Muzik calici calismiyor
EĞİTİM
Afghan Girls Attend School
Karma Okullar Daha Başarısız Çıktı
Türkiye’de karma eğitimin yaygınlaşmasında 28 Şubattan sonra alınan kararların ciddi katkısı olmuştu. O dönemde gündeme gelen ‘Karma eğitim daha başarılı’ genellemesinin yanlış olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Milliyet Gazetesi’nden Mehveş Evin, The Times’te okuduğu bir yazıya atıf yaparak karma eğitimin başarısız olduğuna dikkat çekti. İşte o yazı.
Karma okullar daha başarısız
Bir kesimi yerinden hoplatacak bir sonuç, biliyorum! Kız çocuklarıyla erkeklerin birlikte okumasını savunan, genç insanların sağlıklı gelişimi için karma eğitim modelinin şart olduğunu düşünen herkesi şaşırtacak bir yazıya rastladım.
İngiliz The Times’da yayınlanan habere göre, kız ve erkek okullarının başarı oranı, karma eğitim yapan okullara göre daha yüksek.

Karşılaştırma, İngiltere’de liseyi tamamlama sınavı olan A level ve GCSE sonuçlarına bakarak yapılmış. A level, bizim üniversite sınavına tekabül ediyor denebilir, çünkü öğrenciler bu sınavda aldıkları puanla üniversitelere başvuruyor.
Bu listeye göre ilk üçe giren okulların hepsi özel! St. Paul’s Girls School’un birinci, Perse School for Girls’ün ikinci olması, özel kız okullarının fark attığının da kanıtı. Genel olarak kızların başarısı göze çarpıyor: İlk 50′ye giren liseden, 27’si kız, 14′ü erkek okulu. Sadece yedi tanesi karma eğitim yapıyor!
Anlayacağınız, Türkiye’de çağdaşlığın gereği olarak düşünülen karma okul, belki de sanıldığı kadar başarılı bir model değil.
Kızların namusu
Peki bizim okullarımızın kaç tanesi karma, kaç tanesi sadece erkek veya kız okulu? Milli Eğitim’in Strateji Geliştirme Başkanlığı’na danıştım, böyle bir çalışma yokmuş. Okullar sadece genel, özel ve meslek lisesi olarak sınıflandırılıyor. Ayrıca adı kız veya erkek lisesi olan pek çok okul, karma eğitime geçti. Dershanelerin ise karma eğitim vermesi zorunlu.
Ancak bizde kızlarla erkeklerin ayrı okullarda okuması, muhafazakarlığın bir göstergesi olarak görüldüğü için konuyu tartışmak bile başlı başına sorun. Doğruya doğru: Dindar kesim, kız çocuklarının ayrı okulda eğitim görmesini, başarı çıtasını yükseltmek için savunmuyor. Öncelikli kaygıları, kızların ‘namus’unu korumak.
Ortaöğretimdeki kız öğrenci sayısının erkeklerden daha düşük olduğu, kız okutmanın pek çok aile için sorun olduğu ülkemizde, belki de bazı önyargıları bir kenara bırakmakta fayda var.
Eğer amaç, daha fazla kız çocuğunun okuması, üniversiteye girmesi ve kendi ayaklarının üzerinde durmasını sağlamak… Ve yerlerde sürünen ÖSS başarı grafiğini yükseltmenin bir çaresini bulmaksa.
Karma eğitimin artısını eksisini yeniden gözden geçirmekte belki de fayda var.
Her şey aynı kızlar yok!
Avustralya’dan ABD’ye, karma okullarla ilgili pek çok araştırma yapıldı. ABD’de 2008 yılında Stetson Üniversitesi’nin yürüttüğü dört yıllık pilot araştırmanın sonuçları çarpıcı: Karma okulda okuyan erkeklerin yüzde 55′i sınavı başarıyla verdi. Buna karşılık sadece erkeklerin okuduğu okulda, aynı sınavdaki başarı oranı yüzde 85′ti. Üstelik demografik yapı, sınıftaki öğrenci sayısı ve müfredat bakımından iki okul tamamen birbirinin aynıydı!
(Mehveş Evin, Milliyet, 01-2010)
Eğitimde Militarizmin Etkisi
1870’li yıllardan bu güne asker devlet geleneğine dayalı, devleti koruyan, kutsayan ,“vatana ve millete hayırlı evlatlar yetiştirme”yi esas alan bir eğitim anlayışına sahibiz. Böylesi bir anlayışla işlev gören eğitim, bu topraklarda hiçbir zaman toplumsal bir değişikliğe ve yeniliğe yol açmamıştır. Çünkü asker devlet geleneğine dayalı bir eğitim anlayışında değişim, yenilik ve yeni değer kalıpları her zaman bir tehdit olarak algılanmış ve merkezi otorite ve/veya egemen ideoloji tarafından sürekli dışlanmıştır. Daha çok devleti koruyan bir anlayışta itaatkâr vatandaş yetiştirme yolu benimsenmiştir. Türk eğitim tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.
Cumhuriyet döneminde eğitim, milli birliği güçlendirmede ve ulus devlet inşasında aktif bir rol oynamıştır. Kendi ulusal kültürünü sahiplenecek ve koruyacak, bağımsızlığına ve egemenliğine gölge düşürmeyecek, Türkiye Cumhuriyetini çağdaş, uygarlık seviyesine ulaştıracak tipte vatandaş yetiştirme işlevi görmüştür. Vahim olan o dönemin milliyetçi, ulus devletçi ve Türk ırkının yüceltilmesini esas alan anlayışının 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunuyla halen yürürlükte olmasıdır.
14.06.1973 yılında kabul edilen ve hala yürürlükte olan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve yine 1979 yılında kabul edilen Milli Güvenlik Bilgisi ve Öğretimi Yönetmeliğinin genel ve özel amaçları incelendiğinde Türk eğitim sisteminin dayandığını temel ideoloji kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Örneğin 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu Madde 2 – Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini;
(Değişik: 16/6/1983 – 2842/1 md.) Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı;Türk Milletinin milli,ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan;insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek..”der. Ayrıca “Demokrasi eğitimini” açıklarken son cümle olarak şu çarpıcı ifade kullanır; “Ancak, eğitim kurumlarında Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine aykırı siyasi ve ideolojik telkinler yapılmasına ve bu nitelikteki günlük siyasi olay ve tartışmalara karışılmasına hiçbir şekilde meydan verilmez.
Hala liselerde muvazzaf subayların girdiği milli güvenlik derslerinin yönetmeliğinin amaçlarında ise şu madde dikkat çekicidir. c)Silahlı Kuvvetleri tanıtmak, gençleri ordu’ya içten gelen sevgi ve özlemle bağlamak, onları Silahlı Kuvvetlerle yapılan ana savunmanın temel bilgileri üzerinde fikren hazırlamak böylece Türk gençliğini her an ordu ve sivil savunmanın aktif organlarında görev alabilecek bir düzeye getirmek, birlik ve beraberlik ruhunu yaratmak ve vatansever bir gençlik yetiştirmektir.
Korku ve endişe hali sürekli yeni kuşaklara aktarılıyor
Asker devlet geleneğine göre şekillenmiş bir eğitim yapısının sürekli gelişen ve değişen dünyamızda artık yerinin olmadığı bilinmelidir. Irkçı, antidemokratik, farklılıklara kapalı, tek tipçi, üstelik hala üstten alta kumanda edilen hiyerarşik yapılanmasıyla Türk eğitim sisteminin insanlığa sunacağı hiçbir katkı yoktur. Korku ve endişe halini sürekli yeni kuşaklara aktarmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Son zamanlarda bunun acı sonuçlarını hep birlikte yaşadık. Hrant Dink’in öldürülmesini ve Malatya’daki misyoner cinayetlerini tanık olduk. Farklı olana karşı gelişen nefretlerin, düşmanlıkların ve yersiz kaygı ve endişelerin kökeninde Türk eğitim sisteminin militarist bir öğe barındırması yatmaktadır. Militarizm bilindiği gibi sivil alanı daraltan, kuşkucu, ötekileştirici, çatışmacı askerliğe ve orduya dair tüm değerleri kutsayan bir ideolojidir. Ve bu ideoloji yıllardır ders kitapları vasıtasıyla öğretmenler tarafından öğrencilere aktarılmaktadır. Bu şekilde eğitim kurumlarından “insan” yerine uysal, itaatkâr, vatanı için ölmeyi/öldürmeyi göze alan esaslı Türkler yetişmektedir.

Öğretmenlik kutsal bir meslek mi?
Türkiye’de ilk bakışta birbirine tezat gibi gözükse de ordu ve eğitim kavramları iç içe kullanılmakta ve birlikte telaffuz edilmektedir. Eğitim ordusu ve eğitim neferleri gibi tabirleri sıklıkla duyarız… Bunun yanında daha somut benzerliklerde yer almaktadır. Bugün nasıl kışlalarda subay ve erlere nöbet tutturuluyorsa okullarda da öğretmenlere ve öğrencilere nöbet tutturulmaktadır. Beden Eğitimi derslerinde öğrencilere asker yürüyüşleri yaptırılmakta ve öğrenciler her sabah “rahat-hazır ol” komutlarıyla ve sıra halinde sınıflarına çıkarılmaktadır. Örneğin öğretmenlerinin; Nasılsınız? Sorusuna tüm öğrenciler hep bir ağızdan “sağ ol” diye cevap verirler. Asker ocağının kutsallaştırıldığı bir ülkede doğal olarak okullar ve özellikle eğitimcilerde kutsallaştırılmıştır. Bugün en önemli görevleri arasında resmi ideolojiyi çocuklara aktarmak olan öğretmenlerin ulvi bir görev üstlendikleri havası yaratılmış ve öğretmenlere tuhaf bir kutsallık atfedilmiştir. Fedakârlıkları abartılmış ve kendilerine peygamber mesleği yapmakta oldukları inandırılmıştır. Aslında Türkiye’de öğretmenliğin yüceltilecek ve kutsanacak bir yanı yoktur, olmamalıdır da.

Resmi eğitim vasıtasıyla iç ve dış tehdit üzerinden tanımlanan bir ulusal kimlikle ve “önce güvenlik” diyerek her türlü hakkın kullanımının ve özgür düşüncenin devletin güvenliğine tehlike olarak gören bir anlayışla bugüne kadar hiçbir sorunumuzu çözemediğimiz bir gerçektir. Okullardan yetişen kurtarıcıların hiçbir yaraya merhem olmadıklarını hep birlikte görmekteyiz. Sadece yıllarca biriken ve bizi demokrasi, insan hakları, hukuk, ekonomi, teknoloji ve siyasi alanlarda sürekli gerileten sorunlarla başbaşayız. Bugün Kürt, Alevi başörtüsü vs. gibi sorunların kaynağında insanla “insani” olanla ilgili bir bağın geliştirilememiş ve sosyal, eğitim ve siyasal alanlarda insanın ve değerlerinin atlanmış olması yatmaktadır. Bu ülkenin okullarında laik, Sünni ve Türk olmayan herkesin birer tehdit unsuru olduğu gerçeği işlenmiştir. Eğitimle ” ilericilik” adına farklılıkların bu denli dışlandığı ve yok sayıldığı bir başka eğitim anlayışına rastlanılmamaktadır. Neticede statükonun eğitimle devamının sağlandığı bir ülkede maalesef insan değil itaatkâr birer vatandaş yetişecektir.
Sendikalar sorunun asıl kaynağına inemiyorlar
Türkiye’deki eğitim sendikalarının toplumu kontrol altında tutmanın en iyi aracı konumundaki okulları değerlendirirlerken düştükleri bir hata vardır aynı hatayı eğitimin temel sorunlarına dönük çözüm arayışlarında da düşmektedirler. Hala en önemli sorunun fiziki alt yapı yetersizliği, ulaşım, sınıf mevcutları, öğretmen yetersizliği ve maş sorunu vs. olduğunu düşünmektedirler. Oysa 1973’ten beri yürürlükte olan Milli Eğitim Temel Kanununda ifade edilen ve Türk eğitim sisteminin özünü oluşturan ideolojinin öncelikle demokratik dünyaya uygun özgürlükçü bir anlayışla yeniden üretilmesine gerek vardır. En önemlisi 1979 yılında yürürlüğe giren ve liselerde okutulan Milli Güvenlik derslerinin kaldırılmasıdır. Eğitime özgürlükçü, demokrat ve insani bir anlayışın kazandırılması elzemdir. Kuşkusuz bunun için ciddi bir zihin kırılmasına ihtiyaç vardır. Bu özgürlükçü zihniyetin ve ortamın oluşmasında en önemli rolü eğitim sendikaları oynamalıdır. Bu haliyle eğitimcilere ayda 5000 YTL maaş bağlasanız ve tüm okulları teknolojik ürünlerle donatsanız bile değişen bir şey olmayacaktır. Kürt yine bölücü, başörtülü ise yine gerici olarak görülmeye ve dışlanmaya devam edilecektir.
Ancak son zamanlarda Durkheimci( toplumcu) eğitim felsefesinden birey tabanlı eğitim felsefesine(constructivsm) geçilmeye başlanması olumlu bir adım olarak görülmelidir. En azından liselerde Demokrasi ve İnsan Hakları dersi eksikliklerine rağmen okutulmaya başlanmış, katı hiyerarşik yapılanma azda olsa esnekleştirilmeye çalışılmaktadır. Kuşkusuz anti demokratik, anti özgürlükçü, darbeci, bürokratik elit “okulu” kolay kolay kaptırmayacaktır. Çünkü okulun özel yönetmeliklerle donatılması ve kalın duvarlar içersinde bireyleri hapsetmesi onların her zaman hâkimiyet alanını genişletecektir. Aksi takdirde birey kendini keşfedecek, değerini ve kıymetini idrak ederek evrensel ahlak, hukuk ve insan hakları bağlamında bir yaşam anlayışı geliştirecektir ki buda arzu edilen bir durum değildir.
Eğitim sistemi ciddi manada tartışılmaya açılmalıdır
Her şeye rağmen demokrasi ve insan eksenli verilen mücadeleler ve ödenen bedeller sonucunda ülkemizde son zamanlarda ciddi değişiklikler yaşanmaktadır. Demokrasiden ve özgürlükten yana taraf olanların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Ciddi bir özeleştiri kültürü gelişmektedir. Endoktrinasyona rağmen ciddi bir demokratik kültür oluşmaktadır. Bu süreçte eğitim ve eğitim kurumlarının rolü de mutlaka masaya yatırılmalı ve eğitimin içeriğinin özgürleştirilmesi yönünde ciddi tartışmalar yapılmalıdır. Özgürlükçü, demokrat ve insan haklarına saygılı kendine güvenen, erdemli, ahlaklı nesiller yetiştirmek için mutlaka eğitimi ve eğitim kurumlarını militer görüşlerden ayıklamak durumundayız.
(Ufuk Coşkun, 12-2009)
Arapça Öğrenmek İçin Almanca Bilmek Lazım
Amma saçma bir başlık değil mi?
Evet öyle. Lâkin bu benim değil, sistemin saçmalığı!
Çocuğunuz üniversitenin Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne girmeyi hedefliyorsa, Yabancı Dil Sınavı’nda başarılı olmak durumunda.
Bizde Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne girmek isteyeni, Arapça’dan imtihan etmezler.
Ya neden ederler?
İşte başlığa geldik: “Ya Almanca’dan, ya Fransızca’dan ya da İngilizce’den!”
Malûm, Arapça “Kur’an’ın Dili.” Böyle olduğundan ve T.C. de (malum biçimde) bir laik devlet olduğundan, Kur’an Dili’ne giden yollar mümkün mertebe kapatılmıştır.
Zor belâ girilebilen ve ilerlenebilen yollar hâlâ varsa, “medrese” ruhunu ısrarla yaşatan “vatansever” âlimler sayesindedir.
Bugün.
“Açılımın esas şartı”na dikkat çekilen yazılarımıza destek niteliğindeki mektuplardan birine yer veriyorum.
Âlim dost, Muhammed Özkılınç’tan:
Değerli Serdar Arseven;
19/11/09 tarihli köşenizde demokratik açılımın önemli ve göz ardı edilen bir yönüne temas etmişsiniz:
“MEDRESELER”
Bendeniz aslen Urfalı Kürt bir vatandaş olup medrese eğitimimi, Siirt, Diyarbakır / Bismil ve Mardin / Midyat’ta tamamladım; 21 yıldır da Gaziantep’te âcizane aynı hizmete devam ediyorum.
Bölgenin sorunlarını çok iyi bilenlerdenim.
Kürt halkının cumhuriyetle değil ama cumhuriyet hükümetlerinin birçoklarıyla barışık olmadığı doğrudur, özellikle laikliği dinle ve dindarlarla savaşma aracı gibi görenlerle.
Bunun sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vs. birçok sebepleri var.
Ama kanaatimce en büyük sebebi dinî boyuttur.
Doğu’da dini eğitimin en önemli simgesi ise medreselerdir.
Bakınız Dersim katliamı birazcık deşilince neler çıktı.
Şeyh Sait isyanı deyip duruyorlar. Şeyh Sait isyan falan etmedi.
Ergenekon benzeri bir komployla provoke edildi.
Düşünün ki Tevhid-i Tedrisat Kanunu sonucu yüzlerce medrese kapatılmıştı. Bu medreselerin, tekke vb İslami kurumların üstad, meşâyih ve her biri zamanın kanaat önderi olan hocalarından binlercesinin sürgün, zindan, işkence, faili meçhullerle mezalime uğramaları halkı patlamaya hazır hale getirmişti.
Rahleyi tedrisatında bulunduğumuz üstatlarımızın kendi yaşadıkları veya üstatlarından dinleyerek bize aktardıkları öyle yürek kanatan kıssalar var ki, anlatılması da anlaşılması da güç.
Dilerseniz bu faslı kesip sadede gelelim.
Doğu medreseleri ciddi şekilde incelenmeli, sadece doğu halkına değil, tüm ülkeye neler kattığı ve kapatılmalarının nelere mâl olduğu akademik araştırmalara konu edilmelidir.
Geçmişte yaptığım iki umre ziyaretimde, Haremeyn’de karşılaştığım Prof. Doç. unvanlı hoca efendilerle sohbetlerimiz oldu.
Her sohbette, mutlaka ‘Bu kadar fasih Arapçayı nereden öğrendin?’ sorusu çıkıyordu karşıma.
Onlara medreselerimiz ve müfredatından bahsedince; bu müfredatın kendi üniversitelerindeki lisans, hatta lisans üstü eğitime denk olduğunu söylemişlerdi.
Zaten bizim Ezher v.b. yerlere giden talebelerimizden de aynı bilgiyi mükerreren almıştık.
Şu an ilahiyat ve diyanet camiasında, Arabî ve Şer’î ilimlerde mesleğinde başarılı olan hoca efendilerden niceleri, ya medrese kökenlidir veya medreseden destek almıştır.
Şimdi.
Gerekli yasal düzenlemeler yapılarak bu medreselerin ‘merdiven altı’ konumdan çıkarılması memlekete neler katar düşünebiliyor musunuz?
Bu, Kürt halkının devletiyle kaynaşmasına ciddi katkı yapmakla kalmaz.
Aynı zamanda Kürt, Türk vs. etnik kimliklerin birbirleriyle kaynaşmasına da muazzam katkı yapar.
Kim ne derse desin % 99’u Müslüman olan Türkiye halklarının asıl çimentosu İslam dinidir. Dinin iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnet de Arapçadır.
Bu iki kaynağı kendi kaynağından tahlil edecek derecede anlayıp anlatabilecek âlimler de en güzel şekliyle medreselerden yetişmektedir.
Diğer bir açıdan bakacak olursak; küresel krizin bizi teğet geçmesinin önemli sebeplerinden birinin körfezden, yani Araplardan gelen, otuz milyar doları aşkın yatırımlar olduğu medyaya yansıdı.
Biraz daha çalışırsak daha nice otuz milyarlar gelir inşallah.
Batının nice ülkeleri nice üst düzey bürokratlarıyla İslam âleminde cirit atıyor.
Asırlardan beri oraları sömürmek için; sadece Arapçayı değil, iman etmedikleri İslam’ı dâhi öğrenen ‘misyoner’, ‘oryantalist’ vb binlerce casus yetiştirip İslam âlemine salıyor.
Halbuki bizim Rabbimiz, Dinimiz, Kıblemiz, Peygamberimiz ve tüm mukaddes değerlerimiz bir.
Aramıza sınırdan engeller konulalı kaç yıl oldu ki?
Arapça’yı çok iyi bilen, ümmet bilincine sahip, tüm Müslüman halklar arasında İslam kardeşliği köprüleri kuracak ve yıllardır batılı casuslar tarafından zihinlerimize yerleştirilen kin, nefret, ırkçılık vb nice engelleri kaldırmak için lobi faaliyetleri yürütecek davetçi hocalar gönderirsek inşallah çok olumlu neticeler alırız.
Sonuç olarak; sizin vasıtanızla Sayın Başbakan, Milli Eğitim Bakanı, YÖK Başkanı ve üyeleri ve diğer ilgili zatlara seslenmek istiyorum;
Gelin Arapçayı ileri derecede öğreten medreseler için gerekli yasal düzenlemeleri yapalım.
Bunun için:
• Zaten var olan medreselere özel okul veya icâzetnâmeleri/sertifikaları resmen kabul gören enstitü vb. statü verilebilir. (Bu durumda bütçeye herhangi bir yük olmaz. Zira halk öteden beri buraların yükünü yürekten üstlenmektedir.)
• Sair yabancı diller gibi Arapça da yabancı bir dil olarak kabul edilebilir.
• Hiç değilse Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne Arapça’dan dil sınavıyla giriş için gerekli düzenlemeler yapılsa, bu bile çok katkı sağlar. (Arapça bölümüne İngilizce sınavla giriliyor. Kel alâka!)
Şu anki haliyle medreseler maddi açıdan gelecek vaat etmediğinden, çoğunlukla okulda başarı sağlayamayan çocuklar gönderiliyor.
Tabii bu işin değerini kavramış aileler de yok değil.
Onlar özellikle zeki çocuklarını bu işe vakfediyorlar ama.
İşte ama!
(Serdar Arseven, Vakit, 2009-11-21)
1000 Saat Okul, 1500 Saat Televizyon
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üyesi Mehmet Dadak, Türkiye’de ortaöğretim çağında bir çocuğun yılda 1000 saatini okulda, 1500 saatini ise televizyon ve internet karşısında geçirdiğini söyledi.

Dadak, RTÜK ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından Şanlıurfa’da düzenlenen ‘İzleme Birimleri Personeli Eğitim Semineri’nin açılışında yaptığı konuşmada, Türkiye’nin dünyada televizyon izleme oranının en fazla olduğu ikinci ülke olduğunu belirtti. ABD’de ortalama televizyon izleme oranının günlük 5 saat, Türkiye’de ise 4.5 saat civarında olduğunu ifade eden Dadak, bu kadar televizyon yayınına muhatap olup da bundan etkilenmemenin mümkün olmadığını bildirdi. Bu kadar çok televizyon izlenen bir toplumda her sunulanın alınması yerine seçici olunması gerektiğini bildiren Dadak, şunları kaydetti:
‘Bu durum bize medya okur yazarlığı tercihinin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Bunu yalnızca öğrencilere değil ebeveynlere de tavsiye ediyorum. Yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye’de ortaöğretim çağında bir çocuk yılda 1000 saatini okulda, 1500 saatini ise televizyon ve internet karşısında geçiriyor. Buna karşılık Fransa’da 3 yaşın altındaki çocukların televizyon izlemesi yasaklandı. Belli yaşa kadar da ebeveynlerinin rızasıyla izleyebiliyorlar.
Türkiye İstatistik Kurumunca bir süre önce yapılan araştırma, çocukların yüzde 82’sinin istediği programı istediği zaman seyredebildiğini ortaya koyuyor. Bu vahim bir durum. Yarının teminatı çocukların okullar yerine internet ve televizyonlardan eğitilmesi doğru değil.’ Mehmet Dadak, Türkiye’de 1500′ü aşkın televizyon ve radyo yayını bulunduğunu, bunların izleme birimlerince gün boyunca takip edildiğini, ancak sanıldığı kadar yayın ihlali yapılmadığını kaydetti. Konuşmasının son bölümünde yürürlükte olan 3984 sayılı radyo ve televizyonların kuruluş ve yayınları hakkında kanunda yapılan değişikliğe de değinen Dadak, ‘Bu konuda AB’ye uyum çerçevesinde bazı değişiklikler yaptık. Sanırım kanun bu hafta içerisinde mecliste görüşülecek’ dedi. 3 gün sürecek seminerin açılışına Emniyet Genel Müdürlüğü Güvenlik Daire Başkanı İsmail Baş, Şanlıurfa Emniyet Müdürü Sabri Durmuşlar ile davetliler katıldı.
(www.timeturk.com, 02.11.2009)
YÖK Başkanı’ndan Acı İtiraf
Türkiye sadece tohum alabilmek için İsrail ve ABD’ye korkunç miktarda para transfer ediyor. Eğer Üniversiteler gerçekten bu toplumun dertlerine çare olacaksa bu konuya el atmalı.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Biga İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi tarafından düzenlenen “6. Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Kongresi’ne katılan YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, üniversiteleri eleştirerek, “Maalesef üniversiteler, yaptıkları çalışmalarda girişimcilik konusunda kötü not alabilir” dedi. Türk üniversiteleri girişimcilik ruhuyla bulundukları toplumların problemlerini halletmeye katkıda bulunuyorlar mı? Bu sorunun cevabı evettir. Yeterli mi? Bu sorunun cevabı da ‘Hayır’dır. İki örnek vermek istiyorum. Bu örnekler ülkemiz için hayati örneklerdir. Bunlardan bir tanesi ziraat dalından gelecek. Ziraat dalında ülkemizde özellikle tohumculuk alanında maalesef üniversiteler tarafından böyle bir katkı yapılmamaktadır. Hepimizin bildiği gibi 1 kilogram tohum, 1 kilogram altından daha pahalıdır. Türkiye korkunç miktardaki paraları sadece tohum alabilmek için İsrail’e ve ABD’ye transfer etmektedir. Eğer üniversiteler gerçekten bu toplumun dertlerine çare olacaksa bu konuya el atmalıdır. Ancak bakıyorsunuz üniversitelerimizde bu konuda bir faaliyet yok. Hiç kimse bu meseleye değinmemektedir” diye konuştu.
Neden h1n1 virüsüne karşı aşı ve ilaç araştırılmıyor?
Konuşmasında sağlık alanında yaşanan bazı hususlara da temas eden YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, şunları söyledi: “Bugünlerde bakıyorsunuz H1N1 diye bir virüs ülkemize musallat oldu. Hazırlıklar yapıyoruz. İlkokulda çocuklarımızı aşılamaya başlıyoruz. Eğer üniversitelerimizde de görülürse buradaki öğrencilerimizi de aşılama konusunda planlarımız var. Dikkat ederseniz geçen 3-5 yılda ülkemize musallat olan bu tür hastalıklar tür değiştirerek devam ediyor. Bu sene H1N1 virüsümüz var. Gelecek sene bu H1N2, ertesi yıl H1N3 olacak. Böylece formül değişerek gidecek. Ülkemizde üniversitelerde acaba aşı, serum, ilaç ve tıbbi malzeme ile ilgili çalışmalar yapılıyor mu? Hani üniversiteler girişimci olmalıydı? Girişimciliğin ruhunda toplumun yaralarına çare olup bu yaraları sarmak vardı. Bunu yapıyor muyuz acaba? Girişimcilik son derece önemli bir ruh. Biz bu ruhu önce üniversitelere benimsetmeliyiz. Ondan sonra toplumun diğer kesimlerine bu ruhu aşılamaya çalışmalıyız. Maalesef biz bunları yapmıyoruz.” Üniversiteler olarak birçok konuda gerekli çalışmayı yapmadıklarını itiraf eden YÖK Başkanı Özcan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Üniversiteler yaptıkları çalışmalarda girişimcilik konusunda çok kötü not alabilirler. Bugünlerde ülkemiz çok ciddi bir krizden geçiyor. Krizin en büyük vurucu tarafı da işsizliğin artması. İşsizlik, tarihimizde görülmemiş oranlarda artış gösterdi. Bu sadece bizde artmadı. Dünyanın başka ülkelerinde bizden çok daha fazla arttı. Bizdeki artış hiç de öyle affedilir bir artış değil. Peki niye bu kadar arttı? Türk toplumu acaba krizden etkilenip bütün iş imkanlarını kapattı mı? Hayır kapatmadı. Esasında işsizliğin ana sebebi gençlerimizin meslek sahibi olmamasıdır. Gence soruyorsunuz, ‘Ne iş yaparsın?’ diye, ‘Her işi yaparım’ diyor. Bu demektir ki o hiçbir şey yapamıyor. Peki üniversiteler ne yapıyor? Acaba üniversiteler şöyle bir gayret içinde midir? Ülkemizde sayıları epeyce fazla olan liseyi bitirmiş fakat üniversiteye girememiş, iş arayan ancak bulamayan genç var. Acaba biz üniversitelerde cumartesi ve pazar günleri, yazları, geceleri bu gençlerimize ayırıp bunlara birer mesleki sertifika kazandırmak istiyor muyuz? Böyle bir faaliyet var mı? Maalesef böyle bir faaliyetimiz yok.”
(Milli Gazete, Ekim-2009)
Günaydın, Sağol
Bir ilkokul bahçesi.
Eski bir hoparlörden her günkü nakarat!
Fırçanın bini bir para.
Esas duruş, rahat!
Gülme, konuşma.
Bayan öğretmen, cırtlak bir sesle sabahın 07.30’unda bağırıyor:
Ben günaydın dediğimde, hep birlikte gür bir sesle sağol diyeceksiniz!
Anadolu’da insanlar, esnaf, sabah sabah birbirini Selamünaleyküm, Hayırlı sabahlar diye selamlar, ama devlet Günaydın dememizi istiyor.
Günaydın dememizi istiyor da, Günaydın diyene, Günaydın denir. Sağol denmez ki!
Tabiî okul dediğin kışlaya benzemeli değil mi? Kışla düzeni!
Tevhid-i Tedrisatın, Milli Eğitimin gayesi bu değil mi: Tek tipleştirmek!
Birazdan Türküm, doğruyum denecek.
Burası askerî bir kamp değil.
Bu gelenek, eski Rusya, Hitler ya da Musolini rejiminden kalma. Partizanlar, kara gömlekliler filan.
Bu durumu ne velisi, ne öğretmeni garipsemiyor. Öğrenciler de alışmış. Çoğu kimse artık bunun ne zaman, kim tarafından ve niçin böyle yapıldığını da sorgulamıyor.
Sorgulama geleneği yok ki! Devlet yapıyorsa vardır bir hikmeti.
Devlet denen şeyin, insan gibi düşünen bir canlı olduğunu mu sanıyor birileri bilmiyorum. İşte bildik Politikacı tipleri ve Bürokrat denen seçilmiş ya da atanmış adamlar oturup böyle bir kural koyuyor, sonra da bu Kutsal devletin değiştirilmesi dahi teklif edilemez kurallarına dönüşüyor / dönüştürülüyor zaman içinde.
Bu zeminde adalet gülleri değil, zulmün bıtırakları boy veriyor.
Zaman içinde çocuğunuz giderek, çağdaş etiketli, sistematik bir gerizekalı olup çıkıyor. Ya da resmi ideolojinin kulu-kölesi haline getirilmiş biyonik bir robot.
Resmi bir dini vardır, resmi bir tarih anlayışı. Resmi bir ideolojisi vardır.
Özgür bir yurttaş değil, teb’a ve reayadır. Çoğul olmayı bölünmek-parçalanmak olarak algılayan bir tektipleştirme cenderesinden geçmiş, sosyal refleksleri kontrol altında bir yurttaş vardır. Herkesin kendine düşman olduğunu düşünen, onun için de herkese düşman olan biri. Kaybetme korkusu ile kazanmayı hayâl bile edemeyen bir insan düşünebiliyor musunuz?.
Biliyorum cahillik başa beladır ama ben eğitimli insandan daha çok korkuyorum.
Suç işleme istatistiklerine bakın, suçun ekonomik, sosyal maliyetine, can maliyetine bakın, ne demek istediğimi anlarsınız.
Siz terör denilen belanın, uyuşturucu, mafia, kaçakçılık işlerinin mali yolsuzlukları yapanların cahil insanlar olduğunu mu düşünüyorsunuz.
Gerçekte okumuş da olsalar, cahil oldukları muhakkak. Ama eğer Cahilin mefhum u muhalifini eğitimli olmak şeklinde düşünüyorsanız, suç örgütleri büyük ölçüde eğitimli insanların kontrolünde. Zira bu kadar büyük soygun, vurgun, cahillik ancak eğitimle mümkündür!
Formül ezberlemekle fizik, kimya, geometri mi öğrenilir Allah aşkına. Bunları öğrenmeden de olmaz da, bu iş bundan ibaret değil ki. O formül dediğin şey kaç kilobaytlık bir şey. Ya da kaç megabaytlık bir hafıza gerekiyor bu iş için.
Okulda öğrendiği Arapça ile, İngilizce ile dil öğrenen kaç kişi var, ya da sizin çocuklarınız öğrendikleri geometri ile bilardo oynayabilir mi? Okuduğu Yurttaşlık Bilgisi ile iyi bir yurttaş olabilir mi, insan hakları ile haklarını savunabilir mi? O din dersi ile iyi bir Müslüman, dindar bir kişilik mümkün mü? Tamam inandım dese, namaz kılmak istese ne yapacaksınız?.
Hem bir şeye inanacak, hem de inancınızın gereğini yapmayacaksınız.
Yani diyorsunuz ki; Namaz kılmazsan cehennem var, ölecek din gününde hesap vereceksin. Sonra da tamam namaz kılmak istiyorum diyen bir öğrenciye, hayır bunu yapamazsın, başını örtemezsin diyeceksin. Sonra da kural böyle bana saygı duy, ben devletim, varlığını bana adayacaksın diyeceksin.
Bir çocuğun ruhunda, beyninde kopan fırtınaları nasıl dindireceksiniz; bana söyler misiniz?.
Peki kendi kutsalını ayakları altına alan, onu görmezden gelen, aksi davranışları yapan birinin, kendi kutsalına ihanet ettikten sonra ihanet etmeyeceği başka bir değer var mı?
Bunun adına eğitim diyebilir misiniz! Böyle eğitim filan olmaz. Yapılan işli eğitim filan da değil. Adının başına Milli kelimesi koyarak da Milli olunmuyor.
Siz birazdan internetinin başına geçip www. diye internete girecek, geometri dersinde x-y koordinatları üzerine kafa patlatıp, Q klavyesi ile arkadaşına mail gönderecek, ardından da okul çıkışı Q Cafe’den maximum kartı ile alışveriş edecek çocuğa siz niye, latin alfabesini kabul ederken niçin Ğ ve J’yi aldılar da W, Q, X harflerini almadılar, onu anlatın. Bu harfleri herkes fiilen kullanıyor da, resmen kabul ederse, Türkiye niçin ve nasıl bölünür, bunun felsefesi üzerinde bir şeyler söyleyin. Hani kızlar başını örtünce, okulda ibadet edecek yer olunca devlet bölünüyor ya; onun gibi bir şey işte.
Yok canım, sabahın ayazında, tabanı eskimiş ıslak ayakkabısı içinde kazık gibi ayakta dururken, parmağını kaldırıp sıkıştım bile demeye cesaret edemezler!. Bastırılmış kızgınlıklar gün gelir öfke patlamasına dönüşür ve okul çıkışı ya arkadaşını, ya da öğretmenini bıçaklar.
Oysa anneler, gözlerinin ışığı çocuklarını eti senin, kemiği benim diye, bin bir zahmetle adam olsunlar diye okullara gönderiyorlar. Sonunda okuldan nasıl dönüp geliyorlar görüyorsunuz.
İtiraf ediyorum, ben iyi bir öğrenci değildim. Sonuçta bir imalat hatasıyım. İyi ki de değilmişim. Hep ikmale kaldım, 4.5’dan 5 alarak kör topal bitirebildim okulları. Çok okurdum ama, bildiğim şeyler, okullardan bana not olarak geri dönmezdi. Ne öğrendimse okuldan kaçtığım saatlerde öğrendim. Tek bir kuralım vardı: Allah’a (c.c.) hesabını veremeyeceğim bir şey yapmayacaktım ve bir şeyi feda ediyorsam, o zaman içinde daha değerli bir şeye sahip olmalıydım. 7 senelik İmam Hatibi 9 senede 7 okul değiştirerek ancak bitirebildim.
Siz demokrasi şarkıları söylemeye devam edin, faşizm okulları tutmuş.
Sahi, öğretmenler, öğretmen sendikaları, siz ne düşünüyorsunuz bu hususta?.
Kilitlenmiş çeneler, sıkılmış yumruklarla da özgürlük şarkıları söylenmez ki!
Selam ve dua ile.
(Abdurrahman Dilipak, Vakit, 9-2009)

Kesintisiz Eğitime Tepkiler Çığ Gibi
28 Şubat mahsulü 8 yıllık kesintisiz eğitimin öğrencileri maneviyattan kopardığına işaret eden STK’lar, “Uygulama ile çocuklar suç makinesi haline geldi” diyor.
2009-2010 eğitim-öğretim dönemi dün başlarken, ‘kesintisiz eğitim’e tepkiler sürüyor. STK’lar “manevi çöküntü, misyonerlerin ekmeğine yağ sürdü” görüşünde birleşiyor.
Okullarda eğitim zili çaldı ve milyonlarca öğrenci bir kez daha yollara döküldü.
17 Ağustos 1997’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilip 1997-98 döneminde yürürlüğe giren ‘8 yıllık kesintisiz eğitim’ kanunu sonrasında yaşananlar tam bir kabus gibi.
KORKUNÇ RAKAMLAR
Araştırmalara göre, öğrencilerin yüzde 74.9’u okullarda şiddet olaylarına karıştı. Okullarda görev yapan öğretmenlerin yüzde 23’ü de şiddet mağduru.
Kesintisiz eğitim nedeniyle dini eğitimini yeterince alamayan öğrenciler arasında, uyuşturucu, alkol ve sigara kullanımı endişe verici boyuta geldi. Okullarda zararlı alışkanlıklara sahip olan öğrencilerin oranı yüzde 79’u bulmuş durumda… Emniyet Genel Müdürlüğü verilerine göre, mala karşı işlenen suçlarda her 100 şüpheliden 25’i, intihara teşebbüs eden her 100 kişiden 20’si, 100 cinayet şüphelisinden 9’u da çocuk. Öğrenci çocuk sanık sayısının artış oranı yüzde 40. 12. yılına giren yasayla tasarlanan “başarı” ise yerini “başarısızlığa” bıraktı.
Öğretmen açığı 100 bini aşarken, kapanan köy okulu sayısı 10 bine ulaştı. Yine eğitim sistemi ile had safhaya ulaşan maneviyatsızlık en fazla misyonerlerin işine yaradı. Binlerce genç misyonerlerin etkisi altında kaldı.
AGD: “UYGULAMA, MANEVİ ÇÖKÜNTÜYÜ BERABERİNDE GETİRDİ”
AGD Genel Başkanı İlyas Tongüç, eğitim sistemini daha çağdaş hale getirmek adına çıkarıldığı iddia edilen sistemin gerçek hedefinin ana-babanın, çocuğunun eğitimi üzerindeki haklarını gasp etmek olduğunu söyledi. Eğitimde sorunların her geçen gün arttığına dikkat çeken Tongüç, şunları kaydetti:
“Bugün halen 1 milyonun üzerinde çocuk okula gitmiyor ve okuma-yazma bilmiyor. Yüz binlerce öğrencimizin halen taşımalı eğitim denen garabet uygulama gereği kilometrelerce uzaktaki okullara taşınması işkencesi de çocuklarımızın hak etmediği bir uygulama olarak ortadadır. Ülkemizin 15-24 yaşları arası 4.4 milyon genci, ne çalışmakta, ne okumakta ve ne de içinde geleceğe dair herhangi bir umut barındırmaktadır. Manevi çöküntü ürkütüyor.”
“ÇOCUKLAR SUÇ MAKİNESİ HALİNE GELDİ”
“Kesintisiz eğitim nedeniyle dini eğitimini yeterince alamayan çocuklar arasında gayri ahlaki davranış biçimleri çok hızlı bir şekilde gelişmektedir” diyen Tongüç, sözlerini şu şekilde sürdürdü:
“Ülkemizde son yıllarda artan sosyal çöküntüyle beraber aile bağlarında zayıflama olmakta ve çocuklarımız suç makinesi haline gelmektedir. Gençlerimiz ebeveyn katili olacak kadar köklerine yabancılaşmıştır. Uyuşturucu ve fuhuş maalesef ilköğretim okullarına kadar inmiş, kapkaç çeteleri ve hırsızlık şebekeleri artmıştır. Mutsuz ve zararlı bir nesil yetişmektedir. Okul sıralarında oturması gereken çocuklarımız sanık sandalyesinde oturmakta, kalem tutması gereken eller silah, bıçak, şiş, kama tutmaktadır.”
EĞİTİM-BİR-SEN: “ÇOCUKLAR ŞİDDET İLE ANILIYOR”
Eğitim-Bir-Sen Ankara Şube Başkanı Mustafa Kır: “8 yıllık zorunlu temel eğitim sistemi dayatma ve çürük temeller üzerine oturtturulmuştur. Sistemin amacında, esasında tek tipleştirme ve toplumu tepkisiz hale getirmek vardır. En büyük reform diye yutturulmaya çalışılan sistem çökmüş, okullarda sistemin getirdiği sorunlar yüzünden öğrenciler şiddet ve kötü alışkanlıklar ile anılır hale gelmiştir. Halkın büyük bir çoğunluğunun istemediği, 28 Şubat postmodern darbesinin ürünü olan bu anlayış artık terk edilmelidir.”
TÜRK EĞİTİM-SEN: “KISITLAMALAR VE YASAKLAR MİSYONERLERİN İŞİNE YARADI”
Türk Eğitim-Sen İstanbul Şube Başkanı Doç. Dr. Hanefi Bostan: “Öğrenciler, kesintisiz eğitim ile yanlış yerlere yönlendirildi. Çocuklar yalnız bırakıldı ve hakları gasp edildi. Ayrımcılık nedeniyle başarı yerini hüsrana bıraktı. Dayatma, beraberinde sorunları getirdi. Dini ihtiyaçlar giderilmedi. Maneviyatsızlık had safhaya ulaştı. Kısıtlamalar ve yasaklar misyonerlerin işine yaradı. Gençlerimiz din değiştirir hale geldi. Ama buna karşın halen tedbir alınmış değil. Artık hükümetin bu eğitim anlayışına ve işleyişine müdahale etmesi gerekiyor.”
(Vakit, 25.09.2009)









