Muzik calici calismiyor


EĞİTİM

Kaynak Temizliği

Anne Babanın Ağzından Bal Akıyorsa Çocuk Temizlenir,

Eğer Anne ve Baba Kusuyorsa Çocuk Kirlenir.

50 Cent’lik Gençlik

Liseliler, eğitim sistemini bu hale getiren Kenan Evren’i bile tanımıyor

ANTALYA’da, TÜBİTAK için 4 lisede 289 öğrenciyle yapılan bir araştırma, öğrencilerin Türkiye ve dünya tarihine damga vurmuş kişileri tanımadığını ortaya çıkardı. Fotoğrafları gösterilen 12 Eylül darbesinin lideri ve 7′nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i ‘Tanımıyorum’ diyen erkek öğrencilerin oranı yüzde 69, kızların yüzde 88 çıktı. İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy’u da erkek ve kız öğrencilerin yarısından fazlası tanımadı. Küba’da devrime imza atan Che Guevara, Sultan Vahdettin ve Karl Marx’tan daha çok tanınırken, ‘50 Cent’ adı ile popüler olan ABD’li rap müzik sanatçısı Curtis James Jackson, tanınırlıkta ünlü piyanist Fahir Atakoğlu, Ayhan Işık, Müşfik Kenter, Ayşe Kulin ve Orhan Pamuk’un toplamını geçti.

Curtis James Jackson

Antalya Anadolu Lisesi 11′inci sınıf öğrencileri Mustafa Kürşat Sert ve Meysa Baykal tarafından felsefe öğretmeni Seda Ünal gözetiminde geçen Ocak ve Şubat aylarında TÜBİTAK için hazırlanan bir araştırmanın sonuçları, anketi yapanları da şaşırttı. Sonuç raporunda, ‘Çalışmamız boyunca bilimin nesnellik ilkesine uygun davrandık. Ancak çalışmamızın sonucunda ortaya çıkan, yakın tarihimizdeki önemli kişiliklerin ve sanatçıların tanınmayışı bizi şaşırtan bir durumdu” denildi.

ANKETİ YAPANLAR DA ŞAŞIRDI

Antalya’da dört farklı ortaöğrenim kurumunda eğitimlerine devam eden 289 öğrenciyle yapılan araştırmada, deneklere tarihi ve siyasi kişiler, sanatçı ve düşünürler ile tarihi yerlerin fotoğrafları gösterildi, ‘Tanıyorum’, ‘Tanımıyorum’ şıklarını işaretlemeleri istendi. Dünya ve Türkiye siyasi tarihine bir dönem damgalarını vuran Sultan Vahdettin, Enver Paşa, Ernesto Che Guevara, Kenan Evren ve Karl Marx içerisinden en bilindik kişi Che Guevara çıktı. Che ankete katılan erkeklerin yüzde 75′i, kızların da yüzde 66′sı tarafından tanınırken, Türkiye’nin yakın siyasi tarihine damgasını vuran Kenan Evren’i ise erkeklerin yüzde 69′u, kızların ise yüzde 88′i tanımadı. 1980 darbesinden 10- 11 yıl sonra doğan ve bugün lise eğitimi alan öğrencilerin yarısından fazlasının Kenan Evren’i fotoğrafından tanımaması, anketörleri en çok şaşırtan durum oldu.

Che Guevara

KENDİMİZE YABANCIYIZ

‘Küreselleşme, ortaöğretim gençliğini kendi kültüründen uzaklaştırarak toplumsal kimliğine yabancılaştırmaktadır’ hipoteziyle ortaya atılan araştırmada, kendi sanatçılarımızı tanımadığımız ortaya çıktı. Oynadığı 200′e yakın filmle Türk Sinema tarihine ‘Taçsız Kral’ olarak geçen ve 1950′li yılların sonunda şansını Hollywood’da deneyen Ayhan Işık, ankete katılan erkeklerin yüzde 22′si, kızların ise yüzde 27′si tarafından tanındı. Buna karşılık, Hollywood starı Angelina Jolie’nin ise ankete katılan her 100 kişiden 80′i tarafından tanındığı saptandı. Nobel Edebiyat ödülü alan yazar Orhan Pamuk ise ankete katılanların ancak yüzde 47′si tarafından tanındı.

Orhan Pamuk

FAHİR ATAKOĞLU’NU TANIYAN YOK

Araştırmaya denek olarak katılan öğrencilerin tamamına yakınının Antalya merkeze 70 kilometre uzaklıktaki Side’de bulunan Apollon Tapınağı’nı bilmedikleri ortaya çıktı. İtalya’nın simgesi olan Pizza Kulesi ise erkeklerin yüzde 61′i, kızların ise yüzde 45′i tarafından tanındı. Besteleriyle birçok müzik ödülü alan ünlü piyanist Fahir Atakoğlu’nu hemen hemen hiç kimse tanımazken, son yıllarda dünyayı saran ‘Rap’ müziğinin Amerikalı temsilcisi 50 Cent’i ankete katılanların çok büyük bir kısmının tanıdığı belirlendi. 50 Cent’i tanıyan erkeklerin oranı 92, kızların ise 82′i çıktı.12 Eylül darbesi kendi geleceğini kurmak için en büyük darbeyi eğitime vurdu, hem eğitimi, hem eğitimin temel öğesi olan öğrenci ve öğretmeni suçladı, yargıladı, hapse attı.

Fahir Atakoğlu

(Milliyet, 2009)

Eğitim sistemimi açısından 12 Eylül

Üniversite özerkliğine darbe vuruldu. Öğretmenlerin örgütü TÖB-DER kapatıldı, yöneticileri gözaltına alıpın sorgulandı, yüzlercesi görevlerinden uzaklaştırıldı.

YÖK getirildi, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’yla çok sayıda ilerici öğretmen okulardan, bilim adamı üniversitelerden uzaklaştırıldı. Eğitimin kalitesi düştü, bilimsel araştırmalar geriledi.

Sorgulayıcı araştırıcı eğitim modeli yerine, ezberci model dayatıldı.

Öğrenciye potansiyel suçlu gözüyle bakıldı, demokratik katılımı önlendi, tepki gösterenler polisle karşı karşıya bırakıldı.

Kitabı düşman bildi, toplattı ve yaktı. Öğretmen ve öğrenciyi potansiyel bir suçlu gibi gördü. Paralı eğitimi özendirdi, vakıf üniversitelerine olanak sağlayarak devlet üniversitelerinin gelişmesini engelledi. Öğretmen ve öğrenci örgütlerini dağıttı.

Üniversite harçları, eğitime katkı payları 1983 yılında yürürlüğe girdi. YÖK kurularak üniversitelerin özerkliği ve bilimsel gelişmesi, vakıf üniversiteleri de kurularak devlet üniversitelerinin gelişmesi engellendi. Birçok yurtsever öğretim üyesi üniversiteden uzaklaştırıldı.

Ezberci eğitim, dersane ve paralı eğitimin temelleri bu dönemde atıldı.

(Posta, 2009)

Çocuğum Kitap Okumuyor

Her şeyiyle “Osmanlı’yım” diyen ahşap bir konak satılmıştı. Yeni sahibi beni eve davet etmişti.

“Şu kitaplar ne kadar eder?”

Baktım; çoğu Osmanlıca, bir başka medeniyete ait gibi, okunmaz olmuş. Kim bilir hangi asırda, hangi mübarek insan, divitini hokkaya batırıp, notlar almış. Onun torunlarının, mirasçılarının kütüphaneyle ilişkileri yok ki, kitaplara sahip çıkmamışlar. Bırakın okumayı, satmayı bile akıl edememişler. Parçalanmış bir kitap vardı. Sahifeleri dağılmış, “çok eski” diye bir köşeye atılmış. Bir yaprak alıp uzattılar. “Bu ne?” diye sordular. Baktım; Kur’an! Osmanlı konağında tanınmayan kitap. Hayret, dedim, nasıl da çökmüşüz. Şimdi de kalkınmanın yollarını arıyoruz.

Ben kitap olmayan bir evde doğdum. Annem babam ümmiydi, okuma yazma bilmezdi. Bir gün öğretmen “yön nedir, öğrenin gelin” dedi. Eve gelip, amcama sordum, “yön sorusunu sordu öğretmen, yön nedir?” Amcam dedi ki, “sen yanlış anlamışsındır, gön’dür o. Gön, sığırın derisidir” dedi. Böyle bir ailede yetiştim. 18 yaşıma geldiğimde babama, anneme ve Erzincan’a baktım “sen sen olma, değiş. Başka şeyler de yapabilirsin” dedim. Sonrasında kendi kendime İngilizce ve Arapça çalıştım. Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde yayınladığı klasiklerden büyük bölümünü genç yaşlarda okumuşumdur. Kendime baktığımda 1940′lı yıllardan farklı bir Ömer olmuştum.

Bir gün babam, Mevlid diye bir kitap almış, getirdi. Köydeyiz; cevizin altında. Oku, dedi babam. “Allah adın zikredelim evvela” diye başladım okumaya. Babam bilgili bir adam değildi. Bağımız bahçemiz vardı, onlarla meşgul olurdu. Fakat kendi durumuna göre, kitap okutmaya çalıştı bana.

Bana soruyorlar, “çocuklarımıza kitapları nasıl okutabiliriz?” Evvela şunu bilmek lazım, ebeveyn televizyon seyrederken, çocuk kitap okumaz! Ben çocuklarıma “kitap okuyun” dediğimi hatırlamıyorum. Benim döktüğüm kitapları onlar topladı, böylece kitaplarla iç içe büyüdüler.

Mesela bir aile düşünelim: Ebeveyn çeşitli kitaplar, mecmualar alır, okur. İster istemez onları kenara, köşeye bırakırlar. Çocuk bu kitapları alır, resimlerine bakar, sayfalarını karıştırır, belki de yırtar. Böylece çocuk kitapla dergiyle meşgul olur. İşte böylesine bir çocuk mutlaka okuyacağı bir şeyler bulur. Nasıl ki insan arzu ettiği şeyi yerse, o daha faydalıdır. Zorla yediği şey pek faydalı olmaz. İnsan öyle bir yaratıktır ki Allah onun ihtiyaçlarını ona istetir. Mesela susuz kalan su ister, aç kalan yiyecek ister. Çocuğun da isteyeceği bazı resimli veya yazılı yayınlar olabilir. Anne-baba buna dikkat etmelidir. Neden hoşlanıyorsa o yönde gidilmelidir.

Bir anne diyor ki, “çocuk yemek yemiyor!” Çocuğun seveceği yemeği pişirince yer. Yemekle kitap aynı şeydir. Çocuğunuz hangi kitabı beğenirse, onu alın.

Amerika’da çocuk oyuncağı satan dükkânlarda, çocuk kitapları da satılıyor. Çocuklar, meraklıdır. Soru sorarlar. Çocuğun soruları tespit edilip, o sorulara cevap verecek kitaplar alınabilir. Mesela oğlum ilkokul üçe gidiyordu. Ona resimli bir ansiklopedi almıştım. Oğlum severek okumuştu. Çocuğun kitabı sevmesi için, kitabın renkli ve resimli olması lazım. Hikâye, masal ve kıssaları çocuklar rahatlıkla okur.

Çocuğum kitap okumuyor diyen anne-baba, önce kitabı kendisi okusun.

(Hekimoğlu İsmail, 09 Mayıs 2009)

YÖK Kuruldu, Bilim Bitti

1980-82 döneminde Türkiye’de en önemli iki şey olmuştur; Birincisi Türkiye’de yerli sanayi kurma “şak” diye kesilmiştir. Bununla bağlantılı aynı sıra ikinci bir olay var: YÖK kurdurulmuştur.

YÖK’ün kurdurulmasının sonucu nedir?

Üniversitelerde araştırma adeta yasak edilmiştir. Yasak demeye gerek yok, fiilen nerdeyse yasak hale getirilmiştir. Araştırma yapamazsın, yaparsan da bir sürü dert alırsın. Fizik, kimya gibi konularda bile sahici araştırma yapanın başı derde girer. Gıcık bir konu olması gerekmiyor. Araştırma yapmak yerine 40 saat ders verip para alacaksın. Dünyada böyle bir şey olmaz. Böylelikle üniversiteler bitirilmiştir. Üniversitelerde bugün bilim de yoktur, eğitim de yoktur. “Peki niye Üniversiteler bitirilmiştir?” Biz hatırlıyoruz: 70’lerin sonlarına kadar millet iki kelime ile (“faşist, komünist”) birbirine düşürülüyordu, bombalar patlıyordu. Bu anarşi olaylarına rağmen üniversitelerde araştırma, bilim, teknik havası başlamıştı. Sanayiler yerli imkanlarla kurulmaya çalışılırken örneğin bir plastik fabrikası kurulacağı zaman üniversiteden konuyla ilgili kişilere araştırmalarını yaptırıyordu.

Bir taraftan sanayi durduruldu. Yerine gezim (turizm) yerleştirildi. Gana’ya İngilizler aynı modeli sokmuşlar. “Canım sizin yapmanıza gerek yok. Biz size satarız. Siz turizmle geçinin” demişler. Türkiye’de sanayinin durdurulması, aynı zamanda üniversitelerin araştırma bilim, teknik bitirilmesi suretiyle sanayi kuracak, teknoloji geliştirecek insan gücünün engellenmesi “muz iktisadiyatı”na dönüşümü hazırladı. Üzülerek söylüyorum, Türkiye’de bugün artık meslek sahaları kalmamıştır. Mühendisler, elektrik, makine hele de temel bilimlerde öğrenim görenler meslekleriyle hiç alakalı olmayan işlerle uğraşmak zorunda kalıyorlar. Avrupa’dan makine alacağız. Kumaş dokuyacağız; Avrupa’dan makine alacağız. Şimdiye kadar dokuma tezgahları için verilmiş olan döviz dışarıya satılan tüm dokuma ürünlerinden alınan dövizden daha fazla imiş! Nitekim dokuma ürünlerini de, “Çin, Pakistan’dan daha ucuza alırız.” Dediler. Dokuma ürünlerini de almadılar ya da kota koydular. Gezimi de 2 günde 2 kelime ile durdurdular.

Ayrıca, evrenkentlerin her dalda (toplumsal bilimler dahil) sanayi ile, özel ve kamu kuruluşları ile, savunmayla etkileşim içinde olmaları gerekir. Örneğin A.B.D.’de, tarih, siyasal, kültürel budunbilim (“antropoloji”) gibi dallarda bile, evrenkentlerde devlet destekli araştırmalar yaptırılmakta, bazı ülkelerin nasıl denet altında tutacakları, nasıl bölünmeler yaratılacağı, hedef, kimlik saptırmaları yapılacağı, her an nasıl iç ve dış dengelerin bozdurulabileceği, yeni (Orta Asya’daki gibi) ülkelerin nasıl nüfuz altına alınıp yeni pazarların açılacağı hesaplanmaktadır. “Destabilization” terimi Amerika’da halk diline kadar inmiş, bu “istikrarsız tutma, istikrar bozma” yöntemleri, tahmini pek de zor olmayan matematiksel bir bilim haline getirilmiştir.

Şunu da ilave etmeli ki, sömürgeleşmiş veya resmen olmasa da sömürgeden daha acıklı duruma getirilmiş ülkelerde, ulusal hedefler, bağımsız gelişmeler oluşmasın diye sürekli tedbirler alınıp yetenekli, onurlu, ülke çıkarlarına bağlı kişiler devamlı olarak altta veya kenarda bırakılır; kişiliksiz, onursuz, şahsi çıkar düşkünü, yeteneksiz, yaratılıcılıktan yoksun, kolayca kullanılabilir kişiler kilit noktalara getirilirler.

Tanzimat’tan beri zaman zaman Batıya binlerce öğrenci göndermekten medet umuldu. Sonuç meydanda. Dışarıda 60.000 öğrenci okutulduğu söyleniyordu. En son bir yerde okudum, 200 bin olmuş. Bir öğrencinin masrafını yıllık 30 bin dolar olarak kabul edersek, bu senede 6 milyar dolar demektir. Beş yılda 30 milyar dolar. Bu meblağı, Türkiye’deki bütün evrenkentlerin toplam bütçesiyle karşılaştırmanızı isteyeceğim. Eğer bu 6 milyar doları bu iş için harcıyorsa bir ülke çok büyük gayelerin olması lazım. Bu öğrencilerle ‘şu sanayii kuracağız, şu teknolojiyi geliştireceğiz’ diyen yok tabii. Bu insanlarımız Türkiye’ye dönseler bile imkan yok. Oralarda kalmayı tercih ediyorlar. Beyin göçü ortaya çıkıyor.

(Hedef Türkiye, Profesör Dr. Oktay Sinanoğlu)

Yabancı Dille Eğitim

Tarihte ve şimdi de Türk’ün en büyük düşmanı, İngiliz senin İngilizce öğrenip de adam olmanı ister mi? 1953’de Ankara’da tek bir Türk okuluna çengel atmakla başladılar, sonra çayır yangını gibi yaydılar. Millet sonunda yuttu. “Eğitimi Türkçe dilli yapalım” desen veliler sokağa dökülür, “İngilizce isterük” diye.

Avrupa diretmiş, çok dilli, çok dinli, çok kültürlü ülke olun diye. Yani bölünün. Türkiye’nin bütünlüğü bölünmezliği tehlikede. Bunlar topla, tüfekle savunulacak şeyler değil. Türkçe gitti mi Türkiye bölünür.

Milliyetçilik belli bir zümrenin, belli bir fırkanın vasfı olamaz. Diline, tarihine, kültürüne, haysiyetine, şerefine düşkün her Türk, Türk milliyetçisidir.

“Hazırlık Sınıfı” ya da Kendi Yurdunda Yabancı Olmak

Hazırlık sınıfı diye bir olay dünyada yok biliyor musunuz? Bunu benden başka söyleyen, yazan da nedense olmuyor. Dünyada hazırlık sınıf diye bir olay yok, hazırlık sınıfı kim için var biliyor musunuz? Mesela bir yabancı öğrenci ahmak bir ülkeden geliyordur, yabancı ülkede o öğrenci için hazırlık sınıfı vardır. Şimdi Türkiye’de nerdeyse her düzeyde, her okulda hazırlık sınıfı var. Dünya garabeti bir durum. Ama bundan ne sonuç çıkar biliyor musunuz? Demek ki Türk öğrenci kendi yurdunca yabancı öğrenci durumuna düşürülmüştür.

Yalnız İngilizce Bilmekle Adam mı Olunur?

Oralardan hep bir yabancı hava esiyor: “İngilizce bilmeyen adam değildir” diye. Halk ne yapsın? Kendisinin de adam olduğunu göstermek için asıyor dükkanına bir
İngilizce bozuntusu isim. “İtibarım artar” zannediyor. Ama artık öğrenmelidir ki: “Yalnız İngilizce bilmekle öğünmek, diline Anglomanlıca özenti laflar sokuşturmak, işyerine İngilizce ad takmak ve de bütün bunlara temelden yol açan yabancı dille eğitime rağbet etmek, onu desteklemek” haysiyetini kaybetmişliğin, sömürge kafalı olmuşluğun baş göstergeleridir. Biliyorsunuz Türkiye’de Bakanlar Kurulu sık sık değiştiği için, yeni bakanların resimleri çıkardı 20 sene evvel Milliyet Gazetesinde; Türkiye’ye geldiğimizde bakardık resimlere. Vesikalıkların altında yazardı: “Evlidir, iki çocuk babasıdır, İngilizce bilir” diye. Biz de diyoruz ki, “Allah Allah! Başka ne bilir acaba? Mühendislik bilir mi? İktisat bilir? Devlet idaresi bilir mi? Hukuk bilir mi? Bunlardan bahis yok. Demek ki İngilizce bilmek Bakan olmak için baş marifet sayılıyor! (New York’un Harlem mahallesinde bir sürü gariban zenci var, onlar da İngilizce biliyor) Bir adam İngilizce biliyor diye methedilir mi? Biliyorsa bilsin bana ne? Meraklıysa bilsin; bilmesin demiyoruz. İşine yarıyorsa kolayca öğrenirsin gerektiği kadar. Ama bana önce, “senin bilimden, matematikten, bilgisayardan haberin var mı? Türk tarihini ne kadar biliyorsun? Türk dilini iyi kullanıyor musun? onlardan haber ver.

Adam Türk üniversitesine öğretim üyesi olacak, İngilizce’den imtihana giriyor. Bakalım bir Türkçe’den imtihan et, aday Türkçe biliyor mu? Sözüm ona “Türk” üniversitesi olan yerde Türkçe bilmeyen hocanın işi ne?

İngiltere Dil Ticaretiyle Geçiniyor

Bundan 5-6 sene önce Lordlar Kamarası üyesi bir İngiliz dedi ki ”Bizim en büyük kazancımız, İngilizce’den” dedi. İngiltere bugün, başka devletlerden İngilizce öğrenmek için gelen öğrencilere açtığı kurslardan ve İngilizce öğrenmeyi sağlayan şeylerden geçimini sağlıyor.

Türk eğitim sistemi bir anlaşmayla teslim edilmiş. İsmet Paşa Amerikalılarla anlaşma yapmış. Demişler ki: Milli Eğitim Bakanlığında 8 kişilik bir kurul olacak. Dördü Türk, dördü de Amerikalı. Ama dört Amerikalıdan biri Amerikan elçisi ve onun oyu iki sayılıyor. 1945’den beri onların marifetleriyle Türk Eğitim sistemi dünyanın en rezil eğitim sistemine dönüştürüldü. Diğer bir ifadeyle eğitimsizleştirme sistemi geldi.

Amerika sadece iki şey üretir: Biri silah ve bunu satacak yerler icat eder, her tarafta bir takım ufak harpler, iç harpler çıkarır. Fransa, İngiltere, Rusya da bunu yapıyor. En çok Amerika yapıyor. ABD’nin ürettiği ikinci şey film. Bunun içine televizyon dizisi, pop müziği, sinema da dahil. Aslında bu “film” öbüründen daha güçlü bir silahtır. Çünkü milletin beynini ve gönlünü mahveder. Bunları üretir, başka bir şey üretmez.

(Hedef Türkiye, Profesör Dr. Oktay Sinanoğlu)

Al Kemalist’i Vur Sosyaliste

Dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz: İşte bir kez daha rektör atamaları tartışılıyor.
Yasaya göre üniversite 6 rektör adayını seçimle belirliyor. Bu 6 adayı YÖK, 3 kişiye indirip Cumhurbaşkanı’na sunuyor.
Köşk de önüne gelen 3 adaydan birini rektör atıyor.
Bu sistemin varacağı absürt noktayı yıllar önce yazmıştım: Üniversitedeki seçimde sadece “bir oy” alan (yani kendine oy atmış olan) aday dahi rektör olabilir.
Çünkü o “tek oy” sayesinde, “altıncı sıradaki aday” olarak ismi YÖK’e gider. YÖK üçe indirdiği listede ona da yer verir. Cumhurbaşkanı da imzaladı mı, tamam, sadece kendi oyuyla rektör olur adamımız.

* * *

“Pratikte böyle bir şey olmaz” diye itirazlar gelmesinden sadece dört gün sonra, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2 oy alabilmiş (kendisi ve eşi) adayı rektör atamıştı.
Ama sonra Abdullah Gül de benzerini yaptı!
Yani benim “karşı” olduğum Sezer ile “desteklediğim” Gül, aynı kötü mekanizma içinde “eşitlendi.”
Demek ki bu aşırı merkeziyetçi yapıyı demokratikleştirmek gerekiyor.
Peki, ne yapmalı?
Bu soruyu duyanlar hemen şöyle diyecektir: “Üniversite kimi seçerse rektör o olsun.”
İlk bakışta pek demokratik bir sistem: Sandıktan birinci çıkan kişi (pratikte bir profesör) rektör olacak.

* * *

Hoooop, durun bakalım.
Rektörünü seçen “üniversiteliler” kim? Yani kimler rektör seçiminde oy kullanıyor?
İşte asıl mesele burada: Rektör seçiminde sadece “öğretim üyesi” statüsündeki zevat oy verebiliyor.
Peki ya diğer öğretim elemanları?
Yani öğretim görevlileri, araştırma görevlileri, okutmanlar?
Hayır, onlar “insandan” sayılmıyor; rektör seçimine katılamıyorlar.

* * *

Bitmedi!
Üniversitede daha nice çalışan var: Doktor, mühendis, mimar, hemşire ve diğerleri. Onların da mevcut sistemde oy verme hakkı bulunmuyor.
Alabildiğine elitist bir sistemle karşı karşıyayız.
Demek ki neymiş.
YÖK ve Cumhurbaşkanı’nı devreden çıkarmakla rektör seçimleri demokratikleşmiyormuş.
Rektör olacaklarda bazı özellikler aranabilir. Kabul.
Ancak seçimi mutlaka üniversitenin tabanına yaymak gerekiyor.
Profesörden okutmana, revirdeki doktordan muhasebeciye, tüm üniversite çalışanları oy verebilmeli.
Hatta aralarından seçecekleri (faraza yüzde 2 oranındaki) temsilcilerle öğrenciler de seçime katılmalı.

* * *

Dünyada birçok farklı rektör belirleme sistemi uygulanıyor. Biz “demokratik bir seçimle bu işi yapalım” diyorsak, o zaman yukarıda anlattığım “seçmen tabanını genişletme” fikrini uygulamamız gerekir.
Eğer rektörü, şimdiki gibi, bir avuç öğretim üyesiyle seçmeye kalkışırsanız, o rektör üniversitenin “kralı” olur.
Nitekim bir kere seçildikten sonra çeşitli numaralarla tekrar seçilen, ayrılırken de yerine eşini getirmeye çalışan nice rektör gördük.

* * *

Ancak hemen herkes meseleyi, halen uygulanan “elitist” sistem içinde tartışıyor.
“Sosyalist” ve “demokrat” diye bilinen akademisyenlerin bile bu konuda Kemalistlerden ve devletperest muhafazakârlardan farkı yok.
Entelektüel yayınlara uzun makaleler yazıyor, gazete ve TV’lere demeç veriyorlar ama hiçbiri “Öğretim görevlisi, asistan ve okutmandan başka, muhasebeci, hemşire ve bahçıvan da rektör seçiminde oy kullansın” demiyor.
Bu konu gündeme geldiğinde “hamhum şaralop” deyip lafı değiştiriyorlar.

(Emre Aköz, 10.07.2010)

Ezberci Eğitim Ezberi