RSS

Kardeşlik Meselesi

Tarih: Sep 19 2014

Müslüman Kardeşler hareketi 1928’de Hasan El-Benne tarafından Mısır’da kuruldu  Bu hareketin kuruluşu ile ilgili olarak çok şey söylendi.  Örneğin İngilizlerin dolaylı desteği.  Örneğin Suudi Arabistan sponsorluğu.  1950’li yıllarda Arap milliyetçiliği ile sola karşı komplolara başlayan örgüt yasaklandı, liderleri idam edildi ve kaçanlar hep Suudi Arabistan ya da İngiltere’ye sığındı.  Müslüman Kardeşler’in Arapçası El-İhvan El-Müslimin.

İhvan kelimesini ilk kez Suudiler kullandı. 1747’den itibaren Osmanlı’ya ve Osmanlı ile işbirliği yapan aşiretlere karşı ayaklanan Suud Ailesi ve Vahabi mezhebinin kurucusu Muhammed Abdülvahab bu ayaklanmada örgütledikleri serserilere İhvan adını verdiler. Çok bağnaz dini öğretiler ile beyinleri yıkanan bu İhvanlar yani Kardeşler inanılmaz katliamlar yapıyordu.  Suud Ailesi İngiliz işbirliği ile Hicaz ülkesinde Suudi Arabistan Kırallığını kurunca Kral Abdülaziz 1929’da İhvanları ortadan kaldırdı.  Nasıl olsa kardeş ülke Mısır’da yeni İhvanlar ortaya çıkmıştı.  O tarihten sonra Arap ve İslam dünyasında ortaya çıkan tüm İslami hareketler ideolojik olarak Suudi ve Mısır İhvanlar’ından etkilenmişlerdir.  ABD ve Batı ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında komünizme karşı savaşında hemen hemen tüm İslami hareketleri kullanmıştır. Çünkü din kökenli bu hareketlere göre Komünistler dinsiz ve AllahsızdırCIA onlara öyle öğretmişti.  Bir Amerikan araştırma kuruluşunun hesaplarına göre Suudi Arabistan çağdışı Vahabi mezhebini yaymak, dünyadaki Müslümanları daha da bağnazlaştırmak ve onları Amerikan hizmetine sunmak için 1931-1991 yıllarında 87 milyar dolar harcamış.  En büyük payı hep Kardeşler almıştı.  Suudi Arabistan ve büyük patron onları çok seviyordu.  Ülkelerinden kovulanların tümü ya Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine ya da ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde misafir ediliyorlardı.

AKP‘nin Kasım 2002’de iktidara gelişi ile birçok şey değişmeye başladı.  İhvanları sevme konusunda AKP yönetiminde Türkiye, ezeli düşman Suudiler ile yarışmaya başlamıştı.  Vahabi mezhepli olmasına rağmen Suud Ailesi’nden hoşlanmayan Katar Emiri Hamed ise bunu fırsat bilerek Ankara’nın çizgisine yaklaştı.  Adam inanılmaz zengin.  AKP ise iktidara gelir gelmez Rahmetli Erbakan Hoca‘nın yolunda yürüyerek dünyadaki tüm İslamcı parti, grup, örgüt ve hareketlere el uzattı. Çekingen başlayan bu ilişki zamanla çok gelişti ve İstanbul bu kesimler için etkin bir merkez oldu.  AKP Hükümeti İhvan olan herkes ile ilişki kurmuş, farklı içerik ve düzeylerde birlikte hareket etmeye başlamıştı.  Arap Baharı öncesinde bile ülkelerinden kaçan ya da Batı ülkelerinde barınan İhvanların büyük bölümü İstanbul’u yeni mesken edinmişti. AKP Hükümeti hepsi ile çok sıkı ve kapsamlı mali ve ekonomik ilişki kurmuştu.  Yasin El- Kadi sadece bir örnek .  Kardeşlerin yönetiminde Yeşil Sermaye kurumları içte ve dışta hızlı bir şekilde zenginleşiyordu.  Esad ise Türk ve Arap medyasına verdiği demeçlerde ‘ Erdoğan bana gelip reform yap dediğinde aslında bir tek şey istiyorudu: Müslüman Kardeşleri serbest bırak ve hükümeti onlarla paylaş‘ diyordu.  Yani Erdoğan bu söylem ve tutumu ile dünyadaki tüm Kardeşlere Bundan böyle koruyucunuz Suudiler değil benim demek istiyordu.  Hamas’a da bunun için sahip çıkıyordu.  Çünkü Hamas İhvan idi.  Yani AKP’liler gibi. Çoğunluk onlar ile anlaşamıyordu .  Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Libya, Tunus ve diğerleri.  Onları İhvan olmayan Kafir Alevi Esad ve onun müttefiki Şii Iran ve Hizbullah sahipleniyordu.  ABD bile Esad’a gidip Bu terörist Hamas İhvanlarından vazgeç sana istediğini verelim demişti.  Esad İhvan değildi ama Kardeş kardeşden vazgeçmez diyerek Amerikalılar’ı kovmuştu.  Sonrasında Arap Baharı oyunu başladı.

Arap Baharı tezgahı ile İhvanlar Tunus, Fas, Mısır, Libya ve Yemen’de iktidara geldi ya da güçlendi. AKP yönetiminde Türkiye tüm bu süreçte İhvanlara her alanda sınırsız destek verdi. İstanbul İhvanların yeni uğrak yeri ya da başkenti olmuştu. AKP her gün bu ülkelerden yüzlerce İhvanı misafir ediyor, yardım ediyor ve eğitiyordu. TRT’de onlar için Arapça özel bir kanal bile kuruldu. Her hafta İstanbul’da İhvanların katılımı ile bölgesel ve uluslararası konferanslar, sempozyumlar, seminerler düzenleniyordu. Erdoğan Yakında Sultan Olurum rüyasını görmeye başlamıştı. Davutoğlu stratejik derinlikten giderek tüm bölgenin Kardeş olacağını söylüyordu. Katar Emiri’nin televizyonu Elcezire, Erdoğan ve Davutoğlu’na durmadan gaz veriyordu. Ama olmadı. Belki de Mason Biraderlerin nazarı değmişti.

Erdoğan ve Suriye’nin Dostları Grubu’ndaki 100 ülkenin sınırsız desteğini alan Suriyeli Kardeşler Esad‘ı deviremedi. Suriyeli Kardeşlere başta Arap ülkeleri olmak üzere 70-80 ülkeden başka hakiki Kardeşler geldi ama yine olmadı. Esad hep direndi ve ayakta kaldı. Esad direnince Mısır’daki Kardeşler iktidarı devrildi. Hasan Elbenne’nin ülkesi Mısır gidince Erdoğan’ın rüyası kâbusa dönüştü. Üstelik Kardeşlerin işi Tunus, Libya, Fas, Yemen, Irak ve Filistin’de çok kötü gidiyordu. Suriye’de durum daha da kötüleşiyordu. Tüm desteğe rağmen Kardeşler işe yaramamış ve ortaya yeni türden Kardeşler çıkmıştı. Nusra, İslami Cephe, Mücahitler Ordusu ve daha niceleri . Ama başkaları IŞİD‘in saflarında kestikleri kafalar ile zevkle top oynuyorlardı. Orijinal Vahabi Kardeşliğinden çok şey öğrenmişlerdi. Yoksa Nusra, ÖSO ve diğer kardeş örgütler içindeki Kardeşlerinin kafalarını keseler miydi?

Erdoğan çok üzülmüş ve çaresizdi. IŞİD’çi İhvanlar 49 Türk vatandaşını rehin almıştı. Ama olsun Erdoğan-Davutoğlu yönetiminde Türkiye Kardeşler’den vazgeçecek gibi görünmüyor. İhvan hareketinin çökmesine rağmen. İhvan kelimesinin patentine sahip Suudiler ve Mısırlılar artık Kardeşlere terörist diyor. Nusra ve IŞİD’ten farkları yok. AKP yönetiminde Türkiye ise ülkelerinde terörist muamelesi gördüğü için kaçan tüm Kardeşlere kapılarını açmış durumda. Mısır, Libya, Suriye, Tunus, Irak ve daha birçok ülkenin Kardeşleri İstanbul’da barındırılıyor. İstanbul’da her hafta Kardeşler ile ilgili bir etkinlik yaşanıyor. Arap medyasında bunlar ile ilgili olarak bolca haber yayınlanıyor. En son bu ay başında Dünya Müslüman Alimler Birliği Kongresi vardı. Kardeşlerin ruhani lideri, ideologu ve her seçimde Erdoğan için dua ve Gülen için beddua eden Yusuf Kardavi yeniden birliğin başkanı seçildi. Kardavi Suriye’de Alevi ve Şiilerin öldürülmesi fetvasını vermişti. Kardeşler de onu dinlemişti.

Yusuf Kardavi

ÖSO, Nusra, IŞİD ve diğerleri . Hepsinin Türkiye’de Kardeşleri var. Hepsinin Washington’da Çeyrek Müslüman Obama gibi Big Brother‘ları var. Ben bilmem eşim bilir misali. Hangi Kardeşler nereden kovulacak ya da hangileri nereye gidecek hepsine Büyük Birader karar verir. Bazen söz bazen de telapati. O da olmazsa beyzbol sopası. Kardeş Kardeşi isterse sever isterse döver. Şekil ve şemal hiç önemli değil: Ilımlı, mülaim, yumuşak, mazbut, light, sakin, hırçın, sert, kavgacı, radikal ya da kapkara.

(Hüsnü Mahalli)

Kiralık Ordular

Tarih: Sep 18 2014

Dünyanın en büyük inşaat ve enerji şirketlerinden Halliburton’un, başta ABD olmak üzere kimi ülkele­rin emrine verdiği kiralık ordusu var: BRS (Brown&Root Service) Bosna’da, Hırvatistan’da, Makedonya’da, Afganistan’da, Irak’ta, Somali’de vd. görev yaptı.  Ne güzel ticaret değil mi; kiralık ordusunu para karşılığı veriyor; ayrıca gittiği ülkenin petrolüne el koyuyor; yetmiyor yıktığı ülkeyi yeniden imar ediyor! Örneğin Kosova’ya askerini vermekle kalmayıp yollar, binalar yaptı; 192 kışla inşa etti! Sürekli Özgürlük Operasyonu adı verilen Afganistan işgalin­den sonra kurulan işkence merkezi Guantanamo kampını da BRS, 45 milyon dolara yaptı. Kosova’daki işlerinden dolayı BRS’ye sadece 1999’da 1 milyar dolar ödendi.  Daha çarpıcı olması için sanırım meselenin finans boyutu hakkında bir bilgi daha vereyim:  Salt Irak’taki hizmetleri için Halliburton’un kiralık ordusuna ödenen para, ABD’nin 1991 yılında Kör­fez Savaşı için yaptığı harcamanın üç katıydı. Sadece 2007’deki rakam 151 milyar dolar idi. Ödenen pa­ra kamuoyuna yansıyınca gözler bir dönem Halliburton’un yönetim kurulu başkanlığını yapan başkan yar­dımcısı Dick Cheney’e çevrildi. Fakat Bilinir ki ABD’de Halliburton’un dokunulmazlığı vardır!  ABD Savunma Bakanlığı raporuna göre, 2007’de Irak’ta bulunan kiralık ordu mensubu 180 bindi! ABD Ordusu sayısı ise 160 bin. Denir ki, Irak’ta bulunan eski İngiliz SAS komando sayısı, mevcut SAS birliğin­den fazlaydı!  Irak’ta kaç kiralık ordu vardı ve mensuplarından kaç kişi öldü bunlar hala bilinmiyor. Irak savaşının en karanlık (Ebu Garip Cezaevi gibi) kısımlarında hep bu özel şirketlerin adı geçti.  Şu notu düşmeliyim; 1997 yılına kadar BRS bu alanda tekeldi; başka şirketlerde pazara girdi.

Örneğin IŞİD’in elinin altında ne var; Petrol!  Afrika’daki Sierra Leone’nin elinin altında ne vardı; elmas! Sömürgecilere karşı isyan bayrağını açan Devrimci Birleşik Cephe elmas madenlerini ele geçirince işin rengi değişti; bu minik ülke insan hakları ihlalleriyle dünya gündemine getirildi. Ve 2002 yılında hem de birkaç ay içinde Devrimci Birleşik Cephe yenildi. Sonra ortaya çıktı ki; yabancı elmas şirketleri, Güney Afrika’da kurulan ırkçı Executive Outco­mes adlı kiralık ordu ile anlaşmıştı.  Bu kiralık ordu içlerinde kimler yoktu ki; Amerikalı eski Yeşil Bereliler, Fransız Yabancı Lejyonerler, Güneş Afrikalı hava indirme birliği mensupları, Ukraynalı pilotlar ve Nepal’den Gurka savaşçıları  Konu konuyu açıyor: İsrail merkezli Ango-Segu; elmas ve petrol zengini Angola’da solcu hükümete destek verdi.  İsrail merkezli Levdan; dünyanın en büyük üçüncü bakır işletmecisi Kongo’da solcu Mobutu iktidarını yıktı.  Ülkeler de birbiriyle savaşırken bu kiralık ordulardan yararlanıyor; Etiyopya komşusu Eritre’yi Günbatı­mı Operasyonu adı verilen harekatla yendi.  Fildişi Sahili ise ordu darbesini kiralık ordu ile önledi! Sözleşme yaparken iki önemli maddeleri var:  Biri, kuşkusuz para kazanmak.  Sierra Leone hükümetine 10 milyon dolarlık destek verip karşılığında elmas madenlerinden 200 milyon dolar değerinde taviz kopardılar. Emperyalizmin davet edilmesine iş dünyası dış borç yatırım taka­sı diyor!  İkincisi; Onları tek ilgilendiren bakır, elmas ve petrolden ne kadar pay alacakları gö­zükse de kiralık ordular, ABD dış politikası hedeflerine aykırı olan ülke yönetimleriyle sözleşme im­zalayamıyor. Örneğin BRS, ambargo uygulanan Kaddafi’ye 1995’te başka firma üzerinden silah sattığı ortaya çıkınca 3.8 milyon dolar para cezası ödedi! Fakat bu demek değildi ki, gizli kapaklı işler çevirmiyorlar. Kolombiya ve Meksika’daki uyuşturucu ba­ronların bu kiralık ordularla çalıştıkları ortaya çıktı!

IŞİD konusuna geleceğim ama eklemek istediklerim var:  Kiralık ordular dünyanın her tarafından var. En etkin oldukları yerlerin başında körfez ülkeleri geliyor! Suudi Arabistan’ın silahlı gücü neredeyse tamamen özel askeri endüstrinin kontrolünde. Amerikan özel kuvvetlerinden emekli 1500 subay Vinnell şirketi altında, yıllık 800 mil­yon dolarlık bir sözleşmeyle çalışıyor. Keza BDM, Suudi Arabistan ordusuna lojistik, eğitim, istihbarat ve kapsamlı danışmanlık hizmeti veriyor. Cable and Wireless kontr-terör eğitiminden; Booz-Allen Hamilton harp akademisinden; SAIC donanmadan; O’Gara ise kraliyet ailesinin güvenliğinden sorum­lu! Afganistan başkanı Hamid Karzai’yi Amerikan DynCorp koruyor!  Anımsayınız, bazı cahiller Körfez Savaşı’nda; kutsal Mekke ve Medine’ye Amerikan askeri ayak basa­maz diye ortalığı ayağa kaldırmışlardı. Bu coğrafyada 200 yıldır emperyalistlerin taşeronluğunu yapı­yorlar, hala farkında değiller.  Geçelim Gelelim can alıcı soruya; bu şirketler köktendinci örgütlere de yardım yapıyor mu?  Yapmaz mı?  IŞİD militanları savaşmayı nerede öğrendi?  Kim eğitti? Medya masallarını okuyoruz; evinden otururken birden gidip IŞİD’e katılmış vs.  Hangisi örnek vereyim  İngiliz şirketi Sakina Security veya TransGlobal Security International, bunlara Cihat eğiti­mi vermedi mi?  Amerikalılar Pensilvanya’da kurdukları kamplarda bunlara göğüs göğüse harp tekniklerinden patlayı­cı yapımına kadar askeri eğitim vermedi mi? IŞİD’e en çok militanın, kiralık orduların eğittiği Kosova, Bosna, Makedonya, Arnavutluk’tan gitmesi ne tesadüf!

Baba Bush döneminde Savunma Bakanı ve oğul Bush döneminde ABD Başkan Yardımcısı olan Dick Cheney’nin; dünyanın en büyük inşaat ve enerji şirketlerinden Halliburton’un yönetim kurulu başkanlığını yaptığını belirttim.  Dick Cheney deyince aklınıza ne geliyor; Savunma Bakanı olarak katıldığı 1991’deki Körfez Savaşı ve ABD Başkan Yardımcısı olarak yer aldığı 2003’teki Irak Savaşı  Peki  Dünya ve itibarıyla Türkiye’nin gündeminde ne var; IŞİD yani Irak!  Peki  Türkiye’nin yeni ABD Büyükelçisi John R. Bass’ı tanır mısınız?  Bir cümleyle tanıtayım; Dick Cheney’nin danışmanıydı!  Keza bir dönem Irak’ın yeniden imar edilmesine başkanlık etti!  O halde  IŞİD ve Irak meselesinin önümüzdeki günlerde gündemimizde yer almaya devam edeceğini düşünebiliriz.  O halde  İki gündür yaptığımız gibi, IŞİD meselesine geniş açıdan bakmaya devam edelim.

Sanıyorum küresel şirketlerin kiralık orduları ve yaptıkları özel savaş hakkında bilgi sahibi oldunuz.  Parantez açmalıyım:  Türkiye’de son yıllarda medyada sık sık şu sözleri duyuyorsunuz:  Ben oğlumu patates soyması için orduya göndermiyorum!  Ben oğlumu Paşa’nın hizmetçisi olsun diye TSK’ye vermiyorum! gibi  Keza ordunun küçültülmesi; Mehmetçik’in paraya indirgenmesi vs. sürekli gündemde. Milli ordu ve ulusal harp sanayinin tasfiye edilmesi için bir takım güç odaklarının; Ergenekon-Balyoz-Poyrazköy vd kumpaslarla ne yapmak istedikleri bugün açığa çıkmıştır.  Bunların amacı, kamuoyunu hazırlayarak Peygamber Ocağı’nı gözden düşürüp, ordunun özelleştirilmesini sağlamaktır.  Bunun adı, savaşmadan kaybetmektir.  Halkın Ordusu yerine kiralık ordular gelecek!  Suudi Arabistan örneğini dün yazdım. TSK serbest pazara düşecek! Günümüz ülke işgalleri böyle gerçekleşiyor!  Çünkü  Kiralık ordu şirketleri; hiçbir şekilde özel oluşumlar değildir; aslında dünya çapında hüküm sürmek isteyen ABD-İngiltere- İsrail gibi ülkelerin kullandığı paravan şirketlerdir!  Örneğin Air American, Civil Air Transport, Intermountain, Air Asia, Southern Air Transport vs. CIA tarafından kurulduğu açığa çıkmıştır.  O halde asıl konumuza dönüp, sorabiliriz; IŞİD’i kim kurdu?

Parayla tutulan askerler Orta Çağ’ın ayrılmaz parçasıydı. Hep yazıyorum, Orta Çağ’da yaşıyoruz. Paralı askerler de yeni küresel endüstrinin ürünü; Soğuk Savaş’ın bitmesi ardından 1990’larda kurulmaya başlandı.  Bu özel askeri pazar, 1700’lerden beri görülmediği bir şekilde bugün çok genişledi. Askeri şirketler, dünyada eşi olmayan bir büyüme gösteren ekonomik sektör haline geldi. IŞİD bu pazarın ürünü mü?  Şunu biliyoruz:  Özel askeri endüstrideki şirketlerin birçoğu sanal yani, şeffaf değil!  Merkezleri Bahamalar ve Cayman gibi vergi cennetleri. Daimi kuvvet bulundurmuyor; taşeronlarla çalışıyorlar.  Silah ve mühimmatlar depoda stok olarak bulunmuyor; ihtiyaç olduğunda uluslararası pazardan el altından ya kiralıyor ya da satın alıyorlar.  Kiralık askerler, elektronik ortamdan dünyanın çeşitli yerlerinden bulunuyor. Yani, personeli çok uluslu.  IŞİD içindeki teröristlerle ilgili bilgileri okudukça, örneğin dünyanın dört bir yanından gelmeleri, maaş almaları vs aklıma kiralık ordularda bulunan paralı askerler geliyor. Paralı askerin temel özellikleri var:  Çatıştığı yere dışarıdan geliyor.  Savaşma nedeni sadece para. Paralı askerlerin göreve getirilmesi, yasal kavuşturmaya maruz kalmamak için dolaylı ve dolambaçlı yollardan oluyor.  Paralı asker birlikleri sadece o anki amaç için bir araya gelen geçici asker gruplar; iş bitince dağılıyorlar  Bilinir ki, örgütlü hareket etmeyen paralı askerler, sadece ferdi müşterileri için savaşmaya odaklanır.  Peki IŞİD’in müşterisi kimler?  Kuşkusuz tahmininiz var.  Amaçlarından eminiz; bunlar ABD ve İngiltere’ye gel gel yapıyorlar! IŞİD’in kelle kesme görüntülerinin tüm dünyada yayınlanmasının sebebi ne olabilir?

Dünyada iç savaşın sürdüğü 74 ülke var. Dünya gündemindeki tek isyancı örgüt neden IŞİD?  Kuşkusuz örgüt, bulunduğu coğrafyadaki yeraltı zenginlikleri nedeniyle gündemde.  Bir zenginlik varsa küresel güçler oradadır, dedik. Bu nedenle herkesin dilinde aynı soru:  IŞİD’in arkasında kim var?  Sorunun yanıtını ararken ABD’nin parçalı yapısını göz önünden ayırmamak gerekiyor. Örneğin  Başbakan Obama ile Dick Cheney, Irak-Ortadoğu politikasında benzer düşüncede mi? Bilinir ki; ABD’deki Yapının başında Amerikan tarihinin gelmiş geçmiş en güçlü Başkan Yardımcısı Dick Cheney vardır! Jürgen Elsasser Gölge Hükümet kitabında bunu net olarak ortaya çıkardı.  Cheney ve adamları Kongre’den gizli bir terör programı hayata geçirmişlerdi!  Bu Yeni Muhafazakar (Neocon) ekibin İsrail (Likud Partisi) ile bağlantıları artık sır değil. Keza, İran’a savaş açmak isteyen de bu kutsal ittifak idi!  Amerika’nın Paralel Yapısı Clinton-Obama’yı hep oyun bozan olarak gördü! Obama, İran-Suriye’ye yönelik askeri müdahaleleri rafa kaldırarak Dick Cheney ve onun fitnelerini boşa çıkardı.  Evet soru şudur: IŞİD, ABD’deki Yeni Muhafazakar NeoConların bir oyunu mu?  Amaçları, Halliburton’un kasasını yine dolarlarla doldurmak mı?  Göreceğiz.

(Soner Yalçın)

Özerklikte Tesadüfe Yer Yoktur

Tarih: Sep 07 2014

Kürt Açılımı ile varılmak istenen sonucun ülkenin bölünmesine yol açmayacağı, halkımızın uyutulması için söylenmiş koskoca bir yalandır. Ülkeyi bölmek için yola çıkan iki taraftan biri olan ve asıl hukuksal sorumluluğu taşıyan siyasal iktidar, iktidarı karşılığında dış güçlere verdiği sözü yerine getirdiğine ilişkin asıl amacını gizlemeye çalışmaktadır. Siyasal iktidarın göstermelik gerekçesi, kan akması durdurulsun, analar ağlamasındır. Unutulmamalıdır ki bu ülke kan dökülerek ve anaların gözyaşlarını vatan uğruna içlerine akıttıkları büyük özverilerle kurtarılmıştır. Düşmanla ve terörle mücadelede teslimiyet yoktur, olamaz. Silah bırakıp teslim olmadan teröristlerle masaya oturulmaz. İspanya’da bunun örneği yaşanmıştır. Ne yazık ki ülkemizde bu yaşanmaktadır. Hükümet ile terör örgütü arasında, Genelkurmay Başkanı’nın bile bilgimiz yok dediği görüşmeler yapılmaktadır. Siyasal iktidar ne kadar gizlerse gizlesin, gerçek amaç ve hedef, Öcalan-MİT görüşme tutanaklarının Aydınlık gazetesinde yayımlanmasıyla ortaya dökülmüştür.

AKP’nin yerel seçim bildirgesinde özerklik konusuna özel vurgu yapılmıştır. AKP ve Kürtler el ele, ülkeyi böleceklerini ilan etmişlerdir. Seçimlerden önce DTK Başkanı olan Ahmet Türk, yerel seçimlerin Kürtler için referandum niteliğinde bulunduğunu; PKK’nın lider kadrosundan KCK Yürütme Konseyi üyesi Sabri Ok bu seçimlerin özyönetime geçme seçimi olduğunu açıklamışlardır. Neden böyle söyledikleri 4 gün sonra anlaşılmış, BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, yerel seçimlerin ardından özerkliklerini ilan edeceklerini vurgularken, PKK yetkilileri daha ileri gitmiş ve özerkliği inşa edeceklerini belirtmişlerdir. Yani söylenmek istenen şudur: Özerklik fiilen ilan edilmiştir; artık özerkliği inşa dönemi başlamıştır. BDP Genel Başkan Yardımcısı ve Muş Milletvekili ise, açıklananlara içerik kazandırır biçimde, “Bölgesel ve siyasal özerklik istiyoruz. Özerk kürdistanın kendi polisi ve zabıtası olacak. Bölgedeki hangi ilin özerk kürdistana dahil olacağına o ilin halkı referandumla karar verecek. Ana dilde kreş ve anaokulları açılacak. Türkçeyi ortaöğretimde Kürtçe ile birlikte vereceğiz. Özerk kürdistanın bayrağı da olacak” demiştir. Ve sonunda HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ağzındaki baklayı çıkarmış ve silahlı terör örgütünün Türkiye, Suriye, Irak ve İran’daki kollarına çağrıda bulunarak ortak Kürt ordusu kurulmasını istemiş; “Ortadoğu’daki toplulukların kendi öz savunma birliklerini oluşturmaları tarihsel bir zorunluluktur” demiştir.

Dikkat edilirse yukarıdaki söylemlerin tümünde özerklikten söz edilmekte, bağımsızlık dile getirilmemektedir. Biliyoruz ki PKK’nın kuruluş hedefi ve sloganı bağımsız kürdistandır. Nitekim bir ara Abdullah Öcalan, Bağımsızlıktan vazgeçmedik, bunu söyleyen yalan söyler dese de, kendisi de dahil tüm yöneticiler artık yalnızca özerklikten söz etmekte, ülkeyi bölmek amacında olmadıklarını söylemektedirler. Bu, koskoca bir yalandır. Amaç aynıdır; yalnızca taktik değişmiştir. Özerklik söylemlerinin başlangıcı Terör Örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın, MİT’le işbirliği içinde Suriye’de Kürt bölgesinde özerklik ilan ettirmesine dayanmaktadır. Suriye başlangıçtır. Kuşkusuz sıra ülkemize gelecektir, hatta gelmiştir. Özerkliğin alt yapısı hazırlanmış; AKP iktidarınca Kalkınma Ajansları Yasası, Bütünşehir Yasası, Kamu Yönetimi Temel Yasası çıkarılmıştır. Öcalan’ın ve PKK yetkililerinin, Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmelerinin, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın ve Bütünşehir Yasası’nın sağladığı olanakların, özerklik inşası için yeterli olduğunu açıklaması boşuna değildir.

Ve sonunda, PKK terör örgütü ile görüşmeler yapan Hükümet yetkilileri ve kamu görevlilerini hukuki sorumluluktan kurtaracak ve kimi illerdeki yerel yönetimlere özerklik verilmesini sağlayacak 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun 16 Temmuz 2014 günlü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğü girmiştir. Bu yasanın da Öcalan’ın isteği üzerine çıkarıldığını açılım görüşmesi tutanakları ortaya koymaktadır. Tutanaklara göre Abdullah Öcalan, BDP aracılığıyla hükümete açılım yasalarını çıkarması yönünde, talimat niteliğinde telkinde bulunmuştur. “Bakan’a (Beşir Atalay) söyleyin gerekirse 50 yasa çıkaracaklar” mesajı gönderen Öcalan, “PKK yasadan yararlanıp meşrulaşırmış, tabii ki öyle olacak” diyerek hedeflerinden birini itiraf etmiştir. Bu yasa ile AKP-PKK anlaşması yasal zemine oturtulmuştur. Ne yazıktır ki, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın, İçişleri Bakanı Efgan Ala ve Tarım Bakanı Mehdi Eker’in de bulunduğu Diyarbakır toplantısında T.C. Devletiyle hesaplaştık dediği yasaya CHP, yine bizi hüsrana uğratarak destek vermiştir. Siyasal iktidar bu yasayla ulusal devlet ilkesini yok sayarak, etnik topluluklara kimlik ve statü tanımayı kabul etmektedir. Yine bu yasayla “üniter devlet modeli terk edilerek bölgesel özerklik düzeninin temeli hazırlanmaktadır. TBMM’ndeki ant içme töreninde, AKP dışında Recep Tayyip Erdoğan’yi alkışlayan tek siyasetçinin Selahattin Demirtaş olması; Ağrı Belediye Başkanı Sırrı Sakık’ın, ta Ağrı’dan gelerek Cumhurbaşkanı’nı ilk kutlayanlardan olma çabası tesadüf müdür?

Bölünme Vaadi

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yerel yönetimlere özerklik vereceklerini söyledi. Sonunda CHP’de anlamış demek! Türkiye’yi yönetinlerin Ortadoğu’dan Kürdistan’ı çıkaracaklar olduğunu!

Ninni Ninni

Ülkenin binlerce sorunu (Kürdistan, yolsuzluk, işsizlik, enflasyon, derin devletler, şiddet, uyuşturucu, ahlaksızlık, kuraklık…)

varken hala paralel ile kalkıyor, paralel ile yatıyoruz. İşte yine uyku havası bastırdı! Birileri yine ninni mi söylüyor ne?

Siyaset Uyuşturucusu

Uyuşturucu bağımlılığı bu ülke için çok büyük sorunlar oluşturmaya başladı.

En tehlikeli uyuşturucu ise; ne eroin, ne morfin, ne bonzai; sadece siyaset!

Satışların Sonucu

Tarih: Sep 02 2014

Almanya ile ABD-İngiltere arasında başlayan casuslar savaşı Türkiyeyi yeniden 2. Dünya Savaşı günlerine döndürdü. İngiliz büyükelçiliğinde çalışan Alman casusu Çiçero lâkaplı Arnavut Elyesa Baznanın odağında bulunduğu günlere. Ortaya saçılan bilgiler hiç hoş değil: Evet Almanya Türkiye’yi dinliyormuş, ama ABD ve İngiltere daha fazla dinliyormuş. Amerika için Türkiye Küba’dan bile değerli bir dinleme hedefiymiş. ABDnin ünlü koca kulağı NSA örgütünün Ankarada ofisi (SUSLAT) bile varmış. PKKyla ilgili sağladığı hassas bilgiler karşılığında ona bu kolaylık gösteriliyormuş. Bir ara öyle oldu ki diyor haberi veren Alman Spiegel dergisi, Geçen yıl paylaşılan PKK’yla ilgili veriler Rusyadaki hedeflerle ilgili toplanan verileri bile geçti. Hayırlı işler demekten kendimi alamıyorum.

Spiegelin haberindeki en ilginç ayrıntı, NSA örgütünün, elindeki en son dinleme teknolojisini, MİT’e satması. NSA, bu amaçla, konuşanın sesini tanıyan, belli sözcükleri taramaya yarayan iki sistem satmayı teklif etmiş. Ne güzel, değil mi? Ancak, PKK konusunda yardımcı olsun diye çaba gösteren NSA bir yandan da kendisine bu imkânı sağlayanları dinliyormuş. Bir NSA belgesi, Türkiyeden, ortak ve hedef diye söz ediyormuş. Amerikalı yetkililere kolaylık gösteren politikacılar, subaylar ve istihbaratçıların kendileri de NSAnın meşru saydığı casusluk faaliyetlerinin hedefi diyor dergi. Hem telefonlarını dinliyorlarmış, hem de e-postalarına göz atıyorlarmış. Politikacılar. Subaylar. İstihbaratçılar. Bu tanıma giren kişilerin dinlendikleri, en son hangi olayla ortaya çıkmıştı, herhalde hatırlıyorsunuz: 30 Mart seçiminin hemen öncesinde dışişleri bakanlığında yapılan Suriye tarafındaki Süleyman Şah türbesine düzenlenecek operasyon olayıyla. Alman dergisi o olayın sorumlusu olarak parmağıyla ABDyi işaret ediyor. Doğru olabilir mi? İstihbarat örgütleri böyle haberlerle yanıltmayı da amaçlayabildikleri için kesin olarak Doğrudur demekte tereddüt ederim. Ancak üzerinde düşünmeyi hak eden bir haber bu. Umarım, Ankara iddiayı ciddiye alıyordur.

Tamam, PKK’yı bizim istihbaratın sağladığı temel verileri kullanarak dinliyor, militanların e-posta yazışmalarını takip ediyor; peki, bizim politikacıları, subayları, istihbaratçıları nasıl dinleyip takip ediyordur NSA? Cevabı kolaylaştırmak için biraz eskiye gidip Promis olayını hatırlatmam gerekiyor. 1990’lı yılların başında bir Amerikan şirketi tarafından geliştirilmiş, çeşitli birimlerce depolanmış verilerden ortak havuz gibi yararlanma imkânı sağlayan bir programdı Promis. Devlet şirketin elinden zorla alıp bir arka kapı kolaylığı ekleyerek dost ve müttefik ülkelere para karşılığı satmaya başladı programı; satılan ülkelerden biri de Türkiyeydi. Arka-kapı, programı satanın istediği zaman verileri kendi malıymış gibi kullanmasına imkân veriyordu. O dönemde (1996) uyarmıştım, ama ABD’nin ülkemizin en hassas bilgilerine Promis sayesinde eriştiğine hâlâ inanıyorum. Belli ki, PKKya karşı ortak mücadele bahanesi altında Türkiyeye sağladıkları teknolojik altyapı, hiç yorulmaları gerekmeden, devlet üst düzeyinden isimleri, politikacıları, askerleri ve istihbaratçıları tâkibe alıp dinlemelerine yarıyor. Müttefikiniz de olsa, yabancıdan aldığınız teknoloji, veren ülke için, arka-kapı kolaylığıdır. Kimbilir daha neler ve nelerimizi verdikleri teknolojiyle yakından gözlüyorlardır. İstedikleri zaman arzu ettikleri biçimde kullanmak üzere. Gülelim mi, ağlayalım mı; ne dersiniz? (Fehmi Koru)

Dinleme

MİT’in kuşkusunu uyandıran bir alan daha var. O da Türkiye’deki Telekom şirketlerinin yurtdışında bulunan işleme merkezleri, İngilizceden yaygınlaşan adıyla, serverleri. İstihbarat birimleri şimdi bu konu üzerinde çalışıyor. Türk hükümet yetkililerinin telefon ve bilgisayar hesaplarının ister Amerikalılar, ister İngiliz, ya da Almanlar tarafından 2006’dan itibaren izlemeye alındığı yapılan yayınlarda dikkat çekiyor. Bu yıl Türkiye’de elektronik haberleşme yapısının neredeyse tamamen özelleştirilmesiyle örtüşüyor.

Türkiye’de elektronik haberleşme pazarının 2012 rakamlarıyla yaklaşık yüzde 52’sine sahip Turkcell’in hisslerinin çoğunluğu (Çukurova ile hala ihtilaflı olmakla birlikte) 2005 Mart ayında Finlandiya merkezli uluslararası şirket olan TeliaSonera tarafından satın alınmış. Pazarın yüzde 20’sini kontrol eden Avea markasıyla TürkTelekom’un kontrolünde. Şirketin çoğunluk hisseleri, yine 2005 Kasım ayında 6,55 milyar dolara (o zaman Lübnan, şimdi Dubai) merkezli, ağırlıkla Suudi sermayesi barındıran Oger grubuna satılmış. Hisselerin yüzde 30’u Hazine’de kalmış. İngiltere merkezli Vodafone şirketinin Türkiye’deki tercihi ise Telsim olmuş. Türk Telekom’dan bir ay sonra, Aralık 2005’te Telsim çoğunluk hisselerini 4,55 milyar dolara satın almış Vodafone; yine 2012 rakamlarıyla pazarın yüzde 28’ini kontrol ediyor.

Yani 2005 sonu itibarıyla ikisi devletin el koyduğu özel şirketler, biri de devlet şirketi olmak üzere üç şirket de özelleştirilmiş. İnsanın aklına telekomünikasyon özelleştirmeleri yapılırken güvenlik gerekçesiyle karşı çıkan muhalefet sözcüleri geliyor. Adını vermek istemeyen bir istihbarat yetkilisi dün telefonda şunları söyledi: “Hem internet üzerinden, hem de doğrudan yapılan telefon görüşmelerinin Türkiye’de kurulu işleme merkezlerinden pek kuşkumuz yok, buraların güvenliğini sağlayabiliyoruz. Ancak yurtdışında kurulu merkezler, o ülkelerin istihbarat servislerinin kontrolünde; o merkezler üzerinden geçen haberleşmeye erişim sağlamaları mümkün, dolayısıyla risk oluşturuyor. Bu ihtimallere bakılıyor.” (Murat Yetkin)

 Satış Haritası

Siyasiler için tatlı para kaynağı olan özelleştirmeler, Türkiye’ye faydadan çok zarar getirmiştir. Hele hele Telekomünikasyon gibi kiritik birimlerin özelleştirmesi ise tamamen faciadır. Bu olay bize şunu gösteriyor: Özelleştirmeler derin dünya güçleri tarafından, birşeyler karşılığında, siyasiler aracılığıyla yaptırılıyor!

Satılık Telekom

BND’nin Dinleme Nedeni

Tarih: Aug 23 2014

Dinleme Nedeni

Focus Dergisi, Almanya Federal Haber Alma Teşkilatı BND’nin Türkiye’yi 1976’dan beri dinlediğini yazdı. Dergi’nin haberine göre; BND dönemin başbakanı Helmut Schmidt’in izniyle Türkiye’yi dinlemeye almış. Bugünkü dinlemelere ise meclis komisyonunca karar verildiğini belirten Focus, dinleme iznini veren komisyonun Başbakanlık, Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı uzmanlarından oluştuğunu belirtti. Meclisteki Birlik Partilerinin (CDU/CSU) iç politika uzmanı Hristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Milletvekili Hans-Peter Uhl “BND’nin Türkiye’yi dinlemek için yeterli nedenleri var” derken, insan kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti ve terörizmi nedenler olarak saydı. Uhl, “AB adayı Türkiye’den bize neler gelebileceğini mutlaka bilmek zorundayız” dedi. (2014)