Muzik calici calismiyor


EDEPSİZLİK

Takvim Gazetesi Rezilliğin Son Perdesini Çekti

Bugünkü manşetinde büyük bir fotoğraf yayınlayan Takvim Gazetesi “Takvim Hoşgörünün Fotoğrafını Çekti” notuyla meşru göstermeye çalıştığı bir rezaleti farkında olmadan gözler önüne serdi.

Bodrum’da çekilmiş bir fotoğrafı manşetinden yayınlayan Takvim Gazetesi, Cuma Namazı kulan insanlarla yanıbaşlarında sahili et pazarına çevirmiş çırılçıplak ya da yarıçıplak güneşlenen kadınları bir arada fotoğrafladı.

İlk Cuma manşetini gazeteye layık gören sayfa sekreterleri Fotoğrafı ” Takvim hoşgörünün fotoğrafını çekti” arabaşlığı ile okura pazarlamayı tercih ettiler.

BÜYÜK BİR İFŞAAT!

Takvim Gazetesi meşru ve güzelmişcesine göstermeye çalıştığı bu durumu manşetine taşırken aslında müslümanlar ve ülke adına göz yaşartan bir skandalı gözler önüne serdi.

Cuma Namazı kılan insanların hemen yanında çırılçıplak güneşlenmekten namaz saatinde bile vazgeçmeyen, hatta önlerinden geçmekten çekinmeyen kadınları hoşgörü ile izah etmeye çalışan TAKVİM GAZETESİ, esasında İslam ve Müslümanlara karşı uygulanan “çıplak zulmün” fotoğrafını çekti.

KUR’AN’I DA ÖYLE DİNLİYORLAR!

Ayrıca Tarihi Necip Nalbant Camisi’nde Cuma Namazı sırasında istiflerini bozmadan sereserpe caminin 1 metre yakınında durmaya devam eden çıplaklar, bu tavırlarından dolayı Cuma sırasında okunan Kur’an-ı Kerim’i de o halde dinliyorlar.

(M. Fatih Gediman, 14.08.2010)

Felaket Nişanı

Rick Imirowicz (left) and his husband Terrance Health hold hands to pose for a videographer after their wedding ceremony at All Souls Unitarian Church on March 9, 2010 in Washington, DC.

Rick Imirowicz ve Terrance Health iki erkek, kilisede eşcinsel evlilik yaparken, Amerika, 2010.

Dünyanın Birçok Ülkesinde Eşcinsel Yaşantıların Yaygınlaşması ve Bu Gayri Meşru Olayın Birçok Ülkede Alenen Resmileşmesi Şunun Göstergesi ki: Dünya Büyük Felaketlere Doğru Sürükleniyor. Zaten Deprem, Sel, Kuraklık, Büyük Kazalar- Felaketler, Aile Kurumunun Yıkılması Aklını Kullananlar İçin En Büyük Nişanlarıdır!

Materyalizm Tufanında Boğulmak

Son günlerde Siirt’te, Edirne’de, Manisa’da, Kayseri’de, Şanlıurfa’da diye devam eden sarkıntılık, tecavüz gibi gayri insanî ilişkilere yönelik haberler ardı adına geldi.

Kimisi sokakta, kimisi öğrenci veya yetiştirme yurtlarında, kimisi okullarda, kimisi de aile içinde yaşanmıştılar.

Bu olaylar üzerine, Milli Eğitim Bakanlığı yatılı okulların yurtlarını kapatma kararı aldı. Öğrenciler evlerinde kalacak ve taşımalı olarak okullarına gidip gelecekler.

Niye? Bu olaylara yurtların adı da karışmıştı. Kapatmanın tek gerekçesi bu ise o halde okulları da kapatalım. Çünkü okulların ve öğretmenlerin adı da karıştı.

Bu son karardaki acelecilik, Milli Eğitim Bakanlığı açısından bir talihsizlik. Bir kararın, bazı olumsuzluklara indirgenerek verilmesi, eğitim sistemimizde karar mekanizmalarının uzun soluklu planlarının olmadığını, kararların günü birlik alındığının açık bir göstergesi.

Bu plansızlığa en güzel örneklerden biri de, Hüseyin Çelik döneminde büyük iddialarla açılan ve seçme öğrenciler alınan Sosyal Bilimler Liseleri’nde yaşanıyor. Osmanlıca, Farsça, İngilizce, Almanca gibi birçok dil aynı anda öğretilerek alışılmışın çok ötesinde bir eğitim veriliyordu. Bakan değişti, okullar gözden düşüp sıradan liselere dönüştürüldü.

Okul kantinlerinde satılan çok sayıda zararlı ve sağlıksız üründen, öğrencilerin kurtarılmasına yönelik çalışmalarımızı sunmak üzere hem Hüseyin Çelik’ten hem de Nimet Çubukçu’dan yıllardır randevu talebimize cevap vermelerini bekliyoruz. Ama nafile. Öğrenciler olmasa onlarda çok iyi idare edecekler okulları. Demek ki tüm sorun, öğrencilerin varlığında.

* * *

Malum olayların bir kısmı ensest ilişki, kimisi ise bebek yaşta çocuklara tecavüz. Failleri; öğretmen, polis, asker, iş adamı, okul müdürü, öğrenci, sokak serserisi diye uzayıp gidiyor. Din ve ahlakın öcü olduğu bir ülkede, benzer hadiselerin olması gayet doğal bir sonuç değil mi?

Bir kısmı durumdan mutlu olsa bile ezici çoğunluk, bu şeytanî olaydan muzdarip ve acı çekiyor olabilir. Fakat normal olmayan bir durum var sanki. Her gün olup biten ama basına yansımaması için gayret gösterilen benzer olaylar, arka arkaya servis ediliyor. Acaba neden? Ne tür bir çıkar öngörüyorlar? İktidara veya başka yerlere mesaj mı veriliyor?

Amaç bu olsa bile yüzümüze vurulan bu aşağılık eylemlerin, basında yer almasının yadırganması doğru olmasa gerek. Asıl yadırganması gereken, Siirt’te bir yıl önce meydana gelmiş olan olaydan haberdâr oldukları halde, ne yargının, ne bürokrasinin ne de diğer çevrelerin gereğini yapmamış olması değil mi? Neden acaba? Peki neden benzer tüm olaylar için hemencecik yayın yasağı koyuyorlar?

Bu haberleri manşetlerine taşıyan gazete ve televizyonların hallerini ‘ele verir talkını kendi yutar salkımı’ sözü özetliyor olmalı. Bir yandan sarkıntılık ve tecavüz olaylarını manşetlerinden eleştirirken diğer yandan gazetelerinin her sayfasındaki üstsüz ve porno resim, haber ve çağrılarıyla gerçek yüzlerini göstermeye devam ediyorlar.

İlkokul çağındaki çocuklara bile aşk hayatı yaşattıkları dizileriyle, ahlaksızlığı teşvik edenlerin sapkınlıkları, ayan beyan ortada iken attıkları manşetler ile yaraya tuz basmaya devam ediyorlar. Boynuzun kulağı geçtiğini ispatta yarışan Türkiye medyası, bu denli seviyesiz ve ilkesiz yayıncılığı; akıl hocaları olan küresel merkezleri bile hayran bırakacak düzeyi çoktan aşmış durumda.

Siyasetin, RTÜK’ün ve dahası okur/izleyicinin, sessiz kalarak dolaylı destek verdiği yetmezmiş gibi satın alarak/izleyerek verdiği destek, bütün bu iffetsizliğe ortaklık anlamı da taşıtmaz mı?

“Bu cinsel şiddet meselesi nasıl çözülür?” diye kafa yoran Ayşe Arman, başta kendi gazetesi ve grubunun yayın organlarına telkinde bulunsa, yorulmasına hiç de gerek kalmayacak. Ama yine de dertlenmiş işte. Arman, “Adamları Taksim meydanında sallandıralımın dışında daha yapıcı” öneriler bekliyormuş. Hâlbuki sorun tam da burada. Bu fikrin Ayşe Armanı mutlu etmeyebilir ama olsun biz yine de önerimizi yapalım. Taksim meydanı artık ‘bayram’ yerine döndüğüne göre, münasip bir yer bulup –mesela Kızılay Meydanı olabilir– kızına, torununa ya da iki yaşında bir bebeğe tecavüz edecek kadar aşağılaş(tırıl)mış bu insanları üreten düzenin mimarlarını sallandırmak, oldukça isabetli bir çözüme götürecektir.

(Kemal Özer, www.timeturk.com, 03-05-2010)

Laik Onaylı Türban

Baykal Filmi Böyle Bir Finalle Bitmemeliydi!

Rusların Matruşka bebeklerini bilirsiniz. Hepsi de iç içe geçmiştir. Birini kaldırsanız, altından bir bebek daha çıkar. Onu kaldırsanız, altından bir bebek daha! Yani, bebek içinde bebekler vardır. Sizin, bir tane gördüğünüz bebek, aslında birkaç tanedir. Hani, nar ile ilgili bilmecede de; çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane deriz ya, bu da böyle bir şey. Eğer çok yönlü düşünülürse, Baykal’ın seks kaseti olayının da tek boyutlu olmadığı görülecektir! Tıpkı, Matruşka bebekler gibi, olay içinde olay vardır. Asıl mesele şu: Bu olaya bir tek yönüyle mi bakacağız, yoksa bütün boyutlarıyla mı? Eğer tek bir pencereden bakarsak, olayın bir yönünü belki aydınlatabiliriz ama diğer yönleri karanlıkta kalır. O halde, olaya bütün yönleriyle bakmak zorundayız. Hem yatak odası görüntülerine, hem de bu görüntülerin yayınlanmasının ardından gelen istifaya!

Deniz Baykal ve Nesrin Baytok

BAYKAL, KOMPLO DEDİ, GİTTİ!

Malûm, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gecenin ilk dakikalarında bir kaset yayınlandı internet sitelerinde. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile CHP Milletvekili Nesrin Baytok’un yatak odası görüntülerinin yer aldığı kasetten 4 gün sonra, yani dün öğle saatlerinde kameraların karşısına geçen Deniz Baykal, CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa ettiğini açıkladı. İstifa kararını açıklarken de; Bu, bir kaset olayı değildir deyip ekledi:
Bu, bir komplodur!
Baykal, CHP Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında şunları da söyledi:
- Önümüzdeki komployu gerçekleştirenler, bunu sapık oldukları için ya da ticari kazanç sağlamak için veya şantaj yapmak için düzenlememişler, siyaset yapmak için düzenlemişlerdir.
- Benim CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa etmem, hiçbir şekilde bu komploya teslim olmak ya da kaçmak anlamına gelmez. Tam tersine bu bir meydan okumadır. Bu anlayışla bugün CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa ediyorum.
- Benim istifa kararım, hem Türkiye siyasetini, hem CHP’yi yeniden tanzim etmek isteyenlere bir imkân tanıyacak, hem de CHP’ye bu komplo ile hesaplaşma fırsatı verecektir.
- Meskene tecavüz ve ileri teknoloji kullanımı yoluyla tezgahlanan, bu komplonun iktidar gücü ve olanakları seferber edilmeden, bir muhalefet partisi genel başkanına karşı bu kadar fütursuzca icra edilebilmesi mümkün değildir.
- Bu komplo bugünkü siyasi konjonktürün eseridir, yıllardır bekletilen bir kaset yoktur! Bir kaset ele geçirilmiş değildir, bir komplo imal edilmiştir, taze, iki haftalık bir komplo vardır.
- Bu komplonun hedefi bir kişi değildir, onun çok ötesinde CHP’nin neredeyse tek başına yürüttüğü, Cumhuriyet’e, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne sahip çıkan sivil darbeye, sivil dikta rejimlerine karşı vermekte olduğu mücadelesidir.
- Umarım bütün bu yaşananlar ve benim istifam Türkiye’de yeni bir uyanışın başlangıcı olur. Yalansız, dürüst, cesur bir duruş sergilemek sadece benim işim olmamalıdır.

İSTİFA ETMEYİP DE NE YAPACAKTI?

Bunları aktardım ki, tarihe not düşülsün ve bu sözler; hem hafızalardaki, hem de arşivlerdeki yerini alsın!
Baykal’ın sözlerini aktardığıma göre, şimdi de istifanın yankılarını aktarayım.
Baykal, istifa kararını açıkladıktan sonra, partililerin alkışları ve gözyaşları arasında otomobiline bindi ve böylece 37 yıllık siyasi hayatını da noktalamış oldu! Gider gitmez de demeç furyası başladı.
Kimi CHP’li, kimi de başka partilerden olan siyasiler, şöyle demeye başladılar:
Sayın Baykal, istifa ederek onurlu bir politikacı olduğunu gösterdi! Bu çirkin olayın gündeme getiriliş zamanlaması çok dikkat çekici! Bu zamanlama masum değildir! Baykal’a yapılan haksızlık, herkesin vicdanını rahatsız etmiştir! Siyaset sahnesinden 40 yıllık bir yıldız kaymıştır! Sayın Baykal gibi bir kimliğin, bir komplo sonucu Türk siyasetinden tasfiye ediliyormuş gibi bir duruma düşmesini içimize sindiremiyoruz!
Görüyorsunuz ya;
Bay Baykal, çok değerli bir siyasetçidir, bir yıldızdır ama, komploya kurban gitmiştir!
Hep böyle olur ya;
Kel ölür, sırma saçlı olur!
Kör ölür, badem gözlü olur!
İyi, hoş da; komplo bunun neresinde?
Haydi, diyelim ki;
Gardıropun içine kamera koymak bir komplodur! Elde edilen yatak odası görüntülerini internet sitelerinde yayınlamak bir komplodur!
Peki ama, sormazlar mı adama;
Gayrimeşru ilişkinin, daha doğru ifadesiyle zinanın yaşandığı evi ayarlayan kimdir? O da mı komplodur?
Seni kolundan tutup, kafana silah dayayıp zorla mı götürdüler o eve? Pantolonunu zorla mı çıkarttılar?

Ya Nesrin Baytok?
Onu da mı zorla soktular koynuna?
Zorla mı zina yaptırdılar sana?
Öyle diyorsun ya;
Bu olayın eski olmadığını, ortada yıllardır bekletilen bir kaset bulunmadığını, taze ve hatta iki haftalık bir olay olduğunu söyleyip, görüntülerin doğru olduğunu ikrar ediyorsun ya, söyle o zaman;
Sen ki, evli bir adamsın! Bir erkek olarak, elbette cinsel ihtiyaçların olabilir! İhtiyacını niye kendi karınla değil de, elin karısıyla gidermeye kalkıyorsun?
Komploymuş, tuzakmış!
Harama uçkur çözen sen! Evli kadınla yatan sen! Soyunan sen, giyinen sen!
Bütün bunlar ayıp değil, günah değil ama, görüntüleyenlerin ve servis edenlerin yaptığı komplo, öyle mi?
Her şeyi yapan sen,
Bütün bunlar mizansen!
Hani, bir Nasreddin Hoca fıkrası vardır:
Evine giren hırsızdan dolayı; Niye kapını kilitlemedin? Niye pencereyi açık bıraktın? Niye derin uykuya daldın? diye, herkes Hoca’yı suçlayınca, merhum şöyle demiş ya;
Tamam, bütün bunlardan dolayı suçluyum! Peki, hırsızın hiç mi suçu yok?
Tamam, herkes suçludur, herkes Baykal’a komplo kurmuş ve onu tuzağa düşürmüştür! Yani Baykal’ı o zina evine başkaları götürmüş, Nesrin Baytok’u oraya başkaları getirmiş, soyunmalarını isteyip, aynı yatağa sokmuşlar!
Yani herkes komplo kurmuş, suç işlemiş!
Peki ama;
Baykal’ın hiç mi suçu yok?
Her zaman söylerim;
Bir insan ki, bir misyon adamlığına soyunmuşsa, bir liderlik ve önderlik iddiası varsa, ilk yapması gereken şey, uçkuruna sahip çıkmaktır! Uçkuruna sahip çıkamayan bir adam, hiçbir şeye sahip çıkamaz, hiçbir şeyi savunamaz!
Şimdi kalkmış; istifa kararı vermesinin dürüstlük ve cesaret olduğunu söylüyor!
İstifa etmeyip de, ne yapacaktın ki?
Bu ayıpla, bu günahla, bu çirkinlikle o koltukta oturmaya devam mı edecektin?
İstifada geç bile kaldın!

BARİ, BİR ÖZÜR DİLESEYDİ!

İsterdim ki; istifa kararını açıklarken, erkekçe, mertçe ve yiğitçi konuşsan, her şeyden önemlisi, aldattığın karından, evet Olcay Hanım’dan özür dilesen, sonra da millete seslenip; Şeytana uydum! Nefsime yenik düştüm! Pişmanım desen, bu millet belki de affederdi seni!
Ama sen ne yaptın?
Çekilirken bile vuruşarak çekilmeyi tercih ettin ve Hükümeti suçladın!
Hükümeti suçlarken, bu olayın mağdurlarını hiç düşünmedin! Olcay Hanım’ı düşünmedin, evlâtlarını ve torunlarını hiç düşünmedin!
Ya Nesrin Baytok’un kocası? O adam, şimdi insan içine nasıl çıkacak? Aldatılan koca olmanın ezikliğine nasıl tahammül edecek? Ya Baytok çiftinin çocukları! O çocuklar annelerinin yüzüne nasıl bakacak, babalarının yüzüne nasıl bakacak? Çevrelerine ne diyecekler?
Ömür boyu utanç içinde olacaklar!
Beraber olduğun kadın, bir sokak kadını olsaydı, belki bir izahı olabilirdi! Ama sen, evli bir kadınla ilişkiye girdin! Üstelik o kadını, Adnan Keskin gibilerin uyarılarına rağmen, milletvekili yaptın!
Bunun, hiçbir izahı yok!
Ama sen, bu iğrençliği Hükümetle izah etmeye yelteniyorsun!

HÜKÜMET NİYE KOMPLO KURSUN Kİ?

Ne yani, meskene tecavüz eden Hükümet mi? İleri teknolojiyi kullanıp, zina odasına kamera yerleştiren Hükümet mi? İktidar gücü ve olanakları seferber edilmeden böyle bir komplonun kurulması mümkün değil diyorsun!
Allah’tan kork be adam!
Herkes suçlu, herkes komplocu. Bir tek sen sütten çıkmış ak kaşıksın, öyle mi?
Sen gel, külahıma anlat onu!
İktidar sana niye komplo kursun ki?
Merhum Necip Fazıl Kısakürek’in;
Ey düşmanım! Sen benim ifadem ve hızımsın. Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lâzımsın dediği gibi, bu iktidarın da Baykal’a ihtiyacı var! Baykal gibi, dişine uygun bir muhalefet lideri varken, ona komplo kurup da, CHP’nin başından gitmesini niye istesin ki?
İktidar; değil Baykal’a komplo kurmayı, onu başının tacı yapsa yeridir! Zaten, bunu Tayyip Erdoğan da sık sık söylüyor ya. Meselâ, 16 Mart 2003’teki Kırklareli Mitinginde şöyle demişti ya;
Aman Baykal yapma, bu kadar gergin olma! Sen bize lazımsın. Sen ana muhalefette oldukça, AK Parti daha güçlü olarak yoluna devam edecek.
Bunu söyleyen bir Erdoğan, Baykal’ın gitmesini hiç ister mi? Elbette istemez.
Zaten Erdoğan da buna sinirleniyor ya!
Baykal’ın suçlamaları üzerine, dün demiş ya;
- Ana Muhalefet Lideri’nin yaptığı açıklamalar en az yaşananlar kadar düzeysiz ve çirkindir! Siyasal karalamaya dönüktür. Bütün bu yaşananların sorumluluğunu siyasi iktidara yüklemek, ahlâksız bir iftiradır, büyük bir hezeyandır.
Gerçek de bu değil mi?
O Erdoğan ki; görüntülerin yayınlandığından haberi olur olmaz; Ne yapın, edin; kaldırtın o görüntüleri diyen adamdır.
O Erdoğan ki; AK Parti kurmaylarını uyarıp, Tek bir kelime bile söylemeyin diye talimat veren adamdır!
O Erdoğan ki; MİT’e çağrı yapıp; Bulun bu işi yapanları diyen adamdır!
Böyle bir adam, şimdi komplo kurmakla suçlanıyor, iyi mi?
Kendine güldürme Baykal!
Zaten battın, batacağın kadar,
Bari komik olma!

BÖYLE BİTMESİNE ÜZÜLDÜM!

Son olarak şunu söyleyeyim:
Bay Baykal’ın, diskurdan dolayı değil de, uçkurdan dolayı gitmiş olmasına gerçekten de üzüldüm!
Düşünebiliyor musunuz;
37 yıl boyunca siyaset yapacaksın, ülkenin gidişatına öyle veya böyle yön veren bir konumda bulunacaksın, yıllar yılı zirvede kalacaksın ama siyasi hayatın, beklenmedik bir sonla noktalanacak!
Keşke yatak odasında değil de, Kurultay salonunda bitseydi bu iş! Keşke, rezaletle değil de, siyasi hezimetle noktalansaydı! Keşke bir kadın tarafından değil, siyasi rakipleri tarafından düşürülseydi!
Ayıpla değil, kayıpla gitseydi!
Ama, her zaman deriz ya;
Bir insanın kendi kendine yaptığını, bütün dünya bir araya gelse, yapamaz!
Sonuç itibariyle;
Baykal kendi etmiş, kendi bulmuştur!
Gerisi, hikâyeden martavallar!

Baykal geri döner mi?
Dünün özeti: Baykal istifa etti. 22-23 Mayıs’taki Kurultay’a kadar Genel Başkanvekilliği’ni Cevdet Selvi yürütecek! Kemal Kılıçdaroğlu, Kurultay’da aday olmayacağını açıkladı.
Bu gelişmeler; Baykal’ın istifa etmekle siyasi manevra yaptığı yorumlarını da beraberinde getirdi. Acaba, gerçekten de geri dön çağrılarına direnemeyen Baykal, geri döner mi? Demirel 7 defa gitti, 8 defa döndü ya, o da dönebilir! Bu manevraları çok gördük!
Zaten, CHP Sözcüsü Mustafa Özyürek’in dünkü açıklaması da, döneceğini gösteriyor! Baykal’ın istifasını onurlu bir çıkış olarak değerlendiren Özyürek, onun bir anlamda suçlu ayağa kalk dediğini, Başbakan Erdoğan’ın da Baykal’ın iftiralarına cevap vermesini, suçlu olduğunun delili olarak göstermiş!
Şu hâle bakın; hâlâ suçlu arıyorlar! Baykal’a toz kondurmadıklarına göre, demek oluyor ki, Baykal geri dönecek!
Ama hangi yüzle döner, işte onu bilemem!

(Hasan Karakaya, Vakit, 2010-05-11)


Eğitimde Tecavüz Olayları

Tecavüz Var, Savcı Yok

Bir yıl önce Siirt Pervari’de sekiz çocuğun karıştığı tecavüz olayı yeniden gündeme gelince, bir skandal daha ortaya çıktı: İki ve üç yaşındaki iki kuzene tecavüz eden sekiz çocuk hakkında iddianame bile hazırlanmadı.

Pervari İlçesi’nde yaşanan tecavüz olayının ardından bir yıl geçmesine karşın iddianame hâlâ hazırlanmadı. Zanlılardan altısının olaydan sonra, diğer iki zanlının ise iddianamenin henüz hazırlanmadığı gerekçesiyle altı ay tutukluluğun ardından serbest bırakıldığı ortaya çıktı.

Pervari’de Atatürk Yatılı İlköğretim Bölge Okulu’nda okuyan 13-15 yaşlarındaki sekiz erkek öğrenci, çıplak fotoğrafını çekip şantaj yaptıkları 14 yaşındaki kız çocuğu D.S’den kendilerine çocuk getirmesini istediler, D.S. de iki kuzenini çocuklara teslim etti. 15 Nisan 2009 tarihinde H.S. adlı babanın oğlunun kaybolduğunu Emniyet’e bildirmesinin ardından iki ve üç yaşlarındaki iki kuzene ulaşıldı; her ikisi de tecavüze uğramış ve biri ölmüştü.

İddianame hâlâ hazır değil

D.S. ve tecavüze karışan erkek öğrenciler, Çocuk Esirgeme Kurumu’nda gözlem altına alınıp “cinayet”, “çocuğun nitelikli cinsel istismarı”, “çocuğun nitelikli cinsel istismarına yardım etmek” ve “hürriyeti tahdit” suçlamalarıyla tutuklandılar. Adli Tıp Kurumu raporu da çocukların yaptıklarının bilincinde olduğuna işaret ediyordu. Savcılığın soruşturması kapsamında, altı öğrenci 15 yaşın altında oldukları gerekçesiyle serbest kalırken, iki öğrenci tutuklandı ancak bu öğrenciler, iddianamenin hazırlanmadığı gerekçesiyle altı buçuk ay sonra serbest bırakıldı.

Aradan geçen bir yıla rağmen iddianame hâlâ hazırlanmazken, fezlekenin Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı’na da henüz gönderildiği öğrenildi.

(Taraf, 04-2010)

***

Tecavüz Vahşetinin Babası 28 Şubat

Yatılı İlköğretim Bölge Okullarıyla ilgili son günlerde meydana gelen olaylar ve toplumda artan rahatsızlıklar, 28 Şubat döneminde temelleri atılan sistemin artık çürüdüğünü de ortaya koydu. Siirt’te meydana gelen cinsel istismar olayları, “Yatılı İlköğretim Bölge Okulları” (YİBO) gerçeğini bir defa daha gündeme getirdi. Kesintisiz eğitime geçilmesi üzerine köylerdeki çocukların yatılı bölge okullarına çekilerek 8 yıl zorunlu eğitim verilmesi mantığıyla hareket eden dönemin Anasol-D hükümeti, sayıları 60′larda olan YİBO’ları 1998 yılında, kısa süre içinde 180′lere çıkarttı ve bu okulları kırsal bölgelere ve ilçe merkezlerine kadar yaydı. 6-7 yaşında ailelerinden kopartılan çocuklar 15 yaşına kadar aynı binada yarı karma bir biçimde barındırılarak, cinsel ve her türlü istismara açık hale getirildi.

GÜNBEY: BİZ UYARDIK

Bu okulların eski Sovyet mantığıyla dizayn edildiğini, kız ve erkek çocukları ailelerinin yanından alarak, toplu bir merkezde eğitmenin insani ve vicdani olmadığını o dönemde dile getiren Refayol hükümetinin Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Sacit Günbey, Vakit’e yaptığı değerlendirmede, “Haklı olduğumuz ne yazık ki bu gibi üzücü olaylarla ortaya çıkmıştır. O dönem biz bu uyarıları yaparken ve kendi iktidarımızda SHÇEK yurtlarında kız ve erkekleri ayırırken, ‘bu çağda bu kafa, yobaz zihniyet’ diye saldırılara uğramıştık. Buyurun işte, bize saldıran o zihniyetin ortaya çıkardığı manzara” şeklinde konuştu.

28 ŞUBAT’IN DAYATMASI

Günbey, sekiz yıllık kesintisiz eğitime geçişle birlikte insani ve vicdani olmayan iki uygulamanın; taşımalı eğitim ve YİBO sisteminin Türkiye’ye dayatıldığını belirterek, şunları kaydetti: “Biz çocuk esirgemeden sorumlu devlet bakanıydık. Büyük çocukların kaldığı yurtlarda ve rehabilitasyon merkezlerinde kız çocuklarıyla erkek çocuklarını birlikte istihdam ediyorlardı. Özellikle bu İzmir’deki Dünya Kiliseler Birliği tarafından desteklenen okul ve evlerde durum böyleydi. Biz buralarda bu çocukları ayırdık. Sonra o günlerde medya üzerimize geldi, ‘bu çağda bu kafa, yobaz zihniyet’ vs. diyerek bize saldırdılar, günlerce karalama kampanyaları yaptılar. Biz Türkiye çapında kendi kurumlarımızda kız ve erkek çocukların birlikte kalması uygulamalarına son verdik. Bütün yaptığımız buydu, ancak medya tarafından inanılmaz suçlamalara maruz kaldık.”

“TOPLU KALIMLAR ÇOCUĞUN GELİŞİMİNE UYGUN DEĞİL”

Günbey, “Düşünsenize, kız ve erkek çocuklar aynı yerde kalıyorlar, aynı binalar, aynı odalar; bu insan vicdanına sığar mı? Bunun yanlış olduğunu peşinen belirtmemiz gerekiyor. Biz Çocuk Esirgeme Kurumu’nda bir proje uygulamıştık, çocuk yurtlarında kalan çocukları ailelerine geri göndermiştik ve bunlara ücret bağlamıştık. Devletin okulları yatılı da olsa ne kadar masraflı olursa olsun çocuğa o şefkati ve sevgiyi vermiyor. Toplu kalımlar çocuğun gelişimine uygun değildir” diye konuştu.

SOVYET REJİMİNDEN KALMA

Günbey, YİBO’ların kesintisiz eğitimin neden olduğu sorunları çözebilmek maksadıyla yaygınlaştırıldığına dikkat çekerek, şunları söyledi: “YİBO’lar da tam komünist rejimlerin uygulamalarına benziyor. İnsani ve psikolojik özellikleri, cinsiyetleri dikkate alınmadan insanları bir yere doldurup yatılı eğitim vermeye çalışıyorlar. İnsanlar çocuklarını devlete emanet ediyor, devlet bu emanete iyi bakması lazım. Bakarken de bunun bütün ihtiyaçlarını ve namus ırz, can emniyetini temin ederek barındırması gerekiyor. Biz bunlarla mücadele ettik Ama maalesef o zamanlar birtakım insanlar bizi yobazlıkla itham ettiler. Şimdi haklı olduğumuz ortaya çıkıyor.”

(Vakit, Ali Eyvaz, Nisan 2010)

Eşcinsellik Hastalıksa Neden Günah?

Günlerdir eşcinsellik hakkında yazılıp çiziliyor. Bu konuyu eleştirenler, ülkenin ezici çoğunluğunun Müslüman olduğu görmezlikten gelinerek ‘özgürlük düşmanı’ ilan ediliyor ve suçluymuş gibi aşağılanıyorlar.

Hâlbuki Kur’an-ı Kerim, Hz Lut s.a.’ın peygamber olarak gönderildiği kavmin, bazılarında gelişen bu hâl için, “Sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir fuhşu mu yapıyorsunuz?” (A’râf 80 ve Ankebût 28) diyor. Bir sonraki ayette ise bu durum “azgınlık” ve “haddi aşma” olarak nitelendirilirken, onların “taş yağmuru” ile cezalandırıldığı belirtiliyor. Neml 54-55’de “hayâsızlık, edepsizlik” ve “ne yaptığını bilmeyen beyinsizlik” olarak nitelendiriliyor. Şu’ara 174’de ise bu kimselerin “iman ediciler olmadığı” haber veriliyor.

Müslümanlar için bu gayri fıtrî ve gayri ahlaki durumun hükmü ve bakışı bellidir. O halde Kur’an-ı Kerim’in tabiriyle tertemiz karşı cins eşleri bırakıp, kendi cinsi ile ‘livata’ da bulunmak insanî ve ahlaki bir durum olabilir mi? O zaman bu günahı alenileştirmek ve propagandasını yapmak kimin projesi?

Bu gayri fıtrî durumun mensupları “her ret, kabul içerir” diyor. Yanıldıkları nokta; eşcinsellik sorununun varlığının reddi değil, bu hâlin meşruiyet kazandırılması ve normalmiş gibi reklâm edilmeye ve propagandasının yapılmaya çalışılmasıdır. Sorunun varlığı başka, bunun propagandasının yapılması bambaşka.

Bu hâli meşrulaştırmak için, kendilerini hangi küresel güçlerin desteklediğini, bunun için ne tür imkânların sunulduğunu bilmek herkesin hakkı.

Herkes bilmeli ki; küresel ahlaksızlık tezgâhının bir parçası olan bu sorunun küreselleştirilerek alenileştirilmesi, nüfus planlaması konseyinin planlarından biri.

Bu nedenle, eşcinselliği teşvik edici çocuk oyunları hazırlanıp, bedava dağıtılıyor. Geyler için özel burslar veriliyor. Dernekler kurdurulup, giderleri finanse ediliyor. Spor kulüpleri kurdurulup, turnuvalar düzenlettiriliyor. Mesela American Airlines, American Eagle ve American Connection hizmetlerinde, bu örgütlerin üyesi eşcinsellere büyük indirimler sağlanıyor.

Eşcinsel erkeklerin geçirdiği travmaya yönelik sosyal ilgi ve verilebilecek destekleri inceleyen bir akademik çalışma hazırlayan Dr Michael Shernoff, HIV1, HIV2 virüsleri ve AIDS hastalığının ezici çoğunluğunun, eşcinsellerde görüldüğünü belirtip, “Ruh sağlığı uzmanları eşcinsel erkeklerin şifa bulmaları için destek verebilirler. Bu hastalığın tedavisi için hekimler, önemli bir rol oynayabilir” diyor.

Aileden Sorumlu Bakan’ın “bu bir hastalıktır” demesini sorgulayan, Yeni Aktüel Dergisi ise “hastalıksa neden günah?” sorusunu yöneltiyor. Aslında son derece doğru bir soru bu.

Meselenin dinî boyutu olmakla beraber, insanî, ahlakî ve siyasi boyutları olması nedeniyle Bakanın temkinli bir dil kullandığı ortada.

Çünkü din, yani İslam bunu ‘hastalık’ değil ‘fıtri sapkınlık’ olarak tarif ediyor. Bu ülkede kurucu iradenin mirasyedileri laikliği bir düz duvar gibi kullanır. Bu nedenle kimse düşüncesini gerçek kelimelerle açıklayamaz. Sayın Bakan, gerçeği düşündüğü gibi ifade etse ne olurdu? Elbette partisi için açılacak potansiyel kapatma davasının ana gerekçelerinden biri.

Küresel planları, bilip bilmediğini bilmediğimiz Aileden Sorumlu Devlet Bakan Selma Aliye Kavaf’ın bu fuhşiyyata, “hastalık” demekten başka çaresi elbette gözükmüyor.

Yine, Yeni Aktüel Dergisi’nin iddiasına göre her konuda beyanat veren bazı dindar yazarlar, eşcinsellik meselesinde soruları cevapsız bırakıyorlarmış. Elbette bu konuda konuşmak istenmemesi, konu hakkında İslam’ın hükmünün tartışmaya açık olmaması olabileceği gibi, gayri ahlaki bir meseleyi ‘konuşmaya değmez’ bulmuşta olabilirler. Lakin bugün bu tür bir sorun varsa; birileri insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi alanlara sığınarak, Yaratıcının murat ettiği yaratılış biçimine yani fıtrata aykırı, gayri insanî ve gayri meşru bir yaşamı meşrulaştırmaya çalışıyorlarsa işte buna kimse sessiz kalamaz.

Mesela, herhangi bir hayvan türünün karşı cinsi dışında yani kendi cinsi ile cinsel ilişki kurmaya çalıştığı veya teşebbüs ettiği söz konusu mudur? Elbette hayır! Çünkü insan dışındaki tüm yaratıklar, yine insanın kendi üzerlerinde fıtratlarını bozucu bir müdahalesi söz konusu olmadığı müddetçe buna girişmezler.

Fakat nefsinin, şeytanın ve şeytanlaşmış insanların kirli ve necaset dolu emellerine alet olmaları nedeniyle, karşı cinsi yerine hem cinsi ile ilişki kurmakla kalmaz, bunu alenileştirmek, yaygınlaştırmak ve meşrulaştırmak için çalışır. Dün de bugün de yaşanan bundan ibaret.

Toplumları iffetsizleştirmek, nüfus planlaması yapmak, normali anormalleştirmek, yeni tartışma ve kavga alanları oluşturmak için çalışan materyalist küresel imparatorluğun planlamacıları; soy arıtım, kısırlaştırma projelerinin başlatıldığı 1900′lerde GLBT (Gey, Lezbiyen, Biseksüel, Transcinsel kelimelerinin baş harfleri. Daha sonra GLBTT daha da sonra GLBTTIQ olacaktır) ismiyle bilinen politikalar geliştirirler.

Litvanyalı Yahudi bir ailenin oğlu olan esrarkeş Harvey Bernard Milk (1930-1978), kendisine sağlanan büyük imkânlarla eşcinsel haklarının geliştirilmesi konusunda çalışır. Eşcinsel hakları kahramanı ve ikonu ilan edilir. San Fransisko belediye başkanlığı yapan Milk, sonunda intihar eder.

Bu tür sapkınları kullananlar, ‘Deccal Tabakta’ kitabında sık sık geçiyor. Bu küresel güçler, AJWS gibi gey örgütlerine finansal destekler sunarak; özgürlük, insan hakları gibi maskelerle iffetsizliği küresel bir soruna dönüştürmeye çalışıyorlar. Bugün izlediğim bir komedi filminde bile ‘gey’ kelimesi defalarca geçirilerek, propaganda da sınır tanımadıklarını gösteriyorlar. Amaçları, başımıza ‘Sodom (Lut) Kavmi’nin başına gelenleri getirmek.

Bazı başörtülü yazarlar ile liberal ve solcu kalemlerde, bu küresel tezgâha kürek çekerek bilgisizliklerini ifşa etmekteler. Hâlbuki bütün bu kimseler geyliği kendi oğullarında görmeye tahammül edemezler. Bu halin normal olmadığını onlarda çok iyi bilirler.

(Kemal Özer, Timeturk, Nisan 2010)