Muzik calici calismiyor


BESLENME

Zakkum Yesinler

Dün bazı gazetelerin manşetleri, “gerçek Türkiye” veri ve bilgileriyle doluydu.

Mesela Bugün gazetesi, “Sucukta domuz, biberde zehir”

Taraf gazetesi, “Bal tutan şeker yalar”

Cumhuriyet gazetesi, “Zehir yiyoruz”

Haber Türk gazetesi, “Gıdada çok vahim tablo” başlıklarını tercih ederken, Takvim gazetesi, “Kim bu firmalar?” sorusunu yöneltiyordu.

Takvim’in can alıcı sorusuna cevap arayacağız. Ancak önce gazetelere bu başlıkları attıran sebeplere bakalım.

2009 geçeli 7 ay olmuş. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı önceki gün, 2009 yılı gıda denetim raporunu açıklamış. Aslında benzer çalışmalar her yıl yapılır ancak kamuoyu ile paylaşılmazdı. Bu veriler, ‘bilgi edinme’ taleplerinde bile verilmez, zorlama yöntemlerle elde edilirdi.

Bu yıl, gecikmeli de olsa raporu yayınlamışlar. Bakanlık bu raporu yayınlarken, aslında ‘övünülecek bir tablo’ gibi sunuyor. Tarım Bakanlığı’ndan bakınca ‘bu kadar zehir kadı kızında da oluyor’ çünkü.

Sözü, ‘hepsi de zehir olabilirdi’ demeye getiriyorlar.

Dün aksam bir kanalda, TBMM Başkan Vekili’nin kardeşi de olan Tarım Bakanlığı müsteşar yardımcısı Nihat Pakdil konuşuyor ve diyor ki: “Ürkmeye gerek yok! Toplum tedirgin olmasın. Bizi izlemeye devam etsin.”

Nihat Pakdil

Ürkülmemesi istenen tablo şu:

- Kıymaya; tavuk kemiği, domuz eti.
- Dönere; öğütme tavuk bacağı.
- Yoğurda; nişasta, jelâtin.
- Süte; katı yağ.
- Süt tozuna; tebeşir, pudra şekeri.
- Kaşar peynirine; patates püresi.
- Lahmacuna; kemik külü.
- Kırmızı bibere; kiremit tozu.
- Karabibere; boya.
- Kalitesiz bulgura; boya.
- Kırmızı ete; domuz.
- Beyaz ete; klor.
- Bayat tavuklara; çamaşır suyu.
- Salama; bayat salam.
- Sosise; hayvansal atık.
- Sucuğa, tavuk ayağı.
- Helvaya; ucuz siyah susam.
- Bala; naftalin, şeker, parafin ve antibiyotik.
- Baklavaya; fıstık yerine bezelye.
- Zeytinyağına; pamuk, kanola, ayçiçeği ve pamuk yağı.
- Zeytin havuzlarına; paslı demir.
- Baharata; kurutulmuş ot.
- Pekmeze; hidrol, parafin.
- Fıstık tozuna; bezelye ve boya.

Hiç ürkütücü değil, öyle değil mi? Pekmeze petrol ürünü olan ‘parafin’ katılmasında ne sakınca olabilir ki? En kötü ihtimal de öldürür. Her yeri sorunlu bir dünyada, ha üç gün önce ölmüşsün ha üç gün sonra. Bu kadarcık için, Tarım Bakanlığı’nın yönetimini huzursuz etmeye değer mi?

Önce ben olmak üzere herkes otursun oturduğu yerde!

Yoğurt diye ‘domuz jelâtini’ yemişsiniz, ne sakıncası var? Burası laik bir ülke. Laik bir ülkede, İslam Şeriat’ının kurallarını mı uygulasalardı?

* * *

Söz konusu kanaldaki konuşmasında müsteşar yardımcımız, “Denetlediğimiz sorunlu ürünleri imha etmiyoruz. Amacımız üreticiyi cezalandırmak değil, eğitmek.” diyor.

Ne güzel değil mi? Bozuk ürünleri imha etmemek lazım. Zaten bu ülkenin, henüz üzerinde düşünmeye değer bulmadığı katkı maddelerinin hepsi petro-kimya ürünü, zehirler.

Hem israf, ‘haram’ değil mi? İçinde zehir var diye imha mı edilir? Hiçbir şey yapamazsak, fakir fukaraya ve kurda kuşa vermeliyiz öyle değil mi?

Üç beş çocuk veya delikanlı, ömrünü hastane köşelerinde ilaç bağımlısı olarak geçirse ne olur ki? Zaten dünyanın efendisi Siyonist şirket ve kuruluşlar; ‘dünyanın nüfusu fazla, dünyanın kaynakları bize yetmiyor ki, üç beş çulsuzla paylaşalım!’ demiyorlar mı? Söyleyin Allah’ınızın aşkına, adamlar haksız mı?

Şeytan’ın fısıltılarına kulak kabartıp, şeytan gibi hedonistleşen yani hazzının peşinde koşan topluluklar için, içeriğin ne önemi olabilir?

Hazperestler bu zehirleri hak etmiyorlar mı? Şeytan ve yeryüzündeki küresel işbirlikçileri emredip, onlarda yemiyorlar mı?

Günümüz hedonist toplulukları için, ‘ambalajı güzel olsun, tadı damağımızda kalsın’ yeter. Hani meşhur bir reklamda işlendiği gibi: ‘Ambalajı janjanlı olsun’ tamamdır. Bu harammış, şüpheliymiş, zehirliymiş ne önemi var?

‘Onu yasakla, bunu yasakla olmaz ki canım. Onu yemeyelim, bunu yemeyelim peki ne yiyelim?’ Haksız mı hazperestler? Elbette haklılar. Tarım Bakanlığı da böyle düşünmüş olmalı ki; ambalajların ‘güzelliği’nden dem vuruyor.

Biliyor musunuz, Allah c.c. Kur’an-ı Kerim’in hiçbir yerinde ‘helal yiyiniz demiyor!’ Ya ne diyor? ‘Helal ve tayyib olanları yiyiniz.’ Nedir ‘tayyib’ olan? ‘Temiz’

Biliyor musunuz? Allah c.c. sadece hak ettiklerimizi ve layık olduklarımızı verir. ‘Namuslu kadınlar namuslu erkeklere, namuslu erkekler namuslu kadınlara’ layık görüldüğü gibi, özenli insanlara özenli gıdalar. Özensiz insanlara petro-kimya gıdalar çok bile.

Neymiş efendim. Yoğurtta, sütte jelâtin varmış. Jelâtin de domuzun deri ve kemiklerinden elde edilirmiş.

Türkiye; hiçbir besin -dolayısıyla insan için dolgu malzemesi olmaktan öte hiçbir- değeri olmayan bu ürünü üretmeyerek, 17 batılı ülkeden ithal ediyormuş. Bazı üreticilerde bunu yoğurda, süte, çorbaya, sucuğa, ona buna katıyormuş. Bu güya yasakmışmış.

Yapmayın Allah’ın aşkına! Bayramda misafire ikram ettiğiniz şekerde, bakkaldan çocuğunuzu sevindirmek için aldığınız şekerleme ve keklerde, iftarınızı açmak için içtiğiniz çorbada jelâtin olduğunu hatta sakızların aspartam, sakarin gibi kanserojen maddelerle birlikte sunulduğunu bilmeyen var mı?

‘Hayır’ diyen varsa ya doğruyu söylemiyor olmalı ya da. Yediği ürünün içeriğini bilmeyen hazcılar, bilseler ne olur ki? Sanki tüketim alışkanlıklarını mı değiştirecekler?

Ekmeğinizdeki yağ asidi ve diğer katkı maddeleri çok mu masum? Süngerimsi ekmekleri yiyebilen insan, bu zehirleri yese ne olur, yemese ne olur?

Değişen tek şey, sağlık harcamalarımızdır. 2008’de 10 milyar dolar olan ilaç tüketimi nasıl 2009’da 15 milyar dolar olmuşsa, 2010’da da 20 milyar dolar olur. Üçbeş de ‘ilaç şehidi’ veririz o kadar! İlaveten üç beş yüz daha hastane açarız, birkaç kapitalistimiz daha köşe döner, bizde bizi iyileştirenlere ‘dua’ eder dururuz.

Nasıl olsa, hep birden Cennet’e gideceğiz. Burada uzak durduğumuz tabiî gıdalar, orada bol bol var. Hatta hûri ve gılmanlar sunacaklar, bizde yiyeceğiz. Yalancı dünyada, bu zehirlilerden yesek ne olur, yemesek ne olur? Dünyanın güzel/tabiî nimetlerini cehenneme gidecekler yesin, nasıl olsa cehennemde zakkumdan başka yiyecek yok onlar için.

Ne dersiniz, hâlâ Takvim gazetesinin “Kim bu firmalar?” sorusuna cevap aramaya gerek var mı?

(Kemal Özer, www.timeturk.com, 24.07.2010)

Çin Hükümdarlarının Siyah Pirinçi

Siyah pirinç, besin değeri yüksek, özellikle magnezyum ve demir açısından zengin bir üründür. Lif ve mineral zenginliği açısından vejetaryen ve veganların popüler besin maddeleri arasında yer alır. Bu ürünün dünyada bilinen en yaygın türü Forbidden Rice’dır (Yasak Pirinç). Bir hikayeye göre eski dönemlerde besin içeriğinin güçlü olması ve az yetiştirilmesi nedeniyle Çin’de hükümdarlar ve üst düzeyden kişilerden başkasının yemesi yasaklanmış ve o günden sonra da ’yasak pirinç’ olarak anılmıştır.

Daha sonra ise Çin’den İtalya’ya göç eden bir aile tarafından Siyah Pirinç, İtalya’da da üretilmeye başlanmış ve niş bir ürün olarak uluslararası pazarda giderek önemli bir yer edinmiştir. İtalya’da son derece sınırlı miktarda üretilen bu çok özel ürün genel olarak Avrupa, ABD, Çin, Rusya ve Avustralya’da tüketilmektedir. Rengini ve aromasını hiçbir katkı maddesi olmaksızın içeriğindeki doğal minerallerden alan siyah pirinç, yetiştiği bölgenin hava koşullarına ve üretim koşullarına karşı son derece hassas ve duyarlıdır.

Soslu Köpek Pençesi Yemeği, Çin

Biri Bizi Kısırlaştırıyor

“Sperm öldüren antikorlu mısırlarla dolu bir sera var” Nerede mi?

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger’in “Yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin.” sözünün Amerikan küçük sosyo-politik elit tarafından tüm dünya insanlarının akıbetini değiştirebileceğinin hikâyesi. Engdahl titizlikle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar konusunu her yönüyle okuyucunun gözleri önüne seriyor. Kalıtımın değiştirilmesinin arkasındaki karanlık oyunlar bilim laboratuarlarından büyük şirketlerin yönetim kuruluna, hükümetteki kilit mevkilerden devlet başkanlarına dek uzanıyor. Günümüzdeki gelişmelerin arkasındaki nedenleri anlamak isteyen, dünya barışı ve sosyal adalete inanan herkesin okuması gereken uykudan uyandıran bir kitap.

Yahudi asıllı Eski ABD dışişleri bakanı Henry Alfred Kissinger

Bilim+Gönül Yayınları tarafından, Nisan 2009’da Türkçe çevirisi yayımlanan F.William Engdahl’ın Ölüm Tohumları kitabından özellikle tüm dünyada artan kısırlığın sebebini bize anlatan bölümü sizlerle paylaşıyoruz:

Boğazlarına tıkayın

Kısır tohumlardan kopan yaygara dünya basınındaki manşetlerden kaybolmaya başlayınca büyük tohum şirketleri, ABD Hükümetiyle birlikte GDO tohumları, dünya nüfusunun boğazına tıkamak için özellikle -üçüncü dünya ülkelerinde- gittikçe zorlayıcı taktikler uygulamaya başladılar. Genetik tohum şirketlerinin kullandığı “GDO Kurtuluş İncilini” yaymada ikna teknikleri arasında rüşvet, baskı ve GDO tohumların yasadışı yollardan bir bir ülkelere sokulması gibi yöntemler vardı.

2002’de ABD Devlet Bakanlığı tüm yardım kuruluşlarına uluslararası birer polis gibi hareket etmeleri için talimat verdi. Bir Hükümet kuruluşu olan USAID (Unidet States Agency îor International Development-ABD Uluslararası Yayılma Ajansı) onlara GDO ithalatına karşı koyan herhangi bir ülkeyi bildirmeleri talimatını verdi. Yerel hükümetlerin GDO karşıtı tavırlarının “ticari mi, yoksa siyasi mi” olduğuna karar vermek için belge toplamaları tembih edildi. Eğer GDO karşıtlığı! nedeni ticariyse o zaman ABD Hükümeti Dünya Ticaret Örgütüne ya da Dünya Ticaret Örgütünün yardım alan ülkeye karşı yaptırımda bulunması tehdidine başvuruyordu ki, bu fakir ülkeler için genellikle ciddi bir tehlike arz ediyordu.

Monsanto, DuPont ve diğer ABD tohum devlerinin GDO tohumları yaymalarına yardımcı olmak için, ABD Devlet Bakanlığı ve ABD Tarım Bakanlığı genetiği değiştirilmiş ürün fazlalıklarını acil durum kıtlık yardımı olarak vermek üzere işbirliği yaptı. Bu uygulama uluslararası yardım kuruluşları tarafından kınanan bir uygulamaydı. Çünkü Monsanto arkadaşlarına yeni pazarlar açma sürecinde bir ülkenin yerel tarım ekonomisini yok ediyordu. Avrupa Birliği ABD hükümetinin bu “fazlalıkların yardım olarak kullanılması” uygulamasını resmi olarak kınadı. Washington kınamayı yok saydı.

2003′ün başlarında Hindistan hükümeti 1000 ton genetiği değiştirilmiş soya mısır karışımının ülkeye ithalini durdurdu. Bunun nedeni ise genetiği değiştirilmiş gıdaların insan sağlığına zararlı olabileceği ve bu gıdaların henüz yeterli derecede test edilmemiş olmasıydı. ABD gıda yardımı örgütleri, CARE ve Katolik Yardım Hizmetleri aracılığıyla yapılan ithalat bu nedenle onaylanmadı. USAID bu önemsiz gerçeği yok saydı ve baskı yaptı.

Uluslararası yardım kuruluşlarının uzun suredir yaptığı uygulama gıda tedarikini serbest piyasadan ve eğer mümkünse yardımı alacak olan ülkeden ya da komşu ülkelerden sağlamaktı. USAID, ABD merkezli bu yardım kuruluşlarının yalnızca USAİD’in tedarik ettiği tahılları yardım olarak göndermesini hükmetti, yani ABD’nin genetiği değiştirilmiş tahıllarını. ABD yardım olarak kendi gıda fazlasının yardım olarak kullanılmasında ısrar eden tek bağışçı ülkeydi.

Ekim 2002′de Londra’daki Guardian gazetesi ABD Hükümetinin ciddi bir kuraklık durumunda Afrika’nın güneyindeki altı ülkeye 266 milyon dolar değerinde acil durum kıtlık yardımı vermeyi teklif ettiğini duyurdu. Ancak, her ne kadar piyasada geleneksel (genetiği değiştirilmemiş) mısır fazlası olsa da, bunu yalnızca ABD depolarındaki fazlalık GDO mısır ile yapacaklarını açıkladılar. Mısır Afrika’nın o bölgelerinde ana üründü. Zambia, Malavi ve Zimbabve sağlığa olası tüm zararlarını vurgulayarak GDO’lu mısır yardımını reddettiler. AB ve diğer gıda yardımı yapan ülkeler bu ülkelere serbest piyasada kendi gıdalarını almaları için doğrudan para yardımında bulunuyordu ki, bu böyle kıtlık durumlarında uluslararası alanda geleneksel uygulama buydu. Washington’un amacı başkaydı; GDO’lu tohumlan her yolu deneyerek olabildiğince çok ve hızlı bir şekilde yaygınlaştırmak.

USAID Yöneticisi, Andrew Natsios’a basın tarafından soru yöneltildiğinde geri adım attı: “aç insanlar tohum ekmezler. Tohumları yerler.” GDO’lu tohumları alan çiftçiler elbette bu tohumları bir sonraki mahsul için de ekiyorlardı ancak ne tür bir tohum aldıklarından haberleri yoktu. Tohumlar herhangi bir GDO etiketiyle gönderilmemişti. Monsanto ya da DuPont ya da diğer tohum devleri bunu daha sonradan açıklıyorlardı. Birleşmiş Milletler, Güney Afrika, Kenya ve yakınlardaki ülkelerde açlık yardımı için 160.000 ton mısır gibi geleneksel (genetiği değiştirilmemiş) tahıl bulunduğunu iddia etti.

ABD Ulusal Tarım Kurulu Bilim Akademisi eski İdari Amiri ve agronomist Dr.Cahries Benbrook USAİD’in Zambia’ya ABD’nin GDO’lu mısırını kıtlık yardımı olarak kabul etmesi için yaptığı baskıya atıfta bulunarak şöyle dedi: “Zambia’ya verilecek geleneksel (genetiği değiştirilmemiş) tahıllarla ilgili bir kıtlık bulunmamaktadır. Zambia’nın zaruretini biyoteknoloji lehinde “siyasi hedeflere” ulaşmak için kullanmak hem ahlaksızlık hem de utanmazlıktır”

Washington’un egemenliğindeki iki kurum, IMF (Uluslar arası Para Fonu) ve Dünya Bankası, 2002′de, Malavi hükümetinden acil durum gıda stoklarını 2002’de ödemeleri gereken dış borçtan karşılığında satmalarını istedi. Bu durumda, ciddi bir kuraklık halinde Malavi halkı açlık sorunuyla karşı karşıya kalacaktı. USAID, ABD’nin 250.000 ton fazlalık GDO mısırını gönderdi. İngiltere Başbakanı Bilim Danışmanı Profesör Davıd King ABD’nin Afrika’ya GDO teknolojisini zorlamasını kınadı ve bunu “büyük çaplı bir insan deneyi” olarak değerlendirdi. İngiliz yardım kuruluşu, ActionAid (Yardım Hareketi). ABD’nin bu faaliyetini eleştirerek şunları söyledi: “Çiftçiler kısır bir döngü içine sıkışacak ve giderek patentli tohumlar için bir avuç dev küresel şirkete bağımlı hale gelecek.” Plân tam olarak da buydu.

George W. Bush Haziran 2003de Avrupa’daki G8 Zirvesinde kampanyayı desteklemek için oval ofisin tüm ağırlığını kullandı:”Avrupa’daki ortaklarımız yersiz ve bilim dışı korkular nedeniyle tüm yeni biyo-teknoloji mahsullerini engellediler. Bu, birçok Afrika ülkesinin biyo-teknolojiye yatırım yapmalarına engel oldu. Çünkü bu ürünlerin Avrupa pazarından dışlanacağından endişe ettiler.”"

Bush AB’den 1997de GDO’lara getirdiği yasağı kaldırması için ortamı kızıştırıyordu. Güney Afrika, dünyadaki en bereketli topraklardan birine, zengin su kaynaklarına ve elverişli bir iklime sahipti. Monsanto ve Cargıll gibi tarım işletmelerinin, endüstriyel şirket tarımı ve GDO’lu bitki üretimlerinin kullanılması olasılığı karşısında büyük ihtimalle ağızlan sulanıyor olmalıydı. Karşılarındaki tek engel birkaç on milyon fakir Afrikalı idi.

Ancak yeni bin yılın ilk aylarında GDO’lu tohumlarının teşviki için tek hedef Afrika değildi. Monsanto, DuPont, Syngenta ve diğer büyük genetik tohum şirketleri baskı, rüşvet ve diğer yasadışı taktikleri, Polonya’dan Endonezya’ya ve ötesine, tohumlarını yaymak için kullandılar. Monsanto, Endonezya’da üst düzey bir hükümet yetkilisine yeni genetiği değiştirilmiş mahsullerin denetimini kaldırması için 50.000 dolar rüşvet vermekten ötürü suçlandı. Mahkeme kayıtları rüşvetin ABD’deki Monsanto Merkezi’nde onaylandığını gösterdi. Monsanto daha sonra suçlu bulundu ve ceza ödedi.”

Monsanto ve diğer büyük tarım şirketleri Avrupa’nın en zengin topraklarından birine sahip olan Polonya’da yasadışı yollardan GDO’lu tohum ekiyorlardı. Monsanto, Brezilya’ya yasadışı yollarla büyük oranlarda GDO’lu soya sokmak ve ekmekle suçlandı. Hükümet en sonunda 2005′in başlarında, yayılmanın denetlenmesinin boşuna bir çaba olduğunu söyleyerek GDO yasağını kaldırdı. Gen Devrimi olası tüm yöntemleri kullanarak ilerlemesini sürdürüyordu.

Bizi Sessizce Öldürüyor, Hiç Olmadığı Kadar Sessiz

Monsanto, Dow, DuPont ve onları destekleyen Washington Hükümeti’nin belirgin stratejisi GDO tohumları yeryüzünün her köşesine yaymaktı. Bunu yaparken de önceliği savunmasız, ağır borç yükü altındaki Afrika ve diğer gelişmekte olan ülkelere ya da Polonya ve Ukrayna gibi hükümet denetimlerinin az, yolsuzlukların yüksek olduğu ülkelere verdiler.

Bir kez ekildikten sonra tohumlar tüm bölgeye yayılacaktı. İleriki bir tarihte, küresel GDO tohum şirketleri, Dünya Ticaret Örgütü yaptırımlarıyla tehdit ederek gezegenin gelişen bölgelerindeki tohum tedarikine hâkim konumda olacaklar ve dilerlerse yaşamak için gerekli olan tohum tedarikini kesebileceklerdi. İstihbarat terminolojisinde böylesi bir kapasite “stratejik kırmızı güç” olarak bilinir. Olası bir düşman ya da rakip, kaynağı kontrol eden kişilerin siyasi isteklerine boyun eğmedikleri sürece stratejik bir kaynaktan mahrum bırakılabilir -enerji, ya da bu durumda gıda- ya da mahrum bırakılmakla tehdit edilebilir.

Çok Özel Bir Mısır

Peki, nasıl olur da bu durum ABD’deki Rockefeller Vakfı, Ford Vakfı ve diğer büyük oyuncuların uzun dönemli nüfus kontrolü stratejileriyle ilişkilendirilebilir? Yanıt kısa sürede ortaya çıkacaktır.

San Diego’da küçük bir biyo-teknoloji şirketi olan Epıcyte, Eylül 2001 ‘de yaptığı bir çalışmayla ilgili olarak bir basın toplantısı düzenledi. Şirket en son GDO mahsulünü yarattıklarını açıkladı -gebeliği engelleyen mısır. Gebelik bağışıklığı olarak bilinen bir durumu olan kadınlardan antikorlar aldılar ve bu kısırlaştırıcı antikorların üretilmesini düzenleyen genleri ayırdılar ve kalıtım mühendisliği yöntemlerini kullanarak mısır bitkisinin oluşmasını sağlayan mısır tohumlarına bu genleri iliştirdiler” “Sperm öldürücülü antikorlar üreten mısırlarla dolu bir seramız var” dedi, Epıcyte Başkanı Mitch hem de övünerek.”

Dünyadaki egemen basın tarafından pek üzerinde durulmayan bu çarpıcı açıklamanın ardından, Epicyte stratejik bir araştırma ortaklığı ile lisans anlaşması yaptı. Bu anlaşmayı ABD’deki üç büyük genetik şirket tarımcılığı tohum evinden biri olan Dow AgroScıences aracılığıyla Dow Kimyasallar ile yaptı. O zaman yaptıkları açıklamaya göre bu ortaklığın amacı Epıcyte’nin teknolojik devrimini Dow AgroScıences’ın “genetik mühendisliği mahsullerdeki gücü” ile birleştirmekti. Eptcyte’nin ürün adayı antikorları, mısıra dönüştürülüyordu. Epicyte ve Dow kuruluşları gen değişimli bitkilerde antikorların açılım, sabitlik ve birikimini etkileyen etmenleri araştıran dön yıllık bir programda anlaştılar. Epıcyte aynı zamanda Novartis Tarım Keşif Enstitüsü (Syngenta) ve Baftimoredan ReProtect LLC ile gebeliği engelleyen antikor temelli mikrobisitler geliştirmek için de işbirliği yaptı.”

6 Ekim 2002de CBS Haber kanalı. Kısır Tohum teknolojisinin geliştirilmesi için de canla başla çalışan ABD Tarım Bakanlığının, çeşitli mahsullerde ilaç ve ilaç bileşikleri yetiştirilmek üzere ülke çapında 32 deneme tarlasını parasal olarak desteklediğini açıkladı. ABD Hükümetinin tarla denemeleri, Epicyte’nin sperm Öldürücülü mısır teknolojisini de içeriyordu. Açıklanmayan şey ise ABD Tarım Bakanlığının ABD Savunma Bakanlığındaki bilim adamlarına deneme tarlalarındaki sonuçları iletiyor olması idi. Bunu Maryland’deki Edgevvood (Ecvud) Kimya ve Biyoloji Merkezi gibi sayısız biyolojik araştırma merkezleri aracılığıyla yapıyorlardı.”

Daha önceden, gebelik engelleyici antikorların üretimi, kobay faresi yumurtalık bakterisinin kullanıldığı ultra steril, özel fermantasyon koşulları için maliyeti 400 milyon dolara kadar çıkabilen pahalı tesisler gerektiriyordu. Epicyte özel GDO’lu sperm öldürücülü mısırı yetiştirmek için 40 hektarlık alanın yeterli olduğunu ve sperm öldürücü için gerekenin çok üzerinde antikor üretileceğinden bunun birkaç milyon dolara mal edilerek maliyeti % 90 düşüreceğini iddia etti.

Yaptıkları kısa kamuoyu açıklamasında Epicyte, dünyanın “aşırı nüfus artışı” sorununa bir çözüm olarak sundukları sperm öldürücülü mısırın 2006 ya da 2007′de ticari olarak piyasaya sunulacağını tahmin etti. Basın açıklamasından sonra insan spermini öldürecek sperm Öldürücülü mısır yaratmadaki Epicyte’nin çığır açıcı başarısı ite ilgili tartışma sona erdi. Epicyte Mayıs 2004′de Kuzey Carolina (Karolayna)’dan bir biyo-teknoloji şirketi olan Pittsboro tarafından satın alındı. Daha sonra, sperm öldürücülü mısırın geliştirilmesi hakkında basında daha fazla bir şey duyulmadı ve konu unutuldu.

Yenildiğinde erkeklerde spermi öldüren bir mısır türünün yaratacağı siyasi çalkantı nedeniyle araştırmaların gizlice devam ettiği yönünde söylentiler dolaştı. Meksikalı çiftçiler Oxaca (Ohaka)’daki Meksika mısır tohumu hazinesinin kalbine genetiği değiştirilmiş mısırların yetkisiz bir şekilde yayılmasına karşı zaten isyan halindeydiler.

Epicyte’nin sperm öldürücülü antikorlarını içeren mısırın -ki mısır Meksikalıların temel gıda maddesiydi- yaratacağı etkiyi düşünmek çok da zor değildi. “Sperm Öldürücülü bir Mısır kocanı alır mıydınız?” ya da “bir kap daha mısır gevreğine ne dersiniz, bayım? veya öldürücü bir Meksika pidesine (tortiya)?” Kellogg’s Mısır Gevreği Şirketi’nin yaratıcısı, John D. Rockefeller ile birlikte neredeyse bir asır önce aynı zamanda Amerikan Soy Arıtım Cemaati’ni de kurmuşlardı.

Kısır Tohumlardan Sperm Öldürücülü Mısır’a

Bush yönetiminin vergi muafiyetleri sayesinde vergilendirilmeyen ve çok zengin olan. ABD’deki güçlü seçkin çevrelerin stratejik bir öncelik olarak genetiği değiştirilmiş tohumları neden gıda zincirine katmak istedikleri gittikçe anlaşılıyordu. Seçkinler yalnızca Rockefeller, Ford Vakıf ve diğer ABD’li en zengin ailelerin büyük özel aile servetlerine bağlı kuruluşları içermiyordu. ABD Devlet Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Konseyi, ABD Tarım Bakanlığı ile Uluslararası para Fonu (IMF), Dünya Bankası’nm lider siyasi kadrosuyla beraber Birleşmiş Milletler (UN) kuruluşları olan Dünya Sağlık Örgütü ve Gıda ve Tarım Örgütü de bu seçkinler arasındaydı.

Tetanoz, Rockefeller ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Rockefeller Vakfı’ndaki arkadaşlar, dünyanın açlık sorununu GDO tohum ve mahsullerin dünya çapında yaygınlaştırılması yoluyla çözme konusunda çok ciddiydiler. Onların varsaydığı yöntem “talep eden tarafın” değil” tedarik eden tarafın” sorunlarını çözüyordu. İnsan üreme sistemi üzerinden nüfusu kısıtlamak istiyorlardı.

Bu niyet hakkında kuşkusu olanlar Rockefeller Vakfı’nn Birleşmiş Milletlerin Dünya Sağlık Örgütü ile birlikte Meksika, Nikaragua, Filipinler ve diğer gelişmekte olan fakir ülkelerdi yaptıkları çalışmalara bakabilirler. Vakıf devrimsel tetanol aşısını geliştiren Dünya Sağlık Örgütü’nün “üreme sağlığı” programını sessizce finanse etti. Bu, Rockefeller Vakfındakilerin bir anda karar verdikleri bir şey değildi. Araştırma fonunun gerçekten neye hizmet ettiği konusunda bir şey bilmediklerini de iddia edemezlerdi. Vakıf genetiği değiştirilmiş mahsulleri de kapsayan biyo-teknoloji alanlarındaki araştırmalara para aktardığı sıralarda, Dünya Ticaret Örgütünün araştırmacılarıyla 1972′den beri yeni bir aşı geliştirmek için çalışmışlardı.

Küresel Aşı Enstitüsü raporlarına göre 1990′ların başlarından beri Dünya Sağlık Örgütü Nikaragua, Meksika ve Filipinler de büyük aşı kampanyaları düzenlemişti. Bir Katolik örgüt olan Meksika Yaşam Komitesi (Comite Pro Vida de Mexico) Dünya Ticaret örgütünün programının ardındaki gerçek niyetten kuşkulandı ve çok sayıda aşı ampulünü test etmeye karar verdi. Test sonuçlarında ampullerin Koryonik Gonadotropin ya da hCG içerdiği ortaya çıktı. Paslı çivi yarası ya da toprakta bulunan belli bakterilere temas yoluyla oluşan kazıklı humma enfeksiyonuna karşı insanları korumak için tasarlanmış bir aşıda bulunması kuşku uyandıran bir maddeydi bu. Ayrıca tetanoz hastalığı da öyle çok yaygın değildi.

hCG’nin gebeliği sürdürmek için ihtiyaç duyulan doğal bir hormon oluşu da bir diğer kuşku nedeniydi. Ancak hCG, tetanoz toksoid taşıyıcısıyla birleştiğinde hCG’ye karşı antikor üretimini tetikliyordu ve böylece kadınlar gebe kalamıyordu; bu gizli bir düşük demekti. hCG hormonlu aşılara dair benzer raporlar Filipinler ve Nikaragua’dan da geldi”

Meksika Yaşam Komitesi Dünya Sağlık Örgütünün aşı programı ile diğer bazı kuşku uyandıran gerçekleri de onayladı. Tetanoz aşısı sadece 15-45 yaşları arasında gebe kalma yaşlarında olan kadınlara yapılmıştı. Dahası, her ne (tadar tek bir aşı bile en az on yıl yetse de, kadınların yeterli derecede hCG’ aldıklarından emin olmak için, birkaç ay aralıkla, üç ardışık aşı yapılmıştı. hCG’nin varlığı aşının açıkça “bozuk” olduğunu gösteriyordu. Tetanoz hCG aşısı yapılan hiçbir kadına aşının düşük yapmaya neden olan bir etken içerdiği söylenmemişti.

Dünya Sağlık Örgütünün bunu böyle istediği aşikârdı.

Meksika Yaşam Komitesi biraz daha derinleri eşeleyerek Rockefeller Vakfı’nın John D. Rockefeller lll’ün Nüfus Konseyi, Dünya Bankası. Birleşmiş Milletler Gelişim Programı ve Ford Vakfı ve diğerleri ile birlikte, hCG’yi tetanoz ve diğer aşıları kullanarak gebeliği engelleyici bir aşı geliştirmek için 20 yıldır Dünya Sağlık Örgütü ile birlikte çalıştığını ortaya çıkardı. Dünya Sağlık Örgütü araştırmasına parasal destek veren “diğerleri” arasında Tüm Hindistan Tıp Bilimleri Enstitüsü ve Helsinki Üniversitesi. Ohio Devlet Üniversitesi ile İsveç’te Uppsala Üniversitesi yer alıyordu.

Saygın tıp dergisi, Lancet, 11 Haziran 1988′de yayınladığı “Dünya Sağlık Örgütünün Doğum Kontrol Aşısının Klinik Bulguları” adlı bir makalede Meksika Yaşam Komitesi’nin bulgularını teyit etti. Peki, neden Tetanoz Toksoid ‘Taşıyıcısı”? İlgili bilim adamlarından G.P.Talwar’a göre, insan bedeni kendi doğal olarak oluşturduğu hCG hormonuna saldırmaz, hCG antikorlarını kullanan başarılı bir gebelik engelleyici ası geliştirebilmek için, hCG’nin istilacı bir düşman olduğuna dair bedenin inandırılması gerekir.

1993′ün ortalarında. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) varolan kısıtlı araştırma bütçesinden toplamda 365 milyon doları hüsnü tabiri ile “üreme sağlığı” olarak adlandırılan projeye aktardı. Proje kapsamında tetanoz aşılarına anti-hCO antikorları yerleştirmek de vardı. Dünya Sağlık Örgütü aşı yaptıkları kadınların neden anti-hCG antikorları ürettiğini açıklamadı.”

“Kürtaj Karşıtı ve Katolik” kaynaklardan geldiğini İleri sürerek Meksika Yaşam Komitesi’nin bulgularını reddettiler.

Kürtaj Karşıtı ve Katolik olmanın, bulgulara gölge düşüren önemli bir önyargı nedeni olduğunu ima ettiler. Eğer mesajı yalanlayamıyorsan o zaman hiç olmazsa mesajı iletenin güvenilirliğini zedele.

Filipinlerdeki kadınlar üzerinde kullanılan tetanoz aşılarından dört ampul daha Manila’daki St.Luke Lutheryan Tıp Merkezine gönderildikten ve yapılan testler hCG pozitif çıktıktan sonra Dünya Sağlık Örgütü’ndeki görevliler taktik değiştirdi. Dünya Sağlık Örgütü bu sefer. hCG’nin üretim aşamasından kaynaklandığını iddia etti.

Aşı Kanada’lı Connaught Laboratuvarı Ltd ve Avustralya CSL Laboratuarları tarafından üretilmişti. Dünyanın en büyük aşı üreticilerinden bir olan Connaught. Fransız Rhone Poulenc farmasötikleri gurubuna aitti. Connaught’un diğer araştırma projeleri arasında HIV (AİDS) virüsünün kalıtım mühendisliği yoluyla tasarlanmış türünün üretimi de bulunmaktaydı.

Nüfus azaltımı ve kalıtım mühendisliği ürünü mahsulleri aynı büyük stratejinin parçaları olduğu açıktı: dünya nüfusunun büyük oranlarda azaltılması. Aslında bu, “dünyanın açlık sorunun çözme” adı altında ileri sürülen. Pentagon’un biyolojik harp olarak adlandırdığı şeyin akıllıca bir biçimiydi.

Gizil GDO Gündemi Ortaya Çıkıyor

ABD ve İngiltere hükümetlerinin genetik olarak değiştirilmiş tohumları acımasızca tüm dünyaya yayma girişimleri aslında Rockefeller Vakfı’nın 1930′lardan beri onlarca yıldır süren Nazi soy arıtım araştırmalarına para aktardığı sır siyasetinin uygulanmasıydı: Yani Anglo-Sakson Beyaz seçkinlerin daha koyu renkteki soyların nüfuslarını toplu halde azaltması. Bu çevreler gördüler ki savaş, nüfus azatlımı için çok pahalıydı ve pek de etkili bir yol değildi. 1925′te İngiltere’den koyu ırkçı Winston ChurchiN, biyolojik harp olanaklarını destekleyen yorumlar yaptı ve “insanlar ve hayvanlar üzerinde bilinçli olarak kullanılabilecek salgın hastalıkları, mahsulleri yok edecek bakterileri, at ve sığırları öldürecek şarbonu sistemli bir şekilde üretebilen” bir hükümete ihtiyaç duyulduğunu yazdı. Sene 1925′di.

Konuyu ABD’deki üst rütbeli askeri çevrelerde tartışan. ABD Hava Kuvvetleri (USAF) Hava Doktrin, Araştırma ve Eğitim Koleji’nden Yarbay Robert P. Kadlec, 1990′da yazılan Geleceğin Savaş Alanı adlı kitapta genetiği değiştirilmiş mahsullerin biyolojik harpteki gücünü tartıştı. GDO temelli biyolojik silahlardan “düşük maliyetli kitle imha silahlan” olarak bahsetti. Şöyle diyordu Kadlec: “Diğer kitle imha silahlarıyla kıyaslandığında biyolojik silahları ucuzdur. Teknoloji Ofisinin yaptığı son bir değerlendirme raporu bir Biyolojik Harp cephaneliğinin maliyetinin 10 milyon dolara kadar düşebileceğini rapor etmiştir. Tek bir nükleer silahın geliştirilmesinin 200 milyon dolar olduğu göz önüne alınırsa bu çok düşük bir rakamdır.”

Kadlec sözlerine şöyle devam ediyor: “Biyolojik silahları bir salgın ya da doğa! olarak ortaya çıkan bir hastalık kisvesi altında kullanmak saldırgana, saldırısını inkâr etme fırsatını verir. Bu bağlamda biyolojik silahlar nükleer silahlardan daha fazla imkânlar sunmaktadır.”80

Biyolojik silahlar ve kalıtım mühendisliği araştırma projesi, Sunshine (Sanşayn-Güneşışığı)’nın raporuna göre “ABD, İngiltere, Rusya ve Almanya kalıtım mühendisliği yoluyla biyolojik harp etkenleri tasarlamış, yeni ölümcül türler üretmiştir. Kalıtım mühendisliği, klâsik biyolojik silah türlerini artırabilir. Bakteriler antibiyotik ya da aşılara dirençli hal getirilmekle kalmaz daha zehirli ve tespiti zor kılınabilir.”

1980’lerde Rockefeller Vakfı büyük kalıtım mühendisliği ürünü pirinç projesini başlattığında, Gen Devrimi’nin başında Pentagon sessizce biyo-teknoloji uygulamalarını başla ABD askeri araştırmacıları, Rus tehdidini ileri sürerek çok gizli araştırmalar ile yeni kalıtım mühendisliği tekniklerini kullanmaya başladılar. Araştırılan konular arasında genetik olarak tasarlanmış afyon benzeri bir madde de bulunuyordu. Bu maddenin az bir miktarı bile uyku, endişe, uysallık ya da geçici körlük yaratıyordu.

Özellikle Kısır Tohum vakasında GDO sperm öldürücülerde ve diğer Gen devrimi gelişmelerinde Bush Yönetimi, biyolojik silah geliştirilmesi üzerindeki yasakları kaldırdı ve aynı anda küresel ısınma ve C02 salınımları ile ilgili Kyoto Protokolünü kabul etmeyi reddetti. Biyolojik silah protokolü Washington’daki yeni yönetimin oy birliği ile reddettiği en önemli konuydu. Ancak basının büyük bir kesimi, kendine verilen görevi yaptı ve dikkatleri Bush’un Kyoto protokolünü reddetmesine çevirerek Yönetimin biyolojik ve zehir silahlarını yasaklama hakkında işbirliği yapmayı reddedişi konusunu yok saydı.

Bush’un Ocak 2001′de göreve gelir gelmez yaptığı ilk şeylerden biri yasal bağlayıcılığı bulunan Biyolojik ve Zehir Silahlan Protokolü’nü (BTWC) desteklemediğini ilan etmek oldu ve bu konuda yapılan uluslararası görüşmeler de durdu. Bunun nedenleri hakkında pek bir açıklama yapılmadı. İngiliz Tıp Demeğinin 2004 yılında yaptığı bir açıklama “genetik silahlar teknolojisindeki” gelişmelere atıfta bulunarak dünyada “yalnızca belirli etnik gurupları öldürebilecek ürkütücü biyolojik silahların yapılmasına birkaç yıl kaldığını” açıkladı.”

Pentagon ve Hükümetin özel biyolojik araştırmalarında yıllarca kişisel deneyime sahip olan Stanford Üniversitesi biyofizikçilerinden Profesör Steven Block “Şunu söylemek isteriz ki aklıselim hiç kimse bunları kullanmaz” diyor ve ekliyordu ‘Ancak, herkes aklıselim değil.”

(www.iyilikguzellik.com, Haziran 2010)

Yiyecek Köleliği

Dünyada hiçbir küresel güç, gıda ve iletişim gibi çok güçlü iki silah varken, toprak savaşına girişmez.

Siyonist Henry Kissenger meselenin önemini; “Tarım, Tarım Bakanlıklarının ellerine bırakılamayacak kadar önemlidir” cümlesiyle özetliyor.

Bugün birçoğumuz fark edemesek de en vahşi bir şekilde süren gıda savaşına, ‘kıyamet savaşı’ da deniliyor. ABD’nin, yiyeceği politik ve askeri silah olarak kullanmasını, yine Kissenger, oldukça manidar bir şekilde “dosta ödül, düşmana ceza” olarak açıklar.

Gıda, Türkiye’nin hiç hiçbir zaman öncelikli hatta milli güvenlik meselesi ol(a)mamıştır. Özellikle son yıllarda çıkarılan tohumculuk ve GDO yasalarıyla, bırakınız bir güvenlik meselesi olmayı, gıda ve tarımın yabancı güçlere bağımlılık aracı hâline dönüştürülmesine dahi izin verilmiştir.

Gıda ve tarım sorunlarına karşı yeterince tepkisel olamayan bir toplum, helal-haram meselesini de maalesef öncelikli bir sorun olarak görememektedir. Bu durumu, Cafcaf Dergisi’ndeki “Helâl haram ver Allah’ım, Rıfkı kulun yer Allah’ım!” şeklindeki karikatür oldukça iyi anlatıyor.

* * *

Muhterem Hayrettin Karaman hocamız, geçtiğimiz hafta Yeni Şafak’taki köşesinde “helal gıda” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Hocamız açık açık dile getirmese de, helal sertifika çalışmaları yapan ‘Gimdes’ isimli derneği eleştiriyor. Hocamız, bir süredir söz konusu derneğin Fıkıh Kurulu’nda idi. Sanıyorum artık değil.

Hayrettin Karaman

İsim vermeden yapılan bu eleştiriler bize yönelik olmasa bile, bir kısmı maalesef yanlış anlamalara neden olabileceğe benziyor. Bu eleştirilerin ayrıca, başkanlığını yürüttüğüm Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin inşa etmeye gayret ettiği bilincin yara almasını sağlayacağı endişesindeyim.

Yazıdaki helal tüketimin önemine yapılan vurgu son derece önemli. Zaten Karaman hoca gibi bir âlimden başkası da beklenemez.

Hocamdan kızmamasını dileyerek, bu kısa makaleden yanlış anlamalara neden olabilecek bazı hususları alıntılayarak, görüşlerimi dile getiremeye gayret edeceğim. Konunun hassasiyeti nedeniyle bir hüküm çıkar(t)maktan öte; son yıllarda öze dönüş çalışmaları olmakla beraber, hassasiyetini önemli ölçüde kaybetmiş bir toplumda, meselenin üstün körü geçiştirilemeyeceği kanaatini taşıyorum.

Geleceğinden hiç kuşku duymadığım, ‘Hayrettin Karaman’dan daha mı iyi bileceksin’ gibi itirazları da elbette önemserim. Lakin mesele yapılabilecek eleştirileri önemsemeyecek kadar önemli.

Hocanın Gimdes’ten söz ettiğini belirtmiştim. Bu “bazı İslam ülkelerinde “helal gıda sertifikası” vermek üzere bazı kurumlar ve kuruluşlar faaliyet gösteriyordu. Son birkaç yılda ülkemizde de bazı teşebbüsler oldu, sivil kanattan birkaç kuruluş bu işi üstlendi, isteyene sertifika veriyorlar” ifadesinde açık açık karşılık buluyor. Gimdes’e yönelik eleştiri konusu meselenin başka bir boyutu. Yazımızın ana konusu olmadığından değinmeyeceğiz.

Makalede “Bir yiyecek veya içeceğe haram diyebilmek veya helal damgası basmamak için bütün muteber İslam mezheplerinin ve âlimlerinin o nesneye haram demesi gerekir. Eğer bir nesne hakkında ‘haram, mekruh, mubah’ şeklinde birden fazla fetva varsa o nesneye “mutlak manada haram” damgası basılamaz; gerekiyorsa ‘filan mezhebe göre haram, diğerlerine göre helal’ denir” diyor Hayrettin Hocamız. Gıda Güvenliği Hareketi olarak bizde tam da Hoca gibi düşünüyoruz. Bir ürünün haram ya da helalliği konusunda en azından yaşadığınız coğrafya da yaşayan insanların ittiba ettiği mezheplerin ittifak etmesi gerekir. Buda yeterli olmamalıdır. Genele göre helal sayılan bir madde, kişinin kişisel yapısı nedeniyle, özelin de o kişi için haram da olabilir. Bu nedenle bir ürüne tümüyle ‘helal ya da haram’ demek en azından ‘haram’ demek son derece zordur. Lakin günümüzde durumun son derece önemli bir başka boyutu var ki, bu helal haram tartışmalarının derinleşmesine neden oluyor. İlerleyen satırlarda bu soruna değineceğiz.

Hayrettin hoca, “Jelatin, koruyucu maddeler gibi yeni ürünler var. Bunların bir kısmının yapımında domuz ve murdar hayvanın bazı kısımları kullanılıyor. Ayrıca bu koruyucu maddelerin insan sağlığına zararlı olduğundan söz ediliyor. İşte bu iki sebeple Müslümanlar sıkıntıya sokuluyor, koruyucu maddesinin yapımında domuz kullanılmıştır diye birçok yiyecek ve içecek haram listesine alınıyor ve bu listeler elden ele dolaşıyor. Fıkıh alimlerine göre madde, “erime, donma, kuruma, karışma” gibi fiziki; sarhoşluk veren bir içeceğin sirkeye, hayvanın tuza dönüşmesi gibi kimyevi değişiklikler geçirirse eski hal, mahiyet ve hükümleri de değişir. Değişmiş yeni madde “tuz ve sirke” adını alır, helal olur” şeklindeki sık sık tekrarladığı görüşünü yineliyor.

Bu görüşe, bazı nedenlerle katılmak güç.

Bir: Jelâtin konusunda, kitap olacak hacimde çok önemli araştırmalar yaptım. Araştırma inşallah ilerleyen aylarda yayınlanabilecek. Fakat şu kadarını belirtmeliyim. Jelatin, domuz, sığır veya balık gibi canlıların deri ve kemiklerinden elde ediliyor. Helal görüşünü savunanların bir kısmı, meselenin teknik boyutunun ayrıntısına vakıf olamayabiliyor. Küresel eğitim düzeneğinden geçmiş, bazen dini hassasiyeti olmayan kimselerin verdiği bilgiler üzerinden, ‘deri ve kemikler kimyasal bir değişime uğramıştır. O halde o artık domuz değil jelâtindir. Yeni bir ürünle karşı karşıyayız. Bu durumda -metinde de ifade edildiği üzere- ‘alkole tuz ekleyince, sirke oluyor, o halde sirke helaldir.’ Ya da ‘hayvan tuzun içine düşüp tuz olmuştur, o halde tuz helaldir’ denilerek, verilen bu fetvalar küresel düzeneğe hizmet eder bir hâl alabiliyor. Sorunumuza çözüm üretmekten öte, yeni sorunlar ve ihtilaflar doğuruyor.

Hâlbuki yeni tekniklerle, bir jelâtinin domuzdan mı yoksa sığırdan veya balıktan mı elde edildiği hatta deriden mi yoksa kemikten mi üretildiği bilinebiliyor. Bir özel üniversitenin laboratuarlarında ve hatta uzun mücadelelerimiz sonrasında artık Tarım Bakanlığı’nın İstanbul İl Kontrol Laboratuarı’nda da bu analizler yapılabiliyor. Yani DNA veya başka teknik yöntemlerle, bir ürünün menşei önemli ölçüde tespit edilebiliyor.

Mesela gıda maddeleri, nedenli endüstriyel işleme tabi tutulurlarsa tutulsun, ne denli genetik değişiklik ve DNA bozulmaya tâbi tutulursa tutulsunlar, içeriğinde -insan da dâhil- hangi hayvana ait bir içerik bulunup bulunmadığı ‘FoodExpert ID’ adlı testle tespit edilebiliyor. Yahudilerin bir bölümü, domuz ürünü kontrolünde bu tekniği kullanıyor.

İki: Ebu Talha r.a. anlattığına göre, Resûlullah s.a.v.’den “İçkiye vâris olan yetimler” hakkında sorulmuştur. Resülullah s.a.v.: “Dök onu!” emretmiştir. Ebu Talha: “Sirke yapsam olmaz mı?” deyince de “Hayır!” diye cevap vermiştir.” Ebu Dâvud, Eşribe 3 (3675); Tirmizî, Büyû 58, (1293) – Kütüb-i Sitte Cilt 3, Hadis Şerif 219 s29) Kütüb-i Sitte’nin üçüncü cildinin 29. sayfasında 219. Hadis-i Şerif’le ilgili olarak şu açıklama yer almaktadır. “Âlimler bu hadisin hükmünde de az çok ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, şarabın hiçbir surette kullanılmaması gerektiğine hükmederler. Zira malının ziyan edilmesi hususunda en ziyâde hassasiyet gösterilmesi gereken yetimlere, miras yoluyla intikal eden şarabın sirkeye tahvîl (dönüştürülerek) edilerek, değerlendirilmesine cevaz verilmemekte, dökülmesi emredilmektedir. Hz Ömer, İmam-ı Şafiî, Ahmet İbn-i Hanbel hazerâtı bu görüştedirler.”

Buradan sadece kendimi bağlayan bir görüş çıkarıyorum ve diyorum ki: Şaraplara tuz ilave edilerek sirkeleşmesine izin verilmeyerek, dökülmesi yani ‘şarapların israf edilmesi’ isteniyor. Zaten sirke, şarap ya da benzer bir alkole tuz ilave edilerek elde edilmez. Sirke yapmanın özel yöntemleri var. Bu nedenle, sertifika meselesinde sertifika “haram” ittifakına bağlanıyor. Bu doğru ise bu Hadis-i Şerif’i nereye koyacağız? Ben kendim için, domuzdan yapılan jelatini helal saymıyorum. Hatta bu sığır jelatini olsa bile geçerli. -Türkiye, jelatin üreticisi bir ülke olmayıp, jelatin gereksinimini 17 dolayında batılı ülkeden tedarik ediyor- Çünkü et tesisleri, lokantalar ve otellerden toplanan kemiklerden veya derilerden elde edilen bir sığır jelâtininin, helal kesim bir hayvandan elde edildiğini de kimse ispat edemez. Yani, helal kesim yapıldığı isbat-ı kabil gözükmüyor. Bu nedenle, mesele en azından şüpheli hâle gelmektedir. Jelatin hiçbir besin değeri olmadığı gibi, jelatin yiyerek yaşamak da imkânsız ve de bir ihtiyaç değil. Doğrusu hocamız, bu tartışmayı ‘helal-haram’ bağlamında değil de ‘şüpheli ve gerekli olup olmadığı’ bağlamında yapsaydı daha isabetli olacaktı. Bu bağlamda da “Müslüman” üreticilere, ‘bu tür şüpheli ürünlerden sakınmalısınız’ demesi beklenirdi.

Üç: Günümüzdeki küresel gıda politikalarının şeytanî hileleri ve mideler üzerinden ifsat ederek insanları yönetme planları, şizofrenik bir kaygı olarak görülemez. Çünkü bir kısım ‘seçkinlerin’ dışındaki tüm insanları, gıda üzerinden yönetme macerası, bir teori değil bir plan ve komplodur. Bu komplo hayata geçirilirken, dinî inançların zaruretleri de değersizleştirilmektedir. Bu yok sayma gerçeğini görmeyerek verilecek fetvalar, sorunları çözmekten uzak kalacak ve şüpheleri bertaraf etmeyecektir.

Nu’man İbn-i Beşir r.a. anlatıyor: “Resûlullah s.a.v. buyurdular ki: “Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmezler. Her kim bu şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, şerefini de korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere yönelirse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa, cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir.” Buhari, İman 39. Şüphelilerin hükmü, Hadis-i Şerif’deki gibi algılandığı zaman, günümüzde birçok sorunun kaynağına inme imkânı da doğabilir.

Hayrettin hocanın belirttiği gibi, geçtiğimiz yıl Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde düzenlenen programda, bu konular tartışılmış ancak hocamızın arzu ettiği görüş ittifakı da sağlanamamıştır. Söz edilen uzmanlar konusunda şunun altını da çizmek şarttır. Meselelerin sadece teknik boyutu olmayıp, siyasal, ekonomik ve de genomik arka planının olduğu ve bazı uzmanların da ayrıntılardan habersiz olduğunu belirtmek zorundayız. Yinelemekte yarar var ki, gıda ve gıdaların içeriği tehlikeli bir silahtır. Meselelerin içinden, sadece geçmiş kaynakların verileri çerçevesinde değerlendirmeler yaparak, çıkmamız imkânsız görünüyor.

“Laik devlette dini yaşamak” kitabının da yazarı olan hocamız diyor ki; “Hormonlu, korumalı, sun’i gübreli yiyecek ve içeceklerin sağlığa zarar vermesi konusuna gelince, bu herkesten önce sağlıkçıların söz söyleyeceği ve devletlerin tedbir alacağı bir alandır. Önce alanın uzmanları yiyeceğin, yasaklanacak kadar zararlı olduğu konusunda görüş birliğine varmalı, sonra da devlet onu yasaklamalıdır. Bunlar olmadıkça dedikodulara kulak asmamak gerekiyor.” Doğrusu bu cümlelere karşı şaşırıp kalmamak imkânsız. Laik devlet, ne zamandan beridir Müslümanların hassasiyetleri için kılını kıpırdatmıştır? Devletimizin gıda politikası olmadığını hocamızda gayet iyi biliyor olmalılar. Tekrar etmekte yarar var ki: Gıda bu ülkede hiç hiçbir zaman milli güvenlik meselesi olmamış.

Dünyada katkı maddelerinin önemli bir kısmı sağlık gerekçeleri ile yasaklanmıştır. Ancak Tarım Bakanlığı Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü’nün 10 Mayıs 2010 tarih ve 102.02-05.4 sayılı cevabî yazısına göre, ‘ülkemizde hiçbir gerekçe ile yasaklanmış herhangi bir katkı maddesi bulunmamakta.’ Yani devletimizin bu tür ciddi işlere ayıracak vakti bulunamamakta. Onlar için Dünya Ticaret Örgütü’nün 20 bin sayfalık emir ve talimatları, toplum sağlığından çok önce gelmekte. Bu nedenle, dünyanın bu ürünlerin zararları konusunda ittifakı varken bile, Türkiye devleti ve uzmanlarının ittifakını ve hocamızın, ‘devlet yasaklamalı’ şeklindeki yasak önerisine yönelik bir adım beklemek, bizleri mezara düşmeye kurtarmaktan uzak gözüküyor.

Hocamın, en çok şaşırdığım ifadelerinden biri de “Sağlığa zararlı diye bir zaman soya ve mısırözü yağı yedirdiler, diğer yağları zararlı buldular, şimdi bu yağlar unutuldu, zeytin ve tereyağı tavsiye ediliyor. Yumurta böyle, kırmızı et böyle. Aman beyaz et (tavuk ve balık) yiyin dediler, şimdi de “tavuk yemeyin, bunlar hormonlu, erkekliğiniz elden gider’ diye konuşuyorlar” cümleleri olmuştur.

Bir: Bu konuda sondan başlayarak sözü Bolivya lideri Evo Morales’e bırakalım. Morales diyor ki: “Hormonlu tavuk yiyen erkekler, erkekliğin anomalilerini yaşamaya başlar. Çünkü yetiştiriciler tavuğa kadın hormonu enjekte ediyor!”

Evo Morales

İki: Hocamızın, içeriğine ‘çözücü’ olarak bilinçli bir şekilde ‘etil alkol’ eklenen meyve suları ve gazlı içecekler için dile getirdiği görüşü, değişik zamanlarda çokça tartışıldığı için üzerinde durmayarak, “ABD gibi batılı ülkeler bize zehir içiriyor. Avrupa tipi beslenme de kel yapıyor” gerçeğini dile getiren Morales’in cümlelerini alıntılamakla yetinelim. Ama şunu da ekleyelim. Hazır içecekler mide, böbrek yetmezliği, şeker gibi hastalıkların en büyük müsebbiplerinden. ‘Bu ilavenin helal haramla ne ilişkisi var’ diyenlerdenseniz, güvendiğiniz bir âlimin yolunu tutmalısınız.

Üç: Soya ve Mısırözü yağının önerilmesi, bu GDO’lu ürünlerin yaygınlaştırılması için insanlığa kurulan bir komplo/tuzak idi. Bu tuzağın sahipleri, iddialarından vazgeçmiş de değiller. Sızma zeytinyağı gibi sağlıklı bir yağı, GDO’cular zaten öneriyor değiller. ‘Evet tavuk yemeyin’ diyoruz. Çünkü tümü GDO’lu. Tümü antibiyotik deposu. Besleniyoruz diyerek birçok hastalığa açık hâle getiriliyoruz.

Son olarak belirtelim ki, hocamızın “erbabına danışmak” cümlesi son derece önemli. Lakin “ihtiyaçları göz ardı etmemek de şarttır” ifadesinin, aceleyle sâdır olduğu düşüncesindeyim. Günümüz endüstriyel gıda türünün, ne kadar ihtiyaç olduğu ve ihtiyaçtan kastedilenin neler olduğu, herkese göre değişen bir tanımlama olmalı.

Bu vesileyle tekrar edelim ki: Dinî ve ırkî kimliği, dünya görüşü ve işletme ölçeği ne olursa olsun, ürünleri hakkında ‘taze, doğal, organik, orijinal ve helâl’ gibi iddialarının tüketiciler açısından hiçbir değeri olmamalı. Tüm bu iddialar, doğruluğu ispatlanmayı bekleyen pazarlama argümanlarından ibarettir.

Dinî inanç, felsefik düşünce, sağlık vb gerekçeler, yerel veya ulusal hukukî alanları çerçevesinde herkesin bir ürünün nereden geldiğini, kim tarafından ve hangi koşullarda üretildiğini, üreticisinin hangi ekolojik/ekonomik düşünceye sahip olduğunu, ne zaman üretildiğini, içeriğin menşesini tam ve eksiksiz olarak bilme hakkı vardır. Bu hakkın tesisi için, etiketlerin tam ve eksiksiz olması gerekiyor. Ama Türkiye’nin, etiketin tam ve eksiksiz yazılmasını engelleyen çok sayıda mevzuatı ve mazereti var. Yani satın aldığınız ürünlerin etiketindeki bilgiler çoğu kez tam ve doğru değil.

Netice itibariyle, gıda gibi bir mesele konusunda kat etmemiz gereken çok mesafe var. Ne dersiniz, duaların ulaşması gereken yere ulaşması için arınmaya, damarlardan ve dolayısıyla mideden başlamak gerekmez mi? Bunun içinde, seçkin ilahiyatçılardan yeni bilinmezler değil çözümler bekliyoruz.

(Kemal Özer, www.timeturk.com, 17-06-2010)

Fast Food İnsanı Sabırsız Yapıyor

Sağlık üzerinde sayısız olumsuz etkisi olan fast food türü yiyeceklerin, insanın davranışlarını da değiştirebildiği belirtildi.

İtalyan Corriere della Sera gazetesinde çıkan habere göre, Kanada’daki Toronto Üniversitesine bağlı Rotman Yönetim Okulu tarafından yapılan bir araştırmada bilim adamları, bu tür yiyeceklerin şimdiye kadar pek de akla gelmeyen yeni bir etkisini ortaya çıkardı.

Bir grup gönüllünün katılımıyla yapılan araştırmada bilim adamları, hızla servis edilen ve yine hızla tüketilen bu yiyeceklerin insanları sakince karar verebilecekleri zamanlarda dahi acele etmeye teşvik ettiğini gözlemlendi.

Katılımcılara, ünlü bir fast food zincirinin logosu gibi bu tür yiyecekleri hatırlatan sembollerin de birkaç saniyeliğine yer aldığı bir videoyu izleten bilim adamları, daha sonra yaptıkları testlerde bu kişilerin davranış biçimlerinin değiştiğini tespit etti.

Örneğin bu kişilerin önlerine konulan bir metni okumada, çabuk bitirmelerinin onlara bir getirisi olmamasına karşın daha aceleci davrandıklarını gözlemleyen bilim adamları, aynı şekilde katılımcıların klasik şampuanlar yerine “ikisi bir arada” gibi zaman kazandıracak ürünlere yöneldiğini belirledi.

Bu tür yiyeceklerin zaman yetersizliği nedeniyle hızla yemek yeme ihtiyacıyla modern dünyanın bir gereği olarak ortaya çıktığını belirten bilim adamları, asıl problemin bu yiyeceklerin ihtiyaç duyulmadığı anlarda dahi insanda zaman kazanma isteğini harekete geçirmesi olduğunu söyledi.

Parkta yapılan bir yürüyüş sırasında maratondaymış gibi hareket etmenin anlamsız olduğunu belirten bilim adamları, araştırmalarının, fast food türü yiyecekleri hatırlatan bir sembolün dahi insanı gerek olmadığı halde aceleciliğe ve sabırsızlığa teşvik ettiğini gösterdiğine işaret etti.

(Mayıs 2010)

Doğal ve Yapay Şekerler

Prof. Dr. Erkan Topuz, geçtiğimiz hafta Star TV’de yayınlanan Arena programında, kansere karşı korunmak için önemli açıklamalarda bulundu. Prof. Topuz, bilim adamlarının “şeker pancarını” doğrudan doğruya lapa haline getirerek, fareler üzerinde kansere karşı koruyucu etkisi olup olmadığını test ettiklerini belirtti. Yapılan deneyde, 65 fareye radyasyon verip aynı zamanda şeker pancarı lapası vermişler, diğer 65 fareye sadece radyasyon vermişler. Şeker pancarı verilen farelerde, toksidenin yüzde95 oranında azaldığını görmüşler. Prof. Topuz, “Bu çalışma hayvanlar üzerinde yapılmış olsa da ümit verici bir çalışmadır. Doğal şeker pancarının hiçbir zararı yoktur, faydalı bir besindir, tüketilmesi çok faydalıdır” dedi.

Peki, şeker pancarı çok faydalı ve masum bir gıda ise şeker pancarından elde edilen rafine şeker neden zehir? Eskilerin altın değerini biçtikleri şeker, neden günümüzde hemen hemen tüm hastalıkların sebebi olarak gösteriliyor? Şeker mi suçlu, yoksa şekerin rafine işlemi sırasında gördüğü işlemler mi? Gerçekte şeker nedir? Hayatımıza ne zaman ve nasıl girdi? Kaç çeşit şeker var? Atalarımız şekeri nasıl üretip, tükettiler? Şekerin tarihi hangi gerçekleri ortaya çıkarıyor? Yaşamımız için şekerin önemi ne? Hiç şeker tüketmezsek ne olur? Doğal şekeri doğru tüketmenin yolu ne?

Şeker Pancarı

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş, sorularımızı cevapladı.

Eskiden atalarımız şekeri nasıl üretip tükettiler?

“İnsanlar geçmişte asırlar boyunca, hurma, üzüm, elma ve armut gibi yoğun şekerli meyvelerin suyunu sıkarak “şeker” niyetine kullanmışlar. Kimi zaman da meyvelerden elde ettikleri suyu kaynatıp, pekmez yaparak şeker ihtiyaçlarını karşılamışlar. Bu asırlardır dünyanın her yerinde var olan bir gelenek. Kısaca meyveler, bal ve pekmez, insanların “doğal şeker” olarak tanıdıkları, vücutları ile tamamen uyumlu ve faydalı etkileri olan gıdalar.

Kristal şekerin elde edilmesinde hareket noktası ise “şeker kamışı” olmuş. Geçmişte tarih boyunca şeker kamışından hareketle şeker elde edilmiş.

Tropikal ülkelerde yetişen şeker kamışı, çok su ve çok sıcak seven bir bitki. İnsanlar şeker kamışının boğumları arasındaki sıvıyı fark ettikten sonra, mengenelerde taşın arasında suyunu sıkıp, ya hemen tüketmişler, ya daha uzun ömürlü kullanmak amacı ile kaynatıp konsantre etmişler ya da geleneksel yöntemlerle konsantre olan sıvının dibindeki kristalleşmiş tortuları buharlaştırarak kristal şeker haline getirip kullanmışlar. Şeker kamışının içindeki su miktarı ne kadar fazla ise çabuk bozulma ihtimali de o kadar çabuk olur! Bunun için, bildiğimiz pekmez usulü kaynatıp konsantre ettikten sonra buharlaştırmışlar ve kristal şeker halinde kullanmışlar.”

Şeker Kamışı

Son yıllarda zehir ilan edilen üç beyazdan biri şeker biri tuz. Ancak zehir ilan edilen tuz konusunda gerçekler ortaya çıkıyor. Rafine tuz, insan vücudunda zehir etki yaparken, kristal deniz tuzu vücudun dengeli çalışmasını sağlıyor. Tabiat, deniz tuzunu en sağlıklı şekilde tuz mağaralarında saklıyor. Ve bu tuzun insan doğası ile birebir uyumlu olduğunu biliyoruz.

Peki, tabiat “doğal şekeri” nerede saklıyor ve bize nasıl sunuyor?

“Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen kristal şekerin içinde “sükroz” diğer adıyla “sakkaroz” denilen bir madde vardır. Meyveler “früktoz” içerirken, bal hem früktoz, hem glikoz hem sükroz hem de maltozu bir arada içermektedir. Yani balda tüm şekerler “doğal” olarak mevcut.

Bütün şekerli bitkiler fotosentez ile topraktan aldıkları su ve mineralleri kendi içinde sentezleyerek şekere dönüştürüyor. Örneğin elma, topraktan su ve mineral alıyor, güneşten aldığı ışınlarla kendi fabrikasında doğal kimyası ile şeker imal ediyor. İmal ettiği bu şeker insana birebir uyumlu.

İnsan da tabiatın bir parçası meyveler de kısacası topraktan elde edilen her şey tabiatın bir parçası, arılar da tabiatın bir parçası onların çiçeklerden imal ettiği bal da, kısaca tabiatta var olan doğal gıdaların tümü insan doğasına birebir uyumludur ve bu gıdalarda bulunan maddelerin insan vücudu için önemli etkileri vardır. Ancak, tabiattan gelen doğal gıdalar dıştan müdahale ile başka bir şekle dönerse işte o zaman insana zehir etkisi yapıyor.

İşte insan hayatı için hayati önem taşıyan şeker de dıştan müdahalelerle zehire dönüşmüştür. Bu noktada şeker kamışının tarihine baktığımızda her şey net olarak ortaya çıkmaktadır.”

Şeker kamışı ne zaman ve nerede ortaya çıkmış?

Şeker kamışı, M.Ö. 3000’li yıllarda Hindistan’da fark edilmiş. Çok önemli bir medeniyet merkezi olan ve birçok alanda tarihe damgasını vuran Hindistan’da, kutsal sayılan “veda”larda “şeker kamışı” yer almaktadır. Veda, Hintlilerin kutsal saydıkları tarihi metinlere verdikleri ad. Bu tarihi metinlerde şeker ve şeker kamışı önemli bir yere sahiptir.

Hintliler şeker kamışı tohumlarını ekip yetiştirdikten sonra, elde ettikleri şeker kamışını sıkmışlar, sıvısını alıp ya hemen kullanmışlar ya da konsantre ederek daha uzun dayanmasını sağlamışlar. Konsantre edilen yani bizim bildiğimiz pekmez kıvamındaki şeker kamışının bir müddet sonra kristalleştiğini keşfettikten sonra da dibe çöken bu kristalleri alıp suyunu buharlaştırıp kristal şeker elde etmişler.

İşte bugün bildiğimiz “kristal toz şekerin” geleneksel doğal yolla elde edilme şekli budur. Ve bunun insan üzerinde zehir etkisi yoktur, insana birebir uyumludur. Çünkü herhangi bir kimyasal katkı görmeden doğal yolla elde edilmiştir.”

Doğal kristal şeker dünyaya nasıl yayılmış?

Şekerin dünyaya tanıtılması, İslam Medeniyeti aracılığı ile gerçekleşmiştir. 8. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar dünyanın en büyük medeniyeti, Ortadoğu’daki İslam Medeniyeti olmuştur. Bütün Ortadoğu, Afrika ve Anadolu topraklarını içine alan İslam Medeniyetinde şekerin çok önemli bir yeri vardır. Hindistan’da keşif edilen ve üretilen şeker, İslam âlimleri tarafından Anadolu topraklarına getirildi, imalathaneler kuruldu ve seri olarak şeker üretimi başladı. İslam âlimlerinin şekere bu kadar önem vermesinin çok önemli bir sebebi vardı!

Hz. Muhammed’in ilan etmesinden sonra 30 yıl içerisinde İslamiyet çok büyük bir coğrafyaya yayılıyor ve burada ilim ve bilimde büyük ilerlemeler oluyor. Aynı dönemde batı medeniyeti ise karanlık çağını yaşıyor. Avrupa’nın bu karanlık çağı yaşamanın sebebi ise Hıristiyanlığın yanlış yorumlanması! Bu yanlış yorumlamalar, “Bu dünyayı bırakın, öbür dünyaya bakın!”, “Yemeyin, içmeyin, vücudunuza ne kadar ıstırap verirseniz öbür dünyada cennete girersiniz” şeklinde oluyor. Yeme, içme, giyinme, temizlenmeyi terk ediyor, hekimlik ve ebelik gibi ilimleri de geri bırakıyorlar. İşin arkasında ise bu gidişattan faydalanan bir kilise var. İnsanlara sözde cennet anahtarı veriyor, onları cennete gönderiyor ve günahlarını çıkarıyor. Bu çalışmadan inanılmaz paralar kazanan kilise, para kazandıkça güç kazanıyor ve güç kazandıkça da bilim çalışmalarını donduruyor.

İslamiyet ise bu çağda büyük bir gelişme içinde oluyor. Ve bilim müthiş bir ilerleme gösteriyor. Bu ilerleme içinde şeker de yer alıyor.

İslam âlimleri, şekere neden çok önem veriyorlardı?

İslam dünyasında hekimler için bir numaralı madde şekerdir. İslam âlimleri şekeri keşfettikten sonra önemini de ortaya çıkarmıştır. O dönemde bütün ilaçlar bal veya şekerle yapılmıştır. Osmanlı hekimleri de ilaç yapımında şekere çok önem vermiştir. Bunun sebebi, doğal şekerin bitkilerdeki etken maddenin hızla kana karışmasını sağlamasıdır.

Diascorides’ten itibaren ilaç yapımında şarap, sirke veya kurutma yöntemi kullanılmıştır. İslam âlimleri ise ilacı macun veya şerbet ile ilaç yapmışlar ve tüm dünyaya bu kültürü yaymışlardır. “Nabza göre şerbet vermek” atasözü de buradan gelmektedir. Hekim, hastanın nabzına bakar, hastalığı teşhis eder ve ona göre şerbet vererek hastayı tedavi ederdi. Bu uygulama Hint tıbbında da vardı. Günümüzde Tibet tıbbında halen uygulanmaktadır. Tibet tıbbının kaynağı ise İbn-i Sina’dır. İnsanın nabzı ile hastalığın ne olduğu ve nerede olduğunu tespit etmek mümkündür. Kadının gebe olup olmadığı, bebeğin cinsiyeti, hastanın ölüp ölmeyeceğini bile nabız üzerinden tespit ederlerdi. Ancak hekimler, ölüp ölmeyeceğini asla söylemezler, Allah’tandır, Allah bilir derlerdi.

Şeker o dönemde nerede üretiliyordu?

Şeker ihtiyacının artması ile imalathaneler geliştirildi ve zaman içinde beyaz şeker imal edilmeye başlandı.

“Doğal şeker” nasıl beyazlatılıyordu?

Atalarımız, ilk önce günümüzde sülfürleme yolunu denediler, yani bugün kayısı beyazlatmada da kullanılan kükürt dioksit ile şekeri beyazlattılar. Daha sonra da kireç sütü kullanarak şekeri beyazlatmışlar. Kireç sütü ile beyazlatırken, şeker kamışının suyunu sıktıktan sonra kaynatıp konsantre ediyorlar daha sonra kireç sütü ile karıştırıp tortular aşağı inince yukarıdaki sulu kısmı alıyor, tortuları tekrar kaynatıp suyunu buharlaştırarak beyaz kristaller elde ediyorlardı. Ayrıca, şekerli meyvelerden de aynı yöntemle çeşitli türlerde şeker üretimi yapıyorlardı.

Avrupa yani batı medeniyeti şekeri nasıl tanıdı?

Banyo yapmayan, çul gibi elbiseler giyen, tahta tabaklarda yemek yiyen karanlık çağ insanları, 12. yüzyılda yapılan haçlı seferleriyle, mis gibi güzel kokan, renkli ipek elbiseler giyen, banyo yapan, cam kadehlerde şerbetler içen insanlarla karşılaştılar.

Doğal şeker, nasıl rafine şeker oldu?

İslam dünyasındaki şeker üretimi ile bilgiler, 14. yüzyıl başlarında Venedikliler yolu ile Avrupa’ya geçti. Haçlı seferleri zamanında gördükleri şekeri, bugünkü bavul ticareti anlayışı ile Venedik üzerinden Avrupa’ya sattılar. O dönemde şeker altın kadar kıymetliydi. Avrupa, şeker kamışını keşfetti ama büyük bir sorun vardı. Avrupa ikilimi çok soğuktu ve şeker kamışı üretimi için uygun bir ortam yoktu. Uzun yıllar sıcak ülkelerden şeker aldılar. Ancak, 17. yüzyıl başlarında Alman kimyager Marggraf tarafından şeker pancarından şeker üretilebileceği keşfedildi.

O dönemde şeker pancarı, soğuk ülkelerde kolay elde edilen bir bitkiydi ve sadece hayvanlara yediriliyormuş. Avrupa, şeker pancarından şeker elde etme yolu keşif ettikten sonra daha çok ve daha çabuk para kazanmak amacı ile 19. yüzyıl başlarında fabrikasyon şeker üretimine başlıyor. İşte bu noktada şeker rafine olarak “zehire” dönüşmeye başlıyor. Eğer, İslam dünyasının şeker kamışından şeker elde etme usulünü, şeker pancarına uygulamış olsalardı hiçbir zararı olmayacaktı. Ama tam bir fabrikasyon üretim, fabrikanın “ne kadar çok şeker üretirsem, o kadar çok kazanırım” anlayışı ile işlediği için, önce şeker kamışını birçok işlemden geçirerek rafine ettiler, istedikleri verimi alamayınca, şeker pancarına ağırlık verdiler.

Beyazlatma işlemini, kömür veya hayvan kemiği külü kullanarak yaptılar. Üretimi daha da hızlandırmak ve daha çok ürün almak için yıllar ilerledikçe sentetik beyazlatıcılar kullanmaya başladırlar.

Örneğin, Türkiye’nin en büyük şeker fabrikalarından biri, bundan birkaç yıl öncesine kadar odun kömürü kullanırken, bugün sentetik reçine ile beyazlatıyor!

Kısaca, daha çabuk ve daha çok ürün almak için, “en ucuz şekilde ve en çok nasıl üretirim” anlayışı ile şeker pancarı fabrikaya girdiği andan itibaren, çok fazla işlem gördü ve kimyasal katkı maddeleri arttıkça, rafine edilmiş şeker zehir etki ile sofraların “tatlı zehiri” oldu. Bugünkü şeker üretim teknolojileri, o masum şeker pancarını zararlı hale getirdi ve her geçen gün kötüye gidiyor.

O zaman asıl suçlu doğal şeker değil, şeker pancarı ve şeker kamışının kimyasal katkılarla rafine işlemine uğrayıp yapaylaşması veya rafine şekerin genetiği değiştirilmiş organizmalardan elde edilmesi diyebilir miyiz?

Evet, eski tıptaki bilgilere göre kısaca böyle özetleyebiliriz. İşin içine yapay kimyasallar girdikten sonra, her ne kadar buharlaştırıp kimyasalları ayrıştırıyoruz deseler de kimyasal madde üretim sırasında şekerin içine işliyor ve tüketen insanın da içine işlemiş oluyor! Aynen filtre edilmiş kahve gibi.

Ayrıca, daha çok şeker pancarı elde etmek için, bitkinin toprakta gelişimi sırasında suni gübre kullanılıyor, eskiden küçük boyda olan pancarlar şimdilerde eskinin 5-10 katı büyüklükte. Şeker pancarı, fabrikaya girdikten sonra yıkanıp, parçalanıyor ve şeker imalatına giriyor. Topraktaki tüm zararlı kimyasallar pancar aracılığı ile şekere işliyor, şeker rafine edilip beyazlatılırken ayrıca kimyasallar alıyor ve tüm bu zararlı kimyasallar şeker aracılığı ile inan vücuduna işliyor. İşte rafine şekerdeki zarar böyle oluşuyor! Bugün sofralarımıza giren rafine toz şeker böyle iken, kesme şekerin içine ayrıca yapıştırıcılar ilave ediliyor be durum daha da vahim hale geliyor.

Şeker pancarı, koyun gübresi ile organik olarak üretilse, şeker üretimi de eski geleneksel yöntemlerle yapılsa zararı olmaz.

Rafine kristal şeker ambalajları üzerinde %100 “pancar şekeri” yazması herhangi ne ifade ediyor?

Yüzde100 pancar şekeri, nişasta bazlı şeker riskini ortadan kaldırıyor. Mısırdan, özelliklede genetiği değiştirilmiş mısırdan, şurup elde edilirken, mısır kimyasallarla parçalanıyor, içindeki nişastayı ayırıp ondan şeker üretiyorlar ki bu rafine şekerden çok daha zararlı! Pancar şekeri 100 kuruşa imal ediliyorsa mısır şekeri 5 kuruşa imal ediliyor. İşte bu yüzden yüzde100 pancar şekeri olması, kısmen daha az zararlı olduğunu ifade ediyor.

Esmer şeker, halk arasında en sağlıklı şeker olarak biliniyor. Peki, esmer şeker doğal mı?

Şeker pancarı veya şeker kamışından elde edilen şeker, eğer atalarımızın usulü ile elde ediliyorsa sorun yok. Şeker kamışı çok çabuk böceklenen bir bitki, böceklenmeyi önleyici kimyasal ilaç kullanıyorlar mı sorusunu sormamız gerekiyor. Şeker kamışı veya şeker pancarı yetiştirilirken, daha fazla ürün elde etmek amacı ile kimyasal ilaçlar ve suni gübre kullanılıyorsa o zaman sağlıklı diyemeyiz.

Glikoz üretimi nasıl yapılıyor? Glikoz neden insan sağlığı açısından çok tehlikeli?

Glikoz korkunç bir madde, nişastanın kimyasallarla parçalanmasından elde edilen bu ürün özellikle kan için çok zararlı. Çünkü olduğu gibi kana karışıyor. Doğal şeker, insülin ile parçalanarak kana geçerken, glikoz direk kana karıştığı çok zararlı. Mısır şurubu da aynı şekilde… Glikoz, kahverengi ve bal kıvamında bir madde, bu sebeple piyasada ucuz balların çoğuna maalesef glikoz katılıyor. Bal alırken çok dikkatli olmak gerekiyor.

Früktoz, gerçekten meyveden mi elde ediliyor?

Früktoz, meyvelerdeki şekere verilen isim. Doğal yolla, yani meyveden ve dozunda alındığında zararı yok. Ancak, piyasada satılan ve hazır gıdalarda kullanılan früktoz, kimyasal yolla elde ediliyor. Maalesef kaynağı meyve değil, mısır!
Meyvelerde hem früktoz hem glikoz hem de sakaroz var. Bunların içinden früktozu ayırmak hem çok zor hem de çok pahalı.
İnsan doğasına aykırı olduğu için şeker zehir oldu.

İnsan vücudu niçin doğal şekere ihtiyaç duyuyor? Düzenli ve dengeli bir şekilde doğal şeker tüketmeyen bir kişinin vücudunda ne gibi tahribatlar ortaya çıkabilir?

Eski tıbba göre, doğal şeker karaciğer için çok önemli, şeker olmazsa karaciğer sentez yapamaz ve ölür! Ayrıca, beynin çalışması için de yine doğal şekere ihtiyaç var. Tabi burada eski tıbba göre uygulanmış, tamamı ile insan doğasına uyumlu olan doğal şekerden bahsediyoruz. Rafine şekerin, insan doğasına uyumlu olmadığı ve organlarımız bu şekeri tanımadığı için vücudumuzda zehir etkisi ile büyük tahribatlar yaptığını tekrar hatırlatalım.

İnsanlar sağlıklı şeker tüketimini nasıl yapabilir?

Güvendikleri bal ve pekmezi rahatlıkla kullanabilirler. Kuru ve yaş meyveleri tüketebilirler. Reçel yapımında konsantre edilmiş meyve suyundan yararlanabilirler. Rafine şekeri önermiyoruz ama mutlaka kullanacaklarsa çok az miktarda pancar şekeri kullanabilirler.

Suni tatlandırıcılar, mısır şurubu ve glikoz içeren tüm ürünlerden uzak dursunlar. Fabrikasyon reçeller, bisküvi ve şekerlemeler, hazır tatlı ve baklavalar çok riskli.

Geleneksel tatlarımızdan biri olan “reçelin” ana malzemelerinden biri “şeker”. Peki, evde reçel yapmak isteyenlere ne tavsiye edersiniz?

Görünüşe önem vermiyorlarsa, eskiden atalarımızın da yaptığı gibi “pekmez” kullanmaları en sağlıklı uygulama olur. Ayrıca, reçel yapılacak meyvenin türüne göre elma, üzüm gibi meyve sularının konsantresi de olabilir. Rafine şekeri kullanmalarını tavsiye etmiyoruz, ama çok az miktarda ve pancar şekeri olmak kaydı ile tercihi yine kendilerine bırakıyoruz.

Tarih, bugünü birçok konuda aydınlatıyor, siz de okuyucularımızı şeker konusunda aydınlattınız. Verdiğiniz tüm bilgiler için çok teşekkür ediyoruz. Son olarak, alışverişlerimizde rehber olması açısından kısa bir şeker sözlüğü elimize almak istesek. Bugün piyasada satılan şeker nedir, ne değildir?

Rafine şeker: Şeker kamışı, şeker pancarı veya nişasta bazlı (mısır gibi) bitkilerden, fabrikasyon ortamda ileri teknoloji ve kimyasal katkılarla üretilen kristal şeker.

Sofralarda kullanılan beyaz toz şeker: Yukarıda tanımladığımız rafine şekerin, kimyasallarla beyazlatılmış toz hali.

Sofralarda kullanılan beyaz kesme şeker: Rafine beyaz toz şekerin, kimyasal yapıştırıcı ve sıkıştırma sistemleri ile şekillendirilmiş küp hali.

Sofralarda kullanılan kahverengi toz şeker: Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen rafine toz şekerin beyazlatılmamış hali. Ancak bazı hilelerle rafine beyaz toz şeker karamel ile renklendirilerek kahverengi şeker haline getirilebiliyor, ambalajında hangi bitkiden üretildiğine dikkat etmek gerekiyor!

Sofralarda kullanılan kahverengi kesme şeker: Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen rafine toz şekerin beyazlatılmamış, ancak kimyasal yapıştırıcılarla şekillendirilmiş hali. Kahverengi toz şekerdeki hileler kesme şekeri için de geçerli.

%100 pancar şekeri: Sadece şeker pancarından elde edilen rafine beyaz toz şeker.

Hazır gıdalarda kullanılan glikoz şurubu: Nişastanın kimyasallarla parçalanması yolu ile elde edilen, nişasta bazlı, yapay ve insan sağlığı açısından rafine şekerden daha riskli kavrengi bal kıvamında olan bir şeker.

Hazır gıdalarda kullanılan mısır şurubu: Mısırın kimyasallarla parçalanması yolu ile ediliyor. Hem genetiği değiştirilmiş organizmalardan elde ediliyor olması hem de direk kana karıştığı ve üretim esnasındaki tüm kimyasalları da kana karıştırdığı için rafine şekerden çok daha riskli, glikoz kıvamında bir şeker.

Hazır gıdalarda kullanılan früktoz: Früktoz, meyvelerdeki şekere verilen isim. Doğal yolla, yani meyveden ve dozunda alındığında zararı yok. Ancak, piyasada satılan ve hazır gıdalarda kullanılan früktoz, kimyasal yolla elde ediliyor. Maalesef kaynağı meyve değil, mısır!

Aspartam: Tamamen yapay, kanserojen etkiye sahip bir madde. Tatlandırıcı özelliği var ama tamamen yapay olduğu için vücutta tahribat yapıyor. Petrol türevi maddelerden üretiliyor.

Doğal meyve şekeri: Meyvelerde hem früktoz hem glikoz hem de sakaroz bulunuyor. İnsan doğasına birebir uyumlu. Früktoz, yaş veya kuru meyveler aracılığı ile doğal yolla kolaylıkla alınabilir. Ayrıca, şeker oranı yüksek meyvelerin kaynatılıp, pekmez yapılması ile de doğal meyve şekeri elde edilebilir.

Baldaki doğal şeker: Arıların doğal olarak ürettiği balın içerisinde, sakkaroz, glikoz, früktoz ve maltoz türünde tüm doğal şekerler bir arada bulunmakta. Ancak baldaki bu özellikler saf “doğal” balda bulunuyor. Fabrikasyon ortamda, yapay katkılara maruz kalmış bal için aynı şeyler geçerli değil!

Stevia bitkisi: Yendiği zaman tat veren, tatlı ihtiyacını gideren yani tatlandırıcı özelliği olan ama şeker içermeyen bir bitki.

(Nihal Doğan, www.iyilikguzellik.com, Nisan 2010)