Muzik calici calismiyor


BİYOLOJİ

Balıklar Su İçer mi?

Sorunun cevabı evet Balıklar su içerler. Yaşamın kaynağı olan su, canlıların vücutlarında değişik oranlarda bulunur. Bu, suyu tüm canlılar fizyolojik olarak kullandığı anlamına gelir. Buna su içinde yaşayan canlılar da dahil.

Konunun ayrıntısına gelince; balıklar tatlı ve tuzlu sularda yaşayanlar olarak da ikiye ayrılır. Tuzlu su bilindiği gibi yüksek konsantrasyon(yoğunluk) olan bir ortam. Balık vücudu bu ortama göre daha az konsantredir. Bu durumda balık vücudundan dışarı ya doğru bir su çıkışı olur. Tuzlu sularda yaşayıp bunu dengelemek için devamlı su içmek zorundadırlar. İçtikleri tuzlu sudaki fazla elektrolitleri de solungaçlarından dışarı atarlar. Bu çok fazla enerji gerektiren bir işlem olduğundan tuzlu su balıkları elde ettikleri suyu daha iyi kullanmak için, böbreklerinden atılan su miktarını en aza indirir.

Tatlı sulardaysa bunun tam tersi bir durum oluşur. Tatlısu balıklarında vücut konsantrasyonu dışarıya göre daha yüksek olur. Bu durumda dışarıdan içeriye fazla su girişi olur. Tatlısu balıkları da bu fazla suyu dışarı devamlı dışarı atmaya çalışırlar. Balık pulları vücuda deriden su girişini önlemede de rol alırlar. Bunların boşaltımları tuzlusu balıklarına oranla çok fazladır.

Bunun yanında bazı türler bu değişikliğe çok iyi uyum sağlamışlar. Örneğin; köpekbalıkları ve vatozların vücut konsantrasyonları deniz suyuna yakındır. Böylece suyu dışarı atmak herhangi bir enerji harcamak zorunda kalmazlar. Bunun yanında yılanbalıkları ve ringalar, yaşamlarının bir bölümünde tatlı suya, bir bölümünde de tuzlu suya girerler. Bunların vücutlarındaki su dengesinin sağlanması da her iki durumda çalışabilecek biçimde özelleşmiştir.

İnsan Beyninin Sırları

  • İnsan beyninin ağırlığı ortalama 1.3 kilogram civarındadır.
  • Beyniniz ölmeye başlamadan önce en fazla 4 ile 6 dakika arasında oksijensiz kalabilir.
  • Beyninizde tam 100 milyar sinir hücresi bulunuyor.
  • ‘İnsan beyninin yüzde 10′unu kullanıyor’ deyimi yanlıştır. Beynin her bölgesinin bir işlevi vardır.
  • Her insan doğduğunda aynı sayıda beyin hücresine sahiptir. Bu sayı altı yaşında maksimum seviyeye ulaşır.
  • Yeni doğan bir bebeğin beyni doğduktan sonraki ilk yılda tam üç kat büyür.
  • Dokunma duyusu ilk oluşan duyudur. Anne karnında oluşur.
  • Beyninizi sürekli çalıştırın çünkü beyinsel aktiviteler beyninizde yeni sinir hücrelerinin oluşmasını sağlar.
  • Her zaman pozitif düşünün. Araştırmalar doktorlara başvuranların yüzde 60′ının psikolojik nedenlerle doktora başvurduğunu ortaya koyuyor.
  • Beslenmenin beyne oldukça yararlı etkisi vardır. New York’ta yapılan bir araştırmada öğle yemeğinde yapay soslar ve takviyeler kullanmayanların IQ seviyelerinin diğerleine göre yüzde 14 daha yüksek olduğunu ortaya koydu.
  • Beyin vücuduzdaki en yağlı organdır.
  • Birşeyler hatırladığınız ve yeni düşünceler yarattığınız her an beyninizde yeni bağlantılar kuruyorsunuz.
  • Koku yoluyla edindiğiniz bir hatıranız, beyninizde kurulan en duygusal bağlantıdır.
  • Uykunuzu düzenleyin. Beyninizin en dinlendiği an uykuda oduğunuz anlardır.
  • Başınız ağrıdığında beyniniz hiçbir acı hissetmez. Olay tamamen acı reseptörleriyle bağlantılıdır.
  • Uyuduğunuz süre içinde beyniniz yarı paralize oluyor. Bu sürede beyniniz bir hormon salgılıyor. Bu hormon rüyalarınız sırasında tepki vermenizi engelilyor.
  • İnsanların ortalama yüzde 12′si rüyasını siyah beyaz görüyor.

Bebekler Kendi Dillerinde Ağlıyorlarmış

Almanya’da yapılan araştırma bebeklerin, annelerinin anadiline uygun şekilde ağladığını ortaya koydu. Würzburg Üniversitesi Kliniği Konuşma Öncesi Dil Gelişimi ve Gelişim Bozukluğu Merkezi Başkanı Kathleen Wermke ve ekibi, embriyonların ana rahminde, annenin konuştuğu dilin farklı vurgularını hafızasına kaydettiğini ve doğduktan sonra da ağlama sırasında o dilin “melodi örneğini” kullandığını tespit etti.

Ağlama Dili

Wermke, araştırma için 3 ila 5 günlük 60 Alman ve Fransız bebeğinin izlendiğini, bu bebeklerin ağlamaları sırasında hazırlanan frekans spektrumunda farklı vurgulamalar tespit ettiklerini söyledi. Wermke, Alman bebeklerinin yüksek tonlarda ağlamaya başlayıp ağlamalarını yavaşlattığını, Fransız bebeklerin tam tersi davrandığnı belirtti.

(Bugün, 11-2009)

Baby’s Crying Patterns Mimic Parents’ Accent

A baby’s cry isn’t just a method for getting mom’s attention for food or comfort. It is also an important beginning to the development of language.

It is known that fetus can hear outside sounds from the womb during the last three months of pregnancy, but now German researchers have found that babies begin to pick up language patterns from their parents as well.

Kathleen Wermke PhD, lead researcher and medical anthropologist at the University of Wurzburg in Germany, studied the cries of 60 healthy babies born to families who speak either French or German. The full-term babies were between the ages of three and five days old, and had normal hearing. Their findings revealed clear differences in the melody of the infants’ cry that corresponded to their mother’s accent.

The babies born to French parents cried with a rising accent, from low to high, while the cries of the German babies had a falling inflection. The pattern fits with characteristic differences between the two languages. “Each language is characterized by very specific musical elements in the form of its prosody, that is, its intonation system and constituent rhythm,” said Wermke.

Most of the influence is from the mother. Even though the fetus can hear the deeper pitch of the father’s voice, which carries better through the abdomen than a higher pitched sound, the mothers voice is also heard internally through the vibration of her vocal cords.

Wermke said: “The dramatic finding of this study is that not only are human neonates capable of producing different cry melodies, but they prefer to produce those melody patterns that are typical for the ambient language they have heard during their fetal life. Newborns are highly motivated to imitate their mother’s behavior in order to attract her and hence to foster bonding ”

The research is published online in the November issue of the journal Current Biology.

It is already known that fetuses can perceive and memorize sounds from the outside world in the last trimester of pregnancy when the auditory system develops. A prior study noted a change in fetal heart rate when listening to a familiar voice. Other studies have found that shortly after birth, babies are more attentive to their mother’s voice than any other sounds, supporting the idea that the develop develops memories that are formed in the womb.

Previous studies of language development had found that infants from 12 weeks of age could match vowel sounds presented to them by adults. Native sounds were not thought to occur until vocal control developed between 7 and 18 months of age. But the new research found that unborn babies are influenced by the sound of language that penetrates the womb and only need well-controlled respiratory-laryngeal systems in order to imitate the melody contours of language.

The concept that fetuses can learn does not support playing classical music for unborn children or the use of “fetal learning systems” marketed as a way to give babies a head start by playing certain sounds through the abdomen. But parents-to-be are encouraged to talk and sing to their children while still in the womb, and during the first year of life both to foster bonding and to promote language development.

(Current Biology, November, 2009)

Dolly’nin Akıbeti

DOLLY, klonlama ile doğan ilk canlı olarak dünyaya geldi. Bu koyun laboratuar ortamında babasız doğan ilk memeli canlıydı. Dolly, bazılarının zannettiği gibi bilim adamlarının ‘yarattıkları’ bir canlı değildir. Çünkü bu işlem sırasında kullanılan bütün biyolojik maddeler; hücre, hücre çekirdeği, hücre zarı, mitokondri, DNA gibi canlılığın hayatî bütün parçaları, hazır bir şekilde bir canlıdan alınıp diğer canlıya nakledilmiştir. Bu, canlılığın cansız maddelerden ortaya çıkması değil, canlı bir varlığın canlılık özelliklerinin başka bir canlı varlığa teknolojik imkânlar kullanılarak aktarılmasıyla başka bir canlı üretilmesidir.

Koyun Dolly'nin Akıbeti

Dolly’nin tahniti İskoçya Kraliyet Müzesi’nde

Klonlama prosedüründe, yetişkin bir koyunun memesinden alınan hücreler durgun faza ulaşıncaya kadar kültürde kalır ve büyümesi veya bölünmesi durdurulur. Kültürden bir hücre alınır ve başka bir koyundan alınan, çekirdeği çıkarılmış bir yumurtayla birleştirilir. Böylece ilk yetişkin koyunun genomunu, yani genetik materyallerinin toplamını taşıyan hücrenin çekirdeği ile yumurtanın genomunun değiştirilmesi sağlanır. Sonra yumurta laboratuvar ortamında gelişmeye başlar; ve gelişmenin normal olduğu anlaşıldıktan sonra, taşıyıcı olan anne koyunun rahmine aktarılır. Uzun ve masraflı çalışmalardan sonra bu yolla 277 embriyo oluşturulabildi. Bunların da sadece 29’u taşıyıcı annelere nakledilecek normallikte gelişti. Bu 29 örnekten de sadece bir kuzu başarılı oldu: Dolly.

Görüldüğü gibi, Dolly gerçekte koyunun klonlanması ile meydana gelmiş değildir. Dolly, yetişkin bir hayvanın meme bezlerinden alınan bir hücreden türetilen ve yaşayabilen dölün adıdır. Buradan şu sonuç ortaya çıktı: Materyal aynen kalmakta ve ilkiyle aynı başka bir organizma üretmek için kullanılabilmektedir. Sonra insan klonlansa bile aynı varlık ortaya çıkmaz. Çünkü fert aslında tamamen genetik yapısıyla belirlenmez ve yetişkin bir insandaki her hücrenin genetik yapısı değişiktir. En başta, farklı hayat tecrübelerine sahip olacaklarından, klon ilk bireyin aynısı olmayacaktır. Kelimenin tam anlamıyla ‘klon’ olan tek yumurta ikizleri bile farklı kişiliklerdedir. Meselâ, beyin gelişimleri şahsî tecrübelerine göre farklılaşmaktadır. Daha önemli bir başka prensip şu: Hiç kimse yetişkin organizmadan bir hücre alarak bir organizma klonlayamaz: DNA’daki bütün ‘baskı izlerini’ ve onu bir süt hücresi yapan bütün modifikasyonları (değişiklikleri) silerek; verilen DNA’yı değiştirip, onu gelişiminin başlangıcında yeni döllenmiş bir yumurta genomu olmaya uygun hâle getirerek, hücreye konulan çekirdeğin ‘gençleştirilmesinde’ ve ‘yeniden programlanmasında’ temel rol oynayan yumurta olmadan böyle birşey yapılamaz. Sonra yetişkin organizmadaki hücrelerin genetik yapısı farklı farklıdır ve organizmanın geliştiği döllenmiş yumurtayla özdeş olması mümkün değildir.

Gerçekte Dolly macerası evcil hayvanlara ve laboratuvar hayvanlarına uygulanan geretik mühendisliğin rahatsızlık verici mahsulüdür. Bu teknoloji verimsizdir ve başarı oranı çok düşüktür. Dolly gibi karışık gen taşıyan birkaç hayvan elde edene kadar anormal birçok embriyo elenmektedir. Ortaya çıkan normal ve sağlıklı görünümlü birkaç hayvan ise, beklenenin aksine hastalıklı veya bozuk bünyelidir. Dolly’nin akıbeti kopyalamanın acı sonunu göstermektedir. Dolly dur durak bilmeksizin yiyerek kendini sanki öldürmeye çalışmaktadır. Yaşıtlarından iki kat daha büyük olduğu halde yemeğe devam etmektedir ve anormal derecede şişman olmasının sebebi bilinmemektedir. Üstelik kopyalanmış bu canlılarda gizli genetik kusurların varlığı görülmüştür. Dolly ise şişmanlık dışında arterite, yani atardamar iltihabına yakalanmıştır. Ayrıca dizinde ve sol kalçasında eklem iltihabı başlamıştır. Dolly erkenden yaşlanmıştır. Çünkü o sıfır yaşındaki sperm hücresinden değil yetişkin koyunun yaşlı meme hücresinden geliştirildiği için kendi yaşıtlarına göre çok hızlı yaşlanmaktadır. Daha 3 yaşında iken 6 yaşındaki bir koyunun yapısına sahiptir. Evet, hayvan kopyalama çabalarının yüzde 98’i başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Başarı diye sunulan Dolly’nin akıbeti ise insanlığı düşündürmektedir.

(Sefa Saygılı, Zafer Dergisi, 2002)

Bağışıklık Sistemi Kanserli Hücreleri Koruyor

The Journal of Clinical Investigation adlı dergide dün yayımlanan araştırmada, 20. yüzyılın başlarındaki teorinin aksine, kanserli hücrelerin çoğalmasının başlangıcında, bağışıklık sistemi tarafından korunduğu belirtildi.

Pierre ve Marie Curie Üniversitesinden Profesör David Klatzmann’ın ekibi, kanser hakkındaki bu keşifle hastalığın tedavisinde önemli ilerleme kaydedilebileceğini bildirdi.

Bugüne kadar bilinen teori, kanserli hücreler oluşmaya başlayınca bağışıklık sisteminin bu hücreleri anormal hücre olarak tespit edip onları yok etmeye çalıştığını ve kanserin bu anormal hücrelerin savunma mekanizmasından kaçtıkları anda meydana geldiğini öngörüyordu.

Bilinen teoriyi çürüten yeni tespite göreyse bağışıklık sistemi kanserli hücreleri, ortaya çıktıkları andan itibaren organizmadaki diğer hücreler gibi korumaya alıyor.

Araştırmacıların hayvanlar üzerinde yaptıkları deneyler, bağışıklık sisteminin “düzenleyici lenfosit T” hücrelerinin, ilk ortaya çıkan kanserli hücrelere hemen yaklaşıp bu kanserli hücrelerde diğer normal dokularda bulunan molekülleri tespit ettiğini ve kanserli hücreleri yok etmesi gereken hücrelerin kanserli hücrelere saldırmasını engellediğini gösterdi.

Araştırmada, “düzenleyici lenfosit T” hücrelerinin kontrolünün gelecekte kanser tedavilerinde çok önemli rol oynayacağı ifade edildi. Araştırmacılar, kanser hakkındaki bu son keşfin ayrıca, tümöre karşı önleyici aşı gibi diğer tedavi yöntemlerinin önünü açtığını belirtiyor.

(AA, 8-2009)

Peynir Mayası Nasıl Elde Ediliyor?

Peynir, süt proteini kazeinin peynir mayası veya peynir kültürü ile pıhtılaştırılması ve bu pıhtıdan peynir suyunun ayrılmasıyla elde edilen fermente bir süt ürünüdür. Peynir mayalarına gelince ticari olarak kullanılan üç tip peynir mayası vardır. Bunlar,

1. Mikrobiyel Kaynaklı: Bunlar tıpkı yoğurt ya da ayran gibi fermentasyon yolu ile elde edilen peynir mayalarıdır. Genellikle M.miehei mikroorganizmasının uygun koşullar ve sıcaklıkta fermentasyonu sonucunda elde edilir.

2. Genetik Maya: Son zamanlarda gelişen gen transferi metodu ile üretilen mayalardır. Peynir mayasının özü olan kimozin geninin konakçı bir mikroorganizmaya transferi ve bu mikroorganizmanın uygun sıcaklık ve ortamda üretilerek enzim salgılaması metoduna dayanır.

3. Hayvansal Kaynaklı mayalar: Bu peynir mayaları, geviş getiren hayvanların 4. midesindeki sütü pıhtılaştıran enzimin saflaştırarak kullanılması sonucunda elde edilen bir mayadır. Bu yöntemde çoğunlukla dana, buzağı veya kuzu şirdenleri kullanılmaktadır.

Geleneksel peynir yapımında bu üçüncü yöntem kullanır. Ancak siz evde kendi kendinize peynir yapmak istiyorsanız bu mayalar yerine sütün pıhtılaşmasını sağlayacak doğal ürünler kullanabilirsiniz. Örneğin, keçiboynuzu, nohut gibi bitkileri ezerek elde ettiğiniz suyu peynir mayası olarak kullanabilirsiniz. Peynir yapmak için daha basit bir yöntem ise sirke kullanmaktır. Birkaç kilo sütün içine az miktarda sirke koyarak sütün pıhtılaşmasını sağlayabilir biraz da tuz ilave ederek köy tipi beyaz peynir yapabilirsiniz.

Peynire ilave edilen katkı maddelerine gelince, bunlar genellikle peynire kıvam vermek ve kullanım ömrünü uzatmak için kullanılmaktadır. Tüm katkı maddelerinde olduğu gibi bu tip maddelerin çok sağlıklı olduğu söylenemez.

(biltek.tubitak.gov.tr)

Tohum Savaşçıları

Tohum savaşları ve ilaç sektöründeki korkunç oyunları öğrenmek için bu haberi mutlaka okuyunuz.

Fritz Haber ve Carl Bosch iki Alman kimyacıdır. I. Dünya Savaşı başlarında amonyak ve onun nitrat türevlerinin sentezini keşfederler. Keşfederler de başları göğe mi değer? Neredeyse. Bu önemli keşif bir yandan azotlu sentetik gübrelerin üretimini geliştirirken, diğer yandan da bomba ve benzeri kitle imha silahlarının üretiminde bir dönüm noktası olur. İki arkadaş bu sayede Nobel alırlar, çalıştıkları Alman BASF şirketi de bu buluşu 1913 yılında geliştirir ve kısa süre içinde nitrat gübresinden bomba üretmeye başlar. BASF, I. Dünya Savaşı boyunca dur durak bilmeden patlayıcı üretir. Kısa bir süre sonra savaş parasının tadına varacaklar ve işi büyütüp zehirli gaz üretmeye de başlayacaklardır. Savaş biter, Almanya yenilir ama BASF yenilmez! Tutana aşk olsun! II. Dünya Savaşında zehirli gaz üretiminde nazilerle işbirliği yaparlar. Auschwitz toplama kampındaki Yahudileri bir taraftan fabrikalarında köle/işçi olarak çalıştırken, bir taraftan da esirlerin dut kurusuna dönmüş bünyelerini ortadan kaldırmak için Zyklon B gazını üretirler.

BASF bu marifetleri tek başına mı becerir? Hayır tabii! O zamanların (1925 ve ötesi) büyük Alman birleşik şirketler grubunu oluşturan IG Farben’in tüm ortakları (Bayer, Hoechst, Agfa) savaş esirlerini fabrikalarında çalıştırırlar ve savaş gazları ürettiler. Bundan dolayı da Nürnberg mahkemesinde IG Farben’in yöneticileri savaş olarak ceza almışlardır. BASF ve AGFA’yı ürettikleri fotoğraf filmlerinden ve bir zamanların teyip kasetlerinden anımsarız. Hatta dijital teknoloji çıkınca bunların haline üzülenler olduğunu da bilirim. 1970-80 yıllarında BASF’ın kromlu kasetlerini büyük keyifle açar, bir de koklardık iştahla, nedense? IG Farben’in bir ortağı da Bayer’di. Bayer bant üretmedi ama o da evimizden eksik etmediğimiz Asprin’i üreterek gönüllere girmenin yolunu bulan Almanlardandır. Bayerin kimyacıları bir yandan Asprin üretirken, bir yandan da organofosfat bileşiklerinin son derece güçlü bir zehir olduğunu (1930’larda)keşfederler. Bu keşif onlara savaşlarda kullanılan sinir gazlarını (serin, soman, tabun gibi) üretme fırsatı verir. “Ee biz ürettik birileri de tüketir” herhalde diyerek ürünlerini piyasaya çıkartırlar. Bayer’de işler büyüdükçe büyür. Gün gelir Güney Afrika’da Amerikan kimya devi Dow ile birlikte dünyanın en büyük krom madenlerini işletirler; gün gelir eroini keşfedip üretirler; gün gelir Kongo Cumhuriyeti ve Ruanda’da koltan (kolumbit) madenleri üzerinde çevrilen oyunlara ve bunun sonucunda milyonlarca kişinin ölmesinde rol oynarlar. Bayer’in krom ortağı Dow da şapkadan tavşan çıkartma işlerinde Alman ortağından aşağı değildir (bu arada Dow kimya bu gün BASF’dan sonra dünyanın en büyük kimya şirketidir). I. Dünya Savaşı kimyasal gazların bol kullanıldığı, ciddi bir zengin olma fırsatı sunar kimya şirketlerine. Fırsatı gören Dow hardal gazı üretip satar. II. Dünya Savaşı’nda da napalm bombası üretecektir. Üstelik bu konuda Dow tekel olmuştur. Ardından Vietnam savaşı gelir, ABD ordusu eski napalmları yetersiz bulunca Dow daha güçlü napalm bombaları imal eder. Böylelikle piyasanın gurur kaynağı napalm-b ortaya çıkar. Özelliği, müthiş sıcaklık oluşturup ne var, ne yok bir çırpıda yakıp kavurmasıdır.

Dow ayrıca Vietnam savaşı için ünlü pestisit agent orange’ı da üretmiştir. Bu da bir kimyasal, uçaktan atınca aşağıda yeşil adına ne varsa öldürüyor. Kısa sürede arazi çırılçıplak kalıyor. Orada yaşayan diğer canlılar da nasibini alıyorlar elbet bu yok oluştan. Asker milletinin ormanla ilişkisi dillere destan malum, ya yakacak ya kurutacak. Boş vakitlerinde de vakıf kurup sağa sola meşe dikecek ki, dünya çöl olmasın! Neyse, dedikoduyu bırakalım da konuya dönelim, yoksa benim ocağa da bir incir ağacı diker birileri.

Agent orange’ı üretip pazarlayanlar arasında ünlü GDO’lu tohum üreticisi Monsanto da vardır. Monsanto bu günlerde ürettiği genetiği değiştirilmiş organizmalarla başımıza çoraplar örmekle ünleniyor ama eski şöhreti de yabana atılır cinsten değil. Hazretin ilk üretimlerinden biri Asprin.

Bakın siz şu işe! Monsanto da 1917’de Bayer’den izin alıp başlamış asprin üretmeye. Bakmışlar asprin satıp zengin olunmuyor, onlar da Bayer’in yolunu izleyip II. Dünya Savaşı sırasında askeri amaçlı kimyasal üretmeye karar vermişler. Roket yakıtlarında kullanılan sentetik kauçukla başlayıp, TNT ve Vietnam’a atılan agent orange’a kadar bir dizi sempatik şey üretmişler, insanlık ve barış için tabii. Dünya barışı için çalışan devler liginin ilk beşinde ünlü DuPont da yer alıyor. DuPont ABD’de Exxon Mobil ve Dow’dan sonra üçüncü büyük kimya şirketi. Kim ne derse desin ben en çok bunları seviyorum. Bu sevginin birinci nedeni teflonu buldular, zehirli de olsa satıyorlar ve halen pilav tenceresi olarak kullanmaktan vazgeçemiyorum. İkinci nedeni de öyle asprinle, yollarda mendil, kalem, telefon şarjı satarak zaman kaybetmemişler. Doğrudan barut üretimiyle açmışlar gözlerini. 1802’de Delaware, ABD’de şirketi kurmuşlar (bir dalavere var bu işte diye espri yapmayın, ayıp). 1811’de ülkenin en büyük barut üreticisi olmuşlar. Bu başarıyı I. Dünya Savaşı’nda dumansız barut ihtiyacını karşılayarak büyütmüşler. II. Dünya savaşında baruta talep artar. Bu defa ürettikleri barut miktarı I. Dünya Savaşı’nda müttefiklerin ürettiği tüm patlayıcılardan %20 daha çoktur. Ne kadar mı? Vallahi madem şunun şurası biz bizeyiz, söyleyelim: 2.3 milyar ton patlayıcı pazarlarlar II. Dünya Savaşı süresince. Bunun dışında savaşta orduların ihtiyacı olan her türden sentetik malzemenin üretimini de üstlenirler. Arkadaşların asıl marifetlerini sona sakladık.

Projenin adı Hamford Projesiydi (veya Manhattan Projesi). Vaşington yakınlarında Colombia nehri
kıyısında II. Dünya Savaşı yıllarında (1943)başlattılar projeyi. DuPont ve ABD ordusu dünya kadar işçi aldı, aylarca çalıştılar… Çalışanlar ne ürettiklerini Nagazaki ve Hiroşima’daki patlamalar olduktan sonra öğrenebildiler. 2002 yılında da DuPont ABD ordusuyla yaptığı bir anlaşma çerçevesinde, askeri nanoteknoloji üretiminde ordunun önemli bir ortağı oldu. Peki, bilin bakalım bu arkadaşlar şimdilerde boş vakitlerini nasıl geçiriyorlar? Hepsinin ortak eğlencesi bahçelerinde domates, biber, hıyar, mısır filan yetiştirmek. Evet, aynen öyle. Her biri büyük iştahla tohum yetiştiriciliğine giriştiler. Çevrelerindeki minik şirketleri satın aldılar, kendi aralarında da çoklu anlaşmalar yaptılar. Tüm dünya gıda pazarını ele geçirdiler. Nasıl, iyi mi? Tarımsal kimyasalları da, tohumları da, teknolojiyi de bunlar üretiyorlar. Bunlar karar veriyor şimdilerde nerelerde, kimler doysun, kimler aç kalsın meselesine. Benim tarlama ne ekeceğime de; ülkemde kaç köylünün tarlasını, tabağını bırakıp gurbete çıkacağına da; açlık sorunu diye bir palavranın ardına oluşturulmuş uluslararası politikalara da. Napalm bombasıyla ortalığı ateşe vermektense, ülkelerin tarım alanlarına genetiği değiştirilmiş tohum atıyorlar. Esir kampları kurmaktansa köylüleri bankalara borçlandırıp kurdukları sisteme köle ediyorlar. Sosyal sorumluluk projeleriyle ruhlarımızı ele geçiriyorlar. Farkında mısınız, bu para kazanma hırsı değil, bu dünyaya sahip olma hırsı. Bir zamanlar napalm alevinden kaçan Vietnamlıdan çok daha fazla şanslı değiliz şu anda. Domateslerini de yiyeceğiz, muzlarını da, teflon tavalarını da, Ruanda’da çıkarttıkları kolumnit’den yaptıkları DVD çalarları da, cep telefonlarını da.

Direnmemiz gerekiyor, zihinlerimizi formatlatmaya karşı direnmeliyiz, kurdukları eğitim sistemine
karşı, ezberlerine karşı, medyaya karşı, domateslerine, mısırlarına ve bize “hayat” diye sundukları bu illüzyona karşı hep birlikte direnmeliyiz.

(www.iyilikguzellik.com, Haziran 2009)