Muzik calici calismiyor


ŞİİR

Işıktaki Huzur

Huzur Ancak O’ndadır
Huzur arayan gönül
Hak’kı ara an gönül
Aşık ol ve yan gönül
Huzur ancak O’ndadır.

Ne şöhret ne de şanda
Ne dükkan ne de handa
Ne servet-ü samanda
Huzur ancak O’ndadır.

Unutma O’nu bir an
O seninle her zaman
Her şey O’nunla her an
Huzur ancak O’ndadır.

Dua eyle doğru ol
İlim irfan ile dol
Senden sana giden yol
Huzur ancak O’ndadır.

Kendini bil ve tanı
Öğren yaşa Kur’anı
Hayatın güzel yanı
Huzur ancak O’ndadır.

Cefada saadette
Dünyada ahirette
Ezel ile ebette
Huzur ancak O’ndadır.

Tur dağına nur gerek
Bendeye huzur gerek
Huzura huzur gerek
Huzur ancak O’ndadır.

(Ali Soyyiğit, 1990)

Sesler

Sesler Aziz Nesin

Hayat Hikâyem

Yeleğinde taşırdı zamanı dedem
Cebinde avuç dolusu ninnilerle
Elif-ba öğretirdi babaannem.
Nur yüzlüler gördü çocukluğum
Görmedi, göstermedi günahı çevrem
Babamın elinden okul aldı sonra
İlk önlüğümü heyecanla dikti annem.
Rüyalarım kalemle başlar kitapla biterdi.
Beraber okurdu benim seccadem.
Önce orada tanıdım renkleri ve
Zayıf nedir bilmezdi karnem
Kaymakam olmaktı muradım; oldum!
Fakat adam olmaya yetmedi senem.
İşte kâğıda çizdiğim hayat hikâyem!

(Sacit Türker)

Gelmedin

Hedefe varırken sen dur dediler
İşte taş medrese buyur dediler
Zulmü getirdiler huzur dediler!
Kardelenler çiçek açtı gelmedin.

Şahmeranlar zehir saçtı gelmedin.
Kardelenler çiçek açtı gelmedin.
Umutlarım bir bir uçtu gelmedin.
Kardelenler çiçek açtı gelmedin.

Güneşte üşüdüm , gölgede yandım.
Çile tezgahında kirden aklandım!
Birkaç damla gözyaşında saklandım.
Kardelenler Çiçek açtı gelmedin.

Çocukluğumuz

Annemin bana öğrettiği ilk kelime
Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde

Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi

Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus
Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus

Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde
Binmiş gelirdi Ali bir kırata

Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından
Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte

Biz o atın tozuna kapanır ağlardık
Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü

Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü
Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman

Ali olmak bir hedef her çocukta

Babam lambanın ışığında okurdu
Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık
Fetihlerde bayram yapardık
İslam bir sevinçti kaplardı içimizi

Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık
Bediri, Hayberi, Mekkeyi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık

Mekkenin derin kuyulardan iniltisi gelirdi

Kediler mangalın altında uyurdu
Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı
İnanmış adamların övüncüyle
Sabırla beklerdik geceleri

Şimdi hiçbirinden eser yok
Gitti o geceler o cenk kitapları
Dağıldı kalelerin önündeki askerler
Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi

(Sezai Karakoç)

Sezai Karakoç

Uyum

Bülent Ecevit Şiir - Uyum

Çocuklarım

Sizi yoklama defterinden öğrenmedim
Haylaz çocuklarım
Sınıfın en devamsızını
Bir sinema dönüşü tanıdım
Koltuğunda satılmamış gazeteler

Satılmamış Gazeteler

Dumanlı bir salonda
Kendime göre karşılarken akşamı
Nane şekeri uzattı en tembeliniz
Götürmek istedi küfesinde
Elimdeki ıspanak demetini
En dalgını sınıfın
Çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun
Palto ayakkabı yüzünden
Kiminiz limon satar Balıkpazarı’nda
Kiminiz Tahtakale’de çaycılık eder
Biz inceleyeduralım aç tavuk hesabı
Tereyağındaki vitamini
Kalorisini taze yumurtanın
Karşılıklı neler öğrenmedik sınıfta
Çevresini ölçtük dünyanın
Hesapladık yıldızların uzaklığını
Orta Asya’dan konuştuk
Laf kıtlığında
Birlikte neler düşünmedik
Burnumuzun dibindekini görmeden
Bulutlara mı karışmadık
Güz rüzgarlarında dökülmüş
Hasta yapraklara mı üzülmedik
Serçelere mi acımadık kış günlerinde
Kendimizi unutarak

(Rıfat Ilgaz)

Vaiz Kürsüde

Hurâfeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar;

Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar.

Bakın da hâline ibret alın şu memleketin!

Nasıldın ey koca millet? Ne oldu âkıbetin?

Yabancılar ediyormuş – eder ya – istikrâh:

Dilenciler bile senden şereflidir billâh.

Vakârı çoktan unuttun, hayâyı kaldırdın;

Mukaddesâtı ısırdın, Hudâ´ya saldırdın!

Ne hâtırâtına hürmet, ne an´anâtını yâd;

Deden de böyle mi yapmıştı ey sefıl evlâd?

Hayâtın erzeli olmuş hayât-ı mu´tâdın;

Senin hesâbına birçok utansın ecdâdın!

Damarlarındaki kan âdetâ irinleşmiş;

O çıkmak istemiyen can da bir yığın leşmiş!

İâde etmenin imkânı yoksa mâzîyi,

Bu mübtezel yaşayıştan gebermen elbet iyi.

Gebermedik tarafın kalmamış ya pek, zâten.

Sürünmenin o kadar farkı var mı ölmekten?

Sürünmek istediğin şey! Fakat zaman peşini

Bırakmıyor, atacak bir çukur bulup leşini!

Bugünn sahîk-i âlemde sen ki bir lekesin;

Nasıl vücûdunu kaldırmasın, neden çeksin?

“İşitmedim” diyemezsin; işittin elbette:

“Tevakkufun yeri yoktur hayât- millette.”

Sükûn belirdi mi bir milletin hayâtında;

Kalır senin gibi zillet, esâret altında.

Nedir bu meskenetin, sen de bir kımıldasana!

Niçin kımıldamıyorsun? Niçin? Ne oldu sana?

Niçin mi? “Çünkü bu fânî hayâta yok meylin!

Onun netîcesidir sa´ye varmıyorsa elin.”

Değil mi? Ben de inandım! Hudâ bilir ki yalan!

Hayâta nerde görülmüş senin kadar sarılan?

Zorun: Gebermemek ancak “ölümlü dünyâ” da!

Değil hakîkati, mevtin hayâli rü´yâda

Dikilse karşına, hiç şüphe yok, ödün patlar!

Yazık ki sen şu büyük ruhu şerma-sâr ettin:

Bütün mekâbir-i İslâm´ı küfre çiğnettin!

Birer lisân-ı tazallüm uzattı her makber.

Zavallı taşlara lâkin bakan mı var? Ne gezer!

Mezelletin o kadar yâr-ı cânısın ki, yazık,

“Ucunda yoksa ölüm” her belâya göğsün açık!

Dilenci mevki´i, milletlerin içinde yerin!

Ne zevki var, bana anlat bu ömr-i derbederin?

Şimâle doğru gidersin: Soğuk bir istikbâl,

Cenûba niyyet edersin: Açık bir istiskâl!

Dedikçe sen, dediler karşıdan: “İnâyet ola!”

Dilencilikle siyâset döner mi, hey budala?

Siyâsetin kanı: Servet, hayâtı: Satvettir,

Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir.

Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,

Üzengi öpmeye hasretti Garb´ın elçileri!

O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,

Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?

“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:

Belânı istedin, Allah da verdi. Doğrusu bu!

Taleb nasılsa, tabî´î, netîce öyle çıkar,

Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?

“Çalış “´ dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun,

Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh;

Senin vazîfen itâ´at ne emrederse İlâh.

O, sokmak istediğin şekle girmesiyle kader;

Bütün evâmiri şer´in olur bir anda heder!

Bir ukde var ancak, o da: “Tevfik-i ezel yok!”

Sensin edecek “var!” diye vicdanlan tatmîn.

Çok görme, İlâhî bize bir nefhanı.

Kuran ayak altında sürünsün mü, İlahi?

Ayatının üstünde yürünsün mü, İlahi?

Haç Kabe’nin alnında görünsün mü, İlahi?

Çöksün mü nihayet yıkılıp koskoca bir din?

Çektirme, İlahi, be kadar zilleti?

Amin!

(Mehmet Akif Ersoy)