Samir ve Muhammed

Tarih: Haz 17 2017

Suriye’nin tanınmış fakirlerinden olan Samir ve Muhammed’in birbiri ardı sıra ölümü, tanıdık ve sevenlerini hüzne boğdu. Sürekli olarak âmâ bir Müslüman olan arkadaşı Muhammed’in sırtında seyahat eden Samir, cüce bir Hıristiyan’dı. Samir, Şam’ın kalabalık caddelerinde ulaşımını sağlayabilmek için Muhammed’e ihtiyaç duyuyor ve Muhammed de kendisini yönlendirmesi için Samir’e ihtiyaç duyuyordu. Sadece biri yürüyebiliyor ve yine sadece biri görebiliyordu. İkisi de yetimdi, aynı odada beraber yaşıyorlar ve sürekli beraber dolaşıyorlardı. Samir öldüğünde; Muhammed, odasından bir hafta boyunca hiç çıkmadan sürekli ağlamıştı. Adeta diğer yarısını kaybetmiş olan Muhammed, o haftanın sonunda üzüntüsünden öldü. Osmanlı Suriye’sindeki barış ve hoşgörü ortamının simgelerinden sayılan, İslam ve İsevilik dinlerine mensup iki arkadaşın vefatı üzüntüye neden olurken ülkenin bugün içinde bulunduğu; kardeşin kardeşe kıydığı iç savaş ortamının yegane sorumlusununsa batılı ülkeler ve bunların sömürgeci emelleri olduğu ifade ediliyor.

Yusuf Franko Paşa

Tarih: Haz 17 2017

Yusuf Franko Paşa (1855-1933) Osmanlı devlet adamı ve karikatürcü. Yusuf Franko 1855 yılında İstanbul’da doğdu. Osmanlı Devleti’nin Katolik bir Rum vatandaşı olan Yusuf Franko’nun babası Franko Kusa idi. Öğrenimini ailesinin 1868-1873 yılları arasında oturmakta olduğu Cebel-i Lübnan’da yaptı[2]. Daha sonra Hariciye Nezareti hizmetine girdi. I. Lahey Sözleşmesi’nde Osmanlı Devleti’ni temsil etti. Hariciye Nazırı Kalem-i Mahsus (Özel Kalem Müdürü) olarak görev yapmaktayken vezir ünvanını aldı ve 8 Temmuz 1907 tarihinde Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığına tayin edildi. Aralık 1912 tarihine kadar 5 yıl süreyle bu görevde kaldı[3]. 18 Aralık 1918 tarihinde Posta ve Telgraf Nazırlığına atandı[4]. Bu görevi 24 Şubat 1919 tarihine kadar sürdürdükten sonra Hariciye Nazırı oldu. Bu görevde 1919 yılının Mart ayına kadar kaldı. Bir Fransız bankerinin kızıyla evli olan Yusuf Franko Paşa’nın 2 kızı vardı. Devlet adamlığının yanı sıra karikatürcülüğüyle de tanınmıştır.

Yusuf, “Kefaret” adını verdiği bu karikatürünü, Yusuf Franko’nun İnsanları albümünün sonuna yerleştirmişti. Bir yanda albümde çizdiği karakterlerin bir kısmı ipini çekiyor, bir yanda ailesi ağlıyor, ötede diplomatlar tarafsız biçimde durumu izliyordu. Bu Yusuf’un oynadığı karikatür oyunu’nun bir parçasıydı, ama aynı zamanda da sonuydu. Yaptığı karikatürler gerçekten başına iş açmış mıydı, bilmiyoruz. Bildiğimiz, Yusuf’un bu albümün dışında herhangi bir karikatürünün ortaya çıkmadığı. Yusuf karikatüristi öldürmüş, albümü kapatmış, oyunu bitirmişti.

Bahçe Ağacına Yaslanan

Tarih: Haz 17 2017

Londra’da Şüpheli Yangın

Tarih: Haz 16 2017

İngiltere’nin başkenti Londra, son yılların en büyük yangını ile sarsıldı. Kentin batısındaki Kuzey Kensington bölgesinde 24 katlı Grenfell Tower binasında günün ilk saatlerinde çıkan yangında en az 17 kişi öldü, 74 kişi de yaralandı. Yangın sonrası çok sayıda da kayıp ihbarı geldi. İngiltere Londra’daki bir binada gece yarısı 2’nci katta çıkan yangın, dakikalar içinde en üst katlara ulaştı.  Yaklaşık 600 kişinin yaşadığı 120 daireli binanın 2’nci katında yerel saatle 00.54’te (TSİ 02.54) bir buzdolabının patlaması sonucu başladığı ileri sürülen yangın, binanın dış cephesinin plastik türevi izolasyon malzemesiyle kaplı olması nedeniyle hızla üst katlara yayıldı. Alevler 15 dakika içinde en üst katlara ulaşırken, bina sakinleri büyük bölümünün uykuda olması ve alarmların sesinin çok düşük kalması nedeniyle yangından geç haberdar oldu. Sakinlerin, 2014’te binanın güvenliğinin özellikle yangın risklerine karşı yetersiz olduğu gerekçesiyle şikâyette bulundukları ortaya çıktı. Independent Gazetesi’ne konuşan uzman Arnold Tarlin, geçen yılki tadilatta binaya dış yüzeyi metal kompozit kaplama yapıldığını, metal ile plastik türevi izolasyon malzemesi arasında 25-30 milimetre kadar bir aralık bırakıldığını belirtti ve “Bu boşluk bir rüzgâr tüneli oluşturdu ve alevler kısa sürede üst katları sardı” dedi. Görgü tanıklarından biri ise “Yetkililer ‘Evlerinizde kalın’ dedi, dinleseydik hepimiz ölmüştük” ifadesini kullandı.


1970’lerde inşa edilen binanın geçen yıl tadilata alındığı, mantolama yapıldığı ve PVC pencereler takıldığı belirlendi. Bina, tadilatın ardından yapılan kontrolerde yangın, sağlık ve güvenlik standartlarına uygunluk onayı aldı. Londra’nın en zengin bölgesindeki binada yaşayanların çoğunun hizmetçiler, işçiler olduğu kaydediliyor. İngiliz basınında, bu nedenle “Fakir oldukları için öldüler” yorumları da yapılıyor. Binanın sahibi, Londra’daki Kensington ve Chelsea Belediyesi. Bakım ise bir taşeron firmaya verilmiş. Daha önce binada pek çok kez elektrik kontağı kaynaklı küçük çapta yangın çıktığı, taşeron firmanın “Kapınıza havlu koyun” diyerek şikâyetleri geçiştirdiği öne sürülüyor. Yangınla ilgili hedef alınan isimlerden biri de eski Londra Belediye Başkanı Boris Johnson oldu. Johnson, itfaiye teşkilatına yönelik tasarruf tedbirleri nedeniyle eleştiriliyor. Görgü tanıkları, binadaki yangını “11 Eylül gibiydi” sözleriyle tarif etti. Londra’daki bina yangınında sahura kalkan Müslümanlar komşularını kurtardı. Grenfell Tower’da çok sayıda Müslüman aile de yaşıyor. Müslüman ailelerin ramazan nedeniyle sahur için ayakta olması, yangın sırasında çok sayıda insanın kurtarılmasını sağladı. Binanın dış cephesindeki plastik malzemenin yanmasından ötürü nefes almakta güçlük çeken bina sakinlerinden bazılarının, çarşafları uç uca eklerek aşağıya inmeye çalıştıkları görüldü. Bazı görgü tanıkları, 10 hatta 15’inci kattan atlayanların olduğunu ileri sürdü.

Dünyanın birçok yerinde İslam ülkeleri büyük bir yangın içinde! Ya iç-dış savaş, ya terör ya da ekonomik-sosyal buhranlarla boğuşturuluyor. Hal böyleyken; dünyanın en güvenli yerlerinden birisi olan Lonra’da ki bu yangın Acaba müslümanlar yine mi ateşe atılıyor sorusunu akla getiriyor!

Gandhi Yürüyüşü

Tarih: Haz 14 2017

Katar Gazı

Tarih: Haz 14 2017

Yıllardır süren Afganistan, Filistin, Irak, Yemen ve Libya savaşları bir kenara bırakılmış ve Büyük Ortadoğu’da sadece Suriye ve Esad çatışmasına kilitlenilmişken, bir de başımıza aniden Katar çıktı. Katar krizi öyle çabuk gelişti ki, Tayyip Erdoğan bile “Katar’da bir oyun oynanıyor, ama oyunu kimin oynadığını henüz tespit edebilmiş değiliz” dedi. Hemen ardından da Türk askerini Katar’a gönderme kararı aldırdı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinin hemen ardından Katar’ı kriz olarak gündeme getirmesi, Suudi’lerle birlikte karar almış olduğuna işaret ediyor. Trump, Ortadoğu’yu daha da alevlendirmeye yönelik hamleleri Suudi Arabistan gezisinden çok önce atmıştı. Hatırlayacağınız gibi nisan ayında Mısır’ın darbeci Cumhurbaşkanı El Sisi’yi Beyaz Saray’da ağırlamış, birlikte terörle mücadele edileceği mesajını vermişti. Mayıs ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yapacağı görüşmeden hemen önce ise, PKK’nın Suriye kolu YPG’ye ağır silah verilmesi talimatını verdi. 16 Mayısta Tayyip Erdoğan’la Beyaz Saray’da 20 dakikalık bir görüşme yapıp, Ortadoğu’daki tüm sorunları konuştukları mesajını verdi.

20 Mayısta ilk yurtdışı ziyaretini Suudi Arabistan’a yaparak, Suudi’lerle 110 milyar dolarlık silah anlaşması imzaladı. 22 Mayısta Suudi Arabistan’dan direkt uçuşla İsrail’e geçti (diplomatik ilişkileri bulunmayan Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalde direkt uçuş yapılmıyor) ve Tel Aviv’deki resmi törende “İran’ın nükleer silaha sahip olmasına asla izin verilmemeli” diyerek Tahran’ı hedef aldı. 24 Mayısta Vatikan’da Papa Francesco ile görüştü. 25 Mayısta Brüksel’de Nato Liderler Zirvesi’ne katıldı. Burada Avrupa Birliği liderleriyle de görüştü. Trump yurtdışına ilk ziyaretininin Ortadoğu ve Avrupa ayaklarını tamamlayıp ülkesine döndükten kısa süre sonra da Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır, Yemen ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Katar’la tüm diplomatik ilişkileri askıya aldı. Gerekçelerini ise kısaca, “Doha’nın terör örgütlerini barındırarak teröre destek olması” şeklinde açıkladılar. ABD Başkanı Donald Trump da Arap dostlarının bu tezine destek verdi. Romanya Cumhurbaşkanı Klaus Iohannis ile Beyaz Saray’daki görüşmenin ardından yapılan basın açıklamasında konuyu yeniden Katar’a getirerek, “Katar çok yüksek düzeyde terörün destekçisi olmuştur. Artık bunu durdurma zamanıdır” dedi.

Katar’ın Suudi Arabistan ile birlikte terörist gruplara finansal destek sağladığını bilmeyen yok. Tabii bu desteği kendi kafasına göre vermiş ve veriyor da değil. Patronu ABD ve CIA ne istediyse onu yapıyor. Peki ne oldu da ABD sadık müttefiki Katar’ı birden hedef tahtasına oturttu? Yanıt çok basit: para ve güç. Ortadoğu’da oynanan tüm oyunlar, yaşanan tüm çatışmalar ve savaşlar petrol rezervleri ve doğal gaz yataklarının kontrolü için yapılıyor. Suriye savaşında olduğu gibi. Görünürdeki neden, diktatör Esad’ın devrilerek Suriye’ye Irak’ta ve Libya’ta olduğu gibi demokrasinin getirilmek istenmesi. Oysa ki gerçek neden bu değil. Asıl neden, suikastle öldürülen ABD Başkanı John F. Kennedy’nin yeğeni Robert Kennedy’nin bir süre önce Politico dergisinde yayımlanan yazısında da açıklamış olduğu gibi, doğalgaz boru hattı. Katar 2009 yılında Şam’a birlikte bir doğalgaz boru hattı inşa etme önerisi götürür. Bu boru hattı Katar-Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye-Türkiye’den geçecek ve Katar doğalgazını Avrupa’ya ulaştıracaktı. Bir ABD projesi olan bu boru hattının inşasıyla Avrupa ülkelerinin Putin’in kontrolünden çıkması hedefleniyordu. Çünkü Avrupa ülkeleri, doğal gaz nedeniyle bugün Rusya’ya adeta mahkumlar. Ama hesaplar tutmadı ve Esad, müttefiki Rusya’nın çıkarlarına zarar vereceği gerekçesiyle bu ortaklık önerisini reddetti. Reddetmekle de kalmayıp, 2011 yılında İran’la rakip bir doğalgaz boru hattı inşasının anlaşmasını imzaladı. Bu yeni boru hattı projesi ise, İran-Irak-Suriye güzergahına sahip olacaktı. 2011 yılının haziran ayında, Birleşik Arap Emirlikleri Beşar Esad’a İran’la yaptığı bu anlaşmayı bozması karşılığında, 150 milyar dolar para yardımı yapma ve Suriye’de 2011 mart ayında Daraa’da başlatılan isyanın sona erdirilmesi teklifini yaptı. Esad bu teklifi de reddedince, Suriye’de savaş tüm hızıyla ülkeye sokulan terörist grupların eliyle başlatıldı. ABD, doğalgazı Katar-Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye-Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırma ve bu şekilde Rusya’nın gücünü kırma projesinden vazgeçmiş değil. 2011’den bu yana sürdürülen savaşla Esad’ı devirerek, o topraklarda sadık yeni bir müttefik olarak Kürdistan’ı (Suriye ile Irak’ın kuzeyini kapsayan, büyük ihtimalle Türkiye’nin güneydoğusunu da içine alan) kurmak ve boru hattının kontrolünü Kürdistan’a bırakmak istiyor.

Ortadoğu’da petrol ve doğalgaz, ülkelerarası ilişkiler dengesinde daha çok politik güç, daha çok para ve imtiyazlar demek. Trump’ın Ortadoğu’ya yaptığı ziyareti sonlandırdıktan hemen sonra ortaya çıkan Katar krizini de bu açıdan ele almak gerekiyor. 2013 yılında babasının kendi isteğiyle çekilmesiyle Katar tahtına çıkan oğul Şeyh Temim bin Hamad Al Thani, komşusu İran’la yakınlaşma yolunu seçti. Basra Körfezi’nde İran ile Katar’ın kontrol alanında bulunan doğalgazı birlikte değerlendirme ve doğalgaz üretimini arttırma kararı aldılar. İran’ın South Pars, Katar’ın ise North Dome Field adını verdiği doğalgaz havzası yaklaşık 9700 kilometre kare. Bunun 6000’i Katar egemenliğinde, 3700’ü ise İran egemenliğinde bulunuyor. Dünya doğalgaz üretiminde ilk sırada bulunan Rusya’dan sonra, İran ikinci, Katar ise üçüncü sırada bulunuyor. Katar, ayrıca, hem petrol ihraç eden ülkeler örgütü OPEC’in üyesi, hem de Körfez Arap ülkeleri İşbirliği Konseyi KİK’in üyesi. İran ve Rusya ile enerji ortaklığına giden Katar’ın bu sayede önemli bir güç edinip, bölge lideri ülke konumuna çıkacak olması, başka Suudi Arabistan olmak üzere Körfez’deki diğer Arap ülkelerini endişelendiriyor. Petrol talebinin 2030 itibarıyle büyük düşüş göstereceği ve böylelikle güçlerini yitireceklerinin hesabını yapan bu ABD uydusu Arap ülkeleri, yıllar içinde sürekli artış gösteren doğalgaz talebi nedeniyle önlenemez bir politik güç kazanacak Katar’ın kendileri için büyük tehlike oluşturacağının farkındalar. İran ve Rusya ile işbirliğine giden Katar, Körfez’de Suudi Arabistan’ın liderlik tahtını sallayacaktır. Aynı şekilde dünyaya egemen olma iddiasındaki ABD’nin de. Rusya’nın gücünü kırayım derken, ABD karşısında daha da güçlü bir Rusya bulabilir. İşte bu nedenledir ki, Katar’da askeri üsleri bulunan ABD’nin taze Başkanı Donald Trump, “Katar çok yüksek düzeyde terörün destekçisi olmuştur. Artık bunu durdurma zamanıdır.” dedi. Bakalım durdurabilecek mi? Ve hangi yolla? Genç Emiri tahttan çekilmeye zorlayıp yerine kendilerine daha sadık birini mi getirecek? Yoksa Libya ve Suriye’de yapıldığı gibi savaşla Katar’ı İran ve Rusya müttefiki olmaktan uzaklaştırma yolunu mu seçecek? Yakın zamanda göreceğiz. (Birgül Göker Perdisa)

Pakistan Olmak

Tarih: Haz 14 2017

Türkiye’de ilk otomobil üretme girişi 1920’lerde başlar. 1927 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çıkardığı İstanbul’da bir tür serbest bölgenin kurulmasını öngören yasaya dayanarak, 1929’da Ford Motor Company İstanbul, Tophane’de montaj hattı kurar, ancak 1930’lu yıllardaki ekonomik kriz dolayısıyla gelişim gösteremeden kapanır. Bu arada Vehbi Koç, 1928 yılında Otokoç’u kurarak Ford’un Ankara bayiliğini yapmaya başlar. 1959 yılında Ford Motor Company ve Koç Grubu girişimiyle Otosan kurulur. Otosan 1966-1984 yılları arasında fiber-glas dolgusuyla Anadol marka otomobil üretir; Türkiye’de seri olarak üretilen ilk otomobil markasıdır. Otosan sonraki yıllarda Ford Motor Company ile Koç Holding’in eşit oranda hisse sahibi oldukları Ford Otosan’a dönüşür. Anadol’un üretimine başlanmasından sonra 1968 yılında İtalyan Fiat’ın ortaklığıyla Tofaş kurulur. 1969 yılında Oyak ile Fransız Renault Grubu’nun katılımıyla Oyak-Renault şirketi kurularak ülkede renault marka otomobil de üretilmeye başlanır. Türkiye’de tasarım ve mühendislik anlanında üretilmiş ilk yerli otomobil ise “Devrim”dir. 2008’de filmi de yapılan Devrim arabalarının hikayesini bilmeyen kalmamış olmalı; ama yine de kısaca bir anımsayalım.

1961 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in isteği üzerine Eskişehir Devlet Demiryolları Fabrikası’nda Türk mühendisler tarafından tamamıyla Türkiye’de tasarlanıp, geliştirilen ilk otomobil üretilir ve araca “Devrim” adı verilir. Türk mühendisler 135 gün gibi çok kısa bir zamanda kısıtlı imkanlarla ilk yerli otomobili geliştirip, bundan 4 tane üretmeyi başarırlar. 29 Ekim günü 3 devrim otomobili Meclisin önündedir; ikisi krem, biri siyah renkli. Anıtkabir’e gitmeki için Gürsel benzini henüz konmamış Devrim 2’ye biner. Araba benzini bittiği için yolda kalınca, Cemal Paşa’nın “Ne oluyor?” sorusuna, direksiyondaki mühendis Rıfat Serdaroğlu, “Paşam, benzin bitti!”der. Paşa’dan 1 numaralı devrime binmesi istenir, Cemal Paşa Anıtkabir’e bu ikinci arabayla gider. Cemal Paşa Anıtkabir’de araçtan inerken “Garp kafasıyla araba yapıyorsunuz, ama Şarklı olduğunuz için benzin koymayı unutuyorsunuz” diyerek hışımla aracı terk eder. Ve yerli otomobil Devrim’in macerası da burada son bulur, üretimine geçilmez.

Otomobil yapılmıştır ama sonrasında mühendisler benzin koymayı unuttu diye araba yolda kalınca olanlar olmuş, Cemal Gürsel’in hışmıyla Türklerin araba sevdası hüsrana uğramıştır. Bu kadar basit olabilir mi? Sırf benzin koyulması unutuldu diye yolda bir zahmet araç değiştiren koskoca Cemal Paşa’nın Şarklı kafasıyla sinirlerine hakim olamayarak mühendisleri azarlayıp, sonra da otomobil üretim projesini durdurduğuna inanmak kolaya kaçmaktır. O tarihlerde ülkede Ford, Fiat, Renault marka otomobiller satılırken, neden birileri pazar paylarının küçülmesini ve kendilerine yeni bir rakip çıkmasını istesin ki? Olan budur. Birilerinin çıkarlarına dokunduğu için Devrim otomobillerinin üretimi yapılmamış, proje sonlandırılmıştır. İşte, o birileri, kapalı kapılar ardında çevirdikleri dolaplarla Devrim marka yerli otomobillerin üretimini durdurup, ülkede yerli otomobil endüstrisinin doğmasını, gelişmesini de engellemişlerdir. Ülkenin hala gelişmekte olan ülkeler kategorisinde olup bir türlü gelişememesinin, endüstrileşememesinin başlıca sorumluları işte yine o birileridir!

Devrim üretildiğinde 1961, dünya otomobil sanayisi ise zaten 1900’lerin başında canlanmaya başlamış, 1945 İkinci Dünya Savaşı sonrası güçlenmiş, zaman olarak da Türkiye’nin kaybı büyük değildir. Otomobil endüstrisi Amerika, İtalya, Almanya gibi ülkelerin endüstrileşmesinde başrolü oynamıştır, işte o nedenle Devrim’in üretiminin durdurulmasıyla, Türkiye’nin endüstrileşmesi de engellenmiştir demek hiç de yanlış olmayacaktır. O birileri Şark kafasıyla hareket edip, yalnızca kendi kazançlarını düşündükleri için bunun önüne geçmiş, ülkeyi bir anlamda şimdiki kaderine mecbur etmiştir. Otomotiv sektörünün başat olduğu endüstrileşen güçlü bir Türkiye, o Türkiye’nin sanayicisi, iş adamı uluslararası arenada kendini daha güçlü görüp kendi kararlarını, kendi kurallarını rakiplerine kabul ettirebilecekken, bugün emir alan, emir uygulayan konumdadır. Birileri “Türkiye ılımlı islam” olacak dedi,  paşa paşa kabul ettiler. Endüstrileşmiş, makineleşmiş, söz sahibi bir Almanya olmak varken, patronu işçisi politikacısıyla insan kalitesinin her geçen gün daha da düşürüldüğü bir Pakistan olmayı kabul etmiş, içine sindirmiştir.

Kabe Baskını Yeni Görüntüler

Tarih: Haz 14 2017


   Bazı kitapların sadece tadına bakacaksınız, bazılarını yutacaksınız, bazılarını ise çiğneyip sindireceksiniz.

Site Hakkında