Hurâfeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar;
Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar.
Bakın da hâline ibret alın şu memleketin!
Nasıldın ey koca millet? Ne oldu âkıbetin?
Yabancılar ediyormuş – eder ya – istikrâh:
Dilenciler bile senden şereflidir billâh.
Vakârı çoktan unuttun, hayâyı kaldırdın;
Mukaddesâtı ısırdın, Hudâ´ya saldırdın!
Ne hâtırâtına hürmet, ne an´anâtını yâd;
Deden de böyle mi yapmıştı ey sefıl evlâd?
Hayâtın erzeli olmuş hayât-ı mu´tâdın;
Senin hesâbına birçok utansın ecdâdın!
Damarlarındaki kan âdetâ irinleşmiş;
O çıkmak istemiyen can da bir yığın leşmiş!
İâde etmenin imkânı yoksa mâzîyi,
Bu mübtezel yaşayıştan gebermen elbet iyi.
Gebermedik tarafın kalmamış ya pek, zâten.
Sürünmenin o kadar farkı var mı ölmekten?
Sürünmek istediğin şey! Fakat zaman peşini
Bırakmıyor, atacak bir çukur bulup leşini!
Bugünn sahîk-i âlemde sen ki bir lekesin;
Nasıl vücûdunu kaldırmasın, neden çeksin?
“İşitmedim” diyemezsin; işittin elbette:
“Tevakkufun yeri yoktur hayât- millette.”
Sükûn belirdi mi bir milletin hayâtında;
Kalır senin gibi zillet, esâret altında.
Nedir bu meskenetin, sen de bir kımıldasana!
Niçin kımıldamıyorsun? Niçin? Ne oldu sana?
Niçin mi? “Çünkü bu fânî hayâta yok meylin!
Onun netîcesidir sa´ye varmıyorsa elin.”
Değil mi? Ben de inandım! Hudâ bilir ki yalan!
Hayâta nerde görülmüş senin kadar sarılan?
Zorun: Gebermemek ancak “ölümlü dünyâ” da!
Değil hakîkati, mevtin hayâli rü´yâda
Dikilse karşına, hiç şüphe yok, ödün patlar!
Yazık ki sen şu büyük ruhu şerma-sâr ettin:
Bütün mekâbir-i İslâm´ı küfre çiğnettin!
Birer lisân-ı tazallüm uzattı her makber.
Zavallı taşlara lâkin bakan mı var? Ne gezer!
Mezelletin o kadar yâr-ı cânısın ki, yazık,
“Ucunda yoksa ölüm” her belâya göğsün açık!
Dilenci mevki´i, milletlerin içinde yerin!
Ne zevki var, bana anlat bu ömr-i derbederin?
Şimâle doğru gidersin: Soğuk bir istikbâl,
Cenûba niyyet edersin: Açık bir istiskâl!
Dedikçe sen, dediler karşıdan: “İnâyet ola!”
Dilencilikle siyâset döner mi, hey budala?
Siyâsetin kanı: Servet, hayâtı: Satvettir,
Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir.
Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,
Üzengi öpmeye hasretti Garb´ın elçileri!
O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?
“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:
Belânı istedin, Allah da verdi. Doğrusu bu!
Taleb nasılsa, tabî´î, netîce öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?
“Çalış “´ dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh;
Senin vazîfen itâ´at ne emrederse İlâh.
O, sokmak istediğin şekle girmesiyle kader;
Bütün evâmiri şer´in olur bir anda heder!
Bir ukde var ancak, o da: “Tevfik-i ezel yok!”
Sensin edecek “var!” diye vicdanlan tatmîn.
Çok görme, İlâhî bize bir nefhanı.
Kuran ayak altında sürünsün mü, İlahi?
Ayatının üstünde yürünsün mü, İlahi?
Haç Kabe’nin alnında görünsün mü, İlahi?
Çöksün mü nihayet yıkılıp koskoca bir din?
Çektirme, İlahi, be kadar zilleti?
Amin!
(Mehmet Akif Ersoy)