Muzik calici calismiyor


DÜNYA HABERLERİ

Castro’dan İlginç Laden Çıkışı

Küba eski Devlet Başkanı Fidel Castro, 11 Eylul 2001′deki İkiz Kule saldırılarından sorumlu tutulan El Kaide lideri Usame Bin Laden’in CIA casusu olduğunu söyledi.

Fidel Castro

Castro, Laden’in CIA casusu olduğuna dair kaynağının da ABD’nin Irak ve Afganistan’daki kirli savaşına dair belgeleri yayınlayan WikiLeaks sitesi olduğunu söyledi. Fidel Castro, ABD eski Başkanı George Bush’un ihtiyacı olduğu zaman Laden’i yardıma çağırdığını belirterek, “Bush ne zaman büyük bir konuşma yapıp korku yaymaya başladıysa, aynı dönemde Bin Laden’in de insanları tehdit eden videosu yayınlanıyordu” dedi.

Osama bin Laden

Küba eski Devlet Başkanı Fidel Castro’ya göre El Kaide lideri Usame Bin Laden CIA adına çalışıyor. Castro, Laden’in CIA ajanı olduğuna dair kaynağının ABD’nin Irak ve Afganistan’da binlerce sivilin öldürüldüğü operasyonlarla ilgili gizli belgeleri deşifre eden WikiLeaks sitesi olduğunu söyledi.

“LADEN, CIA’NİN MAAŞLI ELEMANI”

Başkent Havana’da dünyanın gizli hükümeti olarak adlandırılan Bilderberg örgütüyle ilgili üç kitap yazan Litvanyalı Daniel Estulin’i kabul eden Küba’nın eski lideri Fidel Castro, El Kaide lideri Usame Bin Laden’in CIA’nın maaşlı elemanı olduğunu iddia ederek, ABD eski Başkanı George Bush’un ihtiyacı olduğu zaman Laden’i yardıma çağırdığını ve bu şekilde ABD’lileri korkutmaya çalıştığını söyledi. CIA’nın kendisine karşı başarısız bir suikast da gerçekleştirdiği Castro, “Bush ne zaman büyük bir konuşma yapıp korku yaymaya başladıysa, aynı dönemde Bin Laden’in de insanları tehdit eden videosu yayınlanıyordu” dedi.

Daniel Estultin

VİDEODAKİ KİŞİ BİN LADEN DEĞİL

Laden’in ABD’ye çalıştığına dair kaynağının ABD’nin Irak ve Afganistan’da binlerce sivilin öldürülmesi ve kirli ilişkilerini ortaya döken belgeleri yayınlayan WikiLeaks sitesi olduğunu söyleyen Castro, WikiLeaks’in yayınladığı belgelerin Laden’in CIA ajanı olduğunu ortaya koyduğunu belirtti. Castro’nun kabul ettiği Litvanyalı Bilderberg yazarı Estulin de, 11 Eylül saldırılarından sonra video görüntülerde Usame Bin Laden olduğu söylenen kişinin gerçek Laden olmadığını belirterek, görüntülerdeki kişinin kötü bir aktör olduğunu kaydeti.

(Mehmet Nedim Aslan, www.habervaktim.com, Ağustos 2010)

Endişeye Gerek Var

Kabe’yi yıkıp yeniden yapıyorlar. Hacerül Esved 40 parça, her biri başka yerde.
Ya hu Kabe çevresinden çakıl taşı bile alıp başka yere götüremezsin. Hacerül Esved tek parça değil artık. Plastik bir gövdeye oturtulmuş taşlar var orada sadece.
Zemzem derseniz, doğal zemzem yok artık. Kuyu kapatıldı. Su çekilip, şehir dışında dinlendiriliyor, çökeltiliyor, soğutuluyor ve tekrar pompalanıyor. Ne kadar lazımsa o kadar.
Bana Zemzemin laboratuvar kayıtlarını verebilir misiniz? Debisi ne mesela. Anyonları, katyonları.
Zemzem Silisli bir su. Ama tortu bırakmıyor, yosun oluşmuyor. Onun için kaynatılamıyor. Zemzemle çay-kahve yapamazsınız.
Aslında sanıldığı gibi tek bir kaynaktan “zemzem” diye bir su çıkmıyor. Zemzem kuyusunun bulunduğu yerden bir damar geliyor, bir damar Safa tepesinden, diğer bir damar Merve tepesinin bulunduğu yerden. Bu üç su Zemzem kuyusunun olduğu yerde birleşiyor ve Zemzem oluşuyor. Yani zemzem tek kuyudan çıkan, tek kaynaktan gelen bir su değil. Orada mucizevi bir şekilde, doğal bir mermer havuzun içinde oluşuyor ve bu kimyasal reaksiyon sırasında köpürüyor ve süte benzer bir beyazlık kazanıyor.
Hangi kaynağın debisi, oranı ne, hangi kaynağın analizi ne, bilmiyoruz.
Bunlar bilinmiyor değil ama açıklanmıyor.
Zemzem suyunun farklı zamanlarda yapılan tahlillerinde farklılık var. Bunun sebebi ne?
Mesela Zemzem, mevsimine göre, tad ve debisinde bir farklılaşma oluyor mu? Suyun ana kaynağı hakkında bir jeolojik araştırma yapılmış mıdır? Anyon ve katyonları, yani mineral yapısı nedir. Bunu bilirsek Zemzeme en yakın su hangisidir, onu bilebiliriz.
Bu 3 kaynaktan gelen su, belli bir oranda karışarak Zemzemi oluşturuyor demiştik. Bu altın oran ne?
Mehdi isyanında Zemzem kuyularından biri hasar görmüştü. Bu nasıl çözüldü?
Zemzem herkese yeter deniyor. Suyun debisini bilsek, bunun sırrını çözeceğiz de, iddia o ki, şimdiki Zemzem işlenmiş bir Zemzem. Yani işleniyor ve bu işleme sırasında da, ne kadar açık varsa, normal içme suyundan destekleniyor. Bu iddia doğru mu? Ekleniyorsa hangi oranda su ekleniyor?
Hani böyle ise bunu da bilelim. Saf olarak her Hacıya, Umreciye bir litre saf, 10 litre karışık su verelim.
Bir iddia da şu: Zemzemi, normal suya katar bekletirsen, o su da zemzem olur. Yani zemzem maya gibi bir su. Diğer suları kendine dönüştürüyor.
Bütün bunlar isbata muhtaç. Kaynağının belli olması gerek. En azından kutsala ilişkin şeylerin açık ve net olması gerek. Bu konuda beynelmüslimin bir komisyon kurulması gerek. Bir Mekke-Medine Ajansı kurulabilir ve bu iki bölge ile ilgili bütün bilgi, belge, çalışmalar, buradan duyurulabilir. Bu ajansın da İslâm Konferansı gözetiminde beynel müslimin bir komite olması gerekir.
Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere üzerinde kimsenin hakimiyeti yoktur, olamaz. Ancak “Hadim” olunabilir. Bu mekânlar kimsenin babasının malı değildir, öyle alınıp-satılamaz.
Suudi yönetimi bu konuda bir anlayış göstermez, emrivaki siyasetini sürdürmeye kalkarsa, bugün Kudüs konusunda İsrail’e gösterilen tepkiler, yarın Suudi yönetimine gösterilebilir. Suudi Arabistan İslâm dünyasında yalnızlaşabilir ve çok zor durumda kalabilir. Onun için bu konuyu şimdiden kendi iradesi ve rızası ile bir hal yoluna koyması gerekir.
Bu iki kutsal şehrin Beynel Müslimin bir anlayışla, Mekke ve Medine, katılımcı, çoğulcu, şeffaf bir anlayışla yönetilmesi gerekir. Bu işin istişare ve şûra ile yapılması şarttır. Bu bölgeler, siyasi, ya da herhangi bir mezhebi grubun tekeline bırakılamaz. Bu bir gün böyle olacak.
Suudiler bu işin barışçı bir şekilde sorunsuz olarak gerçekleşmesini istiyorlarsa, şimdiden bu yönde olumlu bir adım atmaları gerekir. Aksi halde bu geçiş sancılı ve sorunlu olacaktır.
1. ve 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan, batılı ülkelerin müdahalesi ile şekillenen siyasi sonuçlar dinî olmadığı gibi, siyasi açıdan da ahlâkî ve hukuki bir değer taşımamaktadır. Belli bir konjonktürde oldu-bitti şeklinde ortaya çıkan durum bundan böyle aynı şekilde sürdürülemez.
Artık bu işi, batıda eğitim gören Suudiler de görüyor ve içeride bu konuda tartışmalar giderek artıyor.
Artık GSM ve internet var. Suudi yönetimi bugünkü statükoyu bu şekilde sürdüremez. Yüklü silah alımları ile bu talepleri bastıramazlar. Bugünkü durumu kendi çocuklarına bile anlatamazlar. İnsanların vicdanını hakikat karşısında baskılayamazlar.
Suudi yönetimi açısından can sıkıcı şeyler yazdığımı biliyorum. Ama keşke onlar bu uyarıları not ederek yanlıştan vazgeçseler.
Yanlış yapıyorlar ve Müslümanlar gelişmelerden endişe duyuyor.
Benden söylemesi.
Selam ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, Vakit, 2010-08-27)

200 Milyon Müslüman’ın Kıblesi Kaydırıldı

200 milyon Müslüman’ın yaşadığı Endonezya’da, Yüksek İslam konseyi, ülkede namaz kılarken durulan yönün tam olarak Mekke’ye doğru olmadığını açıklayarak, Kıble’nin değişmesi yönünde karar aldı.

Endonezya Ulema Konseyi (MUI), bugüne kadar Kıble diye namazlarda durulan yönün aslında Mekke’ye değil Afrika’ya doğru olduğunu açıkladı.

MUI Başkanı Cholil Ridwan, Müslümanların telaş etmesine gerek olmadığını söylerken, “Kimse durulan yönün yanlış olduğunu bilmiyordu. Yani, kılınan namazların yine geçerli olacak.” açıklamasını yaptı. Camilerde bir değişiklik yapılmasına gerek olmadığına değinen Ridwan, sadece namaz sırasında, durulan yönün kuzeybatısına doğru değiştirilmesi gerektiğini belirtti.

Cholil Ridwan

(Cihan, 2010)

İbret İçin Asılan Suçlular

İran’da Ölüm cezası şeriat hukuku uyarınca 1979 yılında İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana uygulanıyor.İran cezaların caydırıcı olması için idamları halkın içinde, şehrin meydanında gerçekleştiriyor.

2008 yılına kadar bu idam cezaları devlet televizyonundan naklen yayınlanıyordu. 2008 yılında alınan bir kararla birlikte naklen idam uygulamasından vazgeçildi.

İran’da; cinayet, tecavüz, silahlı soygun, sapıklık, küfür, uyuşturucu kaçakçılığı, cinsel sapıklık, fuhuş, zina, vatan hainliği ve casusluk ile devleti soymak ve örgüt üyesi olmanın cezası asılarak idam.Bölücü PKK’nın İran kolu olan PJAK örgütünün militanları yakalandıklarında tek duruşmadan sonra idam cezasına çarptırılıyor.Bölücüler kısa süre içerisinde ibret için asılıyor.

Aynı şekilde tecavüz suçluları da indirimsiz anında sallandırılıyor.

İdam için meydana getirilen vincin ucuna yağlı ilmik takılıyor.Bu ip asılacak kişinin boğazına takıldıktan sonra o kişinin zarar verdiği insanlara son bir kez kısasa kısas isteğinin sürüp sürmediği soruluyor. Onların onayı alındıktan sonra vinç ipi kaldırıyor ve idam gerçekleşiyor.

İran’ın idam cezalarını haber yapan ajanslar, 2007 yılında bir hakimi öldüren iki kardeşin asılma görüntülerini yayınladı.

28 yaşındaki Majid Kavusifar ve kardeşi kardeşi Majid Kavusifar hakim cinayetinden suçlu bulunup meydanda asıldı.


(Ağustos 2010)

Bu Haysiyetsizliğe Bir Son Verin Artık

Konya’da eğitilen uçaklar Güney Lübnan’ı, Gazze’yi bombalarken de bunu söyledik. Anadolu’nun bağrında eğitilen pilotlar, Türk hava sahasından geçip Suriye’yi bombalarken de bunu söyledik. Türk-İsrail ekseni adına bu ülkenin yarısı fişlenirken, tehdit gösterilirken, hükümetler düşürülürken de aynı şeyi söyledik.

Bu koca ülkeyi, İsrail’e, böyle onursuzca bağımlı yapan şey nedir, kimdir? Ortak düşman mıdır? Hangi ortak menfaattir? Türkiye’nin ne tür ihtiyacıdır? İçimizdeki beyinsizler midir? Daha doksan yıl önce beraber yaşadığımız, Anadolu insanlarının can verdiği, mezarlarının bulunduğu topraklara yönelik İsrail saldırılarına Türkiye’nin sessiz duruşunu sağlayan, aynı orduyla, askerle bu ülkenin askerlerini yan yana tutan nedir? Ariel Şaron’a Ankara’da; “Kudüs bizim ebedi başkentimizdir” dedirten güç kimdir?

İki ülke arasındaki ittifakı kuranların ortak hedefi İran, Suriye, Irak mıdır sadece? En büyük hedefin, tasfiye edilmesi gerekenin bu ülkenin insanı olduğunu, Türkiye ve İsrail’in öncelikli tehdit olarak insanlarımızı gördüğünü anlamadık mı hâlâ?

O anlaşmalar; Türkiye Büyük Millet Meclisi denetiminden bile gizlenen, bu ülkeyi yönetenler için bile sır olan, bölge genelinde ve Türkiye içinde ortak operasyonlara kadar giden, bu milletin milyarlarca dolarını bir kalemle İsrail’e aktaran anlaşmalar bir gizli irade tarafından Türkiye’ye dayatıldı. Yıllarca kimsenin ses çıkaramadığı, karşı koyamadığı bu ortaklık, şimdi geldi bizi vurdu, Türkiye’ye, insanlarına yöneldi.

28 Şubat mimarları için yolsuzluk soruşturması açılmalı, milletin vergilerini İsrail’le nasıl paylaştıkları ortaya çıkarılmalı, koca Türkiye’yi İsrail’e bağımlı hale getirmenin, İsrail çıkarları için cepheden cepheye koşturmanın hesabı sorulmalı.

Bu nasıl bir dokunulmazlıktır? Bu kadar insan, gözlerimizin önünde, kameralar önünde öldürülürken hâlâ birileri “askeri anlaşmaları” savunabiliyor? Bu nasıl bir Türkiye çıkarıdır? Yarın gelip Konya’yı mı, İstanbul’u mu bombalamalılar? O zaman mı anlayacağız?

Başından sonuna kadar sadece ve sadece Türkiye’nin bedel ödemesine ayarlanmış, onu tetikçi ülke haline getirmiş anlaşmaların neler olduğuna dair kaç kişinin bilgisi var? Irak’ı, Suriye’yi, İran’ı Türkiye üzerinden ve Türkiye ile birlikte yok edeceklerdi. Buna karşı gelecek bu ülkenin milyonlarını aynı ittifakla sindireceklerdi.

Kuzey Irak’a füze stokları yığan, Türkiye içinde istihbarat operasyonları yapan, ev basıp insanları rehin alıp sorgulayan İsraillilere bu kadar imkanı kim tanıdı, ne hakla?

Bu ülkenin Başbakanı’nı öldürmeyi ima edebilen bir ülkeye, “Genelkurmay’da İsrail odası” hazırlatan, İran sınırında dinleme üsleri kurdurtan, yıllardır buradan komşularımıza istihbarat operasyonları yaptırtanlar kimler? Türk iç politikasını dizayn ettirecek kadar, hükümet düşürüp hükümet kurdurtacak kadar bu ülkeyi İsrail’in çıkarları için kullanacak kadar alçalanlar kimler?

Hangi ülke böyle bir onursuzluğa, aşağılanmaya tahammül edebilir?

Nokta atış yapıyorlar. İşlerin bu noktaya gelmesinden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu sorumluymuş, yeni MİT Müsteşarı Hakan Fidan sorumluymuş. Daha önce “tek sorun Tayyip Erdoğan” diyorlardı. Ondan önce, siyasileri askerle terbiye etme, askeri tahrik etme, darbe yaptırma yöntemlerini deniyorlardı. Kurban arıyorlar, harcanacak adam arıyorlar. İsrail rahatsızmış; hemen harcayalım, yıpratalım onları değil mi? Ama artık karşılarında bu yöntemle iş kotaracakları bir Türkiye yok, olmayacak da!

Şimdi siz; vatandaşlarınıza kurşun sıkan, hem de karşısına alıp kurşuna dizen, infaz uygulayan askerlerle omuz omuza hangi çıkarı savunacaksınız? Bu ülkenin başbakanının gemisini batırabileceğini söyleyen İsrail Genelkurmay yetkilileriyle hangi ortak çıkar için mücadele edeceksiniz? Hangi sırrı, gizli anlaşmayı bu insanlarla, ülkeyle paylaşacaksınız? Türkiye’den bile gizleyip onlarla paylaşabileceğiniz ne var?

Eğer bu “Türkiye’nin 11 Eylül’ü” ise, eğer “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”sa, bu onursuz, haysiyetsiz anlaşmalara bir an önce son verilmesi gerekiyor. Kayseri’den, Trabzon’dan, Manisa’dan askerleri, o gemide kendi insanlarına kurşun sıkan askerleri yan yana getirecek hiçbir çıkar, amaç meşru değildir, olamaz.

Türkiye’nin İsrail’e ihtiyacı yok. Askeri teknoloji zırvalıkları, bölgesel tehdit saçmalıkları Türkiye’nin sokaklarında hiçbir anlam ifade etmiyor. Yapay bir “ihtiyaç/çıkar” gerekçesiyle insanları daha ne kadar kandırabileceksiniz? Bazı şeyleri daha ne kadar gizleyebileceksiniz?

Bize; Akdeniz’de vururuz, Doğu Akdeniz’de vururuz, İskenderun Körfezi’nde vururuz diyenleri daha ne kadar dost bileceksiniz?

Hadi çıkın, bu anlaşmaların ne olduğunu, bu ülkeye ne yaralar açtığını kamuoyu ile paylaşın. Anlatın da bütün Türkiye, yıllarca nasıl kandırıldığını bir kez olsun görsün. Bu anlaşmaların Türkiye’nin mi çıkarına yoksa dar bir çevrenin mi çıkarına olduğunu anlasın. Bu ülkenin nasıl satıldığını, kullanıldığını, paçavraya çevrildiğini bilsin.

Irak sınırından Ermenistan sınırına kadar İsrail tarafından yapılan sınır ölçümlerinin, arazi taramalarının anlamının ne olduğunu hep birlikte bilelim.

İsrail istihbaratının Türkiye üzerinden İran nükleer çalışmalarını izlediğini, gelişmiş elektronik izleme aygıtlarıyla İran’ı takip eden merkez karargahının Ankara’da olduğunu anlatın.

Türkiye’nin İran ve Suriye sınırlarında İsrail dinleme üslerinin bulunduğunu 2000′li yıllarda burada yazdık. 2006′da İsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutz, Ankara’ya gelip “İsrailli komandoların Bolu ve Hakkari’deki dağ kodmando okullarında eğitilmesini, kışa hazırlık eğitimi almasını” istedi. Ürkmüştük. Sadece pilotları değil, komandoları bile bu topraklarda eğitiyorsak ve bunlar bizi vuruyorsa, bu alçaklığın hesabını birileri mutlaka vermeli.

Dan Halutz

Bu kadar değer verdiğiniz, kader birliği ettiğiniz ülke şimdi bizi, Türkiye’yi vuruyor. Sadece gemilerde değil, her yerde vuruyor. Şimdi birilerinin fatura ödeme zamanı. Son 15 yıl bu bağımlılıkla geçti. İsrail istihbaratı, askeri birimleri bu ülkenin her yerinde yerini aldı. Siz şimdi, onların modernize ettiği tanklara, uçaklara mı güvenip de Türkiye savunmasından söz edeceksiniz? Anlaşmaları iptal etmezseniz, hangi güvenle İsrail’le birlikte olacaksınız?

Bizi nasıl ikna edeceksiniz? Daha neyi, ne kadar gizleyebileceksiniz?

Filistin’e insani yardım malzemesi götüren Mavi Marmara gemisine İsrail askerleri tarafından yapılan saldırıda 9 Türk hayatını kaybetmişti, Mayıs, 2010.

(İbrahim Karagül,www.yenisafak.com.tr, Haziran 2010)

Tour de France 2010

The pack ride past sunflowers during the 184.5 km 14th stage of the 2010 Tour de France between Revel and Ax-Trois-Domaines, southern France in the Pyrenees region on July 18, 2010.

Çavuşesku’nun Ölüm Emrini Gözde Komutanı Verdi

Tam 20 yıl önce, 25 Aralık 1989′da kurşuna dizilen Romanya diktatörü Nikolay Çavuşesku’nun celladı, komünist liderin adım adım idama gidişini anlattı. Cellat, “İnfaz emrini veren Çavuşesku’nun gözde komutanıydı” dedi.

Nicolae Ceausescu ve eşi Elena Ceauşescu

O dönemde 64′üncü Boteni paraşütçü birliğinde görev yapan Dorin-Marian Cirlan isimli asker, diktatörü ve karısı Elena’yı kurşuna dizen 3 kişiden biriydi.

Nikolay Çavuşesku’nun sonunu hazırlayan süreç, 16 Aralık’ta patlak veren halk ayaklanmasıyla başladı. O tarihte 27 yaşında olan Cirlan, ayaklanmayı, “Kıyametin kopacağını sanıyorduk. Her taraf kan gölüydü. Her yere panik hakimdi” diye anlatıyor.

Cirlan, kendi alaylarının rejime başkaldıranların tarafında yer aldığını anlatıyor ve şöyle devam ediyor: “İdamdan bir gün önce 2 helikopter geldi ve komutan 8 gönüllüye ihtiyacı olduğunu söyledi. Nereye gideceğimizi bilmeden yola koyulduk. Bükreş yakınlarındaki üsse indik. Orada General Victor Stanculescu’yu gördüm. Stanculescu, Elena Çavuşesku’nun en sevdiği askerdi. Onun için “Tam bir İngiliz centilmeni” derdi. Ancak Stanculescu artık taraf değiştirmişti ve şimdi Çavuşesku’nun ölümünü hazırlıyordu.”

Öleceğini anlamıştı

Çavuşesku’nun mahkemesinde de bulunan Cirlan, “Tüm mahkeme birkaç saat içinde olup bitti. Duruşmanın başında Çavuşesku gözlerime baktı. Öleceğini anlamıştı. İdam kararı hemen uygulamaya geçildi. Stanculescu, 8 gönüllü arasından benim de aralarında olduğum 3 kişiyi seçti. Her ikisine de 30′ar el ateş emri verdi ve “Önce Çavuşesku’yu öldürün” dedi. Gözleri bağlı değildi. Daha önce tavuk bile öldürmemiştim, onların ölümünü izlemek korkunçtu. Ama ona kızgındım, halka ve sosyalizme ihanet etmişti” diye konuştu.

(Hürriyet, Aralık 2009)

***
Çavuşesku saray yaptırdı, içinde kalamadı

Çavuşesku kendisi için ayrı, eşi Elena için ayrı saraylar yaptırmış. Politbüro üyelerine caddeler boyu sanat estetiğine sahip çok güzel evler yaptırmış. Onun sarayı için Amerika’daki Pentagon binasından sonra dünyanın en büyük sarayı diyorlar. Şimdi parlamento binası olarak kullanılıyor. Kendisi bu sarayda bir gün bile kalamamış!

Bu binada sekiz bin mimar çalışmış. 200 bin metrekare kapalı alanı ve 25 bin odası var. 1,9 milyon metreküp mermer, 900 bin metreküp ahşap kullanılmış. Üç vardiya olmak üzere 20 bin asker işçi olarak çalışmış. 1.200 metrekare olan en büyük salonu iki bin kişi alıyor. Bin tane toplantı ve oturum salonu var. Bu sarayın en üstü, SEÇİ (Uluslararası Sınıraşırı Suçlarla Mücadele Kurumu). Bu sarayın dört tarafı da aynı. Yani hepsi, her taraf aynen birbirine benziyor. Çavuşesku, bir Fransız hayranı olduğu için Bükreş’i küçük Paris yapmak istemiş. Bağımsızlık Caddesi’ni Paris’in Şanzelize Caddesi gibi yaptırmış. Sovyet Sosyalist cumhuriyetlerine bağlı olmakla beraber, daha serbest hareket etmiş.

(Abdullah Aymaz, Zaman, 26.05.2008)


Romanya’nın 1989 yılında ayaklanmasıyla devrilen diktatör Çavuşesku, eşine ancak masallarda rastlanabilecek bir sarayda yaşamak için emir vermiş. Anlatılanlara göre, saray yapılırken tüm mermer ocakları kapatılmış. Tavanlar hakiki altın süslemelerle işlenmiş. Halk, büyük açlık ve perişanlık çekerken 1984 yılında başlatılan bu saray, 1989′da bitmiş. Bükreş’in göbeği, 4. Alexandre Odobesco bölgesi, inşaat için tamamen istimlak edilmiş ve bu bölgedeki halk sokağa atılmış. Yaklaşık 20 bin işçi gece, gündüz çalışmış. Versailles Sarayı’ndan 5 kat büyük. Sıralamada, dünyanın en büyük binası Pentagon’dan sonra gelen bu sarayda 900 oda var. Çevresindeki 3600 oda ise Çavuşesku’nun akrabaları, korumaları ve askerleri için yapılmış. Aydınlatma 2 bin 800 kandil ve 1000 ampul ile gerçekleşiyor. Tam 14 ton ağırlığında halı kullanılmış. Halkın nefret ettiği bu sarayın hemen altında bir Fantom uçağının sığacağı ve Çavuşesku’nun sıkıştığı an rahatlıkla kaçabileceği bir tünel yapılmış. Ama değil kaçmak, Çavuşesku’ya burada oturmak bile nasip olmamış. Bildiğiniz gibi ünlü diktatör linç edildi. Halka hitap edeceği sarayın balkonunda bir kez olsun konuşamamış.

(Milliyet)