Muzik calici calismiyor


DERİN HABER

Acayip Memleket

Dün bütün gün bir ses çıksın diye bekledik.

Ne Başbakanlık bir açıklama yaptı, ne MİT, ne Genelkurmay.

Hâlbuki Bugün gazetesinin haberi bütün ülkeyi sarsacak türde büyük bir askerî skandalı ortaya çıkarıyordu.

Devletten ses gelmedi ama hiçbir televizyon da, en azından ben bu yazıyı yazmaya oturana kadar, bu haberden söz etmedi.

2007 yılının ekim ayında bir pilot üsteğmen, bir pilot yarbayı telefonla arıyor.

Sinirli bir şekilde, “çok zayiat veriyoruz” diye bağırarak, “ya Heron’ları düşürün, ya koordinatlarını değiştirin” diyor.

Yarbay da “tamam bakarız” diye cevap veriyor.

Üsteğmen kimin “zayiat vermesini” önlemeye çalışıyor?

PKK’nın.

Ve “kendi istihbarat uçaklarının düşürülmesini” istiyor.

Öylesine dehşet verici bir durum ki önce bu haberi bir “mantık çerçevesine” yerleştirmeye çalıştık.

Dedik ki “belki Heron’un yerini belirlediği PKK birliği içinde ordunun ajanı var onu kurtarmaya çalışıyor.”

Bunun mantığı tutmadı.

Bir PKK birliği içinde kaç “ajan” olabilir ki üsteğmen “çok zayiat veriyoruz” diye bağırsın?

Sonra dedik ki, “üsteğmen ve yarbay PKK ajanları, PKK’lıları kurtarmaya uğraşıyorlar.”

O da tutmadı.

Çünkü bu konuşmayı saptayan MİT, Başbakanlık’ı, Genelkurmay Başkanlığı’nı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nı haberdar etmiş.

2007’de bir soruşturma açılmış, üsteğmen bir gün nezarette tutulmuş, sonra da serbest bırakılmış.

Soruşturma da savsaklanmış.

“Eşinin başı türbanlı” diye elemanlarını tart eden ordu, “Heron’ları düşürmekten söz eden” bu iki subaya dokunmamış.

Bu iki subay, bu konuşmanın bilinmesine rağmen korunmuş.

Ordu, bu iki subaya dokunmadığına göre bu olayın “iki subaya mahsus” bir durum olmadığı, bizim bilmediğimiz “gizli” bir stratejinin parçası olduğu anlaşılıyor.

Zaten Bugün gazetesi de haberi “büyük ihanet” manşetiyle vermiş.

Bir ordu “ihanetle” suçlanıyor ve ağzını açıp da bir açıklama yapmıyor.

Ya da yapamıyor.

Biz buna benzer garipliklerle daha önce de karşılaştık.

Dağlıca baskınının yapılacağını çok önceden bildikleri halde o karakolu hedef alan bir saldırıyı caydıracak önlemler almamışlar, aksine saldırı yollarını açık tutmuşlardı.

O baskından sonra o karakolun komutanına da madalya verilmişti.

Aktütün baskınında, PKK’lıların gelişlerini uydulardan izlemişler gene caydırıcı bir önlem almamışlardı.

Binlerce çocuğun öldüğü bir savaş bu.

Ama bu savaşın içinde çok tuhaf işler oluyor.

Ordu “baskınları” engellemiyor, subaylar “kendi Heron’larını düşürmek” istiyor.

Bunları yan yana koyduğunuzda bu savaş “şike” bir savaş görüntüsü veriyor.

PKK, bu “şikenin” içinde mi bilmiyoruz.

Belki de ordunun içinden birileri PKK’yı, PKK’dan habersiz koruyordur, “zayiat vermesini” engellemek istiyor, baskınlarını kolaylaştırıyordur.

Bir yandan Kürt meselesinin “demokratik” yollarla çözümünün önü ordu tarafından kesiliyor, “eşitliğe” dayalı bir çözüm önerisi bile “ihanet” damgası yiyor, bir yandan meselenin çözümünü engelleyen ordu baskınların önünü açıp, “kendi uçağını” düşürmeyi konuşuyor.

Bir ordu bunu niye yapar?

Niye hem meselenin demokrasi içinde çözülmesine engel olur, hem de “düşman ilan ettiği” bir gücün başarılarını destekler?

Başbakanlık da, Genelkurmay Başkanlığı da açıklama yapmaktan kaçınamaz.

Bu ülkenin çocuklarını biz “hileli” bir savaşta mı ölüme teslim ediyoruz?

Ne oluyor?

Parlamento da, hükümet de, siyasi partiler de, bu ülkenin Kürt ve Türk vatandaşları da bu olayları sorgulamalı.

Artık Kürt meselesini çözmek ve savaşı bitirmek için ciddi adımlar atmak, orduyu denetlemek, yapılanları incelemek zorundayız.

Bütün “tuhaflıkların” barışı engellemek isteyenlerin arasından çıktığını görmeliyiz.

Bu savaşı bitirmeliyiz.

Bu savaş sürdükçe hem çocuklar ölüyor, hem de toplum ve devlet kirleniyor.

(Ahmet Altan, Taraf, 16 Temmuz 2010)

Demirel Nazmiye’yi Öldürme Planları Yapmış

Habervaktim’in ulaştığı yeni ses kaydı ortalığı sarsacak nitelikte. İddiaya göre, Demirel, Haberal’la bir olup eşi Nazmiye Hanım’ı öldürmek istedi.

Nazmiye Demirel ve Süleyman Demirel

Ergenekonculara verdiği destekle dikkat çeken Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, ETÖ üyeliğinden yargılanan Başkent Üniversitesi sahibi Prof. Dr. Mehmet Haberal ile birlikte eşi Nazmiye Hanımı öldürme planları yaptığı iddia ediliyor. Bu şok iddianın sahibi Nazmiye Demirel’in bir dönem bakıcılığını yapan M. Göktürk. Dailymotion’a düşen şok ses kaydında, Demirel ile Haberal’ın Nazmiye Hanım’a neler yaptıkları anlatılıyor. Ses kaydındaki kişinin Nazmiye Hanımın bakıcısı M. Göktürk olduğu iddia ediliyor.

Süleyman Demirel ve  Mehmet Haberal

Şok ses kaydında Nazmiye Demirel’in bakıcısı olduğu iddia edilen M. Göktürk, Demirel ile Haberal’ın Nazmiye Hanım’ı öldürme planları yaptıklarını anlatıyor. Nazmiye Hanım’ın tedavisinin takibini Haberal’ın yaptığını belirten bakıcı Göktürk “Bir ay gizlice ilacını vermedik kadıncağız ayağa kalktı” diyor.

Bakıcı “Doktor Nazmiye Hanım’ı ayakta görünce ‘nasıl olurda ayağa kalkar’ dedi, doktor kafasını duvarlara vurdu” diye ekliyor. Bakıcı, Nazmiye Hanım’ın ayağa kalkmasından Demirel’in rahatsız olduğunu şu tepkili sözleriyle ortaya koyuyor: “Nazmiye ayağa kalkınca Demirel sabaha kadar yatmadı, p…”

Bayan Demirel Çankaya Köşkü’nden ayrıldıktan sonra 2005 yılında rahatsızlandı. 83 yaşında olan Nazmiye Demirel’in 5 yıldır alzheimer rahatsızlığıyla mücadele ettiği bildiriliyordu.

ECEVİT OLAYINI AKLA GETİRDİ
Haberal, 2002′de dönemin Başbakanı Ecevit’in tedavi sürecinde de gündeme gelmişti. “Durumu çok ağır” denilen Ecevit, Haberal’ın hastanesinden taburcu olunca iyileşerek, ayağa kalkmıştı.

Bülent Ecevit ve Mehmet Haberal

İşte dailymotion’dan alıntıladığımız ses kaydının dökümü (Demirel’lerin Hizmetçisi M. Göktürk olduğu iddia edilen kişi) :

VERİLEN İLACIN İÇİNDE UYUŞTURUCU MADDE VAR
Mehmet Haberal’ın hastanesinden bize hemşire geldi Mehmet Haberal’lan hemşire gönderdi gündüzüne (gündüz), geceye ben kalıyodum, gündüzüne de o bakıyordu hani ben işle meşgul oluyordum o baktı. O kadın (hastanaden gelen) nöbetçi kaldı Cuma günleri nöbetçi kalıyordu, kalınca ilacı o virdi, hemşire verdi biz nee bilek. 3 tanesini birden veriyorlar. 3 tanesini birden verirmiş oğul bi de nediyim bu kadın inceleyip desinki sabahlan bana söyledi ilaçları sen mi veriyon dedi, he ben veriyom sabahnan da veriyoz haliylen, öyle deyince o da dedi içinde uyuşturucu ilaç var, uyuşturuyor dedi. Ben anlamadım, ne biliyim ben.

VERİLECEK İLAÇLARI 1 AY TOPLADIK, VERMEDİK
O arada Nazmiye’nin kardeşine söyledi. Nazmiye’nin kardeşine söyleyince, Nazmiye’nin kardeşi didik didik etti, siz toplayın dedi.
Bir ay toplandı ilaç, verilen ilaç, üçer dörder, üçer dörder üçer dörder hani onlar bize veriy ya, biz de vermiyok hani ben bilmediğim için.
Ben o kadına ilaç verene kadar, doktor kalıyordu.

1 AY İLACI KULLANMAYINCA NAZMİYE HANIM AYAĞA KALKTI
Doktor kendi icirecek elimizden alıp içiriyor. Biz bilmiyok ya. O alıyordu ilacı geri kalan ilaclari ben içiriyodum, böyle böyle bir ay ilacın süresi olunca kadın deppeden ayağa kalkıverdi.
İçeri muayeneye girdiler, akşam namazındaydı içeri muayeneye girdi aşağıdan geldi içeri girdi.
Yatıyordu, ayıktıydı da biz bildirmedik birden ayıkmadı. (Nazmiye), Demirel’in sesini duydu içeri girdi Nazmiye yatıyor mu diyi, sesini duyunca sanki o öğretmiş gibi onlar odaya gidinceye kadar direkmen kapının üstüne geldi.

NAZMİYE AYAĞA KALKINCA, DOKTOR “BU NASIL OLUR” DEYİP KAFASINI DUVARLARA VURDU
Demirel diye bir bağırış bağırdı. Demirel koştu geldi, karı koştu geldi. Karı şöyle etti, nasıl olurda ayıkabilir, vallaha çıldırdık bak, bu nasıl olur kafalarını duvarlara vuruyor bu nasıl olurda ayılır. Biz de dedik ki “Ayılttık!”.
Nerden geliyon dedi Demirel’e sen, kiminen geziyon dedi, kiminen gittin dedi. Doktoru karşısında görünce sen neye geziyon daha burda saat kaç dedi kadın. Ay bu gitti, nasıl gittiğini bilemedi Demirel’in doktoru gitti.

DEMİREL SABAHA KADAR YATAMADI
Demirel sabaha kadar yatamadı pez… Bu karı ayıktı diyi. Yatmazdı, yatardı böyle eletirdim yatırırdım. Kadın yatağına gendi çıkmaya başladı gendi kalmaya başladı. Ayakyoluna beni tuvalete götürim diyene yok deyi. Vicdanım kabul etmedi.
- Ne kadar zamandır ilaç tedavisi uyguladılar?

NAZMİYE AYIKACAĞI ZAMAN İLAÇ VERİLDİ, HASTA EDİLDİ
Benim vardığımda kadın sersem idi, demek ki benden önce olmuş o. Sonra 8 ay filan mı oldu kadın (Nazmiye) yatalak oldu. Kadın 2,5 seneye yakın komada yattı. Hep yattı böyle, ayıkacağı zaman veriliyi ayıkacağı zaman veriliy.
- O süre zarfında şey yapan tedavi takibini yapan Haberal mı ?

DOKTORLAR BAŞKENT HASTANESİNDEN GELİYORDU
Haberal ! 5 tane doktor geliyordu. O zaman hep Başkent hastanesinden geliyorlardı. Uuuu sözümüz ona kuyruğu sıkıştı mı da hemen Haberal başımızda damlıyordu.
- Doktorlar, normal ekip tedavi ile alakalı farklı birşey söyleyeceği zaman mı Haberal geliyordu ?

DEMİREL SIKIŞINCA HABERAL’I ÇAĞIRIYORDU
He , bi mücadele oldu muydu hemen Haberal’a demirlicaz. Demirel gel al hemen pat başımıza diktiydi
- Akrabaları ile Nazmiye hanımın akrabaları ile Haberal’ın şeyi nasıldı?
Görüşmezlerdi, görmezlerdi Haberal’ı.
- Sormuyorlar mı bacımızın durumu nasıl?
Ali (Nazmiye’nin kardeşi) soruyor, niye böyle oluyor diye , O ondan değil diyiy o şeyden diyor Alzeymır hastası ya ,ondan ileri geliyor, o ilaçtan değil diyiy (Diyen Haberal) .

NAZMİYENİN KARDEŞİ İLAÇLARI BAŞKA DOKTORLARA GÖTÜRDÜ
Ali, Nazmiye’nin kardeşi o ilaçları başka yerlere götürdü başka doktorlara götürdü.

DOKTOR “BU İLAÇLAR SİNİRLERİ ÖLDÜRÜR” DEMİŞ
Götürünce demişler bu ilaç devamlı uyutur, sinirleri öldürür demiş, ondan ayıkamıyor. Neyse aldık topladık bi poşete koydu aldı evine götürdü.
Sen ne zaman bıraktın işi?
Geçen sene 7.ay da bıraktım, oğlunun düğününde. Düğün yapıyorum izin istedim, o da hadi uğurlar olsun dedi. Oyle değil işte şey açığa çıkınca.
Ben zaten ondan önce Demirel’den önce 7 sene doktorda çalıştım.
Sonra sen Demirel’e geçtin.
Sonra ordan Demirel’lere geçtim. Ben Demirel’in doktorunda çalıştım.
Doktorun kocası ne iş yapıyor?
O da doktor.
Çolukları çocukları yok mu onların?
Yok , Çocuk yapar mı? Demirel’in götünde gezecem diye cocuk mu yapar !
Kaç kişi çalışıyordunuz siz orda?
Pek çoğuduk. 35 tane polisimiz vardı. İçerde 5 kişi çalışırdık, herkesin görevi ayrıydı. Her saat biri olurdu. Dolaşılırdı.
Diğerlerinin de senin gibi, gozlemleri var mıydı, paylaştığın?
Olmaz mı. Okumuşluğum olmadığı için Kasım gece saat 11′e kadar kalırdı.
Demirel’in çayını verirdi, yemekten sonra çayını, kahvesini, meyvasını verirdi. Sonra izin ister çıkardı.
Beraber karıyı yatırırdık altını bezlerdik, oğlanlan ikimiz. Arabaylan götürür yatağına korduk. Yatağına yerleştimi tek ben kalırdım.
Orda çalışan diğerlerinin de senin gibi gözlemi var mı?
Var var hepisinin var.

DOKTOR BENİM ÜZERİME ATMAYA ÇALIŞTI
Yanlış ilaç vermeyi, hani okuması yazması yok deyip senin üstüne yıkmaları nasıl oldu?
Herkes açığa çıkınca , doktor Orospu, Nihat’a Nihat hanım demiş, başka ilaç vermiş benim o ilacı vermedim demiş kendi bilmediğinden yanlışlığınlan vermiş o ilacı.
Şu hani siz ilaçları tuttuk tuttuk diyorsunuz ondan sonraki durumda mı?
He. ilkin 3 tane verirmiş , sonra dedi ki Nazmiye’nin gardaşı, ne üçünden bahsediyon getiriyim de avucunla gör getirdi getirdi Demirel’e göstertti.

SÜLEYMAN DEMİREL, SÜLALESİYLE BİRBİRİNE GİRDİLER
Birbirlerine girdiler, Demirel’len. Demirel’le bıçak bıçağa kulak kulak geldiler, kaynıylan ikisi.

RESMEN KARDEŞİNİ ÖLDÜRÜYORDU. SÜLALE AYAKLANDI
Tabi canım adam resmen kardeşini öldürüyor demektir.
Tabii benim kardeşimi öldürüyon diyi. Bütün sülale ayaklandı.
Nasıl temizlediler ortalığı?

KARDEŞİ GÖTÜRECEKTİ, DEMİREL “MEDYA BENİ REZİL İDER” DEDİ, BIRAKMADI. ÇALIŞANLARI 3 AYDA TEK TEK SEPETLEDİ
Bişey yapamadı kardeşi götüreceği idi Demirel vermedi ! Medya beni rezil ider dedi. Tek tek tek tek 3 ay arasında hepimizi sıfırladılar.
Şeyleri ne demiş dedin sen, havaalanına gidince?

DEMİREL HABERAL’A “ARKANDAYIM, HİC KORKMA SANA KİMSE BİŞEY YAPAMAZ” DEDİ
Ardındayım demiş Mehmet Haberal’a , hic korkma sana kimse bişey yapamaz, senin ardındayım! Ardında olacam bide sana dayanacağım. Benim vicdanım görmesin de. İnan yani, ben görmeyeyim de. İş içinde iş oyun içinde oyun kendi hanımına bile rahatlıkla adam şey yapabiliyorsa düşün yani Kendi hanımına değil mi? Senelerce bir yastığa baş koymuşsun.

(Furkan Altınok, www.habervaktim.com, 2010)

Kimin Eli Kimin Cebinde?

Yahudi karşıtı yazıları, kitapları ve iddiaları ile sık sık gündeme gelen Soner Yalçın’ın sahibi olduğu Oda Tv ile İsrailli Mossad Ajanı Provakatör Rafael Sadi artık beraber çalışıyorlar. Ulusalcı, ergenekoncu, darbeci, kemalist ve antisemitist bir çizgide bulunan Odatv şimdilerde İsrail ile sıkı-fıkı.

Soner Yalçın

Irkçılık Yapıyorlar

Ergenekon’un fikir babası Yalçın Küçük’ün öğrencisi Soner Yalçın’ın sahibi olduğu OdaTv sitesi, senelerdir saldırmak istediği kişilerin aslında yahudi olduğunu iddia ederek onlara zarar vermek istiyordu.

Yalçın Küçük ve Öcalan

Soner Yalçın’ın hocası olarak bilinen Yalçın Küçük ise sık sık tarihte önemli kişilerin aslında ermeni olduklarını veya yahudi olduklarını iddia ederek ırkçılık yapıyor yahudileri ve ermenileri kötülüyordu.

Soner Yalçın’da “Aslında Yahudi” saldırı taktiğini uzun zaman kullandı.

“Ülker Yahudi”

Soner Yalçın, ‘Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı!’ isimli kitabında Ülker’in sahiplerinin aslında yahudi olduğunu iddia etmişti.

İşte O bölüm:

“Ülker ailesinin en büyüğü İslam Efendi, Kırım göçmeniydi.

Kırım`da, Kırımçak ve Karay Yahudileri vardı. Bunlar ticarette başarılıydılar.

Kırım göçmeni İslam Efendi, 1934`de Soyadı Kanunu çıkınca “Berksan” soyadını almıştı.

Berg Almanca kökenliydi. Rosenberg`ler gibi daha çok Yahudiliğe işaret ediyordu. Türkçe`ye ise “berk” olarak geçmişti. Aşkenazi Yahudilerinin dili olan Yidiş bir sözcük olarak Yahudilerde en çok taşınan soyadlarından birisiydi.

Ancak 1953 yılında İslam Efendi`nin oğlu Sabri; nedense “Berksan” soyadını bırakıp, “Ülker” soyadını almıştı. Türkçe Sözlük`e göre, “Ülker”, Boğa burcunda yedi yıldızdan oluşan takımın adıydı ve Tevrat`ın Eyüp Babı`nda geçiyordu.”

Sabri Ülker

Ülker’den OdaTv’ye Maddi Destek

Senelerce Ülker’i kötüleyen önce “Yeşil Sermaye” daha sonra da “Yahudi” diyerek hakkında kampanya başlatan Soner Yalçın’a Ülker reklam vererek destek oldu. OdaTv’de aylarca yayınlanan ÜLKER reklamlarının Odatv ile ÜLKER arasında yaşanan hangi diyaloğun ürünü olduğu ise merak konusu.

ERGENEKON Karşıtı Herkese Saldırı

Ergenekon karşıtı söylemleri bulunan her isim hakkında yalan ve iftiralarla dolu haberler yapan Oda Tv’nin saldırdığı isimlerden bazıları şöyle:

Mustafa İslamoğlu: Ergenekon ve Balyoz eylem planı hakkında daha önce defalarca yaptığı konuşmalar, hutbeler toplumun herkesiminden geniş yankı bulmuş ve destek görmüştü. Ses getiren bu konuşmalar sonrasında İslamoğlu hakkında iftiralar düzen sözde islamcı bir dergi ile Oda Tv işbirliği yapmış ve İslamoğlu’nu aşağılayan hakaret dolu iftiraları gündeme getirmişlerdi.

Mustafa İslamoğlu

Roni Margulies: Darbe karşıtı yazıları ile bilinen yahudi-sosyalist yazar Margulies’te sık sık Oda Tv’nin gündemine geliyor. Darbe karşıtı platformların katılımcısı ve destekçisi olan Margulies’e saldıracak birşey bulamayan Soner Yalçın ekibi alaycı ifadelerle dalge geçtikleri haberler yapıyorlar.

Roni Margulies

Dsip: Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, Darbeye karşı 70 milyon adım koalisyonunun kurucularından ve onbinlerce kişilik Darbe Karşıtı eylemlerin organizatörlerinden. Darbeci paşaların yargılanmasını da içeren Anayasa değişikliğine “Yetmez ama Evet” kampanyası ile destek olan Dsip’te Oda Tv’nin hedefinde.

Kısacası Ergenekon karşıtı duruşu olan bütün isim ve kurumlara saldırmayı borç bilen Oda Tv, İslama hakaret içeren haberler yapmayı da ihmal etmiyor.

Kur’an Eksik

Oda Tv’nin yaptığı “HAZRETİ MUHAMMED NEREDE DOĞDU” başlıklı haberde aynen şu ifadeler geçiyor:

Gerek, Osman, gerek Ayşe, ve diğerleri arasında, Ibn-i Ka’b, Kur’an’ın bir çok parçasının kaybolmuş olduklarını kabul ediyorlardı. Ibni Mesud, İbni Ka’b, Ali, Ebubekir gibi ilk Müslümanlar arasında bulunan kişilerin ilk derlemeleri yapmış oldukları genel olarak kabul edilmektedir. Muhtemelen, ilk kez Osman’ın girişimiyle konsonantal metin standardize edilmiş bir kodeks haline getilmiştir.

Alenen Mossad-Oda Tv İşbirliği

Daha önce televizyonlarda sık sık görülen ve İsrail adına konuşan Rafael Sadi isimli Mossad ajanı artık Odatv yönetiminde yer alıyor. Odatv’de yazılar yazan ve sitenin yayın politikasını tamamen İsrail bakış açısı ile değiştiren Rafael Sadi ve Mossad Odatv üzerinden propaganda yapma imkanı buluyor.

Şimon Peres ve Rafael Sadi

Mavi Marmara Yolcularını Sorgulayan Adam: Rafael Sadi

Daha önce yöneticisi olduğu Mossad Fişleme Sitesi Kehaber’de Mavi Marmara yolcuları hakkında haberler yapan ve sosyal paylaşım sitelerinde “Geleceğiniz varsa göreceğiniz de var” türünden sözler söyleyen Rafael Sadi, 9 kişinin şehid olduğu Mavi Marmara operasyonundan sonra İsrail’de aktivistleri sorgulayan kişilerden birisi.

Genelkurmay’ın Sürekli Davetlisi


Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı basın brifinglerine Oda TV sürekli olarak davet ediliyor.

(14.08.2010)

İsrail Google Silahıyla Türkiye’yi Vuruyor

  • Google’nin kurucuları Sergey Brin ile LarryPage Yahudi asıllı internet girişimcileridir.

Larry Page (Solda) ve Sergey Brin (Sağda)

  • Google logosunu çizen Yahudi asıllı Ruth Kedar’dır.

Ruth Kedar

  • Google’nin satın aldığı Youtube vasıtası ile Türkiye’nin tarihi değerlerine acımasızca saldıralar gerçekleştirilmiştir. Türkiye’de mahkeme kararları olmasına rağmen yayın servisine devam eden Youtube’nin davranışları illegal yollardan Türkiye’de kaos ve çatışma ortamı yaratmaktadır.
  • Marmara Gemisinin Doğu Akdeniz’de İsrail saldırısına uğramasından sonra Google ve Youtube dünya genelinde Türkiye’yi suçlayan bilgi ve propaganda karartması çalışmalarını yürütmektedir.

31 Mayıs 2010 günü yaşanan Marmara gemisinin Doğu -Akdeniz’in uluslar arası sularında saldırıya uğraması olayından sonra Türkiye ve İsrail arasında karşılıklı suçlamalar ve propaganda savaşı gündeme geldi. İsrail’in gerçekleştirdiği eyleme doğrudan destek veren özelikle ABD’de basını elinde tutan ünlü Yahudiler gözü kapalı olarak Türkiye’yi suçlayan görüşleri dünyaya yaymaya başladılar.

Ve bu esnada Türkiye’de Bakanlık eliyle Google ve Youtube erişim engelleri gündeme geldi. Aynı günlerde Youtube’nin Türkiye’deki destek sağlayan servis elemanları ulusal basın ve yayın organlarında Youtube erişime yasağın kaldırılması için kulis çalışmalarında bulundular. Hatta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yasağın kalkması ile ilgili sözlerini de kendileri için referans olarak gösterdiler.

Açıkça bilinen bir gerçek vardı ki Türkiye’nin İsrail’i Marmara gemisi olayından sonra suçlayan girişimlerine dünya genelinde bilgi karartması yaparak engelleyen en büyük organizasyon olarak GOOGLE ile sorun yaşanmaya başlandı.

GOOGLE’NİN KURUCULARI “YAHUDİ ASILLI” İNSANLAR

Merkezi ABD’de bulunan Google’nin kurucuları olan Sergey Brin, 1973 Rusya doğumlu Yahudi asılı anne babanın çocuğu olarak 6 yaşının içinde ABD’ye göç etti. Ve bilgisayar teknikleri üzerinde uzmanlaştı. Google’nin diğer kurucusu Larry Page ise 1973 yılında ABD’de doğmuş Yahudi asıllı bir bilgisayar girişimcisi.

Sergey Brin ve Larry Page, 1998 yılında “Google” adında Web sitesi kurarak kısa zamanda dünyanın en fazla ziyaret edilen arama motoru haline getirmeyi başardılar. 2009 yılı itibariyle Google’nin çalıştırdığı eleman sayısı 20.000’ibulmuş, sermayesi de 163 milyar dolara ulaşmıştı. Sadece 2009 geliri 21 milyar dolar civarında idi.

Bütün dünyada internet ortamında bilgi araması yapan insanlar öncelikle Google’nin penceresinden giriş yapar hale geldiler. Bilgiye ulaşım kaynakları bir bakıma google tarafından kontrol edilir hale gelmeye başlandı. İlginçtir “GOOGLE” logosunun tespiti yapan kişi de Yahudi asıllı ABD vatandaşı Ruth Kedar’dır. Kedar, çoğu kez İsrail’e gezi yaparak kendi ülkesinin kültürel ve dini değerlerini gerçekleştirdiği logolara da yansıtır.

GOOGLE sözcüğünün başında bulunan “G” harfi “1” anlamına gelmektedir. Latince ve İngilizcedeki Tanrı anlamına gelen “God” kelimesinin de başlangıcıdır.”G” harfi felsefi kaynağını Tevrat’tan alan Evrenin ulu mimarı söylemi ile dile getirilen Masonik bir terimdir de.

Mason torbası şifresi bulunan “Gmail” logosu

TÜRKİYE VE İLE GOOĞLE KARŞI KARŞIYA GELDİLER

Türkiye’de iç karışıklık çıkarmak isteyen art niyetli provokatör insanlar kendi düşüncelerini yansıtan kısa filmlerini Youtube ile servis ederek yayınlamaya başladılar. Atatürk’ü küçük düşürücü bu filmlere Türk mahkemeleri yasak getirmesine rağmen Youtube bunları yayından kaldırmayı kabul etmedi. Türk mahkemelerinin verdiği kararları uygulamayan Youtube’nin bu yaklaşımından dolayı 2008 yılında erişim yasağı getirildi. Ve Youtube ile Google, hiç vergi vermeksizin Türkiye’den 30 milyon TL’den fazla para kazandılar.

En son olarak da İsrail’in Türkiye’ye karşı Marmara gemisinden dolayı propaganda savaşına dolaylı destek veren Google ve Youtube Türkiye’nin kara listeye aldığı internet erimiş medyası haline geldi.

Özetle söylemek gerekirse Google ve onun satın aldığı Youtube İsrail’in Türkiye karşı en güçlü propaganda silahıdır. Ve doğrudan veya dolaylı olarak acımasızca kullanılmaktadır.

(Cezmi Yurtsever, 2010)

Genelkurmay Başkanının Oğlu PKK Sanığı İle Arkadaş

Vakit Gazetesi şok bir fotoğrafa ulaştı. Tüm Türkiye’yi hayretler içerisinde bırakacak fotoğraf, bir PKK teröristi ile PKK ile mücadelenin başındaki subayın oğluna ait. İnanması zor ama gerçek.

Terörist, Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un oğlu Murat Başbuğ’la çekilmiş fotoğrafıyla ilgili “Arkadaşım” iddiasında bulundu. Terörist, Murat Başbuğ’dan bazı asker tanıdıklarının görev yerlerinin değiştirilmesi talebinde bulunduğunu ileri sürdü.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ

İşte Vakit’in ulaştığı o fotoğraf ve bu kişilerle ilgili geniş bilgi:

09 Nisan 2009 tarihinde İstanbul’da PKK terör örgütüne yönelik yapılan operasyonlarda, Burhan kod adlı Hasan Lala, Melike kod adlı Hacer Nar ve Ali kod adlı Yılmaz Ayyıldız isimli PKK teröristleri yakalanmıştı. Vakit, yakalanarak cezaevine konulan bu 3 teröristle ilgili detaylı bilgilere ulaştı. Yakalanan şahıslar, İstanbul Başsavcılığı’nda yapılan sorgulamada, örgüt adına kırsal ve siyasal alanda örgütsel faaliyet yürüttüklerini kabul ettiler. Şahısların ev aramalarında ruhsatsız silahların yanı sıra çok sayıda örgütsel doküman da ele geçirildi.

KİM BU İSİMLER?

Hacer Nar savcıya verdiği ifadesinde, İbn-i Sina Hastanesi’nde 1992 senesinden itibaren 2 yıl hemşirelik yaptıktan sonra sol düşünceye mensup olduğu için arkadaşları ile beraber bazı zamanlar DEP’e gidip gelmeye başladığını, kendisini bu hareketliliğe kaptırarak, hemşirelik görevinden ayrıldığını, İran’a illegal yollardan çıktığını anlattı. Nar, 1994 yılında DEP’li Kars-Digor Belediye Başkanı Ali Ayman aracılığı ile kırsala çıktığını ve Madur kampına giderek burada kamp sorumlusu Şemdin Sakık ile görüştüğünü anlattı. Çok sayıda askerin öldürüldüğü eylemlerde yer aldığını itiraf eden Hacer Nar, terör örgütünde bayanlardan oluşan bölüğün komutanlığını yaptığı öğrenildi.

BDP’Lİ MİLLETVEKİLİNİ ANLATTI

Terörist Nar, BDP İstanbul Milletvekili Sabahat Tuncel’in, örgütün tek tip elbisesini giyerek 2004 Haziran ayında Türkiye’den katılan PJA delegesi olarak kongreye katıldığını da söyledi.

Sabahat Tuncel

BARIŞ ANNELERİ İNİSİYATİFİ İLE İLİŞKİLERİ

Nar’a örgüt tarafından 2004 yılının son aylarında, örgüt içerisinde almış olduğu eğitimler sonrası Türkiye’de yasal olarak faaliyet gösteren legal kurum ve kuruluşlarda görev alması yönünde talimat verilmiş. Sahte kimlikle Türkiye’ye geçişi sağlanan Nar, İstanbul’da bulunan Barış Anneleri İnisiyatifi’nde aktif görev almış.

UZAKTAN KUMANDALI BOMBA KONUŞMALARI

Evinde yapılan aramada çok sayıda örgütsel doküman ve yayın ele geçirilen diğer PKK’lı terörist Yılmaz Ayyıldız’ın, Ferit Baran isimli örgüt üyesi vasıtasıyla kırsala gönderdiği iki militan, Van Emniyet Müdürlüğü tarafından yakalanmış ve bu şahısların Yılmaz Ayyıldız’ın kullandığı telefonla irtibat kurdukları ve örgütsel içerikli konuşmaları adli olarak tespit edildi. Yine Yılmaz Ayyıldız’ın telefon görüşmesinde, görüştüğü şahsı öncelikle uygun telefon için yönlendirdiği ve akabinde uzaktan kumandalı bomba ve örgütsel malzeme teminine matuf konuşmaların gerçekleştiği de hukuki olarak tespit edildi.

VE HASAN LALA’NIN EVİNDEN ÇIKAN DOKÜMANLAR

Bu 3 isimden sonuncusu ise Burhan kod adlı Hasan Lala. Bu ismin, dağa çıkacak gençleri sorumlu örgüt mensuplarına yönlendirdiği ve başkasına adına alınmış hatlar üzerinden telefon görüşmelerini gerçekleştirdiği, iddianamede yer almıştı. Vakit, terörist Hasan Lala’nın evinde yapılan aramada ele geçirilen dokümanların detaylarına ulaştı. Hasan Lala’nın ikametinde bulunan bilgisayarında PKK güdümünde yayın yapan internet sitelerinden indirilen dokümanlar ile terör örgütünün gençlik yapılanması olan YDGM (Yurtsever Demokratik Gençlik Meclisi) tarafından yapılan faaliyetlerin fotoğraflarıyla birlikte, HPG (Halk Savunma Güçleri)‘nin açıklamalarını içeren bildiriler, araç yakma eylemlerinin üstlenildiğine ilişkin haberler ve örgütsel mail adresleri bulundu. Yakalan şahıslara ait evlerde yapılan aramalarda çok sayıda örgütsel dokümanın yanı sıra biri ruhsatsız Glock marka ruhsatsız silah ele geçirildi.

ÖCALAN’IN AÇIKLAMALARI ÇIKTI

Hasan Lala’nın bilgisayarında yer alan dosyanın içerisinde; PKK/KONGRA-GEL terör örgütü güdümünde yayın yapan internet sitelerinden indirilmiş haberler bulundu. Bu haberler içerisinde bölücübaşı Abdullah Öcalan’ın, terör örgütünün üst düzey yöneticilerinden Murat Karayılan’ın ve terör örgütünün askeri yapılanması olan HPG(Halk Savunma Güçleri)’nin açıklamalarının yayınlandığı, ayrıca terör örgütü mensuplarının gerçekleştirmiş oldukları araç yakma eylemlerinin üstlenildiğine dair haberlerin yayınlandığı word dosyaları bulundu. Bilgisayarda, Abdullah Öcalan’ın avukatları ile yapmış olduğu görüşme notlarının, KCK sorumlusu Murat Karayılan’ın yaptığı propaganda konuşmalarının ve PKK’nın silahlı kanadı HPG’nin ve gençlik yapılanması olan YDG-M’nin yazılı açıklamaları da bulundu.

SALDIRI ÖNCESİ ÇEKİLMİŞ FOTOĞRAFLAR

Terörist Hasan Lala’nın ikamet adresinde elde edilen dosyanın içerisinde, PKK/KONGRA-GEL terör örgütü mensuplarının terör örgütünün sözde kırsal alanında üzerlerinde terör örgütünün sözde askeri elbisesi ve silah bulunurken örgütün sözde bayrağı önünde çekilmiş fotoğrafları bulundu. Dosyaların yapılan operasyon öncesi farklı tarihlerde oluşturulduğu tespit edildi.

FOTOĞRAFLAR SORULDU

Burhan kod Hasan Lala isimli örgüt üyesinin savcılıktaki sorgusunda şok iddialarda bulunduğu öğrenildi. Savcılık sorgulamasında bu fotoğraflarda yer alan şahısların kimler olduğu, bu örgüt üyelerinin isimleri ve örgüt içindeki konumları soruldu.

ŞOK BİLGİLER: MURAT BAŞBUĞ’LA ÇEKİLMİŞ FOTOĞRAFLARIM ONLAR

Bu fotoğraflardan bazıları için Burhan kod Hasan Lala’nın verdiği cevaplar hayret uyandırdı. Lala’nın iddiasına göre, kendisiyle birlikte çekilmiş çok samimi fotoğrafların birçoğu Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un oğlu Murat Başbuğ’a aitti. O fotoğraflardan birinde gerçekten, Lala, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un oğlu Murat Başbuğ’la yan yana görülüyor.

MURAT BAŞBUĞ VE LALA YANYANA

Yukarıdaki fotoğraf, Hasan LALA isimli şahsın ikameti olan adreste -Beşiktaş ilçesi Kültür Mahallesi Ahmet Yesevi Sokak No :4- yatak odasında yapılan aramada bulundu.

ASKER YAKININA TORPİL

Hasan Lala adlı terörist, evinde yapılan aramada elde edilen “GEVAŞ İLÇE JAND. ASAYİŞ KOMUTANLIĞI YOLDÖNDÜ KARAKOLU HAKAN TARİ ULUSLAR ARASI İLİŞKİLER” yazılı doküman hakkındaki savcılık sorusu üzerine, Van’da kısa dönem askerlik yapan bir yakınına yardımcı olmak üzere aracılık etmek için bu notları tuttuğunu söyledi.

Hasan Lala, “İZMİR GAZİEMİR HAVA OKULUDA KD. ÜST ÇAVUŞ NATO İZMİRİ İSTİYOR ERDAL GÜLER SİCİL 2000/027” yazılı dokümanın ve dokümanda ismi geçen Erdal Güler’in kim olduğunun sorulması üzerine de, bu şahsın İzmir’de Gaziemir Hava Okulunda rütbeli pilot olduğunu ve İlker Başbuğ’un oğlu Murat Başbuğ ile görüştüğünü öğrenen yakınlarının isteğiyle bu şahsın yerinin değiştirilmesi için yazmış olduğu not olduğunu ifade ve iddia ettiği öğrenildi.

BAŞKA ASKER ÇOCUKLARI İLE DE İRTİBATI VAR

Galeri işleten Lala’nın, maddi imkanlarını da kullanarak başka asker çocukları ile de yakınlık kurduğu da tespit edildi ve bu irtibatlar savcılık ifadesinde soruldu. Ele geçen belgelerde, Lala’nın bir reklam ajansına da ortak olduğu ve çok sayıda yerli ve yabancı bayanla fotoğrafların çekilmiş olduğu ve bayanlardan oluşan bu çevrenin etkinliklerde yer aldığı görüldü.

PKK Zanlısı Hasan Lala ve İlker Başbuğ’un Oğlu Murat Basbuğ

KAMUOYU AÇIKLAMA BEKLİYOR

Kamuoyu bu şok fotoğraf ve Hasan Lala adlı teröristin “arkadaşım” iddiasıyla ilgili Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’dan açıklama bekliyor. Cevap bekleyen sorular şöyle:
*Bu fotoğrafı neyle izah ediyorsunuz?
*Murat Başbuğ’un Hasan Lala adlı teröristle arkadaş olduğu doğru mu?
*Doğru ise, PKK’lı olduğunu bilmiyor muydu?
*PKK’lı Lala’nın asker yakınlarıyla ilgili talepleri yerine getirilmiş midir?

(Yener Dönmez, Vakit, Haziran 2010)

***

Genelkurmay Açıklaması: ÜÇ YIL ÖNCE ARKADAŞ ORTAMINDA ÇEKİLDİ

KONUYA ilişkin Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, şöyle denildi:

”Bu fotoğraf, üç yıl önce bir arkadaş grubu ortamında çekmiştir. Haberde yer alan hususlar gerçeği yansıtmamakta. Kişiye ilişkin iddialar 16 Nisan 2009 tarihli İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün yazısından öğrenilmiştir. Ayrıca aynı yazıda, bölücü terör örgütü tarafından gerçekleştirilebilecek muhtemel güvenlik risklerine karşı gerekli koruma tedbirlerinin alınmasına dikkat çekilmiştir. Konuyu başka bir zemine çekerek, istismar etmek isteyenler hakkında gerekli yasal işlemlere başvurulacaktır.”

(Önder Şuşoğlu, Akşam)

Türk Dünyası Üzerindeki İçten Dıştan Tezgahlar

Batı deyince, Rusya’sından bütün Avrupa’sı, bütün Amerika’sına kadar bizzat yaşayarak şunu gördüm ki: En üst seviyesinden sokaktaki garibanına kadar hepsinin kafasında tek bir şey vardır: “Endülüs’ü sildik, burası hala duruyor”.

Bu acıklı duruma bizi “kültür mühendisleri” getirdi, bilhassa Amerika’nın, İngiltere’nin kültür mühendisleri yaptılar bu işi. Zaten bir ülke, bir millet içinden dağıtılırsa, topa, tüfeğe ihtiyacı kalmaz artık. Evet top, tüfek, lazerli silahlar, füzeler vb. vb de olmalı.

Batılı, Türklerin kendilerine güvendikleri zaman pek çok işi başardıklarını görüyor. İçerden engellemelere rağmen halk, bu millet, bir sürü iş becerdi. Hatta başka ülkelere işçi olarak gitti, işveren oldu. Onun için bu içerdeki ve dışarıdaki düşmanlar son derece endişe ediyorlar. Dolayısıyla bu düşmanlar, adım adım, bilhassa son 50 yıldır hızlanarak, “bu işi kökünden nasıl hallederiz?” ile uğraşmışlardır.

Yıllarca haçlı seferleri yaptılar, bir türlü beceremediler bu işi; sonunda dediler ki: “Biz bu işi içinden halledeceğiz. Bunları içinden bozarsak, Türklük ve Müslümanlık şuuru bırakmazsak ve nihayet birbirine düşürürsek, kim olduğunu, feleğini şaşırmış hale getirirsek, dinini, tarih şuurunu yok edersek, o zaman bu işi biz rahatça hallederiz”. Bu plan yürümektedir Türkiye’de.

İşte Batı bizden aldıkları ilimleri bize karşı güç oluşturmak için kullanıp güçlendikçe bizi ortadan kaldırmanın yollarını aramaya başlamıştır. Bu işe özellikle 1700 başlarında soyunmuşlar. Fiziki olarak Türklerle başa çıkmamız mümkün değil demişler. Onun için biz olsa olsa bunları içinden yıkabiliriz demişler. Araştırmışlar, bakmışlar ki Türk’ün kuvveti tasavvuftan, gelenek ve göreneklerinden, insanlık anlayışı gibi hasletlerden geliyor. Dolayısıyla biz bunları içinden bozarsak bu işi ancak öyle hallederiz. Ne kadar sürer demiş İngiliz. “Biz, belki torunumuz da sonucu göremeyecek, ama biz ondan sonra için çalışıyoruz” demiş. İngiliz bu planla Hicaz’da Vahabilik gibi sahte bir mezhep kurdu. Şimdiki Suud kralları da bunların torunlarıdırlar. Vahabiler ilk iş olarak Hicaz’da bulunan 300-500 bin Türkü kestiler. (İngiliz Hindistan’da da sahte Ahmedi mezhebini kurdu).

1838’de İngilizler dünyanın küreselleştiğine dair bir edebiyatla ve Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki bazı idarecileri satın alarak Gümrük Birliği anlaşması imzalattılar. İngiliz malları Türkiye’ye doldu. O zamanlar Ankara’nın nüfusu 90 bin civarındaymış, büyük bir el dokuma sanayii varmış ki, dünyaca meşhur kumaşlar üretilirmiş. Bu anlaşmadan 10-15 yıl sonra Ankara’nın nüfusu 30 bine düşmüş. Dokuma sanayiimiz ölmüş. Ardından Tanzimat Fermanı ile köşe başlarındaki bazı adamların da gayretleriyle çözülme başladı. Fransa’ya rasgele, amaçsız öğrenci gönderilip sahte sömürge aydınları yetiştirildi.

Norveç ve İsviçre halk oylamalarına binaen AB’ye girmedi. İngiliz halkı bile AB’de ulusal egemenliklerinden vazgeçmek istemiyor. Fransa’da da aynı şekilde kuvvetli sesler yükseliyor. AB fikrinin arkasında yatan ülkülem (“ideoloji”) ile hiç de yeni olmayan, kökleri 1700’lere giden “Yeni Dünya Düzeni” arasında bağıntı var. Fransa’nın önemli bazı siyaset adamları son aylarda bu “Yeni Dünya Düzeni” oyununa karşı çıktılar. Ama Türkiye’de de olduğu gibi üstlerde birileri “Yeni Dünya Düzeni” ve onun kuyruğu AB’ye uluslarını, adeta emr-i vakilerle sürükleme peşinde. Bu üstlerdekilerin kime, niye ve nasıl hizmet ettikleri elbet bir gün belli olacak.

III. Dünya Savaşı çıkar mı? Nasıl çıkar, onun üstüne tahmini birşeyler diyebilirim. İnşallah çıkmaz. Tabii daha önemlisi İslam ülkelerine karşı bir “Hıristiyan Cihadı” açılmıştır. Yani, Haçlı Seferi. Bush Haçlı Seferi desin-demesin, olaya baktığın zaman bütün İslam ülkelerine karşı bir haçlı seferi görülüyor. “Peki 11 Eylül’de mi başladı?” “Hayır.” Bin yıldır böyledir. Ama bu son Haçlı Seferi yeni başlamadı. 100 senedir devam eden bir Haçlı Seferidir. Bu olaylar son noktayı koymadır. İslam ülkeleri zaten perişandır. Herbiri bir sömürge durumundadır. Hepsinin başında dışardan ayarlı krallar vardır. Sahte neft yağı (petrol) bunalımı olduğu zaman Amerika’da ahali diyordu ki, sokakta benzin kuyruğunda: “Bu petrol niye Arapların oluyormuş? Gidelim oraları fethedelim”. Nitekim 20 sene sonra bir Körfez savaşı icat edip zaten denetimlerinde olan petrol bölgesine iyice yerleştiler.

“Şimdi Körfez savaşının asıl sonucu nedir?” Dikkat edin. Yan ürün gibi görünen şey asıl sonuçtur. “O nedir peki?” Amerika Suudi Arabistan’ı ve Kuveyt’i fiilen işgal etti. Bir sürü askeri üssü, yüz binlerce askeri var çölün ortasında. Arapların da haberi yok. Amerika hem petrol bölgesine yerleşti hem de Suudi Arabistan ve Kuveyt’in hazinesini soydu. “Ben sizi korudum” bahanesiyle. Kral aileleri ağlaşıyor. Üstelik borçlandılar. Hem işgal edildiler, hem hazineleri soyuldu.

Avrupa’da Müslüman düşmanlığı tarihten beri çoktur. Ama Amerika’da Müslüman nedir, Türkiye nerdedir, bunlardan ahalinin pek haberi olmaz. Amerika’nın ahalisi cahil bırakıldığı için. Dolayısıyla da fazla düşmanlıkları da yoktu. Yeni kavram-formül ile birlikte Müslüman dünyası düşman ilan edildi. Amerika böyle karar verdiği zaman basın-yayına da 1-2 kitap yazdırırlar. Huntington gibi adamlara. Sonra bunların çığırtkanlığını yaparlar. Birkaç gün içinde aniden bir hava oluşuverir. Yani birileri düşman olarak gösterilir. Her zaman yapmışlardır. Dolayısıyla bu olaylar, bir başlangıç noktası seçmek gerekirse, 91’de bu lafların ortaya çıkmasıyla başladı diyebiliriz. Tabii öncesinde de planlanıyordu. Kimse sanmasın ki, 11 Eylül’de bir olay oluverdi de, ondan sonra ortalık karıştı. Öyle değil. Tüm olaylar adım adım düşünülerek planladı. Sizler de biraz düşünürseniz bir adımları farkedersiniz.

Tarih bir tahterevalli gibidir. Bunun matematiksel denklemlerini yazabilirim. Beş yüz sene Batı tarafı yükselir, öbür tarafı aşağı iner, beş yüz sene de tersi olur. Şimdi sıra bize gelmiştir. Batı, Amerika’sıyla Avrupa’sıyla içinden çürüyor. Onun için sıra bize geliyor kimse merak etmesin.

(Hedef Türkiye, Profesör Dr. Oktay Sinanoğlu)

Monica’dan Nesrin’e İsrail, Bunu Hep Yapıyor!

Evli bir kadın olan Nesrin Baytok’la zina ilişkisi ortaya çıkan torun-torba sahibi Deniz Baykal, 4 gün süren suskunluğunu bozup, kameraların önüne geçiyor ve CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa ettiğini açıklıyordu. İstifa ederken de, ilginç şeyler söylüyordu. Meselâ, diyordu ki; “Bu kara kampanyaya teslim olmayacağım. Sadece CHP Genel Başkanlığı koltuğunu bırakıyorum. İstifa etmiş olmam, teslim olma değil, bir meydan okumadır!
CHP’de, bu kirli tezgâhlar karşısında yolunu seçmek zorundadır. Benim istifa kararım, hem Türkiye siyasetini hem CHP’yi yeniden tanzim etmek isteyenlere bir imkan tanıyacak hem de CHP’ye bu komplo ile hesaplaşma fırsatı verecektir.”
Aynı Baykal, 15 Haziran günü çıktığı Uğur Dündar’ın Arenası’nda da diyordu ki;
Başbakan’ın bilgisi ve onayı dahilinde birtakım şeylerin yapıldığı kanısındayım. Her geçen gün, bunun böyle olduğu daha çok ortaya çıkıyor.

Deniz Baykal ve Nesrin Baytok

HEDEFTE CHP DEĞİL, AK PARTİ VAR!

Bu sözlerinden de anlaşılıyor ki;
Baykal, kendisine bir komplo kurulduğuna inanıyor. Baykal’a göre, komployu kuran, Hükümetten veya Başbakan Tayyip Erdoğan’dan başkası değil!
Malûm, daha önce de yazdık;
Nesrin Baytok ve o zina evini ayarlayan, Baytok ve Baykal’ı çırılçıplak soyup yatağa girmelerini sağlayan Hükümet midir ki, komplo suçlamasına maruz kalsınlar? Sen nefsine ve cinsel arzularına engel olamayıp, harama uçkur çözmüşsen, Hükümet ne yapsın? Kafana silâh dayayıp, seni zorla mı götürdüler o eve? Dipçik zoruyla mı soktular o yatağa?
Bunları çok yazdık, çok tartıştık.
Ama, bu olayın, üzerinde pek fazla durmadığımız bir yönü daha vardı.
Kaset skandalının asıl hedefi Deniz Baykal ve CHP miydi, yoksa AK Parti mi?
Baykal, her ne kadar, bu olayın CHP’yi yeniden tanzim etmek için tezgâhlandığını söylese de, bazı gelişmeler onu gösteriyor ki, bu operasyonun hedefinde CHP değil, AK Parti iktidarı vardır!
Yani, asıl amaç Baykal’ı düşürmek değil, Erdoğan Hükümeti’ni düşürmektir!

CLINTON’A KARŞI MONICA OPERASYONU

Ortaya böyle bir iddia attığımıza göre, elbette bunun kanıtlarını da göstermemiz gerekir!
Ne dersiniz, dünde kalan bir olaydan söz edelim mi? Meselâ, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ile Monica Lewinski arasında Oval Ofiste gerçekleşen oral ilişkiye bir bakalım mı?
29 Ocak 1998’de yazdığım bir yazıda, bu skandalla ilgili olarak demişim ki;
Skandalın baş aktristi olan Monica Lewinsky, aslında Yahudi asıllı bir kadındır!
Bunun da ötesinde;
Clinton ile İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun arası, son aylarda pek iyi değildir.
Clinton, kendisiyle görüşme talebinde bulunan Netanyahu’yu tam 5 defa refüze etmiştir!
Ürdün’de Hamas liderine karşı girişilen Mossad operasyonuna da karşı çıkmıştır Clinton!
Eeee, tabiî, Mossad unutmamış bu hasımlığı!
Bir misilleme için;
Uzun süredir fırsat kolluyormuş!
İşte, tam bu noktada; Yahudi asıllı Monica Lewinsky adlı kadının ortaya çıkıp veya çıkarılıp, Clinton’a sarılırkenki görüntülerinin televizyon ekranlarında peş peşe yayınlanması, hattâ daha ayrıntılı sahnelerin yayınlanacağının işaretlerinin verilmesi, size de garip gelmiyor mu?
Ne enteresan değil mi;
Oval Ofis’te oral seks skandalının patlak verdiği yıllarda İsrail Başbakanı olan Benyamin Netanyahu, bugün de Başbakan’dır!

Benyamin Netanyahu

Mehmet Barlas’ın dün yazdığı gibi;
İsrail hep aynı ama,
Ona karşı olanlar hep değiştiriliyor!
Kısa bir hatırlatma yapmış Barlas;
Düşünün ki; İsrail o günden bugüne ne işgal ettiği topraklardan çekildi, ne de Kudüs’ün başkent olmasından vazgeçildi. Ayrıca daha sonra 1973’teki Yom Kipur Savaşı ile işgal daha yerleşik hale geldi.
Ama Birleşmiş Milletler’de İsrail aleyhindeki kararlara öncülük eden ülkelerde 1967’den bu yana sayısız rejim değişiklikleri ve darbeler oldu.
Pakistan’ı, İran’ı, Türkiye’yi hatırlayın.
İsterseniz Sovyetler’i bile hatırlayın.
1993 yılında yeniden Filistin yönetimine verilen Gazze, 2007’den bu yana da İsrail ablukasına hedef olmuş durumda.
Peki ne değişmedi?
İsrail-Amerikan stratejik kader birliği daha da pekişti.

Monica Lewinsk ve Bill Clinton

MONICA, BEYAZ SARAY’A NASIL SOKULDU?

Peki, değişmeyen ama kendi karşıtlarını sürekli değiştiren İsrail ile, CHP üzerinden AK Parti’ye operasyon düzenlenmesinin ne ilgisi var?
Bu ilgiyi kurabilmek için, Monica Lewinski’nin Beyaz Saray’a nasıl sokulduğunu ve orada neler yaptığını bilmekte yarar var. Önceki günkü Takvim’de, MOSSAD’dan Monica tuzağı başlıklı bir haber vardı ve olayın perde arkası şöyle anlatılıyordu:
ABD tarihin en başarılı başkanı olarak gösterilen Bill Clinton, Beyaz Saray’daki 2. döneminde İsrail’in çıkarlarına karşı çıkmaya başlamıştı.
1997′de Washington’da bulunan dönemin İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’ya, “İşgal ettiğiniz Filistin topraklarını hemen terk edin. Siz kendinizi süper güç olarak tanımlıyorsunuz. Süper güç siz değil biziz” dedi.
İşte bu açıklamalar, İsrail’i fena halde kızdırmıştı.
Beyaz Saray’dan ayrılan İsrail lideri Netanyahu, Clinton’ın muhaliflerinden aşırı sağcı Jerry Falwell’le gizli bir yemek yedi. Clinton’ı saf dışı bırakmaları konusunda operasyonun startını veren İsrail, gizli servis MOSSAD’ı devreye soktu.
İsrail Gizli Servisi, 2 yıl önce Beyaz Saray’a yerleştirilen stajyer Monica’nın görevini yaptığını ve ellerinde bulunan bir elbisenin Clinton’ı zor durumda bırakacağını Netanyahu’ya söyledi.
Peki neydi bu elbise?
MOSSAD, 1995′te Yahudi ailenin çocuğu olan Monica Lewinski’yi, Beyaz Saray’a stajyer olarak göndermeyi başarmıştı. Clinton’ın Yahudi danışmanı Lieberman, bu konuda MOSSAD’a yardımcı olmuş ve Monica’ya birçok ayrıcalık sağlamıştı. Beyaz Saray’a gece giriş kartı olan tek stajyer, ajan olduğunu bile bilmeyen Monica’ydı. Clinton’ın bayanlara karşı olan zaafını bilen MOSSAD, Monica’yı çok iyi kullanmıştı.
Monica, açık-saçık giyimi ve sevimli tavrı ile Clinton’ın dikkatini çekmeyi başardı ve 1995 Aralık ile 1996 Ocak’ta Oval Ofis’te Clinton’a oral seks yaptı. Sonra da spermlerin bulunduğu elbiseyi sakladı.
1998′de de medyaya servis edilen bu skandal, dünya gündemine bomba gibi düştü.
17 Ağustos tarihinde Clinton, büyük jüriye verdiği ifadede Lewinski ile uygunsuz ilişkiye girdiğini kabul etti.
Yaklaşık 8 ay süren ‘Oval Ofis’ skandalı, Clinton’ı çok yıpratırken, İsrail’in istediği oldu. İsrail’in ABD’den talep ettiği her şey senatodan çıktı. Başkan Clinton da hepsini imzalamak zorunda kaldı.

NESRİN HANIM, CHP’YE NASIL GİRDİ?

Ne ilginç değil mi;
Monica Lewinski’nin Beyaz Saray’a sokulması ile Nesrin Baytok’un CHP’ye sokulması olayı, birbirine çok benziyor!
Hele hatırlayın o günlerde yazılanları:
Mühendis Nesrin Baytok’un yükseliş öyküsü, 1990′larda başladı. Kitap pazarlamacısı olarak SHP Genel Merkezi’ne giden Baytok, partinin etkili isimlerinden olan Erol Çevikçe ile tanıştı ve Genel Merkez’de işe başladı.
Baytok, 1991-1992 döneminde partinin genel sekreteri olan Deniz Baykal’ın özel kaleminde görev aldı.
Tarsuslu’olan Baytok, iddialara göre Kafkas kökeni sayesinde Önder Sav’ın da desteğini aldı. Baytok ile Baykal arasında yakınlaşma olduğu dedikoduları parti çevrelerinde yıllar önce yayıldı.
Dedikodular, Baykal’ın eşi Olcay Hanım’ın da kulağına gitti. Aile içinde gerilim yaratan bu konu, dışarıya sızdırılmadı.
Baytok, Baykal tarafından 2007 seçimlerinde Mersin’den milletvekili adayı yapılmak istendi. Ancak iddialara göre Nesrin Hanım Mersin’i beğenmedi ve Ankara’dan aday olmak istediğini söyledi. Amacına ulaşan Baytok, Ankara milletvekili olarak Meclis’e girdi.

TEK HEDEF BAYKAL DEĞİLDİ!

Tabii; Monica-Nesrin benzerliğinden yola çıkıp, Nesrin Baytok’u da CHP’nin içine MOSSAD’ın soktuğunu iddia ediyor değilim.
Ama, düşünmüyor değilim;
Zina Evi’ndeki uygunsuz görüntüleri çekmek için oraya kamera yerleştiren MOSSAD olamaz mı?
Böylece, yıpranan ve Hükümet karşısında etkisiz bir muhalefet yapan Baykal’ı CHP’nin başından indirip, yerine bir başkasını getirmeyi hesaplamış olamazlar mı?
Nesrin Hanım veya kocası Can Baytok’un böyle bir senaryoda rol alıp almadıklarını elbette bilmiyorum. Hem sonra, Monica da, MOSSAD operasyonunda rol almış değildi ki! O da, ajan olarak sokulduğunu bilmeden kullanılmıştı!
Bana öyle geliyor ki;
CHP’nin başından Baykal’ı indirip, yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nu getirenler, planlarını da önceden yapmışlardı! Kılıçdaroğlu’na Gandi diyerek, onun kafasına Ecevit kasketi geçirerek, bir rüzgar estirmeye çalışanların amacı, AK Parti iktidarına karşı CHP alternatifini güçlendirmekti!
Bugün Kılıçdaroğlu rüzgarından bahsedip, CHP’nin yelkenlerini şişirmek isteyenlerin amacı budur!
AK Parti gitsin, CHP gelsin!

BU OYUN TERSİNE DÖNECEKTİR!

Bu propagandaların İsrail merkezli olduğunu görmek için, herhalde müneccim olmaya gerek yok! Çünkü İsrail, gerçekten zor durumda kalmış, iyice sıkışmıştır! Alın işte, dün de Avrupa Parlamentosu kınadı İsrail’i.
Hem de, 56 ret, 56 çekimser oya karşılık 470 oyla!
İsrail, bu siyasî ablukaya karşı, Gazze’ye uyguladığı ekonomik ablukayı gevşettiğini açıklamak zorunda kalmıştır ki, bu da ne kadar sıkıştığının bir göstergesidir.
Türkiye’nin İsrail’e uygulayacağı yaptırımlar da birkaç güne kadar açıklanacaktır. İşte o zaman, İsrail, çok daha yalnızlaşacaktır!
Kısacası, ava gidenlerin avlandığı gibi, İsrail’in planları da, bu defa ters tepecektir!
Yani, Mehmet Barlas’ın dikkat çektiği durum, bu defa tersine dönecektir! Hani, Barlas; İsrail hep aynı ama ona karşı olanlar sürekli değiştiriliyor diyor ya, bu defa değişen AK Parti iktidarı değil, Netanyahu iktidarı olacaktır!
Tabii, Ver oyunu CHP’ye, gitsin İsrail’e gibi bir durum ortaya çıkmazsa!
Hiç şüpheniz olmasın ki; Kemal Kılıçdaroğlu’nun, İsrail’e yönelik ılıman açıklamaları da CHP’yi iktidar yapmaya yetmeyecektir.
İsrail, hakettiği cezayı mutlaka görecektir!
Benim bildiğim Erdoğan,
Bu cinayetleri İsrail’in yanına komaz!
Gelişmeleri izlemeye devam!

CHP’de bir uçkur vak’ası daha!
İtiraf etmeliyim ki, yanıldım. Ben, CHP’nin sonunun, Atatürk istismarı ve laiklik gibi söylemlerinden, yani diskurdan olacağını sanıyordum. Ama, galiba; CHP’nin sonu diskurdan değil, uçkurdan olacak!
Alın işte, Baykal’ın uçkuru bitmeden, bu defa da Muharrem İnce’nin uçkuru girdi devreye.
Fatma Büyükkömürcü adlı, CHP için fahrî olarak çalışan bir kadın, geçtiğimiz Çarşamba günü gitmiş Ankara Savcılığı’na ve CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin tacizlerini anlatmış tek tek!
İddialarına göre; lisede öğrenci olan kızının bir sorununu halletmek için Muharrem İnce ile görüşen Fatma Büyükkömürcü, daha sonra cinsel içerikli telefonlar almaya başlamış!

Muharrem İnce

Muharrem Bey, kadına o kadar askıntı olmuş ki, işler abaza olduğunu söyleyip, Şu Apartman 1 Numara’ya gel demeye kadar varmış!
Kadın, bu tacizleri, CHP’li kurmaylara da iletmiş. Ama ilgilenen olmamış! Bir avukat tutmuş ama o da oyun oynamış kendisine!
Bu uçkur olayının sonu nereye varır, bilemiyorum. Savcılık, İnce’nin ifadesine mi başvurur, yoksa takipsizlik mi verir, bilemem.
Belki Muharrem İnce de ortaya çıkar, Baykal gibi komplo der!
Ama, kanaatim değişmeye başladı.
CHP’nin sonu, diskurdan değil, galiba uçkurdan olacak!

(Hasan Karakaya, Vakit, Mayıs 2010)