Muzik calici calismiyor


GENEL HABERLER

TSK’ya, Taarruzda da ‘Allah Allah’ Yerine ‘Atatürk Atatürk’ Demek Yakışır

Kemalist TSK’ya, Taarruzda da “Allah Allah” Yerine “Atatürk Atatürk” Demek Yakışır

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, çok ilginç bir toplantıda, kurduğu parti Kemalistler tarafından kapatılmış ve kendisi dışlanmış, hatta İzmir suikastı provokasyonu bahane edilerek idam edilmek istenmiş, dönemin bazı gerçeklerini ortaya çıkaracak hatıra kitabı da matbaa basılarak topluca yakılmış bulunan Kâzım Karabekir’i anma toplantısında, yine masaları yumruklayarak ve bağırarak, darbeleri, cuntaları, çeteleri ve bunları yıllardır içinden ayıklamak için hiçbir adım atmayan TSK yönetimini eleştirenlere tehditler yağdırdı.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ

Taarruza Kadar “Atatürk Atatürk”, Taarruzda ise “Allah Allah” Denmesi Tutarsızlık Değil mi?

Başbuğ’un TSK’nın İslam’a karşı olmadığını anlatmak istercesine sığındığı söylem, aslında nasıl din istismarı yaptıklarını ortaya koymaktaydı. Şunları söylüyordu: “Talimnamelerimizden baktığımız zaman özellikle hücum bölümü, Taarruzun en son safhası. Biz askere ne dedirttiriyoruz biliyor musunuz? ‘Allah, Allah’ diye askere taarruz ettiriyoruz. ‘Allah, Allah’ diye askerine hücum ettiren, taarruz eden bir ordu, nasıl Allah’ın evi Camiye bomba atmayı düşünür. Vicdansızlıktır. Lanetliyorum bunları. Türk Ordusu’nun da bir sabrı var.”

Taarruza kadar bütün askeri hayat alanlarında ve eğitim safhalarında Kemalizm’i bir din gibi dayatan, kışlaları Kemalizm’in tapınakları haline getiren, askerlerin beyinlerini “Atatürk Atatürk” diye diye yıkayan, Allah’ın dinini, İslam’ın şeriatını ise “irtica” yaftasıyla birinci öncelikli tehdit ve düşman ilan eden TSK, neden tam canların feda edilmesi noktasına gelindiğinde, düşmana hücuma geçildiğinde, birden “Allah Allah” dedirtmeye başlamaktadır? Aslında bu tutum, ömür boyu şirke dayalı hayat yaşayan bir insanın, (ölümün gelip çattığı son andaki imanın Allah katında hiçbir değeri olmadığı halde) ölüm anında şehadet kelimesini söyleyip kurtulma telaşı içine girmesine benziyor. Kemalist sistem ve ordusunun sürekli bir biçimde, İslam şeriatına uygun hayatı yasaklaması, baskıyla Kemalizm’i kabul ettirmeye çalışması, askere zorla aldığı insanlara Kemalizm dinini benimsemeyi, sürekli onun ilkelerini söylemeyi dayatması, Kur’an’ın tanımıyla “fitne”dir. Allah “fitnenin katilden beter olduğunu” beyan etmektedir. Yani insanları, İslami hayatı yasaklayarak Kemalizm’i kabul etmeye ve hayatı Kemalist ölçülerle yaşamaya zorlamak fitne olup, onları öldürmekten daha büyük bir suçtur. İşte bu suçu işleyenler, tam ölüme gitme noktasında, hücum sırasında askerleri ölüme teşvik edebilmek, motive edebilmek, tabiri caizse gaza getirebilmek için “Allah Allah” dedirtiyorlar.

Bir yandan fakir halkın vergileriyle finanse edilen askeri gazino ve dinlenme tesislerinde, beş yıldızlı otel niteliğinde lükse sahip ordu evlerinde Allah’ın haram kıldığı her şeyi serbest kılacaksın, diğer yandan Allah’ın emrettiklerini ise kapıdan kovacaksın, sonra da hücum anında ölüme teşvikte motive edecek başka bir değerin olmadığı için Allah’ın ismini kullanacaksın. Allah’ın emrinden oluşan İslam şeriatına göre hayatını yaşamak isteyen, bu bağlamda namaz kılan, eşi başörtüsü bağlayan subayı yargısız infazla YAŞ kararıyla ordudan atacaksın, subay olmasına izin vermediğin İslam şeriatına iman edip yaşama çabası içinde olanı er olmaya gelince zorla askere alacaksın, anası oğlunu ziyarete geldiğinde garnizon ve ordu evi kapılarından aşağılayarak kovacaksın, namaz kılan ere daha fazla nöbet yazarak ezmeye çalışacaksın, Allah’ın dini İslam’ın hayata hâkim kılınmasını isteyen bunun için tebliğ ve eğitim çalışmaları yapan Müslümanları “iç tehdit”/”iç düşman” ilan edip “topyekun savaş” hedefi yapacaksın, sonra Allah’ın emirlerine karşı sürdürülen Kemalist savaşta taarruz anında “Allah Allah” dedirtmekle övünüp, halkı Allah’la aldatmaya kalkacaksın. Elhamdülillah, bu çelişkiyi, din istismarını ve aldatmayı artık kimse yutmuyor.

TSK yönetimi, tutarlı olmak, din istismarından ve ikiyüzlülükten, halkına yalan söylemekten ve Allah ile aldatma çelişkisinden kurtulmak istiyorsa, tabii ki, öncelikle sadece Kemalistleri askere almalı ve en kısa zamanda da eğitim talimatnamelerinde değişiklik yaparak, TSK’ya sürekli hâkim kıldığı Kemalizm dininin sembol ve ilkelerini, taarruz anında da sürdürmeli, hücuma kalkıldığı anda da askerlerini, uğrunda ölmeye ve öldürmeye sevk edildikleri değer ve ilkelerle motive etmeyi tercih etmeli, “Atatürk, Atatürk” ya da “laiklik, laiklik” diye hücuma geçirmelidir. Yahut da, taarruzda “Allah”ı anmayla tutarlı olmak ve bu anmayı anlamlı kılmak istiyorsa, daha önce de, Kemalizm’e ve laikliğe son vererek, sistemin bütününde ve askerlik süresinin, eğitiminin de tamamında İslam’ı esas alıp, Allah yolunda cihadı ikame etmelidir.

“Allah Allah” demekte samimi olan bir ordunun Allah’ın ayetlerinden olan Kürt dili ve kimliğiyle, İslami kimlik ve başörtüsüyle savaşmaması gerekirdi, Kürt köylerini yakmaması, Kürtlere pislik yedirmemesi, faili meçhul cinayet işlememesi gerekirdi. Ama belgelerle sabittir ki, bunların hepsi bu ordu içinden çıkan cani ruhlu darbeciler, cuntalar ve çetelerce sürekli işlendi. Sürekli İslami kimlik ve Kürt kimliğiyle savaşılarak ülke halklarına büyük acılar çektirildi ve ülke pek çok sorunla bunalımlara, çatışmalara sürüklendi, büyük bedeller ödendi. “Allah Allah” demekte samimi olan bir ordunun, “bir cana haksız yere kıymanın bütün insanlığı katletmek gibi büyük bir suç olduğunun” bilinciyle hareket etmesi gerekirdi. Taarruz anında Allah’ı anmakta samimi olan bir ordunun, geniş fakir halk kitlelerinin, hatta asgari ücretlinin bile vergi ödemek zorunda bırakıldığı bir ülkede, yetimin hakkını gasp etme anlamına gelen ayrıcalıklara sahip olmaktan kaçınması gerekirdi. OYAK’la her türlü vergiden muaf, çok boyutlu kayırma ve koruma altında, haksız rekabet şartlarında haksız kazançlar elde ederek, Türkiye’nin 3. büyük sermaye kuruluşu haline gelmekten ve uluslararası emperyalist sermaye ile çok yönlü çıkar ilişkilerine girmekten kaçınması ve adil olması gerekirdi.

Taarruz anında Allah’ı anmakta samimi olan bir ordu, emperyalist işgal gücü NATO içinde, katil ABD’nin yanında yer alarak, emperyalist çıkarlar uğruna mazlum Kore halkını kendi memleketinde vurmaya gider miydi? Mazlum bir halkı kendi evinde vuran katil orduların içinde yer alan TC askerleri, muhtemelen bu zalimce saldırıda hücuma kalkarken de “Allah Allah” demişlerdir. Allah bundan razı olur mu? Bunun, Allah’ın haram kıldığı rakıyı içerken besmele çekmekten ne farkı var? Bu tür gayri İslami kötü işlerde Allah’ı anmak Allah’a da zulmetmekten başka bir şey değildir.

Hele aynı emperyalist güçlerle birlikte ve yine katil işgalci NATO içinde Afganistan’a gönderilen askerler, orada bir hücum söz konusu olduğunda, o ülkenin yerli Müslüman halkının işgale direnen ve kendi ülkelerini İslami hükümetle kendileri yönetmek isteyen mü’min çocuklarına karşı saldırıya geçmeleri gerektiğinde yine “Allah Allah” diye mi hücum edecekler? Allah yolunda ülkelerinin bağımsızlığı için cihad eden Müslüman Afganlılara karşı “Allah Allah” diye saldıranlar ölürlerse, üstelik bir de şehid mi sayılacaklar? Bu büyük çelişkiyi ve bu büyük din istismarını ancak aklını kullanmayan ahmaklar fark edemez.

Bilinmelidir ki, Kemalizm’i esas aldıkları halde, ölüme yakın hücum safhasında “Atatürk” ve “laiklik” yerine “Allah” ve “şehidlik”i öne çıkaranlar, sadece din istismarı yaparak, askerleri ölümlü bir savaşa motive etmek istemektedirler. Mazlum günahsız halkların topraklarına emperyalist işgal ordularıyla müttefik olarak girip “Allah Allah” diyerek masum insanları, hatta gerektiğinde Müslümanları bile katletme konumunu sorgulamayıp görev diye yerine getirenler, çeteler kurarak halka yönelik katliam provokasyonları yapmaktan çekinmeyenler, Kafes planında halkın çocuklarını bir müzede toplayıp kitlesel çocuk katliamı yapmaktan bile utanmayanlar, aynı Kemalist ulusalcı görev bilinciyle gerekli gördüklerinde camileri neden bombalamasınlar?

Kemalizmin, Uğrunda Ölenlerin Ölüm Sonrası Beklentilerine Cevap Verememesi, İslam’ın “Şehidlik” Kavramını İstismar Etmesi Sonucunu Doğurmuştur

TSK yönetimi, neden ölüme kadar laiklik ve Kemalizm’i dayattığı, iç tehdit olarak gördüğü İslam şeriatına karşı mücadeleyi esas aldığı halde, Kemalizm uğrunda ölenlerin ölümden sonrası için, reddedip düşman saydığı İslam şeriatının “şehidlik” kavramını ilkesizce kullanmaktadır?

Halbuki pek çok Kur’an ayeti ve Resulullah (s)’ın hadisi, son derece net ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır ki, uğrunda ölünen yol Allah yolu (Allah’ın şeriatı, İslam sistemi), ölen kişi de muvahhid bir Müslüman, ölenin niyeti de bu İslami değerleri korumak ya da hakim kılmak uğruna savaşarak sadece Allah’ın rızasını kazanmak olmadıkça, o kişi şehid olamaz.

Kur’an’ın son derece açık ifadelerine rağmen laik Kemalist sistem ve devlet uğrunda savaşıp ölenleri şehid olarak niteleyenler, aslında, Allah’ın dinini tahrife kalkışmakta ve Kur’an’la, İslam’la ve ilimle adeta alay etmektedirler. Çünkü İslam şeriatını benimsemeyen, İslam hükümlerini siyasi, sosyal, ekonomik, hukuki, bireysel ve toplumsal hayattan kovan ve üstelik İslam şeriatını isteyen, hayata yansıtmaya yönelen Müslümanları ise birinci öncelikli tehdit ve düşman ilan edip cezalandıran, başörtüsü yasağında olduğu gibi, İslam’ın en küçük yansımasına dahi karşı çıkıp savaş açan laik Kemalist devlet ve silahlı güçleri “şehidlik” gibi yine İslam’a ait bir kavramı, hem de İslam şeriatına karşı savaşan silahlı güçlerin mensupları için kullanmak suretiyle, hem büyük bir çelişki ve tutarsızlık sergilemekte hem de İslam’a ve Müslümanlara haksızlık ve zulüm yapmış olmaktadırlar.

İslam’ın dünyayı düzenlemesine tahammül edemeyip, onu vicdanlara hapsetmeye, hayattan kovmaya kalkışmış ve İslam şeriatına karşı verdiği ve halen de sürdürdüğü savaş sonucu onu toplumsal hayattan çıkarmış bulunan laik Kemalist güçler, kendi emir ve komutaları altında ve kendi pozitivist, İslam karşıtı ideolojileri emrinde savaşa çağırdıkları, hatta savaşa zorladıkları insanlara, öldükten sonra bir şey vaat edememenin aczi içinde “şehidlik” gibi ilahi bir kavrama sığınmak ve böylesi bir tutarsızlığı yaşamak zorunda kalmışlardır.

Laik Kemalist ideoloji, dünya hayatı da dahil tüm kainata ve ahirete hakim olan tek ilah inancını dışlayan, cennet ve cehennemi olmayan bir beşeri ideoloji oluşu sebebiyle insanların ölüm sonrası beklentilerine ve ihtiyaçlarına cevap verememiş, uğrunda ölenlerin “Öldükten sonra ne olacağız?” kaygılarını giderememiştir. Allah yolunda değil de, 80 yıldır Allah’ın yolunu yok etmeye yönelik savaş veren kendi ideolojisi yolunda, laik Kemalist sistem uğrunda ölmeye çağırdıklarına, öldükten sonra ne vereceği sorusuna cevap bulamamıştır. İnsanların kafasında, “Ben senin sistemin uğrunda öleceğim, sen ise çıkar düzenini ayakta tutup, sömürü ve talanına devam edeceksin öyle mi?” sorusunun uyanmasına engel olacak bir cennet vaadine ihtiyaç duymuştur. Halbuki kendi pozitivist dünya görüşünde, ilahi olana ve tabii ki ahirete, cennet ve cehennem inancına yer yoktur. İşte bu açmazın giderilmesi için, ilahi olanı hayatın her alanından dışlayan katı bir laiklik anlayışıyla çelişki de teşkil etse, ahirette cennet vaadini ve “şehidlik” kavramını İslam’dan ödünç almayı ve istismar etmeyi tercih etmişlerdir. Aslında böyle yaparak Mustafa Kemal’in düşüncelerine ve laikliğe de aykırı davranmaktadırlar. Çünkü, Mustafa Kemal, “Türk’ün artık, dinî his ve cennet uğruna savaşmadığını” açıkça beyan etmiştir.

Darbecileri Korumak, Sızan Bilgi ve Belgeleri Örtmek Amaçlı Değilse Bu Üslûp Ne Anlama Geliyor?

İlk bakışta göze çarpan husus, Başbuğ’un, masalara vurarak, bağırarak, lanetler yağdırarak ve TSK’nın sabrının sınırını vurgulayarak, daha önce harp gemilerinden yaptığı konuşmalarına benzer bir içerik taşıyan tehditkâr konuşmasının, hukuka bağlı bir kamu görevlisine yakışan bir üsluptan ziyade darbecilerin üslubuyla örtüşüyor olmasıdır. Hukuka bağlı, insan haklarına ve düşünce özgürlüğüne saygılı, halkın vergileriyle maaşı ödenen ve görevinin halka hizmet olduğunu bilen bir general, halka parmak sallayarak, bağırıp masalara vurarak ve sabrının sınırına vurgu yaparak halkı tehdit edici konuşmalar yapamaz. Balyoz planıyla örtüşen bir üslupla darbelere karşı olduğunu söylemek, hiç de inandırıcı olmamakta, tam tersine darbecileri, cuntaları koruma refleksiyle ortaya konan öfkeli tepki ile sızan belge ve bilgileri örtme gayreti olarak algılanmaktadır.

Üstelik bir yandan “Bu konuyla ilgili olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığımız, detaylı incelemelerini sürdürüyor. İnceleme sonuçlarını ümit ediyorum ki çok kısa bir süre sonunda daha açık, net olarak sizlerle paylaşacağız” diyerek, olayın henüz inceleme safhasında olduğunu, konu açıklığa kavuşunca açıklayacağınızı söyleyeceksiniz. Hem de yayınlanan belge ve bilgilerin iftira olduğunu, bu iddiaları ortaya atanların vicdansızlar olduğunu söyleyerek lanetler yağdıracaksınız. Ahlaki ve hukuki olan, darbe planlarını ifşa edip eleştirenleri değil, bu tür alçakça planları hazırlayarak, hukuki ölçü ve ahlaki değerleri katledenleri kınamak ve lanetlemektir.

Bize göre, vicdansız olanlar, kendi halklarına yönelik bu tür katliam planları hazırlayanlar ve bu planları gizlemeye, örtbas etmeye çalışanlardır. Lanetlenmesi gerekenler de, kendi halkına tuzak kurma planlarıyla kaos çıkarıp darbe yapmaya hazırlananlar, on yıllardır pek çok darbe ve muhtırayla halka zulmedenler ve onları kınamayıp, orduyu onlardan temizleme çabası göstermeyip, tam tersine korumaya çalışanlardır.

Sorumluluklarını “Bilgi Sızdıranları Cezalandırmak” Olarak Algılayanlar, TSK’daki Bu Çürümeyi Giderecek Tedbirleri Alamazlar

Başbuğ, her zamanki gibi, darbe planlarını hazırlayanları, katliam planları yapanları değil de, bu planlara dair belge ve bilgileri sızdıranları sorunların başına yerleştirmiş ve ilk işlerinin bunları ortaya çıkarıp tasfiye etmek olduğunu söyleyerek, bu konuda yaptıklarını büyük işler başarmış edasıyla şöyle ifade etmiştir:

“Elbette, bizi ilgilendiren konularda üzerimize düşen görev ve sorumluluklar da var. Bu görev ve sorumlulukların başında da Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ilgilendiren sorunlarla ilgili olarak, elbette bunları çözmek bu da bizim görevimiz. Bilgilerin sızdırılması gerçekten bir sorundur. O zaman nedir birinci konu. Bilgi sızmaları konusunda ne yapmamız lazım. Yapısal eksikliklerimizi tamamlamamız lazım. Ama şimdi burada en önemli olan bilgi sızdıranlarla, ciddi şekilde mücadele içinde olmamız lazım. Bilgi sızdırması kapsamında açılan soruşturma adedi 61′dir. 61 adet bilgi sızdırması iddiasıyla ilgili şu anda açılan soruşturmamız var. Bunlardan dokuz tanesi kovuşturma safhasına yani yargı safhasına dönüşmüştür. Bir tanesi sonuçlandırıldı. Bu mahkemenin sonuçlandırdığı karara göre bir kişi, bir subay evet. Üç yıl hapis aldı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nden tard edildi. Ve şu anda 10 kişi de bu kapsamda çeşitli rütbelerde tutukludur. Silahlı Kuvvetler olarak, benim öncelikle üzerinde durmam gereken konu bizim bu bilgi sızdırması konusunda imkanlarımızı, tedbirlerimizi, yapılanmalarımızı arttırırken, bu konuda hata yapan çeşitli şekillerde olabilir hata yapanlar. Bunları mutlaka bulup, yargıya götürüp, sonuçlandırmamız lazım.”

TSK içinde darbe ve cunta faaliyetleriyle ilgili bir sorun tespiti yapmayan, bunları kınamayan Genelkurmay, çeşitli adlarla deşifre olan cuntalar ile darbelere zemin hazırlamak için kullanılan Susurluk, Şemdinli, Yüksekova, JİTEM, Atabeyler ve Ergenekon benzeri çete faaliyetleri içinde yer alan müntesiplerini kınayan, reddeden, suçlayan, eleştiren tek bir cümle kurmamakta, bunlara yönelik bir yargı süreci başlatmamakta, bu darbeci-çeteci kadroları, namaz kılanlar için çok kullandıkları YAŞ kararlarıyla ordudan atmaya yönelik tek bir adım atmamaktadır. Sivil mahkemelerin askeri baskı ve karartma çabalarına rağmen yürütmeye çalıştıkları yargılamaları ise, ellerinden geldiği kadar zorlaştırmaya çalışmakta, bu mahkemelerde terör örgütü-çete mensubu olma iddiasıyla yargılanan mensuplarına koruma sağlamakta, görevde olanları görevlerinde tutmakta ısrar etmektedir. Anlaşılmaktadır ki, Genelkurmay için TSK içinde hata yapanlar sadece malum planlara dair belgeleri basına sızdıranlardır ve TSK’nın bu konudaki tek sorumluluğu da bunları ortaya çıkarıp cezalandırmak ve ordudan atmaktır. Bu tutum karşısında sadece “pes doğrusu” denebilir.

Bu tür lanet olası alçakça planları hazırlayanları ortaya çıkarıp tasfiye etmek, ağır cezalara çarptırıp mahkûm etmek yerine, sızdıranların üzerine gitmek ve sanki bu iddialar tamamen iftiraymış gibi davranıp, medyadaki yayınları, eleştirileri bu kadar ağır suçlamak, tehdit ve hakaret etmek, aynı zamanda konunun incelemesini sürdürenleri ve yargıyı da etki altına alıp yönlendirmek anlamına gelmiyor mu? Savcıların, yargıyı etkileyen bu konuşma sahibi hakkında harekete geçmesi gerekmiyor mu?

TSK İçinde Yaygın Olduğu Anlaşılan Darbecilerden Hicap Duyulmalı ve Darbelerin Deşifre Olmasının Bütün Türkiye Halklarının Menfaatine Olduğu Bilinmelidir

Başbuğ, gerçekten darbelere ve cuntalara karşıysa, “Darbe iddialarından hicap duyuyorum. Bu kapsamdaki iddialardan Türk Silahlı Kuvvetleri olarak, fevkalade rahatsızız” diyeceğine, TSK içinden bu kadar çok darbeci, cuntacı ve çetecinin çıkıyor olmasından ve bunların kökünün bir türlü kazınmamış olmasından rahatsız olduklarını, bunları kınadıklarını ve en kısa zamanda da bu tür hastalıklı unsurları TSK’dan temizleyeceklerini söylemesi gerekmez miydi? Hayır böyle olmuyor ve TSK üst yönetimi hep ve sadece darbe planlarının medyaya sızmasından ve kamuoyunda tartışılmasından rahatsız olarak, vakıayı açığa çıkaranları suçlayıp onlara saldırmakla, onları tehdit etmekle yetiniyorlar.

Nihayet Başbuğ, “Peki bu darbe iddialarının devamlı gündemde kalmasından kim menfaat görüyor. Bunu da sormak benim hakkım” diyerek, darbeleri yapanları suçlayıp hesap soracağına, darbe planlarının sızmasından istifade etme ihtimali olanları suçlayacak kadar ölçüyü kaçırması düşündürücüdür. Sanki darbe gerçekleşmediği halde, üstelik dışarıya sızmasıyla darbeyle yıkılmak istenen siyasi partinin bundan yarar sağlaması, kamuoyunda daha da güçlenip destek bulması gibi bir sonuç doğmasından rahatsız olduklarının sinyallerini veriyor gibidir. Ne yani darbelerin deşifre olup medyada yer alması birilerinin işine yarıyor diye, ortaya çıkarılmasın mı? Üstelik darbe planlarının ortaya çıkarılıp eleştirilmesi, TSK’nın darbelere, çetelere bulaşmış kadroları haricindeki tüm kesimlerin ve hatta TSK’nın bu tür kirlere bulaşmamış alt kademe bazı subaylar ile astsubay ve erlerden oluşan çok büyük kesiminin de, bütün Türkiye halklarının da menfaatinedir.

TSK üst yönetimi, bu tür zanlara yol açacak, darbecileri, cuntaları koruyor imajı oluşturacak bu tür çıkışlar yapmak yerine, bugüne kadar gerçekleşmiş ve gerçekleşmeden ifşa olmuş bütün darbe ve muhtıraları açıkça mahkum edip kınayan, Başbuğ’un ifadesiyle “vicdansızlık” olarak niteleyip “lanetleyen” bir tavır koymalıdır. Ondan sonra da süratle bu tür hukuksuzluklara bulaşanları, TSK’da önemli ölçüde general ve subay açığına yol açsa da, temizlemek üzere harekete geçen bir irade ortaya koymalıdırlar. TSK üst yönetimi, eğer kendileri de bu tür hukuksuzluklara bulaşmamışlarsa, bu temizleme ve tasfiye sorumluluklarını yerine getirmedikleri sürece, TSK’nın bütünü bu kirlenme ve çürümenin pençesinde yıpranmaya devam edecektir. Hicap duyulması gereken darbe planlarını açığa çıkarıp insani, hukuki ve ahlaki sorumlulukla bu tür hukuksuzlukları, ahlaksızlıkları, canilikleri eleştirmek değil, bu tür hukuksuzluklara, caniliklere yönelik planları yapanları TSK içinde barındırmaktır.

İç Düşman İlan Edilip, Darbe, Muhtıra ve Çetelerle Sürekli Yıpratılan Halkımızın da Sabrının Bir Sınırı Olduğu Unutulmamalıdır

Üstelik “Türk Ordusu’nun da bir sabrı var” diyerek, sopa mı gösteriliyor? Sabrınız taşarsa ne yaparsınız? Yargı yolu zaten sürekli ve üstelik asker söz konusu olduğunda daha keyfice işlemekte ve pek çok düşünce adamı TSK’ya yönelik eleştirileri sebebiyle hem de haksız yere 301′den yargılanmakta olduğuna göre, sabrınız taşarsa yargıya başvururuz anlamı çıkarılamaz. Eğer bir kardeşimizin son derece iyi niyetli yorumuyla, “sabrımız taşarsa, bu temizliği yapamadığımız için istifa ederiz” denilmek istenmemişse, geriye hukuk dışı yollara başvurmak, Balyoz planında ifade edildiği gibi, tepelemek, darbe yapmak kalmaktadır. Kastedilen bu mudur? Bu değilse, hukuk içinde kalması gereken bir kamu görevlisinin halka yönelik “sabrımızın sınırı var” çıkışını yapması ne anlama gelmektedir? Böyle bir çıkışın bizatihi kendisi de suç değil midir?

TSK’nın sabrının da bir sınırı olduğunu söyleyenler; vergileriyle maaşlarını ve ellerindeki silahların bedelini ödeyen halka ve değerlerine karşı düşmanca davrananlara, hukuki ve ahlaki sorumluluklarına aykırı bir hareketle halkın silahını halka çevirenlere ve kendisini iç düşman ilan ederek darbe ve provokasyonlarla sürekli baskı altında tutup yıpratanlara karşı, halkımızın sabrının da bir sınırı olduğunu unutmamalıdırlar.

TSK yetkilileri ve generalleri, yıllardır kurdukları askeri vesayet sisteminde, sürekli siyaset üzerinde baskı kurarak, halkın iradesinin geçerliliğini engelleyerek, halkın hak ve özgürlüklerini kısarak çok acılara yol açtılar ve zaman zaman devreye soktukları darbe ve muhtıralarla ülke halklarına büyük sıkıntılar çektirdiler, büyük bedeller ödettiler. Ülke halklarını çok yıprattılar, çok hırpaladılar. İşte TSK üst yönetimi halka yönelik bu yıpratmaya, hırpalamaya, düşmanlaştırmaya, tehdit ve düşman ilan edip provokasyonlara muhatap kılmaya artık bir son vermezse, içinde yer alan bu darbeci eğilimdeki kadroları temizleyip halkla ve değerleriyle gerçek anlamda barışmazsa, halkta da sabır sınırını aşan gelişmeler yaşanabilir.

(Mehmet Pamak, Haksözhaber, Ocak 2010)


GATA’yı Camiye Benzetti

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı CHP’li Mustafa Akaydın, “Camiye ayakkabı ile giriliyor mu ki GATA’ya da türbanla girilsin.” dedi. Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği Halkın Gündemi isimli program öncesinde gazetecilere açıklama yapan Mustafa Akaydın, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne (GATA) alınmamasına ilişkin açıklamalarda bulundu.

Mustafa Akaydın

Akdeniz Üniversitesi Rektörü olduğu dönemde de başörtüsüne karşı yasakçı tutumlarıyla sık sık gündeme gelen Akaydın, AK Parti’yi edebiyat yapmakla suçladı. Türbana ilişkin son noktayı Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’nin koyduğunu savunan CHP’li Akaydın, ordunun kurallarının olduğunu ve kendisinin de yıllar önce kravatsız olduğu için ordu evine alınmadığını söyledi. ‘Ben de orduya alınmadım’ diyen Akaydın, “Bu olaylardan dolayı ben askeriyeye küsmedim. Camiye ayakkabı ile girebiliyor muyuz? Nedir bu duygu sömürüsü. Bu suni gündemi ayakta tutmanın bir manası var mı? Ordu demiş ki ben türbanı geleneksel Türk kadını örtüsü olarak kabul etmiyorum. Başörtülü olarak alabilirim ama türbanlı olarak alamam demiş. Olay bu kadar basit. Nedir bunu kaşıyıp da mağdur edebiyatı yapmak. Kadının başıyla kılıyla tüyüyle politika yapıp da oy avcılığı yapmaya kalkmak bunların hepsi ayıp şeylerdir.” diye konuştu.

“3 YIL OLDU ERGENEKON DİYE BİRŞEY VAR MI? BİLMİYORUM”

Türkiye’nin normal gündemlerinin dışında suni gündemleri olduğunu ileri süren Mustafa Akaydın, Ergenekon diye bir şey olup olmadığını bilmediğini söyledi. 3 yıl olmasına rağmen Ergenekon diye suç örgütü var mı yok mu ortaya çıkmadığını savunan Akaydın, “Hala iddianamedeki kanıtların ne olduğunu bilmiyoruz. Bir gizli tanık yaratılıyor gizli tanığın cd’sine bir atıfta bulunuluyor. Sanık durumundaki insanlar diyor ki verin şu cd’yi de bakalım neyle suçlanıyoruz. Emniyet yetkilileri diyor ki cd’yi kaybettik. Bu insanlar hapislerde sürünüyorlar.” dedi.

İddia olunan Ergenekon Terör Örgütü (ETÖ) yüzünden ülkede çok önemli isimlerin içerde olduğunu ifade eden Akaydın, “Gözaltına alınan ve içerde yatan çok değerli profesörler, rektörler var. Bu ülkeye PKK ile savaşta çok önemli kazanımlar kazandırmış hakikaten çok önemli orgeneraller, yazarlar, gazeteciler var. Ama belki aralarında gerçekten suçlu olanlarda vardır. Bir ülke 3 yıldır bu ayıbı ortaya çıkarmakta hukuk sitemi aciz durumda mı? Bence bu ülkenin suni gündemidir.” şeklinde açıklamalarda bulundu.

(CİHAN, Şubat 2010)

Vergi Cenneti Türkiye

Türkiye’de vatandaş çok yüksek vergiler ödüyor. Mesela 7 liralık sigaranın vergisi 5.47 lira! 3 liralık konuşmanın ise 1 lira vergisi var!

Günlük kullanımda vatandaşlar, pek çok mal ve hizmet için çok yüksek tutarlarda vergi ödüyor. 7 liraya satılan 1 paket sigaranın 5,47 lirasını, 3,65 lira ödediğimiz 1 litre benzinin 2,44 lirasını, her 3 liralık cep telefonu faturasının da 1 lirasını vergiler oluşturuyor.

Dolaylı vergilerin yüksekliği, günlük yaşama olumsuz etkilerinin yanı sıra vergideki adaletsizliği de artırıyor.

Mevcut uygulamada çok kazananlar genellikle az, az kazananlar da çok vergi ödemek zorunda kalıyor.

BAZI ÜRÜNLERDEKİ VERGİ ORANLARI

AKARYAKIT ÜRÜNLERİ:

Kurşunsuz benzin Litre-95 oktan
-Satış fiyatı : 3,65 TL
-ÖTV tutarı : 1,8915 TL
-KDV tutarı : 0,5566 TL
-Toplam vergi : 2,4481 TL
-Vergi yükü : Yüzde 67,07

Motorin-Litre
-Satış fiyatı : 3,04 TL
-ÖTV tutarı : 1,3045 TL
-KDV tutarı : 0,4636 TL
-Toplam vergi : 1.7681 TL
-Vergi yükü : Yüzde 58,16

Otogaz-Kilogram
-Satış fiyatı : 1,98 TL
-ÖTV tutarı : 1,2780 TL
-KDV tutarı : 0,3019 TL
-Toplam vergi : 1,5799 TL
-Vergi yükü : Yüzde 79,79

MOTORLU TAŞITLAR:

1.600 motor 1 otomobil
-Vergi öncesi fiyat : 30.221,45 TL
-ÖTV tutarı : 11.181,94 TL
-KDV tutarı : 7.452,61 TL
-ÖTV KDV : 18.634,55 TL
-Motorlu Taşıtlar Ver: 324,00 TL
-Plaka : 420,00 TL
-Toplam vergi : 18.958,55 TL
-Vergi yükü : Yüzde 38,22
-Satış fiyatı : 49.600,00 TL

2000 motor 1 otomobil
-Vergi öncesi fiyat : 54.069,65 TL
-ÖTV tutarı : 32.441,79 TL
-KDV tutarı : 15.572,06 TL
-ÖTV KDV : 48.013,85 TL
-Motorlu Taşıtlar Ver: 896,50 TL
-Plaka : 420,00 TL
-Toplam vergi : 48.910,35 TL
-Vergi yükü : Yüzde 47,3
-Satış fiyatı : 103.400,00 TL

TELEFON KONUŞMA ÜCRETLERİ:

48 liralık bir cep telefon faturası
-Konuşma ücreti : 7,89 TL
-Aylık ücret : 24,47 TL
-Diğer ücretler : 0,51 TL
-Ücretler toplamı : 32,87 TL
-KDV tutarı : 5,92 TL
-Özel İletişim Ver. : 7,89 TL
-Diğer vergi, harç ve fonlar : 1,00 TL
-Toplam vergi : 14,81 TL
-Vergi yükü : Yüzde 31,04
-Toplam fatura : 47,70 TL

17 liralık bir ev telefonu faturası
-Kullanım ücreti : 1,33 TL
-Aylık ücret : 11,15 TL
-Diğer ücretler : 0,38 TL
-Ücretler toplamı : 12,86 TL
-KDV tutarı : 2,31 TL
-Özel İletişim Ver. : 1,93 TL
-Toplam vergi : 4,24 TL
-Vergi yükü : Yüzde 24,80
-Toplam fatura : 17,10 TL

TÜTÜN MAMULLERİ:

7 liralık sigaralar
-ÖTV tutarı : 4,41 TL
-KDV tutarı : 1,067 TL
-Toplam vergi : 5,4775 TL
-Vergi yükü : Yüzde 78,25

ALKOLLÜ İÇKİLER:

70′lik rakı
-Satış fiyatı : 29,90 TL
-ÖTV tutarı : 12,474 TL
-KDV tutarı : 4,559 TL
-Toplam vergi : 17,033 TL
-Vergi yükü : Yüzde 56,96

Bu tablo içinde, en adil vergileme araçları olan gelir ve kurumlar vergisi tahsilatı düşerken, katma değer vergisi, özel tüketim vergisi, özel işlem vergisi gibi vergiler de ise sistemde çok daha fazla yer tutmaya başlıyor.

Bu yıl da, Gelir Vergisi’nden 42 milyar 927 milyon lira gelir elde edilmesi hedefleniyor. Bunun çok büyük bölümünü de işçi ve memur ödüyor.

Holding sahipleri, doktor, avukat gibi serbest meslek erbabı, faiz geliri elde edenler ve diğer beyannameli gelir vergisi mükelleflerinin ödemeleri beklenen vergi ise 2 milyar 283 milyon lira düzeyinde kalıyor.

2010 yılı içinde toplanması öngörülen kurumsal vergisi tutarı da 20 milyar 71 milyon lira olarak belirleniyor. Buna karşılık, devlet sadece akaryakıt ürünleri ve doğal gaz kullanımıyla vatandaştan 30 milyar 695 milyon lira Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) almayı planlıyor.

ÖTV tahsilatının tütün mamullerinde 16 milyar 417 milyon lira, motorlu taşıtlarda 3 milyar 803 milyon lira, alkollü içkilerde de 2 milyar 166 milyon lira olması bekleniyor.

Devletin bu yıl için öngördüğü Özel İletişim Vergisi de bütçede 4 milyar 829 milyon 820 bin lira olarak yer alıyor. Bu durumda, vatandaşın cep ve sabit telefon konuşmalarıyla ödediği Özel İletişim Vergisi bile beyannameli Gelir Vergisi mükelleflerinden alınan verginin neredeyse 2 katını buluyor.

Sigaranın zehiri tiryakiye, zenginliği devlete

Yapılan hesaplamalara göre, ülkemizde sigara üzerindeki vergi yükü yüzde 78,25′e ulaşıyor. Halen 7 liraya satılan bir paket sigara için vatandaş, 4,41 lira ÖTV, 1,067 lira da KDV ödüyor. Böylece 7 liranın 5,4775 lirası vergilere gidiyor.

Vergi tutarı, 5 liralık sigarada 3,9125 lira, 4,5 liralık sigara da 3,5212 lira olarak belirleniyor.

29,9 liraya satılan 70′lik rakıdan da 12,474 lira ÖTV, 4,559 lira KDV alınıyor. Böylece rakıda, toplam vergi tutarı 17,033 lirayı, vergi yükü ise yüzde 56,97′yı buluyor.

Arabanın da, yakıtının da vergisi çok yüksek

KDV ve ÖTV tutarları, motorlu taşıtlar ve akaryakıt fiyatları içinde de önemli bir yekün tutuyor.

Motorlu taşıtlardaki vergi yükü yüzde 38 ile 47 arasında değişiyor. 1600 motor hacimli bir otomobilin vergi öncesi 30 bin 221 lira olan fiyatı, vergi sonrası 49 bin 600 liraya yükseliyor.

Bu otomobil için vatandaş 11 bin 181,9 lira ÖTV, 7 bin 452,6 lira KDV ödüyor. 324 liralık Motorlu Taşıtlar Vergisi de (MTV) dahil edildiğinde, söz konusu araçtaki toplam vergi miktarı 18 bin 958,5 liraya ulaşıyor. Böylece, bu aracın satış fiyatının yüzde 38,2’si vergi olarak devlete aktarılıyor.

2000 motor hacimli bir otomobilde ise vergi yükü yüzde 47′lere çıkıyor. Vergi öncesi fiyatı 54 bin 69 lira olan bir otomobil için vatandaş, 48 bin 910 lira vergi ödüyor.

Kurşunsuz benzinin satış fiyatının yüzde 67,07’sini, motorinin yüzde 58,16’sını, gaz yağının yüzde 46,16’sını, otogazın da yüzde 79,79′unu vergiler oluşturuyor.

Ankara’da satış fiyatı 3,65 lira olan 95 oktan kurşunsuz benzin için vatandaş, litre başına 1,8915 lira ÖTV, 0,5566 lira KDV ödüyor. Böylece kurşunsuz benzindeki toplam vergi yükü 2,4481 liraya çıkıyor.

3,04 liraya satılan motorinde de ÖTV tutarı litre başına 1,3045 lira, KDV tutarı ise 0,4636 lira olarak belirleniyor.

Kullanım ücreti 1 lira, fatura ise 17 lira

Cep ve sabit telefonlarda da KDV ve Özel İletişim Vergisi vatandaşın belini büküyor.

Bu ay ödemesi yapılacak bir sabit telefonda kullanım ücreti 1,33 lira, fatura tutarı ise 17,10 lira olarak hesaplanıyor. Söz konusu abonenin faturasında aylık ücret 11,15 lira, diğer ücretler de 0,38 lira şeklinde yer alıyor. Bu faturanın KDV tutarı 2,31 lira, Özel İletişim Vergisi tutarı da 1,93 lira olarak tespit ediliyor. Bu şekilde 1,33 liralık konuşma yapılan fatura için vatandaşın cebinden 4,24 lira vergi çıkıyor.

110 liralık bir cep telefonu faturasında ise 72,96 liralık kullanım ücretine karşılık aboneden 13,70 lira KDV, 19,03 lira Özel İletişim Vergisi alınıyor. Diğer vergi, harç ve fonlar adı altında da aboneye 1 liralık ek maliyet çıkarılıyor. Buna göre, söz konusu faturadaki vergi yükü yüzde 30,72′yi buluyor.

Bazı mal gruplarındaki ÖTV gelir hedefi

2010 Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ile bazı mal gruplarında öngörülen ÖTV geliri rakamları şöyle:

ÖTV Hedefi – Mal grupları (Bin TL)
Tütün mamulleri 16.417.469
Alkollü içkiler 2.166.762
Motorlu taşıt araçları 3.803.146
Petrol ve doğalgaz ürünleri 30.695.331

(www.f5haber.com, Ocak 2010)

Ağca İçin Alpaslan Türkeş Ne Demişti?

Abdi İpekçi’yi öldüren, Vatikan’da Papa 2. Jean Paul’a suikast girişiminde bulunan Mehmet Ali Ağca’nın 30 yıllık cezaevi hayatı bugün sona eriyor.

Mehmet Ali Ağca

Sanırım bu haber, dün Ankara’da yapılan yığınsal işçi mitinginin, İsrail Savunma Bakanı Ebu Barak’ın aşırı soğuk karşılanmasının, hatta Haiti’de insanın kanını donduran deprem sonrası kıyamet görüntülerinin bile önüne geçecek.

Çünkü Mehmet Ali Ağca’nın hikâyesi, Birinci Meclis’in feshedilmesine neden olan Ali Şükrü Bey Cinayet’inden günümüzdeki Ergenekon Davası’na kadar uzanan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin neden gerçek bir hukuk devleti olmadığını anlatan suç zincirinin en vurucu halkalarından biridir.

Bu olayı büyüteç altına aldığınızda, devletin tomografisini de çekmiş olursunuz.

Mehmet Ali Ağca, 1 Şubat 1979 yılında Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi’yi vurdu. 25 Haziran’da yakalandı. Ve Maltepe’deki Zırhlı Tugay’daki askeri cezaevine kondu.

Abdi İpekçi

23 Kasım 1979’da buradan kaçırıldı.

12 Mart 1971 darbesinden sonra babam da burada yattığı için, Zırhlı Tugay’ı da, askeri cezaevini de çok iyi bilirim. Geniş bir araziye yerleşmiş tugaydan bırakın kaçmayı, elinizde adresle aradığınız binayı bulmanız bile kolay değildir.

Zaten dönemin 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından yapılan duyuruda, Abdi İpekçi’yi öldürmekten sanık, Ağca’nın, “kaçmadığı, kaçırıldığı” bildirilerek, “olayın meydana geliş şekli fevkalade üzücüdür ve Komutanlık için bir ıstırap mevzuu olmuştur” denilmişti. Sonra da, alışkın olduğumuz üzere, sorumluluk iki askere yıkılmıştı.

Hâlbuki.

Bir gazetede de tefrika edilen anılarında, Alpaslan Türkeş, Ağca’nın Kartal Askeri Cezaevi’nden kaçırılmasının “Bir devlet operasyonu olduğunu” söyler. Yeri göğü sarsması gereken bu iddia karşısında herhangi bir soruşturma açılmadığı gibi hiçbir savcı da Alpaslan Türkeş’e “bu sözleriniz ile neyi kastediyorsunuz” diye sormamıştır.

Alparslan Türkeş

Kısacası, devlet bir anda sağırlaşıvermiştir.

Bu sağırlık, Ağca’nın yakalanmasını sağlayan dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in demokratik bir hukuk devletinde, sadece devletin değil, toplumun da topyekûn ayağa kalkmasına neden olacak açıklamaları sırasında da sürmüştür.

Yirmi yıl önce, 22 Temmuz 1990’da Fehmi Güneş Milliyet’e şunları söylüyor:

“Hangi örgüt nereden destekleniyor, nereden korunuyor, nereden donatılıyor, nereden para alıyor, bunlar biliniyor artık. Bu bilgiler devletin elindedir. O nedenle ‘bunun arkasında kim var, bilmiyorum’ demeye devletin hakkı yoktur. Hala ‘Çetin Emeç cinayetinin arkasında kim var, bunu bilmiyoruz’ demeye kimsenin hakkı yoktur.”

Hasan Fehmi Güneş

Hasan Fehmi Güneş, “yani Çetin Emeç’i kimlerin öldürttüğü biliniyor mu” sorusuna cevapla, devam ediyor:

“Tabii biliniyor. Abdi İpekçi cinayetinin arkasında kimin olduğunun da bilinmemesine imkân yoktur. O kadar çok bilgi vardır ki mesele onları değerlendirmektir. Telefon konuşmalarına kadar. Kimin kime emir verdiğini bazen emirlerin nakline kadar, elde bilgi vardır. Bunlar mazeret değil artık.”

Gene. Hasan Fehmi Güneş, sorgulamada sonuca yaklaşıldığı sırada, o zamanki İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın sorgulamayı keserek Ağca’yı devraldığını da açıklamıştı.

“Ağca’nın Derin İlişkileri” adlı kitabın yazarı Belma Akçura da bir röportajında adeta Hasan Fehmi Güneş’in bıraktığı yerden devam eder:

“Ağca Maltepe Cezaevi’nden kaçırıldığında Komutan Orgeneral Necdet Uruğ, Türkeş’in en yakın adamı. Türkeş’in adamları Çatlı falan Murat Bayrak’ın kamplarında yetişmiş. Murat Bayrak MHP’li eski bir milletvekili. Enver Altaylı bunları korumuş, bakıyorsun Türkeş’in kasası. Abuzer Uğurlu MİT’e çalışmış biri. Mehmet Eymür, İpekçi cinayetini çözmek için Abuzer Uğurlu’yu konuşturun diyor. Abuzer’in şu anki avukatı Doğan Yıldırım. Bekir Çelenk’le çok samimi Abuzer. Ve ‘ikisi çok şey biliyor’ diyor Mehmet Eymür ve şunu da ekliyor ‘MİT’ten Nuri Gündeş ve Metin Günyol cinayetin çözülmesinde kilit isimlerdir.’”

Abdi İpekçi`yi öldürmüş, Papa’yı yaralamış ve biri ölümlü iki de gasp yapmış Mehmet Ali Ağca, otuz yıl süren mahpusluk döneminin ardından 52 yaşında bugün tahliye oluyor. Abdi İpekçi cinayeti ise hala sır. İster misiniz, Ağca sessizliğini bozarak olup biteni anlatsın. Ya da araştırmasını sürdüren hâkim, “kozmik odada” işin sırrını çözüversin.

Çünkü.

Burası Türkiye, Türkeş’ten Güneş’e herkes her şeyi biliyor ama hiçbir şey resmen açıklanmıyor.

Şayet o dönemin sonuna geliyor isek, rahmetli Abdi Bey’in öldürülmesi ardındaki sır tüm detaylarıyla neden ortaya dökülüvermesin?

(Mehmet Altan, Ocak 2010)

Kürt Açılımına Karşı Çıkanlar

Demokratik açılım tartışmalarına bugün Hıncal Uluç’ta katıldı. Sabah’taki köşesinde açılıma karşı çıkanları şöyle eleştirdi:

“Şehitlere bir bakın. Hemen tümünün, küçük Anadolu kasabası veya köyü çocukları olması, büyük şehirlilerin de gecekondudan gelmeleri tesadüf mü, sizce?”

HERKES DOĞRU KONUŞSUN

Sözüm tuzu kuru olanlara değil. “Tuzu kuru” dediklerim, bir defa askerlik çağında, ya da o çağa yaklaşan oğulları olmayanlar. İkincisi. Oğulları olup da, onu doğuya yollamamayı şu veya bu şekilde başaracaklarını bilenler. Kiminin oğlu askerlik bile yapmıyor. Kimi, askerliği lafta yapıyor. Şehitlere bir bakın. Hemen tümünün, küçük Anadolu kasabası veya köyü çocukları olması, büyük şehirlilerin de gecekondudan gelmeleri tesadüf mü, sizce?

Sözüm, başkalarının çocuklarının hayatları üzerinden sandık hesabı yapanlara da değil. Sözüm, bu ülkede terörün bitmesini, sözüm anaların ağlamasının sona ermesini yürekten özleyenlere. Sözüm acıların dinmesi, 30 yıldır silaha harcanan 300 milyar doların gelecekte, bu ülkenin kalkınması, bu ülke insanının refahına sarf edilmesini isteyenlere.

Sözüm Türkiye’yi ve bu ülkenin insanlarının hepsini, Türküm diyen demeyen hepsini, ayrım yapmadan kucaklayanlara.

Terörün bitmesini istiyor musunuz?

Peki nasıl bitecek? Çözüm öneriniz nedir? Çözümün askerde olmadığı açıkça ortaya çıktı. Asker de söyledi zaten. “Kaynak kurumadan çözüm olmaz.” Kaynak neresi?

Bu ülkedeki 9 milyon Kürt asıllı vatandaş. Bunların bir bölümü, bu ülkenin entelleri tarafından “Asimile” diye aşağılanmasına rağmen “Kürt asıllı Türküm” diyor. Bir bölümü “Türkiyeliyim. Türkiye halklarındanım, Kürdüm” diyor. Bunların rejimle, devletle sorunları yok. Zamanında soldaki, sağdaki partileri desteklediler. DP’ye, AP’ye, CHP’ye oy verdiler. CHP yaptığı feci hatalar sonucu Doğu’da miting bile yapamaz hale gelince, oyları AKP’ye yöneldi. Bu kesimden teröre destek yok. Peki destek nerden var, kaynak neresi?

Doğu’ya ve özellikle Kürtlere tarih boyu haksızlık yapıldığına inanan ve bu gidişe artık bir son verilmesi gerektiğini düşünenlerde. Genelde gençlerde. Doğu’da, özellikle Kürtlere yönelik baskılar tarih boyu yok muydu? Aksini söylemek mümkün mü? Bu gençleri, içeriden ve dışarıdan çeşitli sebeplerle destekleyenler, tahrik edenler de var.

Doğu’da bir Kürdistan devleti kurulması hesapları yapanlar var. Taraflara silah satıp kazananlar var. Sadece Türkiye 300 milyar dolar harcadı. Karşı tarafı da ekleyin. Türkiye’nin iç savaşla zayıf kalmasından menfaati olanlar var. Öyle olunca, bu gençlere maddi, manevi destek de var, devamlı tahriklerin yanında. Peki haklarını nasıl arayacak bu genç kesim?

Ya siyasal yoldan. Sandıkta. Yada dağa çıkarak.

Siyasal yolu seçenler, parti kuruyorlar. Ne oluyor? Seçim yasaları ile Meclis’e girmeleri imkânsız hale getiriliyor. Temsilcileri ancak “Bağımsız” olarak seçilebiliyorlar. Bu yüzden aldıkları oya göre Meclis’e 50′den fazla milletvekili sokabilecekken, ancak gurup kurabiliyorlar. Ama devam edemiyorlar. Partileri kapatılıyor.

Yani “Siyasal çözüm” isteyen, bu çözüme inananların umutları giderek azalıyor. “Tek yol silah” diyenlerin, terörden, iç savaştan, Türkiye’nin zayıflamasından, hatta bölünmesinden yarar umanların ekmeklerine yağ sürülüyor. Şimdi tam bu durumdayız işte.. Buraya kadar söylediklerime itirazı olan var mı?. Durum buyken, çözüm nasıl olur, olabilir? Yarın ona bakacağız!

Cankaya’ya 30 Milyon $’lık Yat

Deniz Kuvvetleri`ne bağlı İstanbul Tersanesi Komutanlığı`nda, Cumhurbaşkanlığı`na tahsis edilmek üzere `protokol maksatlı` ultra lüks bir yat inşa edildiği ortaya çıktı. 1 Mayıs 2000`de Süleyman Demirel`in Cumhurbaşkanlığı döneminde yapımına başlanan, yaklaşık 30 milyon dolarlık 50 metrelik yatın tamamlandığı belirlendi.

PROJE ERDİL DÖNEMİNDE

Emekli olduktan sonra `haksız mal edinmek` suçundan hüküm giyerek cezaevinde yatan Deniz Kuvvetleri eski Komutanı İlhami Erdil`in görevli olduğu sırada projelendirilerek inşasına geçilen yat, Türkiye`nin 17 Ağustos 1999 depreminin yaralarını sarmaya başladığı bir dönemde olması nedeniyle kamuoyundan gizlendi. Projedeki adı `Protokol Maksatlı Devlet Gemisi` olan ve bir yılda tamamlanması planlanan lüks yat, 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz nedeniyle kaynak yetersizliğinden ancak 8 yılda bitirilebildi.

Emekli Oramiral İlhami Erdil

CEVABI BEKLENEN SORU

Demirel döneminde başlatılan projenin, Abdullah Gül`ün Cumhurbaşkanlığı döneminde tamamlanması, `Gül yatı kabul edecek mi?` sorusunu da gündeme getirdi. Çankaya`ya yakın kaynaklar, ultra lüks yatın Gül tarafından kabul edilmeyeceği görüşündeler. Cumhurbaşkanı Gül, TSK Tersane Komutanlığı`nda yapılan süper yatı kabul etmezse, satışı gündeme gelecek.

Süleyman Demirel

MEDYAYA BİLGİ SIZDIRILMADI

Kamuoyunun bilgisi dışında başlatılan proje son derece gizli yürütüldü. Yatın varlığı 8 yıl süren inşa çalışması sürecinde de medyaya sızmadı. Çeşitli proje ve faaliyetleri resmi internet sitelerinden duyuran Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve İstanbul Tersanesi Komutanlığı, yatın varlığına ilişkin bir haber veya bilgiye internet sitelerinde yer vermedi.

MALİYETİ 30 MİLYON DOLAR

Yatın işletmesi için en az 30 personelin gerektiği öğrenildi. VIP yatı, Heybeliada Korveti`nde olduğu gibi alüminyum fiber kompozit malzemeden üretildi. Protokol yatının, üst düzey güvenlik donanımına da sahip olacağı öğrenildi. Geminin kapalı güvertesinde acil durumlarda kullanılmak için sürat motoru da yer alacak.

İSİM KONUSU NETLEŞMEDİ

Projede, `Protokol Maksatlı Devlet Gemesi` olarak geçen lüks yata bir isim verilip verilmediği bilinmiyor. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer`in, görevde olduğu sırada kendisine verilen bilgi üzerine yatı gezdiği, ancak aşırı lüks bulduğu öğrenildi. Yatın, Cumhurbaşkanı Gül`e de gösterildiği belirtiliyor. Gül`ün yatı kabul edip etmeyeceği merakla bekleniyor. Gül, yatı kabul etmezse satışı gündeme gelecek.

Teknik özellikleri

49.90 metre uzunluğundaki yatın kalıp genişliği 8.94 metre.15 deniz mili sürat yapabilen yatın, 50 metrekare büyüklüğünde bir mastar kabini (kral dairesi) bulunuyor. 500 ton ağırlığındaki gemide aynı anda 15 kişi konaklayabiliyor. Protokolün ihtiyaç duyacağı her türlü donanımın bulunacağı yat, Türkiye`yi ziyaret edecek yabancı devlet başkanlarına da tahsis edilebilecek. Yata dair verilebilecek diğer bilgiler ise şu şekilde: 30 metrenin üstündeki bir teknenin yıllık masrafı en az 80-100 bin dolar arasında. 50 metrelik bir yat saatte 300 litre mazot yakıyor. 50 metrelik bir yatta küçük bir köyü besleyebilecek kadar enerji tüketiliyor.

(Barkın Şık, Akşam, 10-2008)

Koç’un Milletle Meselesi

Rahmi Koç’un ‘Bıyıklı ve sakallı birini işyerime almam‘ sözlerine Başbakan Erdoğan ‘Ayrımcılığın yanında olmadık‘ diyerek, bir Başbakanın göstermesi gereken duyarlılığı gösterdi.

Hemen her sektörde faaliyet gösteren bir ‘işadamı’ bu ayırımcılığı nasıl yapar? Koç Topluluğu benzer ‘şizofrenik’ yaklaşımları hep yapa gelmiş bir gruptur.

Hem bu ülkede üretim yapacaksınız, hem ürettiğiniz ürünleri başı örtülü, başı açık, düz liseli, imam hatipli, meslek okullu, bıyıklı, bıyıksız, sakallı, sakalsız insanlara satmak için, ne gerekiyorsa yapacaksınız. Hem de milletin değerleri ile alay edeceksiniz.

İHL’leri kapatmak için meslek liselerine ‘kibrit suyu‘ dökenleri destekleyeceksiniz, on yıl aradan sonra bıyıksız bile olsa asgari ücretle karın tokluğuna çalıştıracak teknik eleman bulamayınca ‘Koç Grubu için meslek lisesi memleket meselesi‘ diye alay edeceksiniz.

Başörtülüye ürünlerini satacaksın, sonra başörtülüleri işyerinde çalıştırmak bir yana başörtüsüne ve başörtülülere düşmanlık edeceksin.

Sakallıya bıyıklıya ürünlerini satacaksın sonra ‘bıyıklı ve sakallı birini işyerime almam‘ diye millete meydan okuyacaksın.

‘Teneke otomobiller‘ başta olmak üzere tüketicilere hiçbir hak sunmadan yıllarca millete ürünlerini satacaksın, duvarlar yıkılıp rakipler çoğalınca kalkıp ‘kalite, rekabet‘ diyeceksin.

Rahmi Koç ve Papaz

Başbakanın tabiri ile ‘Bugün dünyanın hangi ülkesinde böyle ilkel anlayış var?‘ Bizde var. Tüsiad’ın en etkin üyelerinde var! Çünkü onların milletin değerleri ve fıtratla derdi var.

Bilinci tüketicilerin yaşadığı bir ülkede ‘ferasetli bir tacir‘ bu sözleri asla söyleyemez. Ancak bu yakışıksız sözlerin sahibinin iki güvencesi olduğu için bu şekilde gürlüyor.

Birinci güvencesi: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin ‘işverenin işyerinde bıyıklı ve sakallı olanları çalıştırmama hakkı olduğunu ve bunun ‘ayrımcılık‘ olarak değerlendirilmemesi gerektiği‘ yönündeki kararı. Yargıtay kararında ‘Bıyık ve sakal istememek ayrımcılığa girmez. Bıyık ve sakal istememek işverenin yönetim hakkı içine girer‘ demesi.

İkincisi güvencesi: Türk tüketicilerinin bilinç sorunu. Birçok ülkede bu tür bir söylemi iş adamları aklından bile geçir(e)mez. Çünkü oralarda tüketiciler bu tür garabetlerin gereğini hemen yaparlar ve alternatiflere yönelerek dünyayı bu materyalistlere ‘dar’ ederler.

Aslında bu tür sözler söylenmeli ki Türkiye’de henüz yeni filizlenen bu ‘tüketici bilinci‘ harekete geçsin. Bu tür sözler, bir kimlik ibrazı olmanın yanı sıra, bu bilinci besler. Sakallı ve bıyıklılar için bu bilinci beslemenin ve harekete geçirmenin tam vaktidir aslında.

Bu vesileyle bıyıklı ve saklı tüketiciler ile Rahmi Koç gibi düşünmeyenlere Koç Grubu‘nun;

[Aygaz, Mogaz, Arçelik, Beka, Çelik Motor, Ford, Fiat, Alfa Romeo, Iveco, Otosan, Otokar, Türk Traktör, Yamaha, Beldeyama, Continental lastik, Otoyol, New Holland, Case IH, Yapı Kredi, World Kart, UniCredit, Tat, Maret, Pastavilla-Güven-Kartal Makarna, Koçtaş, Arstil, Budget, Bilkom-Apple, Blomberg, Avis, Divan, Birmot, Arctic, Akpa, Altus, Fasıl, Flavel, Grundig, Keysmart, Kobiline, Koc-Allianes, Koç Statoil, Koçnet, Koçsistem, Leisure Otlaş, Opar, Opet, Lipetgaz, Rapo, Sek Süt, Setur, Tansaş, Tüpraş, Ultra Kablotv, Zinerji, Zer Yapı, Fide, Fidan, Bürosan, Prenses, Pıcador]

ürünlerini almamak düşer. Kapitalistleri yola getirmenin en iyi yolu tüketmeme hakkını kullanmaktır.

Bıyık ve sakal bir üstünlük meselesi değil, erkekliğin fıtri belirtisidir. Bıyıksızlık ve sakalsızlık ise kadınlığın. Bazı müçtehidler Müslümanlar için bıyığı tamamen kesmeği ‘mekruh’ saymaktadır.

Allah c.c. insan bedenlerinde saç, sakal ve diğer kılları yaratmış. Hz Peygamber s.a.’de bunlardan bir kısmının alınmasını, bir kısmının kısaltılmasını, bir kısmının da kesilmeyerek uzatılmasını emretmiştir. Bir Müslüman için mesele bundan ibarettir.

Bugün bıyıksızlık ve sakalsızlık genel itibari ile batı inanç sisteminin bir parçasıdır. Bıyık ve sakal daha çok Müslümanlarca bırakılan bir haslet. Rasulullah s.a.v.’in “Kim bir kavme benzerse, onlardandır” (Ebu Davud) hadisiyle de Müslüman olmayanlara benzememeleri hususunda Müslümanlar uyarılmaktadır.

Sakalı da bıyığı da kesmek yaratılışı değiştirmektir. Bıyık ve sakalı kesen erkekler, kadınlara benzemektedirler. Erkeklerin kadınlara benzemesi de dinen yasaklanmıştır. Bu benzemenin hükmünü merak edenler Nisa Suresi 119′a bakmalılar.

Bıyıksız ve Sakalsız Koç!

Dünyayı yaşanması gereken tek ve biricik yer olduğuna inan ‘materyalist düşünce‘ mensubu birinin diğer insan ve düşüncelere saygısı yoksa bu ayrıntıyı anlayamaz. Rahmi Koç’ta insanları kendi fabrikalarında monoton olarak çalışan ve tüketim köleleri olsun istiyor. Bıyık ve sakalsızlıkta Koç’a benzemenin bir nişanesi olduğu için kendince ‘ayırım‘ yapıyor.

(Kemal Özer,
Tüketiciler Birliği, 8-2009)

Soner Yalçın Hangi Efendi’nin Kölesi

Bir dönem ‘Fabrikatör’ kod adlı Ergenekon sanığı Doğu Perinçek’in Aydınlık dergisinde çalışıyordu. Sonra ‘birileriyle’ tanıştı ve Aydınlık’ta ‘bilinmeyen’ bir sebepten dolayı ayrıldı, televizyonculuğa başladı. Show TV, Star TV’de çalıştı. Tanıştığı ‘birilerinin’ anlattığı hikayelerle casusluğa merak saldı. Sonra Efendi kitaplarını yazdı. Beyazı siyah, siyahı ak gösterdi kitaplarında ve kafaları karıştırdı. Hürriyet’te yazıyor halen. Bir de odatv diye bir sitede ‘zoka, zobba, cahil, dinci, inci,’ gibi kelimelerin bolca yer aldığı bir sitede sağa sola saldırıyor.

Soner Yalçın

“KIMIZ İÇEN TÜRKÇÜ” YA DA “SELANİKLİ TURANCI”

Yeri geldiğinde dini savunuyor, yeri geldiğinde yerin dibine batırıyor. Bazen kımız içen bir ‘Türkçü’, bazen ‘Selanikli’ bir Turancı kesiliyor. İsrail gizli servisi MOSSAD’ın belirlediği “Her casus görev yaptığı ve muhatap olduğu kitlenin dinini, kültürünü özümseyecek ve onlardan görünecek” kuralını en iyi uygulayanlardan biri. Çorumlu Soner Yalçın’ın MOSSAD ajanı olup olmadığını bilmiyoruz ama yazdıklarıyla İsrail’e bir MOSSAD ajanından çok daha fazla katkı sağladığını biliyoruz.

BEBEKLERİN KATLİNİ ONAYLAYAN HAHAMLAR

Bundan birkaç gün önce habervaktim’de İsrail’deki hahamların “Filistinli bebeklerin katli dini bir vecibe” ve “Filistinlilerin malı da canı da Yahudilere helal” temalı haberler yer almıştı. Zaten Gazze’de bunun uygulamasını seyrettik. Bu haberlerin tabii Soner’in odasında yer alması beklenemezdi, nitekim yer de almadı. Ama dün çok ilginç bir haber yer aldı.

“8 HAMAS’LI GİZLİCE TÜRKİYE’YE GELDİ”

“8 HAMAS’lı gizlice Türkiye’ye geldi” başlığıyla verilen haber Avrupa’da yayın yapan PKK muhalifi ‘Kürtçü’ bir siteye dayandırılıyordu. ‘Kürtçü’ siteye dayandırılan haberde, “Geçtiğimiz günlerde Kürt Hizbullahı Lübnan’dan gelen Hamas üyelerini ağırladı. 27 Kasım’da Suriye’den Türkiye’ye giriş yapan 8 kişilik Hamas Grubu Batman’da Kürt Hizbullahı’nın yöneticileri ile görüştü. Grup Batman’da 2 bin kişilk bir toplantı yaptı. Toplantıda konuşma yapan Hamas üyesi: “İsraillerin katli vaciptir! İsrailliler Müsülmanların intikam kılıcından kurtulamazlar. Günün birinde hiç bir İsrallli’yi ülkemizin taşları bile koruyamayacak. Vakti gelince o taş bile dile gelip ‘İşte bir Yahudi burda’ diyecektir” dedi.

HİZBULLAH’I HAMAS DİYE DEĞİŞTİRDİ

“Selanikçi Türkçü” okuyucularına selam çakan Soner’in odasının bu haberinde bir sorun olabileceğini düşünerek, haberi bir de ‘Kürtçü’ siteden okuyalım dedik.’Kürtçü’ sitede bu ifadeler yer alıyordu ama bir farkla. Sitede “İsraillerin katli vaciptir” diyen kişi Hizbullah üyesiydi ve ‘Hızbullah üyesi molla’ ifadesi kullanılmıştı ama Soner’in odacıları bunu HAMAS diye değişmişlerdi. Odacıların ruhuna o kadar İsrail aşkı işlemiş ki, Hizbullah’ı hemen İsrail olarak değiştirmişlerdi. Belki yanlışlık yapmışlardır diye düşündük ama haberi kopyalayıp yapıştırdıkları için böyle bir şey söz konusu olamaz. Yani Kopyaladıktan sonra Hizbullah’ı silip yerine HAMAS yazmışlar.

‘SELANİKLİ TÜRKÇÜLERİ’ GAZA GETİREN HABERLER

Sonra da arkadan gelen ‘Selanikçi Türkçü’ yorumlar var. Odacılar Ergenekoncu gazetelerdeki benzeri haberlerden bu kesimi nasıl gaza getireceklerini galiba iyi öğrenmişler. Haberin altında hemen şu yorum vardı: “Bu devletin İstihbarat örgütleri, sadece ve sadece Vatanseverleri Siklivri’ye doldurmakla mı uğraşıyor açıklasalar da herkes bilse. Hamas güruhunun Kürt Hizbullahı denen Bölücü-Dincilerle Batman’da yaptığı 2000 kişilik toplantıdan haberleri yok mu T.C.’nin MİT, Emniyet İstihbarat ve Genelkurmay İstihbaratının? Adamlar kendi sitelerinde açıklıyorlar da öyle ortaya çıkıyor bazı şeyler. Böyle bir toplantıdan haberleri varsa, ne gibi önlem almışlar? Haber doğru değilse, neden yalanlamazlar bu kara propagandayı? Türk halkının gerçekleri bilme hakkını hiç mi umursamıyor bazıları?”

Soner ve odacıları gerçekten çok iyi çalışıyor. İsrail her yere tek tek adam gönderemez ki! Tüm bunlar için para lazım değil mi?

(Süleyman Kaya, www.habervaktim.com. 12-2009)