Muzik calici calismiyor


HATIRA

Ey Irkçılık

1974′te Ceylanpınar’da konferans verecektim. Urfa’dan yola çıktık, bitmez, tükenmez bir ova. Toprak verimli mi verimli. Çekirdek düşse yeşerecek. Fakat yeteri kadar işlenmemiş, halk fakir, evler ihmalin her türlüsünü haykırıyor. O zamanlar Doğu’da konferans falan vermeye kalktın mı, emniyet seferber olur, polisten, jandarmadan izin kaldırılır, konferansçı yakın takibe alınır. Bunların hepsi normal çünkü devlet, olup bitenden haberdar olmalıdır. Fakat aynı şeyi batıda görmek mümkün değil.

Ceylanpınar’a gittik, üç sınıflı bir ilkokulun, küçük bir odasında konferans vermem istendi, izin bu kadar.

İyi amma buraya girse girse 20-30 kişi girebilir, halbuki Ceylanpınarlılar ayağa kalkmış, konferans dinleyecek.

İlkbaharın sıcak, güneşli, çiçekli bir günü. İlçe meydanında konuşmak istedim.

— Asla! Emir var, mutlaka kapalı yerde konuşulacak.

Pencereden baktım, dışarısı tıklım tıklım dolu, çoğu da kadın.

Kürt hanımların ekserisi Türkçe bilmez; bunun için beni çağıran arkadaşıma sordum:

— Hocam, bunlar beni anlayamaz, ayrıca dışarıya hoparlör de konulmamış. Niçin toplandılar?

— Gözen kurban, bilmişler ki İstanbul’dan bir hoca gelmiş, onu görmeye geldiler. Seni görsünler yeter.

Çok duygulandım.

Pencerenin önünde konuşmama izin verdikleri için, dışarıdakiler de, içeridekiler de beni gördü. İki saat güneşin altında dinlediler. Yaşmaklarına gözlerini silenler çoktu. Onlara Allah’ın sıfatlarını, ahireti, haşri, öldükten sonra dirileceğimizi ve İki Cihan Serveri’ni anlattım, ağladılar.

Konferanstan sonra bir bahçeye gittik, yemyeşil, çiçekler, tavuklar, horozlar, köpekler, kediler, cırcır böcekleri velhasıl her şeyiyle bir köy, doyulmaz bir manzarada sofralar dizilmiş, tabii emniyet mensupları da telsizleriyle bizimle beraber, beraber yiyip içiyoruz, beraber gezip konuşuyoruz.

Aslen Kürt olan fakat Türkçe ve Arapçayı çok iyi bilen şahsa soruyorum:

— Hocam, beni anlayamayan dinleyicilerim ağlıyordu, niçin?

Dikkat ederseniz, “Hocam ben Türkçe konuştum, halbuki bunlar Türkçe bilmiyordu, beni nasıl anladılar, neden ağladılar?” demiyorum. Çünkü orada Türk, Kürt kelimesini kullanmak gayet tehlikeli. Amma Müslüman’ım dedin mi canını verir. Dedi ki:

— Elini öpeyim.

Halbuki benden yaşlı.

— Estağfurullah, ben sizin elinizi öperim.

— Allah, Peygamber, haşir dedin, bunlar yıllardır buralarda yasak. Yazın dağlarda kimisine Kürtçe, kimisine Arapça İslâmiyet’i anlattık. Kışın ahırlarda, ya ineklerle ya da koyunlarla beraber oturup, yine dini, imanı anlatmaya çalıştık. Amma korku dağları bekliyor. Bunun için bir gelen bir daha gelmiyor. Öte yandan günahların hepsi serbest.

Dedik ki: “Bunlar bizi dinsiz etmek istiyor, isteyen dinsiz olsun, isteyen de bir şeyler öğrenmeye çalışsın.”

İşte böyle büyüdük, ilk defa siz geldiniz, hem de devletin mektebinde pencereye dikildiniz, elinize mikrofon da aldınız, Allah, Peygamber, ahiret diye bangır bangır bağırdınız, nasıl ağlamayalım?

Mikrofon sadece okul içine hitap ediyordu. Dışarıdakiler duyabildikleri kadar duydular. Birbirine aktardıkları kadar işittiler.

Mahalli kıyafetli kadınlar, erkekler, çocuklar “Şu Allah diyeni görelim” diye meydanda kaynaşıyordu. Erkeklerden gelenler, elimi sıkanlar, dua edenler ve boynuma sarılanlar.

Tek kelime Kürtçe bilmeyen bir kimseyim, Kürtçe konuşanlara hitap etmiş ve onlarla kardeş olmuştuk, hem de öz kardeşimden daha ileri kardeştik. Halen o meydanda Allah sesini duymak isteyenleri hürmetle, saygıyla, muhabbetle anıyorum. Ey İslâmiyet, sen ne büyük bir dinmişsin ki, kavimleri kardeş ediyorsun.

Ey ırkçılık sen ne korkunç bir şeymişsin ki kardeşleri düşman ediyorsun!

(Hekimoğlu İsmail,  Zaman, 2009-10-24)

Bir Leyle-i Kadir Hatırası

Bundan 66 sene önce, bu vakitlerde, Ramazan-ı Şerifin sonuna doğru yaklaşılırken, zorunlu ikamet için sekiz senedir Kastamonu’da tutulan Bediüzzaman Hazretlerinin evi önce 31 Ağustos’ta, sonra 18 Eylül’de polis ve jandarma tarafından basılarak arama yapılır ve “suç âleti” olarak bulunan risalelere el konulur.

İkinci baskından iki gün sonra Said Nursî tevkif edilerek Çankırı yoluyla Ankara’ya getirilir, orada sarığına ilişmek isteyen Vali Nevzat Tandoğan’a “Bu sarık bu başla beraber çıkar” dediği tarihî tartışma yaşanır. Ardından trenle evvelâ Isparta’ya ve hapse konulmak için Denizli’ye sevk edilir.

Kastamonu’daki Oluklubaşı Karakolu önünde başlayan ve Ankara’ya kadarki kısmı bir yolcu otobüsü ile yapılan bu seyahatin ilk saatleri Kadir Gecesi iftarından öncesine tevafuk etmiştir.

Sonrasını, o yolculukta Üstadın yanındaki koltukta oturmakta olan Ziya Dilek’ten dinleyelim:

“Hocaefendi, ‘Şoför efendiye söylerseniz acaba makineyi durdurur mu? Dinde cebir yoktur. Arabadakilere bir nasihatim var’ deyince, şoför arabayı durdurdu. Hocaefendi hemen arabadakilere hitaben konuşmaya başladı:

‘Bu gece ağleb-i ihtimal (büyük ihtimalle) Leyle-i Kadir’dir. Diğer günlerde Kur’ân okunursa harf başına on sevap, Ramazan’da okunursa bin sevap, Leyle-i Kadir’de okunursa otuz bin sevap verilir; bunu kazanmak ister misiniz?’

“Yolcular ‘Evet, isteriz’ diye cevap verince Hocaefendi konuşmasına devamla:

‘Bu fâni hayatta beş sarı lira kazanmak için bütün gücünüzü ve enerjinizi sarf ediyorsunuz. Sonsuz, ebedî bir hayat için dağarcığınıza azık hazırlamak istemez misiniz?’

“Yolcular ‘Evet, isteriz’ deyince Bediüzzaman,

‘Öyle ise şimdi her Müslüman üç İhlâs, bir Fatiha, bir Âyetü’l-Kürsî okursa ebedî hayat için dağarcığına azık hazırlamış olur’ dedi.

“Şoför Rizeli Lütfi ve diğer yolcular ‘Allah razı olsun Hocam sizden’ dediler.

“Az sonra iftar vakti girdi. Ilgaz’ın meşhur Çamlığındaki su başında otobüs iftar için mola verdi. İftarı yaptık. Akşam namazını da beraber kıldık. Ilgaz’da Hocaefendiden ayrıldım ve işime gittim.”

(Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî)

(Kazım Güleçyüz, Yeni Asya, 2009-09-13)

Kinyas Kartal

l900 yılında Kafkasya’da doğdu. Van Milletvekilli ve TBMM Başkanlığı yaptı. Bediüzzaman’la birlikte Batı Anadolu’ya nefyedilenlerdendir. l988′de vefat etti.

Anadolu kulübünde görüşüyoruz

Van Milletvekili Kinyas Kartal’dan l977 seçimlerini müteakip Anadolu Kulübünde görüşmek üzere randevu almıştık.

Kulübün giriş holünde bir müddet beklemiştik ki, açılan kapıdan uzun boylu, yaşlı, fakat yakından çok daha dinç görünen bir adam, bize doğru gelmeye başlayınca, bu zatın beklediğimiz Kinyas Kartal olduğunu anlamıştık.

Kendisi o sırada, Meclis’in en yaşlı parlamenteri olmak sıfatıyla Meclis Başkanlığı makamında bulunuyordu. Önce kendimizi tanıttık.

“Hoş geldiniz” diyerek, bizi üst salona götürmek için asarsöre davet etti. Bu arada elimde bulunan Bilinmeyen Taraflariyle Bediüzzaman Said Nursî isimli eserimizi kendilerine takdim ettim. Kitabı eline alır almaz, “Allah ona rahmet etsin” diye başladı konuşmaya.

Ak saçlı, ak kaşlı Kinyas Kartal, bir Şarklının samimiyet ve safveti içinde konuşuyordu.

Bazı sualler tesbit etmiş ve sırasiyle kendilerine bu sualleri tevcih edecektim. Fakat Kartal Bey, ben sormadan anlatmaya başlamıştı:

“Ben sizin randevu talebinizden sonra, diğer gazetecilerden biri sanmıştım. Çünkü bugünlerde çeşitli gazeteciler görüşmek için hep arayıp duruyorlar. Sizi onlardan birisi zannetmiştim. Fakat bilseniz beni ne kadar memnun ettiniz. Ne kadar çok memnun oldum sizden.”

Çok rahat ve sade bir dille anlatıyordu yaşlı parlamenter.

Yarım yüzyıl önce cereyan eden bir hâdiseyi ana hatlarıyla gayet net ifade ediyordu.

Hâdiseyi diğer bütün şahitlerden de dinlediğimiz için teferruatiyle ve bütün detaylarıyla bilmenin rahatlığı içinde, kendisini dinliyor ve kelime atlamadan not almaya çalışıyordum.

Said Nursî’nin ikazlarıyla Van, Şeyh Said isyanına katılmamıştı

Elli bir yıl öncesine hayalen gitmiş, hatırında kalanları şöyle anlatıyordu Kinyas Kartal:

“l926 yılında Mart ayı başlarıydı, zannediyorum ilk günleriydi. Bizi Van’dan batıya sürgün gönderiyorladı. Önce bir ortaokul binasında toplamışlardı. Daha sonra ikişer ikişer ellerimizi kelepçeleyerek dışarı çıkarttılar. Ben Said Nursî’nin, daha önceleri Van’da ismini, faziletini ve şöhretini duymuştum. Fakat kendilerini hiç görmemiştim. İlk görüşüm bu sürgün sırasında oldu.

“O yıllarda 25 – 26 yaşlarındaydım. Okuldan çıkarırken bizi kendisiyle birlikte bağladılar. Birçok nüfuzlu kimseler de Van’dan çıkartılıyordu. Van Müftüsü, Gevaş Müftüsü de bu sürgünler kafilesindeydi. Said Nursî’nin ikazlarıyla, Van vilâyeti Şeyh Said isyanına katılmamıştı.

“Göl kenarına öküz kızakları hazırlamışlardı. Mevsim itibariyle hep kar ve buz vardı.

“İlk gece, Ağrı’nın Hamur kazasında geçti. Kafile konakladı, herkes yattı. Fakat Seyda yatmamış, geceyi hep ibadetle geçirmişti. Sonra geç vakit gelip amcamların ayak ucunda bir yerde yatmıştı. Amcam, ‘Aman efendim hiç oraya yatılır mı?’ diye kendisini orada yatmaya bırakmadı.”

Bir sürgünün canlı şahidi

Kinyas Kartal

Kinyas Kartal bir sürgünün yaşanan, canlı şahidiydi. O günlerle ilgili hatıralarını teklifsiz, tekellüfsüz, gönül rahatlığı içinde ifade ediyordu.

Onun Şark misafirperverliği, Anadolu Kulübünde de kendini göstermişti. İkram ettiği soğuk meşrubatımızı içerken, Bediüzzaman gibi bir çile sultanını uzun ömründeki bir ânı, bir izi, silinmeden tesbite çalışıyorduk.

“Korkarım Hoca uça!”

Aradan geçen tam elli bir yıla rağmen, Van Milletvekili Kartal Beyin anlattıklarını ilk elden almanın sevinci içindeydik:

“Yolculuğumuz esnasında, akşamları çeşitli yerlerde konaklıyorduk. Bediüzzaman geceleri yalnız başına bir odada kalmak istiyordu. Müfreze komutanına: ‘Beni yalnız bir odaya bırakın, geceleri kimseyi rahatsız etmek istemiyorum’ demişti. Yüzbaşı Abdülkadir Bey, bu arzusuna uyarak kendisine ayrı bir oda temin etmeye başladı.

“Seyahatımız esnasında şahit olduğum bir hâdiseyi, size bütün samimiyetimle nakledeyim: Bir askeri, kendisinin yanında vazifelendirmişlerdi. Asker bir gün yüzbaşısına gelerek şöyle dedi:

“Ben bu zatın kapısında bekliyorum. Bundan sonra bekleyemem, çünkü kapısını ben kilitliyorum, kapı açılıyor. Namaza kalkıyor. Kendisiyle birlikte binlerce adam namaz kılıyorlar, korkarım Hoca uça!…

“Yüzbaşı askere şu cevabı verdi:

“Oğlum Hoca uçarsa sen de eteğine yapış, nereye giderse birlikte gidersin.’

“Öküz efendinin ayağı kanıyor”

Galiba Ramazan’dı. Kafilede hiç kimse orucunu tutamıyordu. Müftü efendiler dahil. Tabii Hoca orucunu da tutuyordu.

“Kızakları çeken öküzlerin, bir ara ayaklarının taşa takılıp kanamasıyla Bediüzzaman:

“Beyler, inelim, öküz efendinin ayağı kanıyor’ deyince, ben cevaben:

“Hocam biz para verdik bunların sahiplerine’ demiştim. O zaman Seyda:

“Oğlum, onlar bu hayvanların sahibi değil, ancak mutasarrıfıdırlar’ cevabını vermişti.

“İki talebenin bereketi”

“Zigana’da Bayram münasebetiyle tatlı verildi. Kafilede Kör Hüseyin Paşanın fakir bir akrabası vardı. Van müftüsü Masum Efendi, bir adam için camide para toplamıştı. O zaman bronz paralar vardı. Masum Efendi toplanan bronz paraları bütün para ile değiştirmek istiyordu.

“Yine kafilede bulunan Arvasîlerden Abdullah Efendi, Bediüzzaman’a hitaben: ‘Hocam bu bronz paralardan ne çıkar, altın çıkar da beraberce yiyelim’ dedi.

“Üstad buna şöyle cevap verdi: ‘On, on iki altınım vardır. Harcıyorum, uzun seneler devam ediyor. Ne kalmış, ne kalmamış bilemiyorum. Şimdi diyeceksiniz ki, benim kerametim midir? La Vallah! İki fakam (talebem) vardı, onların bereketi idi.’

“Bediüzzaman’ı Burdur’a götürdüler”

“Seyda ile yolculuğumuz İzmir’e kadar devam etti. Başında bir kefiye (sarık) vardı. Alırlar, hakaret ederler diye düşünüyordum. İzmir’de Mezarlıkbaşı semtinde bir otelde, zannediyorum Abdülkadir Paşa Otelinde, iki gece kaldık. Sonra bizi Manisa’nın Muradiye kazasına verdiler. Bediüzzaman’ı da Burdur’a götürdüler.

“Yolculuk sırasında zaman zaman çeşitli sohbetler oluyordu. Kendisi sık sık, ‘Eski Said öldü’ deyince, ben de, ‘Hocam nasıl eski Said öldü?’ diye sorar ve anlamak isterdim. Bu defa bana, ‘Ben eskiden bir oturuşta bir kitap yazardım. Şimdi senelerdir bir kitap yazıyorum, hâlâ bitiremedim’ cevabını verirdi.

***

“Trabzon’da telaşlı bir hali vardı. Sebebini sorarak öğrendim. Yolda kızakçılardan emanet aldığı gözlüğü geri vermeyi unutmuş; gözlük kendisinde kalmıştı. Telaş ve heyecanla kızakçıları arıyordu.”

“Ben Seyda’nın hayranıyım”

Kinyas Kartal anlatıyor, biz de dinliyorduk. Sonra kendilerine Bediüzzaman’ın eski bir dostu olarak, bu Mecliste bulunmasının ve Meclise riyaset etmenin güzel bir tevafuk olduğunu söyleyince, Kinyas Bey aynen şunları söyledi:

“Ben Seyda’nın hayranıyım. Onun dostuyum diyemem, buna kendimi lâyık göremem. Dostluk nerede, biz nerede, ben onun hayranıyım.”

(www.risale-inur.org)

Mustafa Cansız Hoca

Mustafa Cansız Hoca’nın hayatını araştıran Mehmet Günaydın, İslam dinini alışıldık kalıpların dışında Kur’an esaslı olarak yaşamayı savunan bu bilim adamının yaşadıklarını ve nüktelerini “Cansız Hoca” adıyla Heyemola Yayınlarından kitaplaştırdı.

İl Genel Meclis üyeliği de yapan Cansız Hoca’nın kitabını okurken yer yer gülmekten yerlere yatmamak mümkün değil. Her din aliminin olduğu gibi Cansız Hoca’nın da dini görüşleri son derece yorumlanmaya ve yargılanmaya açık da olsa bu topraklarda böyle bir rengin yaşadığını görmek açısından kitap bize göre oldukça önemli. Ancak Hocanın pervasızlığının ve ağzının bol küfür yaptığının unutulmaması da gerekiyor.

CANSIZ HOCANIN FIKRALAŞAN İCRAATLARI

Mustafa Cansız Hoca

BU GÜN GİT YARIN GEL

Devlet dairelerinde vatandaşa “bu gün git yarın gel” anlayışı hemen her dönemde geçerli olmuştur. Dernekpazarı 1950 öncesi Of ilçesine bağlı idi. Resmi bir işi olan yirmi kilometrelik yolu gitmesi gerekiyordu. Cansız Hoca’nı köylüsü Şahmeran Güveli nüfus cüzdanı alabilmek için iki kez Of’a gitmesine rağmen yukarıda ifade ettiğimiz anlayıştan dolayı başarılı olamamıştır.

Durumu Cansız Hocaya aktarır. O dönemde İl Genel Meclisi üyesi ve sözü geçer konumda idi. Kâğıt-zarf ister. Zarfa koyduğu kâğıda şunları yazar:

- Vatandaşın üçüncü defa işini yapmamak b.k yemektir.

İmza. Mustafa Cansız

Okuma yazması olmayan Şahmeran Güveli bu mektupla birlikte Nüfus memurluğuna gider. Mektubu açıp okuyan memur hiçbir şey sormadan işlemi yapar. Böylece Şahmeran Güveli nüfus cüzdanına kavuşur.

Buna benzer bir diğer olay şöyledir: Bir şahıs rüşvet vermediği için “bu gün git yarın gel” diye oyalanıyormuş. Durumu Cansız’a anlatmışlar.

Aynı şekilde bir zarf ve kâğıt istemiş. Kâğıdı makasla parçalar ve zarfa koyar.

Niçin böyle yaptığı sorulunca ne yazdığın söyler: “Bu adamın rüşvet verecek kuruşu yoktur. Cüzdanını verin.”

Adam bu şekilde cüzdanını alır.

Mustafa Cansız Hoca, Yaşar Nuri Öztürk gibi hocaları yetiştirmiştir.

EDİSON CENNETE GİRECEK Mİ?

Cansız Hoca’nın bulunduğu bir yerde kimlerin cennete gireceği konusu tartışılıyormuş. Mollalardan biri Cansız Hocaya:

- Hocam, Edison bütün dünyayı aydınlatan buluşu gerçekleştirdi ama yine cehenneme gidecek.

- Sen Edison’un cehenneme gideceğini nereden biliyorsun?

- O bizim Peygambere inanmadı. Onun için cennete giremez.

Bunun üzerine Cansız Hoca şu açıklamayı yapma gereğini duyar:

Bakara suresinin 62. ayetinde Allah “Şüphesiz iman edenlerle, Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabilerden kimler Allah’a ve ahiret gününe inanıp salih ameller işlerlerse onların ecirleri Allah katındadrr. Onlara korku yoktur ve üzülmeyeceklerdir de.” Bu ayette Allah insanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp hayırlı işler yapmaları şartını getiriyor. Aynı ayet Maide suresinin 69. ayetinde tekrar edilmektedir. Sonra büyük âlimlerin ekseriyeti iman sahibi oldukları bilinen bir husustur. Ayrıca Edison’un son nefesinde nasıl gittiğini ne biliyorsun? gibi izahlarla onu ikna etmeye çalışmış. Ancak adam ikna olmamış ve illa cehenneme gidecek diye ısrar edince, Cansız Hoca sinirlenir ve ona şu cevabı verir:

- Allah, senin gibi beş milyon eş.eği cennete koyacağına bir Edison’u koysun daha kârlıdır.

ŞEYTAN BUYURDU?

Hocalar vaaz verdikleri sırada “Kalellahu” diye ayeti okurken Türkçesi “Allah dedi” anlamında olmasına rağmen saygıya binaen “Allah buyurdu” denir.

Cansız Hoca’nın bulunduğu bir imtihanda hocanın biri alışkanlık olacak ki “ve kaleşşeytanu” ayetini tercüme ederken “şeytan buyurdu” demiş.

Bunun üzerine Cansız Hoca açmış ağzını, yummuş gözünü:

- Şeytan buyurdu mu? Bir de celle celalühü ekle oraya e. ek oğlu e.ek. Şeytan b.k yedi. Çık dışarı.

KUR’AN SAYFALARI

Bazı insanlar vardır ki olmayacak sorular sorar. Adamın biri Cansız Hoca’ya şöyle bir soru sormuş:

- Hocam, yeryüzünün her tarafına Kuran sayfalan serilse ve büyük abdest ihtiyacın gelse bu ihtiyacı gidermeyi nerede yapacaksın?

Bu soruya sinirlenen Cansız Hoca şu cevabı vermiş:

- İhtiyacı giderecek yer kalmadığına göre ağzına etmekten başka çare kalmadı.

CHP İLE DP ARASINDAKİ FARK?

Demokrat Partisi kurulduğu zaman Cansız Hocaya, Halk Partisi ile Demokrat Parti arasında ne fark var diye bir soru yöneltmişler. O da şu cevabı vermiş:

- Hayvan dışkısının üzerinden manda arabasının tekeri geçti. Yarısı bir tarafa, öbür yarısı da öbür tarafa kaldı. Aradaki fark budur.

ALLAH TÜRK MÜ?

1960 İhtilalinden sonra Milli Birlik Komitesi üyelerinden bazıları Trabzon’a gelmiş. Cansız Hoca’yı, İmam-ı Azam’ın Türk olup olmadığını sormak için çağırmışlar. Hoca gitmeden önce şöyle demiş: “İmam-ı Azam işi kolay da Allah’ın Türk olup olmadığını sorarlarsa ne cevap vereceğim”

CANSIZ HOCA TARİKATLARI SEVMİYOR AMA TASAVVUF EDEBİYATINA DÜŞKÜN

Ahmet Gürsoy’un Cansız Hoca’nın tarikatlara bakışı ile ilgili şu ifadelere yer vermiştir:

“Tarikatlara karşı olduğu doğrudur. Ancak tasavvuf şiirlerini ezbere bilirdi. Türk edebiyatının; Halk edebiyatı, Tekke edebiyatı ve Divan edebiyatından akarak oluştuğunu ve bunların büyük değerler olduğunu ifade ederdi. Ayrıca Tarikatların 18. yüzyıldan itibaren yozlaştığını ve şeyhlerin araya konularak dine en büyük kötülüğü yaptıklarını söylerdi. Bazıları “hatemü’l-enbiya mı büyük, yoksa hatemü’l evliya mı büyük” sözünü söyleyerek tartışanlara çok kızar ve ağır hakaret ederdi.

Sait Aydemirin Cansız Hoca ile ilgili hatırası şöyle:

Kendilerinden dinledim. Gençlik yıllarıydı. Köylerinden tarikata giren bir genç, “biz vecde geliyoruz. Tecelliler oluyor. Allah’ı bile görüyoruz. İstersen sana da göstereyim.” Cansız, “göster bakalım” der. Birlikte giderler. Karanlık yerde olacak ya Cansız’ı ahıra götürmek ister. Bunun üzerine Cansız çok kızar ve “ulan e.ek oğlu e.ek Allah’ı ahırda mı arıyorsun” diyerek basmış dayağı. Aslında Hoca işi biliyor ama sonucu merak ediyordu.

6 Eylül 1950 tarihinde kaleme aldığı ve Diyanet İşleri Başkanlığına gönderdiği raporda şu ifadelere yer vermiştir:

“Üzerinde hassasiyetle durulması gereken tarikatçılıkta son zamanlarda görülen durgunluk, bölgemiz hesabına tarikatçılıktan bir dönüş kabul edilemez. Buna fırsatta ilerlemek için bir gerileyiş demek daha doğru olur sanırım.

Zaman zaman din, tasavvuf kisvesi altında belli olmayan maksatlarla neşredilen kitaplar, mecmualar çoğalmış bulunuyor. Bu kitaplardan birisi de yanılmıyorsam tarikatlara hizmet maksadı ile Ömer Rıza Doğrul’un Tasavvuf tarihidir. Bu eser hakkında güzel niyetlerinden emin olduğum bir iki arkadaş vaiz tarafından da aciz düşüncem sorulmuştu. Düşündüğümü söyledikten sonra kendilerine, bağlı bulunduğumuz Diyanet İşleri Başkanlığının tasdiklerini, hususi ile Başkanımızın takrizlerini görmediğimiz (yeni çıktı) dinî, tasavvufî eserleri şüphe ile telakki etmeniz gerekli olduğunu söyledim. Sözlerime Diyanet İşleri Başkanlığının ve sayın Başkanın dinî neşriyatı size de. Öğütlerinizi dinleyenlere de üstün bir yeterlilik taşıdığını eklemiş bulunuyordum. Fakat bu yeni çıktıların bir listesi ile mahiyetlerinin teşkilat mensuplarına bildirilmesinin faydalı olacağını sanmaktayım.”

Cansız Hoca’nın cümlelerinden anladığımız kadarıyla tarikatlara karşı bir tavrının olduğu anlaşılmaktadır. Çok partili hayata geçişle birlikte gerek dinî neşriyatta ve gerekse dinî oluşumlarda bir serbestliğin yaşanması söz konusu olmakla birlikte kendileri, bu durumu sağlıklı görmemekte ve ihtiyatla karşılamaktadır. Özellikle tasavvuf içerikli çıkan yayınların şüphe ile karşılanması, çıkan bu kitaplarla ilgili Başkanlığın inceleme yapıp teşkilatı bilgilendirmesi gerektiğini vurgulamakta ve dini öğütlerde Diyanet İşleri Başkanlığının yayınlarının kaynak olarak kullanılmasını yeterli görmektedir.

(Öğr. Gör. Mehmet GÜNAYDIN)

Mekke’de Yaşayıp Kabe’yi Görmemek!

Kabe’yi görebilmek için yanıp tutuşanların yanısıra, ömrü Mekke’de geçtiği halde Kabe’yi bir kez olsun görmemiş insanlar olduğunu biliyor muydunuz? İşte nasip denilen olgu:

Geçtiğimiz yıl Harem-i Şerif’te, tam da Hacerü’l Esved’in karşı hizasında ezanı beklerken, hemen yanımda oturan, bakışlarını Beytullah’a dikmiş, gözlerini adeta hiç kırpmamacasına Kabe’yi seyreden 35-40’lı yaşlardaki uzun boylu, geniş omuzlu ve kiloca tombulca beyefendiye nereli olduğunu sordum. Doğma büyüme Mekkeli olduğunu söyledi. Mesleğini sorduğumda öğretmen olduğunu ifade etti.

‘Doğma büyüme Mekkelisiniz ama, Hacerü’l Esved’e bakışınıza dikkat ettim, sanki ilk defa görüyormuş gibi, hiç temas etmemiş gibi bir hasretle bakıyorsunuz’ dedim. “Ben Hacerü’l Esved’e hiç dokunmadım’ dedi. “Nasıl yani, bugüne kadar yanına hiç gitmediniz mi?” dediğimde “Evet” dedi. “Nasıl olur ki?” dedim, “Hem de doğma büyüme buralı olduğunuz halde.”

“Hacerü’l Esved’in yanında günün her saatinde çok itiş kakış var. Birini incitmeden, itiş kakış yapmadan yanına sokulmak nerede ise imkansız. Kimseyi incitmek istemediğimden yanına da gidemedim” dedi.

Uzaktan, ama içten sevmek demek böyle birşey diye düşündüm.

Tıpkı; “Ey Kabe, ne kadar hoşsun, kokun ne kadar da güzel, şanın şerefin ne kadar da yüce! Ama canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah nezdinde malıyla, canıyla kulluk eden mü’minin hürmeti, senin hürmetinden daha büyüktür.” (İbn-i Mace, Fiten, 2) Hadis-i Şerifinin vermek istediği mesajda olduğu gibi.

Sevdiğine dokunamasan da, varlığını içinde hissediyor gibi yaşatmak. Varlık aleminin fiziğinden daha çok, metafizik boyutu ile hemhal olmak.

Mekkeli öğretmenin bu davranışı zihnimde, Yunus Emre’nin:

Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil,

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.

Yunus der ey hoca, istersen var bin hacca

Hepisinden eyice, bir gönüle girmektir.

dizelerini de çağrıştırdı.

Mekkeli öğretmenin anlattıklarını namaz sonrası kaldığımız otelin lobisinde dostlarla paylaşırken, bir arkadaşımız, “O da birşey mi, dün bir ziyaretten Harem-i Şerif’e dönerken, bindiğimiz taksinin şoförü bize, Mekkeli olduğunu, ama şimdiye kadar Kabe’yi hiç görmediğini söyledi” dedi.

Yarım saat içinde karşılaştığımız iki uç örneği görüyor musunuz?

Bir yanda Kabe’den, Hacerü’l Esved’den gözünü hiç ayırmayan, ama insanları incitmemek için yanına sokulmayan bir gönül dostu var. Öbür yanda, Mekke’de yaşadığı ve işi gereği hergün Kabe’nin kapısına kadar yolcu taşıdığı halde, bir kez bile olsun Kabe’yi görmek nasip olmamış, bunu içten arzulamamış taksici var.

Yaptığımız bir araştırmada İstanbul’da yaşayanların üçte birinin hayatında bir kez bile olsun denizi görmediğini öğrendiğimizde bile, Mekkeli taksicinin nasipsizliği kadar şaşırmamıştım.

Konuyu dağıtmak istemem.

Ama üzerinde yaşadığımız şu mübarek vatanda, ezan sesinin dört bir yanda semayı inlettiği şu güzelim ülkede, bu toprağın değerlerine yabancı, bu ülke insanı ile duygudaşlık kuramamış yetkililerin o gündür bugündür durumu bende, Mekkeli taksicinin içine düştüğü zavallılık ve nasipsizliği çağrıştırmaktadır. Gözlerini biraz açsalar, millete biraz kulak verseler, gönüllerinde biraz hareketlenme olsa, hep birlikte cennetasa bir ülkede yaşamanın hazzını alacağız.

Dualar şekillenirken

Son olarak bir noktayı daha paylaşmak isterim. Ola ki bir mesajı olur.

Malum şu sıra yoğun Umre trafiği var.

Şimdiye kadar Kutsal Topraklara hiç gitmemiştim. Geçtiğimiz yıl eşimle birlikte Hacca gitmek çok istiyorduk. Kurada yedek çıktık, sıra gelmedi. Bu defa ben basın mensubu olarak gitmek için Diyanet’e resmen başvurdum, cevap veren bile çıkmadı. Baktım olmadı, ‘haydi çocuklar hazırlanın hep birlikte Umre’ye gidiyoruz’ diyerek evraklarımızı Birey Tur’daki değerli dostlarımıza gönderdik ve çoluk çocuk gittik.

Geçtiğimiz yıl 19 Ağustos’u 20 Ağustos’a bağlayan gece saat 02.00 gibi Kabe’ye 100 metre mesafedeki otelimize yerleşip Umre öncesi yatsıyı kılmak için Harem-i Şerif’e girdiğimizde Kabe tüm haşmeti ile karşımızda göründü. Tavaf edenler hariç diğer insanların büyük bölümü halıların üzerinde ibadetle meşgüldü. Onlar arasında ayakta dikilen, ellerini genişçe açmış dua eden biri dikkatimi çekti. Yandan tanıdık gelince, baktım ağabeyimin üniversiteden sınıf arkadaşı olduğu için tanıdığım İstanbul Ortaköy’de Dereboyu’nda bulunan caminin imamı Murat Özkan Bey. Kendisine selam verdiğimde aşırı abartılı tepki verdi. İrkildiğini fark ettim.

Neden bu kadar şaşırdığını sorduğumda, “İnanmayacaksın belki ama, şu an sizin için dua ediyordum” dedi. Veda tavafı yapmış, ayrılmak üzereymiş. Kabe’yi görmenin bize de nasip olması için bir dostumuz tarafından o an yapılan samimi dua, demek bir ön kabul olarak çoktan yerini bulmuş ve bizler Kabe’ye varmıştık.

Hiçbir dua karşılıksız kalmıyor. Ama kula da biraz cehd ve gayret düşüyor.

Mekke’de yaşayıp Kabe’yi bir kez bile olsun görmemiş insanların durumu ile, üzerinde yaşadığımız şu toprakların bu milletten beklediği tarihsel sorumluluğu bir kez bile olsun algılayamamış yöneticiler arasında fark var mıdır dersiniz?

Hiç olmazsa Mekkeli öğretmen gibi yapsalar.

Milletin değerleri ile buluşamamış olsanız da, bari incitmeyin. Ne olur?

(Prof. Dr. Osman ÖZSOY, Haber7, Ağustos 2009)

Tevhid Ehli Sigara İçer mi?

Sigara yasağının daha kapsamlı uygulandığı bu zamanda size çok tatlı bir yaşanmış olayı anlatacağım:

“Babam, Perşembe günleri izin kullanırdı. Perşembe akşamları da evimizde, Ömer Efendi’nin de katıldığı, Melâmi neşvesi üzere sohbetler icra edilirdi. Evimizin genişçe salonunda erkekler oturur, onun yanındaki bölmede de hanımlar sohbeti takip ederlerdi.

Sohbet, akşam altı gibi misafirlerin gelmesiyle başlar, gece geç vakitlere kadar devam ederdi, ikramların yapıldığı, ahbapların yarenlik ettiği, güzel sohbetlerdi bunlar. Ömer Efendi başta olmak üzere, erkekler sigaralarını tüttürürler, hanımlar i kendi aralarında söyleşmek imkânı bulurlardı.

Ömer Efendi gelirken yanında birkaç kişiyle beraber gelirdi. Bergamalılar diye andığımız bir arkadaş grubu vardı mesela. Muhittin Amca ve eşi Saliha Teyze, sonra Karşıyaka’dan Zübeyde ve Muhsine Hanımlar mutlaka katılırlardı. Her sohbette, ikram faslı başlayınca, harika ilahilerle ortamı coşturan berber Cemal Ağabeyimiz eksik olmazdı. Keyfi yerinde olduğunda, üç-dört ilahiyi arka arkaya söyler, bizi mest ederdi.

Bu sohbetlerden birindeydi. Ömer Efendi, her zaman olduğu gibi tevhid bahsiyle açtı sohbeti. Tevhidin gerekliliğinden, tevhid ve hakikat ehli olmanın faziletlerinden epey bahsetti. Çok güzel şeyler söyledi.

Sonra ikram arası verildi. Misafirler daha rahat oturmaya başladılar. Ayaklar uzatıldı, sigaralar yakıldı. Cemal ağabey ağlayarak Seyyid Nesîmî’den okuyordu:

“Ben melamet hırkasını
Kendim giydim eğnime
Ar u nâmus şisesini
Taşa çaldım kime ne?”

Ben de kalktım, çay servisi yapmaya başladım. Yakılan sigaraların dumanı sebebiyle, salonda âdeta göz gözü görmez olmuştu.

Misafirler arasında, Saliha Teyzelerle beraber o akşam ilk defa gelen Kadirî tarikatına mensup bir hanım da vardı. İzin alarak Ömer Efendiye şu soruyu sordu: “Deminden beri biz tevhidden, hakikat ehlinden bahsediyoruz. Hakikat ehli sigara içer mi?”

Hiç beklenmedik bu soru herkesi yıldırım gibi çarpmıştı. Bir da iklim dondu, millet kaskatı kesildi. Herkes göz ucuyla Ömer Efendiye bakmaya başladı. Acaba ne cevap verecekti? Kızmış mıydı?

Ömer Efendi hiçbir şey söylemeden başını önüne eğdi. Bir müddet öylece kaldı. Salonda çıt yok tabii. Birden ortalığa öd ağacı kokusu gibi, nefis bir koku yayıldı. Saliha Teyze fısıldayarak “Saide Hanım, öd ağacı mı yaktınız?” diye sordu. Oysa hiçbir şey yakmamıştık. Ömer Efendi, odaya yayılan kokuyu alınca, gülümseyerek başını kaldırdı.

Bu arada, soruyu soran hanım da kötü oldu. Edepsizlik ettiğini düşünüp ağlamaya başladı. Ömer Efendi onu teselli ederek “Uzülme hatun, Cenâb-ı Allah settâr-ı uyûbdur, ayıpları örtücüdür. Sizin sözünüz bize bir ikazdır. İçmeyiz inşallah bundan sonra” dedi ve sigarasını kül tablasına bastırdı. Onunla beraber çevresindeki herkes, babam, Şevket ve Ali Rıza Amcalar ve diğerleri de sigaralarını söndürdüler. Ve sigarayı bir daha olarına sürmediler.”(M. Serhan Tayşi, Ali Emiri İzinde, Timaş y. İst. 2009, s. 146-147)

Olayı bize anlatan M. Serhan Tayşi’dir. Adı geçen Ömer Efendi, İzmir Konak Camii eski imamı ve Melami şeyhi Bergamalı Ömer Dağdaş Efendidir. Bu kıssa hoşuma gitti. Keşke bütün şeyhim diyenler de böyle olsalar.

Bir zamanlar adını vermek istemediğim, şeyhliği babadan oğla geçerek gelen ve ilmi de olan bir zat-ı muhteremin yanındaydık. Sigarasının dumanı bizi boğuyordu. Bir hoca ona sigaranın hem haramlığından, hem de kendilerine karşı kul hakkını ihlaldan bahsetti. Hiç oralı olmadı o zat-ı muhterem. Sadece “haram değil, mekruhtur” dedi.

Sanki mekruh az bir şey. Eskiler “kerahetle keramet olmaz” derlerdi. Hele de bir şeyhin sürekli mekruh işlemesi ne demek? Müritlerine hangi kötü alışkanlıkları bırakmasından ve nefis tezkiyesinden bahsedecek bu adam? Bahsetse kim dinler?

Bundan da kötü bir şey oldu. Dedi ki: “Bazen bunu bırakmak istiyorum, ama şu ‘sigara haramdır’ diyenlerin inadına bırakmıyorum.”

Bu nedir Allah aşkına? Sigaraya alimler haram diyor. “Eskiler bu kadar zararının kesin olduğunu bilselerdi, onlar da haram derlerdi.” Diyorlar. Şeriat alimlerine şeyh “inat” eder mi?

Ya şu “inadına” kelimesi de ne oluyor? Bu sözde ap açık gurur, kibir, enaniyet yok mu? Bir şeyhte bu kötü huylar ne gezer Allah aşkına?

Anlamadığım bir mesele de, her gün bir sürü fetva veren bazı alimler, çağdaş alimlerin kitaplarına itimat etmiyor, eskilerin kitabına bakıyorlar. İyi ama senin verdiğin fetva mesela yazılsa, o da mı “yeni” diye itibara alınmayacak? Yeni kitaplara ve alimlere karşı olmak ne demektir?

Ama aynı adamların babası veya dedesi on yirmi sayfa bir risale bıraksalar, onları mukaddes kitaplardanmış gibi öpüp başlarına koyuyorlar. Peki bu neyin nesi?

Bu saçmalık şuna benzedi. Bir zamanlar bir alimden Arapça dersler alan bazı arkadaşlar, nasıl bir telkin altında kalmışlarsa, ellerindeki Elmalılı Tefsiri, Ömer Nasuhi’nin Kamusu, Tecrid-i sarih gibi Türkçe kitapları satmışlardı. Neden mi? İşte o neden: “Türkçe kitaplardan ilim alınmaz.”

Bu zavallıların bazısı sonradan uyandılar ve sattıkları kitapları tekrar aldılar ama ellerinden çıkardıkları o nadir ilk baskıları bir daha bulamadılar.

(Cemal Nar, www.cemalnar.com, 2009-08-03)

Menderes, İmam-ı Azam’ın türbesinde neler düşündü?

Geçen hafta 1921′de Suriye sınırı çizilirken Hasan Basri Çantay’ın, topraklarımızın peşkeş çekildiğini söylediğini aktarmış ve sormuştum: Bilin bakalım Çantay bugün hangi partinin sıralarında oturuyor? Sayın Aydın Menderes arayarak bu soruyu bana yöneltti. Kendisine fakirin de o cevabın hasretiyle yandığını söylemekle yetindim.

Hazır Aydın Bey’i yakalamışken sormadan edemedim: Rahmetli babanızın Bağdat’ta İmam-ı Azam’ın türbesini ziyaretinde söyledikleri doğru mudur? Sağ olsun, kendisi birkaç koldan teyit etti olayı.

Olayı anlatan kişi, başlangıçta CHP’den meclise girmiş olup 1954 seçimlerinde DP’den milletvekili seçilmiş olan Sebati Ataman. (Nazlı Ilıcak’ın “Menderes’i Zehirlediler!” (1989) adlı kitabında Ataman’la yaptığı söyleşiden aktaracağım.) Siz ne söylediğini merak ededurun, ben o sözleri bir çerçevenin içine yerleştirmek istiyorum ki, tesadüfen söylenmediği anlaşılabilsin.

İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı devrinde Araplarla ilişkilerin geliştirilmesi için tek bir adım dahi atılmamış, daima olumsuz tavır takınılmıştır. 28 Mart 1949′da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman devlet olduğumuzu ve bu tutumun bizi Arap aleminden iyice koparttığını bilmekte fayda vardır. Prof. Hüseyin Bağcı’nın da belirttiği gibi İsrail’i tanımış olmak, Menderes’in CHP’den devraldığı bir ‘dış politika yükü’ydü. Bu yük, ancak ileriki yıllarda ortadan kaldırılacaktı.

İşte Türkiye ile Irak arasında 24 Şubat 1955′te imzalanan ve sonradan İngiltere, Pakistan ve İran’ın da katılımıyla Ortadoğu’nun Türkiye’nin önderliğinde toparlanması çabasının arkasındaki dış politika manzarası buydu.

Menderes’in Libya ziyareti sırasında Turgut Reis’in türbesinde dua okurken. (15 Şubat 1957)

Menderes, Türkiye’nin mutlaka bir Ortadoğu politikası olması gerektiğine inanıyordu. Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’den bu politikanın belirlenmesini isterse de sonuç alamaz. Bu arada Mısır büyükelçimizle görüşen ABD Dışişleri Bakanı Dulles’ın “Mısır siyasetiniz nedir?” sorusuna elçinin “Bilmiyorum” diye cevap vermesi bardağı taşıran damla olur. Menderes tam anlamıyla yalnızdır. Dışişleri Bakanlığı’nı kendisi sürüklemek zorundadır. İpleri eline alır ve harekete geçer.

Şu sözler kendisine ait: “Biz Arap komşularımızla dostuz. Eğer bazen bu hisler bir sis perdesi altında gizlenmiş gibi görünmüş ise de bunun geçici sebeplerden ileri geldiğine ve bundan böyle bütün bütün yok olmasının da mukadder bulunduğuna hiç şüphe etmiyoruz.” Araplarla dostluğumuzun arasındaki engellerin kaldırılması kaçınılmazdır ona göre.

Öyleyse ne yapılmalıdır?

Önce İngiltere’nin, ardından da ABD’nin tutumunu yoklayan Başbakan, Ortadoğu gezisine çıkan Dulles’ı, programda yokken Ankara’ya davet eder ve uzun bir görüşme sonunda onu da ikna eder. Menderes, Nasır’a karşı harekete geçmiş ve İngiltere ile ABD’yi de ikna etmiştir. İlk hedef, Irak’la işbirliğidir. 6 Ocak 1955′te Bağdat’a giden Menderes, bir fırsatını bulup Nuri Said Paşa’yla baş başa görüşür. 13 Ocak’ta Türkiye-Irak ortak bildirisi yayınlanır. Uzun zamandır uyuşuk bir dış politika güden Türkiye’nin gösterdiği bu inanılmaz ataklık, İngiltere ve ABD’yi bile şaşırtmıştır. Daha çok şaşıran ise Mısır ve İsrail’dir. İkisi de Türkiye’nin aleyhine döner. Anlaşmayı bozmak için uğraşırlar. İsrail Devlet Başkanı Ben Gurion, şoka girmiştir. Menderes 23 Şubat’ta tekrar gider Bağdat’a ve ertesi gün, Bağdat Paktı haberi, ajanslardan dünyaya yayılmaktadır. İngiltere davet edilir pakta, sonra da ABD. Birincisi girerken, ikincisi dışarıda kalmayı tercih edecektir.

Anlattıklarımızdan çıkarılması gereken sonuç şudur: Türkiye, Atatürk döneminden sonra ilk defa Ortadoğu’da ‘bir şey’ yapmaya çalışmakta, öncülüğü ele almaktadır.

İşte Sebati Ataman’ın aşağıdaki hatırasını bugünlerin gazete sayfalarının arasına koyarak okuyun lütfen. Adnan Menderes, Bağdat’ta İmam-ı Azam hazretlerinin türbesini ziyarete gitmiştir. Sonrasını beraber okuyalım:

“Dualarımızı okuduk, ayrılacağız. Adnan Bey kımıldamıyor. Öylece kaldı, âdeta murakabeye daldı. Nihayet silkinip kendine geldi. Dışarı çıkarken yanına yaklaştım ve sordum: “Beyefendi, bir murakabeye daldınız, merak ettim, o esnada ne düşündünüz?” Kolumdan tutup bir kenara çekti ve şu cevabı verdi: “Sebati, bu mezarını ziyaret ettiğimiz şahsiyet, burada ve yakın şarkta, bizim memleketimiz de dahil bütün İslam ülkelerinde ebedî olabilecek bir nizam kurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bu nizam da yıkılmış, darmadağın olmuştur. Şimdiki İslam ülkelerinin vaziyetini görüyorsun. Bu nizamın başka esaslar dahilinde yeniden kurulması, sulh ve sükûnun avdet etmesi lâzımdır. Biz de buraya bunun için geldik.”

Menderes’in sözlerini dinlerken, gözüm yaşlar içinde kalmıştı. Bana “Ağlıyor musun?” diye sordu ve sözlerini sürdürdü: “Ağlama, bu olacak, muhakkak olacak, biz görmeyeceğiz ama torunlarımız muhakkak görecek.”

Sebati Ataman ekliyor: “Menderes çok büyük adamdı.”

Atatürk bu sözü demiş mi?

Artık Osmanlı İmparatorluğunun eski bünyesiyle ihyasına elbette ki imkân yoktur. Çünkü Balkanlı milletler bugün artık istiklâllerine kavuşmuşlardır. Bu sebeple teşkil edilecek Balkan Antantı zamanla işi idare edilirse yerini belki bir Balkan Devletleri Federasyonuna bırakabilir. Bu federasyonda devletler istiklâllerini yine muhafaza ederler. Ancak dış temsilde ve orduların idaresinde bir teşrik-i mesai bahis mevzuu olabilir. Bu böyle olunca federasyon ordularının tabii başkumandanı sanırım benden başkası olamaz. Yine sanırım ki bu, Osmanlı İmparatorluğunun yeniden fakat günün icaplarına uygun şekilde ihyası demektir. (Celal Bayar’dan nakleden: Hikmet Bil, Atatürk’ün Sofrasında)

(Mustafa Armağan, Zaman, Temmuz 2009)

Midenin Hakkı

Bediüzzaman Van Nurşin Camiinde talebelerine ders veriyordu. Kendisiyle birlikte yedi kişiydiler. Günde iki öğün yemek yiyorlardı. Sabahları çayla peynir, akşamları ise bulgurlu çorba vaye pilav.

Herkes başkasına yük olmamak için kendi yiyeceğini getiriyordu. Bir gün talebeler bir teneke bulgurla biraz yağ getirdiler.

Bediüzzaman, Molla Hamid’e , “Bunları al, eve götür. Annen yemek yaparken kullanır” dedi.

Yemekleri Molla Hamid’in annesi yapıyordu. Molla Hamid de annesinin yaptığı bu yemekleri getiriyor, boşalan kapları geri götürüyordu.

Bediüzzaman, herkesin ekmeğini ve yemeğini eşit olarak paylaştırıyordu. Ama bu pay iyice azalıyordu.

Bir gün Molla Hamid, Üstadın kendisine olan şefkatinden cesaret alarak:

“Üstadım, bizim ev bulgur dolu. Yemeği bol bol yapıp yesek olmaz mı?” dedi.

Üstad tebessüm etti:

“Kardeşim, ben azlığı veya olmadığı için böyle yapmıyorum ki” , dedi. ”Siz midenizi neye benzetiyorsunuz?”

Molla Hamid durakladı bir şey demedi.

Bediüzzaman devam etti:

“Midenin üç hakkı vardır, bunlardan sadece birisi yemek içindir. Eğer siz böyle yapmaz da ölçüsüz doldurursanız, beş davarlık bir ahıra on beş davar doldurmuş olursunuz.”

(Bediüzzaman’la Yaşayan Öyküler, Ömer Faruk Paksu)