Geçen haftaki laiklik ve sekülerlik kavramlarının ortaya çıkışına değinen yazıma yapılan iki eleştiriyle söze başlamak istiyorum. Okurlarımızdan Burhan Kartal, Fransız İhtilali sırasında burjuvazinin dine karşı tavır alışının, Kilise’nin monarşinin en yakın müttefiki olmasıyla doğrudan ilintili olduğunu, nitekim burjuvazinin Lyon’daki işçi ayaklanmalarından sonra korkuya kapılarak adım adım Kilise ile ittifaka yönelerek devrimci karakterini kaybettiğini ve laikliğin artık işçi sınıfının meselesi haline geldiğini hatırlatıyor ki, son derece haklı.
Okurlarımızdan, Şu Bizim Bizans-Byzantium 330-1453 (Remzi Kitabevi, 4. Baskı, 2009) adlı kitabın yazarı Radi Dikici ise, aynı yazıda Constantinus’a Doğu Roma İmparatoru dememin yanlış olduğunu, doğrusunun ‘Roma İmparatoru’ olduğunu belirttikten sonra bir resmin alt yazısının “tam bir felaket” olduğunu ekliyor. Radi Bey de haklı. Kullanılmayan bir başka resminkiyle karışan alt yazıyı şöyle düzeltiyorum: “313 tarihli Milano Fermanı ile Hıristiyanlara sınırlı da olsa serbestlik getiren Constantinus’un Roma İmparatoru Maxentius’u yendiği 28 Ekim 312 tarihli Milvian Köprüsü Savaşı’nı gösteren tablo.” Şimdi, geçen hafta bıraktığım yerden devam edeceğim.
Osmanlı’da laik rüzgârlar
Başından itibaren ‘herkesin dini kendisine’ prensibini izleyen Osmanlı Devleti’nde ruhani olanla dünyevi olan, Batı’daki gibi bir karşıtlık oluşturmamış, aksine birbirini desteklemişti. Bu bağlamda, meşruiyetini dinden alan ‘Millet Sistemi’nin de dünyevi açıdan genel olarak iyi işlediğini söyleyebiliriz, ancak Osmanlı Devleti ‘laik’ bir devlet değildi.
‘Laiklik’ kavramı, ülke gündemine ilk kez 1866′da Mustafa Fazıl Paşa tarafından sokuldu. Mısır Hıdivliği üzerindeki veraset hakkını 4,5 milyon Sterlin tazminatla ağabeyi İsmail Paşa’ya devrettikten sonra Fransa’ya yerleşen ve Yeni Osmanlılar hareketine verdiği destekle adını duyuran Fazıl Paşa, Sultan Abdülaziz’e Paris’ten yazdığı mektupla “Din ezeli gerçekler makamında durursa, yani dünya işlerine müdahale ederse, her şeyi yok eder, kendisi dahi yok olur. Hükümeti muhafaza etmediği gibi, harap eden eski kaideleri bırakalım, diğer devletlerde yerleşmiş, onlara mutluluk getirmiş yeni düzeni biz de uygulayalım” demişti.

Bu öneri ne Saray ne de Yeni Osmanlılar denen aydınlar grubunun ilgisini çekti. Yeni Osmanlılar devleti İslâmi kurallara göre ihya etmenin yollarını aramaya devam ettiler. Fakat Sultan Abdülaziz’in bu tavsiyeyi zihninin bir köşesine yerleştirdiği, 10 Mayıs 1868’de Şura-yı Devlet’in açılışında, Meclis’in yürütme fonksiyonlarının ‘dinden ayrılığı’na dikkat çekmesiyle görüldü. II. Abdülhamit’in tahta çıkma karşılığında ilan etmek zorunda kaldığı 1876 tarihli I. Meşrutiyet Anayasası da, “Devletin dini İslâm’dır” diyen 11. maddesine rağmen, gayrımüslimlerin haklarını koruması açısından laik unsurlar taşıyordu. Aynı şekilde başta padişahlar olmak üzere diğer yöneticilerin, siyasi, idari, hukuki ve sosyal problemleri halletmek için genellikle şer’i hükümleri görmezden gelerek örfi hukuka ağırlık vermeleri de laik uygulamalar sayılabilirdi. Örfi hukukun yanı sıra, fethedilen yerlerin eski hukuku, fetih sırasında yapılan antlaşma ve tanınan ayrıcalıklar ile ‘saltanat hikmeti’ gibi başka esneklik alanları da vardı.
Pozitivizmin etkisindeki kuşak
Bir sonraki kuşakta daha radikal düşünenler oldu. Jön Türkler tam anlamıyla pozitivist olmasalar bile bilimcilik, biyolojik maddecilik, otoriteryanizm, entelektüel elitizm, kitlelere duyulan derin güvensizlik, sosyal Darwinizm ve ruhban karşıtlığı gibi pozitivist yönelimlere sahiptiler. Örneğin, İttihatçıların sivil kanadının lideri Ahmet Rıza, dinin eğitim, idare ve siyaset üzerindeki nüfuzundan vazgeçtiği ‘laik’ bir düzenin inançlı bir savunucusuydu ve bilgisizlik taraftarlığını (obskurantizm’i) beslemekle suçladığı cahil imam ve softalara şiddetle karşıydı. Ancak ilginçtir, Ahmet Rıza, İslâm’dan materyalizme, hatta pozitivizme geçişi Hıristiyanlıktan materyalizme geçişe göre çok daha kolay bulduğu için, İslâm’ı Hıristiyanlığa tercih ediyordu.

İttihatçı Ahmet Rıza Bey
Bir başka Jön Türk Ahmet Ağaoğlu, pozitivist olduğu şüpheli, fakat laik ve ruhban sınıfı karşıtlığı kesin olan Fransız düşünür Ernest Renan’a yakındı. Din düşmanlığını hiç gizlemeyen Abdullah Cevdet, Jön Türklerin pek çoğu gibi, 1870 Paris Komünü sırasında ortaya çıkan büyük kargaşa ortamının burjuvazi üzerinde yarattığı korkudan hareket ederek ‘kitle psikolojisi’ üzerine bir teori geliştiren Fransız sosyal psikolog Gustave Le Bon’dan çok etkilenmişti. (Le Bon’a göre, entelektüel bir elit tarafından sıkı biçimde yönlendirilmeyen kitleler, kolaylıkla akıldışı davranışlara yönelirlerdi. Jön Türklerin ve onların ardıllarının kitlelere duyduğu derin güvensizliğin temelinde Le Bon’un görüşleri yatıyordu.)
Ziya Gökalp’in dine bakışı
Kendisini, hayata pozitivist olarak başlayan sosyolog Emile Durkheim’ın şakirdi olarak tanımlayan İttihatçı-Türkçü ideolog Ziya Gökalp, ileriki yıllarında Durkheim’ı eleştirerek pozitivizmden rasyonalizme kaydıysa da, özellikle dinle ilişkileri açısından pozitivistti. Nitekim 1916-1917’de, Şeyhülislamlığın kabine dışına çıkarılması, medreseler ve vakıflarla ilgili konuların ‘laik’ bakanlıklara aktarılması ve medeni hukukta düzenlemeler yapılması, dinci çevrelerden gelen büyük protestolara rağmen Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi ve cuma hutbelerinin Türkçe yapılmaya başlanması, Ziya Gökalp’in görüşleri doğrultusunda olmuştu.

Ziya Gökalp, Oğlu ve Kızı
Dinin kullanılması
Ancak İttihatçı kadrolar Milli Mücadele’nin ilk yıllarında dine karşı daha pragmatik bir tavır takındılar. Kürtler, Çerkezler, Lazlar gibi Türk olmayan unsurların Türklerle birliği için İslâm dinini sonuna kadar kullandılar. Halide Edip (Adıvar) ünlü Sultanahmet Mitingi’nde “Müslümanlar, Türkler, Türk ve Müslüman bugün en kara gününü yaşıyor!” derken, İstiklal Marşı’nın güftesinin yazarı Mehmet Akif Ersoy, halkı düşmana karşı savaşa çağıran vaazlar vermek üzere Anadolu camilerini geziyordu. Milli Mücadele’nin temel metinleri olan Amasya Tamimi, Sivas ve Erzurum kongrelerinin kararlarında defalarca İslâm’a, Halifeliğe atıf yapıldı. Örneğin Sivas Kongresi’ndeki ant içme cümlesi şöyleydi: “Makam-ı Celil-i Hilâfet ve Saltanata, İslâmiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek çalışacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billâh.”
Meclis’teki şeyhler
23 Nisan 1920’de Hacı Bayram Camii’nde yapılan Meclis’in açılış töreninde (özellikle cumaya denk getirilmişti) Kuran’dan ayetler okunduktan sonra hatim indirilmiş, Hacı Bayram Veli’nin türbesi ziyaret edilmişti. Öyle ki, muhafazakâr liderlerden Kazım Karabekir bile töreni ‘gereğinden fazla aşırı’, ‘koyu dindar’ ve ‘dervişâne’ bularak ‘tarihimizde hiçbir meclis böyle açılmadı’ diye yakınmıştı.
Üstelik bu ilk Meclis’te tek gayrımüslim üye yokken, 403 Müslüman üyeden 9’u şeyh, 85’i, dinî eğitim almış kişilerdi. Hem işlevsel hem de simgesel açıdan büyük önemi olan meclis başkan vekillerinden biri, Mevlana Celaleddin Rumi’nin 19. göbekten akrabası olan Abdülhalim Çelebi, diğeri ise Hacı Bektaş Veli soyundan gelen Cemaleddin Çelebi idi. Dahası, Abdülhalim Çelebi Meclis çalışmalarına uzun Mevlevi külahı ve özel Mevlevi kostümü ile katılırdı. Meclis’in başkanlık kürsüsünün arkasında ‘birbirinize danışınız’ anlamına gelen (‘ve emrehüm şura beynühüm’) dinsel bir yazı vardı. Meclis’in ilk yasalarından biri dinsel nedenlerle çıkarılan Men-i Müskirat (İçki yasağı) Kanunu idi. 1921’de kabul edilen bugünkü milli marşımızın güftesi dinsel metaforlarla doluydu.
Dahası da vardı. 1876 Anayasası’nın devletin dininin İslâm olduğu hakkındaki 12. madde hükmü başlangıçta 1921 Anayasası’na geçmemişti ama 1923’te Anayasa’nın 1. maddesi ‘Türkiye Devletinin hükümet şekli Cumhuriyet’tir’ şeklinde tadil edilirken, muhafazakâr çevrelere sus payı olarak 2. maddeye “Türkiye Devletinin dini, din-i İslâmdır” ibaresi tekrar konmuştu. Aynı yıl, Çankaya Köşkü’nün bahçesine iki minareli bir cami yaptırılması bile düşünülmüştü. Sonuç olarak Cumhuriyet başında ‘laik’ değildi, hatta Meclis’in bileşimi açısından Osmanlı Devleti’nden bile anti-laikti.
Laiklik rotası netleşiyor
Ancak rota kısa zamanda netleşti. İlk adım 3 Mart 1924’te Halifelik ve Şeyhülislamlık makamlarının, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması dinî taşınmazların Başbakanlık bünyesinde kurulan bir müdürlüğe nakli, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkarılması ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması oldu. 15 gün sonra medreseler kapatıldı. Ama bu radikal adımları dengelemek için olsa gerek, birkaç ay sonra onaylanan 1924 Anayasası’nda “Türkiye Devletinin dini, dini İslâmdır’ şeklindeki ifade korundu. Ayrıca 16. maddeye göre milletvekilleri, 38. maddeye göre de Cumhurbaşkanı, göreve başlarken dinsel yemin ediyorlardı. 26. maddede “ahkâm-ı şeriye hükümlerinin tenfizi” şeklinde bir ifade vardı. Bunları tekke ve zaviyelerin kapatılması; Latin alfabesi, dilde özleşme, kıyafet devrimi, ölçü sisteminin, takvimin, hafta tatili gününün değişmesi, hukuk, eğitim, idare ve yargıda değişiklikler izledi. Azınlık ve yabancı okullarında din eğitimi yasaklandı, buna paralel olarak müfredat ulusçuluk eğitimi ile takviye edildi. 10 Nisan 1928’de, Anayasa’daki “Devletin dini Din-i İslâmdır” ibaresi ile yemin metinlerinden ‘vallahi’ kelimesinin çıkarılarak yerine “namusum üzerine söz veririm” ifadesi getirildi. 26. maddedeki “ahkâm-ı şeriye hükümlerinin tenfizi” ifadesi de kaldırıldı.
Din yok, milliyet var
Peki, toplumun iliklerine işlemiş dinin böyle aniden sökülüp atılmasıyla ortaya çıkacak boşluğun neyle doldurulması planlanıyordu? Ekim 1926’da yazılmış olan ve Samsun Milletvekili Ruşeni (Barkın) imzasını taşıyan ve Mustafa Kemal tarafından okunarak yanına çeşitli işaretler ve notlar konmuş olan “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı makale ilk ipucunu veriyor. Dinin yerini ulusçuluk fikri alacaktı. Nitekim Türkiye hakkında yazılmış ilk İngilizce eserden biri olan Turkey Today’in (1928) yazarı Grace Ellison’a göre o yıllarda ‘ulusçuluk Türkiye’nin yeni dini, Misak-ı Milli Kuran-ı Kerim’i, İsmet İnönü ise Hazreti İsa’sı’ olmuştu. Yazar, Mustafa Kemal’in kendisine ‘Benim dinim yok ve bazen bütün dinler denize batsın istiyorum’ dediğini yazdığına göre, neyse ki Mustafa Kemal’in tanrı olmaya niyeti yoktu!

Ancak, Aralık 1930’da yaşanan ‘Menemen Olayı’ndan sonra dine karşı tutum daha da katılaştı. ‘Laiklik’ ilkesi, 1931’de CHP’nin ‘Altı Umde’si, (bugünkü ‘Altı Ok’) arasına girdi. Bu sırada, Mustafa Kemal’in emriyle dört koldan Kuran’ın ve hadislerin Türkçe tefsirleri yapılıyordu. Ardından ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı. Ama ulusçuluğun adeta bir din olarak ortaya konması CHP’nin 1935’te toplanan Dördüncü Büyük Kurultayı’nda oldu. Kurultay’dan sonra Dr. Adnan Adıvar’ın belirttiği gibi, ülkede Batı düşünüşünün, daha doğrusu Batı pozitivizminin egemenliği öylesine yoğundu ki, buna “düşünce demek yerine resmi dinsizlik doğması demek” daha doğruydu. Türkiye adeta “pozitivist bir anıtkabir” olmuştu!
Ve nihayet, 5 Şubat 1937’de CHP’nin ‘Altı Ok’u Anayasaya girdi. Anayasa’nın 2. maddesinden ‘devletin dini İslâm’dır’ ibaresi çıkarılarak madde “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.” şekline dönüştürüldü. 75. maddede yapılan değişiklikle ‘muaheze edilmeden (kınanmadan)’ felsefi içtihat, din ve mezhep mensubu olmak ve tarikat üyesi olmak, anayasal hak olmaktan çıkarıldı.
Böylece Cumhuriyet’in ilanından tam 13,5 yıl sonra ‘laik’lik anayasal bir ilke oldu. Peki gerçekten laik olunabildi mi? Bence hayır. Devletin laiklik dediği, Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da olduğu gibi, devlet eliyle belli bir dinin belli bir yorumunun, bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, ritüellerinden arındırılarak toplumu kontrol altında tutmak için kullanılması oldu. Sonunda laiklik, devletin ‘sivil dini’nin adı oldu.
Zelotlar ile Herodcular
Kemalizm, Sovyetler Birliği’ndeki gibi dinin sosyal köklerini kurutmaya çalışmadıysa da, bu radikal adımlar, dinin toplumsal yaşamın her noktasına nüfuz ettiği ‘eski düzeni’ 10-15 yıl gibi kısa bir sürede tarihe gömmek ve yerine Batılı tarzda modern, laik (ve elbette ‘Türk’) bir toplum inşa etmek gibi devasa bir iddia taşıyordu. Sonuç olarak, Cumhuriyet laikliğinin Fransa’dan esinlenen tepeden inmeci tarzı, halkla seçkinler (aydın) arasındaki yabancılaşmayı iyice arttırdı. Mete Tunçay’a göre, bu yanlışlıkla ulaşılmış değil, bile isteye varılmış bir sonuçtu. Cumhuriyet aydını kendini, toplumun ‘aydınlanmaya muhtaç’ diye tanımladığı kesimlerinden ayırmayı seçmişti. Bu tercihin günümüzde de devam ettiği görünüyor.
Yazımızı yine Mete Tunçay’ın dikkatimizi çektiği bir analoji ile bitirelim. İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee, 1925’te çağdaşlaşma sorunu karşısında İslâm toplumlarının tepkilerini açıklamak için Herodcular-Zelotlar şeklinde bir kavram çifti kullanır. Hz. İsa zamanında Hellenizm’in baskısıyla Yahudilikte doğan iki karşıt gruptan biri olan Zelotlar (‘Kızgın Bağnazlar’) kendilerininken daha güçlü bir uygarlıkla karşılınca korku ve tiksintiye kapılıp, dışarıdan gelen güce karşı olan her şeye sıkı sıkıya sarılmışlardı. Adını Kral Büyük Herod’dan alan öteki grup ise Hellenlerin üstünlüğünü kabul ederek onlara hayranlık duymayı ve onları taklit etmeyi seçmişti. Toynbee, Vahabileri ve Sünusileri Zelot püritenliğine, Batılılaşmacı Osmanlıları ise Herodcu taklitçiliğe örnek verir. Teşbihte hata aranmaz derler ya; yeni Zelotlarımız Batı kökenli her şeye karşı öfke ve tiksinti duymaya son vermezse, yeni Herodcularımız da taklitçilikten vazgeçip yaratıcı olmayı başaramazsa geleceğimiz pek de parlak gözükmüyor.
(Ayşe Hür, Taraf, 27.09.2009 )