Muzik calici acilmiyor. Flash Player sorunu var.


‘İSLAMİYET’ Türü İçerikler

Aşure’nin Hikayesi

Aşure pişirmek Osmanlıdan sonra daha önem kazanmıştır. Nuh peygamber zamanından geldiği de bilinmektedir. Herkes aşurenin varoluş hikayesinin Hz. Nuh tufanı ile başladığını bilmektedir. Hz. Nuh, Hz. İdris peygamberden sonra kavmine gönderilen peygamberden biridir. Aşurenin hikayesi ise şu kıssaya dayanmaktadır:

Oğulları olan, Sam, Ham ve Yasef kendisine iman etmelerine karşın Kenan ve kavminden pek çok kimse ona inanıp iman etmez. 1000 seneden fazla Allah’ın emirlerini kavmine tebliğ etmesine karşın ne yazık ki çok zulme uğrar ve onların alaylarına maruz kalır. Sonunda kavmini Allah’a şikayet eder. Allah, Hz. Nuh’a çok büyük bir gemi yapmasını emreder. Ve ona yardım etmesi için Cebrail (as) kendisine yardımcı gönderir.

Hz. Nuh emre itaat ederek büyük bir gemi yapar ve kendisine iman eden ne kadar mümin varsa onları gemiye bindirir. Her cinsten birer çift hayvanı da yanlarına alır. Ve Allah sonunda büyük tufanı koparttır. Gökten yağan yağmurlar ve yerden fışkıran sular bütün yeryüzünü kaplar. Ten nur’un kaynaması ile gemi hareket eder.

Sadece gemiye binen müminler kurtulur. Gemi aylarca suda kalır. Bu zaman zarfında yanlarına aldıkları yiyecekler tükenmeye başlar. Geriye kalan yiyecekleri bir kazanda toplayarak bir çorba pişirmeye başlarlar. O zamanda yapılmış çorbaya bugün Aşure diyoruz. Aşurenin hikayesi de bir rivayete göre bu kıssaya dayanmaktadır. Yüzyıllardan bu yana değişmeyen bir gelenek haline gelmiştir Aşure. Osmanlı zamanında bu aya çok önem verilir idi. Muharrem ayının 10. günü oruçla başlanırmış güne, kazanlarca aşureler yapılıp eşe dosta, konu komşuya dağıtılırmış. O zamanda aşure dağıtan gönüllü “aşure sebilcileri” varmış. Fakire, fukaraya aşure dağıtırlarmış.

Aşure günü olan önemli olaylar;

Yerlerin ve göklerin yaratılması
Hz. Ömer’in tövbesinin kabul olması,
Hz. Hüseyin’in şehid edilmesi
Hz. Nuh’un tufandan kurtulması
Hz. Yunus’un balığın karnından çıkması
Hz. İdris’in göğe çıkması
Hz. İbrahim’in dünyaya gelmesi ve ateşten kurtulması
Hz. Süleyman’a saltanat verilmesi
Hz. Eyyub’un hastalıklarından kurtulması
Hz. Musa’nın Kızıldeniz’i geçmesi ve Firavun’un helak olması

(www.habervaktim.com, 01-2010)

Haksız Yere Yurtlarından Çıkarılanlar

Haksız Yere Yurtlarından Çıkarılanlar

Lösev’in Kurban Afişine Diyanetten Tepki

Bazı kurum ve vakıfların ‘Kurbanımızın kesilmesini istemiyorum, onun yerine bağışta bulunmak istiyorum’ şeklinde düzenlediği kampanyalara İlahiyatçılar ve Diyanet’ten tepki geldi.

Mail, gazete, bilbord ilanları ile vatandaşlara ulaşmaya çalışan kurumlar, kurban kesilmesi yerine parasal bağış talebinde bulunuyor. Kurbanın kesilmesi yerine para bağışı isteyen kurumlar posta, internet, kredi kartı gibi geniş imkânlar dahi sunuyor.

Kurban Sömürü Afişi

Konu hakkında görüşleri alınan ilahiyatçılar, kesimsiz kurban’ın ‘kurban ibadeti’ yerine geçmeyeceğini vurguluyor. Kurban ibadetinin kabulü için hayvanın kesilip, kanının akıtılmasının şart olduğuna vurgu yapan ilahiyatçılar, sadaka ile kurbanın karıştırılmamasını istedi.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku (Fıkıh) Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Faruk Beşer, kurbanın başlı başına bir ibadet olduğuna dikkat çekerek, “Kurban kesilmeden olmaz. İşin özü budur zaten. Din dediğimiz şey, istendiği gibi zamana ve zemine göre manipüle edilecek, uyulmayacak, değiştirilecek şeyler değildir. İbadetler, özü itibarıyla dinin sabiteleridir, onların üzerinde değişiklik yapılamaz. İslam’da farklı yardımlaşma şekilleri vardır. Sadaka vardır, infak vardır, zekât vardır. Her biri farklı alana hizmet eder. Ancak Kurban başlı başına bir ibadettir. O kesilmeden yapılamaz.” diye konuştu.

“VATANDAŞ DİKKATLİ OLSUN”

Diyanet ‘Alo Fetva’ hattı ise bu tür kampanya düzenleyenlerin ciddi kurumlar olmadığı belirterek, “Vatandaşı yanıltıyorlar, vatandaşın dikkatli olması gerekir. İbadet algısı oluşturmaya çalışıyorlar. “Kesimsiz kurban ile vatandaşın kurban ibadeti sorumluluğu üzerinden kalkamaz.” uyarısında bulunuyor.

“BAĞIŞ İBADET HÜKMÜNE GEÇMEZ”

Diyanet İşleri Başkanlığı ise internet sitesinde vekâlet yolu ile kurban kesimi hakkında geniş bilgiler veriyor. Açıklamada, kurban kesmek yerine bedelinin muhtaç kişilere ya da ilgili kurumlara verilmesi ile ‘ibadetin yerine getirilmeyeceği’ vurgulanıyor.

Kurbanda asıl olanın, kişinin bu ibadeti Allah rızası için yerine getirmesi olduğu, bu bakımdan vekâletle de olsa, kurban kesme uygulamasının amacından uzaklaştırılarak ‘yardım kampanyası’ şekline dönüştürülmesinin uygun olmayacağı belirtiliyor.

KURBAN HAKKINDA GÜNCEL SORULAR


Kurban bayıltılarak kesilebilir mi?

Ölmeden kesilmesi kaydıyla, ihtiyaç halinde veya hayvana eziyet vermemek amacıyla kurbanlık hayvanın uygun tekniklerle bayıltılmasında bir sakınca yoktur. Ancak hayvan henüz kesilmeden, şok etkisiyle ölürse, kurban olmayacağı gibi, eti de yenmez.

Kadın kurban kesebilir mi?

Hayvan kesiminde, gerekli yeterlilik ve şartları taşıyan kişi kadın olsun, erkek olsun kurban kesebilir.

Taksitle kurban alınabilir mi?

Kişi, ister peşin ister taksitle olsun satın aldığı hayvanı kurban olarak kesebilir.

Kimler kurban kesmelidir?

Kurban kesmek, âkıl-baliğ (akıllı-ergen), dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve mukim olan bir Müslüman’ın yerine getirmesi gereken mali bir ibadettir. Temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 80.18 gr altın veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olan kişi dinen zengindir. Dolayısıyla, Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlere şükran ifadesi ve Allah yolunda fedakarlığın nişanesi olmak üzere kurban kesmelidir.

Zengin olan karı-kocadan her birinin kurban kesmesi gerekir mi?

İbadetlerde sorumluluk bireyseldir. Bu nedenle, dinen zengin olan karı-kocadan her birinin ayrı ayrı kurban kesmesi gerekir. Ancak İmam Malik’e göre aile reisi tüm aile efradı adına bir adet büyükbaş veya küçükbaş hayvan keserse, bu, aile bireylerinin hepsi için yeterli olur.

(Kasım 2009)

Fatiha Suresi’ndeki İnce Sırlar

Her gün en az elli defa okuduğumuz Fatiha Suresi İlâhi bir hazinedir.

Yüzlerce sır ve şifre taşıyan faziletli bir duadır.

Asıl sırlar ve şifreler kul ile Allah arasında mevcuttur.

Peygamberimiz (S.A.V) bir hadiste bu önemli gerçeği şöyle anlatıyor:

Allahu Teâlâ buyurdu ki: Ben namaz suresi olan Fatiha’yı kendimle kulum arasında yarı yarıya paylaştırdım. Yarısı Benim, yarısı da kuluma aittir. Bu vesile ile kulum bütün istediklerine kavuşacaktır.

Kul, ‘Elhamdü lillahi Rabbi’l-âlemîn’ (Hamd, Alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir) dediği zaman, Allah, ‘Kulum Bana hamdetti’ buyurur.

Kul, ‘Er-Rahmâni’r-Rahîm’ (O Rahman’dır, Rahîm’dir) dediği zaman, Allah, ‘Kulum Beni methetti’ buyurur.

Kul, ‘Mâliki yevmiddîn’ (Din Gününün Sahibidir) dediği zaman, Allah, ‘Kulum Beni tazim etti, işlerini Bana havale etti’ buyurur.

Kul, ‘İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn’ (Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım isteriz) dediği zaman, Allah, ‘İşte bu kulumla kendi aramdadır ve kulumun dilediği de onundur’ buyurur.

Kul, ‘İhdine’s-sırâta’l-müstekîme sırâtallezîne en’amte aleyhim ğayri’l-mağdûbi aleyhim veleddâllîn’ (Bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimetler verdiğin kullarının yoluna ilet. Gazabına uğramış yahut sapmış olanların yoluna değil) dediği zaman, Allah, ‘İşte bu kulumundur ve kulumun istediği de onun hakkıdır’ buyurur.”

***

Kur’ân’ın en faziletli suresi Fatiha olduğu gibi, en faziletli âyeti de yine Fatiha’nın bir âyetidir.

Fatiha, sevabı bakımından İhlas Suresi gibi Kur’ân’ın üçte birine denk geliyor:

İbn Abbas’ın rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) bu hususu şöyle dile getirmiştir:

“Fatiha sevap bakımından Kur’ân’ın üçte birine denktir.”

Bir işe başlarken Bismillah denmesi gerektiği gibi, Fatiha okunması da tavsiye ediliyor.

Ebû Hüreyre’nin rivâyetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

“Hayırlı bir iş Elhamdülillah ile başlamazsa sonu kısıktır, bereketsizdir.”

***

Fatiha’yı okuduktan sonra “Veleddâllîn” deyince hemen arkasından “Amin” demek sünnettir. “Amin”in önemini ve Allah katındaki yerini Peygamberimiz’den (a.s.m.) öğreniyoruz.

“Amin, mü’min kullarının diliyle Rabbülâlemin’in mührüdür.”

Fatiha muhtevası ve manası, zenginliği ve içinde barındırdığı derinlik itibarıyla da bambaşka bir güzelliğe sahiptir.

İmam Buhârî’nin rivayetine göre, Hasan Basrî bu konuda şöyle diyor:

“Allah bütün semavî kitapların ilmini Kur’ân’da; Kur’ân’da mevcut olan ilimleri de Fatiha Suresi’nde toplamıştır. Fatiha’nın tefsirini öğrenen bütün semavî kitapların tefsirini öğrenmiş gibi olur.”

***

Fatiha maddi ve manevi her derde deva, her hastalığa şifa ve her sıkıntıya ilaçtır.

Abdülmelik bin Umeyr’in rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz (a.s.m.) bu hakikati şu sözleriyle dile getirmiştir.

“Fatiha Suresi her derde devadır.”

“Fatiha bütün dertlere karşı şifadır.”

“Fatiha Suresi, zehirden kurtulmak için bir şifadır.”

Fatiha nazara, göz değmesine karşı da bir şifa kaynağıdır.

İmran bin Husayn’ın rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

“Fatiha’yı ve Ayete’l-Kürsi’yi bir kul okursa, o gün ona insan ve cin nazarı değmez.”

(www.netpano.com, 10-2009)

Fatiha Suresi

Fatiha Suresi

Bağışlayan ve esirgeyen Allah’ın adıyla.
Şükür, yalnız âlemlerin Rabbi,olan Allah’adır.
O bağışlayan ve esirgeyendir,
Din gününün sahibidir.
Ancak San’a kulluk ederiz ve ancak Sen’den yardım dileriz.
Bizi müstakim/doğru/doğruluğu isteyenin yol(un)a hidayet eyle.
Kendilerine nimet verdiğin/in’ ettiğin kimselerin yoluna (ilet); hiddete uğramışların ve sapmışların yoluna değil.

Sadece İnsan Oturduğu Yerden İster

Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ

Ve insan için, çalışmasından başka bir şey yoktur

(Necm, 39. Ayet)

Dua Zamanı

Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sensin bizim Mevla’mız, kâfir kavimlere karşı yardım et bize. (Bakara)

Allahım! Âcizlikten, tembellikten, cimrilikten, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve kabir azâbından sana sığınırım. Allahım! Nefsime takvâ nasip et ve onu her türlü günahtan temizle; onu en iyi temizleyecek sensin. Ona yardım edip eğitecek sadece sensin. Allahım! Faydasız ilimden, ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım. Allahım! Senden seni sevmeyi, seni sevenleri sevmeyi ve senin sevgine ulaştıracak amelleri sevmeyi dilerim. (Müslim)

Alak Suresi Mucizesi

Abdulmecid El-Zidani ‘Ve Yarın İman Çağı’ isimli kitabında Allahu Teala’nın yüce kitabında yer alan ‘perçeminden yakalarız’ ibaresinin sırrını açıklıyor.

Mucizelerle dolu yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim keşfedilmeye devam ediyor. Kur’an-ı Kerim üzerine bilimsel çalışmalar yapan Yemenli yazar Abdulmecid El-Zidani yeni kitabında Alak Suresi’nin 15 ve 16. ayetlerinde neden ‘alın/perçem’ kelimesinin geçtiğini Allahu Teala’nın ‘alından/perçeminden yakalarız’ ayeti kerimesi ile aslında neyi kasdettiğini açıklamaya çalışıyor. Yazar kitabında konuyu aydınlatma gayesiyle Kanadalı bir bilim adamının alnın tam ardında beynin yalan ve hataları emreden kısmının olduğunu ortaya koyan araştırmasına yer veriyor. ‘Ve Yarın İman Çağı’ isimli kitabında Şeyh Abdulmecid El-Zidani Alak Suresi hakkında şöyle diyor;

كلا لئن لم ينته لنسفعا باالناصية * ناصية كاذبة خاطئة

(Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu perçeminden o yalancı, günahkar alnından yakalarız cehenneme atarız) ayetlerini daima okuyordum. Nasıye, başın ön tarafıdır. Kendime soruyor ve sonra da şöyle dua ediyordum; ‘Allah’ım bana bunun manasını aç. Neden yalancı ve günahkar alın/perçem dedin?’ Bunu on sene boyunca düşündüm. Şaşkınlık içindeydim. Tefsir kitaplarına başvurduğumda tefsircilerin tümünün şöyle dediğini görüyordum; ‘buradaki kasıt yalancı bir alın değildir. Burada mecazi bir anlam vardır. Hakiki bir anlam yoktur. Alın/perçem başın ön tarafı olduğu için alnın sahibi kasdedilerek yalan sıfatı yüklenmiştir. Şaşkınlığım Kanadalı bir bilimadamının alın hakkında yaptığı bir araştırmayı Kahire’de düzenlediği bir tıbbi konferansta sunmasına kadar sürdü. Bu araştırmasında bilim adamı şöyle diyor; ‘Sadece 50 yıldır şunu keşfettik ki yalan ve hatalardan beynin, direk alnın/perçem altında kalan kısmı sorumludur. Bu kısım kararları almanın kaynağıdır. Beynin direk kemiğin altında kalan bu kısmı kesilirse insanın bağımsız iradesi olmaz ve seçemez. Çünkü orası seçim mekanı. Allahu Teala; ‘alından yakalarız’ diye buyuruyor. Yani onu alır ve günahlarıyla yakarız. İlmin büyük ilerleme kaydetmesinden sonra hayvanlarda alındaki bu kısmın zayıf ve küçük olduğu, hayvanların onu yönetip yönlendirme gücüne sahip olmadığını buldular. Allahu Teala bu noktaya şu ayeti kerimede işaret etmektedir; ‘Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun pençeminden tutmuş olmasın’. (Hud Suresi-56).

Bir hadis-i şerifte de şöyle geçmektedir; ‘Allah’ım! Ben senin kulunum, kulunun oğluyum, cariyenin oğluyum, senin avucunun içindeyim, alnım senin elinde’.

Allah’ın koyduğu ilahi hikmet ki bu alın secdeye varıp Allah’a boyun eğmektedir. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kul Rabbine en yakın olduğu an, secde anıdır, öyle ise secdede duayı çok yapın.” (Müslim; Ebû Dâvud)

(Hamza Muhammed, TİMETURK, 09-2009)

***

Qur’an and Modern Science
The Frontal Lobes and Higher Mental Functions
Keith L. Moore, Abdul-Majeed A. Zindani and Mustafa A. Ahmed

For many years, the anterior or frontal parts of the brain, called the frontal lobes, were thought to be silent areas of the brain which had little to do with the control of the functions of the body. The reason for these ideas were prevalent was because when the nerve fibers entering and leaving the frontal lobes were severed or cut, there was no noticeable change in the activities of animals.

Sheikh Abdul Majeed Al-Zindani

Similar observations were made in human beings who had their frontal lobes damaged or had the fibers associated with them severed during accidents. The fact that stimulation of the anterior parts of the frontal lobes resulted in no movements of the body, contributed to the idea that the frontal lobes were silent.

It has been found that if these areas of the brain are stimulated, no movement occurs, and so they were called the silent areas of the brain. If the motor area of the brain is stimulated, movement of the various parts of the body will result. Thus this area, as well as the sensory and visual areas, could be recognized, but the frontal area was considered to be silent.

However, in the last fifty years it has been learned that the frontal lobes are concerned with some of the highest mental functions of animals and human beings. Electroencephalographic and electrophysiological studies have shown that patients and animals with injuries to the frontal lobes often have a reduction in their mental ability, and in human beings there may be a lowering of ethical standards. Patients present with signs of complacency and self satisfaction, and they frequently show signs of boastfulness. Their powers of concentration, their initiative and their endurance are also reduced.

Memory of recent events suffers when the fibers passing to and from frontal lobes are cut (e.g. following a lobotomy), and the patient’s capacity for solving problems is greatly reduced, especially those which require considerable intellectual ability. The patient’s power of judging his own situation is impaired, and his awareness is reduced to the present and to himself.

In summary, the frontal lobes are now known to be very important parts of the brain, because they are involved in the highest mental functions. We make plans within these lobes and so they affect the action and functions of other parts of the brain, e.g. our thoughts, our feelings and our sensations.

The Qur’an has described the relationship between the frontal lobes of the brain, and the ethical behavior of human beings, as in the following verse:

“Do you see who forbids a servant of Ours (God) when he (turns) to pray? Do you see if he who prays follows the guidance and enjoins righteousness? Do you see if he who obstructs rejects (Truth) and turns away? Does he not know that God sees? Let him beware! If he desists not, We (God) will punish him upon his forehead – a lying, sinful forehead!” (Quran 96:9-16)

The word used in the last two verses above is an-nasiyah, which means “the forehead”. The forehead in this statement obviously refers to the frontal lobes of the brain which lie behind of posterior to the frontal bone in the forehead. The act of lying is initiated by the mental activities in the frontal lobes, and their instructions are then carried out by the speech organs during the act of lying. Similarly, sins are planned in the frontal lobes before they are carried out by the eyes, hands, sexual organs, etc.

A hadith of the Prophet (s.a.w.) asserts that the forehead represents the center of direction and control, and it is the front of the head. He (s.a.w) said, “No distress and grief occurs to anyone who says, ‘Oh Lord, I am your slave and the son of your slaves, my forehead is in your hands, firm in your ruling, and my destiny from You is just’”. The hadith indicates that the fate of a man is in his Lord’s hand. It mentions the destiny and the ruling. It explains that the forehead plays a great role in the control and direction of human behavior.

Perhaps for the above mentioned reasons, God orders us to perform sujood, (i.e. place our foreheads on the ground, as stated in the continuation of the Qur’anic verses above).

“Then let him call his associates. We will call on the angels of punishment. Then follow not him, but prostrate yourself and draw nearer to Us (God).” (Quran 96: 17-19)

This order to perform sujood means we should place the center of the will and decision making upon the ground to show the absolute submission to God.

A person who is punished in the forehead would have his frontal lobes damaged. This would interfere with his higher mental functions, which would reduce his mental ability and cause signs of complacency and self satisfaction. Thus the Qur’an has described the role of the forehead, or more specifically the function of the frontal lobes of the brain, in making decisions, and the hadith has referred to the role of the forehead in the control and direction of human behavior.

Although we have some understanding of the function of the frontal lobes of the brain at the present time, this knowledge was obscure even to the imagination in early times. In the past, some of the interpreters of the Qur’an found difficulty in following the literal meaning of the verses, and they interpreted the verses to mean that the owner of the forehead is a liar and sinful. However, other interpreters considered the description of lying and sinful to apply to the forehead itself. The Almighty also says, “There is no living creature that moves on the earth, but he (God) holds its forehead completely.” (Quran 11:56)

In his interpretation of this verse, Ibn Katheer said, “i.e. under his force and power.” Ibn Jarir At-Tabari said, “There is nothing that moves on this land unless it is owned by God. Under His grasp and power, it is submissive and obedient to God.” Al-Qurtubi said, “That means He directs it as He wishes and prevents it from what He wills.”

Almighty God has mentioned that He controls every creature by His will and that this is done through controlling the foreheads of all creatures. Thus is understood that the forehead is the site of control of an animal’s behavior.

Consequently, these statements in the Qur’an, recorded in the 7th century A.D., imply an awareness of the functions of the frontal lobes of the brain which was not known to physicians at that time. It is only after a thorough study of the physiology and functions of the lobes of the cerebral hemisphere and their locations in man and animals, that the function of the forehead has been recognized by modern comparative anatomy. Is this not further evidence of the soundness of the statements in the Qur’an, and that they were not written by scientists or physicians in the 7th century A.D.? These statements warn those who reject these revelations that they will be punished severely.

(www.islamicbulletin.org)

Zekatın İslamdaki Yeri

Bismillâhirrahmanirrahim.

Zekât, ibadetlerin en büyüklerinden ve İslâm’ın beş temel şartından biridir. Zekât, ALLAH Teâlâ’nın Müslüman zenginlere seneden seneye mallarının kırkta birini Müslüman fakirlere vermelerini emrettiği yıllık mali bir ibadettir. Namaz, bedenen yapıldığı gibi, zekât da mal ile yapılan bir ibadettir ve adeta namazın ikiz kardeşi gibidir. Kur’an-ı Kerim’de tam sekseniki yerde namaz ile zekât beraber zikredilmişlerdir. Bunun sebebi, namazla zekât arasında kuvvetli bir bağın oluşudur. Namaz, İslâm’ın direğidir. Namazı terkeden dininin direğini yıkmış olur. Zekât ise Ebu Derda (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin ifadesiyle:

“İslâm’ın köprüsüdür.” ( Taberanî, el-Mu’cemu’l-Evsat) Bu köprüden geçmeyen kurtuluşa eremez. Toplum hayatının huzur ve saadeti için çok büyük önem taşımaktadır.

Zekât hicretin ikinci yılında Ramazan orucundan evvel farz kılınmıştır. Zarurat-ı diniyyeden sayılı, muhkem bir farizadır. Farziyeti: Kitap, sünnet ve icma-ı ümmetle sabittir. Bu hususta Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

Namazı dosdoğru kılınız, zekâtı veriniz ve Resûlullah’a itaat ediniz ki ilahi rahmete kavuşturulasınız. ( Nûr Sûresi: 56)

Abdullah b. Ömer (R.A.)den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:

“İslâm beş temel esas üzerine kurulmuştur: ALLAH Teâlâ’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in ALLAH Teâlâ’nın Resûlü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacc etmek ve Ramazan orucunu tutmak.” ( Buhari)

Ayrıca Cibril hadis-i şerifi diye bilinen hadis-i şerifte de Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:

“İslâm, ALLAH Teâlâ’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in ALLAH Teâlâ’nın Resûlü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâ’be’yi ziyaret etmen, hac yapmandır.” ( Müslim)

Görüldüğü üzere her iki hadis-i şerifte: “Zekât” ibadeti İslâm’ın beş temel esası arasında zikredilmiştir. Hakiki Müslüman olabilmek için işbu beş temel esası yapmak zaruridir.

Talha b. Ubeydullah (R.A.) den rivayete göre: Necd ahalisinden saçı darmadağınık, fakir bir kimse Resûlullah (S.A.V.) Efendimize geldi. Uzaktan sesini karmakarışık duyuyor, fakat ne söylediğini anlamıyorduk. Nihayet yaklaştı. Meğer İslâm’ın ne olduğunu soruyormuş. Bu suale karşı Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

“Bir gün bir gece içinde beş vakit namaz.” buyurdu. O zat:

- Üzerimde bu namazlardan başkası da olacak mı? diye sordu.

” Hayır, meğer ki kendiliğinden kılasın.” buyurdu. Ondan sonra Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

“Bir de Ramazan orucu.” buyurdu. O zat:

- Üzerimde bundan başkası da olacak mı? diye sordu. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz de:

“Hayır, meğer ki kendiliğinden tutasın.” cevabını verdi. Talha dedi ki: Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, zekâtı da ona söyledi. O zat yine:

- Üzerimde bundan başkası da olacak mı? diye sordu. Yine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

“Hayır, Meğer ki kendiliğinden veresin.” cevabını verdi. Bunun üzerine o Necdî fakir zat:

- VALLAHi! Bundan ne fazla, ne de eksik bir şey yapacak değilim, diyerek arkasını dönüp gitti. Bunu duyunca Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

“Eğer doğru söylüyorsa, felah buldu gitti.” buyurdu. ( Buhari)

Abdullah b. Abbas (R.A.) den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Muaz b. Cebel (R.A.)yu Yemen’e vali olarak gönderirken kendisine:

“Ey Muaz! Sen kitab ehli olan bir kavim üzerine vali gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey: ALLAH Teâlâ’ya ibadet etmek olsun. Onlar ALLAH Teâlâ’yı tanıdıkları zaman, ALLAH Teâlâ’nın onlara gündüz ve geceleri içinde beş vakit namaz farz kılmış olduğunu haber ver. Onlar bu namazları ifa ettikleri zaman da ALLAH Teâlâ’nın onlara mallarından alınarak fakirlere verilecek olan bir zekâtı farz kıldığını onlara haber ver. Ve sen, insanların mallarının en iyilerini almaktan da sakın.” (Buhari)

(Mehmet Talu, Milli Gazete, 2009-09-04)