İçimizdeki Keçiler

Tarih: Oca 27 2017

Suudi Arabistanlı bir diplomat, 1974 yılında bana ülkesinin başkenti Riyad’ın fotoğraflarını göstermişti. Bunların arasında bir hükümet binasının dışına yığılmış çöpler arasında dolaşan bir keçi sürüsünün resmi de vardı. Keçiler hakkındaki soruma diplomatın verdiği cevap beni çok şaşırtmıştı. Bana, keçilerin şehrin ana çöp toplama sistemi olduklarını söylemişti. “Kendine saygı duyan hiçbir Suudi çöp toplamaz,” dedi. “O işi hayvanlara bırakırız.” Keçiler! Dünyanın en büyük petrol krallığının başkentinde! İnanılır gibi değildi. O zamanlar petrol krizine çözüm bulmayı denemek üzere yeni görevlendirilen bir grup danışmandan biriydim. O keçiler özellikle ülkenin son 300 yıllık gelişim çizgisi göz önüne alındığında, çözümün nasıl oluşabileceğini anlamam konusunda bana yol gösterdi. Suudi Arabistan’ın tarihi şiddet ve dini fanatizmle doludur. Yerli bir savaşçı olan Muhammed ibn Suud, 18. yüzyılda aşırı muhafazakâr Vahabi tarikatından gelen kökten dincilerle güç birliğine gitti. Bu sağlam bir ittifaktı ve sonraki 200 yıl boyunca Suud ailesiyle Vahabi müttefikleri, İslam’ın en kutsal şehirleri Mekke ve Medine de dahil olmak üzere Arap yarımadasının çoğunu fethetti. Suudi toplumu, kurucularının katı kuralcı idealizmini yansıttığından, Kuran’a kesin itaat şart olup, sıkı şekilde denetlenirdi. Dini polis günde beş defa namaz kılma şartına uyulmasını sağlardı. Kadınların baştan ayağa örtünmesi gerekirdi. Suçlular çok sert cezalandırılırdı; halka açık idamlar ve taşlamalar yaygındı. Riyad’ı ilk ziyaretim sırasında şoförüm fotoğraf makinemi, evrak çantamı ve hatta cüzdanımı pazaryerinin yakınında park ettiği, kilitli olmayan arabanın içinde ve açıkta bırakabileceğimi söyleyince çok şaşırmıştım. “Burada kimse hırsızlık yapmayı düşünmez,” dedi, “Hırsızların elleri kesilir.” Aynı günün ilerleyen saatlerinde Chop Meydanı’na gidip kafa kesilerek yapılacak bir idamı seyretmek isteyip istemediğimi sordu bana. Vahabiliğin kurallara bizim aşırı olarak nitelendireceğimiz bağlılığı sokakları hırsızlardan temiz tutuyor, yasalara karşı gelenler içinse en sert fiziksel cezaları şart koşuyordu. Teklifi reddettim. Suudiler’in dine, politika ve ekonominin önemli bir parçası olarak bakışı, Batı’yı sarsan petrol ambargosuna da katkıda bulundu.

Mısır ile Suriye, 6 Ekim 1973 günü, en kutsal Yahudi bayramı olan Yom Kippur’da İsrail’e karşı eşzamanlı bir saldırı başlattı. Bu, Arap İsrail savaşlarının dördüncüsü ve en yıkıcısı, aynı zamanda dünya üzerinde diğerlerine kıyasla en büyük etki yaratacak olan Ekim Savaşı’nın da başlangıcıydı. Mısır Başkanı Enver Sedat, Suudi Arabistan Kralı Faysal’a, İsrail ile suç ortaklığı yaptığına inandığı ABD’ye misilleme olarak, kendisinin ‘petrol silahı’ olarak adlandırdığı gücü kullanması konusunda baskı yaptı. 16 Ekim’de İran ve Suudi Arabistan’ın da katıldığı beş Körfez ülkesi, petrolün liste fiyatına %70 zam yaptıklarını duyurdu. Arap petrol bakanları diğer seçenekleri de değerlendirmek üzere Kuveyt’te toplandı. Irak delegesi, şiddetle ABD’nin hedef alınmasını istiyordu: Diğer delegeleri Arap dünyasındaki Amerikan şirketlerini millileştirmeye, ABD ve İsrail ile dostluk ilişkileri olan tüm diğer ülkelere topyekûn petrol ambargosu uygulamaya ve Amerikan bankalarındaki tüm Arap paralarını çekmeye çağırdı. Bankalardaki Arap paralarının ciddi boyutlarda olduğuna ve öyle bir eylemin 1929’dakinden çok da farklı olmayan bir paniğe neden olabileceğine işaret etti. Diğer Arap bakanlar bu kadar radikal bir planı kabul etmeye çekindi ama 17 Ekim’de üretimde %5’lik bir kısıntıyla başlayıp, politik hedefleri gerçekleşene kadar her ay ilave %5’lik kesintiyi öngören daha sınırlı bir ambargoyu yürürlüğe koymaya karar verdiler. İsrail yanlısı tutumundan dolayı ABD’nin cezalandırılması gerektiği ve en sert ambargonun bu ülkeye karşı uygulanması konusunda da anlaştılar. Hatta toplantıya katılan ülkelerin bir kısmı %5 yerine %10’luk bir kısıntı yapacaklarını ilan etti. Başkan Nixon, 19 Ekim’de Temsilciler Meclisi’nden İsrail için 2.2 milyar dolarlık bir yardım çıkartılmasını istedi. Ertesi gün Suudi Arabistan ve diğer Arap üreticiler, ABD’ye yapılan petrol sevkiyatına tam ambargo koydu. Petrol ambargosu 18 Mart 1974’te sona erdi. Ambargonun süresi kısa ama etkisi son derece büyüktü. Suudi petrolünün satış fiyatı 1 Ocak 1970’de varil başına 1.39 dolarken 1 Ocak 1974’te 8.32 dolara fırlamıştı. Politikacılar ve sonraki yönetimler 1970’li yılların ilk yarısında alınan dersleri hiçbir zaman unutmayacaktı. Uzun vadede ise o birkaç ayın travması şirketokrasinin güçlenmesine yaradı: Üç direği (büyük şirketler, uluslararası bankalar ve hükümet) birbirine o zamana kadar hiç olmadığı şekilde sıkı bağlandı. Bu kalıcı bir bağ olacaktı. Ambargo aynı zamanda tutum ve politikalarda da ciddi değişimlere neden oldu ve Wall Street ile Washington’u böyle bir ambargonun bir daha hiçbir şekilde hoş görülemeyeceği konusunda kararlı hale getirdi. Her zaman zaten öncelikli olan petrol kaynaklarımızın korunması, 1973’ten sonra bir saplantı haline geldi.

Ambargo, Suudi Arabistan’ı dünya politika sahnesinde bir oyuncu statüsüne çıkartarak, Washington’u krallığın kendi ekonomimize olan stratejik önemini kabul etmeye zorladı. ABD ayrıca, şirketokrasi liderlerini petrodolarları Amerika’ya geri getirmenin yollarını aramaya ve Suudi Arabistan yönetiminin ülkenin büyüyen servetini yönetmek için gerekli idari ve kurumsal altyapıdan yoksun olduğu gerçeği üzerinde düşünmeye itti. Fiyat artışlarının neden olduğu ek petrol geliri, Suudi Arabistan açısından hem iyi, hem de kötü idi. Hazineyi milyarlarca dolarla doldurdu ama aynı zamanda Vahabiler’in katı dini inançlarının bir kısmının zayıflamasına da neden oldu. Zengin Suudiler dünyayı dolaştı. Avrupa ve ABD’deki okullara ve üniversitelere gittiler. Gösterişli arabalar alıp, evlerini Batı tarzı eşyalarla döşediler. Sonuçta tutucu dini inançlar, yerlerini yeni tip bir materyalizme bıraktı ki, gelecekte doğacak petrol krizine yönelik korkulara bir çözüm getiren de bu materyalizm oldu. Ambargonun sona ermesinden neredeyse hemen sonra Washington, Suudiler ile müzakerelere başlayarak onlara petrodolarlar ve en önemlisi, bir daha petrol ambargosu olmayacağına dair güvence karşılığında, teknik destek, askeri teçhizat, eğitim ve ülkelerini 20. yüzyıla taşımak için fırsat önerdi. Müzakereler olağandışı bir kuruluşun yaratılmasına neden oldu: Birleşik Devletler Suudi Arabistan Ortak Ekonomik Komisyonu (JECOR) olarak bilinen bu kuruluş, geleneksel dış yardım programlarının tam tersi olan yepyeni bir kavramı içeriyordu: Suudi Arabistan’ı imar edecek Amerikan şirketlerine iş verilmesi için Suudi parasını kullanmak. Her ne kadar genel yönetim ve finansal sorumluluk ABD Hazine Bakanlığı’na devredilmiş olsa da, bu komisyon son derece bağımsızdı. Sonunda 25 yıldan fazla bir süre içinde, meclis kontrolünün neredeyse tamamen dışında kalarak milyarlarca dolar harcayacaktı. Hazine’nin rolü vardı ama ABD sermayesi kullanılmadığı için Kongre’nin bu konuda hiçbir yetkisi yoktu. JECOR’u derinlemesine inceleyen David Holden ile Richard Johns, şöyle anlatıyorlar: ‘ABD tarafından gelişmekte olan bir ülkeyle imzalanmış bu tip en geniş kapsamlı anlaşmaydı. ABD’nin Krallık içine derinlemesine nüfuz etmesini sağlayarak, karşılıklı bağımlılık kavramını güçlendirecek potansiyele sahipti.’ Hazine Bakanlığı MAIN’i danışman olarak işin en başlarında devreye soktu. Bana işimin kritik olacağı, yaptığım ve öğrendiğim her şeyi yüksek derecede gizli olarak kabul etmem gerektiği söylendi. Benim bakış açımdan da gizli bir operasyon gibi görünüyordu.

O zamanlar MAIN’in o süreçteki öncü danışman olduğunu zannediyordum ama daha sonraları deneyimine başvurulan birkaç danışman şirketten biri olduğumuzun farkına vardım. Her şey çok büyük bir gizlilik içerisinde yürütüldüğünden, Hazine’nin diğer danışmanlarla yaptığı görüşmelerin içeriği hakkında bilgim olmadı. O nedenle de örnek oluşturacak bu anlaşma içindeki rolümün öneminden emin değilim. Ama anlaşmanın ET’ler için yeni standartlar oluşturduğunu ve imparatorluğun çıkarlarının korunması için geleneksel yöntemlere yaratıcı seçenekler sunduğunu biliyorum. Ayrıca benim çalışmalarımın sonunda ortaya çıkan senaryoların çoğunun nihayetinde uygulandığını, MAIN’in Suudi Arabistan’daki ilk büyük (ve son derece kârlı) sözleşmelerinden birini yaptığını da biliyorum. O yıl oldukça büyük bir prim aldığım da bildiğim başka bir şey. Görevim, altyapı için büyük miktarlarda paralar harcandığı takdirde, Suudi Arabistan’da neler olabileceğine dair tahminler oluşturmak ve o paranın sarf edilmesi için senaryolar üretmekti. Kısacası, Suudi Arabistan ekonomisine (ABD mühendislik ve inşaat şirketlerini de dahil edecek şartlar altında) yüzlerce milyon dolar harcatmayı haklı çıkartmak için yaratıcılığımı sonuna kadar kullanmam istenmişti benden. Bunu ekibimle paylaşmadan tek başıma yapmam söylendi ve çalıştığım servisin birkaç kat yukarısındaki küçük bir toplantı odasına hapsedildim. İşimin hem milli güvenlikle ilgili olduğu, hem de muhtemelen MAIN için çok kazançlı sonuçlar vereceği konusunda uyarılmıştım. Tabii ki buradaki birincil hedefin her zamanki gibi (bir ülkeyi ödeyemeyeceği borç yükü altına sokmak türünden) olmadığını, onun yerine petrodolarların büyük kısmının ABD’ye geri dönmesini sağlamanın yollarını bulmak olduğunu anlamıştım. Süreç içinde Suudi Arabistan oltaya takılacak, ekonomisi gittikçe bizimkisiyle iç içe ve ona bağımlı hale gelecek ve tahminen daha da batılılaşarak bizim sistemimize karşı daha anlayışlı ve entegre hale gelecekti. İşe başlayınca Riyad sokaklarında dolaşan o keçilerin sembolik birer anahtar olduğunu farkettim; dünya etrafında turlayan Suudiler’in zayıf noktası olan o keçiler, modern dünyaya adım atmaya can atan çöl krallığına daha yakışan bir şeylerle değiştirilmeliydi. Bunun yanı sıra OPEC ekonomistlerinin, petrol zengini ülkelerin petrolleri karşılığında daha fazla katma değerli mallar edinmesi gerektiğini vurguladığını da biliyordum.

Ekonomistler bu ülkelere sadece ham petrol ihraç etmek yerine, kendi endüstrilerini geliştirmelerini ve petrolü, ham petrolünkinden daha yüksek getiri sağlayacak olan petrol bazlı ürünler üretmek için kullanmalarını öneriyordu. Bu iki şeyin farkında olmam, herkesin kazançlı çıkacağından kuşku duymadığım bir stratejinin kapılarını açtı. Tabii ki keçiler sadece bir giriş noktasıydı. Petrol gelirleri ile keçilerin yerine dünyanın en modern çöp toplama ve yok etme sistemini koyarken, ABD şirketlerinin iş almasını sağlayabilir ve Suudiler de bu en son teknolojiyle gurur duyabilirdi. Keçileri, krallığın birçok sektörüne uygulanabilecek, hem kraliyet ailesinin, hem ABD Hazine Bakanlığı’nın, hem de MAIN’deki patronlarımın gözünde başarıya gidecek bir formülün unsuru gibi düşünmeye başladım. Ham petrolü ihraç edilebilir mamul ürüne çevirmeye odaklı bir endüstriyel sektör yaratmak için para tahsis edilecekti. Çölün ortasında büyük petrokimya tesisleri ve onların etrafında da devasa sanayi siteleri yükselecekti. Öyle bir plan doğal olarak, binlerce megavatlık elektrik üretim kapasitesinin, enerji nakil ve dağıtım hatlarının, otoyolların, boru hatlarının, iletişim ağlarının, ulaşım sistemlerinin, yeni havaalanlarının, gelişmiş limanların, bunlara yönelik hizmet endüstrisinin ve tüm çarkların dönmesi için elzem olan altyapının inşasını da gerektirecekti. Bu planın dünyanın geri kalan kısmında da işlerin nasıl yapılacağına dair bir model oluşturacağı hakkında hepimizin yüksek beklentileri vardı. Dünya gezgini Suudiler, bizden övgüyle söz edecek, birçok ülke liderini başardığımız mucizelere tanıklık etmeleri için Suudi Arabistan’a davet edecekti ki, o liderler sonra kendi ülkeleri için benzer planlar yapmalarına yardım etmemiz için bize gelecek ve biz de onları finanse etmek üzere Dünya Bankası kredileri ya da başka borç yükleme yöntemleri ayarlayacaktık. Küresel imparatorluk için iyi bir hizmet olacaktı bu çalışma. Bu fikirlerin üzerinden geçtikçe, aklıma keçiler ve şoförümün söyledikleri geliyordu: “Kendine saygı duyan hiçbir Suudi, çöp toplamaz.” O nakaratı çok değişik bağlamlarda tekrar tekrar duymuştum.

Suudiler’in kendi insanlarını endüstriyel tesislerde işçi ya da projelerden birinin inşasında, yani o tür sıradan işler için kullanmaya hiç niyetli olmadığı ortadaydı. Her şeyden önce nüfusları çok azdı. Ayrıca Suudi Kraliyet Sarayı, vatandaşlarına bir işçinin elde edebileceğinden daha yüksek bir eğitim seviyesi ve hayat tarzı sağlamak üzere bir taahhütte bulunmuştu. Suudiler başkalarını yönetebilirdi, fabrika ya da inşaat işçisi olmaya ne niyetleri vardı, ne de hevesleri. Dolayısıyla, işçiliğin ucuz ve insanların işe ihtiyacı olduğu başka ülkelerden işgücü ithal etmek gerekecekti. Bu insanlar mümkünse Mısır, Filistin, Pakistan ve Yemen gibi diğer Ortadoğu ve İslam ülkelerinden gelmeliydi. Benim açımdansa öyle bir çözüm bayındırlık fırsatları için daha büyük olanaklar yaratabilirdi; tüm o işçiler için devasa konut siteleri, alışveriş merkezleri, hastaneler, itfaiye ve polis merkezleri, su ve kanalizasyon arıtma tesisleri, ilave enerji, iletişim ve ulaşım ağları inşa etmek gerekecekti. Sonuç olarak, bir zamanlar sadece çöl olan yerlerde, modern şehirler yaratılacaktı. Ayrıca karşımızda tuz arıtma tesisleri, mikrodalga sistemleri, sağlık kompleksleri, bilgisayar teknolojileri gibi yeni alanlardaki gelişmeleri araştırmak ve denemek için iyi bir fırsat vardı. Suudi Arabistan, bir planlamacının gerçeğe dönüşen rüyası, mühendislik ya da inşaat işleriyle ilişkili biri içinse gerçekleşmesi imkânsız bir fantezi gibiydi. Tarihte benzerine rastlanmadık bir ekonomik olanak sunuluyordu: Neredeyse sınırsız parasal kaynaklara sahip ve modern dünyaya çok çabuk ve olabildiğince gösterişli giriş yapmak isteyen az gelişmiş bir ülke. O işten çok zevk aldığımı itiraf etmeliyim. Ne Suudi Arabistan’da, ne Boston Halk Kütüphanesinde, ne de başka herhangi bir yerde o bağlamdaki ekonometrik modellerin kullanımını haklı çıkaracak ele gelir veriler vardı. Aslında, işin büyüklüğüne bakıldığında (tüm bir ülkenin o ana kadar görülmemiş bir boyutta, toptan ve birdenbire değişimi açısından) tarihsel veriler olsa bile, bir anlam ifade etmeyeceği apaçık ortadaydı. Zaten kimse de, en azından oyunun bu kadar başlarında öyle nicel analizler beklemiyordu.

Ben de hayal gücümü çalıştırıp, krallık için görkemli bir gelecek öngören raporlar yazdım. Bir megavat elektrik, bir kilometre yol ya da bir işçi için yeterli olacak su, kanalizasyon, ev, yiyecek ve sosyal hizmetler gibi şeylerin yaklaşık maliyetlerini tahmin etmek için kullanabileceğim pratik rakamlarım vardı. Benden o tahminleri daha hassas hale getirmem ya da bunlardan kesin sonuçlar çıkarmam beklenmiyordu. İşim, en basit tarifiyle, neyin mümkün olabileceği hakkında bir dizi plan (belki daha doğru deyişle ‘hayal’) tanımlayıp, bunların maliyetleriyle ilgili kaba tahminler çıkartmaktı. Gerçek hedeflerse daima aklımdaydı: ABD şirketlerine yapılacak ödemeleri azami düzeye yükseltip, Suudi Arabistan’ı giderek ABD’ye daha bağımlı hale getirmek. Bu ikisinin birbiriyle ne kadar ilgili olduğunu fark etmem fazla uzun sürmedi; yeni geliştirilecek projelerin hemen hepsinin sürekli güncelleme ve bakıma ihtiyacı olacaktı ve o kadar yüksek teknolojiyle gerçekleştirileceklerdi ki, bakım ve modernizasyon ihtiyaçlarını ancak o projeleri geliştiren firmalar karşılayabilecekti. Nitekim işim ilerledikçe, hayal ettiğim her proje için iki liste oluşturmaya başladım: Bir tanesi ilk aşamada yapabileceğimiz tasarım ve inşaat bağlantıları, diğeriyse uzun vadeli bakım ve yönetim anlaşmaları. MAIN, Bechtel, Brown&Root, Halliburton, Stone& Webster ve daha birçok ABD mühendis ve müteahhidi on yıllar boyunca iyi kâr edecekti. Sadece ekonomik olanın dışında, çok daha değişik bir şekilde de olsa, Suudi Arabistan’ı bize bağımlı kılacak bir yol daha vardı. Bu petrol krallığının modernizasyonu, olumsuz tepkileri de tetikleyecekti. Örneğin, muhafazakâr Müslümanlar çok kızacak, İsrail ve diğer komşu ülkeler kendilerini tehdit altında hissedeceklerdi. Bu ülkenin ekonomik gelişimi, başka bir endüstrinin de gelişimini tetikleyeceğe benziyordu: Arap Yarımadası’nın korunması. ABD silahlı kuvvetleri ve savunma sanayi yanında, bu tip faaliyetlerle uğraşan özel şirketleri de cömert kontratlar ve yine uzun vadeli bakım ve yönetim anlaşmaları bekliyordu. Onların varlığı da, havaalanları, füze rampaları, askeri üsler ve bu tesislerle ilgili tüm altyapıyı da içeren yeni bir mühendislik ve inşaat projeleri safhasını da beraberinde getirecekti.

Raporlarımı ofis içi postası ile mühürlü zarflarda ‘Hazine Bakanlığı Proje Yöneticisi’ne gönderiyordum. Bazen grup üyelerinden bir iki kişi ile karşılaştığım oluyordu ki, bunlar MAIN’in genel müdür yardımcıları ve patronlarımdı. Hâlâ araştırma ve geliştirme safhasında olan ve henüz JECOR’un parçası olmayan bu projenin resmi bir adı olmadığı için, ondan sadece ve alçak sesle, SAMA diye bahsediyorduk. Görünürde, bu Suudi Arabistan Para Aklama Tezgâhı (Saudi Arabian Money laundering Affair) demekti ama aynı zamanda şakayla karışık bir kelime oyunuydu; krallığın merkez bankasının adı Suudi Arabistan Para Ajansı (Saudi Arabian Monetary Agency) veya SAMA idi. Bazen bir Hazine temsilcisi de bize katılırdı. Bu toplantılarda çok az soru sorardım. Çoğunlukla sadece işimi tarif eder, sorularına yanıt verir ve benden ne istenirse yapmaya gayret etmeyi kabul ederdim. Müdür yardımcıları ve Hazine temsilcileri, özellikle benim uzun vadeli bakım ve yönetim anlaşmaları ile ilgili fikirlerimden etkilenmişlerdi. Hatta müdür yardımcılarından biri, ondan sonra Krallığa atfen sık sık kullandığımız, “Güneş emekliliğimiz üzerinde batana kadar sağabileceğimiz inek” deyimini yaratmıştı. Bu deyim, benim zihnime nedense hep inek yerine keçinin görüntüsünü getirmiştir. Bu toplantılar esnasında, rakiplerimizin çoğunun benzer işlerle uğraştıklarını ve hepimizin de, ortaya koyduğumuz çabalardan dolayı sonunda cömert kontratlar ile ödüllendirilmeyi beklediğimizin farkına vardım. MAIN’in ve diğer şirketlerin, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez mantığıyla, bu ön çalışmaların faturasını üstlendiklerini varsayıyordum. Bunun nedenlerinden biri de, günlük personel zaman çizelgem üzerinde zamanımı fatura ettiğim numaranın ortak ve idari bir genel gider hesabı olması idi. Bu yaklaşım, çoğu projenin araştırma, geliştirme ve teklif hazırlama safhalarında tipik olarak kullanılırdı.

Evet, bu defa ilk yatırım miktarı normalin çok üstünde idi ama o müdür yardımcıları, miktarın geri ödeneceğinden son derece emin görünüyorlardı. Rakiplerimizin de bu işin içinde olduklarını bilmemize rağmen hepimiz, herkese yetecek kadar iş olduğunu varsayıyorduk. Dağıtılacak ödüllerin, yaptığımız işin Hazine tarafından kabul edilme düzeyini yansıtacağını ve sonunda hayata geçecek planları öneren danışmanların, en iyi kontratları alacaklarını bilecek kadar da bu işin içerisindeydim. Tasarla ve yap safhasına ulaşacak senaryolar üretmeyi, kişisel bir meydan okuma olarak alıyordum. MAIN içinde yıldızım hızla yükseliyordu. SAMA’daki anahtar oyunculardan biri olmak, eğer başarılı olursak, bu yükselişin hızlanmasını garantilerdi. Toplantılarda, SAMA ve tüm JECOR operasyonunun bir örnek oluşturacağı olasılığını da açıkça konuşuyorduk. Uluslararası bankalar aracılığı ile borç almaya ihtiyacı olmayan ülkelerde kârlı işler yaratmak için yepyeni bir yaklaşımdı bu. Böyle ülkelere örnek olarak akla hemen İran ile Irak geliyordu. Üstelik insan doğasını da göz önüne alarak, bu ülkelerin liderlerinin de muhtemelen Suudi Arabistan’ı taklit etmek isteyeceklerini düşünüyorduk. İlk başta o kadar olumsuz görünen 1973 petrol ambargosunun, son kertede mühendislik ve inşaat firmalarına birçok beklenmeyen armağan sunacağını ve küresel imparatorluğa giden yolu kolaylaştıracağı kesin gibi görünüyordu. Yaklaşık sekiz ay boyunca ama hiçbir zaman yoğun birkaç günü aşmayan bir şekilde, özel konferans salonuma veya Boston Common Parkı’na bakan apartman daireme kapanarak, bu hayal ışığında çalıştım. Personelimin başka görevleri vardı ve düzenli olarak onları kontrol etsem de, çoğunlukla başlarının çaresine bakıyorlardı.

Zaman geçtikçe işimizin etrafındaki gizlilik perdesi de aralandı. Gittikçe daha fazla kişi, ortalıkta Suudi Arabistan ile ilgili bir şeylerin döndüğünün farkına varmaya başladı. Heyecan arttı, dedikodular başladı. Müdür yardımcıları ve Hazine temsilcileri de, sanırım biraz da bu dâhiyane plan hakkındaki detaylar ortaya çıkıp, kendileri de daha fazla bilgiye sahip oldukça, daha açık olmaya başladılar. Gelişmekte olan bu plan uyarınca, Washington, Suudi Arabistan’ın, petrol arzını ve fiyatlarını dalgalandırabilse de, her zaman ABD ve onun müttefiklerinin kabul edebilecekleri bir düzeyde tutacağını garanti etmesini istiyordu. Eğer İran, Irak, Endonezya veya Venezuela gibi diğer ülkeler, bir ambargo tehdidinde bulunursa, geniş petrol rezervlerine sahip Suudi Arabistan araya girip boşluğu dolduracaktı. Bunu bilmek bile, uzun vadede, diğer ülkeleri bir ambargo düşüncesinden uzakta tutmaya yetecekti. Bu garanti karşılığında Washington da Suud Hanedanı’na çok cazip bir teklifle gelecekti: ABD, tam ve tartışmasız bir biçimde politik ve gerekirse askeri destek sağlama garantisi verecek, böylece hanedanın ülkenin hakimi olarak varlığını sürdürmesini sağlayacaktı. Coğrafi konumu, askeri kuvvetlerinin yokluğu, İran, Irak, Suriye ve İsrail gibi komşuları karşısında genel olarak zayıf konumu düşünüldüğünde, bu Suud Hanedanı’nın reddedemeyeceği bir teklifti. Bu yüzden de, doğal olarak, Washington bu avantajını bir kritik şart daha kabul ettirmek için kullandı: ET’lerin dünyadaki rollerini yeniden tanımlayan ve ileride, başta Irak olmak üzere, diğer ülkelerde de uygulamaya çalışacağımız bir model haline gelen bir şart. Geriye dönüp bakınca, bazen Suudi Arabistan’ın bu şartı nasıl olup da kabul ettiğini anlamakta zorluk çekiyorum. Tabii ki, geri kalan Arap dünyasının çoğu, OPEC ve diğer Müslüman ülkeler, anlaşmanın şartlarını ve kraliyet ailesinin Washington’un taleplerine nasıl boyun eğdiğini öğrenince dehşete düşmüştü.

Şart şuydu: Suudi Arabistan petrodolarlarını ABD devlet tahvili almak için kullanacak, karşılığında ise bu tahvillerden elde edilecek faiz geliri ABD Hazine Bakanlığı’nca Suudi Arabistan’ın bir Ortaçağ toplumu olmaktan çıkıp, modern ve sanayileşmiş dünyaya adım atmasını sağlamaya yönelik kullanılacaktı. Başka bir deyişle, krallığın petrol gelirinin milyarlarca dolara varan bileşik faizi, benim (ve muhtemelen bazı rakiplerimin) Suudi Arabistan’ı modern bir endüstriyel güce çevirmek için kurmuş olduğumuz hayalleri gerçekleştirmeleri için ABD firmalarına ödenecekti. Kendi hazine bakanlığımız bizi, Suudi parası ile tüm Arap Yarımadası’nda altyapı projeleri ve hatta komple şehirler yapmak üzere işe alacaktı. Her ne kadar Suudiler, bu projelerin genel yapısı hakkında söz söyleme haklarını saklı tutsalar da, gerçek şuydu ki, seçkin (ve çoğu Müslüman’ın gözünde kâfir olan) bir grup yabancı, Arap Yarımadası’nın gelecekteki görünümünü ve ekonomik yapısını belirliyor olacaktı. Üstelik bu da, muhafazakâr Vahabi prensipleri üzerine kurulu ve birkaç yüzyıldır da bu prensiplere göre yönetilen bir krallıkta olacaktı. Onlar açısından oldukça büyük bir iyi niyet gösterisi gibi görünüyordu ama bu koşullarda ve Washington tarafından öne sürülen politik ve askeri baskılar sonucu, Suud ailesi çok fazla seçeneği olmadığına karar vermiş olmalıydı. Bizim açımızdan, inanılmaz kâr olasılıkları, sınırsız gibi görünüyordu. Şaşırtıcı bir örnek oluşturma potansiyeline sahip, şeker gibi bir anlaşmaydı bu. Ve anlaşmayı daha da tatlı kılan, herkesin, özellikle de defterlerini ve sırlarını başkaları ile paylaşmayı hiç istemeyen Bechtel ve MAIN gibi özel şirketlerin nefret ettiği bir süreç olan meclis onayı alınmasına gerek olmamasıydı. Ortadoğu Enstitüsü’nde yardımcı araştırmacı olan eski gazeteci Thomas W. Lippman, bu anlaşmanın önemli noktalarını çok etkili bir şekilde şöyle özetliyordu: ‘Nakit içinde yüzen Suudiler, yüzlerce milyon doları ABD Hazinesi’ne verecekler, onlar da satıcılara veya çalışanlara ödeme yapmak gerekene kadar bu parayı tutacaklardı. Bu sistem, Suudi parasının Amerikan ekonomisine geri dönmesini garanti ediyordu.

Anlaşma, aynı zamanda, komisyon yöneticilerinin Suudiler ile birlikte yararlı olduğuna karar verdikleri herhangi bir projeyi de, meclis onayına gerek kalmadan yapmalarını sağlıyordu.’ Bu tarihi taahhüdün parametrelerini saptamak, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar kısa bir sürede gerçekleştirildi. Ama ondan sonra bunu uygulamak için bir yol bulmak zorundaydık. Süreci başlatmak için, hükümetin en üst kademelerinde görevli biri, son derece gizli bir görevle, Suudi Arabistan’a gönderildi. Hiçbir zaman emin olamadım ama sanırım o kişi Henry Kissinger idi. Elçi her kim ise ilk görevi kraliyet ailesine, Musaddık, İngiliz petrol çıkarlarını kapı dışarı ettiği zaman, komşu İran’da neler olduğunu hatırlatmak oldu. Sonra, Suudiler’in önüne geri çeviremeyecekleri kadar cazip bir plan koyup, onlara, aslında çok fazla seçenekleri olmadığını gösterdi. Suudiler’in, ya teklifimizi kabul edip onları destekleyip korumamızı garantileyerek, hükümdarlıklarını sağlama almak ya da reddedip Musaddık’ın yolundan gitmek arasında bir seçim yapmak zorunda olduklarını çok açık bir şekilde anladıklarına hiç şüphem yok. Elçi, Washington’a döndüğünde, beraberinde kraliyet ailesinin anlaşmayı kabul ettiği mesajını da getirmişti. Sadece küçük bir engel vardı.

Suudi hükümeti içindeki anahtar oyuncuları ikna etmemiz gerekecekti. Bize söylendiği kadarıyla, bu aile içi bir mesele idi. Her ne kadar Suudi Arabistan bir demokrasi olmasa da, yine de öyle görünüyordu ki Suud Hanedanı içinde bir fikir birliğine gerek duyuluyordu. 1975 yılında, o anahtar oyunculardan birini ikna etmek üzere atanmıştım. Her ne kadar gerçek bir veliaht prens olduğunu hiçbir zaman belirleyemediysem de, onu her zaman Prens W olarak düşündüm. İşim, onu Suudi Arabistan Para Aklama Tezgâhı’nın ülkesi kadar kendisinin de yararına olacağı konusunda ikna etmek idi. Bu, ilk anda göründüğü kadar kolay değildi. Kendisinin iyi bir Vahabi olduğunu söyleyen Prens W, ülkesinin Batı’nın ticari anlayışını taklit ettiğini görmek istemediği konusunda ısrarcıydı. Aynı zamanda, yapmayı önerdiğimiz şeyin sinsi doğasını anladığını da iddia ediyordu. Bizim, bin yıl önceki Haçlılar ile aynı hedefleri güttüğümüzü söylüyordu: Arap dünyasının Hıristiyanlaştırılması. Aslında, bu konuda kısmen de olsa haklıydı. Bence, Haçlılar ile bizim aramızdaki fark sadece bir derece meselesiydi. Avrupa’nın Ortaçağ Katolikleri, Müslümanlar’ı Araf tan kurtarmaya çalıştıklarını iddia ediyorlardı; biz ise Suudiler’in modernleşmelerine yardım etmek istediğimizi iddia ediyorduk. Gerçekte, sanırım Haçlılar da, şirketokrasi gibi, öncelikle imparatorluklarını genişletme peşindeydiler. Dini inançlar bir yana, Prens W’nun bir zaafı vardı; güzel sarışınlar. Bugün artık haksız bir klişe haline gelmiş bir şeyden söz etmek gülünç geliyor ve Prens W’nun tanıdığım birçok Suudi arasında bu eğilime sahip ya da en azından bunu görmeme izin veren yegâne kişi olduğunu da söylemeliyim. Yine de, bu tarihi anlaşmanın yapılandırılmasında bir rol oynadığı gibi, görevimi tamamlamak için neler yapabileceğimi de gösterdi. (Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, John Perkins)

Kim Bu Amerikalı?

Tarih: Oca 12 2017

Son günlerde, Kenneth O’Keefe’nin videosunu herkes birbirine gönderiyor. Bana en az 20’yi aşkın farklı kişiden geldi. Amerikalı eski bir deniz piyade askeri olan Kenneth O’Keefe, katıldığı bir televizyon programında Amerika ve özellikle İsrail için neler söylemiyor neler! O’Keefe, diğer konuşmacıların anlattıklarına katılmadığını söyleyerek başlıyor ve özetle; Amerika’nın teröre karşı verdiği mücadelenin hikaye olduğunu, İsrail’in Büyük İsrail hedefine yönelik genişlediğini ve büyüdüğünü, Ortadoğuyu bölüp parçalamak için mezhepsel nefretin tohumlarını ektiklerini, Irak’ı üçe böldüklerini, Suriye’de de aynı şeyi yapmaya çalıştıklarını, IŞİD’in arkasında İsrail’in olduğunu ifade ediyor. O’Keefe’nin söylediklerinin neredeyse yüzde yüzü doğru; ama bunları bir Amerikalı söyleyince mi daha doğru oluyor ve ilgi çekiyor? Demek ki; ne söylendiği değil, kimin söylediği daha önemli oluyor. Peki o zaman, bu adam kim? Esasında O’Keefe’nin kim olduğunu ilk defa 6 Ocak 2011’de, yani 6 yıl önce, Mavi Marmara’nın ne olup ne olmadığını gözler önüne serdiğimiz “Mavi Marmara Operasyonu Nedir?” başlıklı yazımızda anlatmıştık. O günden bugüne kadar geçen zaman içinde “Mavi Marmara Operasyonu” konusunu iki defa daha ele almış ve bu Amerikalı’nın ne olduğunu anlatmıştım. Görünen o ki hem unutulmuş, hem de konu tarafımdan yeterince iyi anlatılamamış.

Amerikalı deniz piyade Kenneth O’Keefe, biraz karışık bir adam.1969 doğumlu, Irak Savaşı’na katılmış, savaştan sonra ordudan ayrılmış, İkinci Körfez Savaşı’nda “Canlı Kalkan” olarak Irak’a gitmiş, 2001’de ABD vatandaşlığından ayrılmış, aynı zamanda İrlanda ve Filistin vatandaşı, İngiltere ve Güney Kıbrıs’ta yaşadığını söylüyor. Bu arada; canlı kalkan olarak Irak’a gidenlerin birçoğunun CIA ajanı olduğunu biliyoruz. Anımsarsınız; Bağdat direnmeden teslim olmuştu! Canlı kalkan kılığındaki ajanlar, Irak Ordusu’nun generalleri ile pazarlıkları kotarmışlardı. Kenneth O’Keefe’yi, daha sonra 31 Mayıs’ta, Gazze’ye intikalde iken İsrailli komandoların operasyonuna uğrayan Mavi Marmara’da görüyoruz. “Rotamız Filistin, Yükümüz İnsani Yardım” sloganı ile Antalya’dan yola çıkan 6 gemilik konvoyun, Mavi Marmara dahil 3’ü Türk gemisiydi. Gemilerdeki insan sayısı yaklaşık olarak 700 civarındaydı ve bunun 600’ü Mavi Marmara’daydı. Eylemcilerin çoğunluğu Türk, kalanı ise 32 ülkenin yurttaşlarından oluşmaktaydı. Bu eylemi; lideri Amerikalı Greta Berlin olan, Özgür Gazze Hareketi (Free Gaza Movement) planlamıştı. Eylemin sevk ve idaresini ise; Türkiye orijinli, İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) yapmıştı.

Konvoy Gazze’ye intikaldeyken, İsrail’in hızlı botları gemilere yaklaşarak çeşitli muhabere vasıtaları ile “Deniz ablukası olduğunu, Gazze’ye intikal edemeyeceklerini, ısrar ederlerse operasyon yapılacağını” belirtmelerine rağmen; eylemcilerin kararlılığı üzerine, 31 Mayıs 2010’da İsrail açısından asla mazereti olmayan o müessif olay meydana gelir ve 9 yurttaşımız öldürülür. Mavi Marmara’da gelişen olayların bire bir tanığı olan ve Londra’da yaşayan gazeteci dostum Mahir Tan’dan öğrendiklerimi size iletiyorum: Bir İsrail helikopteri havadan yaklaşır, sallandırılan halat (Fast Rope) vasıtası ile silahlı komandolar geminin güvertesine indirilir. Komandolar silahlıdır fakat, ateş etmemişlerdir. Güvertede bulunan eylemcilerden, Amerikalı eski deniz piyadesi Kenneth O’Keefe’nin aktif liderliğinde; gemiye inen komandolar etkisiz hale getirilir, silahları alınır, tartaklanarak kapalı mekana sokulur ve orada hırpalanır. Bu gelişme üzerine; ikinci helikopter ateş açarak yaklaşır, komandolar iner ve hatırlamak bile istemediğimiz gelişmeler olur.

Kenneth O’Keefe

Mavi Marmara’da İsrail komandolarını etkisiz hale getirerek ve hırpalayarak tırmanmaya ve karşı tarafın silah kullanmasına neden olan başrol oyuncusu; Amerikalı deniz piyade Kenneth O’Keefe’dir. İHH daha sonra yaptığı açıklamalarda, bu olayda kullanıldığını itiraf etmişti. Mavi Marmara olayı aynen “One Minute” gibi, Türkiye’yi Sünni İslam Dünyasında parlatmak ve Büyük Ortadoğu Projesinde (BOP) kullanabilmek için planlanmış ve manipüle edilmiştir. Kenneth O’Keefe’nin geçmişi ve sicili ortadadır. Televizyon programında Amerika ve İsrail için söyledikleri; müteakip operasyonlar için Ortadoğu’da ve İslam Dünyasında güven telkin edebilmek maksatlıdır. Söylenenlere ve söyleyene değil, söylettirenlere bakmak lazım. Örneğin; bizi o ekranlara çıkarırlar mı? Hayır! Belki de aynı şeyleri söyleyecektik! Ama bizi kullanamazlar! Kenneth’i çıkar, güven telkin et, savunma mekanizmalarını felç et ve operasyonda kullan! Mavi Marmara operasyonunun arkasında bulunan isimlerden birisi de, bazı konuşmalarına Bismillahirahmanirrahim ve Selamünaleyküm diye başlayan, Birleşik Krallık (İngiltere) İşçi Partisi eski Milletvekili George Galloway’di. Bu da Kenneth gibi, biraz karanlık bir adam. Arap Dünyası ile bayağı sıkı fıkı ve akçeli işleri var. Galloway Türkiye’nin pozisyonunu; “Osmanlı’nın dirilişi” olarak yorumluyor ve “İslam Ülkelerine Erdoğan gibi liderler lazım’’ diyordu. Şimdi ne diyor, merak ediyorum doğrusu! Pek sesi çıkmıyor da!

George Galloway

Emperyalizmin İslam Ülkelerini ve Müslümanları sömürebilmesinin ve yönetebilmesinin araçlarından biridir sanki; Müslüman’mış gibi davranmak veya gizli Müslüman görüntüsü vermek. Örnek mi istiyorsunuz? Alman İmparatoru ve Müslümanların koruyucusu Hacı II.Wilhelm, Haydar Ebu Ali adlı gizli Müslüman Hitler, Musa Nili adlı gizli Müslüman Mussolini, Prens Charles da gizli Müslüman fakat veliaht olması nedeniyle açıklayamıyor, Başkan Barack Hussein Obama, zaten babası Müslüman fakat konumu nedeniyle Hristiyan gibi gözüküyor, aslında Müslüman. Bu örnekler uzar gider. Hepsinin tek bir amacı var: Aklın ve bilimin egemen olamadığı İslam Dünyasında, dince kutsal duyguları istismar ederek sömürmek ve emperyalist hedefler doğrultusunda yönlendirmek. (Türker Ertürk)

Kayıp 50 Uçak

Tarih: Eki 14 2016

Türk savunma sanayisinin en gizemli olaylarından biri gün yüzüne çıkmaya hazırlanıyor. 70 yıldır Türk kamuoyundan gizlenen kayıp savaş uçakları skandalında yeni belgeler ortaya çıktı. 1947’de ABD’nin Türkiye’ye yardım planı ile bir anda ortadan kaybolan, envanterlerden silinen 72 adet Focke-Wulf FW-190 tipi uçaklardan 50’si Kayseri Eski Havalimanı’nın altında (2. Hava İkmal Komutanlığı ön cephesi) gömülü. Uçakların ortaya çıkarılması ile ilgili ilk resmi çalışma 2015’te gerçekleşti. Bu kapsamda yapılan metaldedektör testleri de uçakları tespit etti. Ancak uzayan bürokrasi ve araya giren 15 Temmuz darbe girişimi uçakların gün yüzüne çıkmasını engelledi.

FW-190 A3’ler yerlilik açısından ayrı bir öneme sahip. Zira 1. Dünya Savaşı’nda başlayan Alman işbirliği Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Junkers ile üretim işbirliğine dönüşmüştü. Türkiye’de TOMTAŞ kurulmuş ve A-20’ler ülkemizde üretilmişti. Ortak üretimin devamı amacıyla 1941’de Alman büyükelçisi, eski şansölye Franz von Papen’in gayretleri sonucu bir ticaret antlaşması imzalandı. Bu anlaşma gereği Türkiye Almanya’ya demir ve krom cevheri sattı. Karşılığında da 72 adet FW-190A3 tipi savaş uçağı aldı. Parçalarının önemli kısmı Anadolu’daki tesislerde üretilen uçaklar 1943’te Türkiye’ye getirildi. İlk uçuşunu 10 Temmuz 1943’te yapan bu uçaklar 5 farklı ile dağıtıldı. 50 adet uçak da Kayseri’ye gitti. Türk-Alman yapımı savaş uçaklarının kaderi 1947’de son buldu. Ortaya çıkan gizli belgelere göre olay şu şekilde gelişti: ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından elinde kalan binlerce uçağı müttefiklerine dağıtmak üzere çalışma başlattı. Ankara ile uzun süren görüşmeler gerçekleşti. Nihayetinde ABD’li yetkililer ile 1947’de anlaşmaya imza atıldı. Anlaşma gereği Türk ordusunun envanterdeki tüm Alman FW-190’lar imha edilecekti. O tarihten sonra uçaklar hiç görülmedi. Konuyu 25 yıla yakın süredir araştıran Hasdal Kışlası’na adı verilen komutanın torunu olan Uluhan Hasdal, “ABD kendi uçaklarını ücretsiz vermek istedi. Ancak bir şartı vardı. Alman uçaklarının yok edilmesi. 50’ye yakın uçak Kayseri Havalimanı’na getirildi. Envanter dışı bırakıldı. Hatta belgelere göre, uçaklar yağlı brandalara sarılarak gömüldü. Alman havacılık temsilcileri ile görüştüm. Bu model uçakların korozyana dayanıklı olduğunu ve çıkarılması halinde uçurulabileceğini söyledi” dedi.

Uçakların gün yüzüne çıkması için sanat düşkünü işadamları da yoğun çaba sarf ediyor. Bu isimlerden biri olan Hisart Müzesi’nin kurucusu Nejat Çuhadaroğlu, yakın zaman önce Kayseri’deki görevli komutanlarla birçok görüşme yaptığını ifade ediyor. Uçakların çıkarılması konusunda önemli mesafe alındığını belirten Çuhadaroğlu, “Ancak araya 15 Temmuz darbe girişimi girdi ve çalışmalar rafa kalktı. Bu model uçaklar şu an dünyada hiçbir müzede yok” dedi. İstanbul’da ‘İsmail Akbay Havacılık ve Uzay Bilimleri’ adlı bir müze kurmayı hedefleyen araştırmacı Stuart Kline da konuyu takip eden isimlerden. 14 yıldır Türk havacılık tarihi üzerine 2 önemli Kitap yazan Kline, “Konuyla ilgili bürokratik çalışmaların tamamlanmasını bekliyoruz. Ayrıca bir müze projemiz var. Hükümet tarafından da projemiz ilgi gördü” dedi. Focke-Wulf FW-190 ilk uçuşunu 1 Haziran 1939’da yaptı ve 1941’de hizmete girdi. İlk olarak Eylül 1941’de Kuzeybatı Fransa üzerinde görüldü ve kısa sürede RAF’ın en iyi av uçağı olan Spitfire Mk.V’ye karşı üstünlüğünü ispatladı. Tanınmış Alman tasarımcısı Kurt Tank tarafından projelendirilen Fw-190 esas itibariyle tek kişilik bir av uçağı olup kara-taarruz ve gece av uçağı olarak da savaş sonuna kadar kullanıldı.

Şah Fırat Operasyonu

Tarih: Eyl 03 2016

Sah Fırat Operasyon

Türkiye’nin Cerablus operasyonu, Süleyman Şah Türbesi’ni yeniden Ankara’nın gündemine getirdi. Süleyman Şah ve iki süvarisinin sandukalarının yeniden eski yeri olan Karakozak köyüne götürülmesi masaya yatırılırken, Şah’ın türbesine yönelik dünden bugüne yaşanan siyasi ve askeri süreç yakın takibe alındı. Şah’ın türbesinin taşınması ile ilgili ABD’li yetkililerin 7 kez Ankara’da görüşmeler yaptığı, Başbakanlık ve Dışişleri bürokratlarını 4 görüşmeden sonra ikna ettiği öğrenildi. İlk 3 görüşmede Türbeye yönelik bir saldırı hazırlığı gözlenmezken, 14 Kasım 2014’de gerçekleşen 4 görüşmeyi takip eden süreçten sonra IŞİD’in türbenin etrafında yuvalandığı uydu kayıtları ile tespit edilmiş ve Ankara Aralık ayından itibaren Şah’ın türbesi için çözüm arayışlarına girdiği ortaya çıktı.

Bugün Suriye Savaşı’nda gelinen nokta ve Türkiye’ye yansımaları değerlendirildiğinde, Türkiye’yi Şah Fırat Operasyonu’na zorlayan süreçte yaşananlar ABD’nin tezgahı yorumlarına neden oldu. ABD, terör örgütü PKK/PYD’nin Suriye’nin Kuzeyinde oluşturmak istediği koridorun önünü açabilmek için Türkiye’nin Süleyman Şah Türbesi’ni taşımasını istiyordu. ABD’nin bu hedefine ulaşabilmesi için Süleyman Şah Türbesi’nin etrafının çatışma alanı haline gelmesi gerekiyordu. Bu zaman diliminde IŞİD ABD’nin imdadına yetişti. Özellikle IŞİD’in yabancılardan oluşan savaşçıları ABD’nin istediği zaman diliminde Süleyman Şah Türbesi’nin etrafında belirdi. Yine eş zamanlı olarak PKK/YPG militanları da bölgede baş gösterdi. PKK-IŞİD yetmiyormuş gibi uzun yıllar Türkiye’de akıllardan silinen MLKP de sınır hattı ve Suriye Eşmesi’nden başlayıp Karakozak hattına kadar olan bölgede kamplar kurmasının yolu açıldı. Yaşanan gelişmeler sonrasınra Türkiye Süleyman Şah operasyonuna razı oldu. Süleyman Şah Türbesinin taşınmasıyla Türkiye’nin Suriye’nin içinde operasyon yapmasının önüne geçildi. Böylece ABD’nin desteklediği PKK koridorunun önü açıldı.

Türkiye, ABD’den gelen Türbe taşınsın teklifinden sonra türbedeki asker sayısını artırmıştı. Türbe ve çevresini İHA’lar ve karadaki yerel istihbarat unsurları ile takip altına alan Türkiye, 8 ay süre ile sahada dikkat çekici bir hareketliliğe rastlamazken, Türbeye yönelik doğrudan bir tehdidin oluşmadığı görüşü üzerine olası saldırı pozisyonuna karşı 3 ayrı harekat planı oluşturuldu. Ancak her üç harekat planında da Şah’ın türbesinin boşaltılmasına yönelik bir eylem planı hiç düşünülmedi. ABD’li diplomatlarla yapılan 2. ve 3. görüşmede olası saldırı durumuna hazırız mesajı verilirken, “Tahliye planımız yok” mesajı net bir ifade ile muhataplara ifade edildi. Dikkat çekici durum ise, ABD’li diplomatların 4. görüşmenin gerçekleştiği 14 Kasım tarihinin hemen sonrasında 19 Kasım tarihinden itibaren IŞİD’in Türbenin etrafında 3 farklı alandan gruplaşmaya ve 2 ayrı bölgede de ağır silahlarla beklediği tespit edildi. ABD ile görüşmelere katılan Başbakanlık ve Dışişleri bakanlığı bürokratlarından hükümete iletilen sorun karşısında iki öneri sunuldu. Bunlardan biri, Türk askerinin sınır ötesine geçmesini, diğeri türbenin Türkiye’nin sınır hattından müdahale edebileceği bir bölgeye taşınması oldu. O dönemde ABD’nin telkinleriyle Suriye’ye girme planı olmayan Türkiye, askerin girmesi halinde tehdidin yüksek oluşu ve çatışma riskine karşı türbeyi taşımayı tercih etti. 22 Şubat’ta da Türbe taşındı.

Suribachi Dağı

Selfie Projesi

Tarih: Nis 28 2016

Bu yazımda sizlere selfienin aslında bir proje olduğunu savunarak yazdım. Eğer aksini düşünüyorsanız benimle mail üzerinden irtibat kurabilirsiniz. Dostlarım biliyorsunuz ki CIA kişilerin bilgilerini elde etmek için bir çok projeyi günümüz teknolojisi aracılığı ile devreye soktu. Bunu artık tartışmadan kabul edebiliriz. Ancak biz bu projelerin nelerini biliyoruz. Bu projelerde şahsımızın neleri elde ediliyor. İşte bunları bu yazımda sizlere anlatıyorum. Malumunuz eski zamanlarda ülkemizdeki bir kan kampanyası neticesinde toplanan kanlar Amerika’ya gönderilmişti. Bu demek oluyor ki Amerika aslında bu kanlar ile bizim bir çok genetik bilgimize ulaşabilirdi, kimin hasta olduğuna vsvs vs. Ama daha bitmemişti. Artık gün geçtikçe gelişen teknoloji herkese olduğu gibi CIA‘ya da bilgi gerektiriyordu. Öncelikle sosyal medya denilen bir sistem geliştirildi. Bu olağan üstü teknoloji sayesinde bütün bilgileriniz otomatik olarak hem herkese hem de CIA ‘a açılıyordu. Evet örneğin Mark Zuckerberg‘ün Facebook’un kurucusu olduğu söylenebilir. Ancak proje destekçilerinin %19’luk bir kısmı gizli tutulmaktadır. Buradan dahi bu yoruma ulaşabiliriz.

Şimdi gel gelelim selfie projesine. Biliyorsunuz ki selfie yüzünüzü kapsayan bir fotoğraf çekme olarak tanımlayabiliriz. Edward SNOWDEN (Amerika Ulusal Güvenlik Dairesi Eski Çalışanı) sızdırdığı bilgiler neticesinde selfienin aslında bir yüz tanıma sistemi olduğu ortaya çıkıyor. Buraya kadar tam bir örnek göstermediğimden muhtemelen pek konuya hakim olamamış olabilirsiniz. O halde şu örneği göstermenin tam zamanı. Facebook’ta ikizini bul yada benzer kişileri bul diye bir uygulama var hala devam ediyor. Bu uygulama sayesinde yüz ifadelerinizle birebir aynı olan kişiyi size diğer Facebook kullanıcılarının fotoğraflarına bakarak belirliyor. Yani burada size anlatmak istediğim yüzünün belli bir biyolojik şifresi var. Bu şifreyi bu proje sayesinde çözüp kendi bilgilerine aktarıyorlar. Yine Amerika’da şöyle bir uygulama daha var. Telefonlarınız Apple yada Google cihazı olsun, içerisindeki izin dosyalarına baktığınızda policy uygulamasını göreceksiniz. Bu uygulama izinlerinde ise telefonu tamamen kullanma ve uzaktan bağlantı izni mevcut. Bu sayede kameranız aracılığı ile aranan ilgili kişiyi bu biyolojik şifreler sayesinde anında bulabiliyorlar. Bununla ilgili, Michael Mann‘ın Hacker adlı filmini izleyerek daha detaylı bilgi elde edebilirsiniz.

Selgie Tuzağı

Derin Dünya Düzeni, Banka ve Sağlık sektörü ile birçok gizli bilgileri depoluyor. Şimdi sıra selfie de!

Göç Planları

Tarih: Nis 25 2016

Göç Planları

Vaziyet gayet aşikar: Türkiyenin Güneydoğusu Büyük İsrail planı için göçe zorlanıyor. Bilhassa dindar Kürtler bölgeden temizlenmek isteniyor! Büyük Ortadoğu projesini kuranlar dünyadaki iktidarları bu plana göre dizayn ettiler. Planlar yavaş da olsa tıkırında işliyor. Onların planları böyle bakalım Mevlam neyler!

Sızıntı Kokuları

Tarih: Nis 07 2016

Sızıntı Kokuları

Dünyanın Yarısına Hoşgeldiniz!

Tarih: Mar 31 2016

Dünyanın Yarısına Hoşgeldiniz

Rotshchild’ler hakkında araştırma yapmaya başladığımda takdir edersiniz ki haklarında yazılmış onca yazı ve kitap olsa da, karşıma iki ayrı tablo çıktı, hanedana dair bilinenler pek az, giriştikleri eylemler ise herkesin malumu olan tarihi olaylardır. Bilhassa son 150-200 yıldır tarihi olaylar üzerinde o denli etkili olmuşlardır ki, hemen her mühim meselenin ardında karşımıza çıkıyorlar. Bir diğer husus ise, tüm dünyayı kontrol etmeye yönelik davranan bu aile kendi içinde bir gizem deryasına dönüştüğünden haklarında çok sayıda komplo teorisi kaleme alınmış, bir kısmının deli saçması olduğu ilk bakışta belli olan, bir kısmı ise varolan bilgileri değiştirmek sureti ile yazıldığını gördüğüm bu tip iddiaları yazıya eklemekten bilhassa kaçınıyorum.

Rothschild ailesinin soyunun Yahudi inancına sahip Hazar Türkleri’ne dayandığı söylenmekteyse de bu konuda kesin bir kanıt bulunmamaktadır. Ailenin sahip olduğu finans imparatorluğunun kurucusu Mayer Amschel Rothschild tam anlamıyla bir Yahudi ırkçısıdır ve akıl almaz boyuttaki servetini Yahudi ırkının yükselişi için bir vakfa devretmiştir. Bu vakfın asıl görevi tüm dünyayı kapsayan bir Yahudi devletinin inşasıdır. Aynı zamanda aile üyesi olan mirasçılar devredilen servetten pay almaktadırlar, istisnai durumlar dışında hanedan ve paranın tümü en büyük oğulun en büyük oğlu tarafından yönetilir. Rothschild ismi Almanca “kırmızı kalkan” demektir, İngilizce gibi okunması hata olur, Rosşiıld diye okusanız kafidir. Ailenin armasında sıkılı bir yumruk ve kurucu fert olan Mayer’in beş oğlunu simgeleyen beş ok bulunmaktadır.

Mevcut servetin ne kadar olduğunu gerçek anlamda bilmek imkansız olsa da yaygın söylenti tüm dünya servetinin yarısı olduğu yönündedir, “Derin Yahudi Devleti” adlı kitabın yazarı George ARMSTRONG, servetin Yahudi olmayan devlet ve toplumları sömürmek için kullanıldığını iddia etmektedir. Armstrong’un kitabı teferruatlı bilgiler ile dolu olsa da tarafsızlığı tartışmaya açıktır ve ırkçı bir profil sergilemektedir. Bununla birlikte iddialarını sağlam dayanaklar ile temellendirmektedir. Rothschild ailesi Yahudi topluluklarının en üst organı sayılan ve Yahudi İhtiyar Meclisi’nin günümüzdeki devamı olarak bilinen Yahudi Ajansı Kurulu’na yöneticilik yapmış ve gücünü elinde bulunduran yapıdır, bu kurul resmi bir oluşumdur ve yakın tarihe kadar dünya üzerine yayılmış halde yaşayan Yahudileri İsrail’e göç ettirmek için çalışmıştır, şimdilerde aldığı bir karar ile öğrencilere verdikleri eğitim desteğini azaltarak fonlarını daha ziyade dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan ve baskı gören Yahudileri desteklemek ve korumak için kullanmaya yönelik bir karar aldıklarını resmen duyurmuşlardır.

Yahudi milliyetçiliği ve ırkçılığı üzerinden, Talmud’da bulunan ve Yahudileri tüm öteki toplumlardan üstün adlandıran, goyim dedikleri Hristiyanlar’a duydukları nefretin etkisi ile, Yahudi olmayan her birey ve toplumun malının kendilerine helal olduğu düşüncesi Rothschild ailesinin nesiller boyunca süregelen saldırgan iktisadi davranış biçimini şekillendiren unsur olmuştur. Bu aile hakkında bir şeyler yazmanın zor olduğu konu üzerine kafa patlatmış çok sayıda yazar tarafından onaylanmaktadır, aile banker olduğu için dışarı sır vermek konusunda ketum oldukları kadar ellerinde dışarıya sızabilecek fazla belge bulundurmadıkları söylenir, ailenin ölen bireylerinin ardından kişinin sahip olduğu belgeler yakılarak yok edilirler. Tarihçi olan Miriam Rothschild’e göre aile kendi tarihi ile fazla ilgili değildir, kendi soylarına ve atalarına saygılıydılar fakat tarihlerini umursamıyorlar ve hatta ne geçmişi ne de geleceği önemsemiyorlar, sadece an’ı yaşamaya odaklı bir hayat algıları var, elbette bu sözler tek Yahudi devleti kurmaya yönelik gayretler ile çelişmektedir.

Rothschild adının geçtiği yerde İlluminati’yi anmamak mümkün olmasa da bu biraz karışık bir konudur ve hakkında sayısız komplo teorisi bulunan yapıyı bütünüyle akılcı ve doğru şekilde ifade etmek kolay değildir, bir grup ateist tarafından kurulan ve kısa ömürlü olan örgütün dağıldıkları söylenen tarihte aslında hayatının sonuna gelmediği ve gizli bir şekilde eylemlerine devam etmekte olduğu düşünülmektedir, İlluminati’nin bir zamanlar dünya üzerindeki dinleri sona erdirmek isteyen bir örgüt olduğu söylenir ki bu doğrudur, ancak Yahudi soyunu ve inancını yüceltmeye yeminli Rothschild ailesinin ideolojik yapısı ile örgütün ideolojisinin ne boyutta örtüştüğü bu anlamda tartışmaya açık bir konudur. İlluminati hakkında Masonluğun iki kolundan biri olduğu söylenir, Gizli Mason Örgütü olarak adlandırılan İlluminati’nin yanısıra “Şov Masonluk Örgütü” adı altında, herkesin gözleri önünde varolan yapılar ifade edilmektedir.

Bir konuda hemfikir olmak gereklidir, Rothschild ailesinin hayattaki yegane derdi tüm dünyanın tek bir Yahudi devleti olmasıdır, “tek din, tek devlet, tek bayrak” isteyen ve Yahudi olmayan herkesten iğrendikleri bilinen bir ailenin ateist bir oluşum üzerinden dinsel inançları bütünüyle yok etmek istediklerini söylemek ne denli akıllıcadır emin olamıyorum? Yahudiler semavi dinler arasında en küçük popülasyona sahiptirler ve dinleri bitirecek bir girişimde ilk Yahudilik bu eylemden etkilenecektir, kaldı ki günümüzde İsrail bile daha ziyade ateistler tarafından kurulmuş ve yönetilmekte olan laik bir devlet ise de, Rotshchild ailesi ateist ya da satanist değildir, bilakis aile geleneğinde iyi bir dindar Yahudi olmayan aile bireyinin mirastan pay alamayacağına dair kurallar bulunmaktadır. Amaçları Yahudilik dışındaki dinlere mensup toplumları sömürerek yok etmektir ki bu eylemi ekonomiyi kullanarak gerçekleştirmeyi denemektedirler.

Rothschild’leri klasik bir İslamcı’dan ayıran en büyük özellik bilime ve laisizme değer vermeleridir, çünkü bu sayede kazandıkları para artmaktadır, ancak dinin olmadığı bir dünya hayal etmezler, dinsizleri kullanarak saldırdıkları genelde Hristiyanlardır. Rothschild’lerin en belirgin özellikleri, para kazanmak için Yahudiliklerini gizlemek gibi bir ihtiyaç hissetmemiş olmalarıdır, bu sebeple Yahudi olmayı ne kadar önemsediklerini anlamak gerekir. Tahmin edileceği üzere, bu hanedanın Hristiyanlık inancına karşı perde arkasında başlattığı savaş kitleler tarafından tüm inanç sistemlerini yok etmek üzere başlatılmış gibi algılanmıştır ya da Hristiyanlar bu tip bir propaganda ile dikkati bu konuya çekmek istemiş olabilirler. Rotshchild’ler İslam’a karşı da tahammülsüz olabilirler, fakat onların amacı öncelikle Hristiyanlar ile tarihi bir karşılaşma yaşamak ve Yahudiler’in Hristiyanlara diz çöktürdükleri bir geleceği yaratmaktır, sonrasında öteki inançlara saldırsalar da bütünüyle dinsiz bir dünya hayal ettiklerine dair bir işaret yok. Öteki dinleri bitirdikten sonra Yahudiliği yegane Dünya Dini haline getirmek istemektedirler. Rothschild’leri tanıtırken Fransız devlet adamı Lamartine’in bir sözü ile başlayalım; “Her türlü boyunduruğu kırmak istiyoruz ama bize ağırlık yapan ancak görünmeyen bir boyunduruk var. Bu nereden geliyor? Kimse bilmiyor ya da kimse söylemiyor. Gizli cemiyetler üyesi bizler bile bu sırrı bilmiyoruz.” Fransız Dışişleri Bakanı G. Hanotouks ise aileyi kastederek şöyle söylemiştir; “Politikayı yöneten ve diplomasi kartlarını dağıtan gizli güç.

Bank of England, Bank of France, The New York Federal Reserve Bank, The Washington Federal Reserve Board, gibi bankaların başında olan Rothschild ailesi bir kaç büyük Yahudi ailesi ile birlikte, başta Hristiyanlar olmak üzere Yahudi olmayan tüm toplulukların mallarına sahip olma gayesini nesilden nesile taşıyan “Yahudi Protokolleri” ya da “Siyon Protokolleri” adı verilen ve dünyayı ele geçirmek üzere yazılmış bir kurallar dizisini benimsemişlerdir. Söz konusu protokoller 1905 yılında yayınlandıkları için içeriklerinin ne olduklarını gayet iyi biliyoruz. Protokollerin içeriklerine ulaşmak büyük bir mesele olmadığı için ben buraya ekleyerek yazıyı uzatmak istemiyorum, ancak içeriğin özeti olarak şunlar söylenebilir; Rotshchild ailesi ve Yahudiler neden dünyayı ele geçirmeliler ve bunu ne şekilde mümkün hale getirmeliler? Bu konu protokollerin her maddesinde incelikle ve akılcı bir şekilde kaleme alınmış, güçlü bir metindir. Muhtemelen insanlığın soyu devamlılık gösterir protokollerde yazan içerik hayata bütünüyle geçirilebilirse, Yahudiler bundan bir kaç bin sene sonra Rotshchild’leri yeni nesil mesihler çıkarmış bir aile olarak kitaplarında anlatacaklardır.

Teodor Herzl ve Lord Rothschild II’nin “Yahudi Protokolleri” doğrultusunda derin bir Yahudi devleti kurdukları düşünülmektedir, amaçları Yahudi olmayan devletlerin açıklarını yakalamak ve bu açıkların üzerine giderek o devletleri yıkmak içindir deniyor, bu işi proleterya diktatörlüğü kurarak gerçekleştirmeyi planladıkları söylenir. Bu isteğin sebebini ve aynı doğrultuda hareket ederek Rus devrimcilerini destekledikleri bilinir. Bu noktada durup “tek devlet, tek din, tek bayrak” söyleminin “bilindiği kadarı ile tarihte ilk olarak II. Mehmet, yaygın adı ile Fatih Sultan Mehmet tarafından kullanıldığını belirtelim. Siyon belki de bir Yahudi ideali olabilir fakat hemen her toplumun ve önderin geçmişte bu tip fikirler üretebildiği de gerçektir. II. Mehmet elbette bir Yahudi devleti düşünmüyordu ancak o da kendi hayat algısına göre tüm dünyayı tek çatı altında toplama arzusunda bir devlet adamıydı.

Rotshchild’ler tüm dünyayı tek devlet çatısı altında toplamak için günümüzde Birleşmiş Milletler adı ile bilinen Milletler Cemiyeti’nin kurulmasını ve gelişmesini sağlamışlardır. Aile Rusya’da varolan Komünist anlayışın güç kazanması için ellerinden geleni yaparlar, bu sayede Avrupa’nın en büyük Hristiyan nüfusunu dinsizleştirmek ve Hristiyanlığın geriletilmesini hedefledikleri iddia edilir, bu uğurda ikinci dünya savaşı çıkarılır ve Almanya ile Japonya’yı yıkmayı göze alırlar, aynı zamanda bu savaş sayesinde ABD Milletler Cemiyeti’ne girmek zorunda kalacaktır, böylelikle ABD’nin tüm ipleri Rotshchild’lerin eline geçmeye başlar, bu devleti yeni bir Roma İmparatorluğu haline getirmek en büyük hedefleri olacaktır, fakir bir eskici olan Mayer’in geceleri çocukları ile aralarında konuştukları ve örnek almaya çalıştıkları Roma’nın devamlılığını isterler. Nahum Sokolov, Karlsbad’da düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşmada Milletler Cemiyeti için bakın ne demiştir; “Milletler Cemiyeti bir Yahudi fikridir, Bu projeyi 25 yıl savaştan sonra kabul ettirdik.”

Aynı BM 1948’de Filistin’i Siyonistlere altın bir tepside sunmuştur. Fransız Devrimi’nin Rotshchild ürünü olduğu ve İlluminati ile bu hareketi gerçekleştirdikleri düşünülse de bu konuda kimse sağlam bir ispat sunamamış ve söylenti olarak kalmıştır, fakat devrimin ardından gerçekleştirilen idamların belki de en fazla %5’i soylulardan oluşması, geri kalanların büyük bir kesimi ise rahipler ve rahibeler ile olası muhalifleri kapsaması kuşku uyandırmıştır. Din kurumlarına karşı devrim ile birlikte yürütülen saldırılar bu konudaki kuşkuları arttırmıştır. Fransız Devrimi bu konuda yol almalarını sağladıysa da başarıya ulaşamamış ve Katolik Kilisesi’nin yok edilmesi için Napolyon devreye sokulmuştur yönünde iddialar bulunur.

Sıra kendisine gelene kadar 20 kuşaktır tefecilik yapan ailenin kurucusu olarak kabul edilen Mayer Amschel 1743-1812 yılları arasında yaşamış, Almanya/Frankfurt’da Judengasse adlı Yahudi gettosunda doğmuştur, 1770 senesinde Gutter Schnaper ile evlenmiş, beş kız beş de oğulları olmuştur, Amschel Haham olsa da eskicilik ve para tacirliği, tefecilik yapmıştır, bu konuda ünü çabuk yayılınca Hesse-Cassel Prensi IX. William’ın özel bankeri olarak çalışmaya başlamıştır. İlerleyen yıllarda Prens’in Danimarka’ya kaçması gerekmiş ve söylentiye göre Amschel’e o günün parası ile astronomik bir rakam olan 3 milyon dolar para bırakmıştı, Prens bu parayı Amerika’da savaşan İngilizler’e asker kiralayan babasından çalmıştı, Rothschild ise kendisine emanet edilen parayı Prens’ten çalmış, oğlu ile bu büyük serveti İngiltere’ye göndererek orada bir ofis kurmuş, muazzam boyuttaki servetlerini bu parayı işleterek kazanmayı başarmışlardır, kısa sürede Avrupa’nın tüm büyük başkentlerinde kurdukları ofisler ile iktisadi anlamda hızla büyürler, Amschel ömrünün sonuna geldiğinde hanedanın yöneticilik hakkı Mayer Amschel jr.’da olsa da kardeşi Nathan’ın üstün yeteneklerini takdir eden ağabey kendi hakkını kardeşine devreder, Nathan Londra’da N. M. Rothschild&Sons isimli özel bir yatırım bankası kurar.

Mayer’in başarıdığı iş bugün belki hayal edilemez ve anlaşılması güç olabilir ancak, kaldırım kenarına dizdiği ıvır zıvır ile eskicilik yapmaktan dünyanın güç merkezine olan yolculuğu, kendisine bırakılan servet olmasaydı belki de imkansızdı, bununla birlikte o serveti kullanma şekli, tüm o eğitimsizliğine rağmen hayranlık uyandıracak boyutta başarılı bir dizi girişimi gerektirmiş, sınıf farkları yüzünden Yahudi olmayanların bile hayatta bir yere kadar ancak yükselmelerine izin verilirken, bir Yahudi olarak Amschel’in yükselişi adeta mucizevi bir olaydır diyebiliriz. Almanca ve Lehçe’nin karışımı olduğu söylenen kaba saba bir Yiddiş dili kullandığı söylenir, aile üyeleri muhtemelen akraba evlilikleri nedeni ile pek albenisi olmayan bir görünüme sahiptirler, Rockefeller’ın yaptığı gibi, aile bireyleri üzerlerindeki kıyafet yırtık pırtık bir hale gelene kadar yeni kıyafetler diktirmezlerdi. Mayer çocukları ile sohbet eder onlara kuracakları dev para imparatorluğu hakkında konuşurken, Roma İmparatorluğu’nu örnek almalarını isterdi. Mayer, beş oğluna Avrupa’nın beş ayrı önemli başkentinde iş kurdurur, ayrı şirketler gibi görünen bu yapılar aslında bir bütün gibi hareket etmektedirler ve ülkelere yayıldıkları için içlerinden bir ikisi herhangi bir saldırıya uğrarlar ya da baskıya maruz kalacak olurlarsa ötekiler ayakta kalmayı başaracak ve işi sürdürebileceklerdir.

Bu servetin idare edilmesi bazı kurallara bağlanmıştır, Ailenin en büyük oğlunun en büyük oğlu serveti kontrol eden kişi olacaktır, evlilikler aile içerisinde, kuzenler arası evlilik şeklinde gerçekleşecektir, eğer dışarıdan evlilik yapılacak olursa mutlaka zengin Yahudi aileler ile gerçekleşmelidir, kızları istenmeyen aşklara yönelecek olurlarsa bu ilişki her ne pahasına olursa olsun sona erdirilir ve kızlarına çıkar amaçlı politik evlikler gerçekleştirmeleri dayatılır, ailenin sahip olduğu servetin gerçek boyutu hakkında dışarıya bilgi veren akrabalar vasiyet haklarını kaybedeceklerdir, ailenin kız çocuklarının servet üzerinde bir hakları olmayacaktır, evlendikleri kişi aile dışından ise o erkeğin de bir kontrolü olmayacaktır. Nathan Rothschild II, 1777-1836 yılları arasında kısa bir ömür sürmüştür, Moses Montefiore’nin baldızı ve Levi Barent Cohen’in kızı Hannah ile evlenerek Sefarad Yahudileri ile akrabalık bağı kurar, konu iş olunca acımasız ve kural tanımaz bir insandır, babasının yönlendirmesi ile pamuk işine girer, çalışanları mümkün olan en az maaşı verirdi, işlerini büyük bir gizlilik içerisinde yürütür ve asla hiç kimseye hemen hiç bir konuda doğruları tamamıyla söylemezdi ve onları aldatırdı.

Rothschild’leri büyüten Napolyon’un savaşlarıdır, öncesinde ekonomik olarak fazla güçlü olmayan aile savaş zamanı Yahudilere özgü bir yaratıcılık örneği sergileyerek büyük bir servet edinmeyi başarmış ve bankacılık sektörüne bu sayede girebilmişlerdir. Napolyon aile için tam manasıyla bir sıçrama tahtası görevi görmüştür, Rotshchild’ler elinden tutmadan önce 1786’da beş parasız ve kapı kapı dolaşıp görev isteyen bir asteğmen olan Napolyon’da bir cevher olduğunu gören Amschel bu adamdan ve enerjisinden etkilenmiş, ona para yardımında bulunarak ve bağlantılarını kullanarak yükselmesini sağladığı söylenir. Napolyon’un Josephine ile gerçekleştirdiği evlilik Rotshchild’lerin eseridir, ancak Napolyon daha sonra kadını boşayıp Arşidüşes Maria Luisa ile evlendiğinde ve düğüne Papa’yı davet ettiğinde Rothschild paniğe kapılmıştır, bu yaklaşım tüm planlarını alt üst etmekteydi, kendi elleri ile besleyip büyüttükleri, imparatorluğa kadar yükselttikleri adam şimdi ardındaki güce ihanet etmekteydi, 32 yaşında dünyayı ele geçirmeye yaklaşan Napolyon 46 yaşında bu girişimleri nedeniyle kariyerini bitirmiştir. Geçmişte destekledikleri Napolyon’un değişen tutumu nedeniyle Rothschild’ler hemen “Napolyon Karşıtları Ligi” adında bir organizasyon kurarlar ve Papa ile imparatorun arasını bozmak için türlü girişimlerde bulunurlar.

Waterloo Savaşı’na gözlemci olarak katılan Nathan savaşın bitimine doğru fırtınalı bir havada Manş Denizi’ni aşmış, Londra’da İngiltere’nin savaşı kaybettiği söylentisini yaymış ve elindeki hisse senetlerini hızla elden çıkarmaya başlamıştır, bu durum kitlesel bir paniğe sebep olunca herkes elindeki hisseleri taban fiyatından satmaya başlamış, Nathan gizli aracıları sayesinde bu hisseleri toplamış, ancak bir kaç gün sonra İngiltere’nin savaşı kazandığı haberi ülkeye ulaşınca hareketlenen Borsa’da kağıtların yükselen değerleri sayesinde büyük bir servet yapmıştır. Serveti beş yılda 2.500 kat artar, bankalarının serveti ise 3 Milyon dolar’dan 7.5 Milyar dolara çıkar, kendisine her ülke her devleti kapsayan dev bir casus ağı kurar Öldüğünde bankadaki yerine büyük oğlu Lionel Rothschild geçer.

Lionel işi daha da büyütür, neredeyse tüm dünya devletleri müşterisidir, henüz 1800’lerin ortalarında Avrupa devletlerine, ABD’ye ve daha bir çok ülkeye dönemin on milyonlarca doları miktarda kredi verir, savaş masraflarını ve borçlarını karşılar, İngiltere’ye verdiği 40 Milyon dolarlık kredinin karşısında Yahudiler’in bu ülkede devlet dairelerinde çalışmalarına resmen izin verilmesini sağlar, Lionel Rothschild İngiliz Parlamentosu’na seçilerek giren ilk Yahudi’dir, İncil yerine Eski Ahit üzerine el basarak yemin etmiştir ki bu o dönem için inanılmaz bir şeydir. 1815-1830 arasında Rothschild’lerin beş büyük gücü iliklerine kadar sömürmeyi başardıkları anlatılır, İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya ve Prusya’da yürüttükleri ekonomik oyunlar ile zenginliklerini arttımayı başardılar. Gerçekte ailenin bilhassa ilk nesillerinin iyi bir eğitimi olmadığını görürüz, klasik Yahudi eğitiminden geçmişlerdi, okuma yazma bilmek yegane artılarıydı ancak akşamlarını karşılıklı oturup finans üzerine konuşarak geçirirlerdi, bu konulara hep birlikte o kadar çok kafa patlatırlardı ki, hayatları o para konuşmalarının içerisinde büyüyerek geçerdi ve uzmanlık alanları haline gelirdi.

Lionel bankayı idare etse de Nathan’ın ölümünün ardından hanedanın başına Baron James Rothschild geçer ve yaklaşık 30 yıl bu görevi sürdürür, James Nathan’ın oğlu değil Amschel’in beşinci oğludur, görevin Lionel’e verilmemesinin nedeni, babası Nathan’ın kendi kız kardeşinin öz kızı ile evlenmesi ve Lionel’in Yahudilik’te yasak olan bu ilişkiden doğmuş olmasıdır, hanedanın başına geçmesine bu sebeple izin verilmez, Nathan ise din değiştirip Hristiyan olmaktan söz ettiği bir ara zehirlenerek ölmüştür, bu sayede hanedan el değiştirir, James’ten sonra yerine Baron Alphonse D. Rothschild, ondan sonra ise tam bir gizem perdesi ardındaki karakter, Georges Mandel adı ile bilinen ve ailenin Paris ayağının büyüğü olan Jeroboam Rothschild hanedanın tahtına oturur. Aile üyeleri hangi ülkede yaşıyorlar ise o ülkenin hakim stratejilerini ve politikalarını benimser ve devlet ile uyumlu bir çalışma stratejisi geliştirirlerdi, hatta bu konuda teslimiyetçi bir tablo çizmekte o kadar ileri giderlerdi ki, bir adım atacakları zaman ülkenin önde gelen bakanlarına fikirlerini açarlar ve ülkenin çıkarlarını kendi çıkarlarından daha fazla önemsediklerine dair bir izlenim yaratırlardı.

Henüz 1840 yılında ailenin serveti 100 Milyar dolar civarıdır ve senede %100-%500 arası artış gösterdiği olmaktadır, 100 sene sonra 1940’da ünlü üç zengin Rockefeller, Carnegie ve Ford’un servetlerinin toplamı ise ancak 2 Milyar dolar civarındadır, bu karşılaştırma ile Rothschild ailesinin iktisadi gücü belki de daha iyi anlaşılabilir, faiz gelirleri, borsa spekülasyonları, savaşlarda devletlere verdikleri krediler ile zenginlikleri artmıştır, karşılıklı savaşan iki devlete aynı anda kredi vermekte sakınca görmedikleri bilinir, bu sayede savaşlarda asla taraf tutmamak gibi bir prensip geliştirmişlerdir, onlar sadece para kazanmakla ilgilenirler, Rothschild’lar her savaşmak isteyene kredi vermeselerdi belki de bu denli çok savaş yaşanmayabilirdi, son 150 yılda yaşanan savaşların yarısının çıkış sebebi bu ailedir denir.

1830’lu yıllarda zengin Hristiyan Katolik aileler bir araya gelerek Rothschild’ların bankacılık sektöründeki tekellerini kırmak isteseler de batmaktan kurtulamazlar, Katolik bankası kurulmasına kurulur fakat Vatikan Katolik Kilisesi’nin hazinesinin yönetimi her daim Yahudi Rothschild hanedanı tarafından yönetilmeye devam ettiğinden bu girişimin başarıya ulaşma şansı yok gibidir. Ailenin bilhassa Avrupa’da yarattıkları ekonomik krizler ve borsa üzerinde oynadıkları spekülasyonlar nedeni ile kıtadaki Yahudi düşmanlığının arttığı söylenmektedir, aile hemen her 10 yılda bir ekonomik krizler yaratarak tüm dünya halklarının ya da belli bir bölgedekilerin sahip olduklarını ellerinden alma yoluna giden kalıcı bir strateji geliştirmişlerdir. Rothschild serveti çeşitli iş kollarında kazanılsa da hiç bir iş devletlere verdikleri krediler kadar bol kazançlı olmamıştır, iki ülke arasında gerginlik çıktığında aileye bağlı olan ya da gizlice destekledikleri medya kuruluşları savaş çığırtkanlığı yapmaya başlar, savaşın kaçınılmaz ve yapılması gereken en doğru hareket olduğu algısını yaratırlar, bu savaş için hanedan her iki tarafa da kredi verecektir, ilk dönemlerinde bu konuda rakipleri vardıysa da zamanla her birini teker teker batırmayı başarmış ve istedikleri faiz oranı ile borç verebilir hale gelmişlerdir.

1694 yılında kurulan Bank of England’ı 1830’larda Nathan’ın döneminde ele geçirmeyi başaran aile zamanla kurumun yegane sahibi olmuş, İngiltere’de para basma hakkını ve vergi toplama zahmetini üstlenmişlerdir, bankayı bir kez ele geçirdiklerinde ise İngiltere’yi ele geçirmiş kadar güçlenmişler ve devleti banka sayesinde soymaya başlamışlardı, Peel Tadilatı adını verdikleri bir takım kural değişiklikleri sayesinde; gümüşün İngiltere başta olmak üzere tüm dünyada para karşılığı olmaktan çıkarmışlar, İngiliz İmparatorluğu’nda para basma hakkını ele geçirdiklerinde %100 altın karşılığı para basma zorunluluğu getirerek devletin elindeki altınları kontrol etmeye başlamışlar ve İngiliz İmparatorluğu’nda ürünlerin fiyatlarını belirleme hakkı elde etmişlerdi. Bu değişiklikler sayesinde elde edecekleri servet ile dünyanın gerçek efendisi olabilmeleri mümkün olmuştur.

Altını paranın karşılığı yapmak kulağa hoş gelebilir fakat Rothschild’ların bu stratejisi sayesinde sayısız ülke bir gecede batma noktasına gelmiştir, dolara endekslenen para bir gecede değer kazanır, dolar bir günde 2-3 kat değer artışı gösterir ancak işçi maaşları aynı seviyede tutulur, devletler borçlarını ödeyemez hale gelirler, Çin’de bile uygulattıkları bu sistem ile halkı açlıktan kırıp geçirmişlerdi, zaten Çin’in afyon ticareti de ailenin elindedir, I. Savaş sonrasında tazminat ödemesi gereken Almanya altın sıkıntısı yüzünden borcunu ödeyemez hale gelir, koca ülke bir ailenin eline, insafına teslim edilir. Para Rothschild’ler için kirli bir şeydir ve teneke olarak adlandırırlar, elmaslar ve altın dışında bir zenginlik tanımaz ve önemsemezler. Devletler kağıt paranın altına endekslenmesi durumunda borçlarını asla kapatamayacaklarını ve sürekli faiz ödemek zorunda kalacaklarını görürler ve karşı çıkmaya çalışırlar, bu konuda birlik olmaya karar verdiklerinde ise bir dizi tesadüfi olayın ardından ikinci dünya savaşı büyük bir hızla patlak verecektir.

Rothschild’ler nefret odağıydılar belki de fakat bu durumun çok fazla öne çıkmadığı ve sıradan halk tarafından sevildikleri zamanlar da yok değildi, 1900’lerin başlarında İngiltere’de çok sevilen bir aile olarak biliniyorlar, Lord Rothschild arabasıyla sokağa çıktığında çocuklara avuç avuç yarım altın atardı, bu konuda kendisini eleştiren karısına çocukların hallerinden memnun olduklarını söylerdi, yarış atı ahırları yarışları izleyen halk tarafından bir mutluluk kaynağı olarak tarif ediliyor, yüksek meblağlar ödeyerek getirttikleri ünlü müzisyenler ve seyyar satıcılardan yaptıkları yüklü alışverişler sayesinde sevilen şahıslar olmuşlardı, şoförlerine Noel’de sülün hediye eder (o dönem ciddi bir cömertlik olsa gerek) Lord öldüğünde kentin seyyar satıcıları arabalarına siyah kurdela bağlamışlar ve Pall Mall Gazette’de yayınlanan bir makalede şöyle denmişti: “Lord Rothschild’in mevcudiyeti sayesinde geçmiş yıllarda bu kadar ülkenin huzurunu kaçıran ırkçı hareketlerden etkilenmedik.

İngiltere’de Rothschild varlığını süslü ve çekici bir görünüme ulaştıran biraz da D’İsraeli olmuştur, aile ile çok yakın ilişki içerisinde olmakla birlikte para kazanmak uğruna giriştikleri işleri sevimli göstermeye varan bir yalakalık hali içerisindeydi, Rothschild gençken yanına aldığı D’İsraeli’ye şekil vermiş ve o’nu Hristiyan gibi davranması konusunda teşvik ederek adım adım iktidara yürümesinde etkili olmuştur. Konuyu fazla saptırmadan D’İsraeli’nin bir sözünü anımsayalım, İngiltere Parlamentosu’nda Yahudiler hakkında olumsuz ve küçümseyici sözler dile getirilince “Sizin atalarınız ağaçtan ağaça zıplarken bizimkiler kitap ehliydiler” sözü tarihe geçmiştir, bu vesile ile geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan “Yahudiler’in maymuna evriltildikleri” saçmalığına da selam çakmış olalım. D’İsraeli de pek sevilen bir Yahudi diyemeyiz ancak yükselmeyi başarmıştır, “Rothschild’lerin çömezi” olarak bilinir, “İbrani büyücüsü, Doğu Yahudisi, açgözlü Yahudi” gibi isimler kendisine çağdaşları tarafından uygun görülmüştür. Bu tanımlar gerçekten doğru yakıştırmalar mıdır, yoksa dönemin burjuvasının Yahudi alerjisi nedeniyle midir bu sorunun yanıtı bende yok. Aile dünya genelinde çok sayıda liderin iktidar koltuğuna oturmasına ya da o koltuktan inmesinde etkili olmuştur.

Rothschild ailesinin zamanında en nefret ettikleri hanedanların başında Romanov’lar bulunmaktadırlar, bu hanedanı devirmek üzere Japonya’yı kredi yağmuruna boğarak açıkça destek vermiş, Rus-Japon savaşını körüklemişler, sonunda amaçlarına ulaşarak Romanov’ları tahtlarından indirmek ile kalmamış, soylarını da kurutmuşlardır. Kırmızı Kalkan – Rothschild’in desteklediği Kızıl Devrim’den sonra Sovyetler’in başına geçen hemen herkes Yahudi’dir, sadece Lenin Yahudi değildir ancak onun da annesi ve karısı Yahudi olarak bilinir, aile Jacob Schiff’i kullanarak Bolşevik Devrimi’nin başlamasından hemen önce Lenin’e 20 milyon dolarlık bir kredi verilir, Bolşeviklere aile için çalışan Albert Thomas tarafından Fransa üzerinden milyonlarca Frank para desteği sunulur, devrim sayesinde Rusya’da Hristiyanlık dünyanın başka hiç bir yerinde mümkün olmamış boyutta büyük bir zarar görecektir.

Rothschild’ler petrol işine de girmişlerdi ve tüm dünya petrolü Nobel, Rothschild ve Rockefeller arasında paylaşılmıştı, Rothschild’ler ve Nobel Rus petrolüne sahip olmayı başarmışlardı. Otomobillerin yayılmaları, askeri araçların ve trenlerin kömür yerine benzin kullanmaya başlaması ve ardı arkası kesilmeyen savaşlar esnasında petrol ihtiyacının artması sayesinde bu üç aile servetlerini kısa sürelerde katlamayı başarmışlardı. I. Dünya Savaşı’nın ardından Rothschild’lar Almanya’da ilginç bir yöntem kullanarak ekonomiyi altüst ederler, Alman parası olan Reichsmark’ın değerini düşürmek için yüksek miktarda para basıp piyasaya sürerler, Alman tahvilleri bu para ile satılarak itibarı yok edilir, bu esnada fabrika ve arazi gibi yüksek fiyatlı görünen alışverişler yapar, ancak ödemeleri değerini düşürdükleri para ile yaparak mülklere yok pahasına konarlar, yetmezmiş gibi parayı altına endeksleyerek piyasadaki tüm altınları toplarlar ancak ortaya çıkan altın sıkıntısı nedeniyle borçlar asla kapanamayacak boyutta artmak zorunda kalır, Alman malvarlığının %80’i nüfusun %1’lik elit bir Yahudi kesiminin eline geçer, Hitler için tek çare kalır Yahudileri kovmak ancak bu işi yaparken tarihi malum büyük hatalara düşer ve ekonomik bir gerekçe ile atılan adımlar ırkçılığa dönüşerek sonu tarihi bir trajediye varır, fakat tüm yaşanan vahşet bir şekilde Rothschild ailesinin amaçlarına ulaşmalarının önünü açar.

II. Dünya Savaşı esnasında ailenin farklı ülkelere dağılmış her bir kolu kendi içerisinde yaşadıkları ülkeyi ve öteki ülkeleri aynı anda ekonomik anlamda desteklemişlerdir, yaşadığı ülkenin kralı ya da başındaki kişiyi maddi anlamda desteklemek zaten bir Yahudi banker geleneğidir, bununla birlikte Osmanlı’nın yıkılmasında etkili olan aile bu tarihi değişimi bir fırsat olarak görmüş, Filistin’e kitleler halinde Yahudi yerleşimcilerin göç ettirilmeleri ve orada desteklenmeleri işini üstlerine almışlardır, okullar ve hastaneler inşa ederek Yahudi yerleşimlerini güçlendirmişlerdi, fakat sorun şu ki, Yahudiler Avrupa’yı bırakıp Filistin’e yerleşmek konusunda çekimser davranıyor ve isteksiz görünüyorlardı, onları Avrupa’dan uzaklaştırıp Filistin’e yönlendirecek bir sebep gerekiyordu, bu sebep II. Dünya Savaşı sayesinde güçlü bir şekilde ortaya çıkacaktı.

Hitler ve soykırımı olmasaydı asla İsrail olamayabilirdi, altı milyon Yahudi’nin öldürülmesi (ki Hitler’in Almanya’da öldürdükleri genelde Yahudiliğinden büyük ölçüde vazgeçmiş ve hatta Alman milliyetçisi haline gelmiş Alman Yahudileri idi) Yahudi inancındaki acı dolu deneyimlerin ardından kurulacak Siyon devleti fikrine uygun bir tablo oluşturmuştu. Bu seble olsa gerek Hitler’in uzun süre boyunca aile tarafından desteklenmesi ve aynı anda müttefiklerin de desteklenmeleri, Siyonist emellerinin gerçekleştirilmesi amacıyla ikinci savaşı altın bir fırsat görmeleri ve neticelerinin Yahudi inancına uygun bir yapıya kavuşacağını görmeleri nedeni ile olabilir denmektedir. Bankacılık sistemi Rothschild’ların en büyük dayanaklarının başında gelir, aile ortaya çıkıp dünya para piyasasını ele geçirene kadar bankacılık devletin yürütmesi gereken bir iş olarak varlık gösterirdi, zamanla özel şahısların bankacılık yapabilmelerinin önünü açmışlarsa da bankaları büyük ölçüde ele geçirenler de kendileri olmuştu, bu bankalar sayesinde ABD’nin parası ile Rusya’da bulunan Komunistlere kredi verirler, ancak kimse bu duruma karşı dahi çıkamaz, Amerikan iç savaşından itibaren üzerinde çalıştıkları konuda başarılı olur ve ABD’nin para yönetim sistemini ellerine geçirirler, en etkili oldukları yer Wall Street’tir, Federal Rezerv Yasası’nı yürürlüğe sokturarak Amerikan halını büsbütün avuçlarının içerisine alırlar.

Dünya üzerinde Rothschild’ler ile bağlantısı olmayan herhangi bir banka bulmanın mümkün olmadığı söylenmektedir, Morgan ve Kuhn Loeb gibi kuruluşların Rotshchild’lerin paravan kuruluşları oldukları iddiası oldukça güçlüdür. Bu noktada durup bir konuyu açıklığa kavuşturmaktayız, zengin bir ailenin kapitalist olmaya yatkın düşüncelere sahip olabileceğini tahmin etmek mümkündür, ancak Rothschild’lerin zenginliği başka bir zenginlik ile karşılaştırılabilecek ölçüde olmadığı gibi, aile bireyleri ne kapitalizm ne de başka bir siyasi/iktisadi ideolojiye yakınlık duymazlar, stratejilerine öylesi uyduğu için Sosyalizm’e yatkın bir algı geliştirmişler, özel şirketlerin güç kazanmasından ise devletin gücü elinde bulundurmasını tercih ederler, çünkü devlet ve devlet adamları da bu ailenin kontrolündedir, bu amaçlarına ulaşmaları durumunda her şeyin fiyatını belirleyebilecekler, rakipsiz olacaklar ve toplumu sosyalist çizgide, daha az masrafa sahip ancak emeğini tek bir kaynak için harcayan yeni tip bir kölelik formatına sokabileceklerdir. Ailenin zenginliğinin ulaştığı boyut, onları kapitalizmden fayda sağlamaktan öte bir konuma yerleştirmiştir, bilakis kapitalizm bu ailenin varlığı için ancak bir tehlike olabilir, başkalarının zenginleşmesini istemezler, sadece kendi zenginliklerine hizmet edecekleri insanları beslemekle yetinirler, olası rakiplerin ortaya çıkabilecekleri esnek şartları sevmezler. Bu perspektif ışığında ABD’nin komünizme açtığı savaşı ve yavaş da olsa sosyalizme teslim olmaya başlamasını tekrar düşünebilirsiniz. ABD gerçekten neden kapitalizm istiyor? Aksi takdirde tek bir ailenin kontrolüne asla kaçamamak üzere teslim olacağını bilmektedirler belki de, ne dersiniz?

Rothschild Para İmparatorluğu’nun dünya üzerinde sebep verdikleri olayları, uşakları haline getirdikleri önemli insanları anlatmak bu sayfalara sığmaz boyuttadır, kaldı ki okuyup araştırdıkça hayatımızın bu ailenin avucunun içerisinde olduğunu görmek insanda karmaşık duygular yaratabilmektedir, hayatımızın ipleri elimizde değilmiş gibi görebilmek mümkün ancak bu ne bütünüyle doğru ne de tamamıyla yanlış bir çıkarım olmayacaktır. İdeolojiler, hem de her türlüsü Rothschild’lerin amaçlarına ulaşmalarında en etkili yol olmuş görünmektedir, bu sağ ve sol ideolojiler ekseninde toplumları birbirlerine düşürmeyi başarmış ve çatışmalardan maddi ve manevi menfaat sağlamışlardır. Görünen o ki hangi ideolojik düşünceden olursa olsun insanlar bir şekilde istemsizce ve bilinçsizce de olsa bu ailenin kurguladığı dünya düzeni hayaline hizmet etmekten kaçınamıyorlar, belki de öteki tüm dinleri yok etmeye yönelik amaçlarına günümüzde hümanist dinler adı verilen bu ideolojilerin türemesini sağlayarak ulaşmaya çalışmak gibi bir hayalleri olması mümkün.

Marie-Helene de Rothschild, 1972 yılında Sürrealist Balo adı verilen bir davet düzenlemiştir, Salvador Dali’nin görevlendirildiği bu organizasyonda standart balo kıyafetleri ve sürrealist maskeler giyinmek zorunludur ve içeri girmek için önce gerçek anlamda karışık bir labirentten geçmek gerekmektedir, Dali bu parti için yeteneğini tam anlamıyla konuşturmuş ve kendi tasarımlarından maskeler yapmıştır, Marie-Helene bu Balo’da Masonlar tarafından kullanılan, Tapınakçılar’ın tapındıkları iddia edilen Bafomet maskesi ile katılmaktadır, bu teatral unsurlar ile dolu Sürreal Balo sayısız söylentiye neden olmuşsa da fotoğraflar ve tercih edilen imgeler üzerinden üretilen komplo teorileri aktarmaktan bu yazıda bilhassa kaçındım, Avrupa’nın köklü ailelerinden birinin teatral zevklere yönelmesini bu alana çok fazla meraklı olamayan bir insana anlatmak zor olabilir, kaldı ki Yahudiliği ile bu kadar gurur duyan bir aileyi Satanist Paganlar gibi tanıtmak bana pek rasyonel görünmedi, beni ilgilendiren özel hayatları da değil, o alanda ortaya çıkabilecek gariplikleri referans almanın insanı yanıltacağı görüşündeyim, sonuçta herkesin hayatında bir takım garip unsurlar bulunabilir ve bilhassa para içerisinde yüzen bir ailenin bireylerinin nelerden zevk alabilecekleri konusu beni aşar. Fakat bu Balo’da ortaya çıkan fotoğraflar o denli güzellerdir ki, bu yazının içerisine serpiştirmek hoş olabilir.

Her ne ise, Rothschild’ler hakkında anlatılanların ufak bir kesimi dahi doğruysa ortada sıradan insanın ya da bir ve ya bir kaç devletin başa çıkmasının imkansız olduğu bir gücün varlığı kuşku götürmez boyuttadır. Yazımızı dilimize “Ah bir zengin olsam” olarak geçen şarkının orijinal sözleri ile son verelim, “Ah bir Rothschild olsam, tara tara ta ta.” (Şıvan Okçuoğlu)


   İstikamet kerametten üstündür.

Site Hakkında