Muzik calici calismiyor


METAFİZİK

Kabe’nin Sır Perdesi Aralandı

Cofrafyanın gizemli işaretleri tesadüf mü yoksa ilahi bir işaret mi? Kabe’nin konumu ilginç sonuçlar ortaya çıkardı.

Dünyanın altın oran şehri Mekke çıktı. Kabe bir doğrunun en mükemmel yerinden bölünmesi anlamına gelen altın oran noktasında bulunuyor.

Kabe’nin Güney ve Kuzey kutup noktalarına olan uzaklığının birbirine oranı altın oran olarak kabul edilen 1,618′i veriyor. Aynı oran enlem hesaplamalarında da çıkıyor..

Yönetmen Ender Çetintaya, ressamlar, sanatçılar ve grafikerlerin sıkça kullandığı 1,618′i Kabe’de nasıl tezahür ettiğini anlattı.

Bilgileri bilim adamlarına tasdiklettirdiğini söyleyen Çetinkaya, reklamcı olduğu ve ticari amaçlı kitabın yazıldığı eleştirilerini kabul etmiyor.

Çetinkaya ayrıca İstanbul, Mekke ve Kudus’ün üzerine düz çizgi çekildiğinde diz çökmüş insan silüeti çıktığını savundu.. Kitabında bunun detaylı şekillerinin olduğunu iddia ediyor.

Kabe ve Altın Oran

Cografyanın gizemli işaretlerini araştıran reklam yönetmeni Ender Çetinkaya konuyla ilgili “Kabe’nin sırrı” isimli kitabı yazdı. Çetinkaya CNN Türk’de Saba Tümer’in “Bu gece” programına konuk oldu. Tümer sordu, Çetinkaya merak edilenleri yanıtladı.

Saba Tümer: Altın oran nedir?

Çetinkaya: Altın oran bir doğrunun en mükemmel yerinden bölünmesi anlamına geliyor. Bir doğruyu en mükemmel yerinden kesmek olarak tanımlanmış. Doğanda, matematikte, mühendislikte karşımıza çıkıyor. 1,618 olarak tarif ediliyor. Pek çok yerde, Leonardo Da Vinci tablolarda bu oran kullanılıyor. Bir şekli tanımlayan temel ölçülerin birbirine oranı 1,618 oranı verdiği zaman o şekil için altın oran uygun deniliyor. En seçkin, en güzel, en estetik gelen herşeyde altın oran bulunuyor.

Saba Tümer: Altın oranı hayatınıza nasıl girdi?

Çetinkaya: Bu sayının karşıma çıkmasının özel bir anlamı olduğuna inanıyorum. Benim felsefemde Allah en çok aşka benziyor. O yüzden biz birini sevdiğimiz zaman tapınıyoruz. Teşbihte hata olmaz ama içimizdeki his onu ilahlaştırır, dinen yanlış da olsa. Hissiyatın oluşmasına neden olan şey 1,618. Yüzünde ve vücudunda gördüğümüz güzelliği bu duyguları oluşturuyor. İlahi bir sayı olduğu ve ulufiyeti simgelediği açıktır.

Arabasının plakasında hangi sayılar çıktı?

Saba Tümer: Araba hikayesinde bir takım mesajlar mı geliyor?

Çetinkaya: Altın oranla bu kadar yoğun ilişkili hayatım olmaya başlayınca hayatımda son dönemde hayatımda başka yerlerde altın oran var mı bakma gereği hissettim. Aracım plakasına baktığım zaman altın oran rakamlarının yer değiştirmiş halini gördüm. Zaten yer değiştirmemesi mümkün değil. Başında 06 olması gerekiyor. Geri kalanı aynen olduğu olduğu gibi duruyordu. Doğum tarihlerinde bir kaç yerde daha görünce hiçbir şeyin kaderin dışında olmadığını, benim zaten altın oranla ilgileneceğim bunun hayatımın parçası olduğu kaderimin yazan güç tarafından bana bir şekilde söylenmiş.

Saba Tümer: Kabe’nin altın oranını nerede buldun?

Çetinkaya: Batıdaki İslam’ın kötü imajını düzeltmek için film yapmaya karar verdim. Allah’tan mucize göstermesi için dua etmeye başladım ve masaya oturup haritayı açtım. Haritayı açıp çaprazlamasına çizgi çektim. Çizginin Mekke’yi kestiğini gördüm. Sonra nereden kestiğine baktım. 1,618 noktasından kesmiş.

Saba Tümer: Altın oranı matematikçiler daha önce fark edemedi mi?

Çetinkaya: Altın oran 3-4 bin yıldır bilinen bir sayı. Fakat bunun İslami sembollerle Kabe ile Kuran’ı Kerim ile ilişki yeni keşfedildi. En azından bunu eskiden birisi keşfettiyse de gün yüzüne çıkmamış.

Altın oranın Kuran’daki işaretini nerede buldu?

Saba Tümer: Kuran okudunuz mu?

Çetinkaya: Kuran’da işaret var mı diye bakmak istedim. İlk baktığım ayet Mekke’deki ve Kabe’deki mucizeleri anlatan Ali İmran süresinin 96. ayetinden başlayan bir tanım vardı. Orada diyordu ki yeryüzünde insanlar için yapılan ilk ibadet evi bekkededir. Mekke’nin eski adı. Devamındaki 97. ayetinde orada apaçık mucizeler, deliller İbrahim’in makamı vardır. Bir yerde mesaj göndermiş. Ve bunu görmek daha da çok heyecanlandırdı.

Sabah Tümer: Kabe’nin dünyanın altın oran noktasında bulunuyor olması ne demek?

Çetinkaya: İmam Bakır aleyhisselamın bir kitabında şöyle yazıyor. Hazreti Adem ile Allah arasında geçen konuşmada Allah’ü teala demiş ki, “ben Kabe’nin yerini o mevkiyi kendi nefsime en güzel gelen yere koydum” İnsana en güzel yer neresi gelir? Altın oranı en uygun olanıdır. Dünya üstünde de demekki o oran konulmuşsa ilahi bir konumlandırmadır.

Saba Tümer: Hz. İbrahim’in Kabe’yi nasıl inşa ediyor?

Çetinkaya: Hz. İbrahim oğlu İsmail’in yanına gidiyor ve Kabe’nin temellerini bulup yeniden inşa ediyor. Peygamber efendimize peygamberlik gelmeden 5 yıl önce inşa edilmiş. O zaman dikdörtgen şeklindeymiş. Ölçülerinin birbirine oranı da 1,6. Güncel metodlarda ölçtüğümüz zaman da 1,6′yı veriyor. Kabe’nin orjinal inşasında bile altın oran varmış.

Haritada diz çökmüş insan silüeti nerede gözüküyor?

Saba Tümer: Kabe’nin altın oranı nasıl hesaplandı?

Çetinkaya: Mekke’den Kuzey kutup noktasına olan mesafenin Güney Kutup noktasına olan uzaklığının mesafesinin birbirine oranı 1,618′i veriyor. Mekke’nin Güney Kutup noktasına olan uzaklığını iki kutup noktası arasındaki uzaklığına bölüm de 1,618. Bu tesadüfen
olma ihtimali çok zor olan bir şey. İkinci bir altın oran söz konusu. Mekke şehrinden haritanın iki sonucu buradan doğu yönü uzaklığı ile batı yönü uzaklığının birbirine oranı da 1,618. Başlangıç meridyeni siyasi çizgi olarak belirlenmiş olsa dahi insanların kararlarının aslında gizli bir el tarafından kadere tabi olduğunu gösteriyor. .

Saba Tümer: Türkiye’nin altın oran noktası neresi?

Çetinkaya: Türkiye’nin altın oran noktası Ankara Çankaya. Burada imada bulunmak istemiyorum ama ilginç.

Saba Tümer: İstanbul’un önemi ne?

Çetinkaya: Coğrafi gizemlerle benim dikkatimi çeken bir şey var. Mekke şehrinden Kudüs’e Kudüs’ten de İstanbul’a dümdüz çizgi çektiğiniz zaman üç şehrin tek çizgi üstünde olduğunu görüyorsunuz. İlginçtir ki Mekke’den Kudüs’e olan mesafe ile Kudüs’ten İstanbul’a olan mesafe birbirine eşit. Sanki dümdüz çizgi çekilmiş kutsal bilinen üç şehir yerleştirilmiş. Üç çizgiyi birleştirdiğiniz zaman diz çökmüş insan silüeti ortaya çıkıyor.

Reklam iddiasına ne cevap verdi?

Saba Tümer: Bir okur soruyor: ‘Neden Kabe’ye gitmeden bu şekilde araştırma yapmış? Reklam stratejisi mi?’

Çetinkaya: Kabe’ye gideceğiniz zaman göreceğiz bir küp. Altın oranını keşfetmek için bir haritaya sahip olmanız, biraz matematik bilmeniz, içinizde Allah’ın gizemlerine karşı merak duymanız yeterli. Reklam yönetmenliği yapmış olmam bunların dana güzel bir sunumla insanlara sunulmasını sağlayabilir.

Saba Tümer: 1,618 neden bu kadar önemli?

Çetinkaya: Fibonacci isimli İtalyan matematikçi var. 12. yüzyılda Cezayir’de eğitim görüp Avrupa’ya döndüğü zaman Fibonacci ismi verilen diziyi ortaya koymuş. Bu dizilimde 0′dan başlayıp rakamlar 1, 0+1, eşittir 1, 1+1 eşitir 2, 2+1 eşittir 3 diye seri var. Toplanarak bir seriyi oluşturuyorlar, ardışık olarak. Serinin ilginç özelliği bu serideki rakamların birbirine oranı 1,618′de kilitleniyor. Bir noktadan sonra kilitleniyor. Neyi gösteriyor? Kainatta nereye bakarsanız Allah’ın yüzünü görürsünüz. İki yarı saydam tabaka içinde ışık hareket ederken bile altın orana göre yansımada bulunuyor.

(www.iyibilgi.com, Ekim 2009)

Atatürk’ün Ölüm Anını Gösteren Seccade

- Atatürk hayatta iken 1936 yılında Hindistanlı zengin bir kişi kendisini ziyarete geldi. Ve üzerinde saat simgesi bulunan bir halı hediye etti.

- Halının üzerindeki simgelere dikkatle bakıldığında saat 9′u 5 geçeyi gösteriyordu. Ve bu durum Atatürk’ün ölüm anı idi.

- Şimdi Perapaas Oteli’nin Atatürk’ün kaldığı 105 no’lu odası müze olarak kullanılıyor ve ve saat simgeli halı da orada bulunuyor.

20 Şubat 1936 günü. Bugün Atatürk İstanbul’da Hükümet üyeleri ile birlikte çok önemli bir konuyu kendi şahsına yöneltilen suikast girişimini görüşecek tartışacak. Önceden geldiği Dolmabahçe Sarayında dinleniyor ve toplantı için hazırlıklarını sürdürüyor. Ankara’dan gelen tren ile Başbakan İsmet İnönü Haydarpaşa istasyonunda karşılanıyor. O’nun için Pera Palas’ta yer bile ayrılmış.

20 Şubat 1920 günü gecesi Atatürk’ün huzurunda başlayan toplantı, tartışmalar,ileri sürülen görüşler, gösterilen belgeler ortaya çıkması muhtemel gelişmelerin öğrenilmesi merakı ile sabaha kadar sürdü. Emniyet Müdürü Şükrü Sökmensüer, Savcı Baha Arıkan, İktisat Bakanı Celal Bayar, Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu, Dışişleri Bakanı Dr. Şükrü Saraçoğlu’da toplantıda hazır bulunmuştu. Atatürk, kendisini öldürmeye yönelik olduğu ileri sürülen suikast olayı ile bütün kuşkularının giderilmesi için çalışıyordu. Ali Saip’in İstanbul’daki yakınlarına gönderdiği telgraflar bulundu. Kişilerle bütün bağlantıları araştırıldı. Toplantıda dikkat çeken önemli bir husus vardı: İçişleri Bakanı Şükrü KAYA yoktu. İngiltere Elçisinin olayla ilgili bilgiler vermesinden sonra soruşturmanın bütün aşamalarını bizzat yürüten Şükrü Kaya toplantıya katılmamıştı. O günlerde kulaklara fısıldanan bir görüşe göre: Bir zamanlar Kozan miletvekili olan Ali Saip’in İnönü ile olan yakın arkadaşlığı sonucu yeni kurulacak hükümette İçişleri Bakanı olma ihtimali vardı. Şükrü KAYA’da böylesi bir gelişmeden rahatsızdı. Ali Saip’in harcanması için bir tertip düzenlenmişti!. Bütün bu farklı görüşlerin içinde önemli bir husus daha vardı: 1909 yılında kurulan Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar derneği, Şükrü KAYA’nın ismini “masonlar listesi” içinde gösterdi.

Bay X, dikkatlice baktı seccadeye. İlgili görevlinin verdiği bilgiler kulaklarını çınlattı: “1935 yılının içinde Atatürk’ün İstanbul’a geldiği sırada Hindistan’dan gelen bir şahıs Atatürk’e bu seccadeyi vermiş. Atatürk’de kendisine verilen bu hediyeyi yakınında bulunan korumasına vermiş. Bu eser bize adı geçen korumasının yakınlarından geldi”. Halı büyüklüğündeki seccadenin kenarında fil şekilleri vardı. Ama orta yerde gül yaprağının dalları uzanıyor tam namaz kılarken alnın secdeye uzandığı yerde yuvarlak bir daire ve içinde bir saat şekli olduğu belli olan akrep ve yelkovan görüntüsü yer alıyordu. Latin rakamları ile yapılan saat 9.07’yi gösteriyordu. Üstelik de akrep ve yelkovanın bağlantı göbeğinden de on bir adet çubuk çıkıyordu. Bahsi geçen on bir çubuk “kasım ayını” göstermiş olsa. Çünkü kasım ayı on birinci aydır. Saatın da 9.07’yi göstermesi Atatürk’ün gerçek ölüm anını gösterdiği konuyu araştıran kişilerce ileri sürülüyor. Her ne kadar Atatürk 10 kasım 1938 tarihinde 9’u 5 geçe ölmüş ise de bu onun kalbinin ve nabzının durmasıdır. Gerçekte bir veya iki saniye sonra beyin ölümü gerçekleşir. Pera Palas oteli 101 no’lu odadaki halı büyüklüğünde ama namaz kılmak için seccade özelliği taşıyan eşya “Atatürk’ün ölüm anını” gösteriyordu. Hiçbir kimse bahsi geçen seccadenin sırrına vakıf olamadı hediye edildiği sırada. Kendisini öldürme teşebbüsünü araştıran Atatürk’e aynı günlerde verilen bu “ölüm anını gösteren seccade” bir insan insan kaderinin nasıl sonuçlanacağı hakkında ibret dolu bilgiler sunuyordu. Bütün bu olanları öğrendikten sonra X “Gerçekler ve sırlar ayrıntılarda gizlidir” yazdı not defterine.

(Cezmi YURTSEVER, 17 Eylül 2009)

Kızılderili Laneti

160 yıllık bir Kızılderili laneti, sonu sıfır ile biten yıllarda seçilen ABD başkanlarını ‘‘trajik’’ bir şekilde vuruyor. Seçilen başkanlar, çeşitli nedenlerden ya başkanlıklarını yapamıyor ya da yaşamlarını yitiriyorlar. 7 Kasım 2000 seçiminin galibi hálá belli olmazken, bu eski lanetin yine işleyip işlemeyeceği ABD’de büyük bir merak konusu haline geldi.

Shawnee Kabilesi Reisi Tecumseh ile merkezi otorite Beyaz Saray arasındaki savaşın başlangıcı 1808 yılına gidiyor. Reis Tecumseh, aynı yıl, Tippecanoe Nehri kıyısında bir Kızılderili köyü kurdu. Amacı, Kızılderili kabileleri arasında birlik yaratmak ve üzerlerine doğru adım adım gelen ortak düşman ‘beyaz adam’ı mağlup etmekti. Tecumseh, kurduğu köyü de geleceğin başkenti olarak düşünmüştü.

Kızılderililer güçlendikçe Indiana’daki beyazlar giderek rahatsız olmaya başladı. 1811′de, Indiana Valisi William Henry Harrison, düzenli ordusuyla birlikte Kızılderililerin üzerine yürüdü. Tecumseh, adam toplamak için güneye gitmişti. Tecumseh’in kardeşi Tenskwatawa, büyük bir mücadele sergiledi, ama Kızılderililerin neredeyse hepsi öldü. Reis Tecumseh, üç ay sonra Indiana’ya döndüğünde bütün rüyaları ve dünyası yıkılmıştı.

1840 yılında katliamı gerçekleştiren Vali William Henry Harrison, ABD Başkanı seçildi. Bunun üzerine o sırada hasta olan Reis Tecumseh, ölümcül bir lanette bulundu. Kızılderilileri kılıçtan geçiren Harrison, Beyaz Saray’da göreve başladıktan bir ay sonra hasta oldu. Harrison, 4 Nisan 1841 günü de zatürreeden öldü.

Sonu sıfırla biten yıllar trajedi getirdi

Abraham Lincoln: Suikast kurbanı

ABD’de özgürlük kahramını olan Abraham Lincoln, 1860 yılında ABD’nin 16′ıncı Başkanı oldu. Köleliği kaldıran Abraham Lincoln, 1865′te bir suikast sonucu yaşamını yitirdi.

James A. Garfield: Altı ay geçmeden

Garfield, 1880 yılında başkan seçildi. Ama göreve başladıktan 6 ay sonra bir suikast sonucu yaralandı ve 19 Eylül 1881 günü öldü.

William McKinley: Delinin biri kurşunladı

William McKinley, 1900′de ikinci kez başkan seçildi. Bir yıl sonra Eylül 1901′de Buffalo’da, bir deli tarafından kurşunlanarak öldürüldü.

Warren G. Harding: Yolsuzluk ve kalp krizi

Harding, 1920′de başkan oldu. Ama yönetimindeki bazı kişilerin adları yolsuzluğa karıştı. Harding, ‘‘Teapot Skandalı’’ skandalının halka yansımasını önlemeye çalıştı. Ama 1923′de kalp krizinden öldü.

Franklin D.Roosevelt: Beyin kanaması

ABD’nin efsanevi başkanlarından Franklin D. Roosevelt, sonu sıfırla biten 1940 yılında üçüncü kez seçildi. Felçliydi ve 12 Nisan 1945 günü beyin kanamasından yaşamını yitirdi.

John F. Kennedy: En genç ölen başkan

Sonu yine sıfırla biten 1960 yılında ‘‘ABD’nin en genç başkanı’’ oldu. Halkın çok sevdiği Kennedy, üç yıl sonra görev başındayken Dallas’ta bir suikasta kurban gitti.

Ronald Reagan: Suikast ve Alzheimer

Ronald Reagan, 1980′de başkan seçildi. 69 gün sonra bir suikast girişiminde yaralandı. Reagan bugün yaşıyor, ancak çok ilerleyen Alzheimer hastalığı nedeniyle eşini bile tanıyamayacak halde.

(Kasım CİNDEMİR, Hürriyet)

Ahmet Maranki’den evrenin sırları

Kozmik bilim, bio enerji, sağlıklı yaşam gibi konular üzerinde uluslararası alanda çalışmalar yapan Azerbaycan Kozmik Araştırmalar Enstitüsü`nden Kozmik Bilim Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Maranki, hayatın sırları, sağlıklı yaşam ve dünyada gizli kalmış çalışmalarla ilgili şok edici bilgiler verdi. Maranki, Türkiye`de açılan kuyuların hepsinde petrol olduğunu ifade etti.

Prof. Ahmet Maranki

“Kozmik Bilim ve Kozmik Bilinç” konulu konferansa konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Ahmet Maranki, kozmik bilimin akıl sahiplerine, yani aklını kullananlara ve düşünenlere hitap ettiğini, kozmik bilincin ise kainat kitabını ilim ve fen noktasında okumak olduğunu söyledi. Konferansında izleyenleri şaşırtan ve ilgisini çeken konulara değinen Ahmet Maranki, dünyanın büyük bir patlamayla oluştuğunu ve bu patlamayla devamlı bir enerjinin yayılıp genişlediğini, genişlemeyle birlikte ise yeni bir enerji ortaya çıktığını dile getirerek, “Kainatın bu hareketlilikle beslenmesi kozmik bilime göre bu enerjiyle bağlantılıdır. Bu gördüğümüz genişleme ve yayılan enerji bütün kozmosu etkilediği gibi dünyamızı da etkiliyor. Yaratıcı diyor ki; `Sizin göremediğiniz ama her zaman bedeninizde ve çevrenizde enerji ve canlılar var. Bizim görünmez vazifeli yaratıklarımız var` diyor. Bu çok önemli. O canlılar bizim etrafımızdaki enerjidir. Bu enerji topraklanmadığı takdirde birçok hastalıklar bizi beklemektedir. Etrafımızda oluşan enerjiler canlıdır ve yaratıktır. Dinin emri de bunu gösteriyor. Bu çok önemlidir” dedi.

İlk defa dünyada bir elin yaydığı enerjileri tespit ettiklerini, vazifeli yaratıkların şu anda boyutta, her şeyin etrafında olduğunu, bilimsel olarak yüz milyon katrilyon canlılı 10 üzeri 16 milyon kalındığında etrafı koruyan canlılar bulunduğunu, bunların bilimsel olarak görüntülendiğini, enerji diye bilinen bu canlılardan koruma alanı oluştuğunu kaydeden Maranki, “Düşüncelerimize göre, etrafımızdaki enerji şekil değiştirmektedir. Kötü bakarsanız enerji alanınız kötü olur. Bunları iyi düşünün, etrafımızdaki canlılar tüm yaptıklarımızı kontrol merkezine iletiyor. Orada bir eksi veya artı veriliyor. Mesela 100 eksiniz olduğunda bir yere çarpabilir, bin tane olduğu zaman başka bir şey olabilir” uyarısında bulundu.

“RENKLERİN HEPSİNİN TEDAVİ EDİCİ ÖZELLİĞİ VAR”

Dünyadaki 124 bin hayvanın ve bitkinin hepsinin rengarenk olmasının tesadüf olamayacağına da dikkat çeken Maranki, bunların eşref-i mahlukat olan insanlar için yaratıldığını vurgulayarak, “Bilimsel olarak bazen kabul edilmese de, `biz topraktan yaratılmışız` diyoruz. Toprağız. Toprak ve suyun çekilmiş fotoğraflarına bakıldığında bunların hiç birinin tesadüf olamayacağı görülecektir. Demek ki; gören onun ötesinde bir güç. Biz yaratıcının boyasıyla boyanıyoruz. Mor, lacivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı. Bu renklerden istifade edin. Renklerin hepsinin tedavi edici özelliği vardır. Osmanlı döneminde renk, ses, müzik odaları vardı. Biz bunları unuttuk. Bütün noktalar bedenimizde var. 8 ayrı noktada renkler var. Tesadüf müdür Hepsi canlı hepsi enerji saçıyor. Ama bizim insanlarımız televoleler, maçlarla uğraşıyor. Konuşanlar günah keçisi kabul ediliyor ama bunlar gerçektir. Kainatın kitabını okuyarak, sağlımızı korumaya devam edebiliriz. Tabii ki tıp da olacak” diye konuştu.

“NİKAHLI EŞE DOKUNUNCA RENKLER NORMAL”

İnsanların etrafındaki canlıların (enerjinin) düşüncelere göre değiştiğini, bunun hızının ise ışık hızını aştığını dile getiren Maranki, bunların hepsinin belgeli olduğunu vurguladı. Krilyan tekniğiyle ilginç bir deney yapıldığına işaret eden Maranki, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Nikahlı ve nikahsız yaşadığız dokunmayla gelişen olaylara bakalım. Erkek nikahlı eşine dokunduğu zaman renkler normal seyrediyor. Ama kendisine yabancı bir kadına dokununca kapkara oluyor. Yaratıcının emirleri dışında olduğu kareler kapkara. İlk defa bunlar bilimsel olarak kanıtlandı. Düşünceye göre çevremizdeki renklerde değişmeler oluyor. Sağ elle aldığımız elmanın rengi bile değişik. Bunun gibi örnekler çok. Gıda konusuna bakıldığında meyveler enerjilerini dışa doğru veriyor. Sağlığımız için de gıdaları zamanında yemeliyiz. Enerji durumları değişik olur. Mantarın müthiş bir enerjisi vardır.

Ağaçların etrafındaki zehir şifadır, yılan zehri şifadır. Ama bizim enerjimiz ona yetmediği için zehir etkisi yapıyor. Şimdi bunlar silah sanayiinde kullanılmaktadır. Hücrenizi çalıştırın, havuçta da yoğun bir enerji vardır. Sabahları bir elma, havuç, kırmızı pancar suyu içine bir kaşık bal koyup için. Hayatınızda çok şey değişecek. Bir elmanın çekirdeğinde bir elma ağacı varsa, onun çekirdeğini atmak akıl işi değildir. Bu enerji çeşitleri krilyan tekniğiyle tespit edilmiştir.”

“DÜNYANIN BELLİ MERKEZLERİ VAR, HEPİMİZ İZLENİYORUZ”

Dünyanın belli merkezleri bulunduğunu örneğin ABD`nin Nevada 51. bölge denilen merkezinden radyo dalgalarıyla Güney Kore`deki bir çocuğun gözündeki iltihabın yok edildiğini gözleriyle gördüğünü ifade eden Maranki, “Bu radyo dalgaları mize göre, etrafımızdaki yla yapılabiliyor. Faydalı veya zararlı hale getirilebir. En çarpıcı örnekte Apaçi helikopterlerinin Irak`taki 400 bin devrim muhafızını inlerinden çıkarıp evlerine göndermesidir. Sonradan akılları başlarına geldi. Aynı sistem Bosna`da uygulandı. Şu an TV`lerdeki 24. kareden sonra bizim göremediğimiz 25. kareler var. Bunlar bilinçaltını yönetmektedir. `AB`ye giren haindir veya girmeyen haindir` diye düşünürken bugün başka bir şey düşünebiliriz. Beyin kontrolü, zihin kontrolü vardır. 25. kareler beyin alt modunda, şekil ve ritm dalga boyutlarıyla beyin merkezlerini uyarır. Böyle inanırken başka türlü inanmaya başlarsınız” açıklamasını yaptı.

“TÜRKİYE`DE AÇILAN KUYULARIN HEPSİNDE PETROL VAR”

Radyo dalgalarının, televizyonların, gazetelerin, bu iletişim araçlarında bulunan görüş ve fikirlerin, alışveriş yapılan dükkanların, bulunulan yerlerin, görüşülen insanların hepsinin beyne etkileri bulunduğunu ve bu etkilerin insanların genlerini aktifleştirdiğini veya pasifleştirdiğini, şehvet odaklarını arttırıp azalttığını ifade eden Maranki, dünyada herkesin izlendiğini ileri sürdü.

Maranki, “Kastamonu`da 11 kuyudan 3`ünde petrol var” dediğini, ancak “yok” deyip bu kuyuların kapatıldığını, bunun kimsenin umurunda olmadığını da iler sürerek, şöyle devam etti:

“Türkiye`de açılan kuyuların hepsinde petrol var. 1998 yılında BM temsilcisiyim. Petrol yataklarını araştırıyorduk. Bartın-Sinop arasında petrolleri görüntüledik, akan yerleri tespit ettik. Ama izleniyoruz. Engel oluyorlar.

Çıkarttırmıyorlar. `Birileri bizi gözetliyor mu?`, `Her an kontrol altında mıyız`. Evet, uzaktan zihin, beyin kontrolü mümkün. Radyo dalgalarıyla nelere tesir edebiliriz? Tusinami, kasırga, deprem, tesla projesi neleri kapsıyor? Gölcük depremi proje aksaklığı olabilir mi? Kozmoza hakim olan her şeye hakim olur mu? Gölcük depremi tesla projesiyle bağlantılı. Sordum, bağlantılı olduğunu söylediler. Nevada 51 bölgedir. Uydular görüntülüyor, orijinal resimlerdir. Basit ama hakikatler bunlar. Gözetleniyoruz.”

Maranki, termal kamerayla ölen birinin bedeninin soğuyup enerjinin (ruh) çıkışını görüntülediklerini, hücreler çalışınca renklerin çalıştığını ve renklerin yavaş yavaş gittiğini, vücudun yavaş yavaş soğuduğunu, enerjinin en son kalp ve gözde toplandığını ve sonra karardığını da sözlerine ekledi. Maranki, konferansında uyduya bağlanarak Samsun Büyükşehir Belediyesi`nin odalarını da izleyicilerine gösterdi.

AHMET MARANKİ İLE BEYİN KOTROLÜ ÜZERİNE RÖPORTAJ

Prof. Dr. Ahmet Maranki tüm dünyada insanların zihinlerinin kontrol edildiğini öne sürüyor. Maranki ile Matrix`ten petrole, cep telefonundan başörtüsüne, Irak Savaşı`ndan sigaraya, 11 Eylül`den depreme kadar birçok konuda hızlı bir söyleşi yaptık. Kemerlerinizi bağlayın.

Soru : Son zamanlarda “Kozmik Bilinç”ten çok söz ediliyor. Siz bir kaç televizyon programında bahsettiniz. Hatta, “Kozmik Bilinç” isimli bir kitap hazırladığınız biliniyor. Nedir “Kozmik Bilinç”

CEVAP : Peygamber Efendimiz`in (sav), “İlmin yarısı sormaktır” şeklinde bir hadisi vardır. Biz de sormaktayız ve bunun cevabını kainatta aramaktayız. Kozmik bilinç de kainatta olan hadiselerin nasılını, niçinini, nedenini araştırmaktadır. Kozmik bilinç, “evrendeki bilim” demektir. Felsefeciler ayı, yıldızı, güneşi, Satürn`ün halkalarını araştırırlar. Ama ayı, yıldızı, Satürn`ü birbirine bağlayıp onu döndüren ve niçin döndüğünü izah eden şeyi açıklamazlar. İşte kozmik bilinç kainatı, hayvanatı, nebatatı idare eden tek bir merkez güç olduğunu ve merkezin de bize neler bildirdiğini araştırıyor. Yani “kozmik bilinç” kainat kitabını araştırır. Bir Kur`an ve bir de kainat kitabı vardır. Dünya insanlığı artık şunu bilmeli; yaşananlar ayrıdır, bilinenler ayrı. Bazı şeyler için bilimsel izah gerekir deniyor ama bu, bilimsel değil ama gerçektir. Çünkü bugün bizim konuştuğumuz, duyduğumuz ses dalgaları bütün ses dalgaları içersinde bir iğne ucu kadar yer tutar. Yine gördüğümüz bütün renkler sadece kırmızı ile mor arasıdır. Yine algıladığımız kokular, hisler, duygular bizim ölçülerimize göredir. Ama bunun ötesinde başka alemler, boyutlar vardır. İşte kozmik bilinç bunu araştırır.

Soru : Gördüğümüz renklerin ötesinde renkler var mı? Duyduğumuz ses dalgalarının ötesinde ses dalgaları var mı?

CEVAP : Vardır ve bilim bunu ispat etmiştir. Psikokinezi, yani maddenin mana ile izahı. Bilim bugün bunun nasıl olduğunu araştırmaktadır. Biz bunun mana boyutuna çok fazla girmeyeceğiz. Buna binlerce kitapta girilmiş ama bir şey anlaşılmamış ki insanlık bugünkü zor durumda. Bilimin mevcut yöntemlerinin dışında akıl yürütme, tahayyül dediğimiz ikinci aşaması, sezgi, yoğunlaşma, hissetme yani kozmik boyutu vardır. İşte kozmik bilinç bu “ötelerden” bahsediyor. O öte de Hablullah (`ın ipi) dediğimiz bir iple merkeze bağlıdır. Bilgisayarlardaki kablo gibi kainattaki bütün nesneler fiiliyatlarında, hareketlerinde tek merkeze bağlıdırlar. Kainatta cansız yoktur. Taş, toprak da canlıdır. Kur`an-ı Kerim`de zihayat, ziruh ve zişuur sahipleri olarak adlandırılan ve artık bugün bunda tereddüt edilmeyen bir yaratık silsilesi var. Ama bu silsilenin dışında yine ilahi kitaplarda buyurulduğu gibi “sizin görmediğiniz benim görevlilerim vardır dünyada” deniyor. İşte bunu gavur dediğimiz Rus bilim adamları ölçmüş.

Gavur kim tartışılır! Herşeyi kabul edip bunların dışına çıkmayıp at gözlüğüyle meseleye bakanlar mı, yoksa din, milliyet vs adına bunları araştırmayıp bizi bu hale düşürenler mi? Ruslar “insan aura”sı dediğimiz enerjinin etrafında 1016 milyon canlının yaşadığını görüntülemiş. Yani her an bir santimle bir metre kadar etrafımızda bizi kalkan gibi “koruyan veya zarar veren” yani hayatımıza, fiiliyatımıza, halet-i ruhiyemize bağlı olarak katrilyonlarca canlı var. Bunlara “nariler, nuriler” de denilebilir. Biriyle tokalaştığınız zaman halsizleşirsiniz veya birisi size baktığı zaman yıkılırsınız. Ya da ilim meclislerinde bulunduğunuz zaman müsbet enerji yüklenirsiniz. Kötü meclislerde, kötü insanların yanında bulunduğunuz, kötü fikirlerle beslendiğiniz zaman fiziki olarak da bir şeyler kaybedersiniz. İşte kozmik bilinç bütün bunları araştırıyor ve akılları gözlerine veya midelerine inenlere anlatmaya çalışıyor.

Soru : Beyin kontrolü ve zihinlerin yönlendirilmesi konusunda yoğun tartışmalar var. Böyle bir yönlendirme veya kontrol var mı?

CEVAP : Dünyada FM dediğimiz akustik frekansları olan mikrodalgalar, nöroelektromanyetik dalgalar, uzaktan da olsa beyinlere tesir edebilmekte, davranışlar kontrol edilebilmektedir. İki yıldır kozmik bilinci insanlara, konferanslarda, televizyonlarda, gazetelerde anlatmaya çalışıyoruz. Bunları duyan insanlar garip garip bakıyorlar. “Böyle bir şey var mı” diye soruyorlar. Çünkü dünya insanlığının beyni kontrol altına alınmış durumda. İnsan düşünen bir varlıktır ama çeşitli yöntemlerle düşündürülmüyor.

Soru : Peki nedir bu yöntemler?

CEVAP : Öncelikle aldığımız gıdaların içinde hormon denilen menfi maddeler yüklüdür. İçtiğimiz coladan, yediğimiz dondurmalardan tutun da bütün ilaçlar, etler, sütlerde mevcuttur bunlar. Siz tavukların bugün nasıl yetiştirildiğini görseniz yiyemezsiniz.

Soru : İnsanların düşünmemesi için o gıdaların içine maddeler mi karıştırılıyor?

CEVAP : Bunların planlı yapılanı var bir de hileye kaçarak yapanlar vardır. Özel olarak bu gıdalar ülkemize gönderilir. Bir çok yabancı sigara dünyada çok çeşitli üretilir. Türkiye`ye ise ayrı sigaralar gönderilir. Onun içine ayrı katkı maddeleri enjekte edilir. O insanların doğacak çocukları, düşük ağırlıklı, hırıltılı, hastalıklı, ince kemikli, gerizekalı, şaşı olsun diye. Bunu ben demiyorum, 40 bin İngiliz doktor üzerinde yapılan araştırmalar söylüyor. Demek ki her şeyde bu sıkıntıyı duyuyoruz. Niçin yüzyıl önce bu kadar hastalık yoktu. Bir çok hastalığın virüsle bulaştığı artık ortaya çıkmaktadır. Demek ki hastalıklar ağzımızla aldığımız, bedenimize giren bu gibi şeylerle bilinçli olarak oluşturulmaktadır denilebilir. İkinci yöntem olarak; radyo dalgaları ile yapılan tahribatlardır. Uzaktan radyo dalgalarıyla beyinler yönlendirilip etkilenmektedir. Mesela elimizde bulunan cep telefonu. Telefonda artıya bastıktan sonra bire basarsanız çevrilen numara Amerika ile konuşturur, yediye basarsanız Rusya ile. 1`le 7 arasındaki tuş sesi farklıdır.

Aynı piyanonun tuşları gibi. Dalga boyları farklıdır, onun için sesleri farklı algılarız. Bir tuşa bastıktan sonra bizim sesimizi Amerika`ya ulaştıran nedir? İlahi metodla baktığımızda bunu taşıyanlar var. Bediüzzaman Hazretleri; “Sesler hava zerreleri üzerinde taşınır” diyor. Bunun bir ileri boyutu daha var. Hava nedir? Sadece bizim bildiğimiz hava mıdır? Seslerle, kokularla, ateşle, ışıkla, elektrikle, karanlıkla taşınır bunlar. Demek ki bunların hepsi bir yaratık. Karanlık güneşin batması değil. Bugün karanlıkta bir gözlük takıyorsunuz, insanı görüyorsunuz. Bu yeni bir boyuttur. İnsanlık bunlardan bilgisiz. Bunlar bugün mutlaka araştırılmalıdır. Güneşin ısısıyla ışığını getiren aynı olamaz. Işığını getiren ayrı bir çeşit varlıktır, ısısını getiren ayrı. Yağmur damlasını alıp getiren ayrıdır, gecenin karanlığında yıldızları görmemizi sağlayan ayrı bir çeşittir. Demek ki etrafımızda farklı dalga boylarında farklı boyutlarda, göremediğimiz o kadar çok yaratılmış varlık var ki. Mesela kozmik bilince göre virüs, bakteri, cin, şeytan, melek gibi varlıklar izafi tabirlerdir ve bunlar enerjinin farklı boyutlarıdır. Narilre ve nuriler gibi. Nazar olayı; mesela bir öküze bakıyorsunuz ne kadar güçlü diyorsunuz hayvan ölebiliyor. Onu öldüren bizim menfi bakışımız, öküzün enerjisinin buna yetmemesidir.

Şu an Avrupa ülkeleri de dahil, bilim adamları ‘ın güzel isimlerini manalarını bilerek zikretmenin o mana üzerinde enerji ve hücrelerde olumlu bir etki sağladığını araştırıyorlarmış, neticelerde bu şekildeymiş.
Sözgelimi, siz ‘ın herşeyi duyan manasına gelen “semi’ ” ismini sürekli zikrettiğinizde kulak hücrelerinizde olumlu bir enerji zuhur ediyormuş.

İnsan hayatındaki enerjiler

Yaşam enerjisi

“Kozmik bilimce” vücudumuzda var olduğu kabul edilen enerji merkezleri, “yaşam enerjisi”nin çeşitli şekillerini alırlar, dönüştürürler ve dağıtırlar.

Enerji merkezleri yani “enerji merkezleri”, yaşam enerjisini “nadiler -kanallar-” yoluyla insanın enerji bölgelerinden, çevresinden, evrenden ve tam enerji yapılarından alırlar; maddî bedenin yaşaması için gerekli olan frekanslara dönüştürürler. Bununla birlikte çevrelerine de ayrıca enerji verirler.

Bu enerji sistemiyle; insanlar, yerküre, evren ve bunların hepsi “kozmik enerji” vasıtasıyla karşılıklı bir ilişki içindedirler.

Bugün dünyamızı koruyan ozon tabakasının delinmesi havanın, suların, ormanların kirletilip aşırı derecede kimyasal terkiplerle katledilmesi sonucunda, karşımıza bugünkü birçok doğal felaketin çıkması normal görülmelidir.

Enerji titreşimleri kendilerini değişik frekanslarda gösterirler.

Enerji, çok yoğundan çok safa doğru değişen seviyelerde veya hızlarda titreşir.

“Düşünce”; kendini çok hızlı değiştirerek çok yüksek oranda titreşen saf bir “enerji” biçimidir.

“Sevgi” bitmez tükenmez bir enerji kaynağıdır.

Madde ve enerji birbirlerinin yerine geçebilirler.

Hiçbir zaman, madde ve enerji olmadan maddenin tek bir molekülü, enerjinin tek bir atomu var olamaz. Her ikisi birbirinin yerine geçer.

Kozmik Korunma

İlahi kitaplarda belirtildiği veçhile diğer yaratılanlarca yapılan nazarlardan yani bakış ve planlı tesirlerden korunmak için elimizle etrafımızı çevirip şekillerle, kelimelerle, manalarla, kokularla, taşlarla, renklerle korunmaya almamızın, resullerin de bir metodu olduğu biliyoruz.

Asrımızın teknolojisinin kirliliği ve karşısındaki korunmayı “beyin gücü”müzle ve “düşünce”lerimizle de başarabiliriz.

Piramit ve kristallerle ve bunların enerji boyutlarını harekete geçirerek de korunabiliriz.

Bedendeki izafi noktalarla hayatımıza yön verebilir, ömrümüze ömür katabiliriz.

Teknik olarak da hazırlanabilen birtakım kozmik bio prepatlarla, ibadetle, zikirle, sporla, yoğunlaşmayla, planlı duruş ve hareketlerle birtakım maddî ve manevî olumsuzluklardan bedenimizi koruyup enerji alanımızı yani enerji kalkanımızı güçlendirebilir, muhafaza altına alabiliriz.

Bitkilerden hazırlanan suları yağları kök, dal, yaprak ve tohumlarından uzmanlarca hazırlanan bitkisel drop ve doğal vitaminlerle de enerji kalkanımızı güçlendirip korunabiliriz.

Yaşam Enerjisi kitabında bahsedilen “Elmar” hareketi bedenin gücünün arttırılmasında ve enerji merkezlerinin açılmasında en basit, fakat yapılan ölçümler sonunda kesin çözüm üreten bir yöntemdir.

Bilim adamlarınca reşit olmayan -sabi- çocukların idrarları müspet olup yoğun menfi boyuttaki “çözümsüz hastalıkların” tedavisinde kullanıldığı görülmüştür…

Kozmik Bioenerji

Kozmostan gelen ve orada daima mevcut olan bioenerji yeryüzünde bulunan insan organizmasının hücrelerine, bitki tohumlarına, yani çevremizde bulunan bütün canlılara “moleküler” seviyede etki eder.

Bugünkü ilmin kabul ettiği gibi, kozmik bioenerji; hücrelerin ilk önce dış membranı seviyesinde iyonların geçirgenlik yeteneğine etki ederek, membran düzeyinde iç ve dış iyonların farklılığını oluşturarak elektrik potansiyel farkını ortaya çıkarıp hücrenin elektrik geçirgenliğinin değişmesine sebep olur. Böylece aynı zamanda hücre içinde bulunan organoidler ve onlarda bulunan polimerlerin poliyarlığı değişmekle bu polimerlerin kuruluşunda konformasyon yani değişiklik ortaya çıkar.

Hücre seviyesinde bu şualar, radyo dalgaları ve biyolojik aktif hücrelerde fizyolojik aktif maddelerin ortaya çıkmasına etki eder, böylelikle fizyolojik aktif maddeler esasen birleştirici olan hücrelerde sentez olunur. Böylelikle aktif maddeler kateholominler, prostoglendinler, kininler ve diğerlerinde ilk önce kan devrini ve maddelerin mübadelesini hızlandırır. İşte bu reaksiyonlar pozitif yüklü dalgaların etkisi ile hızlanır. Böylelikle hücrelerde olan enerji jenerasyonuna yardım ederek hücre dahilindeki proseslerini -proteinlerin parçalanmasını, sulu karbonların, ATP’nin sentezini ve parçalanmasını, sulu karbonların, yağların enerji kaynağına dönüşmesini- sağlayarak enerji kaynağı olarak istifade olunmasını hızlandırır. Biz bu izahlardan sonra diyebiliriz ki, organizmaların ihtiyacına bağlı olarak bu her iki (pozitif=müspet, negatif=menfi) enerji çeşidinden de yararlanmak, her zaman için mümkündür.

Sonuç itibariyle, “kozmos”ta daima mevcut olan bu enerji çeşitlerinin birbirine oranlarının bozulmasını yani müspet veya menfilerinin azalıp çoğalmasını, organizmaların “hastalanması” ile izah etmek mümkündür.

21. yüzyılın internet çağında teknik gelişmelerin bugünkü seviyesi ve gelecekteki perspektifleri bize şunu göstermektedir ki, “globalleşen; ekolojik problemlerin yükselen bir ivme gösterdiği ve bu ivmenin katlanarak arttığı, yaşlanan dünyamızdaki insan topluluklarına bütünüyle ve ayrı ayrı şahıslar seviyesinde psiko-emisyonel yüklenmelerin giderek artışı, dengelerin bozulması, insan, çevre ve sağlık sistemine yeni bakış açılarının zorunluluğunu” ortaya koymuştur.

İnsanların içinde yaşadıkları tabiatın ayrılmaz bir parçası oldukları hiç kimse tarafından reddedilmesi mümkün olmayan bir gerçektir.

Kozmik Bilimin Gayesi

Dünyamızın da içinde bulunduğu nihayetsiz kâinatın büyük bir patlama ile oluştuğu ve günümüze kadar da genişleyerek mevcudiyetini devam ettirdiği gerçeği Yaratıcı’nın “semaları ve yeri yoktan var ettiğinin” bir delilidir.

Büyük patlama sonucunda modern kozmolojinin verileri kâinatın durağan olmadığını, devamlı genişlemekte veya büzülmekte olduğunu, bunun sonucunda büyük bir enerjinin ortaya çıktığını ve hareket halindeki bu enerjinin evrenle beraber “dünyamız ve içindekileri” de etkilediğini göstermektedir.

Cansız atomlardan evrendeki bütün canlıları yaratan da “O”dur. Evrende tesadüflere yer olmadığının ve evrenin yaratılmış olduğunun delili yine kozmozdaki plan ve düzendir.

Hayat enerjisi ile yaşamak

Büyük patlama ile kozmozdaki mükemmellik evreni hayranlık verici bir hassasiyetle “yaratan”ı işaret eder. Kozmozda tespit edilebilen yaklaşık 300 milyar galaksiden biri olan ve yine yaklaşık 250 milyar yıldızdan oluşan samanyolumuzdaki 12 milyar km2 içinde yaşadığımız güneş sisteminde dünyamız da bulunmaktadır. Samanyolundaki bu küçük dünyamız kendisinin ve güneşin etrafında hızla dönerek mevsimleri oluşturup kozmoza ve dünyamıza ısı ve ışık vererek saniyede 200 km hızla güneş sistemiyle beraber kozmozda hareket ettiği halde biz bu hareketi hissetmeyiz. Kozmozda bize en yakını 500 trilyon km. uzakta olan yıldızların birbirine uzaklıkları da yaklaşık 30 trilyon km. olup ısıları eksi binler derecesindedir. Bilinen yaklaşık 2 milyon bileşimden 1.700.000’i yani % 85’i karbon atomundan oluşmuştur. Karbon, bilindiği gibi, 109 elementten birisidir. İşte modern bilim bütün bunları araştırmaktadır.

“Modern bilim”in gayesi; evreni ve içindeki bütün yaratılanları incelemek, insanlığa bunların mahiyetini, nedenini ve niçinini açıklamaktır.

“Modern bilim” içinde bir “cüz” olarak kabul edebileceğimiz “kozmik bilim”in gayesi; dünya insanlığının asrımızda kesin olarak bilinmesi gereken gerçekleri, evrenin yoktan var edilişi sonucu ortaya çıkan “enerjinin” boyutlarını “asrın idrakine” göre “ilim ve fen” noktasında izah etmektir.

Kozmik Bilim Nedir

Kozmik bilim akıl sahiplerine yeni aklını kullananlara ve düşünenlere hitap ediyor. “Kozmik Bilinç” kainat kitabını ilim ve fen noktasında okumaktır. “Kozmik Bilim” ise “Kozmik Bilinç” gözüyle bu gezegenleri güneşe, cazibe kuvvetiyle bağlayan ve onları yüzyıllardır belli bir plan, nizam, intizam içinde döndüreni, “İdare Edeni” hatırlatmak ve O’nu dikkate veren bir “Bilinç” ortaya koymaktır. Asrımızın, hem insanımız hem dünyamız için çözülemeyecek hiç bir problemi yoktur.

Kozmik Bilinç

“Kozmik bilinç” ve “felsefik görüş”ün birbirinden farkı: “Felsefeciler” kâinata bakarken hedefleri; güneşi ve ona bağlı cazibe kuvvetiyle dönen gezegenleri en ince detayına kadar incelemek, araştırmak ve yazmaktır. “Kozmik bilim” ise “kozmik bilinç” gözüyle bu gezegenleri güneşe cazibe kuvvetiyle bağlayanı ve onları yüzyıllardır belli bir plan, nizam ve intizam içinde döndüreni, “İdare Edeni” hatırlatmak, O’nu dikkate ve nazarlara veren bir “bilinç” ortaya koymaktır. O’da tektir, Vahit’tir. Herşey O’nun gücü sınırları içindedir.

Bugün birtakım aletler ve teknik uygulamalarla, Yaratıcı’nın ilmî sıfatlarının merhalelerini görme imkanı mevcuttur.

İlim adamları, kozmosun sırlarından çoğuna ulaştıklarında gördüler ki, İlahi kitaplar kozmik evrenle uyum halinde ve içinde yazılanlar ölçülerek, deneyler yapılarak ispatlanabilmektedir.

Bilim adamları dünyadaki ilahi kitaplarda bildirilen emir ve yasakları makine ile ölçmüşler ve bir seviyeye gelmişler.

Kozmik Bakış

Şakra, enerji merkezi demektir. Kozmozda 7 kat sema olduğu gibi vücudumuzda da yedi önemli enerji merkezi ve yedi hayati salgı bezi vardır. Enerjisiz fizik beden olmaz. Enerji fizik bedene yaşam verir, duygu ve ifade yolları kazandırır. Enerji evrende her zaman vardır.

Sürekli bir dönüşüm halindedir. Vücudumuz karmaşık bir enerji sistemiyle donatılmıştır. Şakralar, enerjinin çeşitli dalga boylarını enerji kanalları yoluyla insanın enerji bölgesinden, çevresinden, evrenden ve tam enerji veren yapılardan alırlar. Daha sonra bu enerjiyi fiziksel bedenin kullanacağı frekansa dönüştürürler. Aynı zamanda çevrelerine de enerji verirler. Bu sistemle insan, çevreyle, evrenle ve farklı yaratıklarla sürekli alış-veriş içinde olur.

Hastalıkların oluş nedenleri, vücudun enerjisindeki tükenme ya da genel dengesizliktir. Enerji akışı bozulduğu zaman hastalık meydana gelir. İşte bu sebeple, enerji boyutları, insandaki tıkanan şakraları açmak için önemlidir.

Günümüz insanının damar, kalp, karaciğer, prostat, yüksek tansiyon, şeker, migren gibi rahatsızlıkları acaba insandaki bu şakraların günümüz teknolojisinin olumsuz etkileriyle veya kendi ürettiğimiz olumsuzluklarla kapanıp tıkanmasından mı kaynaklanmaktadır?

Akupunktur uzmanlarına göre, bedende, 361 tane aktif olan klasik nokta vardır. Bu noktalar, her organa ait kanallar üzerinde yerleşmiştir. Bilim adamlarının araştırmalarına göre vücuttaki belirli noktalara yapılan basınçla organizmadaki bozukluklar iyileştirilebilir. Böylece organizmanın dengesi sağlanabilir. Nokta masajı “Refleks Bilimi” içinde yer alan bir yöntemdir. Bu yöntem 5000 yıl önce keşfedilmiş ve bugüne kadar değişmeden, insan sağlığını korumak amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Nokta masajı ile birçok hastalık ilaç kullanılmadan tedavi edilebilmektedir. Nokta masajının tedavi sahası, çok geniştir. Yan etkisi yoktur. Şlk yardım olarak uygulanabilir. Bununla beraber diğer terapi ve tıbbi tedavi yöntemleri ile birlikte uygulanabilir.

İnancın Enerjisi

İman yoluyla tedavi, bir dinî mezhebin veya ibadethanenin yetkisiyle olmaz. Yaratıcı’ya inanarak; aklımızı çeşitli metotlarla yönlendirdiğimizde organlarımızın da görevlerini kolaylaştırabiliriz.

İman kuvveti’yle ne kırılan bir bacak ne de ölmüş bir hücre diriltilemeyebilir, ancak şartlandırılarak yani “telkin” yoluyla tedaviye yardımcı olunabilir.

“Nefs” hep nakit işlere yönelik enerji oluşturup öncelikli olanlarını yürütür. İnsanlar ibadetlerini yapmakta zorlandıkları hâlde işlerine her gün giderler. Çünkü maaş alırlar. Fakat ibadetlerini ise erteleyebilirler.

İnsandaki içgüdüsel sesler ve şartlanma bizi akıl sesinden uzak tutar. Bu da bizi yeni bir inanca, arayışa ve bilimi zorlayarak yeni buluşlara ve görüşlere doğru yönlendirir. İnancın enerjisi bize bu yolla yeni ufuklar açabilir. Akıl sesi kurallı dengeleyicidir. Vicdan içgüdüsel bir sestir ve inançtır. Bir “enerji”dir.

Çünkü insan ruhu “yaratılış gereği” olmasını istediği bir şeye yürekten inanmaya hazırdır.

İnsanın üfürükçü, hipnozcu ve kırık-çıkıkçı gibi, metot üreten pek çok kişiyi arayıp bulması, deneye dayanmayan metotlara itibar etmesi de bu düşünceden kaynaklanmaktadır.

İnsanın düşünceyle oluşturduğu “korku ve neşe” bir arada bulunamaz.

Korku, “asit-karbonlu hava gibidir; aklı ve ruhu zehirler, bazen ölümlere bile sebep olabilir” denilmiştir.

Savaşlarda büyük kahramanlıklar gösteren nice kadın ve erkeğin küçücük böceklerden veya farelerden korkması “düşüncelerin etkisiyle beyinlere nakşedilen korkudandır.”

Hayatımızdaki geri dönüşü olmayan hataları unutarak beynimizdeki “menfi enerjiler”den kurtulmalıyız.

Düşüncenin Enerjisi

“İnsanlar” cüz’i iradeleriyle gelecekteki mutluluklarını veya mutsuzluklarını, yani sonuç itibariyle “kader”lerini kendileri belirler.

“İnsan” diğer yaratılanlardan farklı olarak “düşüncesiyle” gideceği yolu “cüz’i iradesi”yle belirleyecek ama yaratılış gereği bu bir tesadüf sonucu oluşmayacak. Sonuçta “Yaratıcı”nın gösterdiği yolda hareket ederek ortaya çıkan “kader”ini yaşayacaktır. Düşünce, dünyadaki bütün kuralların yönlendiricisi olarak görülmelidir.

Hiç düşündünüz mü kozmozdaki ölçü ve kusursuzluğu? İnsanın ve onu besleyen bitkilerin şuursuz çamurdan meydana geldiklerini, meyvelerin kabuklarının, hayvanların tüy ve derilerinin koruyucu bir ambalaj olarak yaratıldığını. Havanın uçmak, denizin yüzmek, karanınsa ayakta durmak için ihdas edildiğini. Bütün bunların ve herşeyin bir anda bir “afet”le kaybedilebileceğini, herşeyin ölümle son bulabileceğini ve yaratıcının bütün bunları yapabilecek tek güç olduğunu düşündünüz mü?

Düşünceler ilahi kurallar istikametinde yeşerir ve geliştirilirse; problem üretici değil, çözücü, yüksek karakterde ve seviyede insanlar yetişir.

İnsanlar doğru düşünmek için yanlış düşünceleri beyinlerinden atarak saf zihinlerle “büyük işler” başarabilirler.

Uzun araştırma ve deneyler sonucunda “beynin ürettiği düşüncenin elektrik akımlarına benzeyen etkiler gösterdiği ve bu etkilerin canlı maddelerin eczalarında zaman zaman değişkenlik göstererek müsbetten menfiye veya menfiden müsbete geçtikleri tespit edilmiştir.”

Algılayıp gördüğünüz kadar düşünürseniz hayvandan farksız olursunuz. Amaç düşüncenizin gücüyle görebilme, sınırları zorlama, gördüğünüzü araştırarak “düşüncenin enerjisi”nden istifade etme, “kozmik bilinç”e erişmeye cehd etme ve “insan” olduğunu anlamaktır.

İiddetli ve kötü düşünceli heyecanların hayat sisteminde zararlı ve çok tehlikeli kimyasal oluşumlar meydana getirdiğini ve bu maddelerin bedenin her tarafına çeşitli yollarla yayıldığını görebileceğimiz gibi; güzel, hoş ve neşeli heyecanların bedendeki enerji hücrelerini tahrik ederek faydalı kimyasal maddelerin bedene yayılmasını sağladıkları görülmüştür.

Bu da “müsbet düşünce”nin insan bedenindeki etkisini ilmî olarak ispatlamaktadır. Burada “inanmak” yani “düşüncenin gücü” insanların inancı ile ilgili olmayıp sadece bir düşünce boyutudur.

Bunu biz âniden gelen heyecanlarla, yani beyinde oluşan düşünceyle mekanizmanın şoka girmesi sonucunda -ki bu bazen korkudan bazen de sevinçten olabilmektedir- bedende beklenmedik değişiklikler olmasından görebilmekteyiz. Kimileri bunu “kalp krizinden ölüm” diye yorumlamaktadır. Bazen arabaya binerken veya kapıda, bazen ise bir kişi veya maddeye değdiğimizde bir elektrik çarpması olur. İşte bu sizin her an bedeninizde olan bir “enerji”dir. Bunun mutlaka bir yolla topraklanıp bedenden atılması gereklidir. Düşüncenin gücü burada ortaya çıkmaktadır. “Düşünce gücü”nü O’ndan alıp O’nu dikkate vermeli. Yani her zaman belki bilmeyerek kullandığımız, tesadüfen, ben ne şanslıyım, ben ne akıllıyım, yağmur yağıyor, güneş tutuldu vs. gibi düşünceler insandaki iman duygusunun zayıflığına ve şuur sahiplerinin düşüncesizliğine, düşüncenin güçsüzlüğüne işarettir. Herşeyin O’nun “ol” demesi ile olduğunu düşünmeyi unutmamalıdır. “Düşüncenin gücü”, yorumlayanına göre değişebilmektedir.

Çevrenin Enerjisi

Beden; çevredeki enerji ile devamlı bağlantı halindedir. İnsan bedeni sadece yiyeceklerden enerji almaz. Çevreyle devamlı alışveriş halindedir.

Çevrenin de beden üzerinde etkisi vardır. Çevrede şayet olumlu etkenler mevcutsa bedende pozitif, değilse negatif enerji yüklenir.

Açık bir havanın, güzel görüntülerin, mutlu insanların üzerimizde olumlu etkileri vardır. Puslu veya kapalı havalar, depresif kişiler bize negatif tesir ederler.

Çevremizdeki enerjiye her birimiz ayrı bir tepki gösteririz. Enerji yüklü insan olumsuz etkileri daha kolay püskürtür.

(Ahmet Maranki)

Bulgar kahin Evangelia Pandeva

Vanga (Evangelia) Dimitrova Pandeva 31 Ocak 1911′de Strumica, Macedonia’da doğdu. Bulgaristan’da Petrich kentinde yaşadı. Küçük yaşta annesiz kaldı ve babası da askere alınınca, yakınları tarafından büyütüldü, çocuk yaşlarda kaybolan eşyaların yerini bulmasıyla ünlendi. Savaştan geri dönen babası yeniden evlendi Petrich yakınlarında bir çiftlikte yaşamaya başladılar. Bir akşamüstü Evangelia tarladayken birdenbire bİr kasırga çıktı, rüzgar o kadar güçlüydü ki, ağaçları söküp atıyordu ve küçük kızı da alıp götürdü. Evangelia çok sonra çamurların ve taşların arasında yarı ölü bulunmuştu ve gözlerine dolan kumlar kör olmasına neden oldu, yapılan tedaviler de yarar sağlamadı.

Evangelia 16 yaşında kehanetlere başladı, ilk olayı babasının çalınan bir koyununu bulmasıydı. 30 yaşından sonra sezgi yeteneği arttı ve ünlendi, birçok yetkili onu ziyaret ediyorlardı. Söylendiğine göre Adolf Hitler Vanga’yı ziyaret etmiş ve kahinenin evini büyük bir huzursuzluk ve sıkıntı ile terk etmişti. Erkek kardeşi Vasil İkinci Dünya Savaşı başladıktan sonra orduya katılmaya karar vermişti, Evangelia bunu yapmamasını aksi halde 23 yaşında öleceğini söyledi ama Vasil dinlemedi ve Almanlar tarafından esir alındığında 23 yaşındaydı, idam edilerek öldürüldü. Daha sonraki yıllarda özellikle Bulgar yönetiminin üst düzey yetkilileri tarafından sık sık ziyaret edildi, bunların arasında eski Bulgar Başbakanı Zhan Videnov ile Komünist Diktatör Todor Jivkov’da bulunuyordu.

Kehanetleriyle gittikçe ünlenen Evangelia Dimitrova Pandeva ile görüşmek ve danışmak isteyenlerin randevuları Sofya Parapşisizm ve Telkin Bilim Kurumu’nca belirleniyor, sorulan sorular, yapılan açıklamalar ve kehanetler dosyalanıyordu. Alınan ücretler ise, parapsikolojik arastırmalarda kullanılmak üzere devlet bütcesine aktarılıyordu. Evangelia ise devletten aylık maaş almaktaydı. Kehanetlerinin % 80′inin doğru gerçekleştiği belirtilmiştir. Kehanette bulunurken etrafinda olusan enerji alanları, kehanetlerle öteki Duyu Dışı Algı yetenekleri arasındaki ilişki, beyninin başka insanlardan farkli olup olmadığı ve psikolojik durumu yıllarca izlendi, araştırıldı fakat bu çalışmaların ulaştığı sonuçlar, belirli bir olgunluğa ulaşılmadığı gerekçesiyle hala açıklanmadı ya da uygun bulunmadı.

“Korkunç, Amerikalı kardeşler, çelik kuşların saldırısıyla çökecekler, kurtlar inlerinde uluyacak ve masumların kanı fışkıracak…” Evangelia bu kehanetini 1989′da yaptı ve 11 Eylül 2001′de bilindiği gibi New York’daki İkiz Kuleler terörist bir saldırı sonucunda çöktüler, saldırı çelik kuşlar yani uçaklar tarafından yapıldı ve İkiz Kuleler’in bir diğer popüler adı “Kardeşler”di.

Evangelia 1981 öncesinde ise bir diğer öngörüde bulunmuştu… “Çok önemli, en yüce bir olay olacak, iki büyük lider el sıkışacak… Ama uzun bir zaman, sekizlerin sonuna kadar bekleyeceğiz, sekiz çok önemli ve sonunda dünyadaki en önemli barış anlaşması imzalanacak…” Ve Ocak 1988′de Gorbachev ve Reagan, bilinen zirvede el sıkışarak, imzalarını attılar ve insanlık tarihinde yeni bir çağ açıldı. Daha sonra Vanga Rusya’da yeni bir liderin çıkacağından da söz etti, bu lider Yeltsin’di ve yeni bir liderdi. Ve Rusya daha sonra Yediler Grubu’na katıldı ve bu grubun şimdiki adı G8′ler yani sekiz sayısı gerçekten önemliydi. Vanga daha önce de 1979′da şöyle diyordu; “Vladimir’in ünü ve şerefi bir buz parçası gibi eriyecek, geriye sadece Rusya’nın görkemli adı kalacak ama sonra dünyaya hükmedecek.” Evangelia’nın 1979′da SSCB yerine Rusya adına kullanması ilginç. Ve Vladmir kim? Vladimir Lenin olabilir mi? Evangelia’nın bir diğer kehaneti ise şöyle…

“Birçok felaket ve afet dünyayı sarsacak, insanların düşünceleri değişecek ve inançlar yüzünden bölünecekler…” Bu da günümüzü iyi anlatan bir öngörü, yaşadığımız dönemde terörist saldırıların yanısıra doğal afetler gittikçe artıyor ve etnik çatışmalar önlenemez boyutlara doğru gelişiyor.

Evangelia Pandeva öngörü kaynağının görünmeyen yaratıklar olduğunu ve onların kim olduklarını bilmediğini söylüyordu. Kendi istediğinde onlara danışıyor ve onlar söz konusu kişinin yaşamına girerek nelerin olacağını Evangelia’ya iletiyorlardı. Aslında Evangelia bir medyum gibi davranıyor ve 200 yıl evvel ölmüş olan ruhlarla ilişki kurmakta olduğunu düşünüyordu. Evangelia’nın şifa gücü de vardı, bitkisel karışımları ve baharatları çeşitli hastalıklara karşı öneriyordu ama modern tıbba karşı değildi, sadece çok fazla kimyasal ilaç kullanımının vücudun doğal uyumunu bozduğunu iddia ediyordu. Ölümü ise şöyle yorumluyordu… “Size söylüyorum, bedenin ölümünden ve çürümesinden sonra da herşey canlıdır ama bedenin bir bölümü yani ruh ya da adı ruh olmayan birşey yokolmaz, adını kesin olarak bilmiyorum. Buna ikinci doğum diyebilirsiniz ama ben nasıl olduğunu bilmiyorum. O geriye kalan şey gelişmeyi sürdürür ve daha yüksek düzeylere ulaşır ve o şey ölümsüzdür…”

Evangelia Pandeva, gelecekteki olaylardan söz etti ama çok sık öngörüde bulunmuyordu ama şu öngörüsü ilginçti… “Önümüzdeki 200 yıl içinde, insanlık başka dünyalardaki kardeşleriyle zihinsel ilişki kuracak, onlar çok eskiden bizim dünyamızda yaşadılar, isimleri WamFim…”

1995′de bir öngörüde daha bulundu… “Kursk suyun altına batacak ve tüm dünya yas tutacak…” O yılda Kursk sözcüğünün farklı bir anlamı yoktu, Kursk bir Rus şehriydi ve sular altında kalacağı düşünülmüştü. Ta ki Ağustos 2000′e kadar, o tarihte Rus denizaltısı Kursk trajik bir kaza sonucunda battı ve tüm çabalara kadar içindeki 118 denizci kurtarılamadı ve gerçekten de tüm dünya üzüldü. Hiç kimse bu adın bir denizaltıya ait olduğunu aklına getirmemişti veya bilmiyordu.

Evangelia Pandeva, 11 Ağustos 1996′da öldü, halen adı Bulgar halkı tarafından saygıyla anılmaktadır. Ölümünden kısa bir süre önce Fransa’da yaşayan 10 yaşındaki bir kız çocuğuna tüm yeteneğini aktardığını söylemişti. Bu kızın şu anda 22 yaşlarında olması gerekiyor ama henüz adını ve öngörülerini duymadık.

İşte Evangelia Pandeva’nın günümüzden geleceğe yönelik öngörülerinden bazıları.

2008 – Dört ülkenin dört devlet başkanına suikast girişiminde bulunulacak ve bu III. Dünya Savaşı’nın başlama nedenlerinden biri olacak…
2010 – III. Dünya Savaşı Kasım 2010′da başlayacak ve Ekim 2014′e kadar sürecek…
2011 – Radyoaktif etkilerin yoğunlaşması nedeniyle hayvanlar ve bitkiler yok olma noktasına gelecek. Çünkü Müslüman ülkeler kimyasal savaş ile Avrupa’ya saldıracak…
2014 – İnsanlığın yarısı deri ve diğer organların kanser hastalığı ile boğuşacak…
2016 – Avrupa nüfusu yarı yarıya azalacak…
2018 – Dünyanın yeni hakimi Çin olacak ve Çin ekonomik olarak çok güçlenecek…
2023 – Dünyanin yörüngesinde hafif bir değişiklik olacak…
2028 – Tükenen petrol ve diger yeraltı kaynaklarının yerine yeni bir enerji kaynağı bulunacak…
2043 – Müslüman bir devlet yeniden Avrupa’nın tek hakimi olacak…
2046 – Tedavi edilmeyecek organ kalmayacak, bozuk ve hastalıklı organların yerine yenisi yapılıp takılacak…
2076 – Bütün dünyada sınıfsız komünizm sistemi yerleşecek…
2084 – Doğa kendini yenileyecek…
2088 – Tüm hastalıklar bir anda tedavi edilecek…
2097 – Yaşlanmanın önüne geçilecek…
2167 – Yeni bir din başlayacak…
2299 – Fransız partizanlar İslam dinine karşı ayaklanacaklar…
2304 – Ay’in gizemi açıklanacak…
3797 – Dünyanın son yılı… Başka bir gezegende insanlık yeni bir yaşam başlatacak…

Holistik Evren Tasarımı

Amerikalı fizik ve matematik uzmanı John von Neumann, ortalama bir insan beyninin ömür boyunca yaklaşık 2,8 x 10 üzeri 20 birimlik enformasyon kaydettiğini hesaplamıştı. Beynin bunca bilgiyi nasıl kaydettiğini ve uygun cevapları nasıl bulup çıkardığını açıklayacak bir teori henüz bulunamadı.

Dört bir koldan insana verilen mesaj şöyleydi: “Sen de, kâinat da senin algıladığın ve gözlemlediğin gibi değilsiniz. Sen dar bir ara kesit içinde organize olmuşsun. Senin dışında ise, bildiğinden çok daha farklı kurallara göre var olan çok değişik bir alem var. İşin ilginci, sen, aynı zamanda o alemin de bir parçasısın.”

Ünlü fizikçi Werner Heisenberg, kuantum araştırmaları sırasında ortaya çıkan şaşırtıcı sonuçlar karşısında kendini alamayarak şöyle diyordu: “Doğanın atom altı deneylerde bize göründüğü kadar saçma olması mümkün mü?”

David Bohm; Fritjof Capra, Frederic Vester ve Erich Fromm gibi bilim adamları da aynı noktada birleşiyorlar: Evreni parçalara ayırmak ve bütün birimlerin birbirleri ile olan iletişim ve etkileşim dinamizmini yok saymak, bilimde olduğu kadar, toplum yaşantısında ve daha da önemlisi kişisel hayatımızda da yıkıcı etkilere yol açmaktadır. Asit yağmurları, yok edilen ormanlar, zehirli atıklar… Ve hiç beklemediğimiz, aslında doğal olarak beklememiz gereken felaketler…

Erich Fromm, “Sahip Olmak ya da Olmak” adlı kitabında, modern insanın bir çözümlemesini ve değerlendirmesini yapar; sonuçta da şöyle söyler:

“İnsanlık büyük bir hızla tümden yok olmaya doğru sürüklenmektedir. Ekonomik gelişimin giderek insanları tutsak alması, doğaya karşı takınılan düşmanca tavır ve bir atom savaşı tehlikesi, insan soyunu ve dünyayı tehdit etmektedir. Yeni bir insana ve yeni bir topluma geçişin tek yolu, her şeyin üzerinde egemenlik kurmak biçiminde beliren ve kazanç tutkusu, açgözlülük, bir de ihtiras demek olan “sahip olmak” karakterini terk etmekten geçer. İnsanlar, onları huzura, mutluluğa ve diğer insan kardeşlerini sevmeye yöneltecek olan “olmak” biçimli bir dünya görüşüne geçemedikleri sürece, kurtulmaları mümkün değildir.

Erich Fromm’dan tercümeleriyle tanıdığımız Aydın Arıtan, bu defa karşımıza telif bir kitapla çıktı: “Holistik Evren Tasarımı”. Yılların birikimini bizimle paylaşan Arıtan, yeni bilim anlayışını çok güzel özetlemiş:

“Madde yoktur, temel bir yapıtaşı yoktur. Sadece salınıp-titreşen dev bir enerji denizi vardır atom altı alemde. Evrende var olan her şeyi; insanı, taşı, toprağı ve suyu birbirlerinden ayrı ve bağımsız birimler olarak değerlendiren ve yalnızca üç boyutlu fiziksel algı alanımıza giren gerçekleri ‘var’ sayan bir anlayış artık iflas etti.” diyor Arıtan ve holografi ekseninde bir anlatımla evreni yeniden yorumluyor. Aynı zamanda kuantum herkesin kolayca anlayabileceği bir şekilde özetleyen Arıtan’ı tebrik ediyorum. Yazarın bazı yorumlarına katılmasam da, Artıan Yayınları arasında çıkan bu kitabı tavsiye okumanızı hararetle ediyorum. Zira evreni ve mikro alemi kavramamızı kolaylaştıran bir çalışma. Yoğun bir emek harcanarak ortaya çıkmış. Üstelik son derece rahat okunan, akıcı bir üslupla yazılmış.

(Kemal ÇİFTÇİ, k.ciftci@bsfakademi.net)

Turgut Özal ermiş miydi?

Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal, Yeni Şafak Gazetesi’nde Taha Kıvanç takma adıyla yazan Fehmi Koru’ya babasının ermiş olduğunu ve mezarını bir evliyanın yaptığını anlattı. Koru’nun “Mahremi öldürdük” başlıklı yazısında Ahmet Özal, babasının mezarını yapan ustanın kamera kayıtlarında görünmediğini sadece mermerlerin hareket ettiğini iddia etti. Koru’nun “Sırlı programlara konu olacak” diye yorumladığı hikaye şöyle:

Ahmet Özal annesi ve babasıyla İstanbul Adnan Menderes Bulvarı’ndan geçerken, Turgut Özal, Adnan Menderes’in anıt mezarı hizasında otomobili durdurur. Başını pencereden çıkarıp mezara doğru bakar ve oğluna vasiyet eder: “Öldüğümde ne yap et, benim cesedimi buraya gömdür.” Ahmet Özal şaşırır ve “Allah gecinden versin, sen daha çok yaşayacaksın” der. Özal, yine de cumhurbaşkanlarının devlet mezarlığına gömüldüğünü, ancak kendisinin halkın yanında olmak istediğini söyler. Oğluna, “Sen bu dediğimi unutma yeter” der. Turgut Özal, bu olay yaşandıktan iki hafta sonra aniden yaşamını yitirir.

Vasiyet ettiği alanda mezarlık düzenlemesiyle, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürü Mustafa Bey (Dönemin Mezarlıklar Müdürü Kazım Gülmez’dir) ilgilenir. Mezarın pembe mermerden yapılması düşünülür. Ancak bir türlü aranan usta bulunamaz. Bir gün sakallı biri ortaya çıkar. Bursalı olduğunu ve bu işi parasız yapmak istediğini söyler. Ortaya beklenenden iyi bir işçilik çıkar. Mustafa Bey, işin kalitesini görünce, meçhul mezar ustasının peşine düşer. Mezar yapımında çalışan hiç kimse mezarcıyı hatırlayamaz. Adamı göstermek için çalışma sırasında çekilen görüntüleri izlemeye başladığında, mermer parçalarının işlendiğini, ancak işleyenin görünmediğini fark eder. Şaşırır. Kaseti Özal’ın oğlu Ahmet Özal ve eşi Semra Özal’a da izletir. Ahmet Özal, o görüntüleri, “Hayretle izledim. Mermer parçaları işleniyor, sonra birbirinin yanına konuyordu, tamam, fakat adam ortada görünmüyordu. Saatler ve saatler boyu sadece mermerler.”

(http://www.netpano.com)