Hani; “Bu pilav çok su kaldırır” diye bir söz vardır ya, öyle görünüyor ki, önceki gün tahliye edilen Mehmet Ali Ağca da, daha çok konuşulacak, çok tartışılacak. Hele hele, bu şekilde oynamaya devam ederse, daha çook senaryo yazılır, çok oyun konulur sahneye. Dolayısıyla da; Ağca’nın kurgu mu yaptığı, yoksa gerçekleri mi açıkladığı hiçbir zaman anlaşılamaz. Ama, anlaşılan bir gerçek var; o da, Ağca’nın; birileri tarafından tetikçi olarak kullanıldığı! İnkâr edilemez bir gerçektir ki; Ağca, birilerinin yazdığı senaryonun aktörüdür! Adına, ister Ergenekon deyin, ister Derin Devlet veya başka bir şey! Bugün Alparslan Arslan’ı Danıştay cinayetinde kullanan hangi odak, hangi mahfil ise, Ağca’yı da İpekçi cinayetinde ve Papa suikastinde kullanan onlardır! Ağca, bir oyun kurucu değildir, sadece bir oyuncudur!
Azmettiriciler perde arkasındadır!
Derinlerde, karanlıklarda!
TETİKÇİYE SALDIR, AZMETTİRİCİYİ ALKIŞLA!
Olayın özü ve özeti budur.
Terslik ise şurada!
Özellikle kartel medyası; eşeğini dövemeyip, semerini döven insanların mantığı ile yaklaşmaktadır olaya.
Dünkü gazetelerde manzara buydu. Sadece bir tetikçi olan Ağca’ya kıyasıya saldırıyorlar ama azmettiricilere tek lâf etmiyorlar!
Oysa, İpekçi Cinayeti, tam da Ergenekon tarzı bir cinayettir!
Ne tuhaftır ki;
Ergenekon tetikçisi’ne saldıran medya, Ergenekon’un kendisine tek söz söylemiyor, aksine Ergenekon avukatlığını sürdürüyor!
Bu yaman çelişkiyi, lütfen bir kenara not edin! Çünkü, bu çelişki dolayısıyladır ki; Derin Devlet veya Ergenekon ya da Kontrgerilla rahatlıkla at oynatmakta, kendisine yeni tetikçiler bulmakta, düşmanlarını onlar eliyle ortadan kaldırmakta, istediği zaman kaos oluşturabilmektedir!
Şunu söylemek mümkün:
Azmettiricilerle değil de, tetikçilerle uğraşan medya, bir anlamda cinayetlere yardım ve yataklık etmektedir!
Medya, semer yerine eşekle uğraşsa, belki bu cinayetler, suikastler ve kaos son bulur!
Öyle ya;
Dün Ağcaları bulan ve kullanan mahfil ve odaklar, bugün Alparslan Arslan’ları, yarın da başka tetikçileri bulur ve kullanır!
ABD, TALİBAN’I DEVİRDİ, ÇÜNKÜ!
Bunu böylece belirttikten sonra, gelelim başlıktaki soruya.
Taliban niye devrildi,
İpekçi niye öldürüldü?
Açık ve net söylüyorum;
Dünyada meydana gelen savaşların, isyanların cinayetlerin ve sabotajların perde arkasında petrol vardır, silâh vardır, uyuşturucu vardır!
Afganisan’ı işgal edip Taliban’ı deviren ABD’nin hedefi, kesinlikle terörle mücadele filan değildi. ABD’nin amacı, uyuşturucu trafiğini kontrol altına almaktı!

Bir İngiliz askeri Afyon tarlasında nöbet tutuyor, Afganistan, 2009.
Görüyor ve duyuyorsunuz;
İşgal altında olmasına rağmen Afganistan’da olaylar bir türlü sona erdirilemiyor. Hemen her gün patlama, hemen her gün onlarca ölü!
O halde niye sürüyor işgal?
Elbette uyuşturucu için!
Cüneyt Arvasi’nin önceki günkü İşgal artı Afganistan, eşittir uyuşturucu başlıklı yazısı, çok enteresandı. Afganistan’ın, dünya afyon üretiminin yüzde 90’ını gerçekleştirdiğini ifade eden Cüneyt Arvasi, yazısında BM Uyuşturucu ve Suç Dairesinin rakamlarını aktararak diyordu ki;
Taliban döneminin sona erdiği 2001 yılında 185 metrik tonlara kadar inen yıllık afyon üretimi, 2004 yılında 4200 metrik tona, 2008 yılına gelindiğinde ise 8500 metrik tona yükseldi.

Afganistan’da Aile Boyu Uyuşturucu Bağımlılığı
Geometrik olarak katlanan bu hasat, yüzlerce ton saf uyuşturucu madde anlamına geliyor.
Narkotik uzmanlarına göre bu üretimin yıllık değeri 400 milyar doları aşıyor.
Mantıksızlık da işte tam burada başlıyor.
Afganistan, terörizmle mücadele iddiası ile 2001 yılında ABD tarafından işgal edildi. Fakat aynı topraklarda terörizmin en önemli finans kaynağı olan uyuşturucu üretiminde rekor patlamalar yaşandı.
Peki, bu ne anlama geliyor?
Uluslararası uyuşturucu işlerinde, istihbarat örgütleri, politikacılar, bürokratlar, kaçakçılar ve terör örgütleri arasında ittifaklar kurulabiliyor. Bunun yığınla örneği var.
Bu zincirin halkaları içinde, bankalar ve banka dışı mali kuruluşlar da yer alıyor.
Para aklama işlerini kolaylaştıracak finansal araçlar her geçen gün daha da çeşitlenirken, dünyada bir yıl içinde 700 milyar dolar uyuşturucu parasının el değiştirdiği söyleniyor.
Bu paralar bir şekilde yıkanıyor ve sistemin içine giriyor.
Sistem de, bu paraları, ABD düşmanı ülkelerle savaşan örgütlere aktarıyor!
Yani, bu paralar iç savaş çıkarmada, kaos çıkarmada kullanılıyor! Bunun, başka izahı yok!
GÜN SAZAK TEKERE TAŞ KOYUNCA!
Öyle sanıyorum ki; bu işgal ve uyuşturucu ilişkisi, meseleyi yeterince açıklamaya yeterlidir!
Şimdi diyeceksiniz ki;
İyi, hoş da, Afganistan’da Taliban’ın devrilmesiyle, Türkiye’de Abdi İpekçi’nin öldürülmesi arasında ne gibi bir ilişki, ne gibi bir bağlantı var?
Bu bağlantıyı görebilmek için, o günlere, yani Abdi İpeki’nin vurulduğu 1 Şubat 1979’un öncesine gitmek gerekir. Çünkü, o günleri bilmezsek, taşları yerine koymamız ve olayın derinliğini görmemiz mümkün olmaz!
Ne oldu İpekçi vurulmadan önce?
Takvim’den Emin Pazarcı, iki günlük yazısında o günleri şöyle anlatıyordu:
21 Temmuz 1977’de İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti kurulmuş, MHP’li Gün Sazak, Parlamento dışından Gümrük ve Tekel Bakanı olarak görev almıştı.
O dönemde gümrükler kevgir gibiydi. Devlet otoritesi yok olmuş, kaçakçılar dilediği gibi at oynatıyordu. Koskoca fabrikalar yapılıyor, ancak Türkiye’ye sokulan makineler için tek kuruş bile gümrük vergisi ödenmiyordu.
Bilanço korkunçtu. Devletin resmi raporlarına göre, gümrüklerdeki kaçakçılıktan, devletin her yıl petrole ödediği para kadar kaybı vardı.
Bir yandan her türlü makine gümrüklerden kaçak olarak giriyor, diğer taraftan silah ve uyuşturucu kaçakçılığından büyük rantlar elde ediliyordu. Sigara ve hammadde kaçakçılığı ise alıp yürümüştü.
İşte böyle bir dönemde koltuğa oturan Gün Sazak, işe son derece kararlı başlamıştı.
Rivayete göre, bütün önemli bürokratları tek tek yanına çağırıp, masanın bir yanına silah, diğer yanına da bir çanta para koyup, bakın demişti:
Benim silahım da var, param da. Kararlıyım ve gümrüklerdeki kaçakçılığı önleyeceğim. Herkes ayağını ona göre denk alsın. Ardından da bir kontrolörler kurulu oluşturup, güvenilir, sağlam, ahlaklı pek çok ismi bakanlıkta görevlendirmişti.
Gümrüklerdeki kaçakçılık yavaş yavaş yok olmaya başlamıştı. Daha sonra, o dönemde Türkiye’nin alışık olmadığı gelişmeler yaşandı. Sosyal Demokrat Abdi İpekçi, sağcı damgasını yiyen yazarların bile yazamayacağı bir yazı kaleme aldı.
Yazıda mealen şöyle deniliyordu:
Ülkücülerle ilgili peşin hükümler var. Anlaşılıyor ki, biz bu peşin hükümleri gözden geçirmeliyiz. MHP’li Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak, olağanüstü bir çaba ile gümrüklerdeki kaçakçılığı önledi.

Gün Sazak ve Alparslan Türkeş
O DOSYA, HÂLÂ BULUNAMADI!
Kaçakçılık çeteleri, Gün Sazak yüzünden rantlarını kaybetmişken, Milliyetçi Cephe Hükümeti düşürüldü. Adalet Partisi’nden 11 milletvekili istifa ettirildi ve Ecevit tarafından yeni bir hükümet kuruldu.
İlginçtir, transfer edilen bu isimlerden biri olan Tuncay Mataracı da Gümrük ve Tekel Bakanlığı’na getirildi. Mataracı ile birlikte kaçakçılar için yine saadet dönemi başladı. Hatta işler o kadar ileri gitti ki, kaçakçıların talebi için gümrüklere yapılan tayinlerde bir tarife bile oluşturuldu. Her işin bir bedeli vardı.

Tuncay Mataracı
Siyasi yelpazenin iki ayrı kutbunda bulunan, ancak kaçakçılık konusunda birbirine destek veren Gün Sazak ile Abdi İpekçi’nin akıbetleri de aynı oldu. Abdi İpekçi, Mehmet Ali Ağca’nın silahından çıkan kurşunlarla can verdi. Gün Sazak da taşeron bir örgüt olan Dev-Sol militanları tarafından öldürüldü.
1970’li yılların çatışma ve 1980’lerin darbe ortamı ortadan kalktıktan sonra, sağlıklı düşünen çevreler, Abdi İpekçi ile ilgili bazı gerçekleri de keşfetmeye başladılar.
Abdi İpekçi, not defterine gümüş, eroin ve silah kaçakçılığı ile ilgili bazı notlar almıştı.

Öldürülen Abdi İpekçi
Çok önemli bir kaçakçılık dosyası üzerinde çalışıyorum, yakında açıklayacağım demişti. Cinayetten kısa bir süre önce, içinde İpekçi’nin özel telefon numaraları, adresler ve notlar bulunan defteri kaybolmuştu.
O dönemde Türkiye’deki kaçakçılık işlerini Bekir Çelenk ve Abuzer Uğurlu gibi isimler yönetiyordu. Merkez, Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da bulunan Vitoşa Otel’di. Türkiye’nin ünlü kaçakçıları, burada bir araya geliyorlar ve Bulgaristan Hükümeti’nin de bilgisi dahilinde kaçakçılık organizasyonları yapıyorlardı.
Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye yapılan silah kaçakçılığını da bizzat Sovyet Gizli Servisi KGB yönetiyordu.
Bekir Çelenk hayatını kaybettikten sonra, Mehmet Ali Ağca ilginç bir açıklama yaptı.
Abdi İpekçi Suikastı’nın sırları Bekir Çelenk’le birlikte gömüldü.

Bekir Çelenk
VUR EMRİ MASON LOCASINDAN!
Bu satırlar, İpekçi’nin niye öldürüldüğünü anlamaya ve anlatmaya herhalde yeterlidir!
Bir defa daha söyleyelim;
Irak ve Afganistan niye işgal edildiyse, Saddam ve Taliban niye devrildiyse, Gün Sazak niye öldürüldüyse; Abdi İpekçi de o sebeple öldürülmüştür!
Yani, petrol, silah ve uyuşturucu kaçakçılığını önlemeye çalıştıkları için!
Haa, şunu da ekleyelim:
Abdi İpekçi’nin öldürülmesi emrini verenler, kendisinin de içinde yeraldığı mason locasıdır! Çünkü İpekçi; kendi locasının, Türkiye’de silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yaptığını öğrenmiş, belki de bunu yazmaya hazırlanıyordu!
Tetikçinin tahliyesi dolayısıyla gürültü koparıp, ortalığı velveleye verenler, her ne hikmetse olayın bu boyutuna hiç girmiyor!
Semerlere vuruyorlar ama,
Eşeklere hiç dokunan yok!
Kaçakçılığa gelin, kaçakçılığa!
Uyuşturucuya gelin, uyuşturucuya!
Baronlara ve Ergenekonlara gelin!
Savaş ve cinayetlerin sırrı orada!
Bekir Çelenk Kimdir?

Ünlü uyuşturucu ve silah kaçakçısı. Gaziantep doğumlu. Trabzon’da 1967’de ortaya çıkarılan bir silah kaçakçılığı olayına adı karıştı. Türkiye’de aranırken, İngiltere’de oturma izni aldı. Bu olaydan sonra İstanbul’a yerleşti ve Nilüfer Koçyiğit’le evlendi. CIA denetiminde silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yapan Henri Arslanyan’la tanıştı. Adamı Ömer Mersan, 1980’de Sofya’da Vitoşa Oteli’nde buluştuğu Ağca’ya Hintli Joginder Singh pasaportunu verdi. 1980’de Türkiye’den kaçtı. 1985’te İstanbul’a gelerek teslim oldu. Kaçakçılık suçlarından yargılanan Çelenk, 14 Ekim 1985’te Mamak Askeri Cezaevi’nde geçirdiği kriz sonucu öldü. Ağca’nın yurtdışına kaçırılmasında rol oynadığı belirtilen Çelenk’in, Ağca’ya üç milyon mark vererek Papa’yı öldürmesini istediği ileri sürüldü.
(Hasan Karakaya, Vakit, 2010-01-20)



























