Muzik calici calismiyor


MASONLUK

Anıtkabir Mason Projesinin Ürünüdür

İlk kez 1996 yılı içinde ziyaret etmiştim Anıtkabir’i. Ailem ile birlikte Adana’an yola çıkıp, Pozantı-Niğde-Ürgüp yolunu izleyerek gelmiştim Ankara’ya. Mesleğim gereği Tarih öğretmeni olmanın verdiği duygularla sevgi ve saygılarımı sunacak ve dua edecektim Türkiye’’nin kurucu lideri Gaz Mutafa Kemal’e.

Anıtkabir’e adım attığımda yürüyüş yolunun kıyısına arslan başlı heykelleri gördüm. Sanki gelenlere “hoş geldin” der gibiydiler. Sonra ağır ağır ilerleyerek Mozolenin bulunduğu sütunlar içinde bulunan asıl Anıtkabir bölümüne yaklaştım. Eşim ve çocuklarım da benimle beraber idi.

Atatürk’ün mezar taşı olarak kabul edilen mermer bir lahitin yanına geldiğimde herkesin sessizce yürümekte olduğunu gördüm. Askerler nöbette ve gelenleri e gözlemci olarak izliyorlardı. Lahit yakınında iken inandığım değerler uğruna hayattan göçmüş (vefat etmiş) Mustafa Kemal için dua ettim.

Sonra Anıtkabir’de bulunan Atatürk’ün okuduğu kitapları, kullandığı eşyaların bulunduğu salonları da gezdim. Ve kafamda hep bir soru işareti kaldı:

- Atatürk ölmemiş miydi?

- Aynı zamanda İslam ülkesi olan Türkiye’de Atatürk’ün islam inancına bağlı gösteren en küçük bir işaret veya sözcük neden yoktu!

MISIR TAPINAKLARI ÖRNEĞİNDE

Görev yaptığım Adana Fen Lisesine gelip de tarihi kitapların bulunduğu kütüphanede balık istifi atılmış kitaplar arasında 19320’lu yılların başlarında yayınlanmış Orta mektepler için Tarih kitabını buldum. Bütün dünya milletleri Ortaasya’dan göç etmişlerdi. Eski Mısırlılar, Yunanlılar, Sümerler, Romalılar, Hintlier, Çinliler Türk asıllı gösteriliyordu. Bu düşünce esas alınarak Mısır firavunu II. Ramses aynı zamanda bir Türk hakanı idi. Atarımız Yunanlı idi. Truvalılar, Aristo, Eflatun hep Türk asıllı düşünür ve aynı kökten geldiğimiz insanlardı. O zaman karar verdim: Atatürk’ün ölümünden yılar sonra onun adına Anıtkabir yapmaya karar verenlerin neden eski Mısırlılara ait Karnak ve Luksor tapınakları modelini esas aldıklarını.

ANADOLU’DA 64 BİN KAFATASI NEDEN ÖLÇÜLDÜ!

1930’lı yılarda düzenlenen Türk Tarih kurumu Toplantı tutanakları olan kitapları buldum Fen Lisesinin tarihi kitaplığında. Tarihçiler Türk’ün tanımını yaparken özellikle Atatürk’ün sarı saçlı mavi gözlü ve beyaz ırk formuna benzer ve Brakisefal örneğinde olduğu hakkında tebliğler vermişlerdi. Bahsi geçen tebliğ metinlerini hayretler içinde okudum. Atatürk dalkavukları onun öve ve göklere çıkarıyor ve onun kafatasını Türk ırkının en iyi örneği kabul ediyordu.

Afet İnan adındaki şakşakçı bir hanımın harita üzerinde Alaiye şehir ismini bir çırpıda değiştirip Alanya yaptığını öğrenince tarihi tersinden araştırmaya ve sorgulamaya karar verdim. Atatürk’ün kafatasında ilahi özelik arayanlar Belçikalı kafatası profesörü PİTTARD’a Türk ırkının kafatası formülü bile çıkarmışlardı. 1930’lu yıların sonlarında önce Atatürk’ün kafatası ölçülmüş, daha sonra Anadolu’nun her yerinden mezarlar açılarak kafatasları ölçülmüştü. Adana Türkocağı’nın davetlisi olarak konferans vermeye gelen Reha Oğuz Türkan ile özel bir sohbet ortamında “Anadolu’da kaç kafatası ölçüldü?” sorusunu sordum. Ve orada “Ben dahil 64 bin kafatası ölçüldü” cevabını vermişti.

Afet İnan ve Atatürk

ANITKABİR MASON PROJESİDİR

Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölümü ve onu izleyen günlerde yaşananları araştırdım. 11 Kasım 1938 günü askeri darbe ile İnönü Cumhurbaşkanı oluvermişti. İnönü ekibinin perde arkasında ilk yaptığı icraat Atatürk’ün cenazesinin bulunduğu Dolmabahçe salonundaki Atatürk heykelinin demir vidalarını sökerek bir kamyona yükleyip bir depoda paramparça etmeleri belgelerine ulaştım. Atatürk’ün cenaze töreni ayrıntılarını inceleyince Cenaze namazının kılındığını gösteren 1 adet fotoğraf bulamadım. Sonra öğrendim ki Hükümet laiklik inancı gereği cenaze namazının halk ile birlikte camide değil hiç kılınmamasından yana bir politika izlemişti. Atatürk’ün kız kardeşi Makbule hanımın isyan edercesine kavgası sonucu cenaze yerinden alınarak bir odada ve kapılar kapatılarak namazın kılındığı kamuoyuna açıklanmıştı. Kılınıp kılınmadığı da tam belli değildi.

Atatürk’ün cenazesi Dolmabahçe’den alınarak önce vapura sonra da trenle Ankara’ya taşınmış, Etnoğrafya müzesine konmuştu. Cenaze töreni ile ilgili çok sayıda fotoğraf ve kısa film vardı. Ancak bir kare eler havaya kalkarak dua sahnesi yoktu.

Sistemi kurgulayanlar kendileri için bir ilah (tanrı) bulmuşlardı, adına da ATATÜRK denilen. O’nun fotoğrafları, heykelleri, ayakkabıları velhasıl her şeyi kutsallaştırılıyordu. Ve o atık konuşmalarda “Ulu önder” idi. O’nun adına insanlar yargılanıyor ve cezalandırılıyordu.

Atatürk’ü kutsallaştırıp ilahlaştırmak isteyen aktörlerin ortak kimliğini araştırdım: Büyük çoğunluğunun mason olduğunu gördüm.

ABD’deki Mason devlet başkanları için yapılan mozole tarzı mezarların 1953 yılında Atatürk için de örnek alındığı bilgisine ulaştım. Ama Washington’daki mason tapınak modeli loca ile Anıtkabir’in tıpatıp benzer olduklarını görünce kararımı verdim: Atatürk, onu ilahlaştırmak isteyen mason düşünce çerçevesinde mason tapınağı örneği olan Anıtkabir’de yakmaktadır. Oysaki Atatürk’ün peşinden giden Türk milleti vatan mücadelesinde ölenler için Türk bayrağı veya kur’anda alınma “Külli nefsin zaikat’ul mevt” yazılı “Her can ölümü tadacak ve toprak olacaktır” sözleri yazılı olan semboller altında toprağa veriliyor ve o anda da Kur’an okunuyordu. Merak ettim: Acaba Atatürk, 1953 yılında toprağa verilirken başında kur’an okundu mu! Yoksa laiklik inancı gereği dini törene önem verilmedi mi.

Washington Mason Tapınağı

Velhasıl sistem “Atatürk” adında yaratmak istediği ilahı ile övünmeye devam etti, yılardır. Oysa o ilahın cansız bedeni ve ondan kalan eşyaları sadece birer hatıranın yansıması idi. Ama onu asıl önemli kılan Çanakkale savaşında bu ülke insanlarının imanı ve inancına seslenmesi ve zafere gitmesi idi.

(Cezmi Yurtsever, Aralık 2009)

Masonların Osmanlı Ülkesine Gelişi

Haçlı seferleri esnasında Kudüs’ün alınması için savaşan Tapınak Şövalyelerinin tarihi mirası üzerine 1717 yılında İskoçya’da Mason locaları kuruldu.

1730’lu yılarda ilk Mason Locası, Halep’e bağlı İskenderun’du yabancılar tarafından kuruldu.

19.yüzyıl ortalarında Kırım Harbinden sonra Osmanlı Devlet adamlarının çoğu Mason localarına girdi.

Osmanlı Padişahı V. Murat, İngiltere Kralı Edward’ın isteği üzerine 1872 yılında Mason locasına kaydoldu.

Seçkin yöneticilerin Mason olmasını sağlayan İstanbul’daki İngiliz ve Fransız Büyükelçileri, bu yöntemle Osmanlı Devletini’de kontrolleri altına aldılar.

Masonlar, 1909 darbesinden sonra İttihat ve Terakki Partisi aracılığı ile Osmanlı yönetimini ele geçirdiler.

İttihatçı Talat Paşa, aynı zamanda 1909 Türkiye Masonlarının da kurucusudur.

Talat Paşa

MASONLAR KENDİ TARİHLERİNİ AÇIKLIYOR:

Spekülatif Masonluğun İngiltere de 1717 yılında kurulmasından çok kısa bir süre sonra, 1721 yılında, İstanbul’da Fransız Masonları tarafından ilk loca kurulmuş olmakla beraber, Türkiye Büyük Locasının 1909 yılında, Meşrutiyetin ilanından sonra ancak kurulabilmiş olmasıyla, bu tarihe kadar olan devirdeki masonluk eylemleri genellikle dış kaynaklı belgelerden öğrenilmektedir.

1738 yılında İstanbul’da, İzmir’de ve Halep’te Mason localarının açıldığı haberi ‘St. James Evening Post’ adlı bir Londra gazetesinin 24 Mayıs 1738 tarihli nüshasında yazılmaktadır.

Osmanlı toprakları üzerinde adı bilinen ilk loca ise 1748 yılında Halep’te kurulan , İskoçya Büyük Locasına bağlı, İskenderun Locasıdır. İlk Türk Masonları ise Yirmisekiz Çelebizade Sait Çelebi, İbrahim Müteferrika ve Humbaracı Ahmet Paşa dır.

Koca Mustafa Reşit Paşa gibi, önemli devlet adamları ve aydınların bu localara girdiği loca arşivlerinden öğrenilmektedir.

İstanbul da kurulan localar; 1861 yılında ‘Ser Locası, 1867 yılında Prootos ve ‘l’Etoile du Bosphore’ Localarıdır.

Sultan V. Murad, Şehzade Nurettin Efendi, Şehzade Kemalettin Efendi, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Şeyhülislam Hayri Efendi, Müderris Mahmut Esad Efendi, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa, Sadrazam Mithat Paşa, Sadrazam Ahmet Vefik Paşa, Sadrazam Tunuslu Hayrettin Paşa, Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa, Berlin Büyük Elçisi Sadullah Paşa, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal Prootos üyeleridir. Bu devirde İstanbul da kurulan Mason Locaları aydınların barınağı olmuş ve buralarda yetişen Masonlar Meşrutiyetin kurulmasını düşünsel ve eylemsel yönlerden etkilemişlerdir.

Abdülhamit, Sultan V. Murad’ın mason olması nedeniyle, ilk devirlerinde masonların eylemlerine pek karışamamış, fakat V. Muratın ölümünden sonra tutumunu sertleştirmiştir. Bu olaya bağlı olarak 1905 yılından itibaren localar İstanbul dışında ve özellikle Makedonya’da (Selanik) açılmaya başlamıştır. Makedonya’da kurulan locaların en önemlileri İtalyan Obediyansına bağlı ‘Macedonia Risorta’ ve ‘Veritas’ Localarıdır. Bu iki locanın üyeleri arasında önemli siyaset, devlet adamları ve Komutanlar vardır. Kazım Özalp Paşa, Sadrazam Mehmet Talat Paşa, Mithat Şükrü Bleda, Mehmet Cavit Bey, Manyasizade Refik Bey, Kazım Nami Duru, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Faik Süleyman Paşa, İsmail Canbulat Bey, Hoca Fehmi Efendi, Osman Adil Bey; Mehmet Servet Bey, Fazlı Necip Bey ve Emanuel Karasu Efendi bu locaların üyelerindendirler. Bu tarihe kadar ülkede toplam 23 loca kurulmuştur. Birinci ve İkinci Meşrutiyetin , Jön Türklerin, İttihat ve Terakki Cemiyetinin kurulması ve eylemleri bu kişilerin gayretiyledir. Aynı zamanda İttihat ve Terakki yöneticileri olan bu kadro, İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, Osmanlı İmparatorluğunda Milli Masonluğu kurmak için harekete geçmişlerdir.

Türkiye Büyük Locasının kurulması işlemi sırasında İstanbul’daki Selimiye Süvari Fırkası Komutanı Prens Aziz Hasan Paşa, Maliye Bakanı Mehmet Cavit Bey, Mehmet Talat Sai Paşa, Mithat Şükrü Bleda, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Fuat Hulusi Demirelli, Faik Süleyman Paşa, Jandarma Genel Komutanı Galip Bey, Hüseyin Cahit Yalçın kurucular arasındadır. 1 Ağustos 1909 günü ‘Maşrıkı Azamı Osmani’ adı altında ilk Türkiye Büyük Locası kuruldu. Büyük Üstadlığa Mehmet Talat Sait Paşa ve yönetime Jandarma Genel Komutanı Galip Paşa, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Osman Talat Bey seçildiler.1923 de Cumhuriyetin ilanı ile birlikte, ülkenin yabancıların işgali ve etkilerinden kurtulması sonucu, Masonlukta yeni bir ulusallık anlayışı ve bilinçlenme başlar ve bünyesini Atatürk devrimleri ve ilkelerine öz ve biçim olarak uyarlar. Türkiye Büyük Locasının o zamanki ismi olan ‘Maşrıkı Azamı Osmani’ adı ‘Türkiye Büyük Maşrıkı’ olarak değiştirilir. Atatürk’ün Cumhuriyetçi kadrosunda görev alanların büyük bölümü Masondur. Bir bakıma yönetim ve devrimlerin gerçekleştirilmesi Masonlara emanet edilmiştir. Fethi Okyar, Rauf Orbay, Refet Bele Paşa, Ali İhsan Sabis Paşa, Meclis Başkanı Kazım Özalp Paşa, Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Başbakan Hasan Saka, İçişleri Bakanları Şükrü Kaya ve Mehmet Cemil Ubaydın, Dışişleri Bakanları Bekir Sami Kunduh ve Tevfik Rüştü Aras, Sağlık Bakanları Rıza Nur, Adnan Adıvar, Refik Saydam, Behçet Uz, Milli Eğitim Bakanları Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ekonomi Bakanı Sırrı Bellioğlu, Milletvekilleri Cevat Abbas, Atıf Bey, Edip Servet Tör, Yunus Nadi, Reşit Saffet Atabinen, Memduh Şevket Esendal, Hilmi Uran, Tevfik Fikret Sılay, Ahmet Ağaoğlu, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan ve Belediye Başkanı Süleyman Asaf İlbay, İstanbul Valileri Muittin Üstündağ, Lütfü Kırdar, Danıştay Başkanı Mustafa Reşat Mimaroğlu, Jandarma Genel Komutanı Galip Paşa, İstiklal Mahkemesi Başkanı Necip Ali Küçüka, Amiral Mehmet Ali Paşa Atatürk’ün çevresinde ülkeye hizmet etmiş Masonlardır.

Cumhuriyet döneminde Dernekler Kanunu gereği Masonluk kurumları birer dernek statüsüne sokulmuştur. 1927 yılında Türkiye Büyük Locasının resmi statüsünü içeren derneğe ‘Tekamülü Fikri Cemiyeti’ adı verilmiş ve bu ad 1929 yılında ‘Türk Yükseltme Cemiyeti’ şekline değiştirilmiştir. 1935 yılında Türk Yükseltme Cemiyeti adı altında dernek statüsünde çalışan Türkiye Büyük Locası kendi çalışmalarını bizzat kendisi tatil etmiştir.Ülkede oluşan siyasal ve sosyal ortam göz önüne alınarak, Türk Ocakları, Kadınları Himaye Cemiyeti, Muallimler Derneği, İzcilik Teşkilatı gibi kuruluşlar yasayla kapatılmış ve parti denetimi altına alınmıştır. Atatürk, aynı zamanda Mason olan dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile görüşür ve ondan Masonların üst düzey yöneticilerine genel durumu açıklamasını ve yasaya gerek olmadan kendi kendilerini tatil etmeleri mesajını iletmesini ister. Sonunda 10 Ekim 1935 günü Mason yöneticileri tarafından imzalanmış bildirge Anadolu Ajansı tarafından yayınlanır:

“Mes’ul ve maruf imzalar altında Ajansımıza verilmiştir. Türk Mason Cemiyeti memleketimizin sosyal tekamülünü ve günden güne artan muazzam terakkilerini dikkate alarak ve Türkiye Cumhuriyetinde hakim olan demokratik ve cidden laik prensiplerin tatbikatından doğan iyilikleri müşahede ederek faaliyetine, bu hususta hiç bir kanun olmaksızın nihayet vermeyi ve bütün mallarını memleketimizin sosyal ve kültürel kalkınmasına çalışan Halk Evlerine teberruu muvafık görmüştür.”

Ayrıca Şükrü Kaya hükümet adına kamu oyuna yaptığı resmi açıklamada; “Türk Masonları kendi ideallerinin hükümetin esas programına dahil olduğunu görerek, kendi teşkilatlarını kendileri fesh etmişlerdir. Hükümetin bu iş üzerinde hiç bir teşebbüsü ve alakası yoktur” diyerek durumu belirtmiştir.

1946 yılında yeni Cemiyetler Kanununun yürürlüğe girmesiyle, masonlar da yeniden faaliyete geçerler ve 1948 yılında İstanbul Vilayetine verilen dilekçeyle Türk Mason Derneğini kurarlar. Aynı yıl İzmir ve Ankara şubeleri açılır.

Daha sonra, Ankara’daki localar birleşerek 1955 yılında kendi Büyük Localarını kurarlar, İstanbul ve İzmir’deki locaları bu Büyük Locaya katılmaya davet ederler. Aynı yılın sonunda, Merkez Ankara’da olmak üzere Türkiye Büyük Locası kurulur. Böylece Türk Masonluğu, masonluk ilke ve kurallarına aykırı olmayan bir şekilde, loca üyelerinin özgür iradeleriyle, dünyadaki diğer benzerleri gibi kurulmuş olur. Bu tarihten itibaren, Türkiye Büyük Locası kendi obediyansı içinde, kendisine eşit veya üstün bir güç tanımayan tek bir merkezi yönetim şekline gelmiştir.

Ancak sorun dünya masonluğu için çözülmüş değildir. Çünkü Büyük Locayı oluşturan Locaların tümü kendiliğinden oluşmamış, Yüksek Şura tarafından kurulmuştur. Türkiyedeki masonlar bu localarda masonluğa kabul edildiklerinden, dünya masonluğuna göre hem localar, hem de Türk masonları mason olarak tanınmazlar. Bu olay, Türk masonluğunun tanınması için masonları 22 yıl daha uğraştıracaktır.

Türk Masonluğu bazı yabancı Büyük Localar tarafından tanınmakla beraber, Düzenli Masonluk olarak tanımlanan ve önderliğini İngiltere, İskoçya ve İrlanda Büyük Localarının yaptığı obediyanslar tarafından, kuruluşundaki usulsüzlük nedeniyle tanınmamaktadır. Bu nedenle bu obediyanslarla tanışma ve iyi ilişki kurma çalışmaları başlatılır. Hollanda, A.B.D., Almanya, İsviçre ile tanınma işleminin nasıl olabileceğine değin çalışmalar yapılır.

Bu arada Türkiye Yüksek Şurasının tanınma girişimi başarılı olmuştur. A.B.D.nin 1861 yılında tanımış olduğu Osmanlı Yüksek Şurasının devamı olduğu kabul edilerek, patent yenilenmiştir. Bu olayın etkisiyle, 1962 yılında Newyork ve İskoçya Büyük Locaları, Türkiye Büyük Locasını tanıdılar. Türkiye Büyük Locası’nın diğer Büyük Localar tarafından tanınmasını sağlamak için, İskoçya Büyük Locası, Türkiye Büyük Locası için bir Konsekrasyon (Tahsis)Töreni yaptı. Bu törenden sonra, Türkiye Büyük Locasının, yabancı obediyanslar tarafından tanınmasında büyük artış olmuştur.

Türkiye Büyük Locasının, İngiltere ve İrlanda Büyük Locaları tarafından tanınma işlemlerinde de sonunda başarıya ulaşılır. İngiltere Büyük locası 1970 tarihinde tanıma işlemini gerçekleştirdi. Bundan 1 ay sonra da İrlanda Büyük Locası Türkiye Büyük Locasını tanıdı. Böylece Türkiye Büyük Locası ile, dünya düzenli Masonluk obediyansları arasındaki tüm engeller ortadan kalkmış oldu. Bu tarihten itibaren Türkiye’de Masonluk hızla gelişmeye başlamıştır. 1987’de İsrail’de Türkçe konuşan “Nur” locası, ve 1990’da Almanya-Frankfurt’ta Türkçe konuşan “Türkay” locası açıldı. Washington “Nur”, Bükreş “Işık”, ve ayrıca 1991’de Bodrum, 1993’de Antalya, 1995’de İstanbul-Yakacık, 1995’de Eskişehir, 1996’da Marmaris, 2004’te Adana binaları hizmete sokuldu.

Günümüzde Düzenli Türkiye Masonluğunu temsil eden Türkiye Büyük Locası veya Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Derneğidir. İstanbul Kadıköy ve Yakacık, Ankara, İzmir-Alsancak ve Karşıyaka, Bursa, Adana, Antalya , Bodrum, Marmaris ve Eskişehirdeki binalarında çalışan 193 locası ve 13.000 üyesiyle insanlık yolundaki çalışmalarını sürdürmektedir.”

(Cezmi Yurtsever, Ocak 2010)

Büyük Kulübe Üye Generaller

1882’de kurulan, iş adamı, siyasetçi ve sanatçıları bünyesinde barındıran Büyük Kulüp, genelkurmay başkanlarının üye olması ile de gündemden düşmüyor.

Üç eski genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Yaşar Büyükanıt oradaydı. Emekli generallerden de Cumhur Asparuk, Necati Özgen, İlhan Kılıç, Necdet Timur göze çarpanlar arasındaydı. Emekli Orgeneral Çevik Bir ile Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Salim Dervişoğlu zaten rakip listelerden aday oldukları için yarış hâlindeydiler.

Buna karşılık, iki sene öncesine kadar üyeliğinin devam ettiğini bildiğimiz, Türkiye’nin zor süreçlerinde görev yapmış eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök orada yoktu. Yine eski Genelkurmay Başkanı Mustafa Necdet Üruğ, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Vural Bayazıt, 12 Eylül’ün Millî Güvenlik Konseyi Üyesi Oramiral Nejat Tümer de ya üyelikleri düştüğü için ya da çeşitli sorunları sebebiyle katılmamışlardı, 14 Mart’taki Büyük Kulüp seçimlerine. Şimdiki Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u ise oy kullanmak için görmek açıkçası sürpriz sayılabilirdi. Zira TSK İç Hizmet Kanunu’nun 43. maddesi, ‘Silahlı Kuvvetler mensuplarının derneklere girmeleri, bunların siyasi faaliyetleri ile münasebette bulunmaları, her türlü siyasi gösteri, toplantı işlerine karışmaları ve bu maksatla nutuk ve beyanat vermeleri ve yazı yazmaları yasaktır’ maddesi akıllara gelecekti. Ya da 1. Ordu Komutanlığı görevini tamamladıktan sonra 2006’daki Yüksek Şûra’da Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na geldiği sıralarda, 9 Aralık 2006’da Büyük Kulüp’e üyeliği kabul edilen Başbuğ, üyeliğini, 43. madde gereği Millî Savunma Bakanlığı’na bildirmişti. Bilmiyoruz tabii.

Askerler, kuruluş hikâyesi 1880’lere inen Büyük Kulüp’e her zaman ilgiliydi, ancak bu ilgi son zamanlarda ortaya çıkan fotoğraftan da anlaşılacağı üzere üst düzeye çıkmıştı. Kimi muvazzafken, kimi emekli olduktan sonra duhul etmişti kulübe. İşin ilginç tarafı, hepsi de genelkurmay başkanı olan İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ paşaların Büyük Kulüp’e peşi sıra üye olmalarıydı.

Büyük Kulüp’ün 1987’de yayımladığı üye listesine kabaca baktığımızda, Oramiral İrfan Tınaz, Orgeneral İrfan Tansel, General Kaya Yazgan, Orgeneral Kemal Atalay, Orgeneral Kemal Kayacan, Orgeneral Haydar Sükan, Kıdemli Albay Muzaffer Ataklı, Amiral Necdet Şenergun, Koramiral Nejat Serim, Millî Güvenlik Konseyi Üyesi Osman Sedat Celasun, Orgeneral Selahattin Demircioğlu, Korgeneral Selahattin Çetiner, Hava Korgeneral Süleyman Muammer İnal ve daha pek çok rütbeli ismin eski üyeler arasında olduğu gözlerden kaçmıyordu. Yeni süreçte de başka askerî üyeler vardı ancak Büyük Kulüp kapalı bir kutu olduğu için onları bilme imkânı yoktu.

Değil rütbelilerin, iç hizmet kanununa göre er ve erbaşların askerlik vazifelerini yaptıkları süreçte dahi bütün sivil üyeliklerinin askıya alındığını beyan etmelerine rağmen muvazzaf askerlerin hangi rütbede olursa olsun bu tür kuruluşlara üye olması nasıl açıklanabilirdi? Ve Büyük Kulüp’te asker üye alma veya askerlerin üye olma sevdası nereden geliyordu?

Işın sırrı muhtemelen şu noktadaydı. Büyük Kulüp tüzüğüne göre 1. Ordu Komutanı derneğin tabii üyesi oluyordu. Göreve başladıkları sırada Büyük Kulüp Yönetim Kurulu tarafından makamlarında ziyaret edilen komutana dernek üyeliği öneriliyor, ilgili komutan da olumlu cevap verirse şeklen bir inceleme sonrası üyeliği başlatılıyordu. Bu anlayış sadece askerlere yönelik değildi. Kulüp, zaten ülkemizdeki yabancılar tarafından kurulmuştu. 1930’ların sonuna doğru yabancı ağırlığı azalsa da onlara gösterilen kolaylıklar hep sürmüştü. 23 Nisan 1944’te, dışişleri bakanlarının kulübedoğal başkan seçildiği süreçte, Numan Menemencioğlu’nun başkanlığındaki toplantıda askerlerin üyeliği yazılı olmasa da kabul görmüştü. Başkan Duran Akbulut tarafından tarihçi-gazeteci Orhan Koloğlu’na hazırlatılan “Cercle d’Orient’dan Büyük Kulüp’e” kitabında bu husus gözler önüne seriliyordu: “Beşinci madde okundu. Bay Numan Menemencioğlu bu maddedeki başkonsoloslar kelimesinin kaldırılması ile İstanbul’da re’sen vazife gören muvazzaf konsoloslar tabirinin kullanılmasını teklif etti. Ve böylece düzeltildi. Lütfü Kırdar, bu maddedeki komutan, askerî komutanların da belirtilmesini istedi. Ali Haydar bunun düşünüldüğünü fakat belirtmenin lüzumu olmadığını beyan etti. Menemencioğlu ancak bir tek kumandanın yeterli olduğunu söyleyerek bunun en ileri gelen askerî komutan şeklinde düzeltilmesini istedi ve bu teklif kabul edildi.”

Buna ek olarak, bugünkü tüzüğün 5. maddesindeki ‘devletin üst düzey görevlerinde bulunanlarla ülkemize ve derneğimize büyük hizmet ve yararları dokunan kişiler yönetim kurulu kararı ile onursal üye olabilirler’ şeklindeki kayıt da bu yolun nasıl işlediğine ışık tutuyordu.

Büyük Kulüp Başkanı Duran Akbulut, henüz Kara Kuvvetleri Komutanı iken kulübe üye olan Orgeneral İlker Başbuğ’un eleştirilmesini eleştirmiş, 6 bine ulaşan üye sayısının 60’ını eski ve yeni genelkurmay başkanları, kuvvet komutanları, korgeneral ve koramirallerin oluşturduğunu açıklamıştı. Akbulut ayrıca siyasetle ilgilerinin bulunmadığını, derneğe ait mekânlarda siyasi toplantılar düzenlenmeyeceğinin de tüzük hükmü olduğunu deklare etmişti. Acaba öyle miydi? Bunun için geçmişe bakmak gerekiyordu.

Orhan Koloğlu’nun bizzat Büyük Kulüp arşivine dayandırarak yaptığı çalışma, geçmişten örnekler sergilemesi bakımından önemliydi. Ancak daha da önemlisi, Duran Akbulut’un, gazeteci Faruk Mercan’a “1950’li yıllardan bu tarafa burada hükûmetler yıkılmış, hükûmetler kurulmuş.” ifadesini kullanmış olmasıydı.

Büyük Kulüp fikri, 1 Aralık 1881’de, “Avrupalıların Osmanlı topraklarında sadece kendilerinin egemen olduğu, hiçbir yerlinin -daha açıkçası Osmanlı yönetimini temsil eden bir kimsenin- etkili olmayacağı bir mekanizmanın kurulması tasarlanarak” oluşturulmuş ve Büyük Britanya Büyükelçisi Sir Alfred Sandison’un girişimleri ile harekete geçirilmişti. İlk etapta 90 kişilik bir üye aday listesi tespit edildi. Kuruluş işlemlerini Sandison, Graziani, Wrench, Th. Mavrogordato, Testa, Kont Collobiano, Vigoureux, Wallace, Bertrand’dan müteşekkil 9 kişilik hazırlık komitesi yürütecekti. 1882’deki genel kurul toplantısında oturum başkanlığına Alman Büyükelçisi Baron Hirschfeld seçildi. İlk tartışma kurucu üyeler listesi konusunda oldu. Sultan II. Abdülhamid’in yaveri İzzet Bey’in kurucu olarak kaydı yapılmamıştı. Orhan Koloğlu’na göre, Sultan Abdülhamid’in, Avrupalı elçilerin başrolü oynadığı, önemli ticaret ve maliye uzmanlarının ve bütün yabancı askerî ataşelerin yer aldığı böylesi bir kurumu göz ardı etmesi düşünülemezdi. Bunun üzerine istifalar oldu. Bir ara yol olarak da hazırlık komitesinin başkanlığına İran elçisi Muhsin Han’ın seçilmesi tercih edildi.

1882’de kurulan Cercl d’Orient’in kurucular listesindeki 78 kişiden 59’u, Osmanlı vatandaşı değildi. İçlerinde sadece İran elçisi Muhsin Han Müslümandı. Koloğlu’nun düştüğü kayda göre, Osmanlı tebaası kişiler içinde de sadece üç Türk vardı: Münir ve Refet beylerle Yaver Paşa.

1882-1907 yılları arasında kulübe 518 yabancıya karşılık 52 Osmanlı vatandaşı dâhil olmuştu. 1908-18 yılları arasında, -önde gelenleri dâhil- İttihatçı bir yığılma ile karşılaşmamıza rağmen durum 279 yabancı, 129 Osmanlı vatandaşı şeklinde idi. Cumhuriyet kurulduktan sonra 1923-36 yılları arasındaki oran 322 yabancı, 92 Türk üye olarak kayıtlara geçmişti.

1944’te Cercle d’Orient ismi Büyük Kulüp olarak değiştirildi. Kuruluşun ismi Serkldoryan olarak da okunuyor ve yazılıyordu. Kendisi de Büyük Kulüp üyesi olan Hüseyin Cahit Yalçın, kulübün nasıl Türkleştirildiğini anılarında şöyle anlatıyordu: “1914 tarihine gelinceye kadar Beyoğlu’ndaki Küçük Kulüp (İstanbul Kulübü, bu adla anılırdı) tamamen bir ecnebi yuvası sayılırdı. Beyoğlu’nda hüküm süren Levanten ruhu Türk’ün en büyük, en durup dinlenmek bilmez düşmanıydı. Aleyhimizde her türlü iftiralar ve fena sözler Beyoğlu’ndan çıkardı. Bu Türk aleyhtarlığı propagandasında Beyoğlu’nun mühim iki kulübünün büyük hissesi olabilirdi. İttihat ve Terakki bunun farkındaydı. Büyük Harbin çıkması Beyoğlu’nun kulüplerini Türkleştirmek için bir fırsat temin etmişti. Talat vesair ileri gelenler, Yüksek Türk memurlarının ve Türk gençlerinin Senkldoryan’a ve Küçük Kulüp’e girmelerini, oralarda bir Türk ekseriyeti vücuda getirmelerini, oralarda da etkili olmalarını istiyorlardı.”

Kulüp tarihine baktığımız zaman sürekli bir gelir-gider dengesi gözetmekle meşgul olunduğu göze çarpıyordu. Dengenin sağlanması ve gelir elde etmek için de kulüp kapıları dışarıdan davet ve davetlilere açılıyor, kâğıt oyunları dâhil çeşitli salon oyunları da devreye sokuluyordu. Açık arttıkça bu oyunlara zam da yapılıyordu. Ülkenin içinden geçtiği savaş ve ekonomik sıkıntı yılları kulübe de yansımıştı, doğal olarak. Bu sıkıntılar neticesinde bazı dönemler üye sayısı çok geriliyordu. Bu da kulübün maddi kaybı demekti. Böyle dönemlerde, cazibe merkezi olmak için yerli-yabancı önde gelen isimlerin kulübe üye olması teşvik ediliyordu. Kulüp bazen restoran ve eğlence merkezi gibi de işletiliyordu, gelir elde etmek için.

Kulübün cazibe merkezi olması için bir dönem dışişleri bakanları kulübün tabii başkanı sayıldı. Hükûmetlerle bırakın yakınlaşmayı, iç içe girildi böylece. Numan Menemencioğlu, Necmettin Sadak, sonrasında sabık da olsa Tevfik Rüştü Aras dahi başkanlık yaptı kulübe. Adnan Menderes döneminde de iktidarın ilgisini çekme çabaları sonucu Menderes’in bakanlarından Mükerrem Sarol başkanlığa getirildi. Menderes’in başbakanlık müsteşarı, mason Ahmet Salih Korur da bu yıllarda üye olmuştu Büyük Kulüp’e. Hükûmetlerle sıcak temas sonuç vermiş, Mason Üstadı Şükrü Kaya’nın önerisiyle masonların uykuya yattığı bir süreçte, 1936 ile 1954 yılları arasında Büyük Kulüp 350 yeni üye kabul etmişti.

27 Mayıs 1960’ın kaldırdığı toz duman içinde herkes bir köşeye çekilince kulüp yine maddi gelirden yoksun kalmıştı. Hem üye sayısını artırarak gelir elde etmek hem de darbecilerin cirit attığı ortamda onlarla yakın temasta olmak için 17 Mart 1962’de yeni bir karar alındı. “Kurucu Meclis üyeleri ile devletin birinci ve ikinci derecedeki yüksek kademelerinden ve muadili diğer devlet teşekküllerinden emekliye ayrılmış olanlardan kulübe girmek isteyenlerin müracaat tarihinde cari duhuliyenin yarısı” alınacaktı.

Buna rağmen böyle bir dönemde bile kulüp, 15 Eylül 1960’ta, yani 27 Mayıs’tan 4-5 ay sonra Hazine’ye 30 bin lira bağış yapmıştı. Bunu nasıl izah etmek gerekirdi? 27 Mayıs’tan hemen sonra, 17 Temmuz’da eski millî savunma bakanlarından Hüsnü Çakır’ın başkanlığa getirilmesi Koloğlu’na göre ‘askerî iktidarla hoş geçinmenin yolu’ olarak değerlendirilmişti.

Siyasetten uzak kalma çabaları ne derece geçerli idi dernek için? Yine Koloğlu’na kulak verirsek, kulüp, daha başlangıçta siyasetle meşgul olmama ilkesini kabul etmişti: “Bakkalına, hamalına kadar her köşesi ve kişisi siyasete bulaşmış olan Beyoğlu’nda bunun uygulanması kolay değildi. Özellikle de kulübün en koyu uluslararası siyasetçileri bir araya getirme amacı güttüğünün bilinmesi bunun zorluğunu daha da belirginleştirmişti.” Buna rağmen 1908’deki 2. Meşrutiyet’in ilanına kadar geçen dönemde, onca olaya rağmen kulüp zabıtlarında siyasete dair pek iz yoktu. Peki, nasıl oluyordu bu? “Kulübün içinde siyaset, dikkatlerden uzak baş başa yapılan görüşmeler ve okuma salonundaki yayınların izlenmesi ile yürütülüyordu.” Tabii o zamanki şartlarda.

9 Ağustos 1915’te sadrazam olduğu sırada, Alman elçisi Wangenheim’ın yerine Büyük Kulüp Başkanlığı’na seçilen Sait Halim Paşa, komite toplantılarına aralıksız başkanlık etmişti. Büyük Kulüp üyeleri Osmanlı’dan bu yana toplumun ve devletin ileri gelenleri arasında yer alıyordu. İbrahim Hakkı Paşa da Sultan Abdülhamid zamanında kulübe üye olmuş, 1911’de sadrazamlığa gelmiş üyelerden biriydi. Ve kulübe eskisi gibi devam ediyordu. Hatta “İtalya elçiliği müsteşarı Garbasso’nun, Libya için Osmanlı Devleti’ne savaş ilanı notasını 29 Eylül 1911 gecesi, Paşa kulüpte her zamanki gibi briç oynarken sunduğu” söyleniyordu.

1950’lerden sonra, Demokrat Partililerin de toplumun ileri gelenlerini oluşturmasıyla yerli üyeler arasında hariciyeciler, bürokrasi mensupları ile iş ve sanat dünyasından da katılımlar artmaya başlamıştı. 1944’te kadınlara da önce eş durumundan üyelik yolunun açılması ile kulüp üye sayısını artırmaya başlamıştı. Üye çocuklarının dörtte bir oranında aidatla kabul edilmesiyle, kulüp, 1987 albümüne göre 2660 kayıtlı üyeye ulaşmıştı. O albümde ilk göze çarpanlar arasında Aydın Doğan, Ayhan Şahenk, Vehbi Koç, Erol Sabancı, A. Cevher Özden, Ali Balkaner, Ulusoylar, Erdoğan Demirören, Güven Sazak, Fuad Bezmen, müteahhit notu düşülmüş Hüsamettin Özkan, Fethi Çelikbaş, Murat Vargı, İbrahim Polat, Kadir Hasoğlu (Has), M. Emin Cankurtaran, Eşref Cerrahoğlu, Metin Aşık, Mustafa Süzer, Saray Halı’nın sahibi Necati Kurmel, Nejat Basmacı, Osman Merzeci, Ömer Dinçkök, Raif Dinçkök, Semih Sohtorik, Şehmus Tatlıcı, Ünal Temelli, Vural Arıkan, Zeynep Ekren (Özal), Bülent Ulusu, bugün Ergenekon firarisi Bedrettin Dalan, Adnan Kahveci, baba Kaya Çilingiroğlu, Bülent Eczacıbaşı’nın kayınpederi Turhan Esener, Cevdet Akçal, -o zaman memur sıfatı ile- Mehmet Ağar, Erol Aksoy, Hüsnü Özyeğin, Faruk Süren, Sami Erdem, Yalım Erez, Melih Sipahioğlu, Reşid Şerif Egeli, Sadettin Bilgiç, Mesut Yılmaz ve kuzeni Erol Yılmaz Akçal, Emin Şirin, Safa Reisoğlu, Altemur Kılıç, M. Ömer Çavuşoğlu, Can Bartu, Ercan Arıklı, Rauf Tamer, Güngör Uras, Togay Bayatlı, Çetin Emeç, Erol Simavi, Malik Yolaç, Ertuğrul Soysal, Fahrettin Aslan, Ajda Pekkan, Celal Şengör’ün babası m. Cemalettin Şengör, Coşkun Kırca, Nevzat Ayaz, Nüzhet Kandemir, Ümit Pamir, MİT üst yöneticisi O. Nuri Gündeş, mason üstadı Enver Necdet Egeran bulunuyordu. Üyeler arasında gayrimüslim iş adamlarının sayısı da az değildi.

Üye sayısı 6 bine ulaşan Büyük Kulüp, toplumun önde gelen vitrin isimlerine kapılarını açmıştı. Yurt dışında da Belçika, İspanya, İngiltere, İtalya, Fransa ve Almanya’da kardeş kuruluşları olan ve üyeleri buralardan karşılıklı avantajlı faydalanan Büyük Kulüp, askerlerin yanı sıra AK Parti’den ve akla gelen pek çok kesimden ismi bünyesinde barındırıyor artık. İbrahim Tatlıses, Hikmet Çetin, Köksal Toptan, Aykut Kocaman, Gül Sunal, Tekin Akmansoy, Ahmet Özal, Gürsel Tekin, Muharrem Eskiyapan, Abdülkadir Aksu, Dengir Mir Mehmet Fırat, Tufan Türenç, Tevfik Altınok, Doğan Cansızlar, Okan Oğuz, Yalçın Sabancı, A. İhsan Karacan.

1882’de Baron De Hirschfeld ile başlayan başkanlık yarışı, Raif Dinçkök’ün 1976’dan 94’e kadar uzun yıllar görev yapmasıyla devam etti. Dinçkök’ün vefatıyla boşalan başkanlığa eski başbakanlardan Bülent Ulusu geldi. O da bayrağı 1996’da Duran Akbulut’a bıraktı. Artık başkanlık seçimlerinin listeler savaşına döndüğü Büyük Kulüp’te, 2006’da Aytaç Yalman ile Necati Özgen ayrı listelerden yarışmıştı. 14 Mart 2010’daki seçimlerde ise 28 Şubat’ın önde gelen isimlerinden Çevik Bir, Duran Akbulut’un; Salim Dervişoğlu da Gündüz Kaptanoğlu’nun listesinde yer alıyordu. Mehmet Nuri Kuriş de yarışa katılmıştı. Sonuçta Duran Akbulut 1344 oyla, sadece 75 oy farkla Kaptanoğlu’nu geride bırakabildi. Kuriş, 395 oy aldı.

Büyük Kulüp tarihi ile ilgili yazılmış fazla kitap yok. Şeffaflaşmadan bahsetmek söz konusu değil. Üyeler ve başkan da topluma açık durmuyor. Türkiye’nin en karmaşık dönemlerinde önde gelen insanları bünyesinde barındıran böylesine kuruluşların tarihe ışık tutacak bilgilere sahip olduğu muhakkak.

Mali sıkıntılarını geride bırakan Büyük Kulüp, artık trilyonlara da hükmediyor. Kadıköy Çiftehavuzlar’da, üyelerine, eğlenceden sosyal aktiviteye çok zengin içerik sunan Kulüp’te masalarda neler konuşuluyor bilinmez ama bilinen son dönem genelkurmay başkanları ile Çevik Bir gibi, 28 Şubat sürecinde ‘çok çalışan’ subayların buraya sadece yorgunluk atmak için gelmediğidir, herhâlde.

Büyük Kulüp başkanları

19.03.1882- Baron De Hirschfeld

15.03.1883-Muhsin Han

14.12.1891-S.E.M De Melidow

09.12.1899-Prince Maurocordato

15.12.1902-Baron De Calice

08.12.1906-Comte De Dudzcele

13.12.1909-Baron de Marschall

04.05.1912-S.E. Mahmud Muhtar

06.12.1913-Baron De Kangenheim

11.12.1915-Said Halim Paşa

26.12.1919-M. Reşit Paşa

09.12.1922-G.O. Wallenberg

19.12.1935-A. Hamid Tarhan

08.10.1936-Cemil Topuzlu

02.05.1942-Fethi Okyar

06.02.1944-Numan Menemencioğlu

21.03.1946-Necmeddin Sadak

28.02.1953- Saffet Baştımar

14.03.1955-Tevfik Rüştü Aras

04.03.1956-Cavit Ekin

09.03.1958-Mükerrem Sarol

17.07.1960-Hüsnü Çakır

23.02.1964-Hamdi Akça

07.03.1965-Ali Esad Birol

11.02.1971-Sahir Kurutluoğlu

25.02.1976-Raif Dinçkök

1994-Bülend Ulusu

1996-Duran Akbulut

(Aksiyon)

Dul Kadının Oğulları

Namı diğer Masonların yatak odasına giren kitap!
Mustafa Yılmaz’ın beklenen kitabı; Dul Kadının Oğulları çıktı. Nihayet! Demek ki nasip bugüneymiş. Hayırlı olsun.

Mustafa Yılmaz

Aslında Yılmaz velud bir gazeteci; o nedenle geç bile kaldı, ama arkasının geleceğinden eminim ben.
Adından da anlaşılacağı üzere, kitap masonik şifrelerle ilgili. Bu konuyla ilgili ciltlerce kitap yazıldı bugüne değin. Çok yetkin eserler verildi. “Daha ne yazılabilir ki!” denilebilir. Bakir bir alan değil yani.
Kabul etmek lazım ki, dünyada hakkında en çok yazılıp çizilen konuların başında masonluk geliyor. Bu durum, yazarın işini bir hayli zorlaştırıyor. Öyle ya, nasıl fark yaratacaksınız? Söyledikleriniz kendisini nasıl okutacak?
Dul Kadının Oğulları kitabının en büyük başarısı bence roman tadında kendini okutabilmesidir. Yani Dan Brown’un pabucu dama atılmış diyeceğim neredeyse, ama abarttığım düşünülecek. Da Vinci Şifresi’ni okuduğunda şifreyi çözmüş hissetmiyor insan kendini, fakat Dul Kadının Oğulları’nı okuyun bir, Türkiye’de ve dünyada birçok şeyin yerli yerine oturduğunu göreceksiniz, tarihin arka planında birçok karanlık noktanın aydınlandığının ayrımına varacaksınız.
“Hadi canım” demeyin, ön yargılı davranmayın.
Söz gelimi şu Encümen-i Daniş meselesini ele alalım.
Kim bunlar! Nasıl olup da Türkiye üzerine söz söyleme hakkını kendilerinde görebiliyorlar?
Kökleri 1846’ya kadar uzanıyor. Ahmet Cevdet Paşa’nın girişimleri ile Bezm-i Alem Valide Sultan’ın himayelerinde faaliyetlerine başlıyor. Yarı resmi bir organ. Takvim-i Vekayi de faaliyete geçtiği haberleri çıkıyor.

Ahmet Cevdet Paşa

Sadrazam Mustafa Reşit Paşa Encümen-i Daniş’in başkanı. Üyeleri arasında Serasker Mehmet Paşa, Hariciye Nazırı Âli Paşa, Ticaret Nazırı İsmet Paşa, Sadrazam Fuat Paşa, Şeyhülislam Arif Hikmet Efendi gibi isimler var. Harici üyeler arasında ise kimler yok kimler! Alman, İngiliz, Fransız, Amerikalı bir sürü kerli ferli adam.

Mustafa Reşit Paşa (1800-1858)

Fakat, 12 yıl sonra bir anda karabatak gibi yok oluveriyor. Ne kapandığına, ne de hâlâ faaliyette olduğuna dair haberler var.
150 yıl sonra Ergenekon’un safraları ortalığa yayıldığında yeniden haberdar oluyoruz Encümen-i Daniş’ten. Emekli askerler, eski politikacılar v.s.
Tarihin arka planında sırlar dünyasında kalmış karanlık noktalar sizin kafanızda da aydınlanmış olmuyor mu şimdi?
Kitabın iddiası; işaretleri bilirseniz, onları görebilirsiniz!

O işaretler bazen gözümüzün önündedir, bazen ayağımızın dibinde, hatta bazen de ibadethanelerimizin ya mihrabında, ya minberinde.
Bütün bunlara ilişkin de çok şeyler yazıldı çizildi. Ama Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin koridorlarındaki masonik şifrelerden daha önce hiç söz eden olmuş muydu? Üçgen içinde göz mü, üçgen içinde üç nokta mı dersiniz, kutsal kadeh mi, kadeh mi, Mecdelli Meryem’in sembolü mü dersiniz, piramit ve üzerinde gözü? Bütün bunlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yer döşemelerine sadece estetik olsun diye kazınmış olabilir mi? Bu kadar saf olmayın; onlar Hiram Usta’nın ölümünden sonra, yeryüzünde bütün mimari yapılara kendi imzalarını atacaklarına yemin etmişlerdi, yeminlerini tutuyorlar.
Mustafa, Dul Kadının Oğulları kitabında bombaları peş peşe patlatıyor gerçekten de. Mimar Sinan’ın kafatasının, Atatürk’ün emriyle 1935 yılında mezarının açılmasından sonra çalındığı da bunlarda biri. “Kim ne yapsın kuru kafatasını?” demeyin.

Mimar Sinan

Kafatası ve Kemik tarikatının 1832’den bu yana faal olduğunu, Amerika’da çok ünlü müritleri bulunduğunu gözden ırak tutmamak gerek. Kaldı ki, masonların da üye kabul törenlerinde gerçek insan kafatasını özenle ve kendi ritüelleri ile saklandığı yerden çıkartıldığı artık bilinen bir gerçek. Yılmaz, Sinan’ın kafatasının sadece masonlar için bir hazine değerinde olduğunu bilerek konuşuyor: Sinan’ın kafatası mason locasında! Tabi söz açılınca da, Sinan gerçeğine uzanıveriyor.
Masonlarla ilgili her bir şeyi bildiğini zanneden çok bilmişlere: Kitabın her satırı, bir giz perdesinin aralanışı. Onun için dudak bükenler fena halde yanılırlar.
Kitaptan bir inci ile noktayı koyalım:

Mustafa Kemal’in kendisine aldığı soy ismi aslında “Öz”dü; Mustafa Kemal Öz. Hatta bir süre imzalarını dahi Mustafa Kemal Öz diye atmıştı. Atatürk soy ismini ise her ikisi de mason olan Agop Dilaçar ile Necmettin Arıkan bulmuştu. Arıkan ve Dilaçar şöyle diyordu: “Artık Türklerin İslam alemiyle ve Müslümanlarla ilgileri kalmadı, nasıl Arapların Peygamberi Muhammed, Hiristiyanların İsa’sı varsa, Türklerin de bir atası olması lazım.”

Agop Dilaçar

Buradan hareketle Dilaçar ve Arıkan Atatürk soy ismini bulmuşlardı, önerilerinin benimsenmesi üzerine, Meclis’ten çıkartılan bir kanunla Mustafa Kemal Atatürk soy ismini aldı.
Bu arada masonik sözlüğün de bir hayli işe yarayacağı kesin.
Eline sağlık Mustafa, sen bu kitapla, masonların yatak odasına kadar girmişsin!

(Selami Güdener, 2010-01-01)

TBMM’de Gizli Masonik Simgeler

Dan Brown’ın, Washington’daki Kongre Binası’nda bulunan masonik sembolleri konu aldığı ‘Kayıp Sembol’ kitabı satış rekoruna giderken, Gazeteci Mustafa Yılmaz “Dul Kadının Oğulları” adlı kitabında, TBMM’de çok sayıda masonik işaretler bulunduğunu iddia etti.

Gazeteci Mustafa Yılmaz

Gazeteci Mustafa Yılmaz, “Dul Kadının Oğulları-Tapınağın Türk Şövalyeleri” kitabında TBMM’yi yapan Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister ile dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’nın mason olduğunu ve “Meclis binasına çok sayıda masonik sembol yerleştirildiğini öne sürdü.

Clemens Holzmeister

Gazete Habertürk’te yer alan habere göre Masonların, ilk mason üstadı olarak bilinen Hiram Usta’ya saygının bir gereği olarak yaptıkları her esere mutlaka masonik semboller yerleştirdiğini iddia eden Yılmaz, bunun gerekçesini, “Büyük Üstad Hiram’ın adını sonsuza kadar yaşatma yemini” ve “Masonik hakimiyetin güç göstergesi” olarak açıkladı.

Milli Gazete’de yazarlığın yanı sıra SP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un danışmanlığını da yapan Yılmaz, TBMM’deki masonik işaretleri parlamento muhabiri olarak görev yaptığı dönemde fark ettiğini belirterek, “Dikkatimi çeken bu işaretlerin izini sürdüm. 10 yıllık bir çalışmanın sonunda böyle bir kitap ortaya çıktı” dedi.

TÜM SEMBOLLER VAR

Kitaptaki iddiaya göre TBMM’nin zeminindeki mermerden yapılmış şekillerde “üçgen”, “üçgen içinde göz”, “piramit”, “Kutsal Kadeh” gibi sembollerden çok sayıda bulunuyor. Üçgen içinde üç nokta; en önemli masonik sembollerden sayılıyor. “M” harfi de yine en önemli masonik işaretlerden. TBMM’de kulis girişinde yer alan esrarengiz işaretler arasında yer alan “M” harfi masonların “kutsal kadın” kabul ettiği Magdalenalı Maria’yı simgeliyor. Zeminde yine masonların kutsal kabul ettiği kadeh ve Davut’un “D” harfi de “M”nin hemen yanında yer alıyor.

TBMM İNŞAATININ ÖYKÜSÜ

TBMM binası için açılan yarışmaya 14 proje katıldı. 28 Ocak 1938’de jüri birinciliğe değer üç proje seçti. Atatürk’ün de beğendiği Clemens Holzmeister’in projesinde karar kılındı. Binanın temeli 26 Ekim 1939’da dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda tarafından atıldı. Renda 1946’ya kadar görev yaparken inşaata 2. Dünya Savaşı sırasındaki parasal sıkıntılar nedeniyle aralıklarla devam edilebildi. Renda’dan sonra 1948’e kadar Kazım Karabekir ile Ali Fuat Cebesoy, 1950’ye kadar Şükrü Saracoğlu, 1960’a kadar da Refik Koraltan başkanlık yaptı. 1957’den sonra inşaatı hızlandırılan yeni Meclis Binası, 27 Mayıs ihtilalinden sonra hizmete açıldı.

Atatürk 1937 Antakya Gezi Dönüşü Abdülhalik Renda ile El Sıkışıyor

İŞTE TBMM’DEKİ GARİP SEMBOLLERDEN BAZILARI

Kitaptaki iddiaya göre üçgen içinde nokta; en önemli masonik sembollerden. Dul Kadının Oğulları isimli kitaba göre bu M sembolü’de yine en önemli masonik işaretlerden. TBMM’deki esrarengiz işaretler arasında yer alan bu sembol yazara göre Magdelenalı Maria’yı simgeliyor. Masonlarca kutsal kadın.

Brown’ın aradığı kayıp semboller

Dan Brown’ın fırtınalar koparan son kitabı Kayıp Sembol’de ABD’nin başkenti Washington’daki Kongre Binası’ndaki masonik semboller işleniyor. Kitapta, Kongre binasının mimari yapısının masonik olduğu fikri işlenirken, “kutsal kadeh”, “üçgen üstünde göz” ve “M” harfi dikkat çeken semboller arasında yer alıyor. Kitapta, ayrıca “Hz. İsa’nın Son Akşam Yemeği” tablosunda Magdalenalı Maria’nın M harfi ile sembolize edildiği vurgulanıyor. Halen sırları tam olarak çözülemeyen bu resmi yapan ünlü ressam Leonardo Da Vinci’nin de bir mason olduğu belirtiliyor.

Dan Brown

(www.timeturk.com, 01-2010)

Sahte Sümerolog Profesör

Laikçi kesimin ve kartel medyasının ‘profesör’ diye lanse ettiği Muazzez İlmiye Çığ’ın değil profesör, doktor bile olmadığı ortaya çıktı. Vakit’e itirafta bulunan Çığ, “Ben profesör değilim. Bana zorla bu unvanı takıyorlar. Ben müzede uzman olarak çalıştım” dedi.

Muazzez İlmiye Çığ

Masonlar Locası tarafından inançlı kesimlere ve özellikle başörtülülere yönelik bir hakaret ve iftira kampanyası amaçlı bir “proje” olarak devreye sokulan Muazzez İlmiye Çığ olayının gerçek yüzü aralanmaya başlandı. Masonlar Locası’nda verdiği derslerde “Sümerolog Profesör” olarak takdim edilen ve daha sonra laikçi kesim ve kartel medyası tarafından kamuoyuna bu sıfatla lanse edilen Çığ’ın değil profesör, doktor bile olmadığı, Sümeroloji bölümünün kapısından dahi geçmediği ortaya çıkarken, ülkenin gerçek Sümerologları bu duruma isyan ediyor.

İLMİYE PROFESÖR VE SÜMEROLOG İSE, BİZ NE OLUYORUZ?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dekanlığı ve Sümeroloji Bölüm Başkanlığı yetkilileri, bu konuda defalarca basın-yayın organlarını uyardıklarını, ancak ısrarla adı geçen kişiden “profesör” ve “Sümeroloji uzmanı” olarak bahsedildiğini söylediler. Sümeroloji Bölüm Başkanlığı kayıtlarında Muazzez İlmiye Çığ adında ne bir öğrenci kaydı, ne de doktora veya tez çalışması yapmış bir akademisyen adı mevcut. Sümeroloji Bölüm Başkanlığı ve Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden Vakit muhabirine konuşan etkili profesörler, “Bu araştırmalar oldukça pahalıdır ve belirli çevrelerin yardımları sonucu ancak yapılabilmektedir. Ancak ne yazık ki aynı çevreler, zaman zaman siyasi birtakım konularda akademik unvanlı kişileri kullanmak isteyebiliyor. Sümerlerde başörtüsüyle ilgili polemikte Sümeroloji Bölümü’nden hiçbir akademisyen, istenilen tarzda görüş bildirmedi. Bunun üzerine İlmiye Çığ adında bir proje devreye sokuldu. Ancak bu konu artık siyasi olmanın da dışına çıkıp, Türkiye’deki gerçek Sümerologları yok sayan bir noktaya geldi. Şayet İlmiye Çığ profesör ve Sümerolog ise, bizler neyiz?” diye sordu.

ÇIĞ İTİRAF ETTİ: BEN PROFESÖR DEĞİLİM, BANA ZORLA PROF. UNVANI KOYDULAR

Hakkındaki iddiaları sorduğumuz Muazzez İlmiye Çığ, kendisini çekemeyen bazı hocaların olduğunu belirterek, “Ne söylerlerse söylesinler. Umurumda değil. Benim yazdığım bir sürü kitap ve makale var” dedi. “Sümerelog olmadığınız, profesörlük unvanınızın olmadığı belirtiliyor?” sorusuna, “Ben Sümer dilinin etimolojisi üzerinde çalıştım. Ben profesör değilim. Bana zorla bu unvanı takıyorlar. Ben profesör olduğumu iddia etmiyorum. Ben müzede uzman olarak çalıştım. Sümeroloji alanında araştırma ve incelemelerim oldu” dedi. “İstanbul Üniversitesi’nden doktora aldığınız söyleniyor. Doktora tezinizin konusu nedir?” sorusuna ise, “Benim doktora tezim yok. Bana şeref doktorası verdiler. Hakkımda daha kim bilir neler söylerler. Ben hayatımı yaşıyorum” diye konuştu.

MASONLUK VE İLMİYE REFORMU

Sümeroloji değil, Hititoloji mezunu olan ve hiçbir akademik unvanı olmadığı halde pek çok gazetede “profesör” olarak lanse edilen Muazzez İlmiye Çığ, pek çok yerde konferanslar vermeye devam ediyor. Muazzez İlmiye Çığ ismini ilk meşhur eden Masonlar Locası, Muazzez İlmiye Çığ konferanslarına yeniden başladı. Konferansın duyurusunda “İlmiye Hemşire” ibaresi dikkat çekti. Yakın tarihe kadar Loca etkinliklerine katılmaları bile tartışma konusu olan kadınların yeni dönemde Locada etkin görev aldıklarının göstergesi kabul edilen bu gelişme, kısa süre önce Mason Locasında iktidar savaşını kazanan ve “ulusalcı kanat” olarak nitelendirilen Salih Evcilerli’nin “reformları” arasında sayılıyor.

İLMİYE TARİHİ KATLEDİYOR

İlmiye Çığ, Sümerler’de sadece fahişelerin örtülü olduğunu iddia ederken, Sümer dönemi tabletlerde toplumun bütün kesimlerinin örtülü olduğu gerçeğini örtbas ediyor. Çığ’ın sırf günümüzde başörtülülere hakaret için tarihi tahrif edici iddiaları Sümerologların büyük tepkisini çekiyor. Ankara’da bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde çözümlemesi yapılmış ve sergilenmekte olan kil tabletlerde o dönemin yöneticilerinin eşlerinin de dahil olmak üzere toplumun bütün katmanlarının vücutlarının tamamını örttükleri görülebiliyor. Ancak örtünmenin şekli konusunda sınıfsal farklar olduğu görülüyor. Sümer toplumunda her şey gibi örtünme biçimleri de kanunlarla belirlendiğinden, fahişelik yapanların toplumda belli olması, böylece aileye yönelik korumacı bir tedbir alınması maksadıyla kimin nasıl örtüneceği hususunda belli kıstaslar getiriliyor. Fahişelerin aynı cins kumaştan tek tip ve tek renk bir kıyafet giymeleri zorunlu hale geliyor. Bu nedenle “fahişe kıyafetinin” nasıl olması gerektiği yine kanunla belirlenmiş oluyor. İlmiye Çığ ise, sanki toplumun diğer kesimleri örtünmüyormuş gibi, sadece fahişe kıyafetiyle ilgili kısmı ön plana çıkartarak, Sümerlerde fahişe olmayan saygın kadınların adeta mini etekle gezdiği gibi bir sonuca gidiyor. Sümerologlar, böyle bir tarih okuma ve yazımının kabul edilemeyeceğini belirtirken, “Üstelik Sümerler gibi, bıraktıkları yazılı metinleri dolayısıyla hakkında neredeyse her şeyi bildiğimiz bir medeniyet, bugünkü kısır siyasi çekişmelere alet edilerek, tarih bilimi katlediliyor” diyorlar.

(Ali Eyvaz, Vakit, 12-2009)

Atatürk ve Masonlar

Bazı okurlar, 1935′de Mason localarının neden kapatıldığını soruyorlar.

Hikayeyi tam olarak bilmiyoruz.

Bildiğimiz şu, Atatürk’ün talimatıyla Mason locaları bir kalemde faaliyetten men edildi.

Alın size bir gerekçe, bir postta iki sultan olmaz.

Hükümet ve parti içinde masonlar vardı ve ayrı bir organizma olarak görünüyordular.

1935′te Meclis’te bulunan CHP Van Milletvekili İbrahim Arvas’ın aktardığına göre Atatürk eski Adalet Bakanı Esat Mahmut Bozkurt’tan CHP Grubu’nda Masonlar aleyhinde bir konuşma yapmasını istedi.

Mahmut Esat Bozkurt

O konuşma Mason localarının kapatılacağının bir işaretiydi.

Masonların Cumhurreisi Atatürk nezdindeki girişimleri de sonuçsuz kalmıştı.

Arvas, Atatürk’ün localara izin vermesini isteyen grubu hakaret ederek makamından kovduğunu belirtir.

Tartışmanın detayını merak edenler İbrahim Arvas’ın “Tarihi Hakikatler” isimli kitabına bakabilirler.

Gelin bu hikayeyi bir de Mason üstad-ı azamı Kemalettin Apak’tan dinleyelim.

Türkiye’de Masonluğun tarihi üzerine bir kitap yazan Apak, Mason localarının 1935 Ekim ayında birdenbire faaliyetini durdurmak gibi bir emr-i vakiyle karşı karşıya geldiğini belirtir.

“Bu elemli hadise için verilecek kati hükmü tarihe ve gelecek mason nesillerine bırakmak belki daha doğru olacaktır” der.

Apak, Mason localarının kapatılmasında diktatoryal ve totaliter zihniyetli bazı yabancı memleketlerdeki komünist ve faşist rejimlerinin o zamanlar takip ettikleri Masonluk aleyhtarı politikalarının serpintilerinden alınan ilhamların da etkili olduğunu ifade eder.

Dr. İsmail Hurşit, Emlak Bankası Direktörü Muhittin Osman Omay, Dr. Fuat Süreyya Paşa, Muhip Kuran, Devlet Şûrâsı Reisi Mustafa Reşat Mimaroğlu, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan ve milletvekili Dr. Rasim Ferit’ten teşkil edilen bir Mason heyeti Ankara’da Dahiliye Vekili Şükrü Kaya ile görüşür.

Şükrü Kaya da bir Masondur.

Kılıç Ali, Atatürk ve Şükrü Kaya

Şükrü Kaya, Masonlar tarafından sürdürülen sosyal ve kültürel faaliyetlerin bir süreden beri “Halk Evleri” tarafından yapılmakta olduğunu belirterek, Masonluk faaliyetlerinin tatil edilmesine partice karar verildiğini bildirir.

Elden gelen bir şey yoktur, hükümet bu kararı uygulamak zorundadır.

Masonlara ait binalar da Halk Evleri’ne devredilecektir.

Masonlara başkaca hiçbir yol bırakılmadığından o görüşme esnasında hazır tutulan bir beyanname heyete imzalatılır.

Mason Localarına son veren beyanname 10 ekim 1935′te “Anadolu Ajansı” tarafından radyolara servis edilir.

Beyannamede Türk Mason Cemiyeti’nin gönüllü olarak faaliyetlerine son verdiği ve dernek mallarının de Halk Evleri’ne bağışlandığı belirtiliyordu.

“Cumhuriyet” gazetesinde locaların kapatılması talimatının, CHP’nin son fırka programında yer alan “Kökü dışarıda bulunan teşekküller memleketimizde yer bulamayacak” şeklindeki bir maddesine dayandırıldığı da yazıldı.

Dahiliye Vekili Şükrü Kaya da gazetelere verdiği demeçte, “Türk Masonları kendi ideallerinin hükümetin esas programında dahil olduğunu görerek kendi teşkilatlarını kendileri feshetmişlerdir. Hükümetin bu iş üzerinde hiçbir teşebbüsü ve alakası yoktur” diyecekti.

Gerçeğin böyle olmadığını Mason üstadı Kemalettin Apak “Türkiye Mason Derneği” tarafından basılan ve sadece üyelere dağıtılan kitabında anlatıyor.

Apak’ın anlattığına göre İstanbul, Ankara ve İzmirdeki güzel lokal binaları elden gitti, sütunlar yıkıldı ve avadanlıklar darmadağın oldu.

Velhasıl, Masonlara göre locaların kapatılması politik bir tavizin sonucudur.

Yani Masonlar, aleyhlerindeki tezvirat nedeniyle harcanmıştır.

Masonlara müjdeyi veren İngiliz Kralı’ydı.

Mason locaları İsmet Paşa devrinde, 1948′de yeniden açıldı.

Peki mason locaları 1935′den 1948′e kadar uykuya yatmış mıydı?

Kemalettin Apak’ın anlattığına bakarsak, kısa bir süre için uykuya yattığı söylenebilir.

Ama Masonlar evlerde, lokantalarda ve gazinolarda toplanmaya devam ettiler.

Localar kapanmıştı lakin “Mason Yüksek Şûrâsı” faaliyetteydi.

Mesela 16 mason, 1935 ve 1947 yılı arasında “33. Derece”ye terfi ederek Mason Yüksek Şûrâsı’na alınmıştı.

Masonlar bir yandan da locaların yeniden açılması için hazırlık yapıyorlardı.

Başta İtalya ve Almanya olmak üzere bazı ülkelerde de Masonlar zor durumdaydılar.

Bu konuda Amerika’daki ve İngiltere’deki Masonlardan da müjdeli haberler gelmekteydi.

Mesela 1943′te İngiliz Kralı VI. George “İngiltere Birleşik Büyük Locası Üstad-ı Azamlığı”na getirilmesiyle ilgili törende bir nutuk çekmişti.

Kral George, Mason localarının kapatıldığı ülkelerde locaların yeniden kurulması gerektiğini bildiriyordu.

İngiliz Kralı VI. George

Haber Anadolu Ajansı tarafından da duyurulmuştu.

Yabancı ülkelerdeki Masonların rehberliğe ve yardıma ihtiyaç duyduklarını belirten Kral George bakın neler söylemiş:

“Farmasonluğun dağıtıldığı veyahut faaliyetlerine nihayet verildiği memleketler de vardır. Bu hal, bu teşekküllerin tarihinde kederli bir safhadır. Şundan şüphem yoktur ki, şartlar elverdiği zaman dünya büyük locası farmasonluğun yeniden kurulması için yardımını yapacak ve farmasonluğun geçirmiş olduğu nekbet devresinden daha ziyade kuvvetlenmiş olarak çıkacaktır..”

Türkiye’de o gün 5 Şubat 1948′de geldi.

Masonlar, “Türkiye Mason Derneği” unvanıyla yeniden ve resmen faaliyete geçiyordu.

(Abdullah Muradoğlu, Yeni Şafak Gazetesi, Aralık 2009)