Muzik calici calismiyor


BÜYÜK ZATLAR

Yakın ve Daha Yakın

Bir adam Hz. Ali’ye (k.v.) geldi ve: “Sana sormak istediğim dört sorum var” dedi.
İlim Şehrinin Kapısı: “Buyur, sor!” dedi.

Adam sordu: “Vacip nedir? Vacipten evvel vacip nedir?”
Hz. Ali cevap verdi: “Tövbe etmek vaciptir; günahları terk ise ondan önce vaciptir.

Adam sordu: “Yakın nedir? Yakından yakın nedir?”
Hz. Ali cevap verdi: “Kıyamet yakındır; ölüm ondan daha yakındır.

Adam sordu: “Acayip nedir? Acayipten daha acayip nedir?”
Hz. Ali cevap verdi: “Dünya acayiptir; dünyayı sevmek ise ondan daha acayiptir.

Ve adam son olarak, şu soruyu sordu: “Zor nedir? Zordan daha zor nedir?”
Ve Hz. Ali, bu son soruya da, şöyle cevap verdi: “Kabir zordur; azıksız, amelsiz kabre girmek ondan daha zordur.

Bayraklı Baba Türbesi

Çanakkale’nin Gelibolu ilçesinde, birçok İslam büyüğünün türbe ve mezarı bulunuyor. Bunların arasında en tanınmışı ise “Bayraklı Baba” olarak bilinen Karacabey’in türbesi. Özellikle Ramazan ayında, türbe, dua edip bayrak asmak için gelen ziyaretçilerle doluyor. Türkiye ve dünyanın birçok yerinden gelenler binlerce Türk bayrağının bulunduğu türbeyi ziyaret ederek, dua ediyor ve dilekte bulunuyorlar. Bayraklı Baba olarak bilinen Karacabey, Gelibolu’nun Hamzabey koyuna bakan yönünde astsubay gazinosunun bitişiğinden inen beton dar bir yolun altında bayraklarla donatılmış, küçük bir bahçenin içinde bulunan mermer bir mezarda yatmaktadır.

RİVAYET

Asıl adı Karacabey olan Bayraklı Baba, Osmanlı ordusundabayraktarlık yapmıştır. 1410 yılında Karacabey, düşman tarafından sarılır, kimi şehit kimi tutsak olur. Direnen Karacabey kurtuluşu olmadığını fark eder. Ya şehit olacak, yada düşmana esir düşecektir. Her iki ihtimalde de, taşıdığı bayrak, düşmanın eline geçecek. Ancak bayrağı “Namus” olarak nitelendiren Karacabey bayrağı küçük parçalara böler ve yutar. Bu sırada takviye kuvvetler gelir ve düşman püskürtülür. Yaralı olarak bulunan Karacabey’e, sancağın ne olduğunu sorarlar, düşmana teslim etmemek için yuttuğunu söyler. Komutan, bu sözlere inanmaz. Dürüst ve yiğit biri olan Karacabey, bunu ispat etmek için keskin palası ile karnını yarar ve yuttuğu bayrak parçaları karnından dışarıya kanlarla beraber çıkar. Yaptığı işin gururuyla son nefesini veren Karacabey’in son sözleri, “Benim mezarımı buraya kazın ve hiçbir zaman bayrak eksik etmeyin” olur. Bir başka hikaye ise şöyledir; Karacabey donanmada bayraktarlık yapan bir denizcidir. Marmara Yassıada açıklarında, Bizans donanması ile yapılan savaşta, elinde sancağı ile beraber şehit düşmüştür. Donanmanın merkezi olan Gelibolu’da sahile yakın bir yere gömülmüş ve vasiyeti üzerine mezarı bayraklarla donatılmıştır. Rivayet nasıl olursa olsun, Bayraklı Baba’nın mezarı, bayraklarla dua etmeye gelen vatandaşlarla dolup taşıyor. Bazıları dua ederken, bazıları da, Bayraklı Baba’dan dilek diliyor. Eğer dilek kabul edilirse, dilek sahibi minnettarlığını göstermek için bir bayrak getirip türbeye asıyor. Dışarıdan gelip dilek dileyenler ise sipariş vererek bayrak astırıyor.

(Sabah, 2005)

İbrahim Bin Edhem Hazretleri

İbrahim Edhem bir gece vakti tahtında otururken sarayının damında ayak sesleri duydu. Damın üstünde bir kaç insan sert adımlarla yürüyorlar, oradan oraya geziniyorlardı.

İbrahim Edhem başını pencereden çıkardı:

“Kim o? Sarayımın damında ne işiniz var, neden oraya çıktınız?” diye seslendi.

Yukarıdan cevap verdiler: “Develerimizi kaybettik onları arıyoruz,” dediler. İbrahim Edhem hayretler içinde kalarak sordu:

“Gecenin bu vaktinde sarayın damında deve aranır mı, böyle bir yerde deve arandığını kim görmüş?”

Damdakiler cevap verdi:

“Peki sen tahta oturmuş, lüks içinde pâdişahlık ederken Allah’ı arıyorsun, bulmayı umuyorsun da, bizim burada deve aramamıza mı şaşırıyorsun?”

Bunun üzerine İbrahim Edhem tahtı tacı bırakarak ermişlik yolunu seçti. (Mesnevî, c. IV, beyit: 829)

İbrahim bin Edhem, bizim din ve tasavvuf kültürümüzde adı çokça geçen biridir. Menkıbelerle süslü ilgi çekici bir hayat hikâyesi vardır. İdealleri uğruna yöneticiliği terk edip olgunlaşma yolunu seçmesi dolayısıyla merak ve ilgi konusu olmuştur. Edebiyatımızda nesir ve nazım şeklinde yazılmış bir çok İbrahim Edhem menkıbeleri vardır.

İbrahim Edhem bugün Afganistan sınırları içinde yer alan Belh şehrinde doğmuştur. Sekizinci yüzyılda yaşadı. 778 tarihi civarında vefat ettiği kabul edilir. O zamanlar Belh bölgesi önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. İbrahim Edhem bu bölgenin hükümdarı veya hükümdarın oğlu olarak görünüyor. Tacı tahtı bırakıp zühd ve takva yoluna yönelmesi herkesin ilgisini çekmiş, bu konuda çeşitli menkıbeler oluşmuş, hayatı destanlaşmıştır. Menkıbeler birbirini tamamlar mahiyettedir. Bunlardan birini Mevlâna’nın Mesnevî’sinden naklen bu yazımızın başında sunduk.

Bir takım mânevî ikazlarla İbrahim’in kafasında ukdeler oluştuğu anlaşılıyor. Yine bir gün avlanmaktayken saatlerce bir ceylânın peşinde koşar. Bu sırada gaipten birkaç defa şu sözleri işitir: “Ey İbrahim sen bunun için mi yaratıldın?” Sonunda “Vallahi sen bu iş için yaratılmış değilsin!” denir.

Peşinden koştuğu ceylân bir ara dile gelir: “Ben seni avlamak için gönderildim, senin beni avlaman için değil. Zavallı bir hayvanı okla öldürmek sana yakışır mı? Bundan başka işin yok mu?”

Bütün bunları şöyle yorumlayabiliriz: İbrahim Edhem memleketinde yönetici veya şehzâdedir, madden iyi bir konumdadır. Fakat huzurlu değildir ve mânevî arayışlar içindedir. Bu hal onun çevresindeki olayları o yönde değerlendirmesine yol açar. Ve sonunda kesin bir karar verir: Bütün ihtişâmıma rağmen tacı tahtı, yöneticiliği ve sâhip olduğu maddî imkânları bırakacak ve mânevî olgunlaşma yoluna girecektir. Aslında bu zor bir karardır. Ama sonu hayırlı çıkmış, İbrahim Edhem’in adı bu sûretle ebedîleşmiştir. Ondan bize çok değerli sözler ve renkli menkıbeler kalmıştır.

Belhi terk edip yolara düşen İbrahi Edhem çobanlarından birine rastlar. Kendi üstündeki kıymetli elbiseleri çobana verir. O da çobanın basit, kaba-saba elbiselerini giyer. Bunun anlamı şudur: Artık bundan sonra şekle, süse, ziynete, maddî görüntüye önem vermeyecektir. Daha çok iç dünyasına yönelecek, ahlâkını güzelleştirecek, öteler âlemine adım atmaya çalışacaktır.

İbrahim Edhem aylarca seyahat etti. Pek çok belde ve şehri dolaştı. Şam, Irak, Hicaz, Anadolu, Beyrut, Basra, Kufe, Mekke, Medîne, Kudüs, İskenderiyye, Antakya, Tarsus bunlardan bir kısmıdır. Menkıbeye göre bir gün çölde kendisine bir adam “ism-i azam” duâsını öğretti. Bu kişinin Hızır olduğu söylenir.

Bu arada geçimini mevsimlik işlerle, bağ bekçiliği, ırgatlık, değirmencilikle sağlamıştır. Yani elinin emeğiyle geçinmeye önem vermiştir. Bazı kara ve deniz seferlerine katıldığı da söylenir.

İbrahim Edhem takva konusunda çok titizdi. Şöyle derdi: “Yiyeceğini temiz tut, yâni şüpheli ve haram olanı yeme, geceleri namaz kılmaktan ve gündüzleri oruç tutmaktan sorumlu değilsin.”

Herhangi bir şekilde yoldan çıkmış, kötülüğe bulanmış kimseleri reddetmek doğru değildir. Asıl olan, insanı bir şekilde kazanmaya çalışmaktır. İyi niyetle uzatılan el, yapılan güzel bir davranış çok defa karşılık bulur ve güzel sonuçlar doğurur. İbrahim Edhem’de bunun ilgi çekici bir örneğine rastlanır:

İbrahim b. Edhem yolda giderken bir sarhoşa rastlar. Adam yere yıkılmış, üstü başı perişan, ağzı yüzü bulaşık ve kir pas içindedir, sarhoşluktan bu hâle gelmiştir. Onun, insan haysiyetiyle bağdaşmayacak bir şekilde, böyle bir görüntü içinde kalmasına gönlü râzı olmadığı için, gidip su getirir, sarhoşun elini yüzünü güzelce yıkar, üstüne başına çeki düzen verir ve uzaklaşır. Durumu görenler, ayıldığı zaman adama olup bitenleri anlatırlar.

Meşhur bir kimse olan İbrâhim b. Edhem’in sarhoş ağzı yıkamak gibi bu ince davranışı karşısında çok etkilenen o alkolik insan, tevbe eder ve bir daha içki içmemeye kesin karar verir. Bir müddet sonra İbrâhim rüyâsında Yaratıcı’nın şöyle bir hitâbıyla karşılaşır:

“Ey İbrâhim, sen bizim için bir ağız yıkadın, biz de senin için onun gönlünü yıkadık, yâni ona tevbe nasip ettik!”

Fiil-uygulama-amel üzerinde çok dururdu. Derdi ki: “İlmi amel için, yâni uygulama için öğreniniz. Bir çokları bu konuda yanıldı, ilimleri dağlar gibi arttı, ama amelleri, işleri, zerre kadar kaldı”.

Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya’sında şu menkıbe yer alır, İbrahim bin Edhem anlatır:

“Mekke’de Harem-i şerifte iken bir gün Kâbe’nin hademeleri beni dışarı çıkarmasınlar diye kendimi hasra sardım ve içeride kaldım. (Demek ki o günkü şartlar altında oralar şimdiki gibi kalabalık değildi ve böyle bir şey mümkün oluyordu. İbrahim anlatmaya devam eder): Gece yarısı oldu, harem-i şerifin kapısı açıldı, bir pir içeri girdi. Yanımda kırk kişi daha vardı. Pir mihraba geçti, iki rekat namaz kıldılar. Nasılsa içlerinden biri benim varlığımı fark etti:

- Burada bir kişi yatıyor, bizden değildir, dedi. Pir gülümseyip:

- İbrahim Edhem’dir, kırk gündür kıldığı namazın manevi tadını bulamaz, dedi.

Durumum gerçekten öyleydi. Hemen huzuruna vardım, selam verip eteğine yapıştım ve sordum:

- Allah aşkına söyle bunun sebebi nedir? İbadet zevkim nden kayboldu? Dedi ki:

- Falan gün hurma satın alırken tartı sırasında yere düşen bir hurmayı sana âit zannıyla alıp yediğin içindir. Oysa bu hurma satıcıya âitti. Bu yüzden manevi derecen düştü.

İbrahim anlatmaya devam eder: Sabahı zor ettim. Gidip hurmacıyı bularak helâllik diledim.

Bu konunun dini terim olarak adı vera’dır. Şüpheli şeylerden sakınmak demektir. Büyük, küçük, önemli önemsiz demeden, saf helâl ve temiz olanın peşinde bulunmak iyi müslümanlığın gereğidir. Yiyip içtiğimiz şeylerin manevi hayatımız üzerinde etkisi olduğu kesindir. Zengin bir ruh dünyasına sahip olabilmek için helâl kazanç ve temiz rızıkla beslenmek şarttır.

(Prof. Dr. Mehmet Demirci, Şubat 2010)

İmam-ı Gazali’nin Mezarı Bulundu

İran’da, Müslümanlar için ‘Kimya-ı Saadet’ ve ‘İhya-ı Ulumuddin’ gibi büyük eserleri kaleme alan alim İmam-ı Gazali’nin mezar yeri bulundu.

Moğol istilasıyla yerle bir edilen Horasan eyaletindeki Tus şehrinin geçmişine ait kalıntı ve belgeleri inceleyen Tarihi ve Kültürel Miraslar Kurumu araştırmacıları, Gazali’nin mezar yeri olarak tespit ettikleri yerleşim dışı bir noktada kazı çalışması başlattı. İmam-ı Gazali ile ilgili Türkiye’deki uzman isimlerden İstanbul İl Müftüsü Mustafa Çağrıcı, mezar yerinin daha önceden bilindiğini söyledi.

İranlı Turizm Rehberi Hassan Ruzrak, İmam-ı Gazali’nin mezar yerine ilişkin İran’da iki rivayet bulunduğunu belirterek, bugüne kadar en güçlü ihtimalin bahçesindeki taş kitabede ‘İmam-ı Muhammed Gazali’ yazan Haruniye Medresesi civarı olduğuna işaret etti. Ancak yapılan detaylı araştırmaların Gazali’nin mezar yeri olarak Tabira adlı başka bir bölgeyi gösterdiğine işaret eden Ruzrak, ‘Halk zaten daha önce söz konusu bölgenin civarında bir yere, ‘İmam-ı Gazali’nin kabri burada’ diye zaman zaman dua etmeye geliyordu. Ancak nokta olarak tam belli değildi. Şimdi mezar bulundu ve kazı çalışması yapılıyor.’ dedi.

İlk kez Cihan Haber Ajansı’nın görüntülediği İmam-ı Gazali’nin kabrinin bulunduğu bölgede işçiler, toprak altından çok sayıda tuğla parçası çıkardı. Toprak altındaki türbe alanını daire şeklinde kazan görevliler, açığa çıkarılan tuğla duvarların göçmemesi için bazı yerlerini betonla kapladı.

İranlı yetkililer, Gazali’nin türbesini ortaya çıkardıktan sonra çevre düzenlemesini de yaparak inanç turizmine kazandırmayı hedefliyor.

Öte yandan, İmam-ı Gazali ile ilgili Türkiye’deki uzman isimlerden İstanbul İl Müftüsü Mustafa Çağrıcı, mezar yerinin daha önceden bilindiğini söyledi. Ancak İranlı yetkililerin bu mezarı bakımsız bıraktığını ifade eden Çağrıcı, İmam Gazali’nin mezarı ile Firdevsi’nin mezarına yakın olduğunu anlattı. Çağrıcı, “Firdevsi için muhteşem bir abide diktiler ama İmam-ı Gazali’nin mezarı bakımsız bırakılmıştı. Bu mezarın yeri çok eskiden biliniyordu ancak İran bu mezarla ilgilenmemişti.” açıklamasını yaptı.

YÜZLERCE İSLAMİ ESER YAZDI

Bugün bir kısmı İran toprakları içinde kalmış Horasan’ın Tus şehrinde miladi 1058 doğan İmam-ı Gazali, 53 yıllık hayatında ‘Kimya-ı Saadet’ ve ‘İhya-ı Ulumuddin’ başta 500′ün üzerinde eser kaleme aldı. Ehli sünnet alimi olan Gazali ömrü boyunca ilimle uğraşıp delil niteliğinde eserler verdiği için ‘Hüccet-ül İslam’ diye de tanındı. Zamanındaki devlet adamlarından büyük övgüler almış olan Gazali, miladi 1111 yılında vefat etti.

İmam-ı Gazali’nin özlü sözlerinden birkaçı şöyle: “Atalarının dindarlığı ile kurtulacağını zannedenler; babalarının yemesiyle kendi karınlarının doyacağını, onların içmesiyle susuzluklarının gideceğini, onların okumasıyla bilgili olacağını sananlara benzerler.”, ‘Belaya şükretmek lazımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka bela yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allah, senin iyiliğini senden iyi bilir.”, “Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mesul olacaksan söyle. Yoksa sus!’

(Cihan, 12-2009)

***

İmam-ı Gazali’nin Ölümü

Gazali, Miladi 1111 (Hicri 505) yılının Cemaziyelevvel ayının 14. Pazartesi günü ölmüştür. Ölümüne ilişkin anlatılan hikâyelerden bir tanesi şöyledir:

İmam-ı Gazali, kendisini mezarın içine Şeyh Ebu Bekr en-Nessâc koysun, diye vasiyet etmişti. Şeyh bu vasiyeti yerine getirip mezardan çıktığında hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler “Size ne oldu? Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim?” dediler. Cevap vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemin vererek tekrar ısrarla sorulunca, mecbur kalarak şunları anlattı:

“İmamın nâşını mezara koyduğum zaman, Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi. «Muhammed Gazali’nin elini, Seyyidü’l Mürselin Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemin eline koy» Ben denileni yaptım. İşte mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş olmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.”

(tr.wikipedia.org)

Allah’a secde etmek isteyen dava adamı

Bekir Berk.

Öyle sevimli, öyle güzel.

Öyle kararlı, öyle cesur.

Bir gün rüyasında “niye ağlayıp duruyorsun?” diye soran nurani bir zata;

“Ben bu oğlumun İslam fedaisi olmasını istiyorum” diyen asil bir ananın oğlu. Ayasofya’nın tahta perdelerle kapatıldığını görünce ağlayan anasına;

“Üzülme onu ben açacağım.” diyen soylu bir evlat.

Hakkın, kaba kuvvetin paletleri altında ezildiği, düz bir çizgi çizenlerin bile “elif yazmak istedin” diye hapse atıldığı, minarelerin sesinin kısıldığı, ninelerin başörtülerinin başlarından çekilip alındığı yıllar.

Karar vermiştir, avukat olacaktır. Hakk’ın sesi soluğu olacaktır.

Öyle de olur.

1952′de ateşten bir gömlek gibi sırtına geçirir cübbesini.

Peyami Safa, Necip Fazıl, Üstad Bediüzzaman gibi önemli simaların savunmalarını üstlenir.

Bir gün Anakara’ya nur talebelerinin davalarını almaya gider.

Zindandaki bu sanıkların gözlerindeki parıltı, yüzlerindeki sonsuz tebessüm karşısında şaşkına döner.

“Sizi mi yoksa davanızı mı savunayım?” sorusuna; onların “Sen bizi bırak, biz yıllarca yatmaya razıyız, davamızı savun” sözleri karşısında beyninde şimşekler çakar.

Mahkûmların tutuklanmalarına vesile olan kitapları baştan sona okur.

Işığın göründüğü ufka yolculuk başlamıştır. Bir gün bir kitapta Bediuzzaman’ın resmini görür.

Öyle cesur, öyle eğilmez, öyle güzel.

Vurulur o resme.

Bir bahar çağlar siyah gözlerinde.

Ziyaretine gider.

“Kardeşim biz istihdam ediliyoruz” sözleri temiz yürekli Anadolu insanının tatlı bir yürek şırıltısıdır.

İstanbul Çemberlitaş’ta bir ofis kiralanır.

Kirasını,“Parasızlıktan dolayı mazlum bir mü’minin mahkemesine gidemezsen iki elim yakandadır” diyen, soylu insan Muammer Topbaş Hoca öder.

Aynı anda 250 mahkemenin görüldüğü yıllar.

Müdafaalar; otobüs koltuklarında, kamyon kasalarında, tren kompartımanlarında daktilo ile yazılır.

Sabahlara kadar süren hummalı çalışmalar, uykusuz geçen geceler, peynir ekmekle geçiştirilen öğünler.

Baktığı davalardan ücret talep etmez.

Dünya nimetlerine, servete ve ikbale giden yolları kendine kapamıştır.

Her defasında, ancak birkaç kişiden tedarik edilebilen paralarla alınır biletler.

Artık o tam bir Anadolu Alperenidir.

1960′lı yılların kötü yol koşulları.

Azmin önünde dize gelir, dağlar.

O günlerde Avukat Gültekin Sarıgül ziyaretine gelir.

Mevsim kıştır ama kara buza aldıran kim?

Birlikte ayakkabı almaya giderler. Gültekin Bey parasını vermek isteyince, yine o meşhur sözünü söyler;

“Hayyt! Hadise çıkarmak yok.”

Ayakkabılarını çıkarınca altının el ayası kadar delik olduğu görülür.

Çorapları ıslaktır.

Delik ayakkabılarla, ıslak çoraplarla dolaşır Anadolu’yu.

Harabeler arasında coşkun akan sular gibi koşar.

Artık Anadolu’da bir Bekir Berk rüzgarı esmektedir.

Genç meslektaşları bile onun ateşli müdafaalarını dinlemek için mahkeme salonlarındaki yerlerini alır.

Kendisine yolculuğu yasak eden doktoruna;

“Doktor bey! Yatakta ölmektense mü’minlerin yardımına koşarken ölmeyi tercih ederim.”der.

Kan kusarak düşer Anadolu yollarına.

1961′de Doğu’nun sadık, samimi ve vefalı maznunlarını savunmak için Van’a gelir.

Dönüş bileti, sebze halinin hamallarının da katkılarıyla ancak alınabilir.

Abdestsiz hiçbir davaya girmez.

Korku barındırmaz bağrında.

Tehditler vız gelir.

Çantasında taşıdığı kefeni dünya ile köprüleri attığının bir göstergesidir.

1971′de tutuklanır.

1971 Muhtırasının savcısı Nureddin Soyer mahkemede “Bediuzzaman alçaktır” deyince; sanık olmasına rağmen ayağa fırlar ve “Alçak sensin” diye haykırır.

1973′e gelindiğinde davalar azalır ve pek çok yerde de beratla sonuçlanır.

Mesleği bırakır ve çok sevdiği Hicaz’a gider. On altı yıl kutsal topraklarda kalır.

Cidde radyosunda Türkçe yayınlar yapar.

“Türkiye’den bir isteğin var mı?” diye soranlara, her defasında İstanbul simiti sipariş eder.

“O simitte İstanbul kokusu var” der.

Çay ve peynirle, gurbet ellerde zevkle yer o simitleri.

1989′da hastalanır. Kanser teşhisi konulur. Tedavi için İngiltere’ye gider.

Doktorlar kırk gün ömür biçerler. Kır beş kiloya kadar düşer. Herkes öldü ölecek diye başında beklerken o bir gün yatağında ağlayarak şöyle dua eder:

“Ey Everest tepesindeki çiçeğe rengini veren Rabbim! Ey denizin derinliklerindeki balığa rızkını veren Allah’ım! Bana iki sene daha mühlet ver. Kardeşlerimle buluşayım kucaklaşayım. Hasret gidereyim. Sonra canımı al.”diye dua eder.

Allah (c.c), bu duasını kabul eder ve tam iki sene daha yaşar. Bütün Anadolu’yu, hatta Avrupa’yı dolaşır.

Gönlünde bir bahar büyüten küheylan, artık ömrünün sonuna gelmiştir.

Sık sık bayılmaktadır. Hayat rüyasının billuru çatlamıştır.

Bu son günlerinde bile şu anda hastanede sevenlerinden dua bekleyen, bir gönül insanı Hekimoğlu İsmail’in savunmasını yapar.

Sahnede ölmeye sevdalı bir sanatçı gibidir.

Çok sevdiği dostlarından Hasan Coşar bir gün ziyaretine gelir.

Onu bu haliyle görünce can evinden vurulur. Ağlayarak;

“ Kalk ey kahraman-ı İslam! Dünya uyuyor sen uyuyorsun” der.

Birden “Bismillah” diyerek kalkar, ayaklarını yataktan uzatarak oturur ve;

“Söyle kardeşim ne yapmamız lazımsa yapalım”

O haliyle bile köpüren dalgalar gibi coşarsa da, sahile mıhlanır kalır.

O bir performans kahramanıdır.

Yine bir gün öğle namazında serum sehpasıyla birlikte lavaboya kadar giderek abdest alır ve öğle namazına durur.

Haşyet tüter halinden.

Cennetin imrendiriciliği, Cehennemin ürperticiliği vardı yüzünde.

Namazın birinci rekatını kılmış, ikinci rekata geldiğinde takati tükenmiştir. Ne kadar hamle yaparsa da bir türlü secdeye gidemez.

Söz ve sevgiden bir kale kuran kahramanın, dünyadaki bütün gücü tükenmiştir.

Çok üzülür.

Ellerini kaldırır.

“Allahım! Yoksa Bekir kulunu secdeye layık görmüyor musun? Ama, ben sana secde etmek istiyorum.”diye inler.

Namazın geri kalan bölümünü Ka’be’nin serin mermerlerinde kılar.

İlk yaz, Boğaz’ın zümrüt yamaçlarına yaslanmış dinlenmektedir.

Gün boyunca Haziran sıcaklarından bunalan Dersaadet’te günbatımıdır.

Beyaz bir güvercin, Fatih Camiinin minareleri arasından, kızıl guruba koşan güneşin arkasından mecalsiz kanatlarını çırpmaktadır.

İstanbul yine hülyalı bir gecenin koynunda en tatlı uykularına dalarken, Anadolu’da ayak basmadık yer bırakmayan küheylan bir hastane odasında baygın yatmaktadır.

Son anlarıdır.

Bir gül gibi gittikçe solan yüzü, renkten renge girmekte, bir başka baharda yaprak yaprak açmayı bekleyen beyaz bir zambak gibi güzelleşmektedir.

Nihayet, Anadolu’yu velveleye veren o aslanın kükremesi kesilir.

On yedi yıl önce bugün, Haziran’ın on dördü.

Ayın on dördü bir dolunay gibi doğar bir başka âlemin sonsuz ufuklarına.

Vakit, mahkeme salonlarının yıldırım sesli yiğidine ve yine 1995′in on beş Haziran’ında sarışın ikindiler ruhaniyat dolu Cuma akşamlarına koşarken, başladığı abdesti tamamlayamadan aramızdan ayrılan sevgili babacığıma Fatihalar uçurma vaktidir.

Ruhları şad, mekânları Cennet olsun.

(Harun Tokak, Yeni Şafak, 14 Haziran 2009)

Mevdudi

Son kırk yıl içinde, ülkemizdeki İslâmî uyanış hareketine Pakistanlı Mevdudî kadar etkisi olmuş bir kimse yoktur. Kitapları dilimize tercüme edilmiş, fikir ve görüşleri desteklenmiş, ideolojisi ve doktrini benimsenmiş, reçetesi Türkiye’yi kurtaracak plan ve program olarak genç nesillere takdim edilmiştir.

Gençliğimde merhum Mevdudî’nin taraftarı ve hayranı idim. Hakkındaki tenkitleri öğrendikten sonra vaz geçtim. Aşırı hareket etmiyorum, “merhum” diyorum.

Mevdudî, klasik ve geleneksel mânada bir İslâm âlimi miydi? Bence değildi. Onun ağır basan tarafı Müslüman bir politikacı oluşuydu. Aktivist bir şahsiyetti. Bir parti lideriydi.

Pakistan’ın resmî ismi “Pakistan İslâm Cumhuriyeti”dir. Pakistan, kuruluş tarihinden bu yana hiçbir zaman gerçek mânada bir İslâm devleti olamamıştır. Bir İslâm devleti değildi ama anayasasında Şeriat’a aykırı kanun çıkartılamayacağı yazılıydı.

İşte Mevdudî böyle bir ülkede siyasî bir parti kurmuş ve uzun yıllar boyunca süren bütün gayret ve çabalarına rağmen başarılı olamamıştır. Partisi serbest seçimlerde çoğunluğun oyunu alamamış ve iktidara geçememiştir.

Mevdudî, başta kendi ülkesi Pakistan olmak üzere Ehl-i Sünnet uleması tarafından tenkit edilmiştir.

Mevdudî “Kur’ân’da Dört terim” adlı kitabında, üçüncü hicrî yüzyıldan sonra Müslümanların Kitabullah’ın dört ana terimi olan “Rab, İlah, Din, İbadet” konusunda doğru yoldan çıktıklarını iddia etmiştir. Onun bu haksız ve ağır iddiasına karşı çağımızın büyük Ehl-i Sünnet alimi Hindistanlı Ebu’l-Hasen en-Nedvî “İslâm’ın Siyasî Yorumu” (Bedir Yayınevi, 0212/519 36 18) adını taşıyan bir reddiye kaleme almış, Mevdudî’yi çürütmüştür.

Mevdudî hakkında Türkiye Müslümanlarının, doğru cevabını bulmak hususunda derin derin düşünmeleri gereken soru şudur:

Mevdudî’nin kendi vatanı Pakistan’da, bunca olumlu şartlara ve bol imkanlara rağmen başarılı olmayan ideolojisi, çare ve çözümleri, reçetesi Türkiye’de başarılı olabilir miydi?

Bence olamazdı. Zaten durum ortadadır.

Keşke, Türkiye’nin yakın tarihindeki İslâmî uyanış hareketi Mevdudî gibi bir aktivistin rengine boyanacağına, mesela Şeyh/İmam Şâmil’in 19′uncu asır Kafkasya’sındaki “Müridizm Hareketi”ne paralel bir meşrebte olsaydı.

Mevdudî’nin Ehl-i Sünnetten ayrıldığı birkaç noktayı arz edeyim.

İslâm’ı Anlamak kitabından imanın şartlarını beşe indiriyor, “Kadere iman” akidesini ve şartını zikr etmiyor.

Öncelikle bir din olan İslâm’ı, siyasî bir sistem olarak görüyor ve gösteriyor. Evet, İslâm’da din ve dünya ayrımı yoktur ama İslâm öncelikle dindir.

Ashab-ı kiramın bazısını ağır şekilde tenkit ediyor…

Tefhimü’l-Kur’ân’da şefaat meselesinde Vehhabîleri ve Selefîleri geçen bir aşırılığa sapmıştır.

Ülkemizde hayli Mevdudî hayranı bulunmaktadır. Onların, hayran oldukları ve doktrinini benimsedikleri zata yöneltilen tenkitleri bilmelerinde hayır ve yarar vardır.

Kim bilir, belki de, Mevdudî’nin başarısızlığında, Ehl-i Sünnete aykırı aşırı ve şazz fikir, yorum ve görüşleri rol oynamıştır.

DİNDE DEFORM

Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Hikmet Çetinkaya diyor ki: “Türkiye’de devletin hâkim sistemi iki şeyi aradı durdu. Mümkünse İslâm’ı değiştirmek, ona gücü yetmezse Müslümanların din anlayışını değiştirmek. Kemalizm’in en önemli özelliklerinden biri dinde reformu amaçlaması idi. Bunda muvaffak olunamadı. Çünkü İslam’ın kitaba bağlı karakterleri böyle bir reformasyona ve deformasyona izin vermiyordu. Bu Müslümanlara da kabul ettirilemedi. Ağır baskı dönemleri yaşandı Türkiye’de ama dinde reform kabul görmedi.”

Son yıllarda dinde reform faaliyetleri yoğunlaşmış ve hızlanmıştır.

Reform için çok büyük paralar harcanmakta, birtakım kimselere yüklü “ücretler” ödenmektedir.

Bazı reformcular, “hizmetlerine” karşılık dolar mültimilyoneri yapılmıştır.

Bundan yetmiş seksen sene önce medreseler kapatıldı. Bir gecede 40 bin medrese talebesi sokağa atıldı, camilerin yüzde sekseni kapatıldı, harap edildi, yıkıldı, satıldı, kiraya verildi, din hürriyeti ayaklar altına alındı, çok zulümler yapıldı ama İslâm yine yıkılamadı. Şu anda, gerçek İslâm’ın yerine “Yeni bir İslâm” türetilmeye çalışılıyor.

Ilımlı, light, fıkıhsız ve şeriatsız, sulandırılmış, ehlîleştirilmiş, beşerî bir hümanizma veya ideoloji haline getirilmiş yeni bir İslâm.

Avrupa Birliği standartlarına uygun bir İslâm.

Feminist bir İslâm.

Cihadsız bir İslâm.

Diyalogçu ve hoşgörülü bir İslâm.

Allah katında tek hak din olma özelliğinden arındırılmış bir İslâm.

Resmî ideolojiye ayarlanmış bir İslâm.

Kitaba, Sünnete, icmâya dayanan gerçek İslâm’ın yerine yepyeni bir İslâm çıkartmak istiyorlar.

Bu yeni İslâm için yeni tefsirler yazılıyor.

Yeni hadîs külliyatları hazırlanıyor. Ayıklanmış hadîsler.

Yeni ilmihaller hazırlanıyor.

Reformcu, yenilikçi, değişimci, naylon müctehid reformculara çuval çuval ücret ödeniyor.

Aman, Batılıların hoşuna gidecek yeni bir İslâm türetelim.

Parmaklarını Müslümanların gözlerine sokarak, sahih hadîslerin bugün geçerli olmadığını iddia ediyorlar.

Kur’ân ahkamı tarihselmiş, nice ayet bugün geçersizmiş.

Reformcular, yenilikçiler, değişimciler “Ayıklanmış bir İslâm” üretmek ve türetmek için çalışıyor. Bedavaya çalışmıyorlar. Yüklü ücretler.

Fazlurrahmancılar. Ankara Ekolü.

Afganîciler.

Sürü sepet müctehidleri var. Geçenlerde bunlardan biri uçakta abdestsiz namaz kıldığını iftiharla ilan etti. Gerçek İslâm ne diyor? Su bulamazsanız veya abdest alacak haliniz yoksa teyemmüm edersiniz. Abdestsiz, teyemmümsüz namaz kılınmaz. Böyle ictihad olmaz.

Bu dinde reform hareketi gerçek İslâm’a zıttır. Bunda hiç şek ve şüphe yoktur.

İslâm’ın, Kitaba ve Sünnete mutabık ve uygun en doğru yorumunu icazetli ulema, fukaha, müfessirîn, muhaddisin, eimme-i müctehidîn, Selef-i Sâlihîn yapmışlardır.

Reformcuların, Fazlurrahmancıların, Afganîcilerin, bid’atçilerin yorumları, bazısı küfre ulaşan vahim yanlışlarla doludur.

Müslümanlar Müslümanlar Müslümanlar! Reformcuların yalanlarına kanmayınız aldanmayınız. Cumhur-i ulema yolundan, dinde Sevad-ı A’zamdan kıl kadar ayrılmayınız.

Avrupa Birliği standartlarına uydurulmuş İslâm gerçek İslâm değildir.

Kur’ân’a ve Sünnete dayanan gerçek İslâm’a bağlı kalınız.

Reformcuların tuzaklarına düşerseniz ebedî saadetinizi yitirmek felaketine uğrayabilirsiniz.

(M. Şevket Eygi, Milli Gazete, 2009-06-09)

İbn Haldun Düşüncesinde Besin, Sağlık ve Ahlak

Batı İslâm dünyasının ve dolayısıyla Batı İslâm düşüncesinin kayda değer filozof ve düşünürleri genelde Endülüs’den çıkmıştır.

Batı İslâm dünyasının ve dolayısıyla Batı İslâm düşüncesinin kayda değer filozof ve düşünürleri genelde Endülüs’den çıkmıştır. Endülüs filozofları¸ İslâm tefekkür birikiminin en önemli akıl ve kalp inşâcılarıdır. Bu filozofların sonuncusu¸ belki de en önemlisi İbn Haldun’dur (1332-1406). İbn Haldun¸ sosyolojinin ve tarih felsefesinin kurucu bilginidir. Tunus’ta doğan İbn Haldun¸ hem şer’î ilimler hem de aklî ilimler alanında eğitim görmüştür. Devlet işlerinde çalışmış nitelikli bir siyaset adamı olan İbn Haldun¸ aynı zamanda medreselerde müderrislik görevlerinde bulunmuştur. Dolayısıyla o¸ hem bir teorisyen (fikir adamı) hem de bir pratisyendir (eylem adamı).

El-İber isimli kitaba yazdığı Mukaddime’ye¸ eserin kendisinden daha fazla rağbet edilmiştir. Çünkü Mukaddime¸ aklî ve naklî (şer’î) ilimlerin büyük çoğunluğunu bünyesine almış nadir bir eserdir. Batı’da ve Doğu’da en çok okunan¸ takip edilen ve taklit edilen/faydalanılan bu eserin en tipik özelliği¸ yaşadığımız çağların ulaştığı bilimsel yöntem ve usûllerle kaleme alınmış olmasıdır. Bununla birlikte aradan yaklaşık altı asır geçmesine rağmen¸ eser bu çağda yazılmış izlenimini vermektedir.

Bu yazımızda tükenmeyen ve tüketilemeyen metniyle günümüze kadar ulaşmış olan Mukaddime çerçevesinde¸ insanlar ve toplumlar için hayatî öneme sahip olan bes(lenme)inin sağlık ve ahlâkla olan bağlantısını ele alacağız.

İbn Haldun’un besin/beslenme¸ sağlık ve ahlâk ilişkisine bakış tarzı¸ ilginç ve bir o kadar da düşündürücü fikirleri içinde barındırmaktadır. O¸ öncelikle¸ verimli ve çorak olan coğrafyaların özelliklerini hatırlatır.

Ilıman iklimlerin tamamı verimli ve mümbit değildir. Dolayısıyla bu topraklarda yaşayanların bütününün genişlik ve bolluk içerisinde yaşadığı söylenemez. Yeryüzünde toprakları verimli ve her ekilen/dikilen hububat ve meyvenin yetiştiği bölgeler olduğu gibi¸ aşırı sıcaklardan dolayı hiçbir ürünün yetişmediği (buna ot bile dahil) bölgeler de bulunmaktadır. Herhangi bir ürünün yetişmediği bölgeler ve orada yaşayan halklar¸ kıtlık ve açlık içerisinde¸ muhtaç bir şekilde hayatlarını sürdürmeye çalışırlar. Bu bölgeler Hicaz¸ Güney Yemen ve Batı Afrika’daki Müslümanların yaşadığı coğrafyalardır. Hububattan ve katıktan mahrum olan bu bölgeler¸ yoksuldur. Yiyecek ve besinleri¸ et¸ süt¸ yoğurt gibi hayvansal ürünlerden oluşmaktadır.

Çöllerdeki göçebe Arapların yaşam biçimi de benzer haller göstermektedir. Onlar da hububat ve katıklarını ekilen yerlerden temin ettikleri halde¸ bu durum her zaman için daimî ve istikrarlı bir şekilde devam etmez. Böyle hayatın sürdüğü ülkelerin yönetici ve memurlarının baskı ve zulümleri sebebiyle¸ bu bölgelerde yaşayanlar¸ aldıkları ürünlerin yüksek fiyatlarından dolayı az alıp az tüketmek zorunda kalırlar. Ellerindeki mevcut durumdan fazlasını elde etmeleri mümkün değildir. Dolayısıyla onlar¸ çoğunlukla hayvansal ürünlerle geçimlerini sürdürürler.

İklim ve Ahlâk

İbn Haldun¸ her türlü olumsuzluk ve mahrumiyete rağmen¸ hububat ve katıktan yoksun olan çölün göçebe insanlarının vücut ve ahlâklarını¸ bolluk ve genişlik içindeki verimli ve bereketli bölgelerin halkının vücut ve ahlâklarından daha güzel ve estetik olduğunu gözlemler. Onun gözünde ihtiyaç içindeki bu insanların renkleri saf¸ tenleri temiz¸ görünüş ve kıyafetleri mükemmel¸ güzel; ahlâkları aşırılıklardan uzak ve ölçülüdür. Bununla birlikte onların akıl ve zihinleri ilim ve hakikati çabuk kavrar ve anlayışları mükemmeldir.

Tasvir edilen bu haller¸ yapılan müşahedelerin neticesinde ortaya çıkmıştır. Arapların kıtlık ve zorluk içinde bulunmalarına karşın¸ yaratılış ve meziyetleri refah ve bolluk içindeki Berberîlerden daha güzel ve hoştur. Yine çöllerde darlık ve sıkıntıyla karşı karşıya kalan Müslüman topluluklar¸ verimli topraklarda bolluk içindeki halklardan daha güzel ve ahlâkî yapıları daha güçlüdür. Söylenenlerin hakikati¸ verilecek örneklerle ispatlanacaktır.

Besin ve Ahlâk İlişkisi

İslâm düşüncesinin son temsilcilerden biri olarak İbn Haldun¸ besin/beslenme ile vücut arasındaki ilişkilere dikkat çekerek bu iki şeyin etkileşimini tüm açıklığıyla sergiler. Onun gözlemlerine göre¸ çok besin tüketmek¸ bu besinlerin rutubetlerinin ölçüsüzlüğü nispetinde vücutta bir takım kötü artık ve pis kokan sarı safra¸ kara safra¸ kan ve balgama (ahlât-ı erbaa) sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla renkler bozulur¸ aşırı kilo almakla şekil ve suretler çirkinleşir. Görüntüyle sınırlı kalmayarak¸ aşırı besin tüketimiyle hasıl olan kötü buharların¸ beyne sirayetiyle zihinler körleşir¸ fikirler kısırlaşır. Zihinsizlik¸ idraksizlik¸ gafillik ve ölçülülükten uzaklaşma galip gelir.

İbn Haldun¸ tespitini yaptığı düşünceleri¸ ilk olarak hayvanlar üzerinde örneklendirmelerle tasvire yönelir. Tasviri yapılan hali¸ çöllerde ve verimsiz topraklarda yaşayan ceylan¸ deve kuşu¸ vahşi sığır (zebra olabilir)¸ zürafa ve yabanî eşeklerle¸ verimli bölgelerin bol ve yeşil otlaklarındaki hayvanlarda görmek mümkündür. Çorak ve kıtlığın yaşandığı topraklardaki hayvanların derileri ince¸ parlak¸ şekil ve suretleri güzel¸ organları münasip ve duruşlarının güçlülüğü öne çıkmaktadır. Ceylan keçinin¸ zürafa katır ile eşeğin¸ yabani sığır eşek ile ineğin kardeşidir. Ancak bu hayvanlar arasındaki farklılık çok belirgindir. Farklılığın nedeni; verimli ve mümbit bölgelerde¸ bolluk içinde yaşayarak çok yemenin¸ hayvanların tenlerinde kötü artıklar ve bozuk ahlâtın ortaya çıkmasına zemin hazırlamasıdır.

Açlık ve Karakter

İbn Haldun’un gözlemleri¸ açlığın çöl hayvanlarını şekil ve suretlerini güzelleştirdiği yönündedir. O bu tespitini insanlara yönelik olarak sürdürür. Dolayısıyla açlık¸ insanların da şekil ve suretlerini güzelleştirir. Verimli ekinleri¸ hayvanları¸ katık ve meyveleri bol olan toprakların halkı¸ çoğunlukla zihinleri ve fikirleri zayıf olarak nitelendirilir. Bu bölgelerin insanlarının tenleri kabadır. Berberîler¸ Mesalime¸ Gumare ve Sus halkı bu tür insanlardan meydana gelir. Kıtlık ve zorluk içindeki halklar¸ bolluk içinde bulunan Berberîlerden akıl ve fikir yönünden üstün ve tenlerinin daha güzel olduğu görülür.

Hububat ve katıkları bol olan Batı Afrika (Mağrip) halkı ile sadeyağ (tereyağ) kullanmayan Endülüs halkı arasında önemli farklar bulunmaktadır. Endülüs insanları¸ şaşılacak derecede olan zeka¸ akıl¸ tenlerinin hafifliği ve öğrenmeye yetenekli olmalarıyla belirginleşir.

İbn Haldun’un Tunus (Batı Afrika) doğumlu ve Endülüs’te yaşamış bir kişi olması¸ beslenme ve akıl-zeka bağlantısındaki örnek verilen coğrafyalar konusunda objektifliğini tartışma konusu yapacak niteliktedir. Zira ona göre¸ Mağrip şehirlerinde yaşayan ahali¸ çevre bölgelerde yaşayanlardan akıl ve şekil-suret yönünden üstündür. Her ne kadar bu şehirlerde yaşayanlar¸ bol katık tüketiyor ve refah içinde yaşıyorlarsa da¸ aldıkları besinleri¸ bir takım lezzet ve neşe verici baharat ve maddelerle harmanlayarak/terbiye ederek¸ yemeklerde oluşabilecek ağırlık verici halleri giderip öylece yerler.

Bununla birlikte aynı halkın tükettiği besinlerin çoğunluğunu¸ koyun ve tavuk etleri oluşturur. Onlar semizlik vererek hamakata neden olacağı için katıklarına tereyağı ilave etmezler. Bunun için yemeklerinde rutubet azalır; dolayısıyla aldıkları yiyeceklerden dolayı tende oluşan kötü artıklar azalır ve hafifler.

Bu beslenme şeklinden dolayı Mağrip şehirlerinin yaşayışları ve vücutları¸ kaba ve hoş görünüşlü olmayan köy halkının yaşayış ve vücutlarından daha ince ve estetiktir. Sahrada yaşayanlar arasında açlığa dayanaklı ve alışkan olanların vücutlarında ağır ve hafif hiçbir tür artık bulunmaz.

Bolluk ve Zâhitlik

İbn Haldun’un bildirdikleri çerçevesinde¸ bolluk ve genişliğin tendeki hal ve etkileri ibadet ve zahitlikte de müşahede edilmektedir. Sahra veya şehir halkından nefsini ve bedenini açlığa alıştıran ve dünyevî lezzetlerden uzaklaştıranların kendilerini dine ve ibadete verme konusunda¸ refah ve bolluk içinde yaşayanlara oranla daha yüksek bir durumda oldukları görülmektedir.

Et¸ katık¸ hububat ve bitkilerden yapılan yemekleri çok yiyenlerin kalplerini sıkıntı basmış ve sürekli gaflet içerisinde oldukları bilinmektedir. Söylenenler göstermektedir ki¸ ibadete düşkün olanların çoğu¸ sahra ahalisinden az yiyen ve besinleri kıt olanlardır. Bu itibarla genişlik ve kıtlık içinde yaşayan bir şehir halkının halleri de birbiriyle benzerlik taşımaz. Sahra ve kasaba ahalisinin hoş nimetlerine sahip olanların kıtlık zamanlarında¸ kıt bir yaşayışla yaşayanlara oranla çabuk ve çok öldükleri müşahede edilmiştir. İbn Haldun’un bildirdiğine göre¸ Mağrip Berberîleri¸ Fas ve Mısır halkları bu grup içerine girmektedir.

Çöl ve sahra insanlarından¸ çoğunlukla hurma yiyenlerin; arpa ve zeytin yiyerek geçinen Kuzey Afrikalıların; darı ve zeytinle beslenen Endülüslülerin durumu bahsedilenler gibi değildir. Kıtlık ve açlık yıllarında bu bölgelerin insanlarından ölenler nadir olmakla birlikte¸ çevre bölgelerde yaşayan halklar böyle değildir.

Bolluk ve refah içinde yaşayanlar¸ çoğunlukla katık ve yağa alışmış olduklarından¸ bağırsak ve karınları tabiî rutubetten fazla rutubet elde ederek sınırlarını zorlayanlar¸ alışkanlıklarının tersine olarak az yemeye mecbur kalırlar¸ katık bulamazlar ve kaba yemekler yemeğe başlarlar ise¸ vücutları bir takım sıkıntılara maruz kalır. Bu hali yaşayanların bağırsakları çabuk kurur ve buruşur. Zayıf bir organ olan bağırsaklar hastalıklara karşı dayanaksızdır. Böyle bir hastalık ise¸ çabuk öldürür.

Beslenme ve sağlık ilişkisinde İbn Haldun’un ilginç tespitleri bulunmaktadır. Ona göre açlık zamanlarında¸ ölenleri açlık öldürmez; gerçekte onları alışmış oldukları tokluk öldürür. Kısıtlı katık ve az yağla geçinerek¸ bu hayata alışmış kimseler ise; tabiî olan rutubetleri artmadan eski halini korur ve rutubetli-kötü artıkları arttıran yiyecekler dışında her çeşit yemeği vücutları kabul eder. Bu insanlarının yemeklerinin değişmesi¸ bağırsaklarda kuruma (yubuset) meydana getirmez. Bolluk içinde yaşayıp her çeşit katık ve yiyecekleri yiyenlerin¸ açlık zamanlarında çok öldükleri görülürken; darlık ve zorluk içinde hayatlarını sürdürenler¸ sağ kalırlar¸ ölmezler.

Riyazet Ehli ve Besin

İbn Haldun¸ riyazet ve besin/beslenme ilişkisini¸ ehlinin bildirdikleri çerçevesinde aktarır. Bu bilgilere göre¸ bir kimse açlığa dayanarak yemek yememeye kendini alıştırırsa¸ riyazet yoluyla yavaş yavaş açlığa alışır. Bu konuda görmeyen ve bilmeyen kimselerin kabullenmesi güç olaylardan bahsedilmektedir.

Nefis bir nesneye alışırsa¸ o iş nefis için bir tabiat haline dönüşür. Çünkü nefis her renge girer. Tabipler¸ “açlık helak edicidir.” derler. Onların sözleri¸ tamamen yemekten keserek aç bırakmak şeklinde düşünülmelidir. Bu durumda açlığın etkisiyle bağırsaklar kesilir¸ vücut helak edici hastalıklara açık bir hale gelir. Ancak sufîlerin yaptıkları gibi¸ riyazetle birlikte yemekler tedricî olarak azaltılırsa¸ yapılan uygulama sağlığı tehlikeye sokacak bir duruma sebep olmaz. Aynı şekilde eğer riyazeti bırakarak eski duruma dönülmek istenildiğinde de¸ uygun olan tedricî bir usûl izlemektir. Aksi takdirde önceki haldeki gibi yemek yemeğe başlamak¸ riayet etmeyen kimsenin hayatını tehlikeye sokabilir.

Bu kapsamda İbn Haldun¸ nadir bir takım olayları da naklederken¸ kırk gün ve daha fazla açlığa tahammül eden insanları gördüğünden bahseder: “Üstatlarımız Sultan Ebu Hasan’ın meclisinde bulunduklarında Endelüs’teki el-Cezirete’l-Hazra ile Runde şehirlerinden iki kadın getirilmiş. Bunlar yıllarca kendilerini aç bırakmışlar¸ bunların bu hali şayi olduktan ve sultana işitildikten sonra¸ sultan bunları katına getirtmiş (müşahede altında bulundurulduktan sonra) bu haberin doğru olduğu anlaşılmıştır. Bu iki kadın ölünceye kadar bu hallerinde yaşamışlardır. Arkadaşlarımızdan birçoğunun¸ bir keçinin sütü ile yaşadıklarını gördük. Bunlardan biri gündüz veyahut iftar vaktinde ağzı ile bu keçinin sütünü emiyordu. Arkadaşımız on beş yıl bu hal üzere yaşadı. Bunlardan başka da aç yaşayanlar çoktur.”

Yiyeceklerin Türüne Göre Karakterlerin Oluşması

İbn Haldun¸ alınan besinlerle karakterlerin şekillenmesi hususunda bir takım ilginç gözlemlerden bahseder. Ona göre¸ büyük gövdeli ve kuvvetli hayvanların etlerini yiyenlerin ve onların çocuklarının da vücutlarının büyük olduğu müşahede edilmektedir. Bu hal sahra ve şehir halkında görülmektedir.

Deve eti ve sütüyle beslenenlerin ahlâkları¸ dayanıklılık ve tahammüllerine bu hayvanın etkisi olmaktadır. Onların da ağır yük kaldırmak ve güç bakımından¸ devede olduğu gibi kuvvetli ve dayanıklı olduğu bir gerçektir. Bağırsak ve mideleri¸ sağlık ve kabalıkta deve bağırsak ve işkembesi nispetindedir. Bağırsakları zayıflamaz¸ başkalarına zarar veren yemeklerin bunlara herhangi bir zararı söz konusu değildir. Bunların aldıkları besinleri sindirmek üzere sütleğen otu ve ham halinde ebucehil karpuzu ve sütleğen samgı ve karbiyon yerler. Ancak bu zehirli maddelerin hiçbir yan etkisi bunlar üzerinde görülmez. Hafif ve nefis yiyeceklerle beslenen şehir halkı¸ bu maddeleri kullandıkları takdirde hayatlarını kaybederler.

Ziraat ve hayvancılıkla uğraşanlar ile bu hususta tecrübeli kimselerin gözlemlerini nakleden İbn Haldun¸ şaşırtıcı ifadeleri aktarır: “Ziraatle meşgul olanlar ve gözleri ile gören tecrübe sahipleri¸ deve tezeği ile gübrelenmiş ve terbiye edilmiş olan topraklarda yetişen hububat ile beslenen tavuk ve kaz gibi hayvanların yumurtaları üzerine oturarak bu yumurtalardan çıkan piliç ve tavukların gövde ve kuvvet bakımından diğer piliç ve tavuklardan üstün olduğunu söylerler. Çok kere yalnız deve fışkısı içine bu yumurtalar konulduğunda son derecede büyük gövdeli piliçler meydana gelir.”

Sonuç olarak fazla besin tüketen insan ve hayvanların¸ beslenme özellikleri vücutlarında gözükür. Az besin almanın ve perhiz yapmanın kendine özgü etkileri bulunmaktadır. Şu halde çok ve bol yemekler, tenlerde kötü artıklara sebep olmaktadır. Az yemek ve perhiz yapmak¸ vücudun aşırı rutubete maruz kalmasını önler. Dolayısıyla az yiyen ve dengeli beslenenlerin¸ hal ve ahlâkları da ölçülü (itidal) olacaktır.

İbn Haldun’un bize anlattıkları¸ yaşadığımız çağın fizyolojik/ahlakî hastalık ve marazlarının kaynak ve kökenlerini daha belirgin bir hale getirmektedir. Modern zamanların insanı¸ kapitalist ekonominin ve sınır tanımayan edep ve hayâdan mahrum reklâm çılgınlığının etkisiyle¸ tüketmek ve sürekli tüketmek¸ her ne pahasına ve ne olursa tüketmek girdabında boğulmaktadır. Ölçüsüz/aşırı tüketim ve beslenmeyle birlikte¸ bunu yaşam biçim ve amacı haline getiren insanlar¸ değer ve erdemlerden uzaklaşıp¸ tatmin olmayan zevk ve hazlarının kölesi haline dönüşmektedir.

(Bilim ve Hikmet, Öğretim Üyesi Bayram Ali ÇETİNKAYA)