Muzik calici calismiyor


DÜNYA TARİHİ

Beyaz Piramitler’de Türk İzleri

Bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde yer alan, Xian şehrine 100 km uzaklıkta Qin Ling Shan dağlarında Ön-Türk uygarlıklarından birisi tarafından inşa edilmiş, etrafında irili ufaklı 100 adet piramitle beraber, 300 metre yüksekliğinde bir piramit bulunmaktadır:

BEYAZ PİRAMİT

Beyaz Piramit’in ikinci dünya savaşı sırasında Çin’e yardım malzemesi götüren bir C-54 uçağından çekilen fotoğrafı 1957 yılında ilk kez Life dergisinde yayınlanmıştır. Bu piramitleri araştırmak üzere1994 yılında Şensi bölgesinde bir araştırma gezisi yapan Alman bilim adamı Hartwig Hausdof kendi koleksiyonundan birkaç resmin halka açılmasına izin vermiştir. Hausdorf’a göre piramitlerin yapım tarihi en az M.Ö. 2500 ler civarındadır. Piramitler içerisinde bulunan Mısır medeniyetinden çok ileri bir teknikle mumyalanmış olan cesetler ve Ön-Türkçe yazıtlar bulunmaktadır. Bölge çin tarafından yasak bölge ilan edilmiş olduğundan dolayı piramitler içerisinde bulunan mısır medeniyetinden çok ileri bir teknikle mumyalanmış olan cesetler ve Ön-Türkçe yazıtlar üzerinde araştırma yapılamamaktadır.Piramitlerin ebat,orijinal şekil ve büyüklükleri ,dikkat çekmemesi açısından Çin hükümeti tarafından maksatlı olarak tahrip ve kamufle edilmiştir.Piramitlerin üst tarafları kesilmiş ve üstleri toprakla doldurulup, kamuflaj amacıyla ağaçlandırılmıştır.

Ceviz Kabuğu Progamın’a katılan (İzleyici telefonu) Halil Şıvgın (Eski “Sağlık Bakanı” demiş ki:”1984 yılında ben Çin’i ziyaret ettim, Çin’i ziyaretim sırasında Turfan’a götürdüler. İlk defa Turfan’a giden Türk heyetinin mensubu olmakla da gerçekten gurur duyuyorum. Orada bizi gezdirirken mumya bulduklarını söylediler ve biz mumyaları gördük. O gördüğümüz mumyaların Mısır’daki mumyalardan çok farklı olduğunu ifade ettiler, yani teknoloji olarak, yapımı olarak Mısır’daki mumyaların önünde olduğunu. Daha sonra aradan yıllar geçti, bir televizyon kanalında bu konun tartışılmakta olduğunu gördüm. Gerçekten bilimsel olarak, gidilmiş, Mısır mumyalarıyla Turfan’daki mumyalar arasında bir kıyaslama yapılıyor. Bu kıyaslamada, Turfan mumyalarının. Ben orada kadın mumyaları gördüm, çocuk mumyaları gördüm, erkek mumyaları gördüm, farklı şeylerden. Ve o sırada, hatta bir tanesinde yeterince koruma yapılmamış, bozulmaya başlamıştı müzede gördük onları. Bu mumyalardaki üstünlüğü bilim adamları ortaya koymaya başladılar. Bilim adamlarının ortaya koydukları bir gerçek var ki, ilk defa mumya kültürünün Türkler’den geliştiği ortaya çıkıyor. Bundan dolayı da ben şimdi iştirak ediyorum. Yani ben bilim adamı değilim, ama bizim bilim adamlarımınızın bu olayın üzerine ciddiyetle eğilmeleri gerekiyor. Eğer Mısır’daki mumya kültürü olduysa, var idiyse geçmişte, onun etrafında da bir kültürün olması lazım. Mısır’ın etrafında mumya kültürüyle ilgili herhangi bir şey yok. Afrika öbür taraf, bu tarafta da yine böyle bir kültür yok. Dolayısıyla, Orta Asya’dan o bölgeye giden Türkler’in varlığı söz konusu olabilir. “Ben bir katkıda bulunmak istiyorum bu mumyalar konusunda Urumçi mumyalarını söz konusu etmiştir, tabii ki çok önemli. Bakın, buradaki Urumçi’de teşhir edilen mumyalardan ilk birincisi 44 yaşında ve Milattan önce 1000, yani günümüzden 3000 yıllık. Bir başkası gene 1600, en yaşlı olarak da işte bu “Lolan” denilen bayan mumyası var, Doğum’dan önce 2000 bu, yani 4000. Şimdi en büyük özelliği iç organlarının çıkartılmamış olması. Başka? Şu andaki mumyaların durumu Mısır mumyalarına nazaran çok daha iyi olması. İleri teknolojide bir mumyalama sistemi öyledir, uygulanmıştır. Dahası, bir mumyanın üzerinde ameliyat izi var, at kılıyla dikilmiş. Amerika doktorların tespiti, dünyada ilk ameliyat veya operasyonlardan bir tanesi olarak kabul ediliyor. Dahası var; burada kumaş ekose ve boyalı ve Doğum’dan önce 2000′i konuşuyoruz, günüzmüden 4000 sene öncesini konuşuyoruz.

Türk Bilim adamı Kazım MİRŞAN yaptığı araştırmalarda Ön-Türk uygarlıkları tarafından OT-OĞ olarak isimlendirilen Ön-Mısıra M.Ö 3000 Yıllarında Doğu Anadolu’dan Isub-Ög yazısının gittiğini tespit etmiştir. Kazım MİRŞAN’ın bugüne kadar anlamı çözülemeyen 184 adet mısır hiyeroglifini Ön-Türkçe olarak okumuş olduğu ve mumyalama tekniklerinin yine M.Ö. 3000li yıllarda Altaylarda geliştirildiği düşünülürse Piramit inşa teknolojisinin Eski Mısır’a Ön-Türk Uygarlıkları tarafından öğretildiği sonucuna ulaşılmaktadır.

Tüm İnsanlık tarihini değiştirerek; medeniyetin asıl yaratıcısın Türkler olduğunun bu olağanüstü keşif batılı bilim adamları tarafından ısrarla görmezlikten gelinmekte ve insanlığın bilgisinden daha uzun süre saklanması mümkün olmayan bu piramitleri başka bir uygarlığa mal etmeyi amaçlayan maksatlı çalışmalar yapılmaktadır.

İncelemek isteyenler için : Google Earth de koordinatları : 34°21′44.48″N 108°37′50.88″E

(www.netpano.com, 01-2010)

Japonya Nasıl Kalkındı?

Bir Asya ülkesi olan Japonya, en büyük ekonomilerden birisine sahip. Bunun çeşitli sebepleri var: Millî birliğe sahip olmaları, örf ve geleneklerine bağlı kalmaları ve kenetleşmeleridir. “Japon harikasının“ temel dinamiği, özüne, ruhuna bağlı kalmasıdır. Şimdi tüketim toplumu olup, geleneklerinden uzaklaşması, tezimizi çürütmez. Zirâ, kalkınma hamlelerini özüne bağlı iken yapmıştı!

Güneşe tapmaktan (Shintoizm’den) vazgeçmek isteyen Japonlar, hararetli, ciddî din arayışına girer. “Dinleri inceleme” teşkilâtı kurar, kongre tertipler. İslâm dinini de araştırmak isterler. 1880’de Japon İmparatoru akrabalarından Prens Hebi; altı yıl sonra Mareşal Prens Akihito (Güneşin oğlu kabul edilen İmparator Mikado’nun yeğeni, dayısının oğlu) başkanlığında bir heyet İstanbul’a gelir.

II. Abdülhamid’in, gelen Japon elçilere, şu meâlde sözler söylediği rivayet edilir: “Eğer öyle adamlarım olsaydı, kendi ülkemi kurtarırdım!” Bu sözü, siyasî birlikteliğe gidiyorlar diye düşünen Rusya ve diğer ülkeleri kuşkulandırmamak için söylediği anlaşılan II. Abdülhamîd, bu dâvânın önemini kavrar. Başta Kur’ân-ı Kerim olmak üzere Japonların istediği din kitaplarını, kütüphanesinin en nâdide eserleri arasından seçip gönderir. Kongre üzerinde de etkili olmayı planlar. Ne var ki, başta misyoner, “gizli dinsiz, zındıka ve ifsat komiteleri” bu girişimi baltalar. Mikado da, tebasının fert fert dilediği dini seçmekte hür olduğunu ilân ile kongreyi iptal eder.

Buna rağmen Japonlar kalkınır. Bunun sebebini Bediüzzaman şöyle tesbit eder: “Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki; onlar Avrupa’dan mehâsin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin maye-i bekası olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyette neşv ü nema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zarurîdir.”

Yani, Japonlar, inançlarına, örf ve adetlerine sıkı sıkıya bağlıydı. Belçika Katolik Kilisesi’nin Japonya misyonerlerinden Lucienne Cosijins, birdenbire misyonerliği bırakıp ticarete atılmasının sebebini şöyle açıklıyor:

“Kilisem, beni Japonya’ya gönderdi. Orada çocuklara dersler veriyordum. Ancak Japonya’da başladığım misyonerliğimi, oradaki insanların mânevî gücü sebebiyle başaramadım. Çünkü gördüm ki, Katolik yapmaya çalıştığım oradaki dindarlar, bizden yani Batı’dan daha fazla kendi dinlerine bağlanmış durumdalar. Bu insanları kendi dinime çevirmenin mânâsız olduğunun farkına vararak bu işten vazgeçtim ve Belçika ile ticarî münasebetler kurmak isteyen bir şirketin Belçika temsilcisi oldum. Bu arada Japon olan bu hanımımla evlendim.

“Dünya insanlarını idare eden dinlerdir. Bunun için ben mümkünse, ayrı ayrı dinlerden olan gençlerin birkaç günlüğüne tatillerde bir araya getirilmesini arzuluyorum. Birbirlerinin inanç ve ibadetlerini daha yakından görüp tanısınlar ve şimdiden birbirlerini daha iyi anlamaya çalışsınlar.”

İslâmiyet için ise şöyle diyor: “İslâmiyet’in bütün insanlar için gönderildiğini biliyorum. İslâm dininin dinler arası diyalogda büyük rol oynayacağını tahmin ediyorum. En büyük isteğim, bu dinden olan insanlarla görüşüp diyalog ortamı kurmak.”

(Ali Ferşadoğlu, Yeni Asya, 2009-10-23)

Faşist Lider Mussolini Ajan Çıktı

Faşist İtalyan diktatörü Benito Mussolini’nin, bir süre bir Avrupa ülkesi hesabına çalıştığı ortaya çıktı. Mussolini hangi ülkeye ajanlık yapmıştı? İşte cevabı:

Benito Mussolini

Benito Mussolini

İngiliz The Guardian gazetesinin tarihçi Peter Martland’a dayanarak verdiği habere göre, Mussolini 34 yaşında gazeteciyken 1917 yılında MI5 hesabına çalışıyor ve İtalya’nın birinci dünya savaşında müttefiklerin safında kalması yolundaki kampanyada faaliyet göstererek teşkilattan bugünün parasıyla haftada 6400 avro alıyordu.

Mussolini konuşuyor

Cambridge üniversitesi tarihçilerinden Martland, “Cihan harbinde İngiltere’nin en az güvendiği müttefiki İtalya’ydı. Mussolini, 1917 güzünde İngilizlerden haftada 100 sterlin almaya başladı. Savaş yanlısı kampanyaya en az bir sene boyunca destek verdi” dedi.

İngiliz tarihçiye göre, 1922′de iktidara gelecek “Duçe” lakaplı Mussolini’nin İngilizler hesabına çalıştığını, MI5′in Roma temsilcisi Sör Samuel Hoare 1954 yılında yayımlanan anılarında anlatıyor.

Mussolini, İngiliz istihbaratına hizmet için “İl popolo d’İtalia” gazetesinde savaş yanlısı yazılar kaleme aldı. Tarihçiye göre, “Duçe” Mussolini MI5′e, barış gösterileri yapanları dayaktan geçirecek adamlar bulabileceğini rapor etti.

Öldürülüp asılan Mussolini ve metresi

Öldürülüp asılan Mussolini ve Metresi

Martland, “O devirde bir gazeteciye bu kadar para verilmezdi. Bu çok fazlaydı. Ama İngiltere’nin savaşta günde 4 milyon sterlin harcadığı göz önüne alınırsa Mussolini’ye verilen para devede kulak bile değildi.” dedi. Martland, “Elimde kanıt yok ama hovardalığıyla tanınan Mussolini’nin aldığı paraları kadınlarla yediğini düşünüyorum” ifadesini de kullandı.

Mussolini, faşist partisini kurduktan sonra 1922′de başbakan olmuş ve 1943 yılına kadar iktidarda kalmıştı. Faşist diktatör, 1945 nisanında kaçmaya çalışırken komünist direnişçiler tarafından yakalanıp öldürüldü ve cesedi, Roma’da ayağından asılarak teşhir edildi.

Mussolini, Metresi ve Sekreteri

Tabutta Mussolini, Metresi ve Sekreteri

(Zaman, 10-2009)

Köleliği Kaldıran Abraham Lincoln ve Katliamı

Amerika Birleşik Devletleri’nin 16. başkanı Abraham Lincoln, Kızılderililer’e karşı savaşmak üzere kurulan orduya gönüllü olarak yazılmıştır. Ve önderlik yeteneğini bu savaşlarda göstermiştir. New Salem’li askerler onu komutan seçmişlerdir, başarılarından dolayı. Yani Kızılderililer’i, yönettiği askerlere çok hırslı biçimde katlettirdiğinden dolayı, askerlerin oyuyla terfi ettirilmiştir A. Lincoln. Demek istediğimiz, onun da elleri masum insanların kanına bulanmıştır.

A. Lincoln, edindiği askeri ünü, kariyeri, savaştan sonra yani Kızılderililerin işi bitirildikten, soykırım büyük ölçüde tamamlandıktan sonra, siyasi kariyere dönüştürmeyi de çok iyi bildi.

1834’teki seçimlerde millet meclisine girmeyi başarır A. Lincoln. 1860’ta da Cumhuriyetçi Parti’den ABD Başkanlığına seçilir. 16’ncı ABD Başkanı olur. Köleliğe karşıdır. 1861-65 yılları arasında yapılan Amerikan İç Savaşı’nda, köleliği kaldırmak için mücadele eden Kuzeyliler’i yönetir. Savaş, bilindiği gibi 1865’te Kuzey’in zaferi (tabiî kölelik taraftarı Güney’in de hezimetiyle) sonuçlanır. Ve ABD’de kölelik kaldırılır.

A. Lincoln 14 Nisan 1865’te, gece 22.30’da bir tiyatroda oyun izlerken, locasının arkasından ateş eden Güneyli bir tiyatro oyuncusu tarafından başından vurularak öldürülür. 56 yaşındadır öldürüldüğünde. Babası marangozdur. Yani bir halk çocuğudur. ABD’de köleliği kaldıran Başkan’dır. 5 ABD dolarlık bonknotların ve 1 sentlik madeni paraların üzerinde resmi vardır. Bazı tarihçiler tarafından, ABD’nin G. Washington’dan sonra gelen en büyük ünlü Başkanı olarak kabul edilir.

Fakat işte görüldüğü gibi, o bile çok “başarılı” bir Kızılderili katliamcısıdır. Siyasi kariyerinin ve başarılarının ilk basamaklarını bu katliamlar sayesinde tırmanabilmiştir. Bu katliamlara borçludur. Varın gerisini siz tahmin edin.

(Kurtuluş Yolu)

Pakistani Women’s Educational Conference

Karachi, Sind, Pakistan, 1947.

Malazgirt’te, Alparslan’ın Ordusunda Kürtler Ne Arıyordu?

Malazgirt’te, Alparslan’ın ordusunda Kürtler ne arıyordu? Türk’ün Türk’ten başka dostu vardır dedirten o tarihi olay.

Türk’ün Türk’ten başka dostu vardır. Malazgirt’ten bu yana Kürtler Türklerle dosttur.” Yazar Yaşar Kemal, Ocak 2007′de yapılan Türkiye Barışını Arıyor” toplantısında böyle konuşmuştu.

Geçtiğimiz 26 Ağustos’ta Malazgirt’te yapılan ve davetli olduğum halde uçak kaçırma rekoruma bir yenisini ekleyerek gidemediğim törende, basına yansıyan haberlere bakılırsa, Belediye Başkanı Mehmet Nuri Balcı konuşturulmamış. Konuşsaymış, Alparslan’ın 20 bin Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım sözüne yer verecek, ardından bir genel affın ilanı ile sivil bir anayasa isteyecekmiş.

Böylece Yaşar Kemal’in öncülüğünde başlayan Malazgirt Zaferi’nin Türk-Kürt kardeşliğinin bir sembolü olarak yeniden okunması çabası şimdilik devlet katında akamete uğramış görünüyor.

Ancak tırnaklarımla kazımaya çalışacağım nokta bu değil. İki soruya cevap arayacağım yazımda:

1) Malazgirt’te Türkler ile Kürtlerin birlikte savaştıkları doğru mu?

2) Eğer doğruysa bu birliktelik gönüllü mü oldu yoksa zoraki mi?

Baştan söyleyeyim ki, ben meseleye ırk ve milliyetçilik penceresinden bakmadım, bakmam da. Ancak tarih niyetlerimizin kuyruğuna takıldığında değil, adam gibi okunan bilgi ve belgelere dayandığı zaman anlamlıdır. Güncellik elbette tarihin kullanımı için uygun fırsatlar sunar ama ihtiyatı elden bırakmamak şarttır. İşte yukarıdaki çifte sorunun bizi götürdüğü nokta, tarih ile efsanenin nasıl kolayca nikâh kıyabileceğidir.

İlk sorudan başlayalım. Malazgirt Meydan Savaşı’nı yapan Alparslan’ın ordusunda Kürtler var mıydı? En azından iki Arap kaynağına, Sıbt İbnu’l-Cevzî’nin “Mir’atu’z-Zamân”ı ile İbnu’d-Devâdârî’nin “Kenzü’l-Durer”ine dayanarak var olduklarını söyleyebiliriz. Ancak birincisi Alparslan’ın ordusuna “10 bin Kürt’ün”, ikincisiyse “Kürtlerden ve diğer kavimlerden 10 bin kadar insan”ın katıldığını açıklamaktadır.

Yani elimizde ikisi de en az 1-1,5 asır sonra kaleme alınmış iki Arapça kaynak var; birisi “10 bin Kürt” derken, öbürü bu rakamı “Kürtler ve diğerleri”nin paylaştığını yazmaktadır. Dolayısıyla Malazgirt Savaşı’na 10 bin Kürt askerin katıldığı malumatını sorgu odasına almamız şarttır. Hele Malazgirt belediye başkanının açıklamalarında olduğu gibi “20 bin Kürt süvarisi”, tam bir hayaldir. Hatta hızını alamayıp Alparslan’a “Eğer 20 bin Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım” bile dedirtiyor başkan. Alın size yeni bir efsane daha!

Dolayısıyla kaynaklar 10 bin kişinin tamamının Kürt olduğunu söylemediği gibi, tamamının asker olduğunu da söylemiyor. Hele hele ’süvari’ diyen hiç kimse yok. Bunların hepsi profesyonel savaşçı olmadığı gibi, iki kaynakta da “Kürtler” ve “insan” denilmesinden yola çıkarak bir kısmı asker olsa bile içlerinde asker olmayanların da mevcut bulunduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi ikinci soruya geçiyorum. Diyelim ki, Malazgirt Savaşı öncesinde Selçuklu ordusunda 10 bin Kürt askeri vardı, peki bunlar Yaşar Kemal’in dediği gibi Türklere dostluk ve yardım amacıyla mı yoksa mecburiyetten ve şartların zorlamasıyla mı katıldılar?

Tarih, belgeleri kör gözüm parmağına der gibi okumak değildir. Onların içindeki hareketi cıvıltıya kulak vermek de tarihçinin görevi değil midir? İşte 12. yüzyılda İbnü’l-Ezrâk tarafından yazılıp dilimize “Mervanî Kürtleri Tarihi” adıyla tercüme edilen eserde Kürtlerin Selçuklu ordusuna hangi şartlarda katıldıklarına dair başka kaynaklarda geçmeyen ayrıntıları yakalıyoruz.

Mervânîler, Diyarbakır ve çevresinde hüküm süren bir Kürt devletidir. Malazgirt Savaşı öncesinde Mervanîler, Nizamüddin Nasr ile kardeşi Said arasındaki iç savaşa sahne oluyordu. İbnü’l-Ezrâk’a göre Said, Alparslan’a sığındı. 1071′de Romen Diyojen İstanbul’dan hareket edince Alparslan Said’i yanına alarak da Diyarbakır’a geldi. Vezir Nizamülmülk Silvan’a giderek kardeşi Nizamüddin’le görüştü ve onu kardeşinin de yanında bulunduğu Alparslan’ın huzuruna gitmeye razı etti. Heybelere çok sayıda hediye ve para doldurarak yola çıkarken, karısı ve bacıları Nizamülmülk’ün eteğine sarılarak muhtemelen Alparslan’ın onu bir cezaya çarptırmasına mani olmaya çalıştılar. Vezir de onlara Nizamüddin’in evden emir olarak gideceği ve sultan olarak döneceği sözünü verdi.

Gelin görün ki, Alparslan da Said’e Sultanlık vaadinde bulunmuştur. Sözünden geri dönmek istemeyen Alparslan’ı ava çıkaran Vezir, Said’i yakalayıp hapseder ve Nizamüddin’i “Sultanü’l-Ümerâ” (Emirlerin Sultanı) ilan ettirir.

Böylece bütün varlığını Selçuklulara borçlu hale gelen Mervanî Sultanı Nizamüddin, Alparslan Musul seferinden Malazgirt’e yeniden dönünce hem topraklarından geçmesine izin verdi, hem de kendisine, Mükrimin Halil Yınanç’ın dediği gibi bütün kuvvetlerini teslim etti. Yeter ki, kendisine dokunmasındı.

İşte Alparslan’ın Malazgirt’teki ordusundaki o 10 bin Kürt’ün varlık sebebi. Görüldüğü gibi Nizamüddin’in asker vermekteki maksadı Selçuklu’ya iyilik etmek değil, taht ve tacını korumak için uğruna çırpınış ve yaranma peşindeydi. Nitekim halktan zorla topladığı paraları önüne yığdığında, Alparslan kendisine bu paranın kime ait olduğunu sormuş, halktan cebren topladığını öğrenince de kimden ne kadar aldıysa aynen geri vermesini emretmişti.

Malazgirt Zaferi’nde Kürtlerin de payının bulunması, onun değerini asla küçültmez. Lakin Kürtler, Alparslan’ın ordusuna zaten Selçuklu Devleti olmadan ayakta duramayacak Mervanî emirliğinin iyilikseverliğinden değil, mecburiyetten katılmışlardı. Unutmayalım ki, Bizans galip gelseydi ortadan kalkacak olan ilk devletlerden biri, Selçuklular değil, Mervâniler olacaktı.

Açılıma tarih desteği verelim, eyvallah ama verdiğimiz, gerçekten ‘tarih’ olsun.

(Mustafa Armağan, Zaman, 30 Ağustos 2009)

Napolyon’u, Nelson Değil 70 Kedi Bitirdi

Ünlü Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart’ı tarih sahnesinden silen İngiliz Amiral Horatio Nelson, düşmanını kimsenin bilmediği bir zaafından hareket ederek yendi. Nelson, bakın kedileri nasıl kullandı:

İngiliz Amiral Horatio Nelson

Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart

Bir insan ne kadar egoistse o kadar yalnız kalmak zorundadır. Yalnız kalmak mutsuzluktur. Ama her şeyin de bir bedeli vardır. Napolyon Bonapart egoizm tarihinin en büyük egoistlerinden biriydi, ama yenilgiye uğratıldı. Bu yenilginin nedeni ise değerlendirmeye değer:

Napolyon henüz 6 aylık küçük bir çocukken bakıcısı onu bahçeye bırakır ve eve bir şey almaya gider. Bu esnada bir sokak kedisi çocuk Napolyon’un üstüne atılır. Altı aylık bir bebek için, kedi bir aslan gibi görünmüş olmalı.

Her şey izafidir ve birbiriyle orantılıdır. O yüzden o bebek için kedi aslında kocaman bir aslandı. Kedi sadece oynamak istiyordu ama çocuk büyük bir şok yaşamıştı ve bu şok çok derinlere işlemişti. Genç bir erkek olduğunda Napolyon, birçok savaşta dövüşmüştü, müthiş bir askerdi.

Bir aslanla bile savaşabilirdi ama yine de kediden korkuyordu. Napolyon, bir kedi gördüğü zaman bütün cesaretini yitirir, birden altı aylık bir bebeğe dönüşürdü.

İngiliz komutan Amiral Horatio Nelson, 1805’te İspanya’nın güneyinde Trafalgar’da, savaşa gireceği rakibinin bu zaafını biliyordu.

İki askeri birbiriyle kıyaslamaya kalksak Nelson, Napolyon’la kıyaslanamazdı bile. Ama buna rağmen Napolyon yenilgiye uğradı. Nelson ön cepheye 70 tane kedi getirdi ve Napolyon bu kedileri gördüğü zaman, sinir krizi geçirdi; zavallı adama bir tanesi bile yetiyordu. Fransız imparator, yardımcısına döndü ve şöyle dedi:

“Komutayı sen devral. Ben savaşacak durumda değilim; düşünecek durumda bile değilim. Bu kediler beni mahvetti.”

Tabii savaşı kaybetti. Onu Nelson’un yendiğini söyleyen tarihçiler yanılıyor. Hayır, O, psikolojik bir oyuna yenildi. Kediler tarafından, kendi çocukluğu tarafından yenilgiye uğradı, kontrol edemediği korkuları tarafından yenilgiye uğratıldı.

OT TAŞIYAN KADIN

Napolyon, yenilgiden sonra Saint Helena adında küçük bir adaya hapsedildi. Ada çok küçük olduğu için kısıtlayıcı tedbirlere gerek bile yoktu, çünkü buradan kaçmak söz konusu bile değildi. Adadaki ilk gününde yürüyüşe çıktı. Yaşadığı sinir krizi nedeniyle yanında sürekli bir doktor bulunduruyordu.

Doktorla birlikte bir patikada yürürken, karşı yönden gelen ve büyük bir ot yığını taşıyan bir kadınla karşılaştılar. Patika çok dar olduğu için birinin yol vermesi gerekiyordu. Bir İngiliz olmasına rağmen doktor kadına:

“Kenara çekil! Karşında kimin olduğunu bilmiyorsun. Yenilmiş olması hiç önemli değil. O, Napolyon Bonopart!”

Ama kadın öyle cahildi ki, Napolyon Bonopart adını hiç duymamıştı. Hemen karşılık verdi:

“Ne olmuş? O kenara çekilsin! Kendinizden utanmalısınız. Ben sırtında onca yük taşıyan bir kadınım. Size mi yol verecekmişim?”

Napolyon Bonopart doktorun elini tuttu ve kenara çekerek konuştu:

“Napolyon Bonopart adını duyan dağların yol verdiği zamanlar geride kaldı, artık o sabun köpüğü söndü. Sırtında ot taşıyan kadına yol vermem gerekiyor.”

Yenildikten sonra olanları idrak etmişti. Hayatı boyunca bir korkuyu sürekli bastırmıştı. Bu durum büyük bir sır olarak saklanıyordu ancak artık açığa çıkmıştı ve korkusu herkes tarafından öğrenilmişti. Napolyon artık bir hiçti.

Bu; büyük bir egoistin düştüğü durum.

(www.cafesiyaset.com, Temmuz 2009)

Siyahi Suçlama

Beyaz bir kıza tecavüz suçlamasıyla asılan iki genç siyah erkeğin bu fotoğraf ABD’de çekildi. 10 bin kişinin izlediği idam sonrasında genç kıza amcasının tecavüz ettiği anlaşıldı, 1930. (Hürriyet)