Muzik calici calismiyor


TERÖR

Patlayan Bir Bomba: Afghanistan

Afghan security officers carried a man’s body from the site of a gunbattle as firemen inspected the debris from a blast in Kabul.

PKK’nın Dünya Çapında Ögrütlenmesi

Hepimiz biliyoruz, PKK, kabakulak hastalığına çare niyeti gibi, diğer Kürt örgütlerini enterne etmek için 32 yıl önce derin devletin istihbarat laboratuarında üretilmiş sözüm ona bir aşıydı. Aşı içindeki etkisiz ancak canlı mikroorganizmalar, Ermeni terör örgütü ASALA’nın misyonunu tamamlaması üzerine 1984 yılında güçlendirilerek iyileştirici değil hastalandırıcı etkiye dönüştürüldü.

Yabancı menşeli ASALA’nın yerine yerli malı PKK ikame edildi. Bu arada 12 Eylül ara rejimi taşeron örgütün taban tutmasına fırsat yarattı, 28 Şubat süreci palazlanmasını sağladı, eklemlenen diğer yanlış tedavi yöntemleriyle zaman içinde hastalık tüm bünyeyi sardı.

PKK artık kabakulak aşısı değil, akut solunum yetmezliği sendromu (SARS) gibiydi.

Sadece Türkiye ve Kuzey Irak’ta değil, ABD ve AB başta olmak üzere birçok ülkede örgütlendi, güçlü bir propaganda ağı kurdu, uyuşturucudan insan ticaretine kadar oluşturduğu çeşitli finansman kaynaklarıyla dünyanın en çok kazandıran çok uluslu ve silahlı holdinge dönüştü.

Tayyar’ın çıkardığı bilançoya göre PKK’nın dünya çapındaki ögrütlenmesi şaşkınlık verici:

PKK’ya bağlı 1 konfederasyon, 9 federasyon, 232 dernek, 123 dernek temsilciliği, 18 ülke temsilciliği, 22 Kürdistan Komitesi, 14 spor kulübü, 4 halk/ kültür evi, 26 akademi/kültür merkezi, 1 TV kanalı, 11 radyo kanalı, 20 gazete/dergi, 6 haber merkezi, 3 yayınevi/haber ajansı ve sayısız internet haber portalı var. Bu kuruluşların 189’u Almanya , 53’ü Fransa, 39’u İsviçre, 32’si Hollanda, 25’i Avusturya, 21’i Belçika’da bulunuyor.

Üye sayısı konusunda farklı rakamlar var. Ortalamasını alırsak, Türkiye’de 2 bin, Kandil’de 5 bin civarında PKK’lıdan söz edebiliriz.

Hedefleri, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den koparacakları topraklar üzerinde Büyük Kürdistan hayalidir. Menzile varmak için, şu ana kadar değişik güç odaklarından sağladıkları lojistik desteğe ilave olarak halk desteğine ihtiyaçları var.

Kısmen başardıkları söylenebilir, ama yeterli değildir.

PKK’nın artık Türkiye’nin ‘iç sorunu’ olmaktan çıktığını anlatan Tayyar, çözüm konusunda neler yapılabileceğini sıraladı:

Açılım çılgına çevirdi

Sorunun püf noktası da budur. PKK’nın Kürt halkıyla bağını koparmadan marjinalleştirmeniz, dolayısıyla Kürt meselesine kalıcı çözüm üretmeniz imkansızdır . PKK’nın yatırımlara, demokratik açılıma, temel hak ve özgürlük alanlarının genişletilmesine tepkisi, bundandır. İstismar alanlarını kaldırdıkça zemin kaybeden PKK, çılgına dönüyor.

O zaman OHAL gibi saçma sapan önerilerin peşinden sürüklenmeden “inadına demokrasi” diyerek açılım politikasına sahip çıkmak ve sürdürülebilir kılmak gerekir.

Şunu da kabul etmek gerekir, terörün tırmandığı hallerde hak ve özgürlük gibi kavramlar “eğreti” durur, konuşamazsınız, tartışamazsınız.

Önce akan kanın durdurulması gerekir.

Yukarıda izah ettiğimiz gibi, PKK “taşeron” bir örgütse, sahibiyle oturup konuşacaksınız. Ulusal çıkarlarınıza uygun, PKK’yı “kullanılabilir enstrüman” olmaktan çıkartacak uzun vadeli stratejik işbirliği projesi geliştireceksiniz.

Çünkü: PKK, artık Türkiye’nin “iç sorunu” değildir, sadece yurt içinde alınacak tedbirlerle çözme imkanınız yoktur.

İçinde bulunduğumuz yüzyılın küresel oyun sahası olan bu coğrafyada Türkiye, asla kendi haline bırakılmaz. Küresel iktidar savaşının jeostratejik oyuncuları arasındaki dengeyi etkileme kabiliyeti nedeniyle “mihver oyuncu” olarak görülen Türkiye, gelecek projeksiyonunu buna göre yapmalıdır.

Siyasi iktidarın pergelin sabit ayağını Anadolu’ya koyup hareketli ayağını 360 derecelik açıyla dünyanın her köşesinde dolaştırma çabası, süreci iyi okuduğunu gösteriyor.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dediği gibi Türkiye’nin eksenini tarihi ve coğrafyası belirler. Şu sözü, işin özüdür: “Çevremizi düzenlemezsek Anadolu coğrafyasında oturamayız.”

Onun içindir; PKK eylemlerinin artmasıyla “eksen” tartışmasının alevlendirilmesi arasında operasyonel bağ vardır. Rusya ile enerji bağlarını güçlendiren, Çin ve Hindistan’la ilişkiler kuran, Afrika ve Latin Amerika’da temsilcilik sayısını arttıran, İran’la sinerji oluşturan, Ortadoğu barışı için aktif rol oynayan ve Arap dünyasıyla barışan Türkiye, ABD-İsrail safında hizaya sokulmak isteniyor.

Yazısının başında liberal çevrelere isim vermeden yüklenip ‘Nişantaşı çevresi’ diye niteleyen Şamil Tayyar, PKK ile masaya oturmanın retorikten ibaret olduğunu söylüyor:

Aydınların ekseni kaydı

Bu perspektiften bakmadan, “hayır kardeşim ben yine de PKK’yla masaya oturup anlaşacağım” derseniz, buyurun.

İsterseniz, Abdullah Öcalan’ı İmralı’dan çıkarın meclise sokun.

Sadece terör boyut değiştirir, nasıl ASALA gitti PKK geldiyse, bu kez başka bir baş ağrısı peydahlanır, canınızı yakmaya devam eder.

Elbette bu durum, hükümetin açılım sürecindeki yanlışlarını, TSK’nın teröristle mücadeledeki affedilmez hatalarını ortadan kaldırmaz. Bu noktaya zum yaparız ayrıca, Dağlıca’da, Aktütün’de yaptığımız gibi.

Şunu da unutmayalım; “daha çok kan akıtıyor” diye PKK ile pazarlık masasını çözüm adresi olarak gösterirseniz, Balyoz, Ergenekon ve faili meçhul cinayetler davasında söyleyecek sözünüz kalmaz.

Mustafa Balbay yarın çıkıp “Benim içeride bulunmamın sebebi, arkamda PKK’nın olmaması mı?” diye sorsa, ne cevap verirsiniz. Çetin Doğan “PKK’nın cinayetleri ortadayken ben gerçekleştirmediğim darbe planından dolayı yargılanıyorum” dese, ne söylersiniz?

Kusura bakmayın, kimse şiddeti kutsamasın, kan üzerinden oynanan oyuna prim vermesin. 12 yaşında 13 kurşunla vücudu delik deşik edilen Kızıltepeli Uğur Kaymaz’ın hukukunu arayalım, dün Halkalı’da asker kızı olmaktan gayri günahı bulunmayan 17 yaşındaki Buse Sarıyağın’ın da.

Ergenekon’dan hesap soralım, derin PKK’dan da.

(Şamil Tayyar, 06-2010)

PKK’lıyı Çoban, Köylüyü PKK’lı Sanmak

Tabii ki binde bir yapılan hataları büyütmemek gerekir.
Hatalardan alınması gereken dersi almak, ama o hataları büyütüp kurumlara da zarar vermemek gerekir.
Ama bu hassasiyet, hataların nadiren işlenmesine bağlı.
Hatanın itiraf edilmesine bağlı.
Hatadan ders çıkarılmasına bağlı.
Şu kısacık bir hafta içinde, yaşanan iki olaya bakar mısınız?
Birisi Şemdinli’de sınırı geçen PKK’lılar olayı.
Diğeri de dün Hatay Hassa’da kekik toplayan köylülerin başına gelenler.
Tümgeneral Gürbüz Kaya, Şemdinli’de sınırı geçen PKK’lıların teknik aletlerle tesbit edildiğini; ancak etkisiz hale getirilmediğini açıklarken şu gerekçeyi sunuyor: “Alınan ilk görüntülerde ateşe karşılık verilmediği için; saldırganların çoban, köylü ya da kaçakçı olabileceği düşünüldü.”
Açıklamanın iki unsuru var. Bir: PKK’lılar köylü, çoban sanılıyor. İki: Ateş ediliyor, ancak öldürücü değil. Buna karşılık verilmeyince de, PKK’lı olmadıkları ihtimali güçleniyor!
Geliyoruz dünkü Hatay Hassa olayına.
Teröristlere karşı pusu kuran askerler, kekik toplamaya çıkan köylüleri vurdular. 2 köylü vefat etti. Biri yaralı.
Birinci olayda askerlerimiz ne yapmışlardı? Öldürücü mahiyette olmayan, ateş edip, hedefteki kişilerin PKK’lı mı, yoksa köylü mü olduğunu tesbite çalışmıştı.
Hassa’da ne yapıyor? Anlaşılan o ki; direkt hedefe, öldürücü ateş ediliyor. Ediliyor ki, 2 kişi ölmüş!
Üstelik ölenler, 61 ve 62 yaşlarında insanlar.
Hani yürüyüşlerinden, görüntülerinden anlaşılır, PKK’lı olup olmadıkları.
Ama maalesef, köylülerimiz vuruluyor, PKK’lılar ise çoban sanılıp koyveriliyor!
Olaya bir de şu açıdan bakalım.
Birinci olayda askerlerimiz ne yapmışlardı?
Bir grup tesbit edildi ama, “askerlerin açtıkları ilk ateşe cevap vermediklerine göre, demek ki PKK’lı değil, köylüler bunlar” denildi. Bırakıldı PKK’lılar. Onlar da gelip, karakolumuzu bastılar. 12 askerimizi şehid ettiler.
Peki Hassa’da ne oldu? Askerlerimiz yine ateş ettiler. Ama “karşılık veriliyor mu, verilmiyor mu” araştırması yapılmadan, iki kişiyi öldürecek kadar seri! İlk köylüyü öldüren ateşe karşılık verilmediği halde, ikinci köylüyü öldüren ateşi de ettik!
Burada bir yanlışlık yok mu sizce?
Kabul ediyorum; dağ başında terörist takip etmek, masa başında ahkâm kesmeye benzemez. Ama teröristle mücadele de; profesyonel personel yerine, üç aylık askerlerle yürütülemez.
Yürütülürse böyle olur. PKK’lıyı köylü sanırsınız. Köylüyü, PKK’lı!
Dediğim gibi, on yılda bir tane böyle bir olay yaşanır. Kimsenin itiraz etmeye hakkı olmaz. Bu kadar kusur, her kurumda olur dersiniz.
Ama bu kaçıncı yanlış tesbit, söyler misiniz?
Böyle bir ortamda, birileri de çıkmışlar, “Generaller cezaevinde olduğu için terörle mücadele edilemiyor” mavalları okuyorlar!
“Cezaevindeki generaller yüzünden, PKK’lıları çoban, köylüleri PKK’lı sanan bir sistemle terör mücadelesi yapılıyor” demiyorlar.
Somut bir örnek vereyim. Hâlâ Ergenekon’da yargılananların en rütbelisi olan, Jandarma eski Komutanı Şener Eruygur. Suriye’de bir dil kursundaki kızları, “2003’deki Sinagog bombacıları” diye, özel ekiple baskın yaparak alıp getirmişti Türkiye’ye!
Terörist diye getirilenlerin; Suriye’ye dil öğrenmeye giden öğrenciler oldukları bir hafta sonra anlaşılmıştı.
İşte; PKK’lıyı köylü sanmak. Köylüyü PKK’lı sanmak yanlışlığının temeli burada.
Şener Eruygur’da.
O henüz cezalandırılamadığı için de, aynı hatalar tekrarlanıp gidiyor işte!

(Ali Karahasanoğlu, Vakit, 2010-06-29)

Apoletli Omuzda Ağladığın Sürece Bu Sorun Bitmez

Bazı okurlarımız PKK saldırısı ve şehitler hakkında niye yazmadığımı merak etmiş. Sebebi basit: 1984′ten bu yana benzeri şeyleri söylüyoruz.
Ben devletin (yani bürokrasinin ve onun merkezindeki askeriyenin) bu meseleyi çözmek istediğine epeydir inanmıyorum.
Eğer gerçekten öyle bir niyet olsaydı, geçen süre içinde net olarak ortaya çıkardı.
Geçmişi gözünüzün önüne getirin: Kürt ve PKK meselelerini “çözmek” için uğraşan bir Genelkurmay Başkanı geliyor mu aklınıza?
GK başkanları daima nasıl da “kararlılıkla” mücadele ettiklerini (yani savaştıklarını) açıkladılar.
Ve sürekli yenildiler!
Çünkü “Bitireceğiz” dediler, bitiremediler.
Bir de “Biz elimizden geleni yaptık, artık sıra ekonomik ve sosyal tedbirler alması gereken siyasetçilerde” dediler.
Dediler de kenara çekildiler mi? Hayır! Siyasetçilerin çabalarına taş koyup durdular.
Yine hatırlayın: Turgut Özal, Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit gibi siyasetçiler iyi niyetli biçimde bu soruna eğildiler ama elleri yanınca geri çekildiler.
Demokratik bazı ilerlemeler sağlamaya çalışan siyasetçilerin, “Elimizi soğutmayın” diye tehdit edildiğini biliyoruz.
“Bask Modeli” filan dediğinde, askeriyenin uzantısı olan medya, nasıl da var gücüyle Tansu Çiller’e yüklenmişti.
Bence Ankara’nın şahinleri bu sorunu, vesayet sistemini devam ettirmek için kullanıyor.

* * *

Mekanizma yaklaşık olarak şöyle işliyor: Hükümetler (bugünkü tabirle) “Açılım” yapmaya çalışıyor. Bunun üzerine askeriye, askerci medya ve nasyonalist partiler (CHP ve MHP) adeta ayaklanıyor.
Bir yandan medya ve partiler bağırırken, öte yandan PKK saldırıyor. Şehitler büyük törenlerle toprağa veriliyor. Askeriye operasyonlara başlıyor. Böylece başa dönülüyor. İş bir kez daha orduya terk ediliyor. Dümene geçen askeriye, siyasi alanda vesayetini sürdürüyor.
Peki, siyasetçi “Açılımda” niye direnemiyor? Çünkü bu patırtıda şehitlerin sorumluluğu Hükümete yükleniyor. Bunun üzerine vatandaş desteğini çekmeye başlıyor. Oy kaybettiğini gören iktidar partisi ister istemez milliyetçileşiyor.

* * *

Askeriye ile siyasetçinin arası böyle. Peki, çocuğunu şehit veren vatandaş ne durumda?
Şehitlerin çoğu fakir veya dar gelirli ailelere mensup gençlerden oluşuyor. Bu ailelerin bir başka özelliği, çevrelerinde “general, vali, siyasetçi” gibi etkili şahıslar bulunmadığı için torpil yaptıramamaları. Yani ayıları-dayıları yok.
Muhafazakâr, milliyetçi, dindar Türk ailesi, çocuğunu Silahlı Kuvvetler’e teslim ediyor ama şehidi geldiğinde Hükümeti suçluyor.
Türk ailesi bu ilişkideki tuhaflığı sorgulamadığı, siyasetçiye hakaretler yağdırıp “militanı, çoban sandım” diyen komutana sarılarak ağladığı sürece sorun devam edecektir.

* * *

Biraz da PKK’dan söz edelim.
Bu örgütü, diğerlerini kontrol etmek üzere 1970′lerde devletin (MİT, vs.) kurdurduğu söylenir.
Fark etmez: Neticede PKK, soydaşlarını da ezerek, Kürt siyasetindeki tek örgüt olmayı başardı.
Bölge halkının yaklaşık üçte birini kontrol eden PKK’nın bugün iki amacı var:

1) Tasfiye edilmemek, muhatap alınmak.
2) Abdullah Öcalan’ın resmen siyaset yapmasını sağlamak.

Yani PKK’nın “Kürt sorunu” diye temel bir derdi artık yok. Uluslararası kullanıma açık bir örgüt olarak varlığını sürdürüyor.

(Emre Aköz, Sabah, 2010-06-24)

PKK Kurucusundan, Öcalan’a Ağır Suçlama

Almanya’da yaşayan PKK’nın kurucularından Şükrü Gülmüş, eski yol arkadaşı Öcalan’a ağır suçlamalar yöneltti. Öcalan’ın kendisinden başka kimseyi düşünmediğini savunan Gülmüş, “Kürt sorununun çözümünün önündeki en büyük engel, Öcalan ve Ergenekon’dur. Öcalan, ETÖ’nün taşeronu ve Kürt halkının düşmanıdır” dedi.

PKK’nın Kurucularından Şükrü Gülmüş

Vakit gazetesine konuşan Gülmüş, sürece bölge halkının el koyması gerektiğini ifade etti. Gülmüş, PKK içerisinde silahsızlanmadan yana olanların, içeride Öcalan eliyle, dışarıda ise Ergenekon tarafından öldürüldüğünü iddia etti.

KÜRTLER ÖCALAN’A İSYAN BAŞLATMALI

Öcalan’ın kendisinden başka bir derdinin olmadığını vurgulayan Gülmüş, sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Ancak bir beyin yıkama süreci yaşadık. 35 yılda halka, Öcalan lider olarak yutturuldu. Oysa bölge halkı artık gerçekleri görmelidir. Öcalan’ın Kürtlere zerre kadar faydası yok ama zararı anlatmakla bitmez. Öcalan bölge insanının sorununu bilmez, dertlerini dinlemez, 30 yıldır süren çatışmalarda da ailesinden bir kişinin tırnağı bile kırılmadı. Öcalan ailesi ‘el bebek gül bebek’ halindeyken, bölge insanı sıkıntı altındadır. Eğer Öcalan’ın Kürtlerle alakası varsa, bugün silahların susması için talimat verir. Yok vermiyorsa, şimdi Kürtlerin buna isyan etmesi lazım. Önce halk PKK’yı sorgulamalı ve neye hizmet ettiğini anlamalıdır. Hemen ardından kendilerini temsil etme iddiasıyla siyaset yaptıklarını iddia eden partileri… Öcalan’a kimse bel bağlamasın. Birileri ‘Öcalan’ dedikçe ve Ergenekon bitmedikçe, Kürt sorunu çözülmez.”

SİLAHA KARŞI ÇIKANLARI İÇERİDE PKK DIŞARIDA ERGENEKON SUSTURDU

Öcalan’ın Hitler’den farksız olduğunu vurgulayan Gülmüş, “Bugün sözde örgüt içerisinde Karayılan sivrilmiştir. Ama asla ve asla Öcalan’sız iş yapamaz. Öcalan’ı bu kadar güçlendiren ve başa bela eden, derin devlettir. Ergenekon’un taşeronu Öcalan’dır. Örneğin bir Hikmet Fidan gerçeği var. Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde 6 Temmuz 2005 tarihinde uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmüştü. Kendisi HADEP’in Genel Başkan Yardımcısı’ydı. Olayın çok üstüne gidilmedi. Yine PKK’dan ayrılan Suriye’deki Rekeftin Hareketi’ni yöneten ve daha çok kültürel anlamda Kürt kimliğini savunan Kemal Şahin’in ortadan kaldırılması var. Silahsız hareket isteyen kim varsa öldürüldü. İçeride olanlar PKK, dışarıda olanlar ise Ergenekon aracılığıyla temizlendi. Öcalan’a rağmen iş yapan kim varsa, potansiyel tehlike olarak görüldü” dedi.

ÖRGÜTÜN ÜST KADEMESİNDE ERGENEKONCULAR VAR

Ergenekon ile PKK ilişkisini kabul etmeyenlerin akıl tutulması yaşadığını vurgulayan Gülmüş, “Yalçın Küçük gerçeği var. Üstünü kimse kapatamaz. Bizzat Ergenekon adına örgütte görevlendirildi. PKK’nın içine girdiğinde kısa sürede Öcalan’ın danışmanlığına getirildi. Sadece Yalçın Küçük de değil. Derin devlete hizmet eden birçok taşeron örgüt de aktif görev aldı. Bunlardan biri de Doğu Perinçek’tir. Biz bunları o günden deşifre ettik. Deşifrelerimizde ne kadar haklı olduğumuz bugün ortaya çıkmıştır. Ergenekon ile PKK’nın bağlantısı yok demek, akıl tutulmasıdır. İsimleri çoğaltmak mümkün… Cenk Duatepe ve Ağrılı Pilot Necati Kaya da bu süreçte derin görevler üstlenmiştir. Şu anda da aynı görevleri üstlenen karanlık isimler var. Bu isimler, örgüte yol haritası belirliyor. Yeni isimleri de yakın zamanda açıklayacağım. Örneğin bir avukatlar örgütü var. Çoğu Öcalan’ın avukatlığını yapıyor. Ama çift taraflı çalışıyorlar. Talimatları iletmekle kalmıyorlar, derin ilişkileri sürdürüyorlar. Basın ve BDP içinde de çift yönlü çalışanlar var. Hatta örgütün bugün üst kademesinde Ergenekoncular var” şeklinde konuştu.

SÜRECİN TIKANMASI, STATÜKOCULARIN KAZANMASI ANLAMINA GELİR

“Ne zaman demokratikleşme yönünde sivil irade kararlılık gösterse, derin yapılar çelme takıyor” diyen Gülmüş, “AK Parti demokratik açılımdan asla ödün vermemelidir. Geri adım tuzağına düşmemelidir. Bu en başta Öcalan ve Ergenekon’un beklentisidir. Başlayan süreç genişletilmeli ve özellikle 12 Eylül Anayasası’ndan topyekûn kurtulunmalıdır. Başlayan sürecin tıkanması, statükocuların kazanması anlamına gelir” dedi.

(Vakit, 06-2010)

Terörden Devlete KCK

Koma Ciwaken Kurdistan (KCK), Türkçe adıyla Kürdistan Topluluklar Birliği geçen haftaki tutuklamalarla tekrar Türkiye’nin gündemine oturdu. Bu oluşum “PKK’nın şehir yapılanması” olarak tanımlanıyor. Gerek Diyarbakır’da sürdürülen soruşturma çerçevesinde elde edilen deliller, gerekse terör örgütü PKK elebaşısı Abdullah Öcalan’ın 2000′li yıllardan itibaren ortaya koyduğu söylemler açısından söz konusu tanımlama KCK’nın karşılığı olmaktan çok uzakta. KCK, dört ülkede yapılanmış konfederal bir sistem. PKK’nın şehir yapılanması veya legal Kürt siyasi hareketlerinin bir üst yapılanmasından çok; tüm bunları yutan, farklılaştıran, dönüştüren bir yapıya sahip. Hatta bunların da ötesinde sosyalizmin bir ileri versiyonu olarak konfederal bir yaşam sistemini öngörüyor. Peki, bu sistemin kodları nerelere dayanıyor?

Abdullah Öcalan, 1999 yılında yakalanıp cezaevine atıldıktan sonra yoğun bir okuma sürecine girdi. Karl Marx, Murray Bookchin, Noam Chomsky, Immanuel Maurice Wallerstein, Emil Michel Cioran, Kojin Karatani gibi filozof ve düşünürlerin eserleri ile uzun süre haşir neşir oldu. ‘Özgür Kürdistan’ fikri ile yola çıkan Öcalan yıllar içinde federasyon, özerklik, demokratik konfederalizm, demokratik cumhuriyet ve ekolojik toplum fikirleri sürecinden geçti. Bugün kendisi “Ben Marx’ı aştım” diyor ve geldiği noktada ‘demokratik, cinsel özgürlükçü ve ekolojik’ bir toplum modelini savunuyor. Öcalan’ın fikrî değişiminde okuduğu eserlerin kodları gizli. Terörle mücadelede bu göz ardı edilmemeli. Aksi takdirde KCK’yı sadece şehirlerde karışıklık çıkaran bir sistem olarak algılayan ve bu düşünceyi tasfiye etmek için polisiye ve adli tedbirleri yeterli sayan bir bakış açısı çıkıyor ortaya. Ki, bu durum da sorunun büyüklüğünü görmeyi engelliyor.

DÖRT PARÇADA YENİDEN YAPILANMA

KCK yapılanmasının temeli 2000 yılına dayanıyor. PKK, İmralı’da hapis yatan Abdullah Öcalan’ın direktifleri doğrultusunda Şubat 2000′de yaptığı 7′nci kongrede farklı politik hedeflere yöneldi. Örgüt, ‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış Projesi’ şeklinde formüle ettiği bir stratejiyi kabul ettiğini açıkladı. Bu kongrede örgütün dağılmasını engellemek ve tabanını geniş bir kitleye yayabilmek amacıyla ‘serhıldan (sivil itaatsizlik)’ adı altında, Filistin’deki intifada tarzı eylemliliğin yaygınlaştırılması kararları alındı.

Bu kararlar doğrultusunda PKK adına Irak Kürtleri arasında faaliyet yürütmesi için 2002′de PÇDK (Partiya Çaresera Demokrati Kürdistan-Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi), Suriye Kürtleri arasında çalışma yapmak için 2003′te PYD (Partiya Yekitiya Kürdistan-Kürdistan Demokratik Partisi) ve İran Kürtleri içinde faaliyette bulunmak gayesiyle 2003 başında PJAK (Partiya Jiyane Azade Kürdistan-Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) kuruldu.

Aynı süreçte Türkiye’de her ne kadar PKK ile bağlantılı olduğu iddia edilen legal bir parti faaliyet gösterse de yeni bir partinin kurulması kararlaştırıldı. Nitekim İmralı’dan gelen direktifle önce yeni parti hazırlıklarına başlandı, ardından DEHAP (Kasım 2005) kendini feshetti.

DTP İMRALI PATENTLİYDİ

Aralık 2009′da Anayasa Mahkemesi tarafından kapısına kilit vurulan Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılma gerekçesi PKK ile bağı. DTP sistem olarak Öcalan’ın fikri olduğu gibi partinin isim babası da bizzat Abdullah Öcalan’dı. 2004 yılında tahliye edilen eski DEP milletvekilleri tarafından yeni parti kurmak için oluşturulan Demokratik Toplum Hareketi, PKK lideri Öcalan’ın talimatı ile harekete geçirilmişti. Öcalan, 13 Ağustos 2004′te avukatlarıyla yaptığı görüşmede “Ben Demokratik Toplum Hareketi diyorum. Demokratik tarzda ve topluma dayalı olarak gelişmelidir. Demokratik Toplum Partisi, tüm Türkiye’nin partisi olur.” Yani ismi dahi İmralı patentliydi. O dönemde Leyla Zana’nın, kurmayı planladıkları yeni partiyi anlatırken “Ekolojik toplum anlayışını hayat tarzına dönüştürmek istiyoruz.” demesi de tesadüf değildi. Öcalan, 22 Eylül 2004′te avukatlarına bu kavramı şöyle anlatıyordu: “Kendi ekolojik toplum düşüncemi net olarak formüle ettim. Ekolojik topluma ‘birinci doğa’ diyorlar. ‘İkinci doğa’ toplumdur. Boockhin, ‘özgür doğa’ diyor; o da bunu Hegel’den almış. O da ‘birinci, ikinci ve üçüncü doğa’ diyor. Üçüncü doğa, özgür doğadır. Ben bunu tez, antitez ve sentez biçiminde Orta Doğu, Türkiye ve Kürdistan’a uyarladım.”

Bugün her ne kadar kapatılan DTP ve onun devamı olan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) üzerinde bir KCK baskısından bahsedilse de özünde bu iki parti de söz konusu sistemin meyveleri.

KKK YAPILANMASI

2004 yılına kadar fikrî bir altyapı olarak varlık gösteren sistem bu süreci takiben ete kemiğe büründü. Aralık 2004′te TÜDEK (Türkiye Demokratik Ekolojik Toplum Koordinasyonu) adı altında bir oluşum faaliyete geçirilmek istendi. Ancak bu oluşum başarıya ulaşmayınca Abdullah Öcalan’ın talimatları ile 2005 başında KKK (Koma Komalen Kürdistan – Kürdistan Demokratik Konfederalizm) adı altında yeni bir yapılanma içerisine girildi. Apo, 4 Nisan 2005′te KKK sisteminin ideolojik organı olarak PKK’yı yeniden kurdurduğunu duyurdu. 4 parçadan oluşan ve Türkiye’nin doğu ve güneydoğusu ile Irak, İran ve Suriye topraklarının bir kısmını içine alan bölgedeki tüm Kürt halklarının bu yasa dışı yapılanma içerisinde yer alması gerektiğini, sözde bayrağının ise ‘yeşil zemin üzerine sarı güneş içerisine kırmızı yıldız’ olduğunu ve kendisinin de yeniden inşa edilen bu oluşumun önderi olduğunu ilan etti. Özel yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı tarafından hazırlanan KCK iddianamesinde Öcalan’ın Kürdistan Demokratik Konfederalizm yapılanması ile ilgili taslak hâline getirdiği yazı metinlerini avukatları aracılığıyla PKK’nın üst düzey yöneticilerine ulaştırarak bu oluşum çerçevesinde yeniden yapılanmaya gidilmesi talimatını verdiği belirtiliyor.

KCK’YA GEÇİŞ

PKK’nın yasama meclisi olarak kabul ettiği KONGRA-GEL, Mayıs 2007′de örgütün anayasası gibi değerlendirdiği KCK (Koma Ciwaken Kürdistan-Kürdistan Topluluklar Birliği) sözleşmesini Orta Doğu (4 parça) ve Avrupa’dan 213 delegenin katılımı ile kabul etti. Ancak örgüt, sözleşmenin kabul tarihi olarak 17 Mayıs 2005′i esas alıyor ve oluşumu KKK’nın devamı olarak görüyor. KCK sözleşmesinin ikinci maddesinde bu oluşum şöyle tanımlanıyor: “Koma Civakên Kürdistan demokratik, toplumcu-konfederal bir sistemdir. Demokrasi, cinsiyet özgürlüğü ve ekolojik yaşamı esas alır. Toplumcu, yatay ve piramit tarzı bir örgütlenmedir. Halk toplulukları iradesini komün, ocak, meclis ve kongreler ile ortaya koyar. Aynı zamanda seçilmiş ve denetlenebilir demokratik yönetimler yolu ile kendini yönetirler. Topluluk demokrasisi, toplulukların eşit ve özgür bir arada yaşaması benimsenir. Her düzeyde katılımcılığı öngörür. İçte demokratik ulusu, dışta ise ulus üstülüğünü esas alır. Devlet olmayan örgütlenmiş, demokratik, siyasal ve toplumsal organizasyondur.”

KCK sözleşmesinde bahsedilen ‘demokratik toplumcu-konfederal sistem’in, üye kabul eden, yargılayan, silahlı mücadele yapan, mahallî ve merkezî teşkilatları olan, özellikle yerel yönetimler üzerinde söz sahibi olmaya çalışan fakat her şekilde Abdullah Öcalan’ın önderliğini dikte eden bir yapı olduğu vurgulanıyor.

Sözleşmenin ‘ilkeler’ bölümde yer alan ifadeler ise dikkat çekici: “Kürdistan toplumuna dayatılan siyasi anlamda sömürgecilik, ekonomik anlamda açlık, işsizlik, yoksulluk ve talan, kültürel olarak asimilasyon ve soykırım, askerî olarak da işgal konumuna karşı, Kürdistan toplumunun cinsiyet özgürlüğüne ve ekolojiye dayalı demokratik örgütlülüğünü, demokratik toplumcu konfederalizm esaslarına göre ve radikal demokrasi çizgisinde yaratmak. Kürdistan demokrasisini komşu halklarla birlikte geliştirmek. Kürdistan toplumu içindeki her türlü gericiliğe karşı mücadele ederek, birey ve toplumun ruhsal, düşünsel ve maddi gelişimini demokratik hak ve özgürlükler çerçevesinde gerçekleştirip ilerletmek. Toplum içinde yaş, cins, sınıf, ulus, etnisite, inanç farklılıklarına özgürlük alanı oluşturmak ve bu farklılıklardan kaynaklanan eşitsizlikleri ortadan kaldırmak.”

Netice itibariyle KCK’yı sadece şehirlerde kargaşa çıkaran bir faaliyet biçimi olarak ele almak, oluşturulan sistemi hafifsemek anlamına gelir. Sistem, bugün geldiği nokta itibariyle PKK’yı ve onun legal uzantılarını yutmuş durumda. KCK dışında aktif bir Kürt siyaseti geliştirilmediği sürece, PKK güdümündeki siyasal oluşumların KCK ile başa çıkmasını veya bu oluşumun etkisini kırmasını beklemek manasız. Kısaca KCK, şehirlerde sadece kargaşa çıkaran basit bir örgütlenme değil, toprak eksenli bir konfederal model talebidir.

(Melik Duvaklı, Aksiyon, Ocak 2010)

CHP’de Militan Aday Talebi

Sırrı Sakık’ın, ‘Baykal’ın CHP’ye PKK’lı militan aday talebi’ iddialarından sonra yeni bir şok daha: Baykal’ın PKK AB sorumlusuyla görüşmesinin ayrıntıları.

BDP’li Sırrı Sakık’ın, “Baykal bizden 20 militan istedi” sözlerinin ardından 1999 yılındaki CHP-HADEP ittifakı görüşmelerini gerçekleştiren dönemin İnsan Hakları Derneği Mardin Şube Başkanı Cemil Aydoğan’ın iddiaları adeta şok etkisi yarattı. Aydoğan, Baykal “PKK’nın Avrupa sorumlusuyla da görüştü” dedi. Aydoğan, “O dönem bana CHP ile HADEP arasındaki ittifak için katkı sunulması önerildi. Görüşmeleri ben gerçekleştiriyordum ve bizzat Baykal’la görüşüyordum. Kapısı bana sürekli açıktı” şeklinde konuştu.

Cemil Aydoğan

BAYKAL MİLİTAN İSTEDİ

Görüşmeler devam ederken, Baykal’ın kamuoyu baskısındanda çekindiğini aktaran Aydoğan, bundan dolayı listesine almak istediği isimlerin, kamuoyunun tanıdığı HADEP’li isimler olmasını istemediğini aktardı. Buna çözüm olarak Baykal’ın gerekirse dağda olup da isimleri bilinmeyen militanlara razı olduğunu iddia eden Aydoğdu şunları aktardı:

GÖRÜŞME AYARLA

“Sırrı Sakık, Murat Bozlak, Sedat Yurttaş gibi HADEP’in genel merkezdeki önemli isimleri, partinin genel merkezindeki isimlerin Baykal’ın listesine girmesini istiyordu. Ancak Baykal da, ‘Prosedüre uygun 18 sade insan gönderin, isterse dağdaki adam olsun. Ben hepsini milletvekili yaparım. Ama sizin durumunuz beni sıkıntıya düşürür, siz aday olmayın. Onları seçilecek yerlere koyarım’ diyordu. Bir gün beni yine çağırdı ve ‘Cemil beni bunların elinden kurtaramaz mısın? Avrupa’da bunların sorumlu morumluları yok mu’ dedi. Ben de gülerek ‘Vardır’ dedim. Liderleri Avrupa’dadır. Ama Avrupa sorumluları da var’ dedim. Ardından Baykal bana ‘Sen ve Ahmet Türk, başımın üstünde yeriniz var. Ama 18 yeni isim getirin. İstersen dağdaki insanı getir. Yeter ki Yüksek Seçim Kurulu geri çevirmesin’ dedi. Deniz Baykal bunu bana kendi makam odasında deklare etmiştir.” Aydoğan bütün bunlar yaşanırken Baykal’ın kendisine şu sözleri söylediğini de iddia etti: ‘Telefonlar dinlenir. Korkarım. Devletin iti, miti var. Dışarıya yayılırsa rezil oluruz.’

MAKAMINDA KONUŞTUK

İttifak görüşmeleri kapsamında Baykal’la 10-15 defa makamında görüştüğünü kaydeden Aydoğan, Baykal’ın PKK’nın Avrupa sorumlusuyla görüştüğünü ileri sürdü. Aydoğan şunları ileri sürdü: “CHP Genel Merkezi’ndeki makamında görüşüyorduk. Baykal’ın Özel Kalemi Nesrin Baytok idi. Baykal HADEP’in Genel Merkezi’ndeki Sırrı Sakık, Murat Bozlak, Sedat Yurttaş gibi isimlerden kurtulmak, onları devre dışı bırakmak için PKK’nın Avrupa sorumlularıyla görüşmek istedi. Bana ‘Bunlar beni sıkıntıya düşürüyorlar’ dedi. Avrupa sorumlularıyla görüşmesini sağlamaya çalıştım ama bir süre sonra bana ‘Örgütün Avrupa sorumlularından Tuncelili biri gelip benimle görüşecek’ dedi. Kimdi, neydi bilmiyordum ama gelip Ankara’da Baykal’la görüştü. Tanıyamadım. Muhtemelen, benimle görüşürken başka kanallarla da görüşüp Avrupa sorumlularına ulaşmıştı.”

Deniz Baykal

SES KAYDI DA VARDI AMA KAYBOLDU

Kendisinin aslen CHP kökenli olduğunu ve bir dönem CHP Kızıltepe İlçe Başkanlığı için Baykal’ın kendisine güvendiğini kaydeden Aydoğan, “O dönem beni ve Ahmet Türk’ü CHP’li kabul ediyordu ve ikimize güveniyordu. Bende görüşmelerin ses kaydı da vardı. Gizli olarak sesleri alıyordum ki, konuşmaları unutmayayım. Akşam gelip dinliyordum ve değerlendirme yapıyordum. O da kayboldu” dedi.

(www.aktifhaber.com, Şubat 2010)