RSS

CIA’nın Yeni Türkiye Vizyonu

Tarih: Jul 14 2014

Artık bir CIA tasarımı olduğu delilleriyle ortaya çıkan IŞİD örgütü, Irak ve Suriye’de Müslümanları boğazlarken, fırsattan istifade, İsrail de Gazze’deki Müslümanları katlediyor. Geçen yıl bu zamanlar, Gazze’ye gideceğini söyleyen ve hâlâ gidememiş olan Tayyip Erdoğan ise şimdi IŞİD’e “Türk rehineleri bırak” diye ricada bulunuyor! Aslında Musul’daki rehine olayı, Türkiye’nin Irak’taki katliama müdahale etmemesi veya edememesi için düzenlenmişti. Nitekim AKP iktidarı, rehineleri bahane ederek, Irak’ta Şii Türkmenlerin katledilmesini ve Kerkük’ün Barzani kuvvetleri tarafından işgal edilmesini seyrediyor.

1995 yılında ABD adına, Dinesh D’Souza’nın “Biz İslam köktenciliğini dönüştürmeliyiz. Onları liberalleştirmeliyiz” diye başlattığı fikir jimnastiği, CIA görevlisi Graham Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti vizyonu ile birlikte, Türkiye’yi İslam dünyası içinde bir Truva atı olarak kullanarak bütün Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmak girişimine işte böyle dönüştürüldü. Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti diye kitap yazdığı zaman, Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarma projesini Osmanlıcılık diye gösterecekti. CIA ajanları Graham Fuller ve Paul Henze, 1980’li yıllardan itibaren, “Atatürkçülük ölmüştür. Ulus devletler dönemi bitmiştir. Türkiye, Osmanlı gibi çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapıyı benimsemelidir. Bunun için en iyi yol Ilımlı İslam’dır. Etnik kimlikler kendilerini ifade edebilmelidir” demeye başlamıştı. Daha sonra “ordu içinde bölünmeler stratejisi”ni takip ettiler. Başaramayınca, doğrudan orduya operasyon yaptılar! Büyük Ortadoğu Projesi’ni de Yeni Osmanlı coğrafyası diye yutturdular! O harita, Büyük İsrail haritasıdır.

Büyük Orta Doğu Projesi’ni uygulayabilmek için İslam içi çatışma stratejisini geliştirdiler. Müslümanları birbirine kırdıracak stratejiyi hayata geçiren ülkeler ise Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt’tir! IŞİD’i tasarlayan, Bağdadi adını verdikleri kişiyi lider olarak yetiştiren CIA’dır. Örgütün başlangıç sermayesi olan 30 milyon doların Katar’dan gönderildiğini Bağdadi’nin cezaevi arkadaşları Arap televizyonlarında anlattı. Suriye’de iken örgütün lojistik desteğini AKP iktidarının verdiğini bizzat Tayyip Erdoğan açıklamıştı. Tabii muhalif gruplara verilen lojistik destekten bahsediyordu. Suriye’ye gönderilen TIR’ların IŞİD’in kuruluşu ile ilgili olduğunu da artık herkes anladı! Şimdi bütün bunlar ne demektir? Bu olaylar, Türkiye, Suudi, Arabistan, Katar, Kuveyt, Mısır, Fas, Tunus gibi İslam ülkelerini yönlendirenlerin, emperyalist projeleri hayata geçirmek içen çalıştığını, kendi ülkelerine de İslam’a da ihanet ettiklerini gösterir. Dolayısıyla, böyle bir siyasi yapılanma içinde İslam dünyasının hiçbir kurtuluş ümidi olamaz. Kurtuluş ümidi, söz konusu İslam ülkeleri halklarının, emperyalistlerle iş birliği içindeki kendi siyasi iktidarlarını alaşağı etmesi ile ancak söz konusu olabilir.

Tayyip Erdoğan, 2011’in Mart ayında “Türkiye, mevcut rejimiyle, demokrasi tecrübesiyle, bugün ulaştığı ileri demokratik standartlarla, değişimi yöneten iradesiyle, İslâm ile demokrasinin yan yana olabileceğini tüm dünyaya başarılı şekilde göstermiştir” diyordu. Bu yaklaşımın ardında, Mevcut rejimle bu kadarını yapabildik, rejimi de değiştirdikten sonra bakın daha neler yapacağız zihniyeti vardı. İşte Graham Fuller’e ait olan Tayyip Erdoğan’ın Yeni Türkiye vizyonu, Abdullah Öcalan’ın da hayal ettiği, federal cumhuriyetlerden oluşan yeni devletin rejimidir. Dolayısıyla gerçek bir kurtuluş için Türk halkının bilinçli hipnozdan uyandırılması gerekir!

(Arslan Bulut)

Duy Ama İşidme

Tarih: Jun 27 2014

IŞID terör estiriyor, Işid’e terör örgütü diyemeyen BOP eşbaşkanımız, İsrail’in kankası Barzani’yle stratejik ortak oluyor, yandaş medyamız 24 saat yazdığı ESED’den artık hiç bahsetmiyor, 1 mart tezkeresine direnen CHP iğdiş ediliyor, şapkadan Ekmeleddin bey çıkıyor filan. Aslında, hangi sünninin hangi şiinin kafasını kestiğine, hangi şiinin hangi sünniyi havaya uçurduğuna değil. Para kimin cebine giriyor, ona bakmak lazım.

Dünyada her gün 88 milyon varil petrol tüketiliyor. Enerji ihtiyacı giderek artıyor, 20 sene sonra her gün 100 milyon varil tüketilecek. Kim karşılayacak bu artışı? Irak. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre, dünya petrol talebindeki artışın yarısını, tek başına Irak üstlenecek. Son damlasına kadar inek gibi sağacaklar! Irak’ın şii bölgelerindeki yataklarda 115 milyar varillik rezerv var. Kuzey Irak’ta 45 milyar varillik rezerv olduğu tahmin ediliyor. En az beş-altı nesle yetecek kadar petrol yani. Doğalgaz rezervlerini hiç saymıyorum, varın siz hesap edin. Şii Bağdat yönetimi, 10 sene içinde, Irak’ın günlük üretimini 10 milyon varile çıkarmak istiyordu. Bunu başarırsa, petrol gelirinde Rusya’yı geçecek, Suudi Arabistan’la kafa kafaya gelecek, Suudilerin borusu eskisi gibi ötmeyecekti. Zart diye IŞİD çıktı ortaya! Suudiler tarafından alenen desteklenen, yabancı basına göre Türkiye tarafından çaktırmadan desteklenen IŞİD sayesinde, şii Bağdat’ın Suudi Arabistan’a rakip olması, petrol piyasasında denge unsuru aktör haline gelmesi güçleşti.

Irak petrolünün dünyaya ulaşmasının iki yolu var, ya Basra’dan, ya Türkiye üzerinden. IŞİD denilen arkadaşlar, tampon bölge gibi, güneyle kuzeyin arasına girip, bağlantıyı kesip, Irak’ı karpuz gibi ortadan ayırınca, ne olmuş oldu? Barzani’ye yaramış oldu. Çünkü, şii Bağdat yönetimi, Barzani’nin kendi başına petrol satmasına karşı çıkıyordu. Şimdi kim ne diyebilir? Barzani, kuzeydeki petrolü istese bile Basra’ya gönderemez. Dolayısıyla, petrolünü IŞİD sayesinde şakır şakır Türkiye üzerinden gönderecek, köşeyi dönecek, Katar emiri, Dubai şeyhi kadar zengin olacak, misak-ı milli avucunu yalayacak! Önceleri adeta şıpıdık terlikle dolaşan Barzani, şu anda, Exxon, Chevron, Hunt Oil, Addax, Heritage Oil, Total, Gazprom gibi dünya devleriyle ortak olmuş vaziyette; Amerikalısı Rus’u Fransız’ı İngiliz’i çoktan petrol sahalarını bağladı. Barzani’nin petrolü Türkiye üzerinden geçti mi geçmedi mi, hâlâ onu tartışıyoruz, halbuki günde 400 bin varil geçiyor, günde 1 milyon varil hedefleniyor, 2-3 tankerle başlamıştı, günde 200 tankere ulaşması bekleniyor. Kimin, kimin kafasını kestiğine değil. Para kimin cebine giriyor, ona bakmak lazım. İran petrolünün Türkiye üzerinden pazarlanması meselesi, ayakkabı kutuları, avanta kol saatleri, dolar çikolataları, yatak odasında euro kasaları, paraları sıfırladın mı tapeleriyle, adeta petrol kuyusu gibi fışkırmıştı yeryüzüne! Bakalım, Kürdistan petrolünün gravitesi yüksek tapeleri ne zaman fışkıracak. (Yılmaz Özdil)

Sır Temizliği

Tarih: Jun 19 2014

IŞİD’in rehine eyleminin üstüne Başbakan’ın eski korumalarının gözaltına alınması haberini görünce eski dostum, “Galiba haklısın, bunlar gitmeye hazırlanıyor. Bunlar temizlik çalışması” deyiverdi. ‘Ne temizliği, ne gitmesi?’ der gibi gözlerinin içine bakınca, yıllardır dostlarımla paylaştığım o tezimi hatırlattı: “Devlet el değiştirirken mutlaka dip köşe temizlik yapılır. Eski dosyalar kapatılır yeni geleceklere öyle teslim edilir. Eğer yeni bir rejim kuruluyorsa ona göre kadrolar oluşturulur, bürokrasi ona göre dizayn edilir.

Doğrusu tezin ikinci kısmını 29 Mayıs’ta “Bürokrasi tasfiyeleri” başlıklı yazımda anlatmıştım ama dostum hatırlatmasa son olanlarla bu tezim arasında bir ilişki kurmak aklımın ucundan geçmezdi. Irak’taki konsolosluk baskını ile Ankara’da polislerin gözaltına alındığı böcek operasyonunun ne ilişkisi olabilirdi? Başbakan’ın ofisinde bulunduğu iddia edilen böceğin Erdoğan’ın etrafında tasfiye yapmak için yapılmış bir planlı operasyon olabileceğini yazmıştım. Böcek soruşturmasında hedefe konulanların hemen hepsinin ortak noktaları, bildikleri sırları. Örneğin gözaltına alınacaklar arasında ismi olan Serhat Demir adlı emniyetçi Başbakan tarafından özel uçakla Yasin El Kadı’yı Suudi Arabistan’dan alıp Türkiye’ye getiren kişi. Hatta El Kadı’nın Türkiye’deki bütün görüşmelerinde yanında bulunup ona mihmandarlık eden kişi. ABD’nin terör listesinde yer alan bir kişinin Başbakan’ın koruması tarafından Türkiye’ye getirilmesi, Türkiye’deki görüşmelerini bilmesi, sanırım son dönemde Ankara’da birilerini tedirgin edecek bir sırdır.

Operasyon İçinde Operasyon

Yine gözaltına alınanlardan Ahmet Türer bizzat Başbakan tarafından özel bir görevle bugünün Başbakan Yardımcısı, Emrullah İşler ile birlikte Libya’ya, Kaddafi’ye gönderilen bir polisti. Kaddafi devrilmeden neler görüştüklerini, neler alıp verdiklerini, sanırım bir gün anılarında yazarlar. Tarihe tanıklık için o dönemde Kaddafi’ye selam vermenin bile değeri var siyasi analistler için. Ben selamın da ötesinde çok ilginç ayrıntılar olacağı kanısındayım. Eğer konu kritik bir zamanda, dip köşe sır temizlemek değilse, üç yıl sonra yapılan böcek soruşturmasını paralelle mücadele diye mi okuyacağız. Buna kafası çalışan AKP’liler bile inanmaz.

Dostuma göre, ‘paralel’le mücadele adı altında üç grup polis hedef alınıyor; Erdoğan’ın çevresi, KCK’ya operasyon yapanlar ve El Kaide’ye operasyon yapanlar. “Ne tesadüf üç büyük sırrı bilenlere gözdağı veriliyor. Sadece bunlar mı paralelmiş? Bu, devletin ve iktidarın ortak sır temizleme operasyonu” diyor dostum. Buradan hareketle, ‘Eğer gidiş değil dönüşüm, yeni bir rejim kurma temizliği olsaydı sadece devlet temizlik yapardır iktidar değil’ iddiasında dostum. Ankara’daki sır temizliği telaşını elbet ben de görüyordum. Doğrusu bunun IŞİD’in rehine olayı ile ilintisini kuramıyordum. Bu konunda dostumun sorusu aydınlatıcı oldu: Sence neden devlet ısrarla IŞİD’in elindekilere, “onlar rehine değil” açıklaması yapıyor? Neden Tarık Haşimi sadece bir iki defa göründü ve birden kayboldu? Neden IŞİD’in Musul’u ele geçireceği besbelliyken konsolosluğu boşaltmadılar? Neden Özel Harekât tek kurşun atmadan teslim oldu? Neden helikopterle tahliye edilmediler?

Dostum can alıcı sorusunu sona saklamış. “IŞİD Türk konsolosluğunu basıp, o diplomatları ve insanları rehin almasaydı IŞİD’in barbarlığı hangi ülkenin üstüne kalırdı? Görmüyor musun, Musul’dan Ankara’ya her tarafta bir temizlik telaşesi var. Ya gitmeye hazırlanamıyorlar ya da yeni bir rejim kurmak için eski dosyaları kapatmaya çalışıyorlar” deyince taşlar yerine oturdu. Yeni bir rejim kurulurken temizlik operasyonları yapıldığını yazmıştım. Ama Gezi’den bu yana iktidar çevrelerinin her olayı kendilerine karşı kurulmuş bir komplo olarak okumaları da tuhaf. Acaba gün batımını gördüler de, ‘ortalık kararmadan temizliği bitirelim’ telaşı mı var diye de sormadan edemiyorum.

Türkiye’de yeni bir siyasi karar alınmadan önce mutlaka bürokratik tasfiyeler yapılır. Yeni siyasi adımlar için bürokratik altyapı hazırlanır ve daha sonra o altyapı üzerine yeni siyasi proje inşa edilir. 1940’lı yıllarda Türkiye Almanya’nın yanına doğru meyil ederken Nihal Atsız gibi Türkçüler ve Irkçılar baş tacı edilirken, 1944 yılında o Türkçüler tutuklanmıştı. 1950’lerde NATO’ya girerken solcular tutuklandı ülke yeni bir dünyaya dâhil oldu. 1968 kuşağı güçlenirken 1971’de müdahale olmuş solcular bürokrasiden tasfiye edilmişti. O çalkantılar devam etti ve 1980’li yıllarda solcular tasfiye edildikten sonra Türkiye liberal ekonomik politikaların benimsendiği açık piyasa rejimine girmişti. 1993’lü yıllarda Türkiye Kürtlere karşı sert önlemler alırken bürokrasiden gelebilecek itirazları önlemek için sosyal demokrat, dindar ve liberal bürokratik kadrolar temizlenmiş yerine Ülkücü kadrolar doldurulmuştu. Böylece 1993’ten 1998’e kadar olan dönemdeki faili meçhul cinayetlere varan savaşçı Kürt politikasına zemin hazırlanmıştı.

AKP iktidara geldiğinde de benzer bir süreç yaşandı. AKP’nin iktidarda kalıcı olduğu anlaşılınca bu sefer ulusalcı kadrolar tasfiye edildi. Şimdi AKP yeni bir tasfiye hareketi başlattı. Tasfiye etmek istediği kim varsa paralel yapı deyip tasfiye ediyor. Bu tasfiyeler yeni bir rejimin altyapısını oluşturmak için kuruluyor. İşte bu nedenle tasfiye edilen bürokratlara değil yerlerine gelen bürokratlara odaklanmakta fayda var. AKP’nin yeni bürokratik kadrolarında kritik yerler AKP’ye kayıtsız koşulsuz biat eden, mümkünse AKP ideolojisine yakın bürokratlardan seçildi. Ancak tüm bürokraside aynı ideolojik görüşe hizmet edecek kadar bürokrat bulmak çok zor. Bu nedenle AKP bir havuz oluşturdu ve o havuzda yeni atanacak bürokratlarda aradıkları temel kriter şu: Yeni kurduğumuz rejime itiraz eder mi etmez mi? Bize engel olur mu olmaz mı kriteri.

AKP’nin atadığı tüm bürokratların ortak özelliği AKP’nin yeni kurduğu rejime, yeni siyasi projesine itiraz etmeyecek bürokratlar olması. Yeni politika Anayasa’ya aykırı bir politika olsa da, yeni bürokrasi kademesinden itiraz istemiyor AKP. Bunun nedeni şu: AKP “başkanlık sistemi” adı altında yeni bir rejim kuruyor. Mevcut durumda fiilen uyguladığı yarı-otoriter rejimi, kurumsallaştırmak istiyor. Bu rejimin geleceğini sağlamlaştırmak için de bürokrasiyi ve eğitim sistemini dönüştürmek istiyor. Mevcut anayasaya aykırı kurulan yeni rejime itiraz edebilecek kim varsa temizlenirken yerine de itiraz etmeyecek bürokratlar atanıyor.

(Emre Uslu)

Türkiye Birleşik Devletleri

Tarih: Jun 16 2014

Plan İşlerken

Teröristbaşı Oslo Görüşmesine Katıldı mı?

Tarih: May 23 2014

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Oslo görüşmelerine Abdullah Öcalan ve Başbakan Erdoğan‘ın da katıldığını ima etti. Terörist başı Öcalan’la Başbakan Erdoğan’ın KCK Paralel Devlet oluşturulmasında, Kuzey Kürdistan’ın inşa edilmesinde ve Türkiye’de bir Kürdistan coğrafyası oluşturulmasında anlaşmaya vardığını iddia eden Vural, “Bu anlaşma muhtemelen yüz yüze bir görüşme neticesinde olduğuna ilişkin bende bir kanaat güçlüdür.” dedi.

Seçim gezileri kapsamında Antalya’ya gelen Oktay Vural, parti binasında düzenlediği basın toplantısında ülke gündemiyle ilgili açıklamalarda bulundu. Vural, son günlerde sosyal medyada dolaşan “Oslo görüşmelerine Başbakan Erdoğan ve Abdullah Öcalan da katıldı” iddialarını değerlendirdi. Kendisinin bir ay önce “Oslo’da Öcalan’ın fotoğrafının yer aldığı bir şey var mıdır?” diye sorduğunu hatırlatan Vural, “Yine soruyorum. Ben yadırganacak bir şey de görmüyorum. Çünkü ruh ikizi Erdoğan ve Öcalan beraber yürüyorlar, iki tarafı var. Erdoğan ‘Beraber yürüdük biz bu yollarda’ demişti. ‘Beraber ıslandık’ demişti vatandaşa. Ustalık döneminde gördük ki beraber yürüttüklerini ve beraber böldükleriyle devam ediyor. İşte beraber yürüttükleri hayırsever Reza, beraber böldükleri de Öcalan. Böyle bakıldığı zaman Abdullah Öcalan’ın doğrudan doğruya Erdoğan tarafından muhatap alındığı gayet açık ve nettir.” şeklinde konuştu.

Milliyet gazetesi sahibi Erdoğan Demirören’in İmralı tutanaklarının yayınlanmasından dolayı Başbakan Erdoğan tarafından azarlandığını ifade eden Vural, Öcalan’ın Erdoğan’ın koruma ve kollaması altında olduğunu kaydetti. Oslo’daki müzakereler sırasında Başbakan’ın Öcalan’la irtibata geçmesinin yadırganacak bir husus olmadığını belirten Vural, sözlerine şöyle devam etti: “Bunun böyle olabileceğini düşünen genel başkanımız ‘Televizyon verildiğinde acaba görüntülü telefon var mıdır?’ Acaba Öcalan İmralı’da mı? diye sormuştu. Demek ki bu soruların bir hikmeti vardır. Dolayısıyla bu millet Öcalan’ı muhatap alan, Öcalan’ı koruyan ve kollayan zihniyetin ne yaptığını bilme hakkıdır. Bu resimlere ne diyecek doğrusu merak ediyorum. Biz de bekliyoruz. Ama görünen köy kılavuz istemez. Başbakan Erdoğan yol arkadaşı Öcalan olduğu gayet açık ve net ortadadır. Böyle bir fotoğraf olduğunu biliyoruz. Fotoğrafın ötesinde bir harita üzerinde anlaştıklarını biliyoruz. Bu haritayı da meşrulaştırmak için adım atacaklarını söylüyorlar.

Başbakan’ın miting meydanlarında ‘Çözüm süreci devam edecektir’ dediğini hatırlatan Vural, şu soruları sordu: “Nereye kadar? Ne vaat ettin ve vereceksin? Kimi sen kontrol etmek istiyorsun? Bu süreçten sonra devam edilecek dediği şey 30 Mart’tan sonra Doğu ve Güneydoğu’da özerklik ve federasyondur. Siyasal çözümün hedefi budur. ‘Çözüm devam edecek’ diyen Erdoğan, devam ettireceğin başka ne kaldı?” AKP’ye oy verenlerin bu soruları sorması gerektiğini ifade eden Vural, “Türkiye’yi nereye götüreceksin? Sonucunu söyle. Tablo bellidir ki Öcalan’la Erdoğan ‘KCK Paralel Devlet’ oluşturulmasında Kuzey Kürdistan’ın inşa edilmesinde, Türkiye’de bir Kürdistan coğrafyası oluşturmakta bir anlaşmaya varmışlardır. Bu anlaşma muhtemelen yüz yüze bir görüşme neticesinde olduğuna ilişkin bende bir kanaat güçlüdür.” iddiasında bulundu.

Okta Vural, Balyoz davasında hüküm giyen milletvekilleri Engin Alan’ın tahliye edilmemesini ise “Maalesef bir tahliye söz konusu değil. Zaten yargı karman çorman, mahkemeler birbiriyle girmiş. Adalet bakanı ne yaptığını bilmiyor.” şeklinde değerlendirdi. Vural, AK Parti’nin Balyoz ve Ergenekon süreçlerini yönlendirdiğini, bunun tarihin karanlığında kalmayacağını ifade etti. “Raflarda indirilen planların hangi amaçlar için kullanıldığını hangi amaçlar için yönlendirildiğini bütün milletimiz idrak etmelidir.” diyen Vural, şunları ifade etti: “Bundan önce Balyoz ve Ergenekon ile ilgili iddiaları ‘milli iradeye darbe vurmak istiyorlar. Biz demokrasinin yanındayız’ diye milli iradeden yetki isteyenler, milli iradeyi çalmışlardır. HSYK ile ilgili 12 Eylül referandumunda da ‘milletin yargısı yapacağız’ diye yine milli iradeyi çalmışlardır, ‘darbe tehditleri var’ diyerek. Şimdi geldiğimiz bu noktalarda da rüşvet ve yolsuzluğun üstünü örtmek için de ‘yargı darbesi var’ diyerek yine kendilerini bu süreçten kurtarmak istiyorlar. Bu süreçlerin hangi siyasi hedeflerle yönlendirdiğini AKP’nin nasıl yönlendirdiği yaşla kurunun nasıl bir araya getirildiği bundan sonraki süreçte de takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Muğla’nın Fethiye ilçesinde önceki gün yaşanan olaylarla ilgili olarak da Vural, “Derin AKP iş başında.” yorumunu yaptı. Derin AKP ve AKP’yi kurtarmak için kaotik bir ortamın, başka tartışmaları gündeme getirmek istediğini söyleyen Vural, “Toplumun içerisinde bu karmaşaların oluşturulabilmesi için birileri maşa olarak kullanılıyor mu? Yönlendiriliyor mu?” sorusunu sordu. AK Parti’nin kendisi ile ilgili tartışmaları toplumdan uzaklaştırmak amacıyla toplumda bir çatışma ortamı oluşturulmak amacıyla cambaza bak siyaseti uygulandığını kaydeden Vural, “Provokasyonlar olabileceğini genel başkanımız çok önceden ifade etmiştir. Rahmetli Cengiz Ayyıldız’ın öldürülme sürecinden itibaren bakıldığında bu süreç içerisinde gerçekten AKP toplumda kendisinin tartışılması yerine başka olayların tartışılmasını gündeme getiriyor olabilir. Bu konuda endişemiz var. MHP olarak biz demokrasiyi sokakta değil sandıkta çalıştıracağız. Kaotik ortama girilmesi kabul edilecek bir durum değildir. Bu durumdan en fazla faydalanacak olanda sıkışmış, yorulmuş bitmiş Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’dir.” ifadelerini kullandı.

Erzurum’da veli ziyaretine giden iki öğretmenin AK Partili oldukları iddia edilen 5 kişi tarafından dövülmesi olayına da değine Oktay Vural, bunun Başbakan Erdoğan’ın toplumla kutuplaşma ve çatışmayı körüklemesinin sonucu olduğunu vurguladı. Başbakan’ın miting meydanlarında kin, nefret ve düşmanlık ürettiğini belirten Vural, şöyle devam etti: “Çok tehlikeli bir oyundur. Toplumsal kutuplaşmayı hızlandırarak düşman üreterek kendisine oy vermiş insanları başkalarına düşman kılarak seçmen konsolidasyonu yapmak istiyor. Bunu Gezi Parkı ekseninde de uyguladı. Şimdi de uyguluyor. Bu bir toplumdan giderek uzaklaşan ve toplumsal desteği azalan Erdoğan’ın manipülasyonudur. Böylelikle kutuplaşma ve çatışma meydana getirip bu konuda düşman üreterek toplumu yönetme modellerinden biridir. Bunun hayrı yoktur. ‘Türkiye’de iç düşman yok’ diyen Erdoğan bugün kendisine iç düşman oluşturmakta ve insanları birbirine kırdırarak siyaset üretmektedir. Böyle bir olay, gerçekten toplumsal kutuplaşmanın hangi boyutlara kadar götürebileceğini, makam mevki ve ihtirasın birbirine düşman kılınarak bu boyuta gelmesi kabul edilebilir gibi değildir. Bu bakımdan Erdoğan, kin ve nefret kusmaktan ve milleti birbirine kırdırmaktan ve devleti çökertmekten vazgeçmelidir.”

(Cihan, Mart 2014)