Muzik calici calismiyor


İRTİCA

Başörtülülere Çanakkale Yasak!

Muğla’dan sonra Mardin’de de, Çanakkale’ye düzenlenen geziye katılan başörtülü Merve Akgül otobüsten indirildi

Mardin’de duyanları hayrete düşüren bir olay yaşandı. Ankara ve Çanakkale’ye düzenlenen geziye katılmak isteyen lise öğrencisi Merve Akgül, başörtülü olduğu gerekçesiyle İl Milli Eğitim Şube Müdürü Mehmet Eldem tarafından otobüsten indirildi. Genç kız, saatlerce gözyaşı dökmesine rağmen geziye katılmak için Eldem’i ikna edemedi.

Çanakkaleye Başörtüsü Yasağı

Alınan bilgilere göre olay geçtiğimiz Pazar günü yaşandı. Milli Eğitim Bakanlığı Ticaret ve Turizm Öğretimi Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen ‘Cumhuriyet Eğitim Gezileri Projesi’ kapsamında Mardin’den Çanakkale’ye gezi düzenlendi. Kız meslek lisesi son sınıf öğrencisi Merve Akgül (17), otobüse binmek üzere iken Milli Eğitim şube müdürü Mehmet Eldem tarafından başörtülü olduğu gerekçesiyle otobüsten indirildi. Anıtkabir ziyaretinde başörtüsünü çıkaracağını bildirmesine rağmen otobüse alınmayan Merve, verilen cevap karşısında gözyaşlarına hakim olamadı.

2007 yılında Erzincan Kemah’ta PKK’lılar tarafından şehit edilen er Mehmet Arslan’ın teyzesinin kızı olan Merve, Çanakkale gezisinin hayalini kurarken başörtüsü engeli ile karşılaşmasına bir anlam veremedi. Yaşadıklarını şöyle anlattı: “Çanakkale’yi görmeyi çok istiyordum. Ama başörtüm yüzünden otobüse bile bindirmediler. Şube müdürü beni kenara çağırdı. ‘Bu şekilde geziye gelemezsin’ dedi. Ben, resmi kurum ve Anıtkabir’de başörtümü açacağımı söyledim. ‘Otobüste de açmak zorundasın’ diye ısrar etti. Okulda zaten başörtümü çıkarıyordum. Ama otobüste bu şekilde bir engelle karşılaşmam beni hayli üzdü. Geziye katılan diğer 4 kız öğrencinin de başörtülerini çıkarmalarını istedi. Onlar korkudan başlarını açmak zorunda kaldı. Bunu yapanları Allah’a havale ediyorum. Çok istediğim Çanakkale şehitliğini ziyaret etme imkanını elimden aldılar. Çanakkale’de şehit olanların anneleri, kız kardeşleri de başörtülüydü. İnanıyorum bu olay orada yatan şehitlerimizin kemiklerini sızlatmıştır. Beni Çanakkale’den mahrum bırakanlar hakkında dava açacağım.”

Merve Akgül’ün annesi Peyruze Akgül de kızının uğradığı haksızlığa tepki gösterdi. Hadiseyi ayrımcılık olarak değerlendiren Akgül, “Kızım o gün Çanakkale’ye erkenden kalkıp hazırlandı. Ancak tam otobüse birerken, başörtülü diye otobüse bile almadılar. Bu olay insanlık dışıdır, ayrımcılıktır. Kızımın hakkını savunmak için gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuracağım.” dedi.

Eğitim-Bir-Sen Mardin Şube Başkanı Hasan Ekinci de başörtülü olduğu gerekçesi ile Merve Akgül’ü Çanakkale’ye göndermeyen yetkililere tepki gösterdi. Bunun, dünyada eşi benzeri olmayan bir insan hakkı ihlali olduğunu belirten Ekinci, Hiçbir mevzuat ve yönetmelik inancın gereğini ortadan kaldıramaz. Sonuna kadar bu işin takipçisi olacağız. Türkiye, bu yasakçı zihniyetten bir an önce kurtulmalıdır. İdeolojik davranışlardan bir an önce vazgeçilip, tarafsız, ilkeli, özgürlükçü, bilimsel ve insan merkezli eğitim sistemine geçilmelidir. Bir eğitimcinin vazifesi, Çanakkale’ye gitmek isteyen bir kız çocuğuna problem çıkarmak olmamalı.” şeklinde konuştu.

Öğrenciyi otobüsten indirdiği belirtilen Mardin İl Milli Eğitim Şube Müdürü Mehmet Eldem ise konuyla ilgili sorulara cevap vermedi.

(Şeyhmus Edis, www.risalehaber.com, Ekim 2009)

Ticaniler vakası

Türkiye`deki Ticanilere, daha çok 1940`lı, `50`li yıllarda rastlanır. Bunların, gerçek Ticaniye tarikatiyle doğrudan bir alakası yoktur. Ticaniye tarikatı, 1740`larda Cezayir`in güney kesiminde ortaya çıkmış ve daha ziyade Tevhidi zikirler ile iştihar etmiş, etrafa yayılmıştır. Türkiye`deki Ticanilik ise, bir uydurmadan ibarettir. Kemal Pilavoğlu(1906-1977) isimdeki şahıs, kendince gördüğü bir rüya ile Ahmed Et-Ticani`ye intisap etmiş ve ondan tarikat ruhsatı almıştır. Onun bu tarzdaki açıklamasına, daha ziyade çevrede `Deli` sıfatıyla anılan müvazenesiz bazı kimseler inanmış ve ona canı pahasına bağlanmıştır.

Pilavoğlu, Ankara`da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini de Ankara`da tamamladı. Bilahare Hukuk Fakultesi`ne devam edip başarılı olmasına rağmen, mezun olamadan, yani son sınıfta iken okuldan ayrıldı. Pilavoğlu, 1940`lardan itibaren, doğup büyüdüğü yer olan Ankara ve çevresinde mürit toplayarak tarikat faaliyetlerine hız vermeye başladı. Faaliyetini yoğunlaştırdığı belli başlı merkezlerden biri Ankara`nın Çubuk ilçesi, bir diğeri ise Çankırı`nın Şabanözü ilçesiydi. 1943 de, tarikat faaliyetleri suçundan 24 müridiyle beraber mahkemeye verildi ise de, kısa bir süre sonra serbest bırakıldı.

Kemal Pilavoğlu liderliğindeki Ticaniler`in, 1950 seçimleri öncesinde ve sonrasında CHP`nin dümenine girdiği ve onların aleti haline geldiği anlaşılıyor. O tarihlerde Zafer gazetesinde yayınlanan haberlere göre, Pilavoğlu ve müritleri 10 Nisan 1950 günü CHP Ankara il başkanlığı binasında üye kayıtlarını yaptırmışlar. Ardından da, ta köyler kadar gidip toplantılar düzenleyerek bu partinin propagandası için seferber olmuşlar ve partiye pekçok yeni üye kazandırmışlar. CHP`nin akıl hocaları, Nurcular`ın DP`ye destek vermelerine mukabil, anlaşılan onlar da dindar kisveli bir grubun halk arasında partileri adına çalışmasını uygun görmüş; ancak, bunları istedikleri gibi kullanabilecekleri bir mesafede tutmaya çalışmış. Nitekim, seçimlere kadar DP aleyhinde görünen Ticaniler, seçimden sonra da DP iktidarını sıkıntıya sokacak, başını ağrıtacak tahripkar faaliyetlerde bulunmaktan geri durmuyor. Seçimlerden sonra, mübarekler zikri-duayı bırakmışlar, var güçleriyle büst ve heykelleri kırmaya yönelmişler. Onlar heykel kırdıkça, CHP`liler de dindarları ve iktidar partisini protesto eden mitingler düzenliyor. Bu gösteriler, nihayet meyvesini verdi ve 25 Temmuz 1951`de `Atatürk hakkında işlenen suçlar`a dair, ileride çok kişinin canını yakacak olan bir kanun maddesi çıkarıldı.

Evet, 5816 sayılı Atatürk`ü Koruma Kanunu, Ticanilerin heykel kırma teşebbüsleri sebebiyle, önce ülke gündemine, sonra da Meclis gündemine getirtilip kabul ettirildi. Son olarak, 1952 senesinde Malatya`da Başbakan Adnan Menderes`in yanı başında gazeteci Ahmet Emin Yalman`ı kurşunla yaralayan ve aynı tarihlerde bir kısım Ticaniler`le aynı cezaevinde kalan Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez`in bu kimseler hakkındaki bazı tesbit ve gözlemlerine de bakmakta yarar var. Üzmez, `Şu Bizimkiler` isimli kitabında Ticaniler`den şöyle bahsediyor: Bir de Kemal Pilavoğlu vardı, hapishanede. Kimine göre sahtekar, yalancı ve ahlaksız; kimine göre de büyük veli. Kim ne derse desin, ben gördüklerimi yazmalıyım. Ticanileri gıyaben bilirdik. Onlarla ilk defa Ankara Hapishanesinde karşılaştık. Şalvarlı, poturlu, sakallı, sakalsız tipler. Başlarında takke ile kalpak arası başlıklar, ayaklarında çarıklar, lastikler. Paçaları dizlerine kadar uzanan yün çorapların içine sokulu acayip kılıklı insanlar. Orta Anadolu insanları. Çoğunun adının başında bir de deli eki var. Deli Sadık, Deli Yusuf, Deli Mevlut. Delilik onlarda bir ünvan gibi. Onlara göre Deli olunmazsa veli olunmaz. Hapishane idaresi onları çok ezerdi. Çok acırdık. Ama onlar hallerinden şikayet etmezlerdi. Hatta ölmedikleri için hayıflanırlardı. Şu zalim gardiyanların dayaklarıyla ölseler şehid olacaklardı. Çoğunun hapishaneye düşüş biçimi akılları durduracak çapta birer çılgınlıktı. 1951 yılları. Mecliste ezan okumuşlardı. Bir de Putçular vardı. Onlar da heykel kırarlardı. Bunların en meşhuru Deli Sadık`tı. `Ben en büyük puta saldırdım` derdi. En büyük put dediği Ulus`taki heykeldi. O günlerde ülkenin her yanında mitingler düzenleniyordu: `Ata`ya uzanan elleri kırılacak. Kahrolsun Ticaniler. Kahrolsun irtica.` Ulus Meydanı`nda yine bir miting ve kürsüde ateşli bir hatip. O sırada kılık kıyafeti perişan bir köylü vatandaş. Omuzunda kocaman bir balyoz, elinde kalın bir urgan vardır. Heykelin dibine kadar sokulur; kaidesine çıkar; daha yukarı tırmanmak ister. Onbinlerce insan minnet ve taktirle alkışlamaya hazırlanır. Kürsüdeki hatip de susmuştur. Herkes bu köylünün heykele tırmanmasına yardım ederler. Sanki ne olacağını anlamışlardır. Şu köylü vatandaş heykele çıkacak, elindeki iple kendisini uygun bir yere bağlayacak, sonra iki eliyle balyozu kavrayarak bütün gücüyle haykıracaktır: `Atam, senin heykellerine saldıran alçakların kafalarını bu balyozla bin parça ederim.` Şimdilik tahminler yanlış çıkmaz. Vatandaş heykelin tepesinde, kendisini bir yere bağlar, iki eliyle balyozu kavrar. Artık sıra kalabalığa dönüp nutuk atmaya gelmiştir. Büyük kitle, bağırmaya, alkışlamaya, coşmaya hazırdır. Bakarlar ki balyoz heykelin tepesine olanca ağırlığı ile inip kalkıyor. Sanki balyoz kafalarına inip kalkmaktadır ve başlarlar bağırmaya: `İn aşağıya alçak! Alçak gerici, pis yobaz.` Alçak dedikleri adam o anda epeyce yükseklerdedir. Heykelin ta tepesinde. Herkese tepeden bakmakta ve balyoz sallamaktadır. Polis çaprılır. Bir anda ortalık ana baba gününe döner. Polis gelir, zabıta gelir, itfaiye gelir. Düdükler çalınır, silahlar çekilir, sular sıkılır, merdivenler kurulur. Deli Sadık elde balyoz bir taraftan heykelin kellesini döver. Ve güç bela onu heykelin tepesinden indirirler. Etraftan ağıza alınmayacak küfürler, cılız saldırılar, güvenlik kuvvetleri linç edilmesine mani olurlar. Artık hayatı kanunların teminatı altındadır. Karakola götürülecektir. Deli Sadık yine mecnunca işler peşindedir. Yüksekçe bir yere çıkar ve bağırır: `Ulan sahtekarlar. Ben de bu adamı gerçekten seviyorsunuz sandım da bu işe kalkıştım. Elinizde şehid olmayı ummuştum. Meğer sizinki kuru gürültüymüş.`

Tarihin Yorumu 1 Temmuz 1951: Oyuna getirildikleri için M. Kemal`in büst ve heykellerini parçalayan Ticanilerin bu davranışı bahane edilerek, yurdun çeşitli yerlerinde protesto mitingleri yapıldı. Protestolu organisyasyonların başını ise, iktidar muhalifi CHP`liler çekiyordu. Oysa, geçen yıl yapılan genel seçimler öncesinde bu partinin mensupları ile Ticaniler müşterek çalışmalar içinde bulunuyordu. Seçimler öncesinde Ticanileri Ankara ve çevresinde kullanan CHP`liler, iktidarı kaybedince, bu kez Ticanilerin tahribatını iktidardaki DP`ye mal ederek protesto gösterilerine öncülük etmeye yöneldi.

(M. Latif SALİHOĞLU, Yeni Asya, 2005-07-01)

Ramazan Dincileri

Yıl içinde Müslümanlara her türlü iftirayı atan, ‘İrtica her yerde’, ‘Okulun çatısında namaz’, ‘Bu kadarı da olmaz, hacılar havaalanındaki mayo resimlerinden rahatsız oldular’ başlıklarıyla sözde haberler yapan kartel medyası, Ramazan ile birlikte yeniden kabuk değiştirdi.

İslam’a saldırmayı gaye edinen kartel, Ramazan’a bir hafta kala vatandaşların dinî hassasiyetlerini sömürmenin peşine düştü. Kimisi 10 kupona ‘Peygamber Efendimiz’in Hayatı’, kimisi de 7 kupona Asr-ı Saadet cd seti hediye ederken, rutinleştirdikleri taciz haberlerini ise unutmuş gibiler.

İslam’a saldırmayı alışkanlık haline getiren kartel medyası, her yıl olduğu gibi bu yıl da On Bir Ayın Sultanı Ramazan’ın gelişi ile vatandaşın dinî hassasiyetlerinden rant sağlama peşine düştü. Yıl içinde Müslümanlara her türlü iftirayı atan, ‘İrtica her yerde’, ‘Okulun çatısında namaz’, ‘Bu kadarı da olmaz, hacılar havaalanındaki mayo resimlerinden rahatsız oldular’ başlıklarıyla sözde haberler yapan kartel medyası, Ramazan ile birlikte yeniden kabuk değiştirdi. Kimi gazeteler 10 kupona Yaşar Nuri’den onaylı din kitapları verirken, kimisi ise 11 ay boyunca yayınladıkları uygunsuz yarışmaları unutup, Ramazan boyunca yayınlayacağı dinî dizi ve Ramazan programlarının tanıtımlarına başladı.

ÖNCE ‘İRTİCA HORTLADI’ HABERLERİ, SONRA ASR-I SAADET SETLERİ

Her yıl olduğu gibi Ramazan fırsatçılığına soyunan Vatan, Hürriyet, Akşam ve Milliyet gibi gazeteler ise mübarek ayın rantını yemek için el birliği ile harekete geçti.

İşte Ramazan’ın gelişi ile Müslüman olan o ikiyüzlüler:

Vatan: Kısa bir süre önce ‘işte o kolej’ başlıklı haberi ile başörtülü öğrenci kabul eden eğitim kurumlarını hedef gösteren Vatan, 7′den 70′e herkes için en güzel Ramazan hediyesi ‘Son Peygamber’ kitabını 7 kupona veriyor.

Akşam: ‘Lise damında namaz’ başlıklı haberi yayınlayarak ibadet ihtiyacını gideren lise öğrencilerini yayınlayan Akşam gazetesi ise ‘İslam belgeseli’ isimli CD seti ve ‘Ramazan’da sağlıklı beslen’ kitabı hediye ediyor.

Milliyet: ‘Yolda zorunlu namaz molası’ şeklinde yalan haber yaparak şehirlerarası yolcu taşıyan bir şirketin namaz vakti cami önünde yarım saat zorunlu namaz molası verdiğini ve yolcuların buna sert tepki gösterdiğini iddia eden Milliyet gazetesi ise Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu’ndan 39 kupona ‘Asrı Saadet Seti’ veriyor.

(Murat Alan, Vakit, 08-2009)

Bu Yobazları Temizleyeceğiz!

Ergenekon soruşturması 3. iddianamesinde Atatürk Üniversitesi (AÜ) eski Rektörü Prof. Dr. Yaşar Sütbeyaz ile YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz arasındaki ‘yobazlık’ konuşması dikkat çekiyor.

Kemal Gürüz, AÜ’yü yobazların ele geçirdiğini ve temizleneceklerini söylerken eski Rektör Sütbeyaz da, “Biz hep buradayız, gemiyi terk etmiyoruz.” cevabı veriyor.

Erzurum’da 4 yıl önce şehit annesini mezuniyet törenine almayarak büyük tepki çeken Atatürk Üniversitesi eski Rektörü Yaşar Sütbeyaz’ın Ergenekon davası sanıklarıyla yaptığı telefon görüşmelerinin kayıtları 3. iddianameye düştü. İddianamenin YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz’e ait özel kısmında Yaşar Sütbeyaz ile yapılan görüşmeler yer alıyor.

Kemal Gürüz’ün 31 Aralık 2008 tarihinde Yaşar Sütbeyaz ile yaptığı telefon görüşmesinde “Yaşar bunları temizleyeceğiz, hiç merak etme sıkı dur” dediği bilgisi bulunuyor.

Yaşar Sütbeyaz’ın Gürüz’e söz verdiği telefon konuşmasının özeti şöyle:

Kemal Gürüz: Nasıl yobazlık diz boyu demi Erzurum’da.

Yaşar Sütbeyaz: Elbette elbette ama biz gemiyi terk etmiyoruz evet.

Kemal Gürüz: Yaşar bunları temizleyeceğiz hiç merak etme sıkı dur sen orda. Şaka etmiyorum şeyini koru bak sana söz veriyorum.

Yaşar Sütbeyaz: İnşallah sayın başkanım.

Kemal Gürüz: Orda ki şeyi aman kaybetmeyin Erzurum çok önemli.

Yaşar Sütbeyaz: Evet evet. Biz buradayız hep burdayız.

Kemal Gürüz: Yaşar hiç önemli değil bu oylama öyle demo sandıkla mandıkla seçimle de olacak rektörle de olacak iş.

Yaşar Sütbeyaz: Evet.

Kemal Gürüz: Aman orayı bi boş bırakma sana emanet.

(www.aktifhaber.com, 09 Ağustos 2009)

Kim Barınamaz?

İslam Düşmanlarının Yeni Kuklası: Rabia Kazan

Kamuoyu onu Mehmet Ali Ağca’nın nişanlısı ve “Tahran Melekleri” isimli kitabın yazarı olarak tanıdı. Kamuoyunun din düşmanı olarak bildiği Aydın Doğan’ın tetikçi yayın organı Vatan ise, Rabia Kazan Licursi ile inanılmaz bir röportaja imza attı. Licursi’nin İslam dinine yönelit ağır itham ve iftiralarına adeta balıklama atlayan tetikçi yayın organının muhabiri de provokatif soruları ile dikkat çekti.

Tetikçi Vatan’dan Sanem Altan imzalı haberde, Rabia Kazan Licursi, başörtüsüne başkaldırmasıyla yüceltiliyor. İşte “Kuran’ı Kerimi okuyunca başımı açabileceğimi anladım” başlığıyla verilen ve neredeyse tamamı Müslümanlara hakaretlerle dolu röportajdan inanılmaz bölümler:

“Rabia Kazan Licursi, hepimiz onu bir yerlerden tanıyor olabiliriz. Belki Mehmet Ali Ağca’nın nişanlısı olarak, belki yazdığı Tahran Melekleri kitabını okudunuz, belki başı kapalı olduğu halde çok güzel bir kadın olduğu için belki de gazeteci olduğu için.

Bense Rabia’yı başını niye örttüğünü bilmeyen, bunu annesinin baskısıyla, zorlamasıyla, küçük bir kız çocuğunun taşıyabileceğinden çok daha büyük cehennemde odun olmamak için gibi korkularla yapan ama 30 yaşında Kuran’ı Kerim’in Türkçesi’ni okuyunca, böyle bir zorunluluğun olmadığını, ‘kandırıldığını’ üstelik bunu annesinin cahillikten yaptığını anlayan genç bir kadın olarak tanıdım. Rabia kendisi gibi, dünyanın birçok yerinde, ellerinden giyim özgürlükleri alınmış, şimdi başlarını nasıl açacaklarını bilmeyen ama bunun günah olmadığını anlayan sayısız müslüman kadın ve genç kız olduğunu söylüyor. Ve diyor ki ‘Kuranı Kerim’de baş örtüsü sadece bir tavsiyedir, büyük patırdılar kopardığınız,hayatlarımızı mahvettiğiniz şey aslında bir zorunluluk değildir. Kandırmayın bizi. Ve şimdi soruyorum, siz hiç Kuranı Kerim’ okudunuz mu? ‘ Ben Rabiaya inandım. Siz de okuyunca ona hak vereceksiniz, biliyorum.

“Annem Kuran’ı Kerim’in Türkçesini okumamış. Başını istersen örtersin, saygı duyuyorum. Ama bunu dini yaptırım olarak söyleyenler bize yalan söylüyorlar. Lütfen insanları kandırmasınlar. Kuran’da başörtüsü bir tavsiyedir.”

Siz baskıyla örtünmüş bir kadınsınız değil mi?

Evet, annemin zorlamasıyla. Babam, Basın Yayın mezunu, okumuş biri. Fakat, Malatyalıyız biz, o dönem şimdi de çok bilinen adını vermek istemediğim bir cemaat çok popüler Malatya’da. Said-i Nursi’ler okunuyor, güzel. Fakat kadınlar grubunda daha sert bir tutum var. Daha katı bir islam anlayışı mevcut. Annem aslında açık biriydi. Bu akımla kapanmış. Üç yaşındaki dört yaşındaki resimlerime bakıyorum başımı örtmüş annem. Çok kötü değil mi? Dualar okuturdu bana. Severdim de ama annemin öğretilerinde kortutan bir Tanrı vardı. Sıcak sular, kazanlar, yakmalar.

Tanrı demeniz çok ilginç. Sizin Allah demeniz gerekmiyor mu?

Hep uydurma kurallar işte. İlkokul üçte falan kapalı kafalarla okula gönderiyordu annem bizi. Eteğimizin altına pantalon giydirirdi. Benim uzun süre aklım almadı etek altı çorap ya da pantalon giyilmeden etek nasıl giyilir diye. İlkokul üçe kadar toplantılarda falan örterdi kafamızı ama sonra tamamen kapatmaya karar verdi. Hocası “Cehenneme odun olmamanız için çocuklarınızı erkenden kapatın” diyor. Ama okulda alay ederlerdi bizimle. Öteki tarafta cehennemde odun olacağız, kafamız çok karışırdı. Betül -kız kardeşim sosyolog, başı açık- benden daha cesurdu dedi ki “Kaloriferin arkasına saklayalım başörtüsünü apartmana girincece takarız.” Ve öyle yapmaya başladık. Ama sonunda yakalandık ve bedelini kötü ödedik. Başörtüsü yüzünden ilk cezanı çekiyorsun. Annemin döverken “şeytan çık” falan dediğini hatırlıyorum. Niye taktığımızı bilmiyorduk, ne olduğunu da. Sadece cehenneme odun olmamak için.

Annenize kızgın mısınız ya da onu affetmeyi başarabildiniz mi? Betül nasıl direndi?

Betül zor şeyler yaşadı, pencereden atladı, babam aldı onu ve böylece iki kızkardeş çok farklı büyüdük. Aile konularında silmeyi istediğim unutmak istediğim zor günlerimiz oldu. 10 yaşındayken annem babam ayrıldı. Babam üç kere evlendi başka kardeşlerimiz de var.

Kuran’da başörtüsü bir tavsiye lütfen insanları kandırmasınlar

Peki, anlattığınıza göre Kuran-ı Kerim başı örtmeyi emretmiyor değil mi?

Şunu algıladım, din kurallara bağlı bir şey değil. Kalple olan bir şey. Baş kapatmak en kolayı. Dürüst insan olabiliyor musun? Sana tokat atana öbür yanağını dönebiliyor musun? Tanrı’nın istediklerini yapmak o kadar zor gelmiş ki onlara en kolayını başını örtmeyi birinci kural yapmışlar. Yok böyle bir şey Kuran’da. Kuran baştan yorumlanıp yazılabilecek kadar fazla malzemeli ve yoruma açık. Özünü bize unutturmaya çalışıyorlar. Dindarlar çok cahil. Tanrı’yı da kandırıyorlar. Kuran-ı Kerim’i okumuyorlar. Okumadıkları bir kitaba inanıyorlar. Cahillik. Annem okumamış. Başını istersen örtersin çok saygı duyuyorum. Ama bunu dini yaptırım olarak söyleyenler bize yalan söylüyorlar. Lütfen insanları kandırmasınlar. Kuran’da başörtüsü bir tavsiyedir. Kuran’ı bir okuyun müslümanların neleri ihlal ettiklerini göreceksiniz. Tanrı kapatmamızı emretse bunu açıkca belirtemez miydi, kadının adet konusu hakkında bile ayrıntılı bir anlatım varken, başörtüsünün bir tavsiye niteliğinde olması belirsiz olması o kadar önemli olmadığını gösteriyor. Anlattıkları gibi değil, inanmayın. İncili de Tevrat’ı da okudum. Hatta İncil de Kuran çok daha fazla baş örtüsünden bahsedilir elçilerin mektuplarında.

Kuran’ı okuyunca başımı açabileceğimi anladım

Roma’da yaşıyorsunuz eşinizle? Orada daha rahat giyiniyor musunuz?

Bazen eşofmanla başıma şapka takıp, bakkala gittiğim oluyor. Bazen açmayı düşünüyorum başımı ama bunu anlatmadan yapamam. Benim gibi çok kız var tanıdığım, onlara anlatabilmeliyim. Çok araştırma yapıyorum. Dünyanın her yerinde İslamiyeti araştıran insanlarla ilişki içindeyim. Ama başımı açabileceğimi Kuran’ı Kerim’i okuyunca anladım, bu bir gerçek. İslamın şartı değil, imanın şartı değil. Küçücük önemi olmayan bir cümle. Çeyrek bir uslupla anlatılmış. Çöl kültüründen çıkmış. Bizim öz kültürümüz değil. Arap kültürü bu. Şu an bunları ouyunca kızan insanlara soruyorum “Siz hiç Kuran’ı Kerim’i okudunuz mu?”

(www.habervaktim.com, Temmuz 2009)

Çevik Bir’den İrtica Parası

Tabip Kıdemli Albay Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol’un 1997′de Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararlarıyla ordudan atılması konusunda ilginç iddialar ortaya atıldı.

Mustafa Kahramanyol ve oğlu

Kahramanyol’un eski eşi Nurcan Akçay, kocasının irticacı diye ordudan atılması için aralarında dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in de olduğu üst rütbeli bazı subayların kendisine para ve iş teklif ettiğini, asılsız mektup yazdırdıklarını öne sürdü. Bu mektup sebebiyle Akçay’a Mehmetçik Vakfı’nda iş verilmiş. Ancak Albay Kahramanyol, açtığı boşanma davasında bu duruma dikkat çekince Akçay, Çevik Bir’in yazısıyla 1998′de işten çıkarılmış. Albay, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurunca Genelkurmay’ın davayı kaybetmemesi için ikinci bir mektuba daha ihtiyaç duyulmuş.

Çevik Bir

Akçay, bu talebi de yerine getirmiş ve bunun karşılığında Mehmetçik Vakfı’nın İstanbul TEM Otoyolu üzerindeki akaryakıt tesislerinde çalışmaya başlamış. Fakat buradan da yolsuzluklara göz yummadığı için kovulmuş. Nurcan Akçay, Genelkurmay eski 2. Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir’in Belçika’da NATO karargahında görev yaparken yaşanan bir olaydan dolayı Kahramanyol’a karşı kin beslediğini savunuyor. Akçay’a göre Bir, kendisini kullanarak irtica kılıfıyla eski kocasından intikam aldı. Albay Mustafa Kahramanyol, eski eşinin söylediklerini hayretler içerisinde okuduğunu belirtiyor.

Savcıları göreve çağırdı

Adaleti Savunanlar Derneği Onursal Başkanı Prof. Dr. Ahmet Alper, Nurcan Akçay’ın açıklamalarıyla ilgili olarak savcıları göreve çağırıyor. Prof. Dr. Alper, Kahramanyol’un eski eşinin ifadelerinin 28 Şubat sürecinde yaşanan ahlaksızlıklara ve çete faaliyetlerine iyi bir örnek teşkil ettiğini söylüyor. 28 Şubat sürecinde buna benzer çete faaliyetlerinin yürütüldüğünü iddia eden Prof. Dr. Alper, “28 Şubat döneminde ne şekilde ahlaksızlıklar yapıldığını bu açıklamalar çok iyi şekilde göstermektedir. Silahlı Kuvvetler içerisinde bazı insanlar kendi fikirlerinde olmayan kişileri tasfiye etmek için her türlü yolu denemişlerdir. ‘Sen böyle dersen, sen böyle yaparsan, biz sana iş buluruz, para buluruz’ diyen bir grup var. Maalesef bunlar YAŞ kararlarının yargı denetimine açık olmaması sebebiyle olan işlemler. YAŞ kararları bu şekilde devam ettiği sürece Türkiye’de hukuk devletinden bahsedilemez. Bu açıklamalar karşısında savcıların hiç vakit kaybetmeden takibat başlatmasını istiyoruz.” şeklinde konuşuyor.

Mustafa Kahramanyol ise eski eşinin söylediklerini küçük dilini yutarak okuduğunu belirtiyor. Aradan geçen sekiz yıl içinde çok zor günler yaşadığını anlatan Kahramanyol, YAŞ kararları ile Silahlı Kuvvetler’den uzaklaştırılan bin 500 kişinin hakkının geri verilmesini istiyor. Her biri üniversite bitirmiş yetişkin olan çocuklarının kendisine “Baba biz seni çok seviyoruz. Ama bu işin içinde hakikaten bir şey yok mu? İrticai olaylara karışmış olamaz mısın?” diye sorduklarını anlatan Kahramanyol, “Bir babanın böyle bir soru ile karşılaşması bile ağırdır.” diyor. Kendisi gibi sıkıntı çeken YAŞ’zedelerin sıkıntılarının giderilmesi için TBMM’yi göreve çağırdığını ifade eden Kahramanyol, şöyle devam etti: “Gerekli Anayasa değişikliği yapılmalı. Bizlere yapılanlar utanç verici bir hukuk çiğneme olayıdır. Normal şartlarda her kuvvet komutanı disiplinsiz olarak mütalaa ettiği her subayı re’sen ordudan çıkarabilir. Ama bu takdirde bu subay Askerî Yüksek İdare Mahkemesi nezdinde dava açabiliyor. YAŞ tarafından çıkarıldığı takdirde hakkını arayamıyor. Bu, hukukun çiğnenmesidir. Kanun çiğnenmesi değil; çünkü bunlar ihtilal kanunları. 1983′ten bu yana Türk milletinin gözünün içine baka baka hukuku çiğniyorlar. Düne kadar silah arkadaşı olarak gördükleri bizleri torbaya koyup denize atarken hiç mi vicdan azabı çekmiyorlar? Bugün Silahlı Kuvvetler’den zorla ayrılmak durumunda bırakılan subay ve astsubaylar çok sefil duruma düşmüş durumda. Millete hizmet etmiş kişilerin millet tarafından ellerinden tutulması lazım. Bunu sağlayacak makam ve mevki TBMM’dir.”

Kahramanyol, intihar eden GATA eski komutanı Tümgeneral Prof. Dr. Fahrettin Alparslan’ın ölümünden birkaç gün önce kurulan komployu itiraf ettiğini söyledi. Kahramanyol, “Alparslan, 1997 Kasım ayında intihar etmeden birkaç gün önce beni çağırdı. ‘Mustafa, sana çok büyük haksızlıklar ettik. Vicdan azabı içerisindeyim’ dedi. Bunların bir kısmını anlattı. Görüşmemizden birkaç gün sonra da intihar etti.” dedi. Mustafa Kahramanyol, YAŞ kararıyla ihracının ardından özel hastanelerde çalışmasının bile engellendiğini söyledi.

Bana söylenenleri yazdım

“GATA İstihbaratı beni defalarca Ankara’ya çağırdı. Eşi olduğum için güvenilir olacağımı ve belge olarak kabul edilebileceğini belirttiler. Ağustos şûrasının yaklaştığını, bu mektubun dosyasına konulacak en önemli delil olacağını söylediler. Mustafa Bey’in irticai faaliyetlerle ilgili olduğunu, vatan hainliği yaptığını yazmam istendi. Bilgim olmadığı halde, söyledikleri konuları mektuba ekledim. Mektubu yazmamı Çevik Bir’in adamı olduğu bilinen GATA İstihbaratı’nda görevli C. Binbaşı istedi.”

Eşlerin kavgası etkili oldu

“Çevik Bir’in ikinci eşi ile Mustafa Bey’in benden önceki eşi Belçika’da araba kullanmayı öğrenirken, korna çalma yüzünden kavga etmiş. Çevik Bir bu olayla ilgili olarak Mustafa Bey’i yanına çağırmış. Mustafa Bey, randevulu hastaları olduğu için gelemeyeceğini söyleyince Çevik Bir, odasına gidip ‘Savunmanı hazırla.’ dedikten sonra tehdit falan etmiş. Yıllardır bu husumetin devam etmesi, bence eski eşimin ordudan atılmasında çok etkili oldu. Onlar dikecekleri elbisenin modelini çoktan tasarlamışlardı. Dikişte kullanılacak iplik rengini bana belirlettiler.”

Tolon, ‘İşini bitireceğiz’ dedi

“Şubat 1997′de boşanma davası açtığı için eşime çok öfkeliydim. Bu psikoloji içerisinde iken ailece görüşmekte olduğum generallerden Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Hurşit Tolon’a aile içindeki sıkıntılarımı anlatmak ve maddi sıkıntılarıma bir çere bulunması için Genelkurmay’a gittim. Hurşit Paşa, anlattıklarım kendisini etkilemiş olacak ki, bana ‘Kahramanyol’u bu defa affetmeyeceğim. Durumuyla ilgili olarak Genelkurmay’da iki general arkadaşım ile görüşüp işini bitireceğim.’ dedi ve beni GATA komutanına gönderdi.”

(www.aktifhaber.com, Temmuz 2009)

Ergenekon ve İrtica

Rahmetli Ayhan Songar hocamızın bir hatırası vardı. Kendi öğrencilik yıllarında okuduğu gazete haberini ve şaşkınlığını anlatmıştı. 1940’lı yıllarda bir eşek suç aleti olarak alıkonulmuş. Suçu şu imiş; kaçak Kur’an-ı Kerim’lerle Suriye’den Türkiye‘ye sokulmaya çalışılması.

Yani Kur’an’ın basılması yasak, içeri sokulması yasak ama yazılı bir bir yasak yok. Erkek gibi çıkıp kutsal kitabı yasaklayamayan statüko o günün ergenekonunu kullanarak yasağı ikiyüzlüce devam ettirmiş.

Tek partili tarihlerde ve 28 Şubat 1997 uygulamalarında jandarma camilere postalla girerek, gözdağı vererek, korku imparatorluğunu devam ettirerek statükoyu koruyordu.

İrtica teriminin ilk telaffuz edildiği tarih 100 yıl önce idi. 31 Mart 1909 trajedisi, din kaynaklı olmayan ‘ahrar’ yani bu günkü tabirle liberallerin heyecana getirdiği kalabalıkların organize olmayan kalkışması vardı. Ayaklanmayı o günün ergenekonu olan Jöntürkler ustaca dini görünüme sokmuşlardı. Halen de ders kitaplarında bu resmi yalan devam ediyor.

İlginçtir 1912’de Selimiye Camisine postalla giren Bulgar’larla, irtica avcısı JİTEM’ciler aynı yöntemi kullanıyorlar.

Geçtiğimiz günlerde Bediüzzaman Hazretlerinin Kastamonu hayatı ile ilgili bir sergi düzenlendi. Sergiye gitmem mümkün olmadı ama serginin kitabını incelediğimde irtica yaygarası ile o tarihlerde dehşetli bir psikolojik savaşa maruz kalındığını görüyoruz.

Kara ve gri propaganda tekniklerinin tümünün uygulandığını görebilirsiniz.

1930 ve 1940’lı yıllara ait gazete başlıkları: “İrtica hazırlayan bir şebeke bulundu. Said-i Kürdi peygamberlik iddia ediyormuş. Onlarla konuşanlar idam edilecek. Bir mürteci ifade verirken öldü. İrtica şebekesinde yeni suçlular…”

Uzun yargılamaların sonucunda beraat ve serbest bırakılma. Ama akıllarda ve gazete manşetlerinde kalanlar ‘irtica suçu kavramı’

Doktor Şevket Gözaçan Göz Hastalıkları mütehassısı Diploma No: 2771. Bir talebesini muayene ettiği, bu sebeple Bediüzzaman’ın yazdığı teşekkür mektubu evinde bulunduğu için Eskişehir’de hapse atılıyor.

Antalya Çil Müftüsü Ahmet Hamdi Okur Bediüzzaman’a selam gönderdiği için üç ay Eskişehir hapsinde yatıyor.

Haşir Risalesi isimli ölüm sonrası yaşamla ilgili ve akıl yürütme yöntemleri kullanılan kitabı bir gün valiliğe bir talebesi götürüyor. Kitap Ankara’ya gönderiliyor. Bediüzzaman her gezintiye çıktığında çevresine halk toplanıyor ve hükümet bundan rahatsız oluyor.

Olay ‘Bediüzzaman ile talebeleri harekete geçti vilayeti bastılar’ şeklinde propaganda ediliyor. Arama ve tevkifatlar başlıyor. 120 kişi tutuklanıyor, kamyonlarla Afyon’a götürülecekler denilerek yola çıkarılıyorlar. Aynı tarihte İsmet İnönü de şark vilayetlerine seyahatte bir isyan olmaması için çıkıyor.

Eskişehir hapishanesine götürülmek üzere yola çıktıktan sonra meydana gelen olayı kitaptan okuyalım: “Verilen talimata göre mola verilen ıssız bir yerde tutuklular firara teşebbüs etmiş olacak, Ankara’dan gelen askeri birlikte onların işini oracıkta bitirecek, böylelikle memleket irtica tehikesinden bütünüyle temizlenecekti.”

6 Mayıs 1935 tarihli gazete küpürleri geçtiğimiz haftada Cağaloğlu Rüstem Paşa Medresesi’nde gerçekleşen sergide gösteriliyor. Gazete kupürlerine göre İçişleri Bakanı ve Jandarma Genel Komutanının olay için Isparta’ya geliyorlar.

Bu esnada İçişleri Bakanı Şükrü Kaya gazetelere beyanat vererek “Anlaşılıyor ki Bediüzzaman otuz senelik bir mürteci olup, irşad edecek vatandaş aramaktadır. Şimdiye kadar elde edilen malumata göre hadise mahdut ehemmiyetli bir zabıta vakasından ibarettir. Ve halk arasında hiçbir tesiri olmamıştır”

Yolculuk esnasında Bediüzzaman ve talebelerinin durumunu yakından gören Müfreze Komutanı Binbaşı Ruhi Bey anlayışlı davranıyor… Kalbi yumuşuyor ve yargısız infazı yapmıyor.

Böylece Bakan Şükrü Kaya’nın ‘Mahdut ehemmiyetli bir zabıta vakası’ olarak verdiği beyanat havada kalmış oluyor.

Binbaşı Ruhi Bey’in akıbeti ise ordudan tard edilmek oluyor. Askeri arşivlerde kayıtları inceleyerek doğrulamak mümkündür. Tarafsız tarihçilerden ayrıntılı bilgileri öğrenebiliriz.

Ölüm kuyuları, kurşuna dizilmeler, araç taramaları gibi yargısız infazlar demek ki çok eski imiş.

İstiklal Mahkemeleri’nin ve o günlerin olaylarının tarafsız, hak duygusu ile hareket eden tarihçiler tarafından aydınlatılmasının kendimizle yüzleşip hesaplaşıp ortaçağ karanlıklarından kurtulmamızı sağlayacağını bilmemiz gerekir.

Yoksa toplum içinde bu travma çözülmemiş olarak yaşar ve sosyal barışımızı bozmaya devam eder. O günleri inceleyecek savcılar bekleyemeyiz ama tarihçileri beklemek de hakkımız.

Hiç olmazsa Genelkurmay Başkanımızın çıkıp “Geçmişte çok hatalar yapıldı. Toplum ve devlet barışmadı, artık darbe ve gizlililik dönemi bitti. Daha açık ve şeffaf olmalıyız ve olacağız’ dese. Travma çözülür iç barış sağlanmış olur. İnşaallah o günleri de göreceğiz. Böylece 100 yıllık zulüm bitmiş olur.

(Prof. Nevzat TARHAN, Haber 7, Nisan 2009)