Muzik calici calismiyor


GENEL HABERLER

Töre Masumları Öldürmez

Şanlıurfa Kültür Müdürü dizi çeken bir şirkete resmi yazı yazıp töre cinayetinin tanımını yaptı. Şanlıurfa Kültür Müdürü’nün yazısına göre, töre cinayetinin resmi tanımı şöyle: “Hiçbir ağa tecavüz ettiği kızı, oğlu dahil yakını ile evlendirmez. Töre, aileden habersiz kaçan, eşini aldatan kişiler için geçerlidir, masumlar için değil.”

(Sabah, 2007)

Tek Taraflı Eşitsiz Yaygaralar

Aman ne yaygara ne yaygara. Türkiye’yi seçilmişler değil de filan cemaat idare ediyormuş.

Cemaat’in gücünün çok büyük olduğunu, kadrolaştığını kabul ederim ama ülkeyi onun idare ettiğini kabul etmem.

Hem sonra niçin şaşıyorlar, bağırıyorlar, çığlık kopartıyorlar? Türkiye yakın tarihi boyunca seçilmişler tarafından mı idare edilmiştir, yoksa seçilmemiş birtakım egemen azınlıklar tarafından mı?

Merhum Adnan Menderes zamanında Başbakanlık Müsteşarı kimdi? Mason locası Üstad-ı Âzam-ı Ahmet Salih Korur’du. (60 sene önce iki direksiyonlu sürücü tâlim otomobilleri vardı.)

Ahmet Salih Korur

Masonların ülke idaresinde ağırlığı çok olmuştur. Onlar seçimle mi gelmişti?

Türkiye’yi bir tür Yahudistan haline getiren Sabataycılar seçimle mi gelmişlerdi?

Devlet kadrolarında Sabataycılar, Masonlar, Bahaîler, Dr. Moon’cular, Şu’cular, Bu’cular kadrolaşınca yaygara yok, filan cemaat güçlenince yaygara avaz avaz.

Ecevit, iktidarı zamanında devlet kadrolarını belli bir mezhebe mensup kişilerle doldururken sesleri çıkmıyordu.

Masonlara, Sabataycılara ses çıkartmayıp cemaate ses çıkartmak adalete, eşitliğe aykırıdır.

Devlet kadrolarına kendi mensuplarını sokmak için çalışmak suç değildir.

Benim elimden gelse, devletin bütün temel, önemli, hayatî kadrolarını imanlı, adaletli, şuurlu, ehliyetli, liyakatli, dirayetli, hakkaniyetli elemanlarla doldururum.

Komünist marksist kadrolaşma, Mason masonik kadrolaşma, Sabataycı sabataist kadrolaşma ister.

Bundan on sene önce, başta kapkaççı suç çeteleri olmak üzere, suçlularla güçlülerin nasıl işbirliği yaptıklarını iyi biliyoruz.

Karı satanlara, uyuşturucu babalarına, hırsızlık çetelerine, bin türlü yolsuzluğa kimler göz yumuyordu?

Mafya babalarıyla kimler birlikte yemek yiyordu?

Ben, cemaatmiş şuymuş buymuş bilmem, devlet işlerinde temizlik ve şeffaflık isterim.

Cemaat adalete riayet ederse işi rast gitsin. Etmezse tepe üstü düşsün!

Telefonlar dinleniyormuş, bilgisayarlar kayd ediliyormuş, özel hayatlar tecessüs ediliyormuş. Bu iddialar doğru ise yapanları Allah Kahhar ism-i şerifiyle kahr etsin!

Kur’ânda “Ve lâ tecessesu” buyruluyor. Özel hayatları araştırıp gizli ayıpları ve günahları açığa çıkartmak İslâm’da haramdır. Hiçbir Müslüman böyle bir şey yapmaz.

Eğer bu ülkede eşitlik varsa Müslümanların ve onların cemaatlerinin de Masonlar ve Sabataycılar kadar kadrolaşmaya hakkı vardır.

Bendeniz cemaatçi memaatçi değilim. İslâmî cemaatlerin, hizip ve fırkaların, tarikatların hayırlı, faaliyet ve hizmetlerini desteklerim. Hayırsız hizmet ve faaliyetlerini desteklemem.

Telefonların dinlenmesine, bilgisayarların kayda alınmasına, özel hayatların tecessüs edilmesine karşıyım. Hukuka ve etiğe aykırı olarak böyle şeyler yapanların Allah belâsını ve cezasını versin?

Lütfen tek taraflı yaygara kopartmayınız!

(M. Şevket Eygi, Milli Gazete, 2010-08-29)

TSK’nın İçyüzüne Dair Bir Hatıra

Ben hayatımda kışla kapısından iki kez girdim. İlkinde sekiz yaşındaydım. 12 Eylülcülerin tutukladığı babamı tel örgüler arasından on dakika olsun görebilmek için Mamak Askeri Cezaevi’ne gitmiştim. Nazi kampı gibi bir yerdi.

Aradan 20 sene sonra, 2000 Temmuzunda, bu kez kısa dönem askerlik yapmak için Samsun’daki “Sahra Sıhhiye ve Eğitim Merkezi Komutanlığı”na gittim. Başımızdaki general, meşhur Osman Doğu Silahçıoğlu idi.

Osman Doğu Silahçıoğlu

Günlerden bir gün, “toplanın, paşa size konferans verecek” dediler. Biz erler de biraz “rap rap” yürüyüp salona vardık, başladık Silahçıoğlu’nu dinlemeye.

Lafa, İslam öncesi Şamanist Türklerin ne kadar “ileri” ve “çağdaş” bir millet olduğunu anlatarak girdi.

Sonra İslamiyet’e girişti. Kur’an’ın peygamber tarafından “derlenmiş” bir kitap olduğunu ima etti. Turan Dursun, Erdoğan Aydın, İlhan Arsel gibi anti-İslami yazarlardan alıntılar yaparak İslam’ın ne kadar “karanlık” bir din olduğunu anlattı.

İlhan Arsel  (1921 – 2010)

Sonra sıra Osmanlı’ya geldi. Çoğu “Rum çocuğu” olan padişahların Türkleri ezdiğini, zaten Osmanlı İmparatorluğu’nun “Türk ulusal bilinci”ne vurulmuş bir zincir olduğunu savundu.

Paşa, üç saatten fazla süren konferansın sonunda da, Şamanist temalar taşıyan bir “toplu yemin” ettirdi, salondaki bine yakın askere.

Tüm bunları dinlerken “vay be” dedim kendi kendime. “Bizim halk hâlâ, saf saf, ‘peygamber ocağı’ filan sansın, burası çok acayip bir yer.”

(Mustafa Akyol, 2010)

Zamanaşımı Şimdi de Yüksekova Çetesini Kurtarıyor

12 Eylül 2010’da Türkiye çok önemli bir referandum yapıyor.

Referandumda evet çıkarsa yüksek yargının mevcut yapısında, kompozisyonunda ve tayin şeklinde değişiklikler olacak.

Ben de, bir yurttaş olarak, en çok bu nedenden 12 Eylül günü evet diyeceğim.

Yargının genelinde ama en çok da yüksek yargıda büyük problemler var.

Anayasanın 90. maddesini ısrarla görmek istemeyen bizim yüksek yargı.

Bu nedenden de AİHM’de en çok mahkum olan ülke de bizim Türkiye.

Yüksek yargının fahiş ideolojik hataları nedeniyle AİHM’in hükmettiği tazminatları ödeyen ise sokaktaki vergi mükellefi; Sayın Güngör Uras’ın tabiriyle de Ayşe Teyze.

Yüksek yargının AİHM mahkumiyetleri başlı başına bir skandal.

Ama en azından bunun kadar önemli başka bir skandal da zamanaşımı nedeniyle klase edilen yani raflara kaldırılan çok ama çok önemli kriminel dosyalar.

Zamanaşımı nedeniyle raflara kalkan dosyaların bir bölümü de işin bir ucunda devletin bir kanadının, uğursuz bir kanadının bulunduğunu herkesin bildiği dosyalar.

16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi’nin önünde bir katliam gerçekleştirildi ve bu katliamın sorumluları bulunamadı; bombayı atıp kaçan kişilerin peşine takılmak isteyen polisleri yanlış yöne, göz göre göre yönlendiren kişi ise terfiler aldı, Trabzon Emniyet Müdürlüğü’ne kadar yükseldi, zanlılardan Mustafa Doğan’ın ifadesi bile alınamadı.

Dosyanın zaman aşımına uğramasına neden olan yargıçları da HSYK kurtardı; temennim 12 Eylül referandumunun da bizi bu HSYK yapılanmasından kurtarması.

16 Mart katliamının 12 Eylül uğursuz patikasında önemli bir kilometre taşı olduğu herkesin malumu.

Geçenlerde de DİSK eski Başkanı rahmetli Kemal Türkler’in cinayet davası, kızının canhıraş itirazları altında zamanaşımına kurban gitti.

Kemal Türkler de evinin önünde 12 Eylül darbesinden yaklaşık iki ay önce vurulmuş idi; bu cinayet de 12 Eylül yolunda başka bir kilometre taşı idi, fail bir türlü yakalanamadı ve dosya geçtiğimiz aylarda zamanaşımından rafa kaldırıldı.

DİSK’in Kurucusu Kemal Türkler

Şimdi de yine yakın tarihin çok önemli başka bir dosyası, Yüksekova çetesi dosyası zamanaşımından rafa kaldırılıyor; bilindiği gibi Yüksekova çetesinin bir başka adı da üniformalılar çetesi.

Bir dava, üstelik bu kadar önemli bir siyasi dava nasıl zamanaşımına uğrar, doğrusu benim aklım ermiyor.

Muhtemelen HSYK’nın eriyordur zira bu zamanaşımı skandallarına bir itirazları yok; Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün ve bu dava sürecinde görev yapan yargıçların yerini değiştirmek için gösterdikleri gayretin binde birini bile bu üç meşum davanın zamanaşımına uğramaması için göstermediler.

12 Eylül referandumu bu zamanaşımı skandallarına da bir nokta koyabilmek için çok önemli bir tarih.

Yüksekova çetesinin zamanaşımı 27 Ağustos 2010 günü, üç gün sonra doluyor; bakalım HSYK ne yapacak, nasıl bir açıklamada bulunacak?

(Eser Karakaş, 24 Ağustos 2010)

Tıp Bayramı’nda Yaman Bir Çelişki

Tıp Bayramı, her yıl çeşitli etkinliklerle 14 Mart günü kutlanır. Geçen pazar günü, sağlıkla ilgili oda ve sendikaların İstiklal Caddesi’nde düzenledikleri yürüyüşe rast geldim.
Yürüyüşçülerin üzerindeki beyaz gömleklerin bazısında ‘Tabip Odası’ bazısında ise ‘Komünist Partisi’ yazıyordu.
İki slogan benim ilgimi çekti:
Grup bir yandan “Herkese parasız sağlık hizmeti” diye bağırıyordu.
Öte yandan ellerinde “Tam gün köleliğine son” yazılı pankartlar vardı.
Çelişik bir durum bu:
Herkese parasız sağlık hizmeti, komünist idealidir. Sosyalist rejimler ‘sağken’, herkese bedava sağlık hizmeti vermekle övünürdü. Örneğin Küba devam ediyor.

***

Peki, bu arkadaşlar herkese bedava sağlık hizmetini nasıl sunacak?
Yöntem belli: Tüm özel hastaneler devletleştirilecek. Tüm özel muayenehaneler kapatılacak. Doktorundan hemşiresine, herkes devlet memuru olacak; hastaya bedava bakacak.
Gerçekçi ya da değil, bu bir sağlık politikasıdır.
İyi de bu sloganla, “Tam gün köleliğine son” sloganı uyuşur mu?
Önce tüm doktorları devlet bünyesinde toplamayı mecbur kılan bir slogan atıyorsun.
Ama hemen ardından, devlet hastanelerinde tam gün çalışmayı kölelik olarak ilan ediyorsun.
Çelişkinin daniskası!

***

Gelelim bu çelişkinin kaynağına.
“Tam gün köleliğine son” kapitalizmi kabul eden ama serbest piyasacı olmayan, “klientalist” bir slogandır.
Yarım gün hastanede, yarım gün muayenehanede çalışarak, devlet olanaklarının dağıtılmasında aracılık eden doktorun sloganıdır bu.
(Çoğumuz yaşadık: Muayenehanede parayı alır, sonra da prestijini kullanıp hastayı öncelikli olarak hastaneye yatırtır.
Komünist gençlerin o tarz doktorların sloganlarını haykırması ne şahane değil mi?

***

Klientalist doktorların 14 Mart’ta solcu gençlere attırdığı sloganlardan biri de “AKP sağlığa zararlıdır” idi.
AKP sağlığa değil ama “aracı” doktorlara pek zararlı: “Tam Gün Yasası” işlemeye başladığında, “önce muayenehanemde göreyim, sonra hastaneye yatırırım” deme imkânı kalmayacak.
Yani “tam güne” fazla çalışacakları için değil, devlet hastanesinin olanaklarını, hastalarına pazarlayamayacakları için karşılar.
Yoksa “hastane artı muayenehane” oldu mu, çok daha uzun saatler çalışıyorlar.
Bahse var mısınız? Ben diyorum ki klientalist doktorların yuvarlak hesap 10′da 7′si kendini sosyal demokrat olarak tanımlıyordur.

(Emre Aköz, Temmuz 2010)

Türkeş’in Milyonluk Serveti Ne Olacak?

MHP’nin eski lideri Alparslan Türkeş’in mirasçıları arasındaki kavga nedeniyle 13 yıldır paylaşılamayan milyonlarca liralık servetinin peşine şimdi de Hazine düştü. Ölümünün ardından İngiltere’de trilyonluk hesapları çıkan Türkeş’in adına kayıtlı araziler, evler, yazlıklar ve altınların paylaşımına ilişkin dosya karar için Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesi’ne gönderildi.

Alparslan Türkeş ve Ailesi

HAZİNE YAKIN TAKİPTE

Türkeş’in Nisan 1997′de ölümünün hemen ardından eşi Seval Türkeş, mal varlığı tartışması için mirasçılara, “Masada anlaşalım, Türkeş’in şerefine yakışır şekilde çözelim” çağrısı yaptı. Ancak, bu çağrı yanıtsız kaldı. Türkeş’in ikinci eşi Seval Türkeş’ten iki ve ilk eşinden beş olmak üzere toplam yedi çocuğu bulunuyor. Seval Türkeş’in çocukları Ayyüce ile Ahmet Kutalmış Türkeş ile ilk evliliğinden olan Umay, Günay, Ayzıt Türkeş, Tuğrul Türkeş ve kardeşleri babalarının ölümünden sonra mal varlığı için dava açtı. 1997 esaslı dosya, karar için geçen hafta Ankara 3. Sulh Mahkemesi’ne sunuldu. Hazine de veraset vergisini alabilmek için davanın bir an önce sonuçlandırılması için mahkemeye başvurdu. Seval Türkeş’in avukatları, ilk eşten olan çocukların aleyhine ayrı ayrı alacak davası açarak, banka hesapları, gayrimenkulleri, üzerlerine kayıtlı araçları, kooperatif ve ticaret odalarına kayıtlı şirketlerdeki hisselerine “ihtiyati tedbir” konulmasını istedi. Türkeş’in Deutsche Bank’ın Londra şubesinde bulunan hesabından kızları Umay Güney ve Ayzıt Türkeş’in 242 bin sterlin çektiği iddia edilmişti.

MİLYONLUK SERVET

İstanbul Yakacık’ta 300 m2 arsa, 360 m2 ev, İzmir Özdere’de 450 m2 arsa, Oran’da ev, Fethiye Anadolu Yapı Kooperatifi’nde bir adet hisse, Ankara’da eşine ait daire, bir adet 1984 mercedes, 1982 Audi otomobil, 25 adet bilezik, 60 cumhuriyet altını, çeşitli bankalarda 142 milyon mevduat, Bandırma’da 400 m2 arsa, Ankara Altındağ’da 613 m2 arsa İzmir Konak’ta daire.

(Sabah, Temmuz 2010)

Facebook Yuva Yıkıyor

Son yıllardaki boşanma davaları incelendiğinde sanal ihanetlerin yuva yıktığı ortaya çıktı. Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım siteleri ve Messenger gibi sohbet ortamları boşanma nedenlerinde ilk sıralarda yer alıyor.

Çiftler şiddet ve aldatmadan sonra boşanma nedeni olarak artık facebook’u gösteriyor. İnternet ortamındaki aldatmalardan dolayı boşanmaların çok olduğunu söyleyen Kayseri 3. Aile Mahkemesi Hakimi Ali Akın, “Facebook, Twitter, Messenger boşanma nedenlerinde ilk sıralarda yer alıyor” dedi.

MASUM BAŞLAYIP KÖTÜ BİTİYOR

Son zamanlarda bu tür boşanmaların çok arttığına dikkat çeken Akın sözlerine şöyle devam etti: “Facebook, MSN gibi sohbet ortamlarından dolayı aldatıldığını söyleyip boşanmak isteyen çok insan var. Facebook’a fotoğraflarını koyuyor eşler. İlk başta masumane duygularla başlıyor bu sohbetler. Ama sonrasında gönül işine kadar gidiyor, içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Masumane başlayan arkadaşlık, aldatmaya kadar gidiyor.”

DİLEKÇELERDE CHAT DERDİ

Dava dilekçelerinde eşlerin en çok şikayet ettikleri konuların başında ise görüntülü chat. Aile hakimi Ali Akın “Eşlerini uyutup kamera açıp konuşmaya başlıyorlar. Önceleri aldatma oranları düşüktü. Şimdi herkes ellerindeki telefonla tuvalette bile konuşuyor.Toplumdaki aile yapısını internet ve cep telefonları bozdu. İnternet ve cep telefonu iyi yönde kullanıldığı takdirde çok iyidir ancak şu günlerde bu genelde kötü yönde kullanılmaya başlandı” dedi.

İLİŞKİDEKİ KOPUKLUĞU FACEBOOK DOLDURUYOR

Uzman Psikolog Çiğdem Demirsoy klinik araştırmaların da sosyal paylaşım ve sohbet sitelerin çiftlerin arasını bozduğunu ortaya çıkardığını söyledi. Demirsoy, “Bilgisayar oyunları, sanal alem çiftlerin ayrı ayrı zaman geçirmesine neden oluyor. Bu tür sitelerde kişiler çocukluk arkadaşlarını arıyor. Bir takım 3. kişilerle ilişkilerin başlaması, çiftlerin ilişkisini tehlikeye atıyor. Bu tür siteler bağımlılığa bile neden oluyor” ifadesini kullandı. Kişilerin neden bu tür sitelere başvurduğunun da önemli olduğunu altını çizen Demirsoy, “Asıl sorun bu tür sosyal paylaşım ağlarının çiftlerin ilişkisinde kopukluk olduğunda boşluğu dolduran bir unsur olmasıdır” diye konuştu.

SOHBET SİTELERİ ŞÜPHELENDİRİYOR

Facebook, MSN gibi sohbet ortamlarının eşler arasında “Acaba hayatında başka biri mi var?” sorusunu da beraberinde getirdiğini söyleyen Prof. Arif Verimli, bu durumun ilişkilerinde özellike ‘güven’ sorunu yarattığını söyledi. Prof. Verimli, “Çözülmemiş sorunları olan çiftler, eşlerinin uzun süre bilgisayar başında olmasından bile tedirgin olabilir. Bu durum bir süre sonra çiftlerin arasında ciddi şekilde açılmasına sebep olabilir” diye konuştu.

ABD ve Avrupa’da da durum aynı

Amerika merkezli Divorce Online tarafından yapılan araştırmada, rastgele 5 bin boşanma dilekçesi incelendi. Bu dilekçelerin yüzde 20′sinde, Facebook’a en az bir gönderme yapıldı. Araştırmayı yapan Mark Keenan,” boşanma dilekçelerinin çoğunda Facebook’ta yapılan sadakatsizlikler yer aldı” dedi. İngiliz Guardian gazetesine konuşan bir boşanma avukatı da “Canı sıkılan ev hanımları ya da kocalar, yeni teknolojik imkânlardan yararlanarak ilk aşklarını yeniden bulup onlarla gerçek hayatta buluşuyor” dedi.

(Bugün, Ağustos 2010)