Muzik calici calismiyor


DÜNYA HABERLERİ

Rakamların Dilinden Kan Ağlayan Gazze

Gazze saldırısının üzerinden tam bir yıl geçti. Ancak Filistinliler hâlâ elektriksiz, susuz, gıdasız. Gözlemci raporlarına rağmen dünya sessiz.

27Aralık 2008’in gecesi de gündüz gibiydi. İsrail sınırından art arda ateşlenen füzeler, toplar Musevilerin kutsal cumartesi akşamını gündüze çevirmişti. Gazze, fosfor bombalarıyla yanarken, dünya Filistinlilerin inlemelerini duymazdan geliyordu. İsrail, ‘Dökme Kurşun’ adını verdiği kanlı operasyonu üç hafta sürdürdü ve Gazze’de âdeta taş üstünde taş bırakmadı. İki buçuk yıldır süren ablukalarla ‘doğal mülteci kampı’na dönüşen Gazze’deki asimetrik operasyon bittiğinde çoğu çocuk ve sivil 1403 Filistinli hayatını yitirmiş, seçimle iktidara gelen Hamas yönetiminin tüm ekonomik-sosyal altyapısı çökertilmişti.

Geçen bir yılın ardından Gazze bugün hâlâ normale dönebilmiş değil. Bunda İsrail’in sürdürdüğü ablukanın yanı sıra kesilen yabancı yardımların da etkisi büyük. BM, İsrail’den Filistinlileri temel insan haklarından mahrum bırakan ablukaya son vermesini istese de, Tel Aviv’e yönelik herhangi bir yaptırım söz konusu değil. Hatta kalıcı bir ateşkes dahi yok. İsrail bu atmosferde, Gazzelilerin yeniden imar çalışmalarını da engelliyor. Hâliyle Gazze’de hayat her geçen gün zorlaşıyor. İşte BM, Uluslararası Af Örgütü, uluslararası yardım kuruluşları ve ajansların rakamlarıyla Gazze’nin son fotoğrafı.

Yıkım ve hasarın maliyeti 2 milyar doları aştı.

1,5 milyon nüfuslu, 360 kilometrekarelik Gazze 2,5 yıldır ablukada.

İsrail’in vurduğu temiz su kaynaklarının yüzde 95’i bugün içilemiyor.
İsrail’in yıktığı 5732 bina (ev, fabrika, cami, kamu tesisleri) yenilenemedi.
Tarım alanlarının yüzde 17’si hâlâ kullanılamaz durumda.
Su kaynaklarının önceki duruma döndürülmesi için 1 milyar dolara ihtiyaç var.
Mısır’ın Gazze sınırında inşaya giriştiği çelik duvar 11 kilometreyi bulacak.

Gazze’nin 2008 öncesine dönebilmesi için 20 yıl gerekiyor.
Hasarlı 20 bin ev henüz onarılamadı.

Son 12 ayda Gazze’ye sadece 46 kamyon inşaat malzemesi girdi.
Mısır, Gazze’ye açılan tünelleri 18 metre derine inen çelik duvarla önleyecek.

Gazze’de ölenlerin 288’i çocuk, 121’i de kadındı.


27 Aralık’ta başlayan, 21 gün süren bombardımanda 960’ı sivil 1403 Filistinli can verdi, 5303’ü yaralandı.

Operasyon kapsamında İsrail 10’u asker toplam 13 vatandaşını kaybetti.

(Mesut Çevikalp, Aksiyon, 01-2010)

İsrail’i Deşifre Eden Vanunu Yeniden Tutuklandı

24 yıl önce İsrail’in Dimona Nükleer Reaktörü’nde üretimini yaptığı nükleer başlıklı silahları dünyaya duyuran Mordechai Vanunu, yeniden tutuklandı. 1986′da MOSSAD tarafından Roma’dan kaçırılarak İsrail’de 18 yıl hapis cezasına çarptırılan ve 11 yıl tek kişilik hücrede kalan Vanunu 2004′te koşullu serbest bırakılmıştı. Vanunu, önceki gün yabancılarla görüştüğü gerekçesiyle yeniden tutuklandı.

Mordechai Vanunu

İsrail’in nükleer silahlarını dünyaya deşifre eden ve bu yüzden 18 yıl hapis yattıktan sonra 2004′te ev hapsine alınan Mordechai Vanunu, yabancılarla görüştüğü şüphesiyle yeniden tutuklandı. İsrail’in sırlarını yabancı istihbaratçılara açıkladığı için 2004 yılında kimseyle görüşmemesi karşılığında ev hapsine konulan Vanunu’nun yeniden hapse atılabileceği belirtiliyor.

İSRAİL’İN NÜKLEER SİLAHLARI YENİDEN GÜNDEMDE

İsrail’in nükleer sırlarını dünyaya duyuran Vanunu’nun yeniden tutuklanması nedeniyle sivil toplum kuruluşlarının İran’ın nükleer programıyla meşgul olan uluslar arası toplumun İsrail’in nükleer silahlarına çekmesi bekleniyor. 400′e yakın kıtalar arası nükleer silah başlığına sahip olduğu tahmin edilen İsrail, şimdiye kadar bunu doğrulayacak ya da yalanlayacak herhangi bir açıklama yapmadı.

FAS’TAN FİLİSTİN’E YAHUDİLİKTEN HIRİSTİYANLIĞA

Öte yandan İsrail’in nükleer silahlarıyla ilgili bilgileri deşifre eden Mordechai Vanunu’nun ilginç bir hayat hikayesi bulunuyor. Fas Yahudilerinden olan ve ailesiyle birlikte 9 yaşındayken Filistin’e göç eden Vanunu 1976-1985 yılları arasında Dimona’daki Negev Nükleer Araştırma Merkezi’nde nükleer teknisyeni olarak çalıştı. 1985′te işten ayrıldıktan sonra Nepal ve Tayland’a giden Vanunu oradan da Avustralya’ya geçti. Bu ülkede otellerde bulaşık yıkayarak ve taksi şoförlüğü yaparak hayatını kazanan Vanunu Yahudilikten Hıristiyanlığa geçti.

İNGİLİZ SUNDAY TIMES GAZETESİNE AÇIKLAMIŞTI

Avustralya’da tanıştığı İngiltere’nin Sunday Times Gazetesi’nden Peter Hounam’a Londra’ya geldikten sonra Dimona’daki nükleer tesisleriyle ilgili ifşaatları yaptı. İsrail’in 150 nükleer başlığa sahip olacak miktarda plütonyum ürettiğini belirten Vanunu’nun bu ifşaatları İsrail’i harekete geçirdi. Vanunu’yu İngiltere’den kaçırmanın İngiltere ile ilişkileri bozabileceğini düşünen İsrail, bunun için Vanunu’nun başka bir ülkeye gitmesi için çalıştı. Amerikalı Cheryl Bentov’un ikna etmesiyle İtalya’ya geçen Vanunu burada MOSSAD ajanlarında yakalanıp İsrail’e kaçırıldı.

18 YIL HAPİS 11 YIL TEK KİŞİLİK HÜCRE CEZASI

1986 yılında İsrail’de devlet sırlarını ifşa ettiği gerekçesiyle 18 yıl hapse mahkum edilen ve hapis cezasının 11 yılını tek kişilik hücrede geçiren Vanunu, 2004 yılında koşullu olarak serbest bırakılmıştı. Neden İsrail’i deşifre ettiğine dair sorulara Vanunu, vicdanının sesini dinlediğini ve barışın hakim olması için bunu yaptığını söylemişti. Vanunu, “Bunları açıklarken uzunca bir süre düşündüm ve vicdanımın sesini dinledim. Bunu açıklamak zorundaydım çünkü başka seçeneğim yoktu. Birisinin yapması gerekiyordu” demişti.

(Mehmet Nedim Aslan, www.habervaktim.com, 01-2010)

Holocaust’un İntikamı: Filistinlilerin Böbreği

Sosyolog Nazife Şişman İsrail’in organ hırsızlığının dünya gündemine taşınmasının ardından, üstüne gidilmemesini eleştirerek hırsızlığın boyutlarını gözler önüne serdi.

Sosyolog Nazife Şişman

“Dünya bize 8 milyon kalp ve 16 milyon böbrek borçlu.” Genç bir köylünün böbreğini satın alıp nakil yaptıran yaşlı bir İsraillinin bu ifadesi, Holocoust’un tazminatını sadece Alman merkez bankasının ödeyemeyeceğini, İsraillilerin bunu başta Filtinliler olmak üzere bütün dünyanın ciğerini, kalbini, böbreğini sökerek tazmin edeceklerini gösteriyor.

Geçen Temmuz ayında L. İzak  adlı Yahudi organ (böbrek) taciri FBI tarafından yakalanana kadar İsrail’in organ ticareti ile ilişkisi bir siyasi karalama ya da bir şehir efsanesi olarak kabul ediliyordu. Ama İsveçli gazeteci Donald Bostrom’un İsveç’in en büyük gazetesi Aftonbladet’te İsraillilerin Filistinli gençleri tutuklayıp onlara ülkenin organ rezervi muamelesi yaptığına dair bir haber yayınlamasıyla birlikte İsrail’in organ hırsızlığının boyutları dünya gündemine taşındı. Tabii ki İsrail her zamanki gibi bu iddiaları anti-semitizm suçlamasıyla savuşturma yoluna gitti. Bir de Ortaçağ’da yaygın olan Yahudilerin Hıristiyan çocukları öldürüp kanlarını içtikleri şeklindeki söylentiye (blood libel) gönderme yaparak, suçlamaların gücünü azaltmayı denedi. Yani Yahudilerle ilgili bu söylentileri eskiden beri siz yayıyorsunuz diyerek “Yahudi düşmanı” yaftası yeme fobisini devreye soktu.

Levy Izhak Rosenbaum

İsveçli gazeteci Donald Bostrom

Blood Libel

Böylece bu tartışma dünya basınında bir depreme falan neden olmadı. İsveç ile İsrail arasında kınama, özür dileme talep ve redleri konuşuldu daha ziyade. İddialar arka planda kaldı. Aralık sonuna gelindiğindeyse İsrail’in organ hırsızlığını itiraf ettiği haberlerini okuduk. 1988-2004 yılları arasında Ebu Kebir Adli Tıp kurum başkanlığı yapan Dr. Yehuda Hiss, Filistinliler başta olmak üzere ölülerin organlarını ailelerinin izni olmaksızın alıp organ nakli ameliyatlarında kullandıklarını itiraf etti. Daha doğrusu Berkeley Üniversitesi’nden antropolog Nancy Scheper-Hughes, 2000 yılında kendisiyle yapmış olduğu ve bu itirafların yer aldığı röportajı yayınladı. Scheper-Hughes, uluslararası organ ticareti üzerine çalışmaları olan bir akademisyen.

Nancy Scheper Hughes

Peki bunun üzerine Scheper-Hughes’in röportajı ya da konuyla ilgili çalışmaları mı yer almaya başladı gazetelerde çarşaf çarşaf? Hayır. Türkiye’nin yoğun siyasi gündemine bağlasak bu haber atlamayı, uluslararası basındaki sessizliği neyle açıklayacağız? The Guardian 21 Aralık 2009 tarihinde haberin başlığında “İsrail Filistinlilerin organlarını izinsiz aldığını kabul etti” şeklinde yer alan ifadeyi, internet sayfasında haberin içeriğini yansıtmadığı gerekçesiyle değiştirdi. Yeni başlık: “Doktor, İsrailli patologların izinsiz organ aldığın itiraf etti.” Anti-semitizm suçlamasıyla yapılan bir tashih söz konusu burada da.

Scheper-Hughes, Forum 13 raporunda İsrailli organ tacirlerinin şu iki motivasyonla hareket ettiklerini bildiriyor: Birincisi açgözlülük ikincisi ise daha dikkat çekici “İntikam, Holocaust’ın karşılığının alınması, yani tazmin edilmesi”. Bazı simsarlar açıkça “bu bir tür göze göz dişe diş uygulaması. Alabildiğimiz her böbreğin, her karaciğerin ve her kalbin peşinde olacağız. Dünya bunu bize borçlu.” diyorlar. Scheper-Hughes buna benzer ifadeleri doktorlardan bile duyduğunu belirtiyor.

Azınlık da olsa önemli bir İsrailli grup, organ nakli ile ilgili üstünlüğe dayalı aşırı görüşlere sahipler. 1996’da Rabbi Yitzhak Ginsburgh (Lubavitch mezhebinin lideri ve Batı Şeria yerleşkesindeki bir Yahudi okulunun dekanı) The Jewish Week adlı gazeteye şöyle bir beyanat verir: “Eğer bir Yahudinin karaciğere ihtiyacı varsa, onu kurtarmak için oradan geçmekte olan her hangi bir masumun (Yahudi değil) karaciğerini alabilir miyiz? Evet, Tevrat buna izin verir.” Ginzburgh daha ayrıntılı bir izahat da yapar: “Yahudi hayatının sonsuz bir değeri vardır. Yahudi hayatında onu Yahudi olmayan hayattan daha kutsal ve eşsiz yapan bir şey mevcuttur.” (26 Nisan 1996).

Rabbi Yitzchak Ginsburgh

Tabii ki bu ortodoks görüşe sahip Yahudiler sayı olarak çoğunluğu teşkil etmiyor. Ama “seçilmişlik” fikri, dini anlamda değilse de İsrail devletinin temelindeki siyonist ideolojide siyasi-stratejik anlamda varolmaya devam etmektedir. Bilindiği gibi seçilmişlik hem din olarak Yahudiliğin hem de Yahudi toplumunun varlığının raison detre’idir. Fakat dinin kökeninde varolan ve modern öncesi dönemde “ebedi-dini bir hakikat” olarak kabul edilen bu seçilmişlik fikri, Salime L. Gürkan’a göre, erken modern dönemde Avrupalı ve Amerikalı Reform Yahudilerin eliyle İsrail devletinin kuruluşuna zemin hazırlayan “evrensel-mesihi bir ideoloji”ye evrilmiştir. Daha sonraki dönemlerdeyse seçilmişlik, Yahudi Soykırımı (Holocaust) bilincini şekillendirerek, hem Amerika’da hem de İsrail’de bir “hayatta kalma siyaseti” çerçevesinde işlev görmüştür. Yani artık Yahudiler için seçilmişlik dini bir hakikatten ziyade Holocaust sonrası hayatta kalma stratejisini besleyen, İsrail devletinin sürekliliğine zemin teşkil eden toplumsal-siyasal bir ideoloji haline gelmiştir. (Yahudilik, İSAM yayınları, 2008).

“Dünya bize 8 milyon kalp ve 16 milyon böbrek borçlu.” Genç bir köylünün böbreğini satın alıp nakil yaptıran yaşlı bir İsraillinin bu ifadesi, Holocoust’un tazminatını sadece Alman merkez bankasının ödeyemeyeceğini, İsraillilerin bunu başta Filistinliler olmak üzere bütün dünyanın ciğerini, kalbini, böbreğini sökerek tazmin edeceklerini gösteriyor.

Nazi Toplama Kampları

“TIBBİ TURİZM”

Yeni küresel ekonominin neoliberal uyum politikaları sonucunda organ nakli ameliyatı için ‘tıbbi turizm’ diyebileceğimiz bir gelişme ile karşı karşıyayız. Satılan organlar, dokular ve bedenin diğer parçaları, dünyanın kuzeyi ile güneyi, sahip olanlar ve olmayanlar, organ bağışçıları ve alıcıları arasında çok keskin bir ayrımın oluşmasına yol açtı. Scheper-Hughes “Ends of the Body” adlı makalesinde dünyanın organ vericiler ve alıcılar şeklinde iki kesime ayrıldığına işaret ediyor. Apartheid rejimi döneminde Afrika’da da zenci nüfus, İsrail’deki Filistinlilerin kaderini paylaşıyordu. Çin’de mahkumlar, Irak’ta göçmenler, Hindistan’da fakir köylülerle birlikte.

Pek çok ülkeden ve etnik kökenden insan bu ticaretin içinde olmasına rağmen Alison Weir’in raporuna göre İsrail’in bu faaliyette farklı ve özgün bir yeri var: I-BBC’nin bir haberine göre İsraillilerin kişi başına satın aldıkları böbrek sayısı başka ülkelere ve toplumlara göre çok yüksek. II-Yahudilikte ölümden sonra bedene müdahale hürmetsizlik kabul edildiğinden organ bağışı düşük oranda. III-İsrail hükümeti organ satın alma konusunda vatandaşlarına hem finansal hem hukuki destek veriyor. Yurt dışına gidip organ nakli yaptıranların her tür masrafı karşılandığı gibi bu seyahatlerde Dış İşleri Bakanlığı bizzat işin içinde yer alıyor. (Washington Report on Middle East Affairs, November 2009, p.15-17).

Alison Weir

Nitekim Antropolog Scheper-Hughes da 2001 yılında Amerikan Uluslararası ilişkiler ve İnsan Hakları komisyonuna sunduğu yayınlanmış raporunda İsrailli yetkililerin hukuk dışı “organ nakli turizmi”ne çok toleranslı davrandıklarını belirtiyordu.

YAHUDİNİN KUTSAL BEDENİ

İsrail, kendisini sürekli tehdit altında olduğu iddiasıyla var kılan bir devlet olduğu için hem ülke sınırları hem de beden sınırları önemli bir meselesi oldu. Ve İsrail toplumu kolektif kimliğini kurarken beden düzenleyici teknolojileri “yeni bir kişi” inşa etmek üzere merkezde tuttu. Bu düzenlemede siyonizmin teorik eşitlik iddiasına rağmen Aşkenazi Yahudileri (Avrupalı Yahudiler) her zaman üstün bir konuma sahip oldular. 1950’li yıllarda ortadan kaybolan “Yemenli çocuklar” meselesi uzunca süre İsrail’de devletin başını ağrıtan bir sorun oldu. Yemen kökenli Yahudiler’in yerleşim programı esnasında yaşadıkları kamplarda salgın hastalık gerekçesiyle çocuklar ailelerinden ayrılmıştı. Tıbbi bakım için ellerinden alınan çocuklar, ailelere “öldü” haberi verilerek ulusun nüfusunun garantisi için evlatlık verildi ya da tıbbi deneylerde kullanıldı. (Meira Weiss, “The Immigrating Body and the Body Politic: The ‘Yemeni Children Affair’ and Body Commodification in Israel”, Body and Society. London)

Her şey İsrailli “yeni Yahudi”nin üretilmesi içindi. Kendi dininden ama daha alt konumda görülen Yemenli çocukları ulusun malı olarak kullanan İsrail ordusunun Filistinli hastaları ve ölüleri İsrail halkının ihtiyaçları için ‘kullanması’ şaşırtıcı değil. Organ hırsızlığının yapıldığı dönemde adli tıp kurumunun başkanı olan Dr. Yehuda Hiss yaptıklarını “bir ulusun ihtiyacı olan doku ve organları sağlamak” şeklinde tanımlıyordu.

Bilindiği gibi ulus devletin mantığında nüfusu saymak ve nüfusa ‘bakmak’ merkezi bir yer tutar. M. Foucault, ulus devletle birlikte ortaya çıkan yeni rasyonalitenin, hapishane ve klinik gibi kurumların; bu hesapların altını çizen bilgiyi üreten biyoloji, demografi, psikoloji ve ekonomi gibi disiplinlerin ortaya çıkışına paralel bir seyir izlediğini anlatır bütün çalışmalarında. İşte bu biopolitik, İsrail ulus devletinin kuruluşunda da yeni bir nüfus yaratmak üzere devreye girer. Vadedilen topraklar ve Soykırım gerekçesi, Filistin ‘insansız toprak’mış gibi muamele edilmesini meşrulaştırırken, sağlıklı yeni vatandaşın yaratılması ve seçilmiş ırkın yaşamını devam ettirmesi gibi gerekeler de başta Filistinliler olmak üzere bütün zayıfların, kıyıda kalmışların bedenlerinin organ deposu gibi görülmesini meşrulaştırmaktadır onların gözünde.

Michel Foucault

Bir antropolog sorunun başladığı noktayı şöyle tespit eder diyor Hughes: Bir insan başka bir insanın içinde kendi hayatını devam ettirecek ya da yaşam süresini uzatacak bir şeyler görmeye başladığı zaman sorun başlar. Böylece arzu şekillenir: “Onu istiyorum, ona senden daha çok ihtiyacım var”

Aslında insan organlarının ve dokularının satılması, izinsiz bir şekilde talan edilmesi, insanların kişiliklerinden arındırılıp, sadece organ “temin ediciler” ya da “organ arzı” şeklinde bir indirgemeye tabi tutulmasını gerektirir. Bu öyle bir senaryodur ki bedenler aidiyetlerinden arındırılır, nakledilir, işlemden geçirilir ve toplumsal olarak daha avantajlı bir organ ve doku müşteri grubunun çıkarına hizmet edecek şekilde kullanıma sunulur.

GAYRI İNSANİ ÖTEKİ

1990’lardan bu yana feminist kuramın önde gelen isimlerinden biri olan Judith Butler, 11 Eylül sonrası ABD’deki yas ve şiddetin kamusal alandaki kısıtlayıcı etkilerini ele aldığı Kırılgan Hayat adlı kitabında Yahudilerin daima ve tek olası mağdur olarak kabul edilmesine karşı çıkar. Çünkü “mağdur” çabucak yer değiştirebilir. Butler’e göre bazı insanların yasının bile tutulmaya değmeyecek şekilde “gayrı insani” tanımına sıkıştırıldığı bir ideolojik hakimiyet var uluslar arası arenada. Filistinli çocukların, Iraklı çocukların çocuk sayılmadığı, yaslarının tutulmadığı bir “gayrı insani öteki” anlayışı bu. Organ nakli için sıra bekleyen beyaz/Yahudi/kuzeyli hasta “mağdur” olarak kalplere hitap ederken, İntifada’nın ciğeri, kalbi, böbreği sökülen genç şehitleri doğal organ deposu olarak arkalarından ağlanmayı bile hak etmiyor bu kamusal dil içinde.

Judith Butler

Tam bir yıl önce İsrail ordusu Hanuka bayramında İsrail halkına bir “hediye” sundu. Çocukların çevirdikleri fırdöndülerden mülhem “dökme kurşun operasyonu” adı verilen Gazze katliamını ailecek tepelerden seyretti İsrailliler. Bin Filistinli, Pogrom gecesinde sürülüp götürülen bir tek Yahudi’nin diyetini ödeyemezdi onlara göre. Çünkü insanilik açısından eşitlik yok onların gözünde.

Ama bu “gayrı insani”liği kırmak isteyen, İsrail’in katilliğini, Filistinli ölülerin ağlanacak gerçek insan ölüleri olduğunu dünyaya haykırmak isteyen küresel adalet talipleri de var. Bu yıl İngiltere’den sosyalist George Gallaway’in önderliğindeki yardım konvoyu tam 27 Aralık’ta Gazze’ye girmeyi planlamıştı. Yol boyunca katılımlarla büyüyen konvoy, Mısır’ın engeli ile karşılaşsa da insani olanı, adil olanı dile getiren bir insan topluluğunun varlığına dair yüreğimize su serpiyor. İsrail anti-semitizm suçlamasıyla herkesi susturmaya çalışsa da artık mızrak çuvala sığmıyor.

George Galloway

(Star, 01-2010)

***

İsrail, organ ticaretinin de merkezi
Amerika’nın önde gelen haber kuruluşlarından “CNN” televizyonunda yayınlanan bir haberde İsrail’in dünya organ ticaretinin merkezi olduğu belirtildi.

CNN televizyonun haberinde “İnsan organı ticaretinin yapıldığı en esas merkez İsrail’dir” ifadeleri yer aldı.

CNN’in bu şekilde İsrail’i, insan organı ticaretinin ana merkezi olarak göstermesinden bir süre önce de, İsveçli “Aftonbladet” adlı bir gazete de, İsrail askerlerinin Filistinli şehidlerin hayati organlarını çaldığı ifade edilmişti.

Yahudi asıllı profesörün açıklamaları

ABD Barkley Üniversitesi Antropoloji Profesörü Nancy Scheper-Hughes, de bu konuda “Konuyla ilgili yapılan araştırmalar, genişliği Çin’e, İsviçre’ye ve Latin Amerika’ya kadar uzanan Siyonist bir örgütün İsrail Ordusuyla işbirliği halinde olduğunu gösteriyor” şeklinde bir açıklamada bulunmuştu.

Aynı araştırmacı bu konuda ayrıca “İsrail askerleri, Filistinlileri katlettikten ve onların organlarını çaldıktan sonra o organları, uluslararası çapta faaliyet gösteren bu siyonist mafya örgütü vasıtasıyla dünyanın her tarafında satıyorlar” ifadesini kullandı.

(www.gidahareketi.org, 09-2009)

Kene İsrail Ajanı mı?

Kene haritasında, İsrail’in bulunduğu kıyı şeridinde keneye rastlanmazken, aynı bitki örtüsüne ve iklime sahip komşu ülkelerde kene riski olması dikkat çekti.

Dünya Sağlık Örgütü’nün hazırladığı son kene haritasında, İsrail’in bulunduğu kıyı şeridinde keneye rastlanmazken, aynı bitki örtüsüne ve iklime sahip komşu ülkelerde kene riski olması dikkat çekti.

Kan Emerek Büyüyen Kene

Kan Emerek Büyüyen Kene

Domuz gribinin bir “biyoterör ajanı” olduğu, bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü’nün tıpkı KKKA virüsü gibi domuz gribi virüsünü de “biyoterör ajanlar listesi”ne alması gerektiğine ilişkin çağrılar sonuçsuz kaldı. Ancak bir biyoterör ajanı olduğu Dünya Sağlık Örgütü tarafından da kabul edilen Kırım Kongo virüsünün dağılım haritası çok ilginç soru işaretleriyle dolu.

KKKA virüsünün nasıl çıktığı ve ne şekilde yayıldığı konusunda değişik görüşler ileri sürülürken, Dünya Sağlık Örgütü’nün hazırladığı virüsün yayılma haritası, biyoterör ihtimalini güçlendirdi.

Geçtiğimiz yıl biyoterör ajanları listesine alınan ve laboratuvarda üretilebildiği kanıtlanan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) virüsünün dünyadaki yayılma biçimi, Dünya Sağlık Örgütü’nün hazırladığı haritada net olarak verilirken, harita birçok soru işaretini de beraberinde getirdi. Haritaya göre bu virüs, dünya üzerinde kıta seçtiği gibi, iklim ve bitki örtüsü birbirine çok benzer kimi bölgelerde de ülke dahi seçiyor.

RİSK HARİTASI DÜŞÜNDÜRÜYOR

Dünya Sağlık Örgütü’nün KKKA hastalığıyla ilgili hazırladığı haritada Türkiye’nin de yer aldığı Balkanlar, Ortadoğu ve Afrika’nın güney ve batı kısımlarını içine alan kırmızı noktalı bölgeler, hastalığın görüldüğü coğrafyayı gösterirken, Rusya, Orta Asya, Çin ile Hindistan’ı içine alan sarı renkteki bölgeler ise risk altındaki ülkeleri işaret ediyor.

Bu haritada Batı Avrupa, Kuzey Afrika, Avusturalya kıtası, hastalığın yayılma riski olmayan bölgeler olarak beyaz renkte gösteriliyor. Amerika kıtası ise sıfır risk taşıdığı için haritaya bile alınmadı. Ayrıca Doğu Akdeniz’in tamamı, hastalığın görüldüğü ve görülebileceği bölgeler olarak nitelendirilirken; İsrail’in de bulunduğu Filistin, Lübnan ve Ürdün hattı beyaz renkte gösteriliyor. İsrail’in komşusu Suriye ve Mısır ile Arabistan’ın tamamı, hastalığın görüldüğü ve görülebileceği bölge içinde yer alıyor.

(www.timeturk.com, 12-2009)

Skandal Virüs

Tam da Erdoğan ABD’ye giderken, ajanslara düştü bu haber: Dünya genelinde hızla yayılarak 9 bini aşkın can alan ve büyük paniğe neden olan A gribi salgını ile ilgili ortaya atılan bir iddia kafaları karıştırdı. Virüsün ardında ABD istihbaratı mı var?
Çin’de düşen ve CIA ajanlarını taşıyan bir uçağın havadan serpilmek üzere mutasyona uğramış A gribi virüsü taşıdığı iddiaları, virüsün biyolojik silah olduğu şüphesini yeniden gündeme taşıdı. Çin’in Şangay Pudong havaalanında 28 Kasım tarihinde düşen ve 3 ABD vatandaşına mezar olan bir kargo uçağının, havadan serpilmek üzere mutasyona uğramış A gribi virüsü taşıdığı belirtildi. Olayla ilgili ortaya atılan bir diğer korkunç iddia ise, uçağın Çin’den havalandıktan sonra gideceği Kırgızistan’daki gizli İsrail üssünü hedef aldığı ve sanıldığı gibi bir kaza sonucu değil, İsrail gizli servisi MOSSAD’ın ajanları tarafından düşürüldüğü oldu. Diğer yandan uçaktan yaralı olarak kurtulan 4 kişiden biri olan ismi belirtilmeyen bir Endonezya vatandaşının, Endonezya Savunma Bakanı Juwono Sudarsono’nun gizli operasyonlar yürüttüğü gerekçesiyle bir süre önce kapatılmasını istediği ABD Deniz Üssü’nün Tıbbi Araştırma Bölümü’nde görev yaptığı belirtiliyor. Endonezya Sağlık Bakanı Siti Fadilah Supari, geçmişte A gribinin Batılı ülkeler tarafından üretilen biyolojik bir silah olduğunu ileri sürmüştü. Geçtiğimiz haftalarda Çin’in yanı sıra Hindistan ve Nijerya’da da şüpheli biyolojik maddeler taşıdıkları gerekçesiyle ABD uçaklarının durdurulduğu ve zorunlu iniş yapmaya zorlandığı belirtiliyor. Bir diğer korkunç iddia ise virüsün farklı ve akciğerleri ciddi oranda tahrip eden daha ölümcül bir türünün görüldüğü Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Kasım ayı başında şüpheli uçaklardan halkın üzerine gaz püskürttüğü oldu. Ukraynalı yetkililer, yüzlerce görgü tanığına rağmen olayı yalanlamayı tercih etmişti.
Dünya giderek daha güvensiz bir hale geliyor. Herkes nükleer tehditten söz ediyor, ama biyolojik ya da kimyasal silah ve savaş tehdidi çok daha büyük. Herkes her zaman üretebilir ve istenilen ölçeklerde kullanılabilir. Bu yanı ile nükleer silahlardan çok daha tehlikeli.
Yukarıdaki haberde ilginç bir nokta ise “uçağın Çin’den havalandıktan sonra gideceği Kırgızistan’daki gizli İsrail üssünü hedef aldığı ve sanıldığı gibi bir kaza sonucu değil, İsrail gizli servisi MOSSAD’ın ajanları tarafından düşürüldüğü” iddiası. Kırgızistan, İsrail, dolayısı ile Rusya’nın da işin içinde olması gerek. Endonezya’nın da adı geçiyor bu iddiada, bu arada.
Bana kalırsa bu iddia ve tehditleri ciddiye almamız gerek. Ve bu konuyu Domuz Gribi ve GDO konusu ile birlikte değerlendirmemiz gerek.
Bu konuyu daha önce de yazmıştım: Teksas üniversitelerinden birisinde Ekoloji Profesörü olan Eric R. Pianka, Mart 2006’da Beaumont Üniversitesi/Teksas’ta kendisine verilen “Teksas’ın Seçkin Bilimadamı” ödülü programı sırasında, televizyon kamerasını kapattırdıktan sonra yaptığı konuşmada, insanların diğer varlıklardan daha üstün olduğu fikrinin yanlış olduğunu, hatta insanların mikroptan bile üstün olmadığını söyledikten sonra dünyanın yaşayabilmesi için insanların nüfusunun çok fazla azaltılması gerektiğini belirtmiş, AIDS, savaşlar, açlık vs. gibi şeylerin bu fazla nüfusu azaltamayacağını (en azından kısa sürede) eklemiş ve dünya nüfusunun % 90’ının çok kısa zamanda yokedilmesine yetecek “havadan atılabilecek” Ebola virüsünün mevcut olduğunu söylemiş ve orada bulunanlarca ayakta alkışlandıktan sonra ödülünü almış.

Eric R. Pianka

Eric R. Pianka

Anlayacağınız, ölüm tacirleri iş başında. Birtakım bilimsel kuruluşlar ve ilaç imalatçıları yamyamca planlar yapıyorlar. Birtakım ülke liderleri, bilim adamları, örgüt üyeleri, hayata böyle bakıyor.
Birileri dünyayı kurtarma adına lüzumsuz insanları kolay ve ucuz bir şekilde ortadan kaldırmanın yollarını arıyor, birileri de insanları can derdine düşürüp tedavi maskesi altında soymayı.
H1N1 virüsü dolayısı ile biliyorsunuz “aşı vurgunu” konusu gündeme gelmişti.
Sakın Afganistan da “topun ağzındaki ülkeler” arasında yer almasın.
Bana kalırsa nükleer silah konusunda İsrail’e tanınan ayrıcalık benzeri ayrıcalıklar kimseye tanınmamalı bu alanda. Bu silahlar kolay bir şekilde geri tepebilir ve bu süreci başlatanlar, tetikledikleri çığın altında kalabilirler. Hatta bu konudaki sorumsuzca açıklamalar bile, gelişmiş ülkeleri, tehdidin odağı haline getirebilir.
Çin ve Hindistan ile Afrika ülkeleri topun ağzında. Ve bir de İslam coğrafyası.
Yemen’i, gat isimli bitki ile vuruyorlar mesela. Düşünebiliyor musunuz, bir ülke halkının % 70’i bu uyuşturucuyu kullanıyor.
Başbakan, Obama ile bunları konuşmalı bana kalırsa, Afganistan’da daha çok asker değil, geri çekilme planları konuşulmalı. Erdoğan ve Rusya’nın Afganistan konusunda doğru yerde durduklarını düşünüyorum. Daha fazla okul, daha fazla cami, daha fazla refah. Ve daha az asker.
Obama yangına körükle gidiyor. Afganistan nasıl Rusya için bir felaket olduysa, ABD ve onun peşine takılanlar için de aynı şey gerçekleşecek. Türkiye bu tehlikeden uzak durmalı ve ABD’yi yanlış politikalardan vazgeçmeye zorlamalı. Bu, Afganistan için de, ABD için de daha iyidir.
Selam ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, Vakit, 12-2009)

abdurrahman-dilipak

Halka Aramak

Beraber Karıştırmak

Halka Gösterisi

A street child searches for recyclable material in a garbage dump on the outskirts of Gauhati, India, a day ahead of Universal Children’s Day. Twenty years after the U.N. adopted a treaty guaranteeing children’s rights, fewer youngsters are dying and more are going to school, but an estimated 1 billion still lack services essential to their survival and development, UNICEF said. This street child displays acrobatic skills with the help of an iron ring during a street show.

Suudi Arabistan Nereye Gidiyor?

Dünyanın en büyük petrol üreticisi Suudi Arabistan dünya krizinden etkilenmeyen ülkelerin başında geliyor. Herkesin kafasındaki esas soru ise şu:

Suudi Arabistan nereye gidiyor?

Ülkenin en modern, planlı ve ucuz şehirlerinden birisi olarak bilinen Cidde’yi görünce şaşırmamak elde değil.

Suudi Arabistan

Kızıldenizin kış görmeyen şehri Cidde global krizden sonra özellikle Körfez ülkelerinden yatırım yapacak yer arayanlar için dikkat merkezi.

“Compound” olarak adlandırılan ve bir dönem (özellikle Körfez savaşı sırasında) başta Amerikalılar olmak üzere tüm yabancıların kendi kültür ve geleneklerini serbestçe yaşadıkları, büyük yaşam sitelerinde şimdi kiralık daire veya villa bulmak neredeyse imkansız.

Aylar öncesinden rezervasyon yaptırıp beklemeniz gerekiyor. Fiyatlar ise yıllık 15 bin dolardan başlayıp 200 bin dolara kadar yükseliyor.

Yüzme havuzları, alışveriş merkezleri, spor kompleksleri gibi bir çok sosyal faaliyetin yer aldığı bu siteler Suudi Arabistan’ı dışa kapalı bir ülke olarak tanıyanları şaşkına çevriyor. Yani emlaka inanılmaz talep var.

Suudi Arabistan’daki emlak sektörünün 2012 yılına kadar her yıl yüzde 5 ile 7 arası büyüyeceği bildiriliyor.

Global Investment House tarafından yayınlanan rapora göre konuta olan talep doğrultusunda Krallık’taki emlak sektörüne yapılan yatırımların değeri bu yıl 300 milyar dolar, gelecek yıl ise 400 milyar dolara ulaşacak.

Yetkililere göre talebin karşılanabilmesi için ülkede her yıl 250 bin konut ya da 2015 yılına kadar toplam 1,5 milyon yeni konut inşa edilmesi gerekiyor.

Uzmanlar, El Hubar’da konuta olan talepte yüzde 25, Cidde’de yüzde 21 ve Riyad’da yüzde 17′lik artış gözlendiğini kaydediyor.

Kralın vizyonu

Kral Abdullah ülkesini dünyanın en zengin ülkelerinden birisi yapmakta son derece kararlı.

Kral Abdullah

Ülke gelirlerinin yüzde 35′ini eğitime ayıran Kral Abdullah son çıkışını ise Cidde’de Kızıldeniz kenarında 36 km uzunluğunda bir alana yayılan KAUST (Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi) ile yaptı.

Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi

Dünyanın bir çok devlet başkanının da açılışına katıldığı KAUST dünya çapında bir bilim merkezi olma yolunda planlar yapıyor. Üniversiteye yapılan yatırım ise tam 3,5 milyar dolar.

Cidde’de yüzlerce dev alışveriş merkezlerinde dünyanın en yeni, en moda ürünlerini görmeniz sıradan. Cidde adeta elektronik bir cennet.

Arabalar inanılmaz ucuz. Tabii ki bir depo petrolü 8 dolara doldurunca, büyük silindirli araçları almanızda hiç bir mahsur yok.

Belki de dünyada toplu taşıma araçlarının bulunmadığı tek şehri Cidde olsa gerek. Metro, otobüs, tramvay, dolmuş gibi taşıma sistemleri yok.

Böyle olunca her evde en az iki araç görmek mümkün. Ancak kadınlar henüz Suudi Arabistan’da araç kullanamıyor.

Verginin yüzde 1,2 civarında olduğu Suudi Arabistan’da yabancılar için de inanılmaz fırsatlar var. Yeni bir iş yeri açanlar için en az 2 yıl vergi yok. Sonrasında ise son derece düşük.

Ülkede toplam 7 milyona yakın yabancı bulunuyor. Ülkenin işçi altyapısını Pakistan, Bangladeş, Hindistan, Orta Doğu Arap ülkeleri ve Uzak Doğu ülkeleri karşılıyor.

Kral Abdullah ülkesinin petrol gelirlerini sürekli olarak yatırıma yönlendiriyor.

Petrol geliri

Körfez ülkelerinden petrol zengini Suudi Arabistan’ın önümüzdeki 10 yıl içinde petrolden 4 trilyon dolarlık gelir elde edeceğinin açıklanması, yabancı yatırımcılar için bu ülkeyi daha da cazip hale getiriyor.

Deutsche Bank tarafından yayınlanan ‘Servet Transferine Ulaşım’ adlı rapora göre petrolün varili 2011′de 85 dolara ulaşacak ve sonraki 10 yıl boyunca da her yıl 5 dolar artacak.

Suudi Arabistan’ın günde sabit 10 milyon varil petrol üretmesi durumunda da, bu tahminlere göre ülkenin kasasına 4 trilyon dolar gireceği hesaplanıyor.

Raporda 2011′de 85 dolar olması tahmin edilen petrol fiyatına göre bu fiyat artışının Suudi ekonomisine 2011′de fazladan 60 milyar dolarlık gelir getireceği kaydediliyor.

Raporun en ilginç yanlarından biri ise Suudi nüfusunun her yıl yüzde 3 arttığı ve nüfusun yüzde 70′inin 30 yaşın altında olduğu.

Vizesi zor

Suudi Arabistan ülkenin dört bir yanını otobanlar ile çeviriyor. Mekke ve Medine arası hızlı tren projesi ile 450 kmlik mesafe 2,5 saate iniyor.

Ülkenin turizmde can damarı olarak bilinen kutsal şehir Mekke ve Medine’de dev iş merkezleri, oteller son hızla hayata geçirilmeye çalışılıyor.

Evet hal böyle olunca bu ülkeye gelip, burada yatırım yapmak da bir o kadar zorlaşıyor. Vize almak bile başlı başına bir sorun haline gelebiliyor. İnanılmaz şekilde ince elenip sık dokunuluyor. Vize almak için sağlık raporları, kan tahlilleri isteniyor.

Bu yetmiyor, bu kez Suudi Arabistan’a geldiğinizde yeniden yerel ve anlaşmalı hastanelerde sağlık raporları almanız gerekiyor.

Bir de bu ülkede kefil olarak bilinen ilginç bir sistem var. Bu ülkeye gelen yabancı işçilerden sorumlu muhakkak bir kişi var. Bunun adına kefil deniliyor. Çalışma iznini ancak bir kefil aracılığı ile alabiliyorsunuz.

Ve bu ülkede yaşadığınız sürece sizden o kefil sorumlu oluyor. Kendi adınıza bir iş yeri açmanız şimdilik imkansız görünüyor. Ancak kefil aracılığı ile bunu gerçekleştirebilirsiniz. Fakat Kral Abdullah’ın bu sistemin değiştirilmesi yönünde çalışmalar yaptığı da biliniyor.

Herkesin kafasındaki esas soru ise şu: Suudi Arabistan nereye gidiyor?

(İrfan Sapmaz, BBC, 11.2009)

Dubai Fırtınası

Amerikan Ordusunda Rekor İntihar Vakası

ABD ordusunda yıl başından bu yana 140 kişinin intihar ettiği bildirildi. 2009′un bitmesinde daha 45 gün olmasına rağmen bu rakam ABD tarihinde rekor oldu. General Peter Chiarelli, basın toplantısında, “Bu yıl 140 intihar vak’ası tespit edildi. Bu sayı geçen senenin toplam intihar vak’asına denk. Yıl sonuna daha 1,5 ay var. 2009 bu bakımdan rekor sayıda intihar vak’asına sahne olabilir” dedi. Askeri yetkililer pek kabul etmese de, Irak ve Afganistan’a dönüşümlü olarak yapılan sevkıyat, Amerikan askerleri arasındaki intihar sayısının artmasında en önemli etmen sayılıyor. Alkol, uyuşturucu ve hap kullanımının artması da diğer etmenler olarak sıralanıyor.

(AA, 11.2009)