Muzik calici calismiyor


DÜNYA TARİHİ

Musaddık’tan Humeyni’ye İran

KEYHÜSREV TABLETİ

Ufak, pembeye çalan bir kil silindir British Museum’daki en kıymetli parçalardan birisidir. Üzerinde çentik şeklinde yazılar olan bu silindir Perslerin efsanevi Kralı Büyük Keyhüsrev’e (Kiros) aittir. Silindirde, MÖ 539 yılında Babillileri yenilgiye uğrattığı zaman Keyhüsrev’in Babil halkına adalet, merhamet ve yüce gönüllülükle muamele etmeye kararlı olduğu yazılıdır. İşte bu metin, çoğu uzmana göre dünyanın en eski insan hakları sözleşmesidir.

2500 YILLIK MEDENİYET

Gerçekten de İran, 2500 yıl evvel Ahameniş İmparatorluğu ile tarih sahnesine çıkıp Part, Sasani ve Safevi imparatorluklarını kurmuş, Firdevsi, İbni Sina, Farabi, Ömer Hayyam gibi isimler yetiştirmiş; tarih boyunca bilimiyle, sanatıyla çekim merkezi olmuş bir ülkedir. Bunlara 1400 yıl önce eklenen İslam kimliği ve 200 yıl önce eklenen Batı modernitesini de katarsak ortaya bugünkü İran kimliği çıkar.

OBAMA’NIN İTİRAFI

Bu hafta, muhafazakârlar ve reformistler arasında kıran kırana geçen genel seçimler ve ABD Başkanı Obama’nın İran petrollerini millileştiren Başbakan Musaddık’ın 1953’te devrilmesinde ABD’nin rolü olduğunu dair itirafı vesile ederek İran’a bakalım diyorum. Çünkü İran, ileriki haftalarda ele almayı umduğum Garbiyatçılık denilen radikal Batı karşıtı düşünce akımını kavramak açısından kilit öneme sahip.

İran’ın haraç-mezat satılması

Takvimler 1872’yi gösterirken günümüzün saygın haber ajansı Reuters’in kurucusu Baron Julius von Reuters, ülkenin ekonomik kaynaklarının işletilmesi yolunda o kadar geniş haklar kazanmıştı ki yıllar sonra Lord Curzon bile bunu, “tarihte görülmemiş şekilde bir krallığın tüm kaynaklarının olağanüstü boyutta yabancı ellere teslimi” olarak niteleyecekti. Tepkiler bu kadar yoğun olunca ayrıcalıklar gözden geçirildi, sonradan sınırlandı; ancak ülkenin ‘haraç-mezat’ satıldığı şikâyetleri herkesin dilindeydi ve şiirlere bile konu olmuştu. O günlerde bir din adamı, Seyyid Cemaleddin el-Afgani, halkı ayaklanmaya çağırıyordu. Yıllar sonra Ayetullah Humeyni örneğinde de tekrarlanacağı gibi, halkı Şah aleyhinde kışkırttığı gerekçesiyle İran’dan sürgün edilmişti. Halka İstanbul’dan sesleniyordu: “Ey Pers ilinin olgun meyvesi, halkın uyanışı için kuşak kuşananlar! Mahpusluktan, kıyımdan korkmayın; Perslerin cehaletinden bezmeyin! Sultanların kudurmuşluğundan ürkmeyin! Despot hükümetler sarsılıp devrilecek! Sizler de Perslerle saadet arasına girenleri mahvetmeye gayret edin!”

Meşrutiyetin kısa ömrü

Bu çağrıya cevap ancak 30 yıl kadar sonra, 1906 yılında verildi ve Muzaffereddin Şah, feodal dönemden kalma yetkilerinin bir bölümünü halka bırakmaya, kurumlara devretmeye razı oldu. Bu, Batı’da yaygın adıyla İran Anayasa Devrimi, İranlıların deyişiyle İnkılab-ı Meşrutiyet’ti. Ancak bu dönem çok kısa sürdü; zira İngilizler için İran, imparatorluklarının en önemli mücevheri saydıkları, Hindistan’a geçiş kapısıydı. Çıkarlar söz konusuydu ve 20. yüzyılda daha pek çok benzer örnekte olduğu gibi İngilizlerle Ruslar, ülkeyi nüfuz alanlarına bölüp paylaşmak üzere anlaştılar. İngiltere, kısa sürede İran için Rusya gibi bir tehdit haline geldi.

Petrol sahneye çıkıyor

Yıl 1907’ydi. Petrolden pay almak isteyen İngilizlerle Ruslar ülkeyi nüfuz alanlarına bölüp paylaşmak üzere anlaştılar. Batı artık İran’la hem ekonomik değeri, hem de tampon ülke özelliğiyle ilgileniyordu. Petrol kaynaklarının büyüklüğünün anlaşılmasıyla, İngiliz hükümeti İran’la daha çok ilgilenmeye başladı. Özellikle donanmanın başında bulunan Winston Churchill, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkacağı beklentisinden de hareketle gemilerin makinelerini kömürden petrole çevirmek istiyordu; bu da gerekli kaynaklara da erişimi gerektiriyordu. 1914 yılında İngilizler ‘Anglo-İran Petrol Şirketi’nin (bugünkü BP) çoğunluk hissesini, yüzde 51’ini almaya karar verdiler. Bu adım iki devlet arasındaki gerginliği bir sürtüşmeye dönüştürdü. Yıllar sonra bile Churchill, Britanya’nın başına konan talih kuşuna inanamıyordu: “Peri masalları aleminden, en çılgın düşlerimizin ötesinde bir hediye!”

Kaçar Hanedanı’nın sonu

1920’ye gelindiğinde 140 yıldır ülkeyi yöneten Kaçar hanedanı İngiliz ve Rus askerlerinin işgal hareketlerini takiben iyice zayıflamış; ulema ve ordu saflarında yönetimde değişim talepleri ile hareketlenme iyice artmıştı. Değişim beklentisini eyleme dönüştürmek için en uygun durumdaki unsurlardan birisi ülkenin tek düzenli ordu birimi olan Kazak Tugayı idi. Tugay’ın sivrilen komutanlarından Rıza Han yanına siyasetin etkili düşünürlerinin desteğini aldı. İngilizlerin de teşvikiyle 21 Şubat 1921’de 1200 kişilik birliği ile Tahran’ın kontrolünü ele geçirdi. 26 Ekim 1923’te bir adım daha atarak yönetimi tümüyle eline aldı. İki yıl sonra Avrupa’da tedavi gören ve çağrılara rağmen İran’a dönmeyen Kaçar Hanedanı’nın son üyesi Ahmed Şah’ı tahttan indirdi. Rıza Han, kendisine Osmanlıları devirmiş olan Mustafa Kemal’i örnek alıyordu. Atatürk cumhuriyetçiydi, Rıza Han da modern bir devlet başkanının olması gerektiği gibi cumhuriyetçi bir başkan olmak istiyordu; ama ulema, ‘Hayır!’ dedi, ‘İslam devletlerinin monarşi olması gerekir’ dedi. Bu nedenle de 1925’te Pehlevi hanedanı adına Şah Rıza aynen Napolyon’un yaptığı gibi kendi kendisini tahta çıkarmak zorunda kaldı.

Şah’ın ‘Denge Oyunu’

İkinci Dünya Savaşı’na gelirken, Rıza Şah ve İran resmen tarafsızdı ama İngilizlerle Ruslar onu, Nazilere sempati beslemekle suçluyordu. Halbuki Rıza Şah da aynen İsmet İnönü gibi bir ‘denge oyunu’ oynuyordu. Görünen o ki, İran Türkiye kadar başarılı olamadı. Şah’ın Alman sempatizanlığı göze batacak kadar belirgin oldu ve Ruslarla İngilizler elele vererek ülkeyi 1941’de işgal ettiler. Rıza Şah’ın gitmesi gerekiyordu. İngiltere ve Rusya askerleri ülkeyi işgal ederken ona, İngiliz başbakanı Churchill’in deyimiyle ‘onurlu bir çıkış yolu’ sundular; tahtı genç oğluna bırakmak. Rıza Şah Kanada’ya gitmek istediyse de İngilizler tarafından önce Mauritius’a, oradan da Johannesburg’a gönderildi. 1944’de orada öldü.

Rıza Şah’tan sonraki yıllarda, İran’la Batı arasındaki ilişkiler esas olarak ‘siyah altın’ petrol etrafında şekillendi. Dolayısıyla Anglo-İran Petrol Şirketi, ülkenin kaderinde giderek daha etkili bir noktaya geldi. İranlılar ile şirket arasında petrol gelirlerinin nasıl paylaşacağı konusundaki tartışmalar bu yıllarda yoğunlaşmaya başladı. Bu konuda İranlıların önünde bir de örnek vardı. 1944’te Suudi Arabistan’a giren Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAMCO) petrolün yüzde 50’sinin çıkarıldığı ülkeye, yüzde 50’sinin ise rafineriyi kuran şirkete ait olduğu şekilde adil bir anlaşma yapmıştı. Halbuki Anglo-İran Petrol Şirketi, İran’a neredeyse hiçbir şey vermiyordu. Ve bu, İranlıları haklı olarak çok kızdırıyordu. Dünya Kore Savaşı’nı, ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaşı konuşurken, İran’da halk sokaklarda petrolün millileştirilmesi için öfkeli mitingler yapıyordu.

1951’de yılın adamı

ABD’de yayımlanan ünlü Time dergisi 1951 sonunda uzun boylu, uzun-solgun yüzlü, yaşlı bir İranlı’nın ‘yılın adamı’ olduğunu duyurmuştu. Soyu Kaçar Hanedanı’na dayanan, babası da bir zamanlar bakan olan 70 yaşında bir hukukçu ve ülkenin başbakanı Muhammed Musaddık’tı bu adam. Derginin, ‘yaşlı, tuhaf bir büyücü’ diye nitelediği Musaddık bir milliyetçiydi, parlak bir düşünce insanıydı. İsviçre’de eğitim görmüştü, hukuk alanında doktorası vardı. Demokrasiye ve sekülerizme inanan biriydi. Çok iyi bir hatipti. Fiziksel açıdan yaşadığı sıkıntıları, örneğin tartışmalar sırasında sıkça girdiği öfke nöbetleri ve bayılmaları bile kendi lehine çevirmeyi biliyordu. Batılılara göre ‘pijamalarını çıkarmayan ekzantrik bir ihtiyar’dı ama Şiilik ve şehitlik konusundaki görüşleri İran’ın kültürel mirasının bir parçasıydı ve bu görüşler kitleleri seferber etmesini sağlıyordu.

Petrol millileştiriliyor

Nisan 1951’de, Musaddık’ın önerisi ile İran Meclisi Anglo-Persian Petrol Şirketi’ni millileştirme kararı alınca, halk ve aydınlar öylesine coşmuştu ki, Rıza Şah, Musaddık’ı Başbakan olarak atamak zorunda kalmıştı. Ama petrolün millileştirilmesi İngiltere için tam bir felaketti. Çünkü İngiltere’deki her araç, her ev, her fabrika, İran’dan gelen petrole bağımlıydı. Şimdi İranlılar bu petrolün musluğunu ellerine geçirmişlerdi. İçeride ve dışarıda muhalif kuvvetlerin, Musaddık’ı devirmek üzere örgütlenmesi iki yıl kadar sürdü. Bu süre içinde Musaddık’ı devirmek için ekonomik ambargo, limanların ablukaya alınması, Musaddık’ı BM’ye ve Uluslararası Adalet Divanı’na şikâyet etmek gibi her yol denendi ancak başarılı olunamadı. İngilizler bunun üzerine ABD Başkanı H. Truman’dan Musaddık’ı devirmesini istediler. Truman bu teklifi reddetti, çünkü Kore Savaşı, Mc Charty’cilik ve çürümüşlük yüzünden çok yıpranmıştı. Ancak 20 Ocak 1953’te iktidara gelen D. Eisenhower döneminde ibre Musaddık muhaliflerinden yana döndü. Çünkü yeni Dışişleri Bakanı J. Foster Dulles’ın bütün hayatı uluslararası dev şirketlerin avukatlığını yaparak geçmişti. Dolayısıyla Anglo-İran Petrol Şirketi’ni çok iyi anlıyordu!

CIA ajanı bir bavul parayla İran’da

O sırada İran’da da işler iyi gitmiyordu. İranlılar petrol şirketini millileştirerek zengin olacaklarını ummuşlardı ancak tam tersi olmuştu. Abadan’daki dev petrol rafinerisi ve liman ablukaya alınmıştı. 1950’de ülke gelirinin önemli bölümü petrolden gelirken, 52’de petrol gelirleri nerdeyse sıfırlanmıştı. Çünkü Avrupa petrolünün yüzde 90’ını tek başına sağlayan İran, artık kendi petrolüne sahipti ama bunu dağıtıp satacak tankeri yoktu. 1953 yazına gelindiğinde Musaddık kitleleri sokaklarda toplama becerisini yitirmişti. Şah’ın eli-ayağı titriyordu; ne yapması gerektiği konusunda net bir fikri yoktu. Yani koşullar, dışarıdan bir gücün gelip olaylara müdahale etmesine uygundu. (Musaddık’ın İran’da o günlerde etkili olan komünist eğilimli Tudeh (Kitle) Partisi’ni arkasına alması da ABD’deki kaygıları iyice körüklemişti.) Britanya’nın MI6’sı ile işbirliği yapan CIA, 1953 yazında, Kermit Roosevelt adında bir ajanını, yanında birkaç adam ve bir çanta dolusu parayla İran’a gönderdi. (Kermit Roosevelt, eski başkanlardan Theodore Roosevelt’in torunuydu.) Yine aynı ay, Eisenhower ile Britanya Başbakanı Churchill görüşüp, darbenin yapılmasına karar verdiler. Elbette bunun adı darbe değil, ‘İran’ın aklıselime davet edilmesi’ydi!

Batılıların desteğini alan Şah Rıza Pehlevi uzun zamandır yetkilerini hükümete bırakmak konusunda kendisini zorlayan başbakanı Musaddık’ı temmuz 1953’te görevden aldı. Ancak halkın tepkisi sert oldu. Halk kendi köyünde ömür boyu ev hapsine mahkûm edilen Musaddık için sokaklara döküldü çıkan çatışmalarında yüzlerce kişi öldü. Durum, tam kontrolden çıkıyordu ki Amerikalıların ısrarlı tekliflerine nihayet ‘evet!’ diyen Şah’ın, rıza göstermesiyle ağustos ortasında Musaddık’ı tarihten silmeye yönelik operasyon başladı, fakat işler, planlandığı gibi gitmedi, darbe liderleri yakalanınca Şah eşini alıp Roma’ya kaçtı.

Ama oyun henüz bitmemişti, birkaç gün sonra ikinci darbe geldi. Ordudan generallerin düzenlediği, kitlelere gösteri düzenlemeleri için para ödenen ve Batı istihbaratının planlayarak yoğun biçimde desteklediği ikinci darbede, Şah ve Batılı müttefikleri hedefe ulaştı. Başbakanlık binası tanklarla bombalanan Musaddık devrildi, tutuklandı, ‘vatana ihanetle’ suçlanıp yargılandı ve ömrünün son yıllarını ev hapsinde geçirdi.

Beyaz Devrim ve karşı-devrim

Darbenin ardından demokrasi bir kenara itildi; milliyetçi duygularsa dini duygularla harman edilerek sürekli güçlendi. Petrol sektörünü millileştirme hamleleri karşısında başbakanını ‘mat’ eden (ve yabancı petrol şirketlerini ülkeye davet eden) İran Şahı’nın özgüveni yerine gelmişti. ABD’nin koruyucu kalkanı altında ülkesinin kaderini çizmekte daha etkin rol almaya soyunabilirdi artık. Bu vizyonun adı 1963’te konuldu: ‘İnkilab-ı Sefid’ yani ‘Beyaz Devrim!’ Şah’ın baskıcı ve zalim otokratik yönetimine ilk karşı koyuş o yılın Haziran ayında oldu. Öğrenci, kamu görevlisi, aydın, çarşı esnafı ve din adamlarından oluşan halkçı koalisyon, ‘İslam Devrimi’nin ilk kostümlü provasını yaptılar. Ama hareket kanlı şekilde bastırıldı ve dinî kanadı temsil eden İmam Humeyni, ülkeden sürüldü. Humeyni, kısa süre Türkiye’de, Bursa’da kaldıktan sonra Irak’ta Necef’e gitti.

Kültür şoku ve din adamlarının rolü

En önemli muhalifinden kurtulan Şah, artan petrol gelirlerinin rüzgârını da kullanarak ülkeyi süratle, dünyanın en kalkınmış beş ülkesinden biri haline getirmeye soyundu. Bunun için hem ekonominin, hem de toplumun tamamen yenilenmesi gerekiyordu. Kamu kurumları özelleştirildi, feodal toprak yapısı yerle bir edildi, toprak köylülere satıldı. Tüm halkı kapsayacak bir sosyal güvenlik sistemi kuruldu. Köylere binlerce kişilik eğitim ve sağlık birimleri sevk edildi. Kültür alanında, eğitimde yeni hedefler belirlendi, müfredat baştanbaşa elden geçirildi. Batı tarzı giyim, yaşam, müzik teşvik edildi. Kadın hakları konusunda önemli adımlar atıldı.

Ancak halk, Şah’ın bu vizyonunu paylaşmıyordu. Çünkü gayrı safi milli hasıla artıyor olsa da, çok sayıda insan bundan yararlanamıyordu. Dengeleri bozulmuş kırsal alandan kentlere büyük bir göç yaşanıyor, bu kitleler kentlerde Batılı gibi giyinen ve yaşayan kadınları, erkekleri izliyorlar, kafaları karışıyordu. Yani büyük bir kültür şoku yaşıyorlardı. Böyle durumlarda onlara sadece din adamları ve Humeyni safından kişiler yardımcı oluyordu. Çünkü Şah toplumu yönlendirmekte tek müttefiki olarak gördüğü din adamlarına şehirlerde camiler ve okullar inşa etmeleri, halktan para toplamaları için izin vererek onların elini güçlendirirken, başka hiçbir grubun örgütlenmesine izin vermemişti.

Persepolis törenleri ve sonun başlangıcı

İran’da din adamlarının öncülüğündeki milliyetçilik kabarmaya başlarken ABD’deki Nixon yönetimi, Körfez bölgesinde Sovyetler Birliği’ne karşı hattı korumak için Şah’ı himaye etme eğilimindeydi. 1970’lerde, CIA ve Mossad ajanlarının aktif katkısını alan gizli polis teşkilatı SAVAK ve Evin Cezaevi, birer korku simgesi ve Şah’ın iktidarının maşaları olarak karanlık bir şöhrete kavuştu. Halk baskı altında inim inim inlerken, Şah, bir Rönesans’tan bahsediyordu. 1971’de antik kraliyet başkenti Persepolis’te kurulan aşırı gösterişli çadırlarda, dünya liderleri Şah’a ve ülkesine dair vizyonuna destek vermek için sıraya girmişti. Pers Kralı Kiros’a saygılarını sunan uyrukların devasa rölyefleri arasında Şah’ın İran Devleti’ni, İslam öncesi kimliğiyle taçlandırması başta ulema olmak üzere pek çoklarının tüylerini diken diken etti. Şah bu sırada katlanan petrol fiyatlarından yararlanıp çılgınlar gibi silah satın alıyordu. Ekonomi aşırı ısınmış ve resesyon başlamıştı. Entelektüeller ya sürgünde ya hapisteydi. Modern sanayi; ekonominin temel direği çarşıya zarar vermişti. Toplumdaki huzursuzluklar din adamlarının değişim çağrılarına güç kazandırıyordu. Bu kez Batılı ülkelerin planladığı bir devrim değil, bir ‘İslam Devrimi’ ufuktaydı. Kahramanı da, büyük Ayetullah Seyyid Ruhullah Musevi Humeyni’ydi. (Asıl adı Ruhullah olup, Ayetullah ‘Allah’ın delili’ anlamına gelmekte olup, Şiilik inancında bir mertebedir. ‘Seyyid’ Hazreti Muhammed soyundan geldiğini, ‘Musavi’, 7. İmam Musa el Kâzım soyundan geldiğini, Humeyni ise Kum şehrinde doğduğunu belirtir.)

Başkan Carter’ın rolü

Şah’ın siyasi anlamda sonunu getiren olaylar, ABD Başkanı J. Carter’in döneminde başladı. Carter zeki, sade, dindar bir kişiydi. Şah’a baktığında, kendisi için çok kıymetli olan insan haklarını ihlal eden ve muazzam bir hızla Amerikan silahları stoklayan bir kişi görüyordu. Şah, 1977’de Washington’a gittiğinde, resmî görüşmeler ardından Carter onu kibarca yan odaya alıp, “Majesteleri, halkınız için harika şeyler yapmışsınız; ama içerideki muhalifleriniz karşısında, kendi ülkenizin yasalarına uymanızı da dilerdim” demişti. Şah mesajı almıştı, bu yüzden ülkeye döner dönmez liberalleşmeyi denedi. Meclisteki oturumları halka yayımlamak, basına serbestlik tanımak, pek sevdiği Büyük Kiros’un Pers takviminden vazgeçmek gibi adımlar attı. Ama geç kalmıştı. Bu sırada dünya medyası, 1978’de Saddam Hüseyin’in Necef’ten ayrılmasını istemesi üzerine Paris’in Neuf le Chateau banliyösüne yerleşen Humeyni’nin evine koşuyordu.

Ayetullah Humeyni’nin dönüşü

Milyonlarca kişinin sokaklara dökülüp Şah aleyhinde gösterilere girişmesi uzun sürmedi. Şah vaktinin daraldığının farkındaydı; Ama çaresizlik içindeki “Devrim çağrılarınızı duydum ve kabul ediyorum!” haykırışı, geç kalmıştı ve yanıt bulmadı. Ok, yaydan fırlamıştı; grevler, gösteriler, çatışmalar, cenaze törenleri birbirini izliyordu. Muhammed Rıza Şah’ın yapabileceği tek şey kalmıştı, tatile çıkma bahanesiyle uçağa binip, 25 yıl önce olduğu gibi bir gün geri dönebilmeyi ummak…

1 Şubat 1979’da Tahran’da müthiş bir hareketlilik vardı. Şah Muhammed Rıza Pehlevi, iki haftadır ülkede değildi. Ayetullah Humeyni ve beraberindekiler ise, 14 yılı aşkın sürgün hayatı sonunda, ülkeye dönüyordu. Uçağa, ‘Tahran Havaalanı’na iniş izni vermemek gibi’ bir son dakika girişimine rağmen Humeyni, 14 yılı aşkın sürgün hayatı sonunda uçağın kapısında görüldüğünde, sevinç, coşku, milliyetçilik ve Batı karşıtlığından oluşan bir rüzgârı arkasına almıştı. Milyonlara varan kalabalıklar onun durgun, sakin, ihtiyatlı tavrı karşısında iyice coşmuştu.

Kum’a gitmekten vazgeçiş

Humeyni Paris’teyken iktidarda din adamlarının rol oynamayacağını söylemişti; “Bizzat ben, Kum’da bir medreseye gideceğim ve yeniden ilahiyat talebesi olacağım” demişti. Tahran’a uçarken, kendisine eşlik eden Le Monde gazetesinin muhabirinin “20 yıllık sürgünden sonra dönerken ne hissediyorsunuz” sorusuna da “Hiçbir şey!” diye yanıt vermişti. Gerçekten de Humeyni ve yandaşlarının Paris’te hazırladıkları ‘anayasa taslağı’ denilebilecek metin gayet demokratikti, ancak ekibin fikir değiştirmesi çabuk oldu. Bunun nedenini kestirmek zor. Belki de demokrasi söylemi başından beri iktidara el koymanın bir aracıydı. Belki de İran’a geldiklerinde demokratik kuvvetlerin aslında ne kadar zayıf ve dağınık olduğunu görmüşlerdi ve devrimlerinin yoldan çıkmasını istemediler. Bunun üzerine, demokrasiden çark edilerek tüm yetkileri Humeyni’nin elinde toplayan yeni bir taslak yazdılar. Humeyni de bunu kabul etti. Belki de, Kissinger’ın dediği gibi iktidarın tadını almıştı. Gerçekçi olmak gerekirse Humeyni devrimin gerçek sahibiydi ve devrimini sapmalardan korumak istiyordu. Bunun için de halkla bağlarını sağlamlaştırması gerekiyordu. Bunu da İran’daki din adamlarıyla iyi bağlantılar kurarak yapabilirdi; çünkü bazı tahminlere göre İran’da, 160 bin din adamı bulunuyordu. Sadece Tahran’da, altı bin cami vardı. Bu, her camideki din adamı, arkasında en az 100 kişi getiriyor demekti. Aydınlarınsa sokaktaki halk arasında böyle bir tabanı yoktu. Böylece dünyanın en uzun süren monarşisi tarihe gömülürken, komünist Tudeh Partisi’nin ‘cumhuriyet’ fikri, ‘İslam Cumhuriyeti’ne tahvil edildi.

ABD Tahran Elçiliği’nin işgali

Devrimin ilk yılı tamamlanmadan, ülkenin yeni anayasasını hazırlama, ilk cumhurbaşkanını seçme hazırlıkları yapılırken dünyanın gözleri yeniden İran’a döndü. Kasım 1979’da, ömrünün son aylarını geçirmekte olan devrik Şah, kanser tedavisi görmek üzere ABD’deyken ABD’nin kötü ünlü Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, İran’da yeni kurulan geçici hükümetin ılımlı başbakanı Mehdi Bazergân’la görüşüyordu. İranlı öğrenciler (iddiaya göre aralarında şimdiki Cumhurbaşkanı Ahmedinecad da vardı), Başbakan’ın davayı satmasından, dahası Şah’ı geri getirecek bir karşı devrim düzenlemesinden korktular ve 4 kasımda Amerikan elçiliğini işgal ederek 66 kişiyi rehin aldılar. (Eylem, iç ve dış koşulların iç içe geçmesiyle ve Humeyni’nin verdiği destekle uzun bir krize dönüştü. Dünya televizyonları tam 444 gün boyunca gözlerini iri iri açmış, sokaklarda “Amerika’ya ölüm!” diye bağıran, Amerikan bayrağını yakan İranlıların görüntülerini yayımladı. Kriz sırasında Humeyni muhaliflerini birer birer tasfiye edip rejimi radikalleştirirken, Reagan yönetimi, İran’ı dünya çapındaki terörizmin beşiği ilan etti. 1980’e gelindiğinde İranlı mollalar ‘Irak’ta devrim!’ diye bağırırken, Saddam Hüseyin de, İran’ı vurmak için iyi bir zaman olduğunu düşünüyordu. 8 yıl süren ve bir milyondan fazla insanın ölümüyle biten galibi olmayan İran-Irak savaşından sonra olanları anlatmaya yerimiz yetmez ama şunu söyleyebiliriz: İran İslam Devrimi, demokrasi ve insan hakları açısından tam bir hayal kırıklığı oldu.

Bir zamanlar Ayetullah Humeyni’nin danışmanı ve İran İslam Devrimi sonrası dönemin ilk Dışişleri Bakanı olan, şimdi ise rejimin muhalifleri arasındaki İbrahim Yazdi şöyle demişti: “Hiç kimse, 1979 devriminin nihai sonucunun ne olacağını bilemez; bu, devam eden bir süreç. Biz İranlılar, ülkemizin er ya da geç demokratik bir devlet olacağına inanıyoruz.” Ancak Obama’ya gelinceye kadarki Batılı liderler bunu beklemeye hazır görünmemişlerdi. ‘Aslında ne yapılması gerektiğini’ Nobel Barış Ödüllü, İranlı Avukat Şirin Ebadi’den dinleyelim: “Batı’nın, İran’da demokrasinin serpilmesi için yapabileceği en iyi şey İran’a yönelik bir saldırı yapmamak, bombalar yağdırmamak olur; hatta askerî bir saldırı tehdidi bile demokrasi önünde engel yaratacaktır. Zira İran hükümeti ulusal güvenliğe yönelik bu tehdidi, özgürlük taraftarlarını susturmak için bahane olarak kullanabilir. Özetle, demokrasi ve insan hakları ancak barış ve sükûnun hâkim olduğu bir ortamda tesis edilebilir; karışıklık yaratarak değil.”

(Ayşe Hür, 14-06-2009)

Beyaz Piramitler’de Türk İzleri

Bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde yer alan, Xian şehrine 100 km uzaklıkta Qin Ling Shan dağlarında Ön-Türk uygarlıklarından birisi tarafından inşa edilmiş, etrafında irili ufaklı 100 adet piramitle beraber, 300 metre yüksekliğinde bir piramit bulunmaktadır:

BEYAZ PİRAMİT

Beyaz Piramit’in ikinci dünya savaşı sırasında Çin’e yardım malzemesi götüren bir C-54 uçağından çekilen fotoğrafı 1957 yılında ilk kez Life dergisinde yayınlanmıştır. Bu piramitleri araştırmak üzere1994 yılında Şensi bölgesinde bir araştırma gezisi yapan Alman bilim adamı Hartwig Hausdof kendi koleksiyonundan birkaç resmin halka açılmasına izin vermiştir. Hausdorf’a göre piramitlerin yapım tarihi en az M.Ö. 2500 ler civarındadır. Piramitler içerisinde bulunan Mısır medeniyetinden çok ileri bir teknikle mumyalanmış olan cesetler ve Ön-Türkçe yazıtlar bulunmaktadır. Bölge çin tarafından yasak bölge ilan edilmiş olduğundan dolayı piramitler içerisinde bulunan mısır medeniyetinden çok ileri bir teknikle mumyalanmış olan cesetler ve Ön-Türkçe yazıtlar üzerinde araştırma yapılamamaktadır.Piramitlerin ebat,orijinal şekil ve büyüklükleri ,dikkat çekmemesi açısından Çin hükümeti tarafından maksatlı olarak tahrip ve kamufle edilmiştir.Piramitlerin üst tarafları kesilmiş ve üstleri toprakla doldurulup, kamuflaj amacıyla ağaçlandırılmıştır.

Ceviz Kabuğu Progamın’a katılan (İzleyici telefonu) Halil Şıvgın (Eski “Sağlık Bakanı” demiş ki:”1984 yılında ben Çin’i ziyaret ettim, Çin’i ziyaretim sırasında Turfan’a götürdüler. İlk defa Turfan’a giden Türk heyetinin mensubu olmakla da gerçekten gurur duyuyorum. Orada bizi gezdirirken mumya bulduklarını söylediler ve biz mumyaları gördük. O gördüğümüz mumyaların Mısır’daki mumyalardan çok farklı olduğunu ifade ettiler, yani teknoloji olarak, yapımı olarak Mısır’daki mumyaların önünde olduğunu. Daha sonra aradan yıllar geçti, bir televizyon kanalında bu konun tartışılmakta olduğunu gördüm. Gerçekten bilimsel olarak, gidilmiş, Mısır mumyalarıyla Turfan’daki mumyalar arasında bir kıyaslama yapılıyor. Bu kıyaslamada, Turfan mumyalarının. Ben orada kadın mumyaları gördüm, çocuk mumyaları gördüm, erkek mumyaları gördüm, farklı şeylerden. Ve o sırada, hatta bir tanesinde yeterince koruma yapılmamış, bozulmaya başlamıştı müzede gördük onları. Bu mumyalardaki üstünlüğü bilim adamları ortaya koymaya başladılar. Bilim adamlarının ortaya koydukları bir gerçek var ki, ilk defa mumya kültürünün Türkler’den geliştiği ortaya çıkıyor. Bundan dolayı da ben şimdi iştirak ediyorum. Yani ben bilim adamı değilim, ama bizim bilim adamlarımınızın bu olayın üzerine ciddiyetle eğilmeleri gerekiyor. Eğer Mısır’daki mumya kültürü olduysa, var idiyse geçmişte, onun etrafında da bir kültürün olması lazım. Mısır’ın etrafında mumya kültürüyle ilgili herhangi bir şey yok. Afrika öbür taraf, bu tarafta da yine böyle bir kültür yok. Dolayısıyla, Orta Asya’dan o bölgeye giden Türkler’in varlığı söz konusu olabilir. “Ben bir katkıda bulunmak istiyorum bu mumyalar konusunda Urumçi mumyalarını söz konusu etmiştir, tabii ki çok önemli. Bakın, buradaki Urumçi’de teşhir edilen mumyalardan ilk birincisi 44 yaşında ve Milattan önce 1000, yani günümüzden 3000 yıllık. Bir başkası gene 1600, en yaşlı olarak da işte bu “Lolan” denilen bayan mumyası var, Doğum’dan önce 2000 bu, yani 4000. Şimdi en büyük özelliği iç organlarının çıkartılmamış olması. Başka? Şu andaki mumyaların durumu Mısır mumyalarına nazaran çok daha iyi olması. İleri teknolojide bir mumyalama sistemi öyledir, uygulanmıştır. Dahası, bir mumyanın üzerinde ameliyat izi var, at kılıyla dikilmiş. Amerika doktorların tespiti, dünyada ilk ameliyat veya operasyonlardan bir tanesi olarak kabul ediliyor. Dahası var; burada kumaş ekose ve boyalı ve Doğum’dan önce 2000′i konuşuyoruz, günüzmüden 4000 sene öncesini konuşuyoruz.

Türk Bilim adamı Kazım MİRŞAN yaptığı araştırmalarda Ön-Türk uygarlıkları tarafından OT-OĞ olarak isimlendirilen Ön-Mısıra M.Ö 3000 Yıllarında Doğu Anadolu’dan Isub-Ög yazısının gittiğini tespit etmiştir. Kazım MİRŞAN’ın bugüne kadar anlamı çözülemeyen 184 adet mısır hiyeroglifini Ön-Türkçe olarak okumuş olduğu ve mumyalama tekniklerinin yine M.Ö. 3000li yıllarda Altaylarda geliştirildiği düşünülürse Piramit inşa teknolojisinin Eski Mısır’a Ön-Türk Uygarlıkları tarafından öğretildiği sonucuna ulaşılmaktadır.

Tüm İnsanlık tarihini değiştirerek; medeniyetin asıl yaratıcısın Türkler olduğunun bu olağanüstü keşif batılı bilim adamları tarafından ısrarla görmezlikten gelinmekte ve insanlığın bilgisinden daha uzun süre saklanması mümkün olmayan bu piramitleri başka bir uygarlığa mal etmeyi amaçlayan maksatlı çalışmalar yapılmaktadır.

İncelemek isteyenler için : Google Earth de koordinatları : 34°21’44.48″N 108°37’50.88″E

(www.netpano.com, 01-2010)

Japonya Nasıl Kalkındı?

Bir Asya ülkesi olan Japonya, en büyük ekonomilerden birisine sahip. Bunun çeşitli sebepleri var: Millî birliğe sahip olmaları, örf ve geleneklerine bağlı kalmaları ve kenetleşmeleridir. “Japon harikasının“ temel dinamiği, özüne, ruhuna bağlı kalmasıdır. Şimdi tüketim toplumu olup, geleneklerinden uzaklaşması, tezimizi çürütmez. Zirâ, kalkınma hamlelerini özüne bağlı iken yapmıştı!

Güneşe tapmaktan (Shintoizm’den) vazgeçmek isteyen Japonlar, hararetli, ciddî din arayışına girer. “Dinleri inceleme” teşkilâtı kurar, kongre tertipler. İslâm dinini de araştırmak isterler. 1880’de Japon İmparatoru akrabalarından Prens Hebi; altı yıl sonra Mareşal Prens Akihito (Güneşin oğlu kabul edilen İmparator Mikado’nun yeğeni, dayısının oğlu) başkanlığında bir heyet İstanbul’a gelir.

II. Abdülhamid’in, gelen Japon elçilere, şu meâlde sözler söylediği rivayet edilir: “Eğer öyle adamlarım olsaydı, kendi ülkemi kurtarırdım!” Bu sözü, siyasî birlikteliğe gidiyorlar diye düşünen Rusya ve diğer ülkeleri kuşkulandırmamak için söylediği anlaşılan II. Abdülhamîd, bu dâvânın önemini kavrar. Başta Kur’ân-ı Kerim olmak üzere Japonların istediği din kitaplarını, kütüphanesinin en nâdide eserleri arasından seçip gönderir. Kongre üzerinde de etkili olmayı planlar. Ne var ki, başta misyoner, “gizli dinsiz, zındıka ve ifsat komiteleri” bu girişimi baltalar. Mikado da, tebasının fert fert dilediği dini seçmekte hür olduğunu ilân ile kongreyi iptal eder.

Buna rağmen Japonlar kalkınır. Bunun sebebini Bediüzzaman şöyle tesbit eder: “Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki; onlar Avrupa’dan mehâsin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin maye-i bekası olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyette neşv ü nema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zarurîdir.”

Yani, Japonlar, inançlarına, örf ve adetlerine sıkı sıkıya bağlıydı. Belçika Katolik Kilisesi’nin Japonya misyonerlerinden Lucienne Cosijins, birdenbire misyonerliği bırakıp ticarete atılmasının sebebini şöyle açıklıyor:

“Kilisem, beni Japonya’ya gönderdi. Orada çocuklara dersler veriyordum. Ancak Japonya’da başladığım misyonerliğimi, oradaki insanların mânevî gücü sebebiyle başaramadım. Çünkü gördüm ki, Katolik yapmaya çalıştığım oradaki dindarlar, bizden yani Batı’dan daha fazla kendi dinlerine bağlanmış durumdalar. Bu insanları kendi dinime çevirmenin mânâsız olduğunun farkına vararak bu işten vazgeçtim ve Belçika ile ticarî münasebetler kurmak isteyen bir şirketin Belçika temsilcisi oldum. Bu arada Japon olan bu hanımımla evlendim.

“Dünya insanlarını idare eden dinlerdir. Bunun için ben mümkünse, ayrı ayrı dinlerden olan gençlerin birkaç günlüğüne tatillerde bir araya getirilmesini arzuluyorum. Birbirlerinin inanç ve ibadetlerini daha yakından görüp tanısınlar ve şimdiden birbirlerini daha iyi anlamaya çalışsınlar.”

İslâmiyet için ise şöyle diyor: “İslâmiyet’in bütün insanlar için gönderildiğini biliyorum. İslâm dininin dinler arası diyalogda büyük rol oynayacağını tahmin ediyorum. En büyük isteğim, bu dinden olan insanlarla görüşüp diyalog ortamı kurmak.”

(Ali Ferşadoğlu, Yeni Asya, 2009-10-23)

Faşist Lider Mussolini Ajan Çıktı

Faşist İtalyan diktatörü Benito Mussolini’nin, bir süre bir Avrupa ülkesi hesabına çalıştığı ortaya çıktı. Mussolini hangi ülkeye ajanlık yapmıştı? İşte cevabı:

Benito Mussolini

Benito Mussolini

İngiliz The Guardian gazetesinin tarihçi Peter Martland’a dayanarak verdiği habere göre, Mussolini 34 yaşında gazeteciyken 1917 yılında MI5 hesabına çalışıyor ve İtalya’nın birinci dünya savaşında müttefiklerin safında kalması yolundaki kampanyada faaliyet göstererek teşkilattan bugünün parasıyla haftada 6400 avro alıyordu.

Mussolini konuşuyor

Cambridge üniversitesi tarihçilerinden Martland, “Cihan harbinde İngiltere’nin en az güvendiği müttefiki İtalya’ydı. Mussolini, 1917 güzünde İngilizlerden haftada 100 sterlin almaya başladı. Savaş yanlısı kampanyaya en az bir sene boyunca destek verdi” dedi.

İngiliz tarihçiye göre, 1922′de iktidara gelecek “Duçe” lakaplı Mussolini’nin İngilizler hesabına çalıştığını, MI5′in Roma temsilcisi Sör Samuel Hoare 1954 yılında yayımlanan anılarında anlatıyor.

Mussolini, İngiliz istihbaratına hizmet için “İl popolo d’İtalia” gazetesinde savaş yanlısı yazılar kaleme aldı. Tarihçiye göre, “Duçe” Mussolini MI5′e, barış gösterileri yapanları dayaktan geçirecek adamlar bulabileceğini rapor etti.

Öldürülüp asılan Mussolini ve metresi

Öldürülüp asılan Mussolini ve Metresi

Martland, “O devirde bir gazeteciye bu kadar para verilmezdi. Bu çok fazlaydı. Ama İngiltere’nin savaşta günde 4 milyon sterlin harcadığı göz önüne alınırsa Mussolini’ye verilen para devede kulak bile değildi.” dedi. Martland, “Elimde kanıt yok ama hovardalığıyla tanınan Mussolini’nin aldığı paraları kadınlarla yediğini düşünüyorum” ifadesini de kullandı.

Mussolini, faşist partisini kurduktan sonra 1922′de başbakan olmuş ve 1943 yılına kadar iktidarda kalmıştı. Faşist diktatör, 1945 nisanında kaçmaya çalışırken komünist direnişçiler tarafından yakalanıp öldürüldü ve cesedi, Roma’da ayağından asılarak teşhir edildi.

Mussolini, Metresi ve Sekreteri

Tabutta Mussolini, Metresi ve Sekreteri

(Zaman, 10-2009)

Köleliği Kaldıran Abraham Lincoln ve Katliamı

Amerika Birleşik Devletleri’nin 16. başkanı Abraham Lincoln, Kızılderililer’e karşı savaşmak üzere kurulan orduya gönüllü olarak yazılmıştır. Ve önderlik yeteneğini bu savaşlarda göstermiştir. New Salem’li askerler onu komutan seçmişlerdir, başarılarından dolayı. Yani Kızılderililer’i, yönettiği askerlere çok hırslı biçimde katlettirdiğinden dolayı, askerlerin oyuyla terfi ettirilmiştir A. Lincoln. Demek istediğimiz, onun da elleri masum insanların kanına bulanmıştır.

A. Lincoln, edindiği askeri ünü, kariyeri, savaştan sonra yani Kızılderililerin işi bitirildikten, soykırım büyük ölçüde tamamlandıktan sonra, siyasi kariyere dönüştürmeyi de çok iyi bildi.

1834’teki seçimlerde millet meclisine girmeyi başarır A. Lincoln. 1860’ta da Cumhuriyetçi Parti’den ABD Başkanlığına seçilir. 16’ncı ABD Başkanı olur. Köleliğe karşıdır. 1861-65 yılları arasında yapılan Amerikan İç Savaşı’nda, köleliği kaldırmak için mücadele eden Kuzeyliler’i yönetir. Savaş, bilindiği gibi 1865’te Kuzey’in zaferi (tabiî kölelik taraftarı Güney’in de hezimetiyle) sonuçlanır. Ve ABD’de kölelik kaldırılır.

A. Lincoln 14 Nisan 1865’te, gece 22.30’da bir tiyatroda oyun izlerken, locasının arkasından ateş eden Güneyli bir tiyatro oyuncusu tarafından başından vurularak öldürülür. 56 yaşındadır öldürüldüğünde. Babası marangozdur. Yani bir halk çocuğudur. ABD’de köleliği kaldıran Başkan’dır. 5 ABD dolarlık bonknotların ve 1 sentlik madeni paraların üzerinde resmi vardır. Bazı tarihçiler tarafından, ABD’nin G. Washington’dan sonra gelen en büyük ünlü Başkanı olarak kabul edilir.

Fakat işte görüldüğü gibi, o bile çok “başarılı” bir Kızılderili katliamcısıdır. Siyasi kariyerinin ve başarılarının ilk basamaklarını bu katliamlar sayesinde tırmanabilmiştir. Bu katliamlara borçludur. Varın gerisini siz tahmin edin.

(Kurtuluş Yolu)

Pakistani Women’s Educational Conference

Karachi, Sind, Pakistan, 1947.

Malazgirt’te, Alparslan’ın Ordusunda Kürtler Ne Arıyordu?

Malazgirt’te, Alparslan’ın ordusunda Kürtler ne arıyordu? Türk’ün Türk’ten başka dostu vardır dedirten o tarihi olay.

Türk’ün Türk’ten başka dostu vardır. Malazgirt’ten bu yana Kürtler Türklerle dosttur.” Yazar Yaşar Kemal, Ocak 2007′de yapılan Türkiye Barışını Arıyor” toplantısında böyle konuşmuştu.

Geçtiğimiz 26 Ağustos’ta Malazgirt’te yapılan ve davetli olduğum halde uçak kaçırma rekoruma bir yenisini ekleyerek gidemediğim törende, basına yansıyan haberlere bakılırsa, Belediye Başkanı Mehmet Nuri Balcı konuşturulmamış. Konuşsaymış, Alparslan’ın 20 bin Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım sözüne yer verecek, ardından bir genel affın ilanı ile sivil bir anayasa isteyecekmiş.

Böylece Yaşar Kemal’in öncülüğünde başlayan Malazgirt Zaferi’nin Türk-Kürt kardeşliğinin bir sembolü olarak yeniden okunması çabası şimdilik devlet katında akamete uğramış görünüyor.

Ancak tırnaklarımla kazımaya çalışacağım nokta bu değil. İki soruya cevap arayacağım yazımda:

1) Malazgirt’te Türkler ile Kürtlerin birlikte savaştıkları doğru mu?

2) Eğer doğruysa bu birliktelik gönüllü mü oldu yoksa zoraki mi?

Baştan söyleyeyim ki, ben meseleye ırk ve milliyetçilik penceresinden bakmadım, bakmam da. Ancak tarih niyetlerimizin kuyruğuna takıldığında değil, adam gibi okunan bilgi ve belgelere dayandığı zaman anlamlıdır. Güncellik elbette tarihin kullanımı için uygun fırsatlar sunar ama ihtiyatı elden bırakmamak şarttır. İşte yukarıdaki çifte sorunun bizi götürdüğü nokta, tarih ile efsanenin nasıl kolayca nikâh kıyabileceğidir.

İlk sorudan başlayalım. Malazgirt Meydan Savaşı’nı yapan Alparslan’ın ordusunda Kürtler var mıydı? En azından iki Arap kaynağına, Sıbt İbnu’l-Cevzî’nin “Mir’atu’z-Zamân”ı ile İbnu’d-Devâdârî’nin “Kenzü’l-Durer”ine dayanarak var olduklarını söyleyebiliriz. Ancak birincisi Alparslan’ın ordusuna “10 bin Kürt’ün”, ikincisiyse “Kürtlerden ve diğer kavimlerden 10 bin kadar insan”ın katıldığını açıklamaktadır.

Yani elimizde ikisi de en az 1-1,5 asır sonra kaleme alınmış iki Arapça kaynak var; birisi “10 bin Kürt” derken, öbürü bu rakamı “Kürtler ve diğerleri”nin paylaştığını yazmaktadır. Dolayısıyla Malazgirt Savaşı’na 10 bin Kürt askerin katıldığı malumatını sorgu odasına almamız şarttır. Hele Malazgirt belediye başkanının açıklamalarında olduğu gibi “20 bin Kürt süvarisi”, tam bir hayaldir. Hatta hızını alamayıp Alparslan’a “Eğer 20 bin Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım” bile dedirtiyor başkan. Alın size yeni bir efsane daha!

Dolayısıyla kaynaklar 10 bin kişinin tamamının Kürt olduğunu söylemediği gibi, tamamının asker olduğunu da söylemiyor. Hele hele ‘süvari’ diyen hiç kimse yok. Bunların hepsi profesyonel savaşçı olmadığı gibi, iki kaynakta da “Kürtler” ve “insan” denilmesinden yola çıkarak bir kısmı asker olsa bile içlerinde asker olmayanların da mevcut bulunduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi ikinci soruya geçiyorum. Diyelim ki, Malazgirt Savaşı öncesinde Selçuklu ordusunda 10 bin Kürt askeri vardı, peki bunlar Yaşar Kemal’in dediği gibi Türklere dostluk ve yardım amacıyla mı yoksa mecburiyetten ve şartların zorlamasıyla mı katıldılar?

Tarih, belgeleri kör gözüm parmağına der gibi okumak değildir. Onların içindeki hareketi cıvıltıya kulak vermek de tarihçinin görevi değil midir? İşte 12. yüzyılda İbnü’l-Ezrâk tarafından yazılıp dilimize “Mervanî Kürtleri Tarihi” adıyla tercüme edilen eserde Kürtlerin Selçuklu ordusuna hangi şartlarda katıldıklarına dair başka kaynaklarda geçmeyen ayrıntıları yakalıyoruz.

Mervânîler, Diyarbakır ve çevresinde hüküm süren bir Kürt devletidir. Malazgirt Savaşı öncesinde Mervanîler, Nizamüddin Nasr ile kardeşi Said arasındaki iç savaşa sahne oluyordu. İbnü’l-Ezrâk’a göre Said, Alparslan’a sığındı. 1071′de Romen Diyojen İstanbul’dan hareket edince Alparslan Said’i yanına alarak da Diyarbakır’a geldi. Vezir Nizamülmülk Silvan’a giderek kardeşi Nizamüddin’le görüştü ve onu kardeşinin de yanında bulunduğu Alparslan’ın huzuruna gitmeye razı etti. Heybelere çok sayıda hediye ve para doldurarak yola çıkarken, karısı ve bacıları Nizamülmülk’ün eteğine sarılarak muhtemelen Alparslan’ın onu bir cezaya çarptırmasına mani olmaya çalıştılar. Vezir de onlara Nizamüddin’in evden emir olarak gideceği ve sultan olarak döneceği sözünü verdi.

Gelin görün ki, Alparslan da Said’e Sultanlık vaadinde bulunmuştur. Sözünden geri dönmek istemeyen Alparslan’ı ava çıkaran Vezir, Said’i yakalayıp hapseder ve Nizamüddin’i “Sultanü’l-Ümerâ” (Emirlerin Sultanı) ilan ettirir.

Böylece bütün varlığını Selçuklulara borçlu hale gelen Mervanî Sultanı Nizamüddin, Alparslan Musul seferinden Malazgirt’e yeniden dönünce hem topraklarından geçmesine izin verdi, hem de kendisine, Mükrimin Halil Yınanç’ın dediği gibi bütün kuvvetlerini teslim etti. Yeter ki, kendisine dokunmasındı.

İşte Alparslan’ın Malazgirt’teki ordusundaki o 10 bin Kürt’ün varlık sebebi. Görüldüğü gibi Nizamüddin’in asker vermekteki maksadı Selçuklu’ya iyilik etmek değil, taht ve tacını korumak için uğruna çırpınış ve yaranma peşindeydi. Nitekim halktan zorla topladığı paraları önüne yığdığında, Alparslan kendisine bu paranın kime ait olduğunu sormuş, halktan cebren topladığını öğrenince de kimden ne kadar aldıysa aynen geri vermesini emretmişti.

Malazgirt Zaferi’nde Kürtlerin de payının bulunması, onun değerini asla küçültmez. Lakin Kürtler, Alparslan’ın ordusuna zaten Selçuklu Devleti olmadan ayakta duramayacak Mervanî emirliğinin iyilikseverliğinden değil, mecburiyetten katılmışlardı. Unutmayalım ki, Bizans galip gelseydi ortadan kalkacak olan ilk devletlerden biri, Selçuklular değil, Mervâniler olacaktı.

Açılıma tarih desteği verelim, eyvallah ama verdiğimiz, gerçekten ‘tarih’ olsun.

(Mustafa Armağan, Zaman, 30 Ağustos 2009)