Muzik calici calismiyor


BÜYÜK ZATLAR

İbrahim Bin Edhem Hazretleri

İbrahim Edhem bir gece vakti tahtında otururken sarayının damında ayak sesleri duydu. Damın üstünde bir kaç insan sert adımlarla yürüyorlar, oradan oraya geziniyorlardı.

İbrahim Edhem başını pencereden çıkardı:

“Kim o? Sarayımın damında ne işiniz var, neden oraya çıktınız?” diye seslendi.

Yukarıdan cevap verdiler: “Develerimizi kaybettik onları arıyoruz,” dediler. İbrahim Edhem hayretler içinde kalarak sordu:

“Gecenin bu vaktinde sarayın damında deve aranır mı, böyle bir yerde deve arandığını kim görmüş?”

Damdakiler cevap verdi:

“Peki sen tahta oturmuş, lüks içinde pâdişahlık ederken Allah’ı arıyorsun, bulmayı umuyorsun da, bizim burada deve aramamıza mı şaşırıyorsun?”

Bunun üzerine İbrahim Edhem tahtı tacı bırakarak ermişlik yolunu seçti. (Mesnevî, c. IV, beyit: 829)

İbrahim bin Edhem, bizim din ve tasavvuf kültürümüzde adı çokça geçen biridir. Menkıbelerle süslü ilgi çekici bir hayat hikâyesi vardır. İdealleri uğruna yöneticiliği terk edip olgunlaşma yolunu seçmesi dolayısıyla merak ve ilgi konusu olmuştur. Edebiyatımızda nesir ve nazım şeklinde yazılmış bir çok İbrahim Edhem menkıbeleri vardır.

İbrahim Edhem bugün Afganistan sınırları içinde yer alan Belh şehrinde doğmuştur. Sekizinci yüzyılda yaşadı. 778 tarihi civarında vefat ettiği kabul edilir. O zamanlar Belh bölgesi önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. İbrahim Edhem bu bölgenin hükümdarı veya hükümdarın oğlu olarak görünüyor. Tacı tahtı bırakıp zühd ve takva yoluna yönelmesi herkesin ilgisini çekmiş, bu konuda çeşitli menkıbeler oluşmuş, hayatı destanlaşmıştır. Menkıbeler birbirini tamamlar mahiyettedir. Bunlardan birini Mevlâna’nın Mesnevî’sinden naklen bu yazımızın başında sunduk.

Bir takım mânevî ikazlarla İbrahim’in kafasında ukdeler oluştuğu anlaşılıyor. Yine bir gün avlanmaktayken saatlerce bir ceylânın peşinde koşar. Bu sırada gaipten birkaç defa şu sözleri işitir: “Ey İbrahim sen bunun için mi yaratıldın?” Sonunda “Vallahi sen bu iş için yaratılmış değilsin!” denir.

Peşinden koştuğu ceylân bir ara dile gelir: “Ben seni avlamak için gönderildim, senin beni avlaman için değil. Zavallı bir hayvanı okla öldürmek sana yakışır mı? Bundan başka işin yok mu?”

Bütün bunları şöyle yorumlayabiliriz: İbrahim Edhem memleketinde yönetici veya şehzâdedir, madden iyi bir konumdadır. Fakat huzurlu değildir ve mânevî arayışlar içindedir. Bu hal onun çevresindeki olayları o yönde değerlendirmesine yol açar. Ve sonunda kesin bir karar verir: Bütün ihtişâmıma rağmen tacı tahtı, yöneticiliği ve sâhip olduğu maddî imkânları bırakacak ve mânevî olgunlaşma yoluna girecektir. Aslında bu zor bir karardır. Ama sonu hayırlı çıkmış, İbrahim Edhem’in adı bu sûretle ebedîleşmiştir. Ondan bize çok değerli sözler ve renkli menkıbeler kalmıştır.

Belhi terk edip yolara düşen İbrahi Edhem çobanlarından birine rastlar. Kendi üstündeki kıymetli elbiseleri çobana verir. O da çobanın basit, kaba-saba elbiselerini giyer. Bunun anlamı şudur: Artık bundan sonra şekle, süse, ziynete, maddî görüntüye önem vermeyecektir. Daha çok iç dünyasına yönelecek, ahlâkını güzelleştirecek, öteler âlemine adım atmaya çalışacaktır.

İbrahim Edhem aylarca seyahat etti. Pek çok belde ve şehri dolaştı. Şam, Irak, Hicaz, Anadolu, Beyrut, Basra, Kufe, Mekke, Medîne, Kudüs, İskenderiyye, Antakya, Tarsus bunlardan bir kısmıdır. Menkıbeye göre bir gün çölde kendisine bir adam “ism-i azam” duâsını öğretti. Bu kişinin Hızır olduğu söylenir.

Bu arada geçimini mevsimlik işlerle, bağ bekçiliği, ırgatlık, değirmencilikle sağlamıştır. Yani elinin emeğiyle geçinmeye önem vermiştir. Bazı kara ve deniz seferlerine katıldığı da söylenir.

İbrahim Edhem takva konusunda çok titizdi. Şöyle derdi: “Yiyeceğini temiz tut, yâni şüpheli ve haram olanı yeme, geceleri namaz kılmaktan ve gündüzleri oruç tutmaktan sorumlu değilsin.”

Herhangi bir şekilde yoldan çıkmış, kötülüğe bulanmış kimseleri reddetmek doğru değildir. Asıl olan, insanı bir şekilde kazanmaya çalışmaktır. İyi niyetle uzatılan el, yapılan güzel bir davranış çok defa karşılık bulur ve güzel sonuçlar doğurur. İbrahim Edhem’de bunun ilgi çekici bir örneğine rastlanır:

İbrahim b. Edhem yolda giderken bir sarhoşa rastlar. Adam yere yıkılmış, üstü başı perişan, ağzı yüzü bulaşık ve kir pas içindedir, sarhoşluktan bu hâle gelmiştir. Onun, insan haysiyetiyle bağdaşmayacak bir şekilde, böyle bir görüntü içinde kalmasına gönlü râzı olmadığı için, gidip su getirir, sarhoşun elini yüzünü güzelce yıkar, üstüne başına çeki düzen verir ve uzaklaşır. Durumu görenler, ayıldığı zaman adama olup bitenleri anlatırlar.

Meşhur bir kimse olan İbrâhim b. Edhem’in sarhoş ağzı yıkamak gibi bu ince davranışı karşısında çok etkilenen o alkolik insan, tevbe eder ve bir daha içki içmemeye kesin karar verir. Bir müddet sonra İbrâhim rüyâsında Yaratıcı’nın şöyle bir hitâbıyla karşılaşır:

“Ey İbrâhim, sen bizim için bir ağız yıkadın, biz de senin için onun gönlünü yıkadık, yâni ona tevbe nasip ettik!”

Fiil-uygulama-amel üzerinde çok dururdu. Derdi ki: “İlmi amel için, yâni uygulama için öğreniniz. Bir çokları bu konuda yanıldı, ilimleri dağlar gibi arttı, ama amelleri, işleri, zerre kadar kaldı”.

Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya’sında şu menkıbe yer alır, İbrahim bin Edhem anlatır:

“Mekke’de Harem-i şerifte iken bir gün Kâbe’nin hademeleri beni dışarı çıkarmasınlar diye kendimi hasra sardım ve içeride kaldım. (Demek ki o günkü şartlar altında oralar şimdiki gibi kalabalık değildi ve böyle bir şey mümkün oluyordu. İbrahim anlatmaya devam eder): Gece yarısı oldu, harem-i şerifin kapısı açıldı, bir pir içeri girdi. Yanımda kırk kişi daha vardı. Pir mihraba geçti, iki rekat namaz kıldılar. Nasılsa içlerinden biri benim varlığımı fark etti:

- Burada bir kişi yatıyor, bizden değildir, dedi. Pir gülümseyip:

- İbrahim Edhem’dir, kırk gündür kıldığı namazın manevi tadını bulamaz, dedi.

Durumum gerçekten öyleydi. Hemen huzuruna vardım, selam verip eteğine yapıştım ve sordum:

- Allah aşkına söyle bunun sebebi nedir? İbadet zevkim nden kayboldu? Dedi ki:

- Falan gün hurma satın alırken tartı sırasında yere düşen bir hurmayı sana âit zannıyla alıp yediğin içindir. Oysa bu hurma satıcıya âitti. Bu yüzden manevi derecen düştü.

İbrahim anlatmaya devam eder: Sabahı zor ettim. Gidip hurmacıyı bularak helâllik diledim.

Bu konunun dini terim olarak adı vera’dır. Şüpheli şeylerden sakınmak demektir. Büyük, küçük, önemli önemsiz demeden, saf helâl ve temiz olanın peşinde bulunmak iyi müslümanlığın gereğidir. Yiyip içtiğimiz şeylerin manevi hayatımız üzerinde etkisi olduğu kesindir. Zengin bir ruh dünyasına sahip olabilmek için helâl kazanç ve temiz rızıkla beslenmek şarttır.

(Prof. Dr. Mehmet Demirci, Şubat 2010)

İmam-ı Gazali’nin Mezarı Bulundu

İran’da, Müslümanlar için ‘Kimya-ı Saadet’ ve ‘İhya-ı Ulumuddin’ gibi büyük eserleri kaleme alan alim İmam-ı Gazali’nin mezar yeri bulundu.

Moğol istilasıyla yerle bir edilen Horasan eyaletindeki Tus şehrinin geçmişine ait kalıntı ve belgeleri inceleyen Tarihi ve Kültürel Miraslar Kurumu araştırmacıları, Gazali’nin mezar yeri olarak tespit ettikleri yerleşim dışı bir noktada kazı çalışması başlattı. İmam-ı Gazali ile ilgili Türkiye’deki uzman isimlerden İstanbul İl Müftüsü Mustafa Çağrıcı, mezar yerinin daha önceden bilindiğini söyledi.

İranlı Turizm Rehberi Hassan Ruzrak, İmam-ı Gazali’nin mezar yerine ilişkin İran’da iki rivayet bulunduğunu belirterek, bugüne kadar en güçlü ihtimalin bahçesindeki taş kitabede ‘İmam-ı Muhammed Gazali’ yazan Haruniye Medresesi civarı olduğuna işaret etti. Ancak yapılan detaylı araştırmaların Gazali’nin mezar yeri olarak Tabira adlı başka bir bölgeyi gösterdiğine işaret eden Ruzrak, ‘Halk zaten daha önce söz konusu bölgenin civarında bir yere, ‘İmam-ı Gazali’nin kabri burada’ diye zaman zaman dua etmeye geliyordu. Ancak nokta olarak tam belli değildi. Şimdi mezar bulundu ve kazı çalışması yapılıyor.’ dedi.

İlk kez Cihan Haber Ajansı’nın görüntülediği İmam-ı Gazali’nin kabrinin bulunduğu bölgede işçiler, toprak altından çok sayıda tuğla parçası çıkardı. Toprak altındaki türbe alanını daire şeklinde kazan görevliler, açığa çıkarılan tuğla duvarların göçmemesi için bazı yerlerini betonla kapladı.

İranlı yetkililer, Gazali’nin türbesini ortaya çıkardıktan sonra çevre düzenlemesini de yaparak inanç turizmine kazandırmayı hedefliyor.

Öte yandan, İmam-ı Gazali ile ilgili Türkiye’deki uzman isimlerden İstanbul İl Müftüsü Mustafa Çağrıcı, mezar yerinin daha önceden bilindiğini söyledi. Ancak İranlı yetkililerin bu mezarı bakımsız bıraktığını ifade eden Çağrıcı, İmam Gazali’nin mezarı ile Firdevsi’nin mezarına yakın olduğunu anlattı. Çağrıcı, “Firdevsi için muhteşem bir abide diktiler ama İmam-ı Gazali’nin mezarı bakımsız bırakılmıştı. Bu mezarın yeri çok eskiden biliniyordu ancak İran bu mezarla ilgilenmemişti.” açıklamasını yaptı.

YÜZLERCE İSLAMİ ESER YAZDI

Bugün bir kısmı İran toprakları içinde kalmış Horasan’ın Tus şehrinde miladi 1058 doğan İmam-ı Gazali, 53 yıllık hayatında ‘Kimya-ı Saadet’ ve ‘İhya-ı Ulumuddin’ başta 500′ün üzerinde eser kaleme aldı. Ehli sünnet alimi olan Gazali ömrü boyunca ilimle uğraşıp delil niteliğinde eserler verdiği için ‘Hüccet-ül İslam’ diye de tanındı. Zamanındaki devlet adamlarından büyük övgüler almış olan Gazali, miladi 1111 yılında vefat etti.

İmam-ı Gazali’nin özlü sözlerinden birkaçı şöyle: “Atalarının dindarlığı ile kurtulacağını zannedenler; babalarının yemesiyle kendi karınlarının doyacağını, onların içmesiyle susuzluklarının gideceğini, onların okumasıyla bilgili olacağını sananlara benzerler.”, ‘Belaya şükretmek lazımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka bela yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allah, senin iyiliğini senden iyi bilir.”, “Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mesul olacaksan söyle. Yoksa sus!’

(Cihan, 12-2009)

***

İmam-ı Gazali’nin Ölümü

Gazali, Miladi 1111 (Hicri 505) yılının Cemaziyelevvel ayının 14. Pazartesi günü ölmüştür. Ölümüne ilişkin anlatılan hikâyelerden bir tanesi şöyledir:

İmam-ı Gazali, kendisini mezarın içine Şeyh Ebu Bekr en-Nessâc koysun, diye vasiyet etmişti. Şeyh bu vasiyeti yerine getirip mezardan çıktığında hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler “Size ne oldu? Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim?” dediler. Cevap vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemin vererek tekrar ısrarla sorulunca, mecbur kalarak şunları anlattı:

“İmamın nâşını mezara koyduğum zaman, Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi. «Muhammed Gazali’nin elini, Seyyidü’l Mürselin Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemin eline koy» Ben denileni yaptım. İşte mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş olmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.”

(tr.wikipedia.org)

Allah’a secde etmek isteyen dava adamı

Bekir Berk.

Öyle sevimli, öyle güzel.

Öyle kararlı, öyle cesur.

Bir gün rüyasında “niye ağlayıp duruyorsun?” diye soran nurani bir zata;

“Ben bu oğlumun İslam fedaisi olmasını istiyorum” diyen asil bir ananın oğlu. Ayasofya’nın tahta perdelerle kapatıldığını görünce ağlayan anasına;

“Üzülme onu ben açacağım.” diyen soylu bir evlat.

Hakkın, kaba kuvvetin paletleri altında ezildiği, düz bir çizgi çizenlerin bile “elif yazmak istedin” diye hapse atıldığı, minarelerin sesinin kısıldığı, ninelerin başörtülerinin başlarından çekilip alındığı yıllar.

Karar vermiştir, avukat olacaktır. Hakk’ın sesi soluğu olacaktır.

Öyle de olur.

1952′de ateşten bir gömlek gibi sırtına geçirir cübbesini.

Peyami Safa, Necip Fazıl, Üstad Bediüzzaman gibi önemli simaların savunmalarını üstlenir.

Bir gün Anakara’ya nur talebelerinin davalarını almaya gider.

Zindandaki bu sanıkların gözlerindeki parıltı, yüzlerindeki sonsuz tebessüm karşısında şaşkına döner.

“Sizi mi yoksa davanızı mı savunayım?” sorusuna; onların “Sen bizi bırak, biz yıllarca yatmaya razıyız, davamızı savun” sözleri karşısında beyninde şimşekler çakar.

Mahkûmların tutuklanmalarına vesile olan kitapları baştan sona okur.

Işığın göründüğü ufka yolculuk başlamıştır. Bir gün bir kitapta Bediuzzaman’ın resmini görür.

Öyle cesur, öyle eğilmez, öyle güzel.

Vurulur o resme.

Bir bahar çağlar siyah gözlerinde.

Ziyaretine gider.

“Kardeşim biz istihdam ediliyoruz” sözleri temiz yürekli Anadolu insanının tatlı bir yürek şırıltısıdır.

İstanbul Çemberlitaş’ta bir ofis kiralanır.

Kirasını,“Parasızlıktan dolayı mazlum bir mü’minin mahkemesine gidemezsen iki elim yakandadır” diyen, soylu insan Muammer Topbaş Hoca öder.

Aynı anda 250 mahkemenin görüldüğü yıllar.

Müdafaalar; otobüs koltuklarında, kamyon kasalarında, tren kompartımanlarında daktilo ile yazılır.

Sabahlara kadar süren hummalı çalışmalar, uykusuz geçen geceler, peynir ekmekle geçiştirilen öğünler.

Baktığı davalardan ücret talep etmez.

Dünya nimetlerine, servete ve ikbale giden yolları kendine kapamıştır.

Her defasında, ancak birkaç kişiden tedarik edilebilen paralarla alınır biletler.

Artık o tam bir Anadolu Alperenidir.

1960′lı yılların kötü yol koşulları.

Azmin önünde dize gelir, dağlar.

O günlerde Avukat Gültekin Sarıgül ziyaretine gelir.

Mevsim kıştır ama kara buza aldıran kim?

Birlikte ayakkabı almaya giderler. Gültekin Bey parasını vermek isteyince, yine o meşhur sözünü söyler;

“Hayyt! Hadise çıkarmak yok.”

Ayakkabılarını çıkarınca altının el ayası kadar delik olduğu görülür.

Çorapları ıslaktır.

Delik ayakkabılarla, ıslak çoraplarla dolaşır Anadolu’yu.

Harabeler arasında coşkun akan sular gibi koşar.

Artık Anadolu’da bir Bekir Berk rüzgarı esmektedir.

Genç meslektaşları bile onun ateşli müdafaalarını dinlemek için mahkeme salonlarındaki yerlerini alır.

Kendisine yolculuğu yasak eden doktoruna;

“Doktor bey! Yatakta ölmektense mü’minlerin yardımına koşarken ölmeyi tercih ederim.”der.

Kan kusarak düşer Anadolu yollarına.

1961′de Doğu’nun sadık, samimi ve vefalı maznunlarını savunmak için Van’a gelir.

Dönüş bileti, sebze halinin hamallarının da katkılarıyla ancak alınabilir.

Abdestsiz hiçbir davaya girmez.

Korku barındırmaz bağrında.

Tehditler vız gelir.

Çantasında taşıdığı kefeni dünya ile köprüleri attığının bir göstergesidir.

1971′de tutuklanır.

1971 Muhtırasının savcısı Nureddin Soyer mahkemede “Bediuzzaman alçaktır” deyince; sanık olmasına rağmen ayağa fırlar ve “Alçak sensin” diye haykırır.

1973′e gelindiğinde davalar azalır ve pek çok yerde de beratla sonuçlanır.

Mesleği bırakır ve çok sevdiği Hicaz’a gider. On altı yıl kutsal topraklarda kalır.

Cidde radyosunda Türkçe yayınlar yapar.

“Türkiye’den bir isteğin var mı?” diye soranlara, her defasında İstanbul simiti sipariş eder.

“O simitte İstanbul kokusu var” der.

Çay ve peynirle, gurbet ellerde zevkle yer o simitleri.

1989′da hastalanır. Kanser teşhisi konulur. Tedavi için İngiltere’ye gider.

Doktorlar kırk gün ömür biçerler. Kır beş kiloya kadar düşer. Herkes öldü ölecek diye başında beklerken o bir gün yatağında ağlayarak şöyle dua eder:

“Ey Everest tepesindeki çiçeğe rengini veren Rabbim! Ey denizin derinliklerindeki balığa rızkını veren Allah’ım! Bana iki sene daha mühlet ver. Kardeşlerimle buluşayım kucaklaşayım. Hasret gidereyim. Sonra canımı al.”diye dua eder.

Allah (c.c), bu duasını kabul eder ve tam iki sene daha yaşar. Bütün Anadolu’yu, hatta Avrupa’yı dolaşır.

Gönlünde bir bahar büyüten küheylan, artık ömrünün sonuna gelmiştir.

Sık sık bayılmaktadır. Hayat rüyasının billuru çatlamıştır.

Bu son günlerinde bile şu anda hastanede sevenlerinden dua bekleyen, bir gönül insanı Hekimoğlu İsmail’in savunmasını yapar.

Sahnede ölmeye sevdalı bir sanatçı gibidir.

Çok sevdiği dostlarından Hasan Coşar bir gün ziyaretine gelir.

Onu bu haliyle görünce can evinden vurulur. Ağlayarak;

“ Kalk ey kahraman-ı İslam! Dünya uyuyor sen uyuyorsun” der.

Birden “Bismillah” diyerek kalkar, ayaklarını yataktan uzatarak oturur ve;

“Söyle kardeşim ne yapmamız lazımsa yapalım”

O haliyle bile köpüren dalgalar gibi coşarsa da, sahile mıhlanır kalır.

O bir performans kahramanıdır.

Yine bir gün öğle namazında serum sehpasıyla birlikte lavaboya kadar giderek abdest alır ve öğle namazına durur.

Haşyet tüter halinden.

Cennetin imrendiriciliği, Cehennemin ürperticiliği vardı yüzünde.

Namazın birinci rekatını kılmış, ikinci rekata geldiğinde takati tükenmiştir. Ne kadar hamle yaparsa da bir türlü secdeye gidemez.

Söz ve sevgiden bir kale kuran kahramanın, dünyadaki bütün gücü tükenmiştir.

Çok üzülür.

Ellerini kaldırır.

“Allahım! Yoksa Bekir kulunu secdeye layık görmüyor musun? Ama, ben sana secde etmek istiyorum.”diye inler.

Namazın geri kalan bölümünü Ka’be’nin serin mermerlerinde kılar.

İlk yaz, Boğaz’ın zümrüt yamaçlarına yaslanmış dinlenmektedir.

Gün boyunca Haziran sıcaklarından bunalan Dersaadet’te günbatımıdır.

Beyaz bir güvercin, Fatih Camiinin minareleri arasından, kızıl guruba koşan güneşin arkasından mecalsiz kanatlarını çırpmaktadır.

İstanbul yine hülyalı bir gecenin koynunda en tatlı uykularına dalarken, Anadolu’da ayak basmadık yer bırakmayan küheylan bir hastane odasında baygın yatmaktadır.

Son anlarıdır.

Bir gül gibi gittikçe solan yüzü, renkten renge girmekte, bir başka baharda yaprak yaprak açmayı bekleyen beyaz bir zambak gibi güzelleşmektedir.

Nihayet, Anadolu’yu velveleye veren o aslanın kükremesi kesilir.

On yedi yıl önce bugün, Haziran’ın on dördü.

Ayın on dördü bir dolunay gibi doğar bir başka âlemin sonsuz ufuklarına.

Vakit, mahkeme salonlarının yıldırım sesli yiğidine ve yine 1995′in on beş Haziran’ında sarışın ikindiler ruhaniyat dolu Cuma akşamlarına koşarken, başladığı abdesti tamamlayamadan aramızdan ayrılan sevgili babacığıma Fatihalar uçurma vaktidir.

Ruhları şad, mekânları Cennet olsun.

(Harun Tokak, Yeni Şafak, 14 Haziran 2009)

Mevdudi

Son kırk yıl içinde, ülkemizdeki İslâmî uyanış hareketine Pakistanlı Mevdudî kadar etkisi olmuş bir kimse yoktur. Kitapları dilimize tercüme edilmiş, fikir ve görüşleri desteklenmiş, ideolojisi ve doktrini benimsenmiş, reçetesi Türkiye’yi kurtaracak plan ve program olarak genç nesillere takdim edilmiştir.

Gençliğimde merhum Mevdudî’nin taraftarı ve hayranı idim. Hakkındaki tenkitleri öğrendikten sonra vaz geçtim. Aşırı hareket etmiyorum, “merhum” diyorum.

Mevdudî, klasik ve geleneksel mânada bir İslâm âlimi miydi? Bence değildi. Onun ağır basan tarafı Müslüman bir politikacı oluşuydu. Aktivist bir şahsiyetti. Bir parti lideriydi.

Pakistan’ın resmî ismi “Pakistan İslâm Cumhuriyeti”dir. Pakistan, kuruluş tarihinden bu yana hiçbir zaman gerçek mânada bir İslâm devleti olamamıştır. Bir İslâm devleti değildi ama anayasasında Şeriat’a aykırı kanun çıkartılamayacağı yazılıydı.

İşte Mevdudî böyle bir ülkede siyasî bir parti kurmuş ve uzun yıllar boyunca süren bütün gayret ve çabalarına rağmen başarılı olamamıştır. Partisi serbest seçimlerde çoğunluğun oyunu alamamış ve iktidara geçememiştir.

Mevdudî, başta kendi ülkesi Pakistan olmak üzere Ehl-i Sünnet uleması tarafından tenkit edilmiştir.

Mevdudî “Kur’ân’da Dört terim” adlı kitabında, üçüncü hicrî yüzyıldan sonra Müslümanların Kitabullah’ın dört ana terimi olan “Rab, İlah, Din, İbadet” konusunda doğru yoldan çıktıklarını iddia etmiştir. Onun bu haksız ve ağır iddiasına karşı çağımızın büyük Ehl-i Sünnet alimi Hindistanlı Ebu’l-Hasen en-Nedvî “İslâm’ın Siyasî Yorumu” (Bedir Yayınevi, 0212/519 36 18) adını taşıyan bir reddiye kaleme almış, Mevdudî’yi çürütmüştür.

Mevdudî hakkında Türkiye Müslümanlarının, doğru cevabını bulmak hususunda derin derin düşünmeleri gereken soru şudur:

Mevdudî’nin kendi vatanı Pakistan’da, bunca olumlu şartlara ve bol imkanlara rağmen başarılı olmayan ideolojisi, çare ve çözümleri, reçetesi Türkiye’de başarılı olabilir miydi?

Bence olamazdı. Zaten durum ortadadır.

Keşke, Türkiye’nin yakın tarihindeki İslâmî uyanış hareketi Mevdudî gibi bir aktivistin rengine boyanacağına, mesela Şeyh/İmam Şâmil’in 19′uncu asır Kafkasya’sındaki “Müridizm Hareketi”ne paralel bir meşrebte olsaydı.

Mevdudî’nin Ehl-i Sünnetten ayrıldığı birkaç noktayı arz edeyim.

İslâm’ı Anlamak kitabından imanın şartlarını beşe indiriyor, “Kadere iman” akidesini ve şartını zikr etmiyor.

Öncelikle bir din olan İslâm’ı, siyasî bir sistem olarak görüyor ve gösteriyor. Evet, İslâm’da din ve dünya ayrımı yoktur ama İslâm öncelikle dindir.

Ashab-ı kiramın bazısını ağır şekilde tenkit ediyor…

Tefhimü’l-Kur’ân’da şefaat meselesinde Vehhabîleri ve Selefîleri geçen bir aşırılığa sapmıştır.

Ülkemizde hayli Mevdudî hayranı bulunmaktadır. Onların, hayran oldukları ve doktrinini benimsedikleri zata yöneltilen tenkitleri bilmelerinde hayır ve yarar vardır.

Kim bilir, belki de, Mevdudî’nin başarısızlığında, Ehl-i Sünnete aykırı aşırı ve şazz fikir, yorum ve görüşleri rol oynamıştır.

DİNDE DEFORM

Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Hikmet Çetinkaya diyor ki: “Türkiye’de devletin hâkim sistemi iki şeyi aradı durdu. Mümkünse İslâm’ı değiştirmek, ona gücü yetmezse Müslümanların din anlayışını değiştirmek. Kemalizm’in en önemli özelliklerinden biri dinde reformu amaçlaması idi. Bunda muvaffak olunamadı. Çünkü İslam’ın kitaba bağlı karakterleri böyle bir reformasyona ve deformasyona izin vermiyordu. Bu Müslümanlara da kabul ettirilemedi. Ağır baskı dönemleri yaşandı Türkiye’de ama dinde reform kabul görmedi.”

Son yıllarda dinde reform faaliyetleri yoğunlaşmış ve hızlanmıştır.

Reform için çok büyük paralar harcanmakta, birtakım kimselere yüklü “ücretler” ödenmektedir.

Bazı reformcular, “hizmetlerine” karşılık dolar mültimilyoneri yapılmıştır.

Bundan yetmiş seksen sene önce medreseler kapatıldı. Bir gecede 40 bin medrese talebesi sokağa atıldı, camilerin yüzde sekseni kapatıldı, harap edildi, yıkıldı, satıldı, kiraya verildi, din hürriyeti ayaklar altına alındı, çok zulümler yapıldı ama İslâm yine yıkılamadı. Şu anda, gerçek İslâm’ın yerine “Yeni bir İslâm” türetilmeye çalışılıyor.

Ilımlı, light, fıkıhsız ve şeriatsız, sulandırılmış, ehlîleştirilmiş, beşerî bir hümanizma veya ideoloji haline getirilmiş yeni bir İslâm.

Avrupa Birliği standartlarına uygun bir İslâm.

Feminist bir İslâm.

Cihadsız bir İslâm.

Diyalogçu ve hoşgörülü bir İslâm.

Allah katında tek hak din olma özelliğinden arındırılmış bir İslâm.

Resmî ideolojiye ayarlanmış bir İslâm.

Kitaba, Sünnete, icmâya dayanan gerçek İslâm’ın yerine yepyeni bir İslâm çıkartmak istiyorlar.

Bu yeni İslâm için yeni tefsirler yazılıyor.

Yeni hadîs külliyatları hazırlanıyor. Ayıklanmış hadîsler.

Yeni ilmihaller hazırlanıyor.

Reformcu, yenilikçi, değişimci, naylon müctehid reformculara çuval çuval ücret ödeniyor.

Aman, Batılıların hoşuna gidecek yeni bir İslâm türetelim.

Parmaklarını Müslümanların gözlerine sokarak, sahih hadîslerin bugün geçerli olmadığını iddia ediyorlar.

Kur’ân ahkamı tarihselmiş, nice ayet bugün geçersizmiş.

Reformcular, yenilikçiler, değişimciler “Ayıklanmış bir İslâm” üretmek ve türetmek için çalışıyor. Bedavaya çalışmıyorlar. Yüklü ücretler.

Fazlurrahmancılar. Ankara Ekolü.

Afganîciler.

Sürü sepet müctehidleri var. Geçenlerde bunlardan biri uçakta abdestsiz namaz kıldığını iftiharla ilan etti. Gerçek İslâm ne diyor? Su bulamazsanız veya abdest alacak haliniz yoksa teyemmüm edersiniz. Abdestsiz, teyemmümsüz namaz kılınmaz. Böyle ictihad olmaz.

Bu dinde reform hareketi gerçek İslâm’a zıttır. Bunda hiç şek ve şüphe yoktur.

İslâm’ın, Kitaba ve Sünnete mutabık ve uygun en doğru yorumunu icazetli ulema, fukaha, müfessirîn, muhaddisin, eimme-i müctehidîn, Selef-i Sâlihîn yapmışlardır.

Reformcuların, Fazlurrahmancıların, Afganîcilerin, bid’atçilerin yorumları, bazısı küfre ulaşan vahim yanlışlarla doludur.

Müslümanlar Müslümanlar Müslümanlar! Reformcuların yalanlarına kanmayınız aldanmayınız. Cumhur-i ulema yolundan, dinde Sevad-ı A’zamdan kıl kadar ayrılmayınız.

Avrupa Birliği standartlarına uydurulmuş İslâm gerçek İslâm değildir.

Kur’ân’a ve Sünnete dayanan gerçek İslâm’a bağlı kalınız.

Reformcuların tuzaklarına düşerseniz ebedî saadetinizi yitirmek felaketine uğrayabilirsiniz.

(M. Şevket Eygi, Milli Gazete, 2009-06-09)

İbn Haldun Düşüncesinde Besin, Sağlık ve Ahlak

Batı İslâm dünyasının ve dolayısıyla Batı İslâm düşüncesinin kayda değer filozof ve düşünürleri genelde Endülüs’den çıkmıştır.

Batı İslâm dünyasının ve dolayısıyla Batı İslâm düşüncesinin kayda değer filozof ve düşünürleri genelde Endülüs’den çıkmıştır. Endülüs filozofları¸ İslâm tefekkür birikiminin en önemli akıl ve kalp inşâcılarıdır. Bu filozofların sonuncusu¸ belki de en önemlisi İbn Haldun’dur (1332-1406). İbn Haldun¸ sosyolojinin ve tarih felsefesinin kurucu bilginidir. Tunus’ta doğan İbn Haldun¸ hem şer’î ilimler hem de aklî ilimler alanında eğitim görmüştür. Devlet işlerinde çalışmış nitelikli bir siyaset adamı olan İbn Haldun¸ aynı zamanda medreselerde müderrislik görevlerinde bulunmuştur. Dolayısıyla o¸ hem bir teorisyen (fikir adamı) hem de bir pratisyendir (eylem adamı).

El-İber isimli kitaba yazdığı Mukaddime’ye¸ eserin kendisinden daha fazla rağbet edilmiştir. Çünkü Mukaddime¸ aklî ve naklî (şer’î) ilimlerin büyük çoğunluğunu bünyesine almış nadir bir eserdir. Batı’da ve Doğu’da en çok okunan¸ takip edilen ve taklit edilen/faydalanılan bu eserin en tipik özelliği¸ yaşadığımız çağların ulaştığı bilimsel yöntem ve usûllerle kaleme alınmış olmasıdır. Bununla birlikte aradan yaklaşık altı asır geçmesine rağmen¸ eser bu çağda yazılmış izlenimini vermektedir.

Bu yazımızda tükenmeyen ve tüketilemeyen metniyle günümüze kadar ulaşmış olan Mukaddime çerçevesinde¸ insanlar ve toplumlar için hayatî öneme sahip olan bes(lenme)inin sağlık ve ahlâkla olan bağlantısını ele alacağız.

İbn Haldun’un besin/beslenme¸ sağlık ve ahlâk ilişkisine bakış tarzı¸ ilginç ve bir o kadar da düşündürücü fikirleri içinde barındırmaktadır. O¸ öncelikle¸ verimli ve çorak olan coğrafyaların özelliklerini hatırlatır.

Ilıman iklimlerin tamamı verimli ve mümbit değildir. Dolayısıyla bu topraklarda yaşayanların bütününün genişlik ve bolluk içerisinde yaşadığı söylenemez. Yeryüzünde toprakları verimli ve her ekilen/dikilen hububat ve meyvenin yetiştiği bölgeler olduğu gibi¸ aşırı sıcaklardan dolayı hiçbir ürünün yetişmediği (buna ot bile dahil) bölgeler de bulunmaktadır. Herhangi bir ürünün yetişmediği bölgeler ve orada yaşayan halklar¸ kıtlık ve açlık içerisinde¸ muhtaç bir şekilde hayatlarını sürdürmeye çalışırlar. Bu bölgeler Hicaz¸ Güney Yemen ve Batı Afrika’daki Müslümanların yaşadığı coğrafyalardır. Hububattan ve katıktan mahrum olan bu bölgeler¸ yoksuldur. Yiyecek ve besinleri¸ et¸ süt¸ yoğurt gibi hayvansal ürünlerden oluşmaktadır.

Çöllerdeki göçebe Arapların yaşam biçimi de benzer haller göstermektedir. Onlar da hububat ve katıklarını ekilen yerlerden temin ettikleri halde¸ bu durum her zaman için daimî ve istikrarlı bir şekilde devam etmez. Böyle hayatın sürdüğü ülkelerin yönetici ve memurlarının baskı ve zulümleri sebebiyle¸ bu bölgelerde yaşayanlar¸ aldıkları ürünlerin yüksek fiyatlarından dolayı az alıp az tüketmek zorunda kalırlar. Ellerindeki mevcut durumdan fazlasını elde etmeleri mümkün değildir. Dolayısıyla onlar¸ çoğunlukla hayvansal ürünlerle geçimlerini sürdürürler.

İklim ve Ahlâk

İbn Haldun¸ her türlü olumsuzluk ve mahrumiyete rağmen¸ hububat ve katıktan yoksun olan çölün göçebe insanlarının vücut ve ahlâklarını¸ bolluk ve genişlik içindeki verimli ve bereketli bölgelerin halkının vücut ve ahlâklarından daha güzel ve estetik olduğunu gözlemler. Onun gözünde ihtiyaç içindeki bu insanların renkleri saf¸ tenleri temiz¸ görünüş ve kıyafetleri mükemmel¸ güzel; ahlâkları aşırılıklardan uzak ve ölçülüdür. Bununla birlikte onların akıl ve zihinleri ilim ve hakikati çabuk kavrar ve anlayışları mükemmeldir.

Tasvir edilen bu haller¸ yapılan müşahedelerin neticesinde ortaya çıkmıştır. Arapların kıtlık ve zorluk içinde bulunmalarına karşın¸ yaratılış ve meziyetleri refah ve bolluk içindeki Berberîlerden daha güzel ve hoştur. Yine çöllerde darlık ve sıkıntıyla karşı karşıya kalan Müslüman topluluklar¸ verimli topraklarda bolluk içindeki halklardan daha güzel ve ahlâkî yapıları daha güçlüdür. Söylenenlerin hakikati¸ verilecek örneklerle ispatlanacaktır.

Besin ve Ahlâk İlişkisi

İslâm düşüncesinin son temsilcilerden biri olarak İbn Haldun¸ besin/beslenme ile vücut arasındaki ilişkilere dikkat çekerek bu iki şeyin etkileşimini tüm açıklığıyla sergiler. Onun gözlemlerine göre¸ çok besin tüketmek¸ bu besinlerin rutubetlerinin ölçüsüzlüğü nispetinde vücutta bir takım kötü artık ve pis kokan sarı safra¸ kara safra¸ kan ve balgama (ahlât-ı erbaa) sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla renkler bozulur¸ aşırı kilo almakla şekil ve suretler çirkinleşir. Görüntüyle sınırlı kalmayarak¸ aşırı besin tüketimiyle hasıl olan kötü buharların¸ beyne sirayetiyle zihinler körleşir¸ fikirler kısırlaşır. Zihinsizlik¸ idraksizlik¸ gafillik ve ölçülülükten uzaklaşma galip gelir.

İbn Haldun¸ tespitini yaptığı düşünceleri¸ ilk olarak hayvanlar üzerinde örneklendirmelerle tasvire yönelir. Tasviri yapılan hali¸ çöllerde ve verimsiz topraklarda yaşayan ceylan¸ deve kuşu¸ vahşi sığır (zebra olabilir)¸ zürafa ve yabanî eşeklerle¸ verimli bölgelerin bol ve yeşil otlaklarındaki hayvanlarda görmek mümkündür. Çorak ve kıtlığın yaşandığı topraklardaki hayvanların derileri ince¸ parlak¸ şekil ve suretleri güzel¸ organları münasip ve duruşlarının güçlülüğü öne çıkmaktadır. Ceylan keçinin¸ zürafa katır ile eşeğin¸ yabani sığır eşek ile ineğin kardeşidir. Ancak bu hayvanlar arasındaki farklılık çok belirgindir. Farklılığın nedeni; verimli ve mümbit bölgelerde¸ bolluk içinde yaşayarak çok yemenin¸ hayvanların tenlerinde kötü artıklar ve bozuk ahlâtın ortaya çıkmasına zemin hazırlamasıdır.

Açlık ve Karakter

İbn Haldun’un gözlemleri¸ açlığın çöl hayvanlarını şekil ve suretlerini güzelleştirdiği yönündedir. O bu tespitini insanlara yönelik olarak sürdürür. Dolayısıyla açlık¸ insanların da şekil ve suretlerini güzelleştirir. Verimli ekinleri¸ hayvanları¸ katık ve meyveleri bol olan toprakların halkı¸ çoğunlukla zihinleri ve fikirleri zayıf olarak nitelendirilir. Bu bölgelerin insanlarının tenleri kabadır. Berberîler¸ Mesalime¸ Gumare ve Sus halkı bu tür insanlardan meydana gelir. Kıtlık ve zorluk içindeki halklar¸ bolluk içinde bulunan Berberîlerden akıl ve fikir yönünden üstün ve tenlerinin daha güzel olduğu görülür.

Hububat ve katıkları bol olan Batı Afrika (Mağrip) halkı ile sadeyağ (tereyağ) kullanmayan Endülüs halkı arasında önemli farklar bulunmaktadır. Endülüs insanları¸ şaşılacak derecede olan zeka¸ akıl¸ tenlerinin hafifliği ve öğrenmeye yetenekli olmalarıyla belirginleşir.

İbn Haldun’un Tunus (Batı Afrika) doğumlu ve Endülüs’te yaşamış bir kişi olması¸ beslenme ve akıl-zeka bağlantısındaki örnek verilen coğrafyalar konusunda objektifliğini tartışma konusu yapacak niteliktedir. Zira ona göre¸ Mağrip şehirlerinde yaşayan ahali¸ çevre bölgelerde yaşayanlardan akıl ve şekil-suret yönünden üstündür. Her ne kadar bu şehirlerde yaşayanlar¸ bol katık tüketiyor ve refah içinde yaşıyorlarsa da¸ aldıkları besinleri¸ bir takım lezzet ve neşe verici baharat ve maddelerle harmanlayarak/terbiye ederek¸ yemeklerde oluşabilecek ağırlık verici halleri giderip öylece yerler.

Bununla birlikte aynı halkın tükettiği besinlerin çoğunluğunu¸ koyun ve tavuk etleri oluşturur. Onlar semizlik vererek hamakata neden olacağı için katıklarına tereyağı ilave etmezler. Bunun için yemeklerinde rutubet azalır; dolayısıyla aldıkları yiyeceklerden dolayı tende oluşan kötü artıklar azalır ve hafifler.

Bu beslenme şeklinden dolayı Mağrip şehirlerinin yaşayışları ve vücutları¸ kaba ve hoş görünüşlü olmayan köy halkının yaşayış ve vücutlarından daha ince ve estetiktir. Sahrada yaşayanlar arasında açlığa dayanaklı ve alışkan olanların vücutlarında ağır ve hafif hiçbir tür artık bulunmaz.

Bolluk ve Zâhitlik

İbn Haldun’un bildirdikleri çerçevesinde¸ bolluk ve genişliğin tendeki hal ve etkileri ibadet ve zahitlikte de müşahede edilmektedir. Sahra veya şehir halkından nefsini ve bedenini açlığa alıştıran ve dünyevî lezzetlerden uzaklaştıranların kendilerini dine ve ibadete verme konusunda¸ refah ve bolluk içinde yaşayanlara oranla daha yüksek bir durumda oldukları görülmektedir.

Et¸ katık¸ hububat ve bitkilerden yapılan yemekleri çok yiyenlerin kalplerini sıkıntı basmış ve sürekli gaflet içerisinde oldukları bilinmektedir. Söylenenler göstermektedir ki¸ ibadete düşkün olanların çoğu¸ sahra ahalisinden az yiyen ve besinleri kıt olanlardır. Bu itibarla genişlik ve kıtlık içinde yaşayan bir şehir halkının halleri de birbiriyle benzerlik taşımaz. Sahra ve kasaba ahalisinin hoş nimetlerine sahip olanların kıtlık zamanlarında¸ kıt bir yaşayışla yaşayanlara oranla çabuk ve çok öldükleri müşahede edilmiştir. İbn Haldun’un bildirdiğine göre¸ Mağrip Berberîleri¸ Fas ve Mısır halkları bu grup içerine girmektedir.

Çöl ve sahra insanlarından¸ çoğunlukla hurma yiyenlerin; arpa ve zeytin yiyerek geçinen Kuzey Afrikalıların; darı ve zeytinle beslenen Endülüslülerin durumu bahsedilenler gibi değildir. Kıtlık ve açlık yıllarında bu bölgelerin insanlarından ölenler nadir olmakla birlikte¸ çevre bölgelerde yaşayan halklar böyle değildir.

Bolluk ve refah içinde yaşayanlar¸ çoğunlukla katık ve yağa alışmış olduklarından¸ bağırsak ve karınları tabiî rutubetten fazla rutubet elde ederek sınırlarını zorlayanlar¸ alışkanlıklarının tersine olarak az yemeye mecbur kalırlar¸ katık bulamazlar ve kaba yemekler yemeğe başlarlar ise¸ vücutları bir takım sıkıntılara maruz kalır. Bu hali yaşayanların bağırsakları çabuk kurur ve buruşur. Zayıf bir organ olan bağırsaklar hastalıklara karşı dayanaksızdır. Böyle bir hastalık ise¸ çabuk öldürür.

Beslenme ve sağlık ilişkisinde İbn Haldun’un ilginç tespitleri bulunmaktadır. Ona göre açlık zamanlarında¸ ölenleri açlık öldürmez; gerçekte onları alışmış oldukları tokluk öldürür. Kısıtlı katık ve az yağla geçinerek¸ bu hayata alışmış kimseler ise; tabiî olan rutubetleri artmadan eski halini korur ve rutubetli-kötü artıkları arttıran yiyecekler dışında her çeşit yemeği vücutları kabul eder. Bu insanlarının yemeklerinin değişmesi¸ bağırsaklarda kuruma (yubuset) meydana getirmez. Bolluk içinde yaşayıp her çeşit katık ve yiyecekleri yiyenlerin¸ açlık zamanlarında çok öldükleri görülürken; darlık ve zorluk içinde hayatlarını sürdürenler¸ sağ kalırlar¸ ölmezler.

Riyazet Ehli ve Besin

İbn Haldun¸ riyazet ve besin/beslenme ilişkisini¸ ehlinin bildirdikleri çerçevesinde aktarır. Bu bilgilere göre¸ bir kimse açlığa dayanarak yemek yememeye kendini alıştırırsa¸ riyazet yoluyla yavaş yavaş açlığa alışır. Bu konuda görmeyen ve bilmeyen kimselerin kabullenmesi güç olaylardan bahsedilmektedir.

Nefis bir nesneye alışırsa¸ o iş nefis için bir tabiat haline dönüşür. Çünkü nefis her renge girer. Tabipler¸ “açlık helak edicidir.” derler. Onların sözleri¸ tamamen yemekten keserek aç bırakmak şeklinde düşünülmelidir. Bu durumda açlığın etkisiyle bağırsaklar kesilir¸ vücut helak edici hastalıklara açık bir hale gelir. Ancak sufîlerin yaptıkları gibi¸ riyazetle birlikte yemekler tedricî olarak azaltılırsa¸ yapılan uygulama sağlığı tehlikeye sokacak bir duruma sebep olmaz. Aynı şekilde eğer riyazeti bırakarak eski duruma dönülmek istenildiğinde de¸ uygun olan tedricî bir usûl izlemektir. Aksi takdirde önceki haldeki gibi yemek yemeğe başlamak¸ riayet etmeyen kimsenin hayatını tehlikeye sokabilir.

Bu kapsamda İbn Haldun¸ nadir bir takım olayları da naklederken¸ kırk gün ve daha fazla açlığa tahammül eden insanları gördüğünden bahseder: “Üstatlarımız Sultan Ebu Hasan’ın meclisinde bulunduklarında Endelüs’teki el-Cezirete’l-Hazra ile Runde şehirlerinden iki kadın getirilmiş. Bunlar yıllarca kendilerini aç bırakmışlar¸ bunların bu hali şayi olduktan ve sultana işitildikten sonra¸ sultan bunları katına getirtmiş (müşahede altında bulundurulduktan sonra) bu haberin doğru olduğu anlaşılmıştır. Bu iki kadın ölünceye kadar bu hallerinde yaşamışlardır. Arkadaşlarımızdan birçoğunun¸ bir keçinin sütü ile yaşadıklarını gördük. Bunlardan biri gündüz veyahut iftar vaktinde ağzı ile bu keçinin sütünü emiyordu. Arkadaşımız on beş yıl bu hal üzere yaşadı. Bunlardan başka da aç yaşayanlar çoktur.”

Yiyeceklerin Türüne Göre Karakterlerin Oluşması

İbn Haldun¸ alınan besinlerle karakterlerin şekillenmesi hususunda bir takım ilginç gözlemlerden bahseder. Ona göre¸ büyük gövdeli ve kuvvetli hayvanların etlerini yiyenlerin ve onların çocuklarının da vücutlarının büyük olduğu müşahede edilmektedir. Bu hal sahra ve şehir halkında görülmektedir.

Deve eti ve sütüyle beslenenlerin ahlâkları¸ dayanıklılık ve tahammüllerine bu hayvanın etkisi olmaktadır. Onların da ağır yük kaldırmak ve güç bakımından¸ devede olduğu gibi kuvvetli ve dayanıklı olduğu bir gerçektir. Bağırsak ve mideleri¸ sağlık ve kabalıkta deve bağırsak ve işkembesi nispetindedir. Bağırsakları zayıflamaz¸ başkalarına zarar veren yemeklerin bunlara herhangi bir zararı söz konusu değildir. Bunların aldıkları besinleri sindirmek üzere sütleğen otu ve ham halinde ebucehil karpuzu ve sütleğen samgı ve karbiyon yerler. Ancak bu zehirli maddelerin hiçbir yan etkisi bunlar üzerinde görülmez. Hafif ve nefis yiyeceklerle beslenen şehir halkı¸ bu maddeleri kullandıkları takdirde hayatlarını kaybederler.

Ziraat ve hayvancılıkla uğraşanlar ile bu hususta tecrübeli kimselerin gözlemlerini nakleden İbn Haldun¸ şaşırtıcı ifadeleri aktarır: “Ziraatle meşgul olanlar ve gözleri ile gören tecrübe sahipleri¸ deve tezeği ile gübrelenmiş ve terbiye edilmiş olan topraklarda yetişen hububat ile beslenen tavuk ve kaz gibi hayvanların yumurtaları üzerine oturarak bu yumurtalardan çıkan piliç ve tavukların gövde ve kuvvet bakımından diğer piliç ve tavuklardan üstün olduğunu söylerler. Çok kere yalnız deve fışkısı içine bu yumurtalar konulduğunda son derecede büyük gövdeli piliçler meydana gelir.”

Sonuç olarak fazla besin tüketen insan ve hayvanların¸ beslenme özellikleri vücutlarında gözükür. Az besin almanın ve perhiz yapmanın kendine özgü etkileri bulunmaktadır. Şu halde çok ve bol yemekler, tenlerde kötü artıklara sebep olmaktadır. Az yemek ve perhiz yapmak¸ vücudun aşırı rutubete maruz kalmasını önler. Dolayısıyla az yiyen ve dengeli beslenenlerin¸ hal ve ahlâkları da ölçülü (itidal) olacaktır.

İbn Haldun’un bize anlattıkları¸ yaşadığımız çağın fizyolojik/ahlakî hastalık ve marazlarının kaynak ve kökenlerini daha belirgin bir hale getirmektedir. Modern zamanların insanı¸ kapitalist ekonominin ve sınır tanımayan edep ve hayâdan mahrum reklâm çılgınlığının etkisiyle¸ tüketmek ve sürekli tüketmek¸ her ne pahasına ve ne olursa tüketmek girdabında boğulmaktadır. Ölçüsüz/aşırı tüketim ve beslenmeyle birlikte¸ bunu yaşam biçim ve amacı haline getiren insanlar¸ değer ve erdemlerden uzaklaşıp¸ tatmin olmayan zevk ve hazlarının kölesi haline dönüşmektedir.

(Bilim ve Hikmet, Öğretim Üyesi Bayram Ali ÇETİNKAYA)

Avrupalı bir islam düşünürü Muhammed Esed

1926 yılında İslamla şereflenmiş, Yahudi asıllı Avusturyalı gazeteci yazar ve araştırmacı. 1900 yılında, Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun Nüfuz alanında kalan şimdi ise Ukrayna’nın batı ucunu teşkil eden, Doğu Galiçya’da Lvov(Lwew) şehrinde bir Yahudi ailede üç çocuğun ortancası olarak dünyaya geldi.

Dedesi bir Ortodoks hahamıydı. Babası fen bilimlerine düşkün başarılı bir avukattı. Pozitif bilimlere bu aşırı düşkünlük oğluna karşı ‘bilimsel bir kariyer’ yapma konusunda özel bir tutkunluğa sebep olmuştu. Ne yazık ki, Muhammed Esed matematik ve tabii bilimlerden sıkılıyor; Sienkiewicz’in heyecanlı tarihi romanlarını, Jules Verne’nin fantezilerini, Jomes Fenimore Cooper ve Karl May’ın Kızılderili hikayelerini ve sonra Rilke’ nin şiirleriyle, Ve Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü n çınlayan kodanslarını okumaktan sınırsız bir zevk alıyordu.

Ailenin geleneğine uygun olarak evde, özel öğretmenlerden İbrani dini irfanı üzerine köklü bir öğrenim gördü. Yine de ebeveynlerinin çok koyu bir dindarlığından bahsedilemeyeceğini söylüyor ve ekliyor;”Onlar, atalarının hayatını biçimlendiren şu ya da bu dinsel inanca yüzeyden bağlı görünen ama bu inancın öngördüğü uygulamaları, hatta ahlaki ilkeleri ayakta tutmak için en ufak bir çaba göstermeyen bir kuşağa aittiler. Böyle bir toplumda din kavramının kendisi de başlıca iki tipik yaklaşıma indirgenmişti;birincisi, dini mirasa alışkanlıkla –sadece bir adet ve an’ane olarak- bağlılık duyanların ritüellere dayanan katı yaklaşımı, ikincisi de dini, kişinin zaman zaman yüzeyden doğruluyor gibi göründüğü ama zihnen savunulması mümkün olmayan bütün öteki şeyler gibi, taşımakta gizli bir utanç duyduğu, modası geçmiş bir boş inançlar dizgesi olarak gören hızlı ‘liberal’ lerin alaycı, hoşgörülü kayıtsızlığıydı. Dış tezahürleri bakımından ebeveynlerimin birinci kategoriye girdiklerini söyleyebilirim; ama babamın ikinci kategoriye en azından belli belirsiz bir eğilim gösterdiği konusunda zaman zaman zayıf da olsa belli bir şüphe duymadığımı söyleyemem”.

Tanımladığı bu ortamda henüz on üç yaşında İbraniceyi su gibi okuyup yazabilir haldeydi. Aram diliyle de oldukça yakın bir tanışıklığı vardı. Bu yüzden ilerde kolayca Arapça öğrenebilecekti. Eski Ahid’i orijinalinden öğrenip, Talmut metni ve yorumlarını üzerinde tartışmaya girecek kadar ayrıntılı bilmekteydi. Bu öğrenmeleri sırasında Tevrat ve Yahudilik hakkında vardığı şu sonuçlar dikkat çekicidir; “Bütün bu gösterişli dinsel bilgiçliklere rağmen, ve belki de bu yüzden, çok geçmeden bende, Yahudi dinini bir çok temel ilkesine karşı tepeden bakan, küçümseyici bir anlayış baş gösterdi. Yahudi metinlerinin hemen hepsinde, üzerinde ısrarla durulan ahlaki doğruluk öğretisiyle, ya da İbrani peygamberlerinin dile getirdikleri ‘Yüce Rab’ düşüncesiyle bir alıp veremediğim yoktu; ama bana öyle geliyordu ki, Eski Ahid’in ve Talmut’un Rabbi, ona ibadet edenlerin, ibadet kastıyla yaptıkları ritüellerle fazlasıyla törensel bir tanrı haline sokulmuştu. Ve ban a öyle geliyor ki, Talmut’un Tanrısı, tuhaf bir biçimde sadece bir tek kavmin sadece İbranilerin kaderiyle ilgileniyordu. İbrahim soyunun bir tarih olarak Eski Ahid’in, genel havası, Allah’ı bütün insanlığın yaratıcısı ve koruyucusu olarak değil de, bütün evreni “seçilmiş bir kavmin” ihtiyaçlarına göre düzenleyen bir kabile tanrısı olarak gösterme eğilimini taşıyordu ve tabii, böyle bir inancın uzantısı olarak Eski Ahid’e göre Allah, doğru yolda gittiği zaman bu kavmi fetihlerle ödüllendiriyor, yoldan saptığı zaman da inanmayanların eliyle ona acı çektiriyordu. Bu temel tutarsızlıkların bir kere farkında olunca, artık İsaiah ve Jeremiah gibi son dönem peygamberlerin ahlaki tutum ve öğretileri bile evrensel bir mesajdan yoksun görünmeye başladılar bana”.

Din alanındaki bu arayışlar onu atalarının dininden gittikçe uzaklaştırdı. Agnostik(bilinmezci) bir çevrenin etkisi altında bir çok genç gibi o da, yerleşik dinin toptan reddini öngören sıradan bir inkarcılığa sürüklendi. Bu arada ailesi Viyana ‘ya yerleşti.

1914 sonlarına doğru büyük savaşın kızıştığı günler, aksiyon macera ve heyecanla dolu diğer gençler gibiydi o da. Hatta sırf macera olsun diye henüz on dört yaşındayken kaçıp Avusturya ordusuna katılmış sonra yakalanarak ailesinin yanına gönderilmişti.

Savaşın sona ermesini takip eden iki yıl boyunca biraz düzensiz bir biçimde de olsa, Viyana Üniversitesinde sanat tarihi ve felsefe derslerine devam etti. Bu dersleri kendine göre bulmuyordu. Cansız, hareketsiz bir akademik kariyeri değil, hayatla daha sıkı, daha içli dışlı bir temas içinde olmak, ona kapılmak, şeylerin iç düzenine , varoluşun manevi iklimine bizzat yaklaşmak, yolunu kendi çizmek istiyordu.

1914-1918 yılları arasında olup bitenlerin yo açtığı korkunç sarsıntı içinde pörsüyüp dağılmış ve boşluğu dolduracak yeterlilikte herhangi bir değerler dizisi ufukta belirmemişti henüz. Kolay incinir bir ruh hali, genel bir güvensizlik duygusu, insanoğlunun düşünce ve eylem alanında yeniden kararlılığa ve sürekliliğe ulaşıp ulaşamayacağı konusunda tasalandıran, toplumsal ve entelektüel bir kargaşalık beklentisi dolduruyordu havayı.

Sağlam ahlaki değerlerden oldukça yoksun bu ortamda genç beyinleri dolduran sorular yanıtsız kalıyordu. Bir taraftan bilim; ‘akli muhakeme’ nin her şey olduğunu söylüyordu. Bunu söylerken akli muhakemenin, önüne ahlaki bir hedef koymadığı sürece insanlığı ancak kaosa götüreceğini hesaplamıyordu. Daha mutlu, daha iyi bir dünya yaratacaklarını söyleyen toplumsal reformcular, komünistler ve devrimciler, meseleyi dış belirtilerinden kalkarak sadece toplumsal ve ekonomik yönden ele alıyorlar, ‘tarihin maddeci yorumu’ gibi metafizik karşıtı metafizik bir anlayışla sahnede boy gösteriyorlardı.

Bu fikirsel ve ruhsal kargaşanın arasında Üniversitedeki derslere devam etmeyip gazeteci olmaya karar verdi. Bu kararı babasıyla arasının gerginleşmesine neden oldu. Buna rağmen 1920 yılının bir yaz günü bavulunda birkaç şahsi eşyası ve annesinden yadigar kıymetli bir elmas yüzükle önce Prag’a oradan da Berlin’e geçer. Bir süre geçimini yüzüğün satışından elde ettiği parayla sağlar. İlk iş deneyimlerini sinema yönetmenlerinin yanındaki asistanlıklarla kazanır. Ve nihayet gazetecilik adına ilk kapı 1921 yılında o günlerin ünlü haber ajansı United Telegraph’da telefonculuk işiyle aralanır. Bu günlerde madam Gorky, yani Sovyet Rusya’nın ünlü yazarlarından, ayrıca siyasi kimlik de kazanmış olan Maksim Gorky’nin eşi, kimsenin haberi olmaksızın Berlin’dedir. Esed tesadüfen öğrendiği bu bilgi sayesinde madam Gorky ile yaptığı gizli bir röportaj sayesinde aniden muhabirliğe yükselir. Bu onun gazetecilik adına ilk başarısıdır.

“Mutsuz değildim, hayır, sadece derinlerde, gerçekte neyin peşimde olduğumu bilememekten doğan bir hoşnutsuzluk, bir doyumsuzluk vardı”.

Mutsuz değildi fakat çevresindeki insanların çeşitli biçimlerde sergiledikleri toplumsal, ekonomik ve politik umutları paylaşmak konusunda gösterdiği isteksizlik zamanla bulunduğu çevreye ait olmadığı duygusuna dönüştü. 1922 yılında Kudüs’te bulunan dayısı Dorian’dan bir davet mektubu aldı. Aradığını bulma yolunda iyi bir fırsat olacaktı. Bir hafta kalmayı planladığı bu gezinin hayatı için dönüm noktası olduğunu bilmiyordu. Kudüs2te kaldığı zaman içerisinde henüz yeni yeni oluşmaya başlayan Yahudi-Arap gerginliği ve Filistin’deki siyasi gelişmeler üzerine izlenimler edinme fırsatı buldu. Bir süre sonra Almanya’nın tirajı oldukça yüksek olan Frankfurter Zeitung adlı gazeteyle anlaşarak bu gazetenin orta Doğu muhabiri olarak atandı. Doğudaki bu tür gelişmeleri inceliyor ve bu izlenimleri gazetede düzenli olarak yayımlanıyordu. O dönemde Kudüs’ün bu siyasi kızışmaları hakkındaki, farklı ve gerçekçi yaklaşımları ilgiyle karşılandı, kısa sürede gazetede kendisine önemli bir yer edindi.

1923 yılında tüm Filistin’i içine alan bir geziye çıktı. Aynı yıl Mısır’a gitti. Bu yıllar onun Müslümanlarla içsel bağlarını kurduğu yıllardır. Ürdün Emiri Abdullah’la tanışarak Amman’a gitti. Bu sırada Suriye’ye bir yolculuk yaptı. Bu yolculuk esnasında yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyor;

“Karşımda çömelmiş oturan bedevi yolcu kufiyesini açarak ağır ağır kalktı ve pencereyi açtı. Yüzü esmer, keskin hatlıydı. Uzanıp dışarıdan bir parça kek aldı ve tek bir kelime söylemeden keki ikiye böldü, bir parçasını bana uzattı. Benim şaşkınlık ve tereddüdümü görünce gülümsedi.’Tafaddal (lütfedin)!’ dedi. Keki aldım ve başımla teşekkür ettim. Kompartımandaki diğer yolcu araya girerek tercümanlık yaptı ve;

‘Diyor ki, siz de yolcusunuz o da yolcu, onun yolu ve sizin yolunuz aynı.’

Şimdi düşünüyorum da, sonralar Arap mizacına duyduğum sevgide, bana öyle geliyor ki, bu küçük olayın büyük bir rolü oldu. Tüm yabancılık sınırlarını aşarak, bir yolculukta rasgele karşılaşılan bir yabancıya içten bir arkadaşlık göstererek ekmeğini onunla bölüşen bir bedevinin davranışında o gün, teklifsiz bir seciyenin sıcak soluğunu, kucaklayışını hissetmiş olmalıyım”.

1923 yılında tekrar Viyana’ya gider ve babasıyla barışır. Almanya ‘ya gider. İlerde karısı olacak Elsa ile o yıl tanışır. Bir yıl sonra evlenirler. 1924’de ikinci Orta Doğu gezisine yine Frankfurter Zietung muhabiri olarak çıkar. Ürdün, Suriye Ve Irak’ı içine alan büyük bir gezidir bu. 18 ay İran’ı dolaşır. 6 ay Afganistan’da kalır. Bu süre zarfında siyasi ve toplumsal gelişmeleri yakından takip etmektedir. Bu süre zarfında Kuran’ı anlama çabasında olmuştur. İslam ve Araplar hakkında büyük bir hayranlık duymaktadır. 1926 yılının bir bahar günü Berlin Metrosunda gözlemledikleri onun imana gidişinde önemli bir adımdır. Giysileri ve yaşayışlarıyla maddi zenginliklerin zirvesinde olan bu insanların gözlerinde ve yüzlerinin derinliklerindeki huzursuzluğu fark etmiş, bu doyumsuz havayı acıyla izlemiştir. Eve gelişinde tesadüfen açtığı Kur’an sayfasında şu ayetleri okur;

Bir aç-gözlülük saplantısı içindesiniz
Ama mezarlarınıza girinceye dek (süren)
Ama, zamanı geldiğinde anlayacaksınız.

Ve şöyle anlatıyor gelişen olayı; “Bir yankıydı, evet bir cevaptı, bütün şüpheleri bir hamlede gideren bir cevap. Şimdi artık, bütün şüphelerin ötesinde, biliyordum ki, elimde tuttuğum kitap Allah’ın kelamıydı.”

1927’de Suudi Arabistan’a gitti ve ilk haccını yaptı. Kral İbni Suud’la yakın ilişkilerde bulundu. Bu yıllarda bütün Necid bölgesini kaplayan ve Suud yönetimini temelden sarsan kabile isyanları patlak verdi ve uzun süren bu kargaşa 1929’daki büyük savaşa neden oldu. Bu yıllarda Muhammed Esed Arabistan’ı etraflıca dolaşmış ve siyasi ve toplumsal izlenimlerini yazmıştır. 30’lu yıllarda liderliğini Ömer Muhtar’ın yaptığı Senusi hareketine fikirsel ve eylemsel destekler verdi. Birkaç yıl sonra karısını bir grip salgınında kaybetti. 1942 yılının sonuna kadar Arap dünyasındaki gelişmeleri yakından takip etti ve çeşitli gazetelerde yazıları düzenli olarak yayınlandı. Aynı yıl ailesi, Avrupa’da patlak veren II. Dünya Savaşı’nda oluşturulan Nazi kamplarında, katledildiler. 1947’de kurulan Pakistan Devleti’nin politik organizasyonunun dayanacağı temel ilkeleri araştıran İslami Tecdit Kurumu’na üye seçildi. Bu yıllarda Pakistan’ın B.M’deki temsilciliğini ve Pakistan Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli görevler üstlendi. 1952’de tüm görevlerinden istifa etti ve dünyanın çeşitli bölgelerini gezdi. Birbirini takip eden yıllar içinde Mekke’ye Giden Yol, Yolların Ayrılış Noktasında İslam, İslam’da Yönetim Biçimi ve Kur’an Mesajı adlı eserlerini yazdı. 1992 yılında İspanya’da vefat etti.

“Benim başka bir yolum olmadı ki zaten; nice yıllar fark etmedim bunu, ama her seferinde Mekke nihai menzilim odu benim. Daha bunun zihnen farkına varmada çok zaman önce, O, ta içimden kudretli bir sesle beni çağırıyordu; “Benim ülkem öte dünyada olduğu kadar bu dünyadır da; Benim ülkem insandan ruhunu da istiyor bedenini de, insanın düşündüğü, duyduğu, yaptığı her şeyi kucaklıyor. Duasını olduğu kadar dünya telaşını, siyasi aksiyonunu olduğu kadar sevi hayatını; Benim ülkemin ucu bucağı yoktur.” Yıllar sonra bu içsel çağrıyı anladığım zaman artık nereye ait olduğumu biliyordum: İslam kardeşliğinin beni doğduğum günden beri beklemekte olduğunu biliyordum, onunla kucaklaşmaya hazırdım. İlk gençliğimin ülküsü, belli bir fikri yörüngeye bağlı olmak, bir kardeşler topluluğunun parçası olmak arzusu gerçekleşmişti.”

“İslam bana, geceleyin eve gürültü patırtı çıkarmadan, gizlice giren bir hırsız gibi geldi, bir farkla ki, artık çıkmamak üzere girmişti içeri o, fakat bunu, yani sonunda Müslüman olacağımı anlamam yıllar sürdü.”

(Nalan Bilgen, www.davetci.com)

Abdulkadir Geylani’den Işık öğütler

Ey oğul! Allah’ı kullarına şikayet etmeye kalkışma.Kullara şikayetçi olma. Allah’a şikayetçi ol. Allah her şeye kadirdir. O’ndan başkası ise hiç birşeye muktedir değildir. İç sıkıntılarını, maruz kalınan musibetleri, manevi dertleri ve verilen sadakalarla yapılan iyilikleri gizli tutmak da, iyilik hazinelerindendir.

Ey oğul! Ahiret endişeni dünya endişesinin önüne al. Eğer böyle yaparsan her ikisini de kazanır, her ikisinden de karlı çıkarsın. Dünya endişesini ahiret endişesinin önünde tuttuğun takdirde, senin için bir ceza olmak üzere her ikisinden de hüsrana uğrarsın. Dünya sevgisini kalbinden çıkardığın zaman dünyalık olarak elde ettiğin bir şeyde de bereket olacaktır.

Ey oğul! Çalışmadan ayağına hiçbir şey gelmez. Bazı şeyler de sana mutlaka lazımdır. Çalış, didin; yardım, izzet ve celal sahibi Rabb’indendir. Üzerinde bulunduğun bu denizde hareket et, dalgalar devamlı seni üstte tutacak ve sahile ulaştıracaktır.Dua senden cevap vermek Rabb’indendir.

Ey oğul! Sakın sakın! sen sen ol, dünyalık hususunda kimseyle çekişme, didişme, kimsenin elindeki kısmete mani olmaya kalkışma. Zira herkesin nasibi mutlaka kendisini bulur. Eğer kaderde elinden alınma varsa, o da olur. Bu senin isteğinle olmaz.

Ey oğul! Sane teslimiyet gerek. Sebeplere tevessül ettikten ve bütün tedbirleri aldıktan sonra işin gerisini Allah’a havale etmek gerek. Kendi gücüne, kendi kuvvet ve kudretine güvenmek gerek. Allah’ın fiillerine ve tasarrufuna itiraz etmemek gerek. İnsanlari ve kendini Allah’ın iradesine, tasarrufuna ve fiillerine ortak etmemek gerek.

Ey oğul! Hizmet edersen, hizmet olunursun. Haddi aşmazsan kurtulursun. Allah’a hizmet et. Onun yolunda ol. Onun yolunu bırakıp da sana ne zararı, ne de faydası dokunan şu devlet adamlarının hizmetçiliğini yapma. Onlar şimdiye kadar sana ne verdiler? Kısmetinde olmayan bir şeyi sana verebilirler mi?

Ey oğul! Mü’min hem dünyası için çalışır, hem de âhireti için. Dünyası için, ihtiyacı kadar çalışır, kanaat eder. Tıpkı yolcunun ihtiyaç miktarı azık alması gibi. O dünyadan bundan daha fazlasını almaz. Cahilin bütün düşüncesi dünyadır, dünyalıktır. Arifin düşüncesi ise âhirettir, Allah’tır.

Ey oğul! İşlediğin günahlar sebebiyle Allah’ın rahmetinden ümidini kesme. Din elbisendeki kiri tevbe suyu ile temizle. Bu tevbende hem sebat göster, hem de ihlâslı ol. Bundan başka din elbiseni marifetullah esansıyla kokula.

Ey oğul! Dünya bir denizdir, iman da gemidir. Kaptan ise ibadet ve taatlerdir. Ahiret de bu denizin sahilidir. Kalbinle Allah’a dön. Allah’a tevekkül eden kişi, Ona dönen kişi demektir. Kur’ân ile amel etmek seni Kur’ân’ın mevkiine’yükseltir, oraya oturtur. Sünnet ile amel etmek seni Resul–i Ekreme (a.s.m.) yükseltir. Resulullah, kalbi ve mânevi himmeti ile Allah dostlarının kalbleri çevresinden bir an bile ayrılmaz. Onların kalblerine Allah’a yakınlık kapısını açar.

Ey oğul! Cahil dünyada ferahlanır. Dünya nimetleri ile zevk sefa sürer. Âlim ise dünya hayatını bir fırsat bilir. Manevi mertebelerde yükselme gayreti içinde bulunur. Cahil kaderle çekişir, ona karşı çıkar; âlim ise kadere boyun eğer, razı olur.

Ey oğul! İbadet ve taatine aldanma. Allah’ın onları kabul etmesini iste. Şu anda sen Allah’a kulluğunu yapma gayreti içindesin. Olur ki içinde bulunduğun bu durumdan başka bir duruma düşebilirsin.

Ey oğul! Sana amellerinde ihlas gerek. Amellerini sırf Allah rızası için yapmalısın. Gözünü, amellerinden ve onlara gerek insanlardan, gerekse Allah’tan karşılık beklemekten uzak tut. Ahlakı düşüklerden uzak dur. O zaman halis mü’min olursun. Hükümde hakkaniyet üzere ol. O zaman ilimde halis olursun.

Ey oğul! Oruç tut. İftar ederken sofrana fakirleri de ortak et, onlara de yedir. Tek başına yiyip içme. Böyle yapmayan kimsenin fakir olup dilenciliğe düşmesinden korkulur.

Ey oğul! Kimseye eziyet etmemeye ve zarar vermemeye gayret et. Herkese karşı iyi niyetli ol.

Ey oğul! Sanatı öğrenebilmek için sıkıntıya ve meşakkate katlanmak zorundasın. En güzel ve mükemmel eseri meydana getirmek için bin kere yapar, yıkarsın. Eğer ömrünü hak yolda, kendini en iyi şekilde yetiştirmekle harcarsan Allah senin için hiç yıkılmayacak bir bina yapar.

Ey oğul! Bu halinden utanmıyor musun? Kendi nefsine ağla, gözyaşı dök. Zira bu halinle sen doğruya ve başarıya ulaşmaktan mahrum kalırsın. Hiç utanmıyor, haya etmiyor musun ki, bugün itaatkâr oluyorsun, yarın âsi oluyorsun. Bugün ihlaslı oluyorsun, yann riyakâr.

Ey oğul! Çalışmadan ayağına hiçbir şey gelmez. Bazı şeyler de sana mutlaka lâzımdır. Çalış, didin; yardım, izzet ve celal sahibi Rabbindendir. Üzerinde bulunduğun bu denizde hareket et, dalgalar devamlı seni üstte tutacak ve sahile ulaştıracaktır. Dua senden, cevap vermek Rabbindendir. Çalışmak senden, başarı Allah’tandır. Kötülükleri terk etmek senden, hamiyet ve gayret vermek Allah’tandır. İstediğin şeyde dürüst ol, samimi ol, ihlâslı ol. Allah sana yakınlık kapısını mutlaka gösterecektir.

Gönenli Mehmed Hocaefendi’den iki örnek davranış

Gönenli Mehmed Hocaefendi, bazı hocalarımızın aksine son derece şefkatli vaazlar verir, telkinlerde bulunurdu.

Şefkatinin yaygınlığı yüzünden onun vaazlarını hanımlar daha çok takip eder, aile içi rahatsızlıklarını daha kolay anlatırlardı. Böylece ondan hem dua hem de moral alırlardı. Hatta İslami hayata henüz tam olarak alışamamış hanımlar bile ona dertlerini anlatır, dua dileğinde bulunurlardı. Nitekim böyle bir hanım bir dersinde hocaefendinin yakınına kadar sokularak beyinden şikayetlerde bulunmuştu. Hocaefendi ise sesini yükselterek cevaplamıştı soruyu:

- Vay vefasız vay! Melek gibi bir hanıma düşmüş de kıymetini bilmiyor ha!

Hocaefendinin kendisini meleğe benzetmesinden çok mutlu olan hanım, artık onun baş cemaati olmuştu. Onu dinledikçe de geçimsizlik sebebi olan konular azalır, hanım İslami hayata ısınmaya başlar, büyük çapta şikayet sebebi olan konularda düzelmeler söz konusu olurdu. ‘Hocaefendinin duası bizim ailemizi kurtardı’ söylentisi yaygınlaşırdı.

Böylesine yaygın şefkatine mukabil yeri gelince de şiddetini göstermek ister, vekarını korurdu. Bir kuşluk vakti Murat Paşa Camii’nde hanımlara vaaz ederken bir ara hocamızın sözleri tatlı sert bir ikaza dönüştü:

- Hanımlar! Allah’ın size lütfettiği fıtri güzellikleri kâfi bulun, yabancılardan getirilen boyalarla kendinizi çirkinleştirmeyin, size iman, İslam, ahlak güzelliği yeter! dedikten sonra bir ilavede de bulunmuştu: ‘Tırnaklarınızın üzerine altına su geçirmeyen kalınlıkta boyalardan sürmeyin, abdestinizi, guslünüzü zorlaştırmayın!’

Tam bu sırada hanımların arasından bir ses yükseldi: ‘Bu ne biçim vaaz, yirminci asırdayız, böyle de konuşulur mu? Bizim boyamıza ne karışıyor?’

Hocaefendinin susması üzerine sesini daha da yükselten hanım ‘Hemen çıkıp telefon etmeliyim.’ dedi. Hocaefendi kürsüden tebessüm ederek sordu:

- Hanım kızım kime telefon edeceksin?

- Siz beni tanımıyorsunuz galiba, ben valinin yakınıyım, şimdi bir telefon edersem anlarsınız kime telefon ettiğimi!

Kürsüden iki dizi üzerine dikilen hocaefendinin mukabelesi bu defa o kadar yumuşak olmadı:

- Haydi sen vali beye telefon et, ben de Hazret-i Allah’a telefon edeyim, bakalım kimin telefonu daha tez etkisini gösterecek?

Hocaefendinin duasının kabul olduğu yolunda tecrübeleri bulunan hanımlar, bu yeni gelen hanımı, başına bir kaza bela gelebileceğini söyleyerek ikaz edip susturdular. Ancak vaaz bittikten sonra cemaat kapıya doğru ilerlerken kadıncağızın ayağı kapı önünde halıya takılarak boylu boyunca mermerlerin üzerine düştüğü görüldü. Hemen kaldırılan hanım, bir köşede birazcık dinlenerek kendine geldikten sonra sorusunu şöyle sordu:

- Hocaefendi o söylediği yere telefon mu etti yoksa?

(Ahmet Şahin)