Muzik calici calismiyor


SEFAHAT

Depremin Kıyısında Tatil Keyfi

Haiti’de onbinlerce kişinin yaşamına mal olan son yılların en büyük depremi, lüks yolcu gemilerinin bu ülkeye yaptığı turistik gezilere engel olmadı. Cuma günü, yani depremden iki gün sonra, ‘Royal Caribbean Cruise Lines’ adlı bir şirkete ait 4 bin 370 yatak kapasiteli lüks yolcu gemisi, felaket bölgesinin yaklaşık 90 km. uzağındaki bir koya demirledi.

Bu gemiyi de 3 bin 100 yolcusuyla Florida merkezli bir turizm şirketine ait bir başka gemi izledi. Şirket, yolcularının su sporları, barbekü ve alışveriş yapabilmesi için Haiti hükümetinden beş plajı bulunan Labadee Yarımadası’nı kiraladı. Yolcuların güvenliğini de özel güvenlik elemanları sağlandı.

Ancak felaketin bu kadar yakınında tatil yapma fikri yolcuları strese soktu. Bir yolcu, “Orada binlerce ölünün sokaklara yığıldığını, kurtulanların ise yiyecek ve su aradığını bilerek tatilimin tadını çıkarırken düşünemiyorum” sözleriyle düşüncelerini açıkladı.

Yaşananlar nedeniyle gemiden ayrılmayı düşünenler ve henüz tatiline başlamamış olup rezervasyonlarını iptal ettirenler var. Rezervasyonlarını iptal ettirenler arasında, felaket nedeniyle tatil yapmanın etik olmadığını düşünenler kadar, Haitililer’in yiyecek bulmak için gemiyi yağmalayacağından korkanlar da bulunuyor. Bazıları ise her şeye rağmen tatilin ‘keyfini çıkarmakta’ kararlı. Birkaç gün sonrasına rezervasyon yaptıran bir kişi “orada olacağım ve gemideki aktiviteler gibi kumsalın da tadını çıkaracağım” sözleriyle tatil planında bir değişiklik olmadığını belirtti.

‘TURİSTLER HAİTİ EKONOMİSİNE KATKI SAĞLAYACAK’

Şirket yöneticileri ise turların devam edilmesinde ısrarlı ve bunun Haitililer için yararlı olacağı görüşündeler. Şirketin başkan yardımcısı John Weis bu durum için, “Birleşmiş Milletler’in özel temsilcisi ile yaptığımız görüşmelerde, bize düzenlenen turların Haitililer için yararlı olduğu söylendi” dedi.

Weis ayrıca gemilerinin depremzedeler için erzak da taşıdığını belirterek “bize en çok ihtiyaç duydukları zamanda Haiti’yi yüzüstü bırakamayız” dedi. Cuma günü yapılan seferde 40 çuval pirinç, fasulye, süt tozu ve konserve yardım kuruluşlarına teslim edildi. Şirket ayrıca 1 milyon dolarlık bir yardımda bulunacağı sözünü de verdi.

OLMADI ŞEZLONG VERELİM

Ancak şirketin bu vaatleri gelen eleştirileri yatıştıramamış olacak ki, şirketten ‘ilginç’ bir yardım vaadi daha geldi. Buna göre Amerikalı şirket, gemideki şezlongları ve bazı mobilyaları da depremzedeler için kurulan geçici hastaneye bağışlayacağını duyurdu.

(Ntvmsnbc, Ocak 2010)

Havalimanında İçki Rezaleti

Türkiye’ye ilk giriş olan İstanbul Atatürk Havalimanı’nda Türkiye’ye giren herkesi pasaport kontrolünden hemen sonra devasa büyüklükteki raflarda yüzlerce çeşit içki karşılıyor.

Özellikle Fransız ve İspanyol içkilerinin yoğun olduğu reyonlar havaalanının tavanına kadar yükseliyor. Kültürel bir şok meydana getiren bu uygulamaya sert tepki gösteren vatandaşlar ise “Türkiye ayyaşlar ülkesi mi ki yurda ilk girişte gözlere bu görüntüleri özellikle sokuyorlar?” diyorlar. Hicaz’dan dönen hacılar da bu duruma sert tepki gösteriyorlar.

Medeniyeti ayyaşlık zannedenler, Türkiye’yi ayyaşlar ülkesi gibi göstermek istiyorlar. Türkiye’ye ilk giriş olan İstanbul Atatürk Havalimanı’nda inanılmaz bir rezalet yaşanıyor. Türkiye’ye giren herkesi pasaport kontrolünden hemen sonra devasa büyüklükteki raflarda yüzlerce çeşit içki karşılıyor.

FRANSIZ VE İSPANYOL ŞARAPLARI YOĞUN

Özellikle Fransız ve İspanyol içkilerinin yoğun olduğu reyonlar, havaalanının tavanına kadar yükseliyor. Kültürel bir şok meydana getiren bu uygulamaya sert tepki gösteren vatandaşlar ise “Türkiye ayyaşlar ülkesi mi ki yurda ilk girişte gözlere bu görüntüleri özellikle sokuyorlar?” diyorlar. Vatandaşlar; “İçene sözümüz yok. Ne yaparlarsa yapsınlar. Lakin koskoca ülkeyi de ayyaşlar topluluğu gibi göstermenin anlamı yoktur. Türkiye’ye giren herkesin ilk olarak bu içki reyonları ile karşı karşıya kalması en azından ayıptır. Medeniyet ve çağdaşlık asla içmek değildir” dediler.

HACILAR DA TEPKİLİ

Medeniyeti ayyaşlık zannedenlerin Türkiye topraklarının girişine yerleştirdikleri bu rezalet görüntülere hacılar da büyük tepki gösteriyorlar. Kutsal topraklara giderek Hac ibadetlerini yerine getiren hacılar, Türkiye’ye girişte karşılaştıkları bu rezalet karşısında şok oluyorlar. Yetkilileri göreve çağıran hacılar muhatap bulamıyorlar.

Türkiye’ye giren herkesi pasaport kontrolünden hemen sonra devasa büyüklükteki raflarda yüzlerce çeşit içki karşılıyor. Kutsal topraklara giderek Hac ibadetlerini yerine getiren hacılar ise Türkiye’ye girişte karşılaştıkları bu rezalet karşısında şok oluyorlar. Kültürel bir şok meydana getiren bu uygulamaya sert tepki gösteren vatandaşlar da “Türkiye ayyaşlar ülkesi mi ki yurda ilk girişte gözlere bu görüntüleri özellikle sokuyorlar?” diyor.

(Vakit, 11-2009)

Tütüncülerin Hollywood Rüşveti

Yeni bir araştırma, dev sigara şirketlerinin, 1930′lu ve 1940′lı yıllarda ciro yapmak için Hollywood’un Altın Çağı’nın film yıldızlarına servet ödediğini ortaya koydu.

Tütün Kontrolü dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Clark Gable, Spencer Tracey, Bette Davis ve John Wayne gibi ünlü yıldızlar, stüdyolarıyla sigara şirketleri arasında yapılan anlaşma kapsamında sigara reklamı yaptı.

Clark Gable

Clark Gable

Sigara şirketleri de bunun karşılığında yıldızların ve filmlerinin afiş ve reklam harcamalarını karşıladı. ABD’de 1930′lı yılların sonunda yalnızca Lucky Strike adlı sigarayı üreten firma, film yıldızlarına bugünün parasıyla bir yılda 3.2 milyon dolar ödedi.

Başrol oyuncularına bugünün parasıyla yılda 150 bin dolara yakın ücret verildi. Bu reklam kampanyasında yaklaşık 200 film yıldızı rol aldı. Araştırmayı hazırlayanlar, bu anlaşmaların, çocuklarla gençler arasındaki sigara kullanma oranını artırdığına dikkat çekti. Araştırmacılar ayrıca, 1930, 1940 ve 1950`li yıllarn klasik filmlerinde sigara içilen sahnelerin günümüzde bile sigara kullanımına teşvik ettiğini belirttiler.

Hollywood’un efsane isimlerinden Gary Cooper o dönemde sigaradan 10 bin dolar kazanmış. Sigara üreticilerinin maaşa bağladığı yıldızlar, bir yılda ödenen miktar ve bunun günümüzdeki karşılığı şöyle:

İsim – Ödenen Miktar – 2008 Yılı Ücret Karşılığı
- Gary Cooper, 10 bin dolar, (146 bin 583 dolar)
- Joan Crawford, 10 bin dolar, (146 bin 583 dolar)
- Henry Fonda, 3 bin dolar, (43 bin 975 dolar)
- Clark Gable, 10 bin dolar, (146 bin 583 dolar)
- Bob Hope, 2 bin 500 dolar, (36 bin 646 dolar)
- Gertrude Lawrence, Bin 750 dolar, (25 bin 652 dolar)
- Carole Lombard, 10 bin dolar, (146 bin 583 dolar)
- Myrna Loy, 10 bin dolar, (146 bin 583 dolar)
- Fred MacMurray, 6 bin dolar, (87 bin 950 dolar)
- Ray Milland, 2 bin dolar, (29 bin 317 dolar)
- George Raft, 3 bin dolar, (43 bin 975 dolar)
- Edward Robinson, 3 bin dolar, (43 bin 975 dolar)
- Barbara Stanwyck, 10 bin dolar, (146 bin 583 dolar)
- Gloria Swanson, 1500 dolar, (21 bin 988 dolar)
- Robert Taylor, 10 bin dolar, (146 bin 583 dolar)
- Spencer Tracy, 10 bin dolar, (146 bin 583 dolar).

Gary Cooper

Gary Cooper

(www.skyturkonline.com, 2008-09)

***

Hollywood ‘paid fortune to smoke’

Tobacco firms paid huge amounts for endorsements from the stars of Hollywood’s “Golden Age”.

Industry documents released following anti-smoking lawsuits reveal the extent of the relationship between tobacco and movie studios.

One firm paid more than $3m in today’s money in one year to stars.

Virtually all of the biggest names of the 1930s, 1940s and 1950s were involved in paid cigarette promotion, according to the University of California at San Francisco researchers.

They obtained endorsement contracts signed at the times to help them calculate just how much money was involved.

According to the research, stars prepared to endorse tobacco included Clark Gable, Cary Grant, Spencer Tracy, Joan Crawford, John Wayne, Bette Davis and Betty Grable.

Big payments

Deals dated from the start of the “talkie” era, with “Jazz Singer” star Al Jolson signing testimonials stating that the “Lucky Strike” brand was “the cigarette of the acting profession”.

“The good old flavor of Luckies is as sweet and soothing as the best ‘Mammy’ song ever written,” he wrote.

One of the key documents uncovered by the researchers was a list of payments for a single year in the late 1930s detailing how much stars were paid by American Tobacco, the makers of Lucky Strike.

Leading ladies Carole Lombard, Barbara Stanwyck and Myrna Loy were handed $10,000, equivalent to just under $150,000 in today’s money, to endorse the brand, as were Clark Gable, Gary Cooper and Robert Taylor.

Together, the annual price of paying actors was $3.2m in 2008 terms.

Radio adverts

In some cases, tobacco firms would pay movie studios to create radio shows which featured their stars’ endorsements.

American Tobacco paid Warner Brothers the equivalent of $13.7m for 1937’s “Your Hollywood Parade”, and sponsored The Jack Benny Show from the mid-1940s to the mid-1950s.

The latter featured stars such as Lauren Bacall giving carefully scripted testimonials.

The researchers, led by Professor Stanton Glantz, said that the effects of the millions poured into Hollywood by “Big Tobacco” could still be felt today, despite a recent self-imposed ban on promotion within films.

They say that smoking imagery in films can influence younger people to start smoking.

They wrote: “As in the 1930s, nothing today prevents the global tobacco industry from influencing the film industry in any number of ways.”

“Classic” films with smoking scenes, such as “Casablanca” and “Now, Voyager”, and glamorous publicity images helped to “perpetuate public tolerance” of on-screen smoking, they said.

UK anti-smoking group ASH said that while smoking imagery could not be “outlawed completely”, there was an argument for clearer warnings before films.

STARS PAID TO PROMOTE LUCKY STRIKE – 1937
Actor -  US$ paid – (2008 equivalent)
Gary Cooper 10,000 (146,583)
Joan Crawford 10,000 (146,583)
Henry Fonda 3,000 (43,975)
Clark Gable 10,000 (146,583)
Bob Hope 2,500 (36,646)
Gertrude Lawrence 1,750 (25,652)
Carole Lombard 10,000 (146,583)
Myrna Loy 10,000 (146,583)
Fred MacMurray 6,000 (87,950)
Ray Milland 2,000 (29,317)
George Raft 3,000 (43,975)
Edward Robinson 3,000 (43,975)
Barbara Stanwyck 10,000 (146,583)
Gloria Swanson 1,500 (21,988)
Robert Taylor 10,000 (146,583)
Spencer Tracy 10,000 (146,583)
Source: Tobacco Control 2008

(http://news.bbc.co.uk)

Yalandan Susturmak

Yalandan Susturmak

Vay Gençliğin Haline, Vay!

10 Kasım 2009 Salı günü saat 09.15’te bir okulun yanından geçiyordum. Okul öğrencilerinden biri, Mustafa Kemal’in, “Gençliğe Hitabe’sini” okuyordu. Hem de bağıra bağıra. Elimde ise bir gazete vardı. Tüylerimi ürperten haber çok korkunçtu. Diyordu ki haberde: Uyuşturucu, alkol ve sigara gibi kötü alışkanlıkların pençesindeki gençliğin geldiği nokta korkutuyor. Uyuşturucu partilerinde can veren genç kızlar, alkollü partiler düzenleyen öğrenciler toplumun geleceği ile ilgili olumlu sinyal vermiyor. Endişeleri artıran haber, geçenlerde Kırıkkale’den geldi: “Bir lise öğrencisinin hastane tuvaletinde doğum yaparak kaçtığı ortaya çıktı. Hemşirelerin bulduğu bebek, müdahalelere rağmen kurtarılamadı.”

H.D. isimli kız öğrenci 15 yaşında. Ölen bebeğin babası olduğu iddia edilen M.K. isimli genç ise 17 yaşlarında. Bir tarafta “Gençliğe Hitabe”, bir tarafta 15 yaşında tuvalette doğum yapan kız öğrenci. Donup kaldım. O anda, o atmosferde yanımda Kemal Gürüz’lerin, Erdoğan Teziç’lerin, parti başkanlarının ve hatta Ahmet Necdet Sezer’lerin olmasını istedim. Çağdaş ve Atatürkçü geçinen, yarına hiçbir hedefi ve hazırlığı olmayan aydınları, bir asırdır tek sermayeleri olan “irtica” havarilerini görmek istedim.

İnsanlıktan Çıkma Yeni Nesil Gençlik

10 Kasım tarihli ürpertici olayın tesirinden kurtulamamıştım ki, 11 Kasım tarihli gazetelerdeki “Lisede aşk cinayeti” başlıklı haber, neredeyse kanımı donduracaktı. 18 yaşındaki Hakan Ceylan, kendisini terk eden kız arkadaşı Müjgan Öz’ü bıçakla, kasap gibi doğramıştı. Hemen aklıma Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli geldi. Kürsülere çıkarak sadece bağıran ve ortaya, geleceğe yönelik hiçbir projeleri duyulmayan, görülmeyen bu insanların sorumluluklarını ve şimdiki hallerini düşündüm.

Genç, Farsça bir kelimedir. “Hazine” manasındadır. İşlenmeye müsait kıymetli bir cevher demektir. Cumhuriyet kelimesi ile yatıp kalkanlar, Cumhuriyet gençliğini görmüyorlar mı acaba? Elinde kalem bulunması gereken gencin, eline kasap bıçağını hangi caminin imamı verdi dersiniz?

Üstelik bu gençler okullarda okuyanlar. Bir de dışarıda, okulla irtibatları kesilmiş, işleri yok, olsa bile maddi yönden geçinemeyen milyonlarca genç var. Çağdaş, ilerici, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi geçinen zihniyet, 20 milyonun üzerinde olan gençliğe yönelik projelerini niçin ortaya koyamıyor? Yok ki bir şeyleri. Sadece var olan; “vatan millet Sakarya” cinsinden içi boş kelime ve sözler.

Bir asırdır dine ve dini değerlere saldıran, İslamiyeti öcü gören ve gösteren, ülke kalkınması için ellerinde en küçük bir proje dahi bulunmayan, laiklik ve Atatürk kelimelerine sarılarak ömür tüketen binlerce insan, o halleri ile toprağa girdi. Geride kalanlar da bir gün aynı yere girecek. Ne var ki gerçek âlem olan ahrette ve büyük mahkemede, milyonlarca genç insan hep bir ağızdan yüce Allah’a yalvaracaklar:

“O gün inkârcılar, dünyadayken göklere çıkardıkları ve körü körüne peşinden gittikleri liderlerine büyük bir kin duyacak ve ey Rabbimiz diyecekler. Bizi doğru yoldan saptıran insanları ve cinleri bize göster ki, onları ayaklarımızın altına alıp çiğneyelim; böylece en aşağılık kimselerden olsunlar.” (Fussilet Sûresi/29)

İşte acı son budur. Kim ister böyle acı bir sonu yaşamayı?

(Abdullah Büyük, Vakit, 2009-11-13)

Cıgaranın Dumanı

Ben hiç sigara kullanmadım ama bilirim. Eskiden asker cigarası vardı. Samanlı kağıttan paketi vardı. İçimi sert bir tütündü. Her askere “tayın” gibi verilirdi. Laiklik gibi, şapka gibi sigara da asker dayatmasının sonucudur. İçki de aslında bir laikleştirme çabasının ürünü idi sanki! YAŞ’ta ihraç edilenlerle ilgili fişleme kayıtlarına baktığınızda gerçek hemen anlaşılacaktır. İçki içmiyorsanız irticacısınız demektir. Biliyorsunuz, bu yüzden bazılarına yapmadıklarını bırakmadılar. Bazıları da şimdi şimdi ortaya çıkıyor. Ne demişler; “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste”.
Anadolu’da şapka giymeyeni neredeyse adam yerine koymazlardı bir ara. Ben de İmam Hatip’te okurken beyaz şeritli şapka giyiyordum. Naylon, kancayla yaka düğmesine takılan kravatlarımız vardı. “Uygarlık belası”na takardık.
Bu milletin başına gelmeyen kalmadı. Şimdilerde bizimkiler Feshane’ye gidip Ramazan şenlikleri düzenliyorlar. Feshane de Osmanlı döneminde milletin başına zorla giydirilen fesin üretildiği yerdi. Hocalar fesin üzerine sarık sarıp işin içinden sıyrıldılar. Neyse ki, bir “ileri zekalı” çıkıp şapkaya sarık sarmadı. Kimileri kasketin şemsi siperisinin güneşliğini kesip öyle kullandılar. Fötr şapka siyasilerin, memurların, zenginlerin şapkası idi, köylü kasket giyerdi.
Sigarayı niye başımıza bela ettiler, onu anlamadım. Gencecik çocuklara askerde tütün verilir, eğitim sırasında tütün molası verilir, herkes cıgara yakardı.
İçmemek ne mümkün. Adam yerine koymazlar sonra o kişiyi. Birçok kişi o zamanlar askerde tanışmıştı bu meretle.
Asker sigarası olunca, bir de subay sigarası olacaktır tabii. TSK sigarası da vardı. Şimdi “Dumansız hava sahası” kampanyası yürütüyoruz ama, o zamanlar TBMM damgalı sigara bile vardı.

TSK Sigarası
Köylü Birinci sigarası içerdi. Ayrıca “Köylü” diye bir sigara daha vardı. Kimi tütün sarardı. Bir ara tütünü sigara olarak saran cepmatikler çıkmıştı. Bir de İkinci vardı. Bitlis sigarası vardı mesela. Yenice yuvarlaktı. Gelincik’i kadınlar içerdi, yassı bir sigara. Bahar da kadınların içtiği bir sigaraydı. Kulüp’ün hem rakısı, hem sigarası vardı. Harman, Yeni Harman, Hisar, Samsun, Bafra, Çamlıca diğer sigara markaları. Hepsi yerli tütün. Şimdi artık Türkiye’dekiler bile Virjinya tütünü kullanıyorlar.
Yabancı sigara modası sonradan çıktı.

Birinci Sigarası

27 Mayıs’ta, 27 Mayıs’ın anısına “27 Mayıs” sigarası çıkartıldı. “İzmir” diye de sigara vardı, “Bozkurt” diye de.
Yabancı markalı ya da Türk tütünü kullanan sigaraların isimlerine gelince: Osman, Fatima, Abdullah, Omar, Murad, Turkish Trophy, Hassan, Camel, Mecca diğer sigara markaları. Mekke, Fatıma gibi isimler kullanılıyordu.
Cemal Demir’e göre, “1899-1903 arası 4 yıllık dönemde Türk sigaraların yıllık satışı 200 milyondan 750 milyona çıktı. Tütünü Avrupa’ya Nicot isimli Fransız bir saraylı getirdi. Tütün Avrupalı asilzadeler arasında Nicot’un adıyla anılır oldu. Tütünü ilk yasaklayan daha sonra İngiltere Kralı olacak olan İskoç hükümdar Kral James oldu. Ardından bizim 4. Murat’a kadar Avrupa’da birçok hükümdar tütüne savaş açtı. Tütünü yasaklayan ve hatta tütün içenlerin öldürülmesi emri veren Papalar oldu. Tütün tiryakisi Papalar da. Tütüne savaş açan şeyhülislamlar da oldu, tütün sever şeyhülislamlar da. Çatışmanın büyüğü ise Sorbon Üniversitesi’ndeydi. Birkaç yüzyıl Cizvitlerle Cansenistlerin bitmez tükenmez tartışmalarına sahne olan Sorbon Üniversitesi’nde, Cizvitler tütünün “yasak meyve” olduğunu iddia ederken, Cansenistler tütün içmenin dine aykırı olmadığını savunuyordu.”
Aynı kaynakta belirtildiğine göre tütün kağıda sarılarak ilk defa 1832 yılında Akka Kalesi’nde içildi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu olan İbrahim Paşa, askerlerine moral olsun diye nargile gönderdi. Bir Amerikan Genelkurmay Başkanına göre asker için tütün mermi kadar önemliydi. Yani askerin sigarayla ilişkisi sadece bizimle ilgili değil. Ama batılıların sigarayı kendi ülkelerine tanıtırken “Türk tütünü” ifadesi kullanmaları ya da Türkçe isimler seçmeleri de boşuna değil.

Kavalalı İbrahim Paşa

Kavalalı İbrahim Paşa

Ha! Bu arada Ankara viskisi ve purosu vardır bir de ve sigara “Tekel”di. İçki de öyle. Atatürk Orman Çiftliği’nde devlet, bira ve likör de üretiyordu. Ankara viskisi de vardı tabii. Yeni Rakı, Kulüp rakısı, Tekirdağ rakısı. Rakı deyince “aslan sütü”, “milli içeceğimiz” gibi reklamlar yapılıyordu. Türk modernleşmesinde içkinin özel ve ayrı bir yeri var. Ha bir de Kanyak vardı. Markası Ihlara gibi bir şeydi.
Neyse sonunda sigara belasından kurtuluyoruz. Yıllarca sağlığımızı da, havamızı da, paramızı da duman ettik.
Bu sigara denen meret, neşelenince de içiliyor, kederlenince de içiliyor, boş kalınca da. İçilmediği zaman yok ki.
Eskiden yılbaşılarda Tekel milletvekillerine, üst düzey bürokratlara viski, şarap, vodka filan gönderirdi. Elçilikler de öyle.

ATATÜRK Rakısı

Burgaz Alkollü İçkiler tarafından üretilen Ata Rakı

Bakıyorum da hâlâ sokak kenarlarında biri sürü insan mesai saatleri arasında tüttürüyor. Kapalı mekanlarda sigara içimi azaldı. Halk da yasağa sahip çıkıyor. Ama hâlâ sigara satışları yüksek.
Sigara, içki ve kumar gibi şeylerden yakamızı kurtarmak için bu konuda ailelere, öğretmenlere, imamlara büyük görevler düşüyor. Basınımıza, aslında herkese düşen görevler var.
İçki ve fuhuş almış başını gidiyor. Aile yapıları çatırdıyor. Aslında bu ikisi kardeş gibi. Media özellikle fuhuş konusunda çok kötü bir durumda. Bana kalırsa bu belalar, sonuçları itibarı ile domuz gribinden çok daha tehlikeli. Ha, bir de sigara domuz gribinin etkisini artırır. Bunu da unutmayın!
Herkesin bu konuda daha duyarlı olması gerek. Özellikle sigara konusunda Güneydoğu daha büyük bir risk altında.
Selam ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, Vakit, 2009-11-06)

abdurrahman-dilipak

Uğur Dündar’ın İstediği Gençlik Bu mu?

Öğlen arasına öğretmenleri eşliğinde Cuma namazına giden özel bir okulun öğrencilerini ana haber bülteninde fişleyen Uğur Dündar ilkeli haberciliğine bir yenisini daha eklerken aynı gün Haber7’nin gündeme getirdiği “liselilerin sınıfta bira alemi” haberini ise görmezden geldi.

Cuma günü Star TV’nin ana haberi bülteninde yayınlanan “özel” haberde, öğrencilerin namaz kılmasını suçmuş gibi gösteren Uğur Dündar, okul yönetimi ile öğrencileri hedef gösterirken, haberi sunuş şekliyle de tepki çekti.

Yaklaşık dört dakika boyunca çocukların Cuma namazı kıldıkları görüntüleri ekrana getiren Dündar, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü’nün “Ders saatleri dışında namaza gidilmesinde bir yasak olmadığı” açıklamasına rağmen, bu olayı bir suçmuş gibi gösterdi.

ÖĞRENCİLERİ FİŞLEYİP, ÖĞRETMENLERİ HEDEF GÖSTERDİ

Dündar “Yaklaşık 50 çocuk Cuma namazı kılıyor! Hepsinin üzerinde okul üniforması var” şeklinde anonsladığı haberde, kameraların çekim yapmasına tepki gösteren öğretmenleri ise, “Namaz sonrasında görüntülenmekten rahatsız olan öğretmenlerin tavrı ise hayli sertti.” sözleriyle hedef gösterdi.

Dündar haberde şu ifadeleri kullandı: “Yaklaşık 50 çocuk Cuma namazı kılıyor, hepsinin üzerinde okul üniforması var. Öğretmenleriyle beraber saf tutan öğrenciler, İstanbul’da özel bir ilköğretim okulunun öğrencileri. Namaz sonrasında görüntülenmekten rahatsız olan öğretmenlerin tavrı ise hayli sertti. İşte o görüntüler. Görüntüler Anadolu Yakası’ndan özel bir ilköğretim okuluna ait. Yaklaşık 50 öğrenci ile 7 öğretmen, okulun hemen yanındaki camiye gidiyor. Kimileri camiden içeri giriyor, kimileri avluda bekliyor. Ve halılar yere seriliyor, takkeler takılıyor ve ezanın okunmasıyla öğrenciler namaza duruyor. Yaklaşık 30 öğrenci ve 3 öğretmen, avluda saf tutuyor. Diğerleri içeride namaz kılmayı tercih ediyor. Namazdan sonra öğrenciler toplu halde okula dönüyor. Görüntülendiklerini gören bazı öğrenciler, okula doğru koşarken öğretmenleri ise sert tepki gösteriyor.”

DERSTE ALEM YAPAN LİSELİLER

Namaz kılan öğrencileri suç işlemilşlercesine ana habere taşıyan Uğur Dündar, aynı gün haber7′nin yayınladığı İstanbul’daki bir lisede, öğrencilerin öğretmenin de sınıfta olduğu sırada, bira içip kadeh tokuşturduğu görüntüleri ise görmezden geldi. Haber 7 okurunun büyük tepki gösterdiği bu görüntülerde, Ferdi Tayfur’un şarkısı eşliğinde sınıfın en arka tarafında bira içen liseli öğrenciler, sınıfta öğretmen olmasına aldırmıyorlar.

Ellerindeki bira kutuları ile kadeh kaldırıp, tokuşturan liseliler cep telefonu kamerası ile kendilerini çeken arkadaşlarına poz vermeyi de ihmal etmiyorlar. Video paylaşım sitelerine yüklenen skandal görüntülerde, ders kitaplarının da üstünde olduğu “okul sıralarını, içki masasına” çeviren liseli öğrenciler, öğretmenlerine belli etmemek için içtikleri biraları yudumladıktan sonra, önlem olarak okula çantasına koyuyorlar. Biranın kokusunun hissedilmemesi içinse havaya ve ağızlarına sprey sıkıyorlar.

(Haber 7, Ekim 2009)

Futbol Sadece Futbol Değildir

Türkiye-Ermenistan milli takımlarının Bursa’da yapacağı maça çok az bir süre kaldı. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın Türkiye’ye gelişini bekliyoruz. Geçtiğimiz haftalarda Bursa’da, Diyarbakırspor’un gördüğü kötü muameleden sonra, bu maçın nasıl geçeceği konusunda endişeli olanların sayısı artmış görünüyor. Ama ben devletin tüm araçlarıyla, tüm organlarıyla ‘duruma vaziyet edeceğini’ ve maçın güvenlik içinde geçmesini sağlayacağını düşünenlerdenim. Bursa halkının da, Türkiyeli futbolseverlerin de maçın tarihsel önemini idrak edeceklerine inanıyorum. Ama bu demek değildir ki, maç vesilesiyle basında veya kamuoyunda ‘milli’ hassasiyetler kaşınmayacak, gerginlikler yaşanmayacak, sağda solda ufak tefek tatsızlıklar olmayacak. Çünkü Ermenistan’da nasıldır bilmiyorum ama Türkiye’de milli maçlar hiçbir zaman sadece spor olayı değil, bir ‘milli davadır’!

Gayrımüslimlerin hediyesi

Aslında Türklere futbolu sevdirenler Osmanlı Devleti’nin tebaası olan Yahudiler, Rumlar, Ermeniler ve Levantenlerdi. Osmanlı ülkesindeki ilk futbol karşılaşması, 1875’te Selanik’te, 1880’lerde İzmir’de, 1890’larda ise İstanbul’da yapıldı. Bu işin öncüsü olanlar, tütün ve pamuk ticaretiyle uğraşan İngiliz aileler ile yanlarında çalışanlardı. Onların yaptıkları ilk maçları, İzmir-İstanbul’un Rum-Ermeni-İngiliz karmalarının maçları, bunları da Kadıköylü Rumlarla Ermenilerin rekabeti izledi. Müslüman-Türk gençleri ise yabancıların bu eğlenceli yaşamını gıptayla izlemekle yetindiler; çünkü hem Sultan II. Abdülhamit futbolu ‘haram’ sayıyordu, hem de muhafazakâr halk bu tür etkinliklere ‘gavur işi’ diye bakıyordu. Bu bakışın temelinde, Kuran’ın insanoğlunun bütün eğlencelerini yasaklarken sadece Tirmizî’nin sahih olduğunu söylediği bir hadiste “Atıcılık, at terbiyesi ve eş ile oynaşma dışında her oyun batıldır” denmesi yatıyordu.

Abdülhamid’in gazabından kurtulmak için, 1901’de ilk futbol kulüplerini ‘Black Stockings’ (Siyah Çoraplar) adıyla kuran Müslüman-Türkler, daha ilk maçlarında Rumlara karşı 4-1 yenik iken, ünlü jurnalci başı Ali Şamil ve adamlarına yakalandılar. Maçta Türk tarafının tek golünü atan Fuad Hüsnü Bey, maçı izlemeye gelen babası Hüseyin Hüsnü Paşa’nın faytonuna atlayarak kaçabilmiş, yakalanan diğer kurucu Reşat Danyal Bey, mensubu olduğu Hariciye Nezareti tarafından ceza olarak Tahran Sefareti’ne sürülmüştü. Fuad Hüsnü Bey de sonra yakalanarak Divan-ı Harb’e verilecekti. Hüsnü Bey zorla da olsa paçayı ihtarla kurtardı ama bir daha da ‘Black Stockings’ adını duyan olmadı.

1903’te 26 Müslüman-Türk genci tarafından kurulan Beşiktaş takımı da aynı akıbeti paylaştı. Kulüp yöneticileri Abdülhamid’in başyaveri Mehmed Paşa’nın himmetiyle, bir daha futbol oynamamak kaydıyla cezalandırılmaktan kurtuldular da kulüp, Osmanlı Bereket Jimnastik Mektebi adıyla faaliyete devam edebildi. (Abdülhamid’in futbolcuları hafiye olarak kullanmak istediği için okula izin verdiği rivayet edilir.) İzmir’de ise 1905’te Amerikan Koleji öğrencileri Talat (Erboy), Şerif Remzi (Reyent), Sabri Süleymanoviç ve Nejat Evliyazade, okul takımlarıyla sahaya çıkan ilk Türk futbolcular oldular. Ancak bu gençler, dönemin İzmir Valisi Kâmil Paşa’nın baskıları sonucu okullarından uzaklaştırılarak cezalandırıldılar.

Pazar Ligi’nden Cuma Ligi’ne

Halk arasında ‘Pazar Ligi’ diye anılan ‘Constantinople Football League’ adlı ilk lig, 1904’te oluşturuldu. Moda, Elpis ve Imogene takımlarının mücadelesinde ilk kupayı, İngiltere Sefaret gemisi tayfalarının takımı Imogene kaldırdı. Türkler bundan sonra cesaretlerini topladılar ve 1905’te Galatasaray, 1907’de Fenerbahçe kulüpleri kuruldu. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte Vefa, Beykoz, Türk İdman Ocağı, Darülfünun ve Şehremaneti takımları başta olmak üzere sayısız yerli kulüp açıldı ve 1912’de İstanbul’da, sadece Türk takımları için ‘Cuma Ligi’ adıyla yeni bir lig kurulması icap etti. Anadolu’da ise Rum ve Ermenilerin kurduğu 100’den fazla spor kulübünün kendi futbol ligleri vardı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), İzmir’de yıllardır faaliyet gösteren Panianios, Apollon, Pelops, Evangelidis, İskoş, Krakoviri, Midilli Karması gibi Rum; Vaspurakan ve Armenion gibi Ermeni, Maccabi gibi Yahudi takımlarına karşı “sağlam bedenli, millî şuura sahip Türk gençleri yetiştirmek” için 1912’de Karşıyaka Spor Kulübü’nü (nam-ı diğer ‘Kaf Sin Kaf’), 1914’te “Rum, Ermeni ve İngilizlere karşı ‘milli tavır’ koymak üzere”, Altay Kulübü’nü kurdu. Aynı yıl Altay’ın Ermeni takımı Armenion’u yenerek kupayı alması; 1916-1917’de tüm Rum ve Ermeni takımlarını yenmesi, kulüp tarihinin en şanlı sayfalarını oluşturdu. Bu arada, İTC’nin Türkçülük politikaları uyarınca Fenerbahçe ve Beşiktaş kulüplerinin tüzükleri ‘millîleştirilmişti’ bile.

Milli Mücadele’de futbol

Futbolun ‘millî şuuru oluşturmak üzere kullanılması Mütareke yıllarında (1918-1922) hız kazandı. İstanbul’da, işgalci Fransızlar ve İngilizler ile Türkler arasında kıran kırana maçlar yapıldı, kazananlar adeta savaşı kazanmış gibi sevindiler. Öyle ki, İşgal Güçleri Komutanlığı, 1920’de 50 maçın 41’ini kazanan, dördünü berabere bitiren, sadece beşinde yenilen Fenerbahçe Kulübü’nü kapatmak ihtiyacını duydu. Fenerbahçe’nin ve Karşıyaka’nın pek çok futbolcusu Millî Mücadele’ye katıldıkları için İşgal Güçleri tarafından cezalandırıldılar.

1921’de İstanbul Rumlarının gözde takımı Pera ile Türk takımları Fenerbahçe ve Union Club (İttihatspor) arasındaki maçlar bir nevi Türk-Yunan savaşı gibi geçiyordu. Rumlar ‘Zito Venizelos!’ (Yaşasın Venizelos!) diye tezahürat yaparken, Türk seyirciler İnebolu’yu bombalayan Yunan savaş gemisi Kılkış’ın bayrağını yakmışlardı. Aynı dönemde İzmir’de kırmızı forma üzerine beyaz bir kuşakla sahaya çıkan İdman Yurdu Kulübü ile Yunanistan bayrağının renkleri olan mavi beyazlı formasıyla Apollon takımının maçları, adeta cephedeki çarpışmaların tekrarı gibiydi. Söke’de bile halk, tepkisini futbol takımıyla gösteriyordu; öyle ki işgalci İtalyan kuvvetleri bir kez bile Söke takımını yenememekten şikâyet ediyordu.

Futbolu Türkler mi icat etti?

Futbolun millî kimliğin inşasındaki rolü Cumhuriyet döneminde de devam etti. 14 Mart 1923’te oluşturulmak istenen modern kültürün simgelerinden biri olarak Gençlerbirliği kuruldu. Lise öğretmenleri ve öğrencilerince kurulan ve kadroları her zaman tahsilli gençlikten derlenen Gençlerbirliği, bu seçkinliği yüzünden bürokratik elit tarafından çok tutuldu. 1932’de Türk Tarih Tezi’nin bir parçası olarak Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügat-it Türk ve Seyyid Ali Ekber’in Hıtay-ı Nâme adlı eserlerinde Orta Asya’daki Türk topluluklarının kuzu derisinden yapılmış topla futbol benzeri bir oyun oynadıkları, bu oyuna ‘tepük’ dediklerinden kalkarak “dünya yüzünde futbolu Türklerin icat ettiği” iddia edilerek işe başlandı. 1937-1959 arasında yılın belirli aylarında mahalli şampiyonların katılımıyla turnuva usulü düzenlenen müsabakalara ‘Millî Küme’ adı verildi. 1959’da kurulan deplasmanlı Birinci Lig, uzun yıllar ‘Millî Lig’ olarak adlandırıldı. Ve özellikle Yunan takımlarıyla yapılan maçlar adeta ‘millî varoluş davası’ olarak ele alındı. Örneğin 23 Nisan 1948’de Atina’da oynanan Türkiye-Yunanistan maçından Türkiye 3-1 galip ayrıldığında tüm ülke bayram etmişti. Milliyetçilik konusunda Türklerden aşağı kalmayan Yunanlı seyirciler arasında da intihar edenler vardı. Türk tarafının başarısı 28 Kasım 1949’daki maçı da 2-1 alarak devam etti.

‘Atina Olayı’ ve sonrası

Ama, Mayıs 1949’da Atina’da Türkiye, Mısır, İtalya ve Yunanistan’ın katıldığı ‘Akdeniz Dostluk Kupası’ sırasında Türkiye takımı Mısır’ı 3-2, Yunanistan’ı 2-1 yenmenin keyfini yaşarken, 20 Mayıs’taki Türkiye-İtalya maçında, Yunanlı seyircilerin Türk takımı aleyhine çirkin tezahüratı, maçın Yunanlı hakeminin İtalyanları tutan tavrı yüzünden Türk takımının 3-2 mağlup olması, bunlar yetmezmiş gibi maçtan sonra Yunanlı taraftarların Türk seyircilere taş, portakal ve benzeri cisimleri atması, Yunanlı er ve subayların İtalyan futbolcuları omuzlarında gezdirmesi ile olanlar oldu.

Bir Futbol Öküzü

Gazeteler, olayı ‘suikast’, ‘tecavüz’ gibi kışkırtıcı başlıklarla ele alarak halkı galeyana getirmiş, ‘Atina Olayı’nı görüşmek üzere 23 Mayıs 1949’da Türkiye Milli Talebe Federasyonu tarafından düzenlenen gençlik toplantılarına Türk takımı da gelmiş, ardından grup Taksim’e doğru yürüyüşe geçmişti. Bu yürüyüş Türkiye’nin diğer yerlerindeki ‘millî’ hassasiyetleri tetiklemiş ve 26 mayısta İstanbul’da ve İzmir’de, 27 mayısta Ankara ve Balıkesir’de on binlerce kişinin katıldığı mitingler yapılmıştı. Sonunda hükümet duruma el koymuş ve Yunanistan’ın resmen özür dilemesini sağlamıştı da, milli gururumuz birazcık olsun onarılmıştı.

1967’de Fenerbahçe ile AEK Atina takımının Balkan Kupası finalindeki karşılaşması ise Kıbrıs gerilimi yüzünden benzer bir atmosferde geçti. Türk gazetelerinde “Kıbrıs’ın hıncının Yunan takımından alınacağı” yolunda yazılar çıkarken, Yunan gazeteleri “Bizans iki başlı kartal armasıyla yüzlerce yıl dünyaya egemen olmuştu, şimdi de AEK kendi kartal armasıyla Bizans efsanesine yeni bir sayfa ekleyecek” diye halkı galeyana getiriyordu. İlk iki maçta berabere kalınması üzerine İstanbul’da yapılan üçüncü maçta Fenerbahçe, seyircilerin hep bir ağızdan söylediği ‘Dağ Başını Duman Almış’ marşıyla AEK’yı yendi de, Türklerin yüreği birazcık soğudu.

Ancak futbol sadece ‘millî kimliğin’ inşasında değil, ‘yerel kimliklerin’ inşasında da önemli işlev gördü. 1960’a kadarki dönemde, tek ligde, İstanbul, Ankara ve İzmir takımları arasında oynanan profesyonel lig, Anadolu’ya da yayılacak, 1962’de İkinci, 1966’da ise Üçüncü Lig kurulacaktı. Ancak taşra burjuvazisi futbol yoluyla, sadece büyük şehir burjuvazisine karşı değil, komşu illerin ve bölgelerin burjuvazisine karşı da kendini konumluyordu. Tarihten gelen çekişmeler, kıskançlıklar, gerilimler, futbol karşılaşmalarında ‘maç heyecanı’ adı altında ifade ediliyordu. Sonunda olanlar oldu ve 17 Eylül 1967’de, Kayseri Şehir (Atatürk) Stadı’nda yapılan Kayserispor-Sivasspor maçı kana bulandı.

İki şehrin hikâyesi

Aşağıda anlatacağım olayların arka planında, iki şehir arasındaki ekonomik gelişmişlik farkı yatıyordu. Sivas, Cumhuriyet tarihi boyunca ihmal edilmiş illerden biriydi. 4-11 Eylül 1919’da toplanan tarihî Sivas Kongresi’ne ev sahipliği yapmış ancak Cumhuriyet döneminde unutulmuştu. O tarihe dek Sivas’a yapılan tek tük devlet yatırımından en önemlisi 1939’da kurulan DDY Cer Atölyesi ile 1943’te açılan Sümerbank Çimento Fabrikası idi. Kayseri’nin durumu da çok farklı değildi ama Osmanlı’dan beri ticaretteki başarılarıyla tanınan Kayserililer, kendi göbeklerini kesmeyi başarmışlardı. Türkiye’nin her yerinde ticaret yaptıkları gibi, Sivas’ın ekonomisine de egemen konumdaydılar. Dolayısıyla Kayseri hızla modern bir kent haline gelirken, Türkiye’nin üçüncü büyük yüzölçümüne sahip Sivas, az gelişmiş bir taşra kasabası havasındaydı ve Türkiye’nin en çok göç veren ili haline gelmişti. Bu durum kendilerine taktıkları ‘Yiğidolar’ lakabından başka servetleri olmayan Sivaslıların gururunu incitiyordu.

Devletin basiretsizliği

Maçın oynanacağı gün 20 minibüs, 40 otobüs ve trenle Kayseri’ye ulaşan Sivasspor taraftarları, yılların ezilmişliği içinde, yemek yedikleri restoranlarda hesapları ödemediler, bazı işyerlerini yağmalayıp talan ettiler, genelevlerde kavga çıkardılar. Gerilim maçta da devam etti. Maçın 20. dakikasında Kayserispor’un 1-0 öne geçmesi üzerine Kayseri taraftarlarının aşırı sevinmesi, Sivaslı taraftarları iyice kızdırdı. Sivas tribünlerinden atılan taşlara, Kayserili taraftarlar bıçak, taş ve sopalarla cevap verdiler. Kayseri taraftarlarının görevli bir polis tarafında galeyana getirilmesiyle olaylar iyice tırmandı ve panikle birlikte kavga faciaya dönüştü. Demir kapıların açılmaması ve stad çıkışındaki düzensizlikler yüzünden (resmi makamlara göre) 41 Sivaslı taraftar olay yerinde havasızlık ve sıkışmadan dolayı yaşamını yitirdi. 300’ü aşkın kişi de sopa, bıçak ve taş darbeleriyle yaralandı.

Kayseri-Sivas Futbol Maçı Faciası, 1967

Yerli 6-7 Eylül

Ancak, stadyumdan sağ çıkmayı başaran Sivaslılar da boş durmadılar ve stadın etrafındaki Kayseri plakalı araçları ateşe verdiler. Olayların Sivas’a abartılarak ulaştırılmasıyla (öyle ki Kayseri’ye giden beş bin taraftarın da öldürüldüğü, Kayserililerin Sivaslıların kellesiyle top oynadığı bile söylenmişti) bu sefer Sivas’ta Kayserili avı başladı. Kayserili tüccarların pastırma, sucuk, şekerleme-helva, tatlı, kumaş-giysi dükkânları yağmalandı. Kayserili diye bilinenlerin evleri basıldı. Sahibi Kayserili olan Büyük Belediye Oteli’nin yatakları caddeye atılıp yakıldı. Polisler Sivaslı hemşerilerinin tepkisini çekmemek için olayları izlemekle yetinince yağma ve tahrip devam etti. Olayları ancak Malatya, Tokat ve Erzincan’dan getirilen askeri birlikler bastırabildi. Olayların ardından Kayserili pek çok kişi Sivas’tan göçtü. Tabir caizse, ‘yerli malı’ bir 6-7 Eylül vak’ası yaşanmıştı. Sadece bu sefer yağmalayanlar da yağmalananlar da Türk ve Müslüman’dı.

Bu korkunç olayın küçük bir kopyası, dört ölü, 100’den fazla yaralı ile sonuçlanan 25 Haziran 1969 tarihli Kırıkkale-Tarsus İdman Yurdu maçında yaşandı. Daha sonraki yıllarda, ezik taşra şehirlerimiz, birbirlerine değil, öteki uluslara düşman olarak ferahlamayı seçtiler.

Honduras-El Salvador Futbol Savaşı

“Roberto Corduna, son dakikada Honduras’ın galibiyet golünü kaydederken, on sekiz yaşındaki Amelia Bolanias, El Salvador’da televizyonunun başında oturuyordu. Ayağa fırladı, babasının tabancasının durduğu çekmeceye koştu. Sonra kendini kalbinden vurdu. Salvador gazetesi El Nacional’de, ertesi gün ‘Genç kız, vatanının yıkılışını görmeye tahammül edemedi’ deniyordu. Tüm başkent, Amelia Bolanias’ın televizyondan naklen yayınlanan cenaze törenine katıldı. Cenaze alayının başında, bayrak taşıyan bir askeri muhafız bölüğü yürüdü. Başbakan ve bakanlar, bayrağa sarılı tabutun peşinden yürüdüler. Hükümetin ardından, Salvador millî takımının ilk on biri geliyordu; Tegucigalpa Havaalanı’nda yuhalanan, alay edilen ve yüzüne tükürülen takım, o sabah özel bir uçakla El Salvador’a dönmüştü.”

Bu satırlar, Ryszard Kapuscinski’nin ülkemizde Futbol Savaşı adıyla yayımlanan (Om Yayınları, 2000) kitabından alınma. Devamını biz getirelim.

14 haziranda El Salvador’un başkenti San Salvador’da yapılan rövanş maçında, tacize uğrama sırası Honduras takımındaydı. Maç öncesinde, El Salvadorlu fanatikler güruhu, takımın kaldığı otelin camlarını indirerek içeriye çürük yumurtalar, ölü fareler ve pis kokulu paçavralar fırlatmışlardı. Maç günü, Honduraslı oyuncular, stadyuma El Salvador 1. Mekanize Tümeni’ne ait zırhlı araçlarla götürüldüler. Askeri birlikler futbol sahasını kuşatırken, sahada, makineli tüfekli askerlerden bir kordon oluşturulmuştu. Buna rağmen, Honduras milli marşı çalınırken, ellerinde intihar eden Amelia’nın fotoğraflarını taşıyan seyirciler, önce Honduras takımını yuhaladılar, ardından Honduras bayrağını indirip yaktıktan sonra göndere bir bez parçasını çektiler. Honduraslı futbolcu ve taraftarların tek düşüncesi sahadan sağ salim çıkabilmekti. Nitekim maçı 3-1 kaybeden Honduras takımının antrenörü, askerler eşliğinde havaalanına götürülürken “maçı kaybettiğimiz için çok şanslıyız” demişti. Ancak olaylar, beklenmedik şekilde gelişti.

Savaşın arka planı

Bölgede uzun yıllar gazetecilik yapmış olan Ben Luis “Latin Amerika’da siyasetle futbol arasındaki sınır çok belirsizdir. Millî takım yenilgisinden sonra düşen ya da devrilen hükümetlerden bir liste yapsak, çok uzun olurdu’ demiş ve şöyle devam etmişti: “Oteldeki odama çıkıp, transistorlu radyomdan haberleri dinlemeye başladım. Spiker, Honduras Hükümeti’nin, El Salvador’a karşı savaş başlattığına dair bildirisini okuyordu. Ardından, El Salvador ordusunun, sınır boyunca Honduras’a karşı saldırıya geçtiği haberi geldi.”

Bir metafor değil, gerçek olan bu ‘futbol savaşı’ 14 temmuzda başladı ve yaklaşık 100 saat sürdü. 18 temmuzda, Latin Amerika’nın büyük ülkelerinin araya girmesiyle sona eren savaşın bilançosu dört bin ölü, 12 binden fazla yaralı idi. 50 binden fazla kişi ise evini ve toprağını yitirmiş, zarar 100 milyon doları bulmuştu.

Sıradan bir kupa eleme maçının iki ülke arasında kanlı bir savaşa dönüşmesinin gerçek nedeni ise başkaydı. Orta Amerika’nın en küçük; kilometrekare başına 160 kişilik nüfusu ile Batı Yarımküresi’nin en kalabalık ülkesi olan El Salvadorlu topraksız köylüler yıllar içinde Honduras’a göç etmiş, bu göç başlangıçta, El Salvador’dan neredeyse altı kat büyük olan Honduras’ta olumlu karşılanmıştı çünkü ülkenin tarıma elverişli arazileri işleyecek yeterli nüfusu yoktu. Ancak, 1960’lara gelindiğinde, Honduras hükümeti, kendi yoksul köylülerinin baskısı ile tarım reformu yapmak zorunda kaldı. Ülkesindeki büyük toprak sahiplerine ve dev plantasyonlara sahip olan yabancı şirketlere söz geçiremeyince, El Salvadorlu göçmenlerin işgal ettiği toprakları geri almaya soyundu. Bu durum doğal olarak El Salvador hükümetinin hiç hoşuna gitmedi. İki ülke arasındaki ilişkiler gerilmeye başladı. Her iki tarafın gazeteleri birbirine ‘Naziler’, ‘cüceler’, ‘ayyaşlar’, ‘örümcekler’, ‘hırsızlar’ gibi adlar takarak, korkunç bir nefret ve sövgü kampanyası yürüttüler. İşte, Honduras ve El Salvador arasındaki eleme maçları bu korkunç gerilimli atmosferde yapıldı. Sonuç, her iki ülkede diktatörlük rejiminin ve milliyetçiliğin güçlenmesi olurken, kaybeden yoksul halklar ve futbol oldu. El Salvadorlu göçmenlerin çilesi ise hala sürüyor. Kıssadan hisse.

(Ayşe Hür, Taraf, 11.10.2009)