordu”yu Osmanlı ceddimiz 1300’lü yılların sonlarında, Sultan I. Murad [1362-1389] devrinde kurmuştu).
Burada askerlik sanatını öğrenen acemiler ihtiyaca ve yeteneklerine göre diğer ocaklara gönderilir, bir “usta” yeniçerinin gözetiminde pişip olgunlaşmaları sağlanırdı.
Acemi Ocağı’nda yetişip yeniçeri ortalarında “usta-çırak” ilişkisi içinde olgunlaşanlar arasından yeniçeri ağaları, hatta sadrazamlar çıkmıştır.
Enderun Mektebi’ne gelince: Buna Enderûn Üniversitesi demek yanlış olmaz.
Osmanlı oluşumu içinde ilk kez Sultan II. Murad zamanında kurulan Enderun, çeşitli değişikliklere uğraya uğraya Osmanlı’nın son yıllarına kadar yaşamını sürdürdü.
Başlangıçta Şehzadeleri eğitmek amacıyla saray içinde kurulmuştu. Sonraları devlet adamı yetiştiren bir üniversiteye dönüştü. Hıristiyan ailelerden devşirilen çocuklardan dürüst, sadık, zekî, kabiliyetli ve fiziksel anlamda düzgün olanlar da burada eğitime alınmaya başlandı.
Enderûn Üniversitesi’ne alınan öğrencilere öncelikle Kur’an-ı Kerim, tefsir, hadis, kelâm gibi dini dersler verilir, edebiyat, şiir, gramer, Arapça, Farsça, matematik, coğrafya, mantık gibi ilimler bunlardan sonra gelirdi.
Yani önce sağlam uhrevi bir temel atılır, dünya o temelin üzerine inşa edilirdi.
Amaç ahiret öncelikli insan yetiştirmekti. Ahiret öncelikli insan, bilimden gelen gücünü insanların hayrına kullanır, günümüzde örneklerini sıkça gördüğümüz (ikiz kuleleri vurmak) gibi, insanlığın ve insanların zararına kullanmazdı.
Enderun öğrencisine “İç oğlanı” denirdi. Buradaki eğitimin çeşitli kademelerinden mezun olanlar kabiliyetlerine ve ihtiyaca göre değerlendirilir, Osmanlı Devleti’nin çeşitli kademelerinde görev alırlardı.
Osmanlı Devleti, kendi kurumlarında yetişmeyenlere güvenmez, dolayısıyla görev vermezdi. Bu durum, Türklerin devlet kademelerinden dışlandığı şeklinde eleştiriler almakla birlikte, durum böyle değildir. Öncelikle “devşirme”yi “yabancı” saymak yanlıştır. Geçtiği evreler devşirmelerde yabancılık bırakmamıştır.
Hatırlamamız gereken bir husus da şudur: Osmanlı’yı batıran devlet adamlarının içinde “devşirme” devede kulak kabilindendir. Ne yaptıksa biz kendi kendimize yaptık!
Kaldı ki, Osmanlı bürokrasisinin tümüyle devşirmelerden oluştuğu iddia edilemez. Divan ve taşra teşkilatlarından yükselenler de vardır ve buralara genelde Türkler hakimdir. Zaten Kanunî’den itibaren Türk çocukları da Enderûn Üniversitesi’ne alınmışlardır.
Bürokrasinin asıl kaynağı Divân-ı Hümâyûn’dur. Divan-ı Hümâyûn hem idarî, hem hukukî bir meclis, hem de bürokrasinin merkezi ve beynidir.
Devlet yönetimine ilişkin her karar burada alınır. Her türlü yazışmalar burada yapılır. Siciller, defterler, malî kayıtlar burada tutulur ve her kayıt burada saklanırdı.
Anlayacağınız Divan, zannedildiği gibi, sadece arada bir toplanan bir “Bakanlar Kurulu” değil, sayısız bürodan ve bürokrattan oluşan bir kurumdur. “Divan Kâtipliği” denilen yüksek makama ise, usta-çırak ilişkisi içinde zamanla ulaşılır.
Divandan yetişmiş ünlü devlet adamlarımızın yanı sıra ünlü ilim, sanat ve edebiyat adamlarımız da var. Kâtip Çelebi, Gelibolu’lu Mustafa Ali, Feridun Ahmet Bey bunlardan sadece birkaçıdır.
Bir gün de inşallah sıbyan mekteplerinden söz edelim: Tabii siyasi gündemi daima kabarık ve siyaset havası her zaman fırtınalı olan Türkiye’de bu tür yazıları hâlâ okuyan kalmışsa.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2009-10-14)

Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Sultan Selim’in Kürtlere Bedduası Yok

Yavuz Sultan Selim’in Kürtleri lanetleyen bir bedduasının olduğu hakkındaki bilgiler internet ortamında servis ediliyor. Yavuz Böylesi bir düşünceyi Mısır seferi esnasında Muş yakınlarındaki bir çeşme kitabesine yazdırmış. Ve Yavuz’un sözlerinin de Evliya Çelebi seyahatnamesinde yazılı olduğu bilgisine yer veriliyor. Yapılan araştırmalar sonucu Yavuz’un böyle bir bedduasının olmadığı ortaya çıkıyor.

Yavuz Sultan Selim’in 28 Ağustos 1516 da Ridaniye seferine giderken susuzluk çeken halkı görünce askere emir verir ve tam 12 musluklu büyük bir hayrat olarak Muş’ta bir çeşme yaptırır. Sultan Selim giderken yaptırdığı çeşmeyi dönüşte suyu kesilmiş ve harap vaziyette bulunca ; tekrar eskisi gibi inşa eder ve üzerine de aşağıdaki mısraları,bizzat kendisi kaleme aldırarak yazdırır.

KÜRD’E FIRSAT VERME YARAB,
DEHRE SULTAN OLMA’SIN,
AYAĞI’NI ÇARIK SIKSIN,
GÖNLÜ HUZUR BULMA’SIN.

VUR SOPA’YI AL HARACI,
KARNI BİLE DOYMA’SIN,
OL ÇEŞME’DEN GAVUR İÇSİN,
KÜRD’E NASİP OLMA’SIN
VASİYET’İM OLDUR KİM,
KÜRD BİN KERRE YALVAR’SIN,
İNAN’MA KAN’MA,
YAKANA BİT,KAPI’NA KÜRD DADANDIR’MA.

Kaynak: Evliya Çelebi, Seyehatname, Zuhuri Danışman Derlemesi, C.3, s.80

Not: Çeşme hala yerinde ve yerel halk suyundan yararlanmaktadır ancak, üzerindeki kitabe tekrar tahrip edilmiştir!

Bu bilgilere ulaştıktan sonra Evliya Çelebi kaynak gösterilerek söylenen bedduanın yazılı metnini görmek istedim, Zuhuri Danışmanın çevri ve yayınını yaptığı Evliya Çelebi Seyahatnamesinin üçüncü cildine ulaştım. Ve 80. sayfaya baktım. O sayfada Evliya Çelebi “Yavuz’un Kürtlere bedduası” konusunu işleyen bir çeşme yaptırdığı ve üzerine de beddua sözleri yazdırdığı hakkında bilgiler yok. “Yavuz’un Kürtlere bedduası” konulu Evliya Çelebi’nin yazılı metni olmamasına rağmen sadece ırkçılık ve düşmanlığı körükleyen bir görüş açısından bu yazılar neden yayınlanıyor. Aynı coğrafyada birlikte yaşayan insanlar kökenlerine ve inançlarına bakılmaksızın, ayırımcılık ve düşmanlık gözetilmeden bir arada barış içinde yaşayamazlar mı! Tarih bu sorunun cevabını da veriyor. Osmanlı ve İslam anlayışı dikkate alınırsa bu düşünce bu topraklarda tarih boyunca vardı. İslam kardeşliği ve Allahın yarattığı insanları insan olarak sevebilmek insanlığı yücelten bir düşüncedir. Mevlana, Yunus Emre , Hacı Bektaş gibi Anadolu’nun erenleri bu düşünceyi savunan sözler söylemişlerdir.

(Cezmi YURTSEVER, 22 Eylül 2009)

Çapkın Jöntürk Takımı

II. Abdülhamid’in, İngiltere hakkında ne düşündüğünü gösteren bir belge özeti:

“İngiltere’nin, Allah korusun, Devlet-i Aliyye’yi bölüp “tavâif-i mülûk” (küçük devletler) şekline koymaya çalışmakta olduğu açıktır. Onu Arnavutluk, Ermenistan, Arap hükümeti ve “Türkistan” tabirleriyle “otonomi” (özerklik) değil, “anatomi” yapmak, yani parçalarına ayırmak istemektedir. Hilafeti de İstanbul’dan kendi kontrolündeki Cidde veya Mısır’a götürecek ve bütün müminleri istediği gibi yönetecektir. Yalnız şurasına teessüf olunur ki, Jöntürk tabir olunan birtakım çapkın takımından herifler, kendi el ve ayaklarıyla İngilizlerin maksadı uğruna gece gündüz çalışıyorlar.” (BOA, Yıldız Esas Evrakı)

(Mustafa Armağan, Zaman, Eylül 2009)

Osmanlı’da Ezber Bozacak İddia

Tarihçi Halil İnalcık’tan ezber bozacak iddia: “Osmanlı hanedanı 1299 yılında değil 1302′de kuruldu. Kayı teorisi Osmanlı hanedanını yüceltmek için ortaya atılmış bir teoriden ibarettir.”

Tarihçi Halil İnalcık

Son günlerde Osmanlı’nın Yalova’da kurulduğuna dair tarihi tespitiniz çok tartışıldı. Karşı çıkanlar oldu. Bu tartışmalarla ilgili düşüneniz ne?

Eski tarihçilerimiz birisinin naklettiği rivayeti aynen alır kitabına koyar. Bu sahte bir rivayet midir, yanlışlıklar var mı, sorgulamadan aynen kaynağının söylediği gibi alır. Bunun asıl bir sebebi “Müslüman yalan söylemez” inancı olabilir. Halbuki bir tarihi olay ve kişi hakkında söylenen rivayeti tarihçi kullanırken, bunu süzgeçten geçirmek zorundadır. Buna “textkritik” metodu denir. Bir misal vereyim. Sözde Osman’a rüyasında dünya hakimiyeti müjdelenmiş. Bunu Şeyh Edebali yorumlamış. Bunu modern bir tarihçi kabul edebilir mi? 15. yüzyılda Aşıkpaşazade’de, Neşri bunu gerçek gibi kayd ederler. Kaynaklarımız bunun gibi hurafeler içerir.

ZAFERİ BİZANSLI TARİHÇİ YAZDI

Osmanlı beyliğinin kesin biçimde Yalak-Ova savaşı sonucu kuruluşu meselesine gelince. 1302′de Osman Gazi’nin kazandığı Yalakova-koyunhisarı (Bapheus) Zaferi, Anonim Tevarih-Âli Osman’da uzun uzadıya anlatılıyor. Aşıkpaşazade’de sadece iki cümle var, ayrıntısı yok. Bu önemli zaferin ayrıntılarını Osman Gazi’nın çağdaşı Bizanslı Georgios Pachymeres’in eserinde buluyoruz. Yalakova’da Osman Gazi’nin 5 bin kişilik bir kuvvetle Bizans kuvvetlerini denize döktüğünü yazıyor. Bizans tarihçisi bu savaşı büyük bir zafer olarak tespit etmiş ve bundan sonra Osman’ın bayrağı altına Anadolu’dan gazilerin gelip katıldığını işaret etmiştir. Bu karşılaştırmalı olayı Girit’te bir sempozyumda bildirdim ve bu bildirim Yunanistan’da basıldı. Türkiye’de İznik üzerinde bir kitap çıkarıldı, orada da neşredildi; bu makalede tüm kaynaklar gösterildi. Bırakın sıradan kimseleri tarihçiler bile bunu okumamış görünüyor. Osman Gazi’nin 1302′de tarih sahnesine çıkmış olduğunu, Bizanslı tarihcinin ifadesini esas olarak yazdım.

DİP-ATA: OĞUZ HAN

Osmanlılar’da hanedanın Kayı boyundan geldiği teziyle ilgili de önemli bir tespitiniz var, bu da çok tartışılacak.

Osmanlılarda hanedanın menşei hakkında başka bir teori vardır. Oğuzname’de Türkler’in dip-atası Oğuz Han olarak kaydedilir. Sözde onun 6 oğlu olmuş. Gün, Ay, Yıldız, Gök, Dağ, Deniz. Gün en büyük oğluymuş. Onun oğlu da Kayı. Oğuz Destanı diyor ki, Hanlık Oğuz Han’dan sonra Gün Han’ın hakkıdır ve ondan sonra da bütün Türk kabileleri üzerinde egemenlik Gün Han’ın oğlu Kayı’ya aittir. Osmanlı hanedanı da işte bu Kayı Han’dan geliyor. Bu şecereyi, II. Murad zamanında 1440′lara doğru Yazıcızade ortaya atmıştır. Yazıcızade diyor ki, Osman Gazi zamanında kabileler toplandı ve Oğuzhan’ın vasiyeti gereğince Kayı Han neslinden gelen Osman’ı han ilan ettiler. Osmanlı hanedanı Kayı Han neslindendir. Bu hikaye, 1440′larda ileri sürülmüştür. Yazıcızade neden bunu yazdı, açıklanması kolay. Timur, Osmanlılar’ı yendikten sonra Yıldırım Bayezid oğulları üzerinde egemenliğini kabul ettirmiştir.

AMAÇ HANEDANI YÜCELTMEK

Timur’un oğlu Şahruh, İkinci Murat zamanında kendisine bir hil’at (Hükümdarların takdir için bir kimseye verdikleri cübbe) gönderip bunu giymesini, kendi egemenliğini tanımasını istemiştir. Zira Timur ve oğulları kendilerini Oğuzhan neslinden sayarlar. Büyük hanlığın kendilerine ait olduğunu iddia ederler. İşte bu iddia karşısında II. Murad kendi bağımsızlığını göstermek üzere Oğuzname destanını kullanmış ve Osman Bey’in Oğuzhan’ın neslinden olduğu iddiasını benimsemiştir. Kayı menşei iddiası, Timuroğulları’nın Oğuzhan’dan geldikleri iddiasına karşı siyasi bir iddiadır. Bu bir kurgudur. Fatih zamanında şehzadelere Oğuz, Korkut adlarını vermişler ve topların üzerine Kayı damgasını koymaya başlamışlardır. Kayı teorisi Osmanlı hanedanını yüceltmek için ortaya atılmış bir teoriden ibarettir. Bunu 40 yıl önce de yazmıştım.

Neden 1302′yi kuruluş yılı saydı?

Gelelim bana yapılan itirazlara: Deniyor ki Osmanlı devleti Bilecik’in Söğüt kazasında kurulmuştur. Osman Gazi’nin kariyerinde, beylik yani bir devlet kuruluncaya kadar bir takım aşamalar vardır. Babası Ertuğrul gelip Söğüt’te yerleşiyor. Bir aşiret olabilir ama bu beylik, bir devlet kurulması şeklinde yorumlanamaz. Osman 1288′de Eskişehir yakınında tepede Bizans tekfuru elindeki Karacahisar kalesini fethetti. Bazıları bunu Osmanlı beyliğinin kuruluş tarihi olarak yorumlayabilir. Ondan sonra Osman 1299′a doğru Eskişehir’den Bilecik’e kadar geniş bölgeyi fethetti. Yenişehir sınırında Bizans’a karşı yerleşti ve akınlara başladı. Bunun tarihi 1299′dur. Bu söylediğim tarihlerin herhangi birini beyliğin, devletin kuruluşu olarak alabilirsiniz. Ama bu aşamalardan hiçbiri Bapheus zaferi gibi çağdaş bir kaynak tarafından tam tarihiyle teyit edilmemiştir. Ancak Osman’ın 27 Temmuz 1302′de Bizans ordusuna karşı kazandığı zafer çağdaş Pachymeres tarafından zikredilmiştir. Bu nedenle bir tarihçi olarak 27 Temmuz 1302 tarihini alıyorum.

(Sabah, 8-2009)