Muzik calici calismiyor


KAPİTALİZM

Keşiş Olan Borsacı

Modern insanın en büyük açmazı, tatminsizlik. Haz medeniyeti olarak da isimlendirilen ve ha bire tüketime zorlanan insan, bu dipsiz kuyuda mahrumiyet içinde. Geçenlerde NTV’de ünlü belgeselci Michael Moor’un “Sicko” (Hasta) adlı bir belgeseli izledim. Moor yaptığı belgeselle ABD’de yaşanan sağlık skandallarına mercek tutuyordu.

Michael Moore

Michael Moor

Sicko

Sicko

İlaç sektöründe dönen dolaplardan tutun, sağlık sektöründe yaşanan acımasız kapital düzenin, geçmişte ABD Eski Başkanı Nixon’un senatodan geçirdiği bir kararla, “en az masrafla insan hayatını kurtarmak” şeklinde formüle edilen ve insanları göz göre göre ölüme gönderen bir mekanizmayı gözler önüne serdi. Bush döneminde de devam eden bu acımasız karar, sigorta ve ilaç şirketlerini zengin ederken, evsiz ve fakir halkın sokaklarda nasıl da sefalet içinde öldüğünü gösteriyordu. Kapitalizmin beşiği Amerika öyle garip bir ülke ki, sadece parasızlar değil, hem parası hem de mevki sahibi olanlar bile bu ülkede tedavi olmakta güçlük çekiyor ve sigorta şirketlerden yediği kazıktan sonra bile çaresiz ölüme gidiyor. Hipokrat yemini etmiş insanların hırs uğruna insan ölümlerine yol açtığı düşüncesi bana çok ilginç geldi. Bu nasıl doymak bilmez bir hırs?

Bush and Sicko

Amerikan halkı bir yandan sağlık sorunuyla uğraşırken bir yandan da ekonomik krizle cedelleşiyor. Zaman gazetesindeki bir haber dikkatimi çekti. Viyana Kardinali Christoph Schönborn, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nu ziyaret etmiş. Ziyaret sonrası ortak bir açıklama yapmışlar, “Ekonomik krize çare, insanlar hırstan arınmalı.” (14.10.08)

Ne kadar doğru bir söz. Bir haber daha var ki, bu sözü doğrulayan türde. Başarılı bir borsacıyken yaşadığı hayatın kendisini mutlu etmediğine karar verip, daha sonra keşiş olan bir adamın hikayesi bu (Gazeteport.com). Adı: Hristo Mishkov. Bir Bulgar vatandaşı. Bundan 5 yıl öncesine kadar ülkenin önde gelen komisyon şirketlerinden Karoll’da çalışmış. Miskhov, yeni adıyla Keşiş Nikanor, hayatına dair öyle radikal kararlar almış ki, eski yaşamına ait hiçbir şeyi üstünde taşımıyor. Cep telefonunu bile. Keşiş olduktan sonra Sofya yakınlarındaki 12.yüzyıldan kalma Tsurgonogorski Manastırı’na yerleşmiş. İş tecrübelerinin yardımıyla manastırın tamiratı için gereken onbinlerce doları halktan toplamayı başarmış. Bu başarısından dolayı Nikanor, Reuters muhabirine şöyle demeç vermiş: “Bugün dünyada pek çok insan yiyecekleri gıdanın parasını kazanamıyor. Birileri hak ettiğinden daha fazlasını tüketiyorsa, başka birileri de aç kalıyor.”

Brother Nikanor

Brother Nikanor

Son yaşanan mali krize atıfta bulunarak, zaman içerisinde böyle insanların yaşanan son krize benzer durumlarla sarsılmasının doğru olduğunu düşündüğünü, böylece daha makul insanlar haline gelebileceklerini ifade etmiş. Nikanor’un en önemli sözünü sona sakladım. Diyor ki: “Günümüzde insanların mutluluğu maddiyatta aradığı ortada. Bu durumun insanları daha tatminsiz ve öfkeli yapıyor. Aç gözlülük nedeniyle insanlar birer meta haline dönüştü. Zengin insanlara karşı değilim. Ancak sadece diğer insanların mutluluğu için bir şeyler yapan kişilere saygı duyabilirim.”

Nikanor, eski iş arkadaşlarına bakın mutluluğun tüyosunu nasıl veriyor: “Masaların üzerinde daima bir kavanoz içinde toprak bulundursunlar. Bu sayede herkes sonunda nereye gideceğini hatırlayabilsin.”

Yoksul, çok şey ister. Hırslı ise herşeyi. (Syrus)

***

Wall Street trader becomes a monk

A former Wall Street broker has swapped Manhattan for a monastery in Bulgaria to become an Orthodox monk.

Hristo Mishkov had a successful career as a broker on the Nasdaq stock exchange in New York until he decided to give it all up to return to his native Bulgaria. His radical change of circumstances may start to look appealing to the tens of thousands of finance sector employees who face the bleak prospect of losing their jobs.

Exchanging tailored suits and expensive shoes for a cassock and sandals, Brother Nikanor, as he is now known, believes Wall Street and the City deserve all they get as the credit crunch bites deeper and the global financial system goes into meltdown.

“It is right to see people who consume more than they deserve shattered by a financial crisis from time to time, to suffer so that they can become more reasonable,” he said.

He has scant sympathy for bankers and brokers around the world who are at risk of redundancy.

The collapse of banks and investment firms was a necessary correction because they had grown greedy, he said.

“Many people . in the world do not realise that they have not earned the food they eat, that they take without giving,” said Mr Mishkov, 32, who worked for Karoll, one of Bulgaria’s leading brokerages.

“But if someone consumes more than they have earned, it means someone else is starving.”

His colleagues were stunned when he decided to become a monk, but he had made up his mind to seek spiritual well-being rather than material wealth.

“Everybody can be a good broker but this does not bring much benefit for the world,” he said.

“We always search for happiness in the outside world, in material things, which makes us constantly unsatisfied, angry with ourselves and the world.”

Where once he milked the money markets, Mr Mishkov now wakes at dawn to attend to a herd of cheese-producing buffalo in the 12th century Tsurnogorski monastery in which he lives, 30 miles west of the Bulgarian capital, Sofia.

But he has not entirely turned his back on his past.

When he became a monk five years ago he retained just one luxury – a mobile phone – and has used it to raise hundreds of thousands of pounds from former trading colleagues and Bulgaria’s wealthy to rebuild the dilapidated monastery, which was used as a labour camp during the communist era.

(Nick Squires, www.telegraph.co.uk, Oct 2008)

İnsanların Kanını Sormak

İnsanların Kanını İçmek

Kapitalizm İnsanlığın Düşmanı

İktisadi Sistemlerin Temelleri” adlı kitabın yazarı Prof. Beşir Hamitoğulları: “Kapitalizmin amacı, Yüce Allah’ın ‘yaratılmışların en şereflisi’ diye nitelendirdiği insanı, yemek içmekten başka bir özelliği olmayan hale getirmektir.”

İşte Aslan Değirmenci’nin Röportajı:

Prof. Beşir Hamitoğulları

Prof. Beşir Hamitoğulları

“İktisadi Sistemlerin Temelleri” adlı kitabın yazarı İktisat Âlimi Beşir Hamitoğulları, kapitalizm ve İslam İktisadı hakkında Vakit’in sorularını cevaplandırdı. Kapitalizmin hedefinde İslam’ın olduğunu belirten Profesör Hamitoğulları, “Çünkü maddeci, yetersiz, kan emen, alın terini istimlak eden sistem karşısında tek dirençli güç İslam iktisadıdır” dedi. İşte Hamitoğulları ile gerçekleştirdiğimiz mülakat:

- Kapitalizm hakkında düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

- İnsanlığı tahrip eden kapitalizm, insanın bütün cephelerini dışlamakta, hiçlemektedir. Kudurttuğu kişisel ihtirasları kar ve kazanç kanunlarını sınır tanımaz kışkırtmalarıyla zirvelere çıkarır. Amaç; Yüce Allah’ın yaratılmışların en şereflisi diye nitelendirdiği insanı, yemek içmekten başka bir özelliği olmayan hale getirmektir. Maddeciliği, israf ve gösterişi zirvelere çıkaran kapitalizm, bütün insanların ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Sömürünün bin bir çeşidinde işlettiği çarkla bir azınlığı sürekli madden zenginleştirirken, diğer çoğunluğu yoksullaştırmaktadır. Kısaca kapitalizm maddesel sefalete, yok ettiği manevi boşluğu ekleyerek insanları tahrip etmektedir.

“KAPİTALİZM, İNSANLAR ARASINDAKİ BİRLİĞİ YOK EDER”

- Kapitalizm sadece ekonomik alanda mı tahribatlara neden oluyor?

- Elbette hayır. Bunu böyle düşünmek büyük bir yanılgı olur. Bu maddeci, yetersiz, dengesiz, sömürücü, arızalı, hastalıklı düzenin tahribatı sadece ekonomik alanla sınırlı değildir. İnsanlar arasındaki birliği ve bütünlüğü yok eder. Bununla da yetinmez, insanın kendisiyle olan barışını da bozar. Kapitalizm aynı zamanda tam bir çevre düşmanıdır. Kainattaki doğal beraberliğin en büyük tehdididir. Doğal hayatın tüm kaynaklarını tüketen ve yok eden süreç kapitalizmdir. Orman, deniz ve havaya bakarsak bunu anlamamız yeterli olacaktır. Yine sınıfsal ve grupsal ayrışmalar da bu bütünün bir başka bileşiğidir. Bu düzen kainatın gerçek yaratıcısı olan Allah’ın yerine parasal diktatörlüğü tanrısallaştırır ve putlarını diker. Malum medya aracılığıyla da kamuoyuna kendilerinden başka kurtarıcı yokmuş gibi propaganda yaptırır. Bu propaganda yapılırken tek rakipleri olan İslam’a da eş zamanlı savaş başlatır. Zihinlerini esir aldıkları kalem erbabı olanları kendilerine hizmet ettirirler.

“HEDEFLERİNDE İSLAM VAR”

- Neden İslam’ı hedef alırlar?

- Çünkü maddeci, yetersiz, kan emen, alın terini istimlak eden sistem karşısında tek dirençli güç İslam iktisadıdır. Dayanışmacı, sömürüye karşı, israfa karşı gelen, gösterişe direnen, helal ve harama dikkat eden tek anlayış İslam iktisadıdır. Faize gereksinim duymayan, dengeleri koruyan, fiyat istikrarını sağlayan, denetimin en üst seviyede olduğu, kaynakları en gerekli alanlara kanalize eden kalkınma modeli olan İslam iktisadı insanın doğasına uyan tek sistemdir. Bu model, insanı yaradılışın kanunları doğrultusunda ele alır. Maddesel ihtiyaçları olduğu kadar kapitalizmin görmek istemediği manevi boyutunu da devreye sokarak insanı maddenin kölesi değil hakimi yapar. Bu ekonomide para kapitalistlerin kazandırdıkları tanrısal bir güç ve değerde değil, hak ettiği ölçülerde sadece bir araçtır. Paradan daha güçlü olan insancıl değerlere önem verir. İslam ahlakının yüce gücünü yalnız üretime değil, adil paylaşıma da yansıtarak verimi ve ürünü çoğaltır. Sömürü, hırsızlık, vurgun, soygun bu ekonomide bertaraf edilir. Üretim biçimi doğal çevreyle de barışıktır. Ne yazık ki Batıcıların yerli işbirlikçileri bu gerçekleri saptırmakta ya da örtmektedir.

“MALUM MEDYA KAPİTALİZME HİZMET ADINA İSLAM’A SALDIRIYOR”

- Yöntemleri hakkında neler söylemek istersiniz?

- Misalleri çok ama özetlemek lazım. Türkiye’de ve dünyada Müslümanlara karşı sürdürülen savaşlar… İnsanlığı tahrip eden batı, yıllardır Müslümanları çapraz ateş altında tutmaktadır. Bu bir yöntemdir. Filistin, Irak, Afganistan bugün işgal altındadır. Topraklar kan içindedir. Pakistan’da yaşananlar ve Afrika’da akan kan da Müslümanlara aittir. Ancak emperyalist katillerin cürümleri bununla sınırlı değil. Bir de yazar-çizer tayfa var. Bunlar köşelerinde ve TV ekranlarında sürekli bize ait olmayan eklemeler ile milletin kafasını bulandırırlar. Siyasi İslam, light İslam ve radikal İslam yakıştırmaları ile çirkin bir propaganda yürütürler. Siyasi İslam demek, cehalettir. Bu, Marksist olduğu söylenen batıcı tayfanın uydurmasıdır. Bu uydurmaya, İslam’ı hiç bilmeyenlerin Batı’da yazdıkları kitaplarda yer verilmiştir. Bizim işbirlikçiler de bunu alıp tekrarlıyorlar. İslam demokrasisi, ekonomisi, eğitimi, tutarlılığıyla bir bütündür. Bunlardan biri eksik olduğu zaman o İslam değildir. Yani günümüzde uygulanan sisteme de siyasi İslam hiç denilemez. Light veya ılımlı İslam diyenlerin ise akıllarına şaşıyorum. Barışın bütün temellerini kuran ve yayan İslam kökten zaten ılımlıdır.

“TERÖRÜ DOĞURAN ETKEN KAPİTALİZMDİR”

Radikal İslam diye bir şey ise hiç olamaz. Bu, Hz. İsa’nın Hıristiyanlığı yerine konulan kilise görüşleri için Batıda yapılan bir yakıştırmadır. Bunu İslam’a yamalamak vicdan ve insafa sığmaz. İslam’ın maddeci sistemlerle hiç ilgisi yoktur. Radikal, ılımlı gibi birtakım deyimler, ilahi diyalektiği tutarlı, dengeli ve etkin boyutlarını kucaklayan İslam için söylenemez. İnsan yapısı olan Marksist sosyalizm ve kapitalizm için söylenebilir. Yaptıkları, emperyalizmin karşısında duran ve tek rakipleri olan İslam’ı yıpratmaktır. Bu deyimleri Müslümanların doğru projelerini engellemek için kullanıyorlar. Müslümanları da kapitalistleştirmek istiyorlar. Buna dikkat etmek lazım. Kamil Müslüman makam ve parayla satın alınmaz. Unutmamalıyız ki İslam ekonomisinde en yüce değer para değil, emektir. Radikal kelimesi ile İslam’ı terörle bağdaşlaştırmaya çalışanların kendileri teröristtir. Terörün giremeyeceği tek yer İslam’dır. Terörü doğuran etken kapitalizmdir. Üretip besleyen de…

- Çabalarında başarılı olabilecekler mi?

- Asla. Boşuna uğraşıyorlar. Eninde sonunda can çekişen kapitalizm son bulacak. Allah’ın nuru doğrultusunda kurtarıcılığını ortaya koyacak yeni yöntemler arayışı içinde olan güçlü beyinler İslam’ın iktisadi, sosyal, siyasal sistemini bulacaklardır. İslam iki dünya saadetidir. Bu saadetten korkmaları da doğaldır.

(Vakit, 10-2009)

Kapitalizm Bir Şeytandır

Amerikalı ünlü muhalif yönetmen Michael Moore “Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi” adlı belgeseliyle yine çok konuşulacak. Moore, “Kapitalizm bir şeytandır” dedi.

Amerika’nın dünyaca ünlü muhalif yönetmeni Michael Moore, “Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi” adlı yeni belgeseliyle bu kez kapitalizm yerden yere vurdu. Moore, “Kapitalizm ortadan kaldırıp yerine bütün insanlar için iyi olan bir şey ile değiştirmelisiniz. O bir şey de demokradir” dedi. Bankaların verdiği ev ve diğer kredilerin küresel krize neden olduğunu söyleyen Moore, bankalar, siyasiler ve hazine bakanları arasındaki ilişkilere dikkat edilmesini gerektiğini bildirdi. Dünyada yükselen işsizlik krizine işaret eden Moore, kapitalizmin yoksulu korumayarak da din karşıtı olduğunu belirtti.

Berlusconi’ye para mesajı

Hafta sonu İtalya’da Venedik Film Festivali’ne katılan Michael Moore, hayranlarıyla buluştu ve imza dağıttı. Bu sırada bir hayranı, yönetmenin filminin adına Kapitalizm Bir Aşk Hikayesi’ne nazire yaparcasına Moore’a imza karşılığı esprili bir üslupla para teklif etti. “Bu para Berlusconi’nin” dedi. Moore parayı aldı. Aldıktan sonra da İtalyan Başbakana mesaj gönderdi: “Sayın Berlusconi, bana verdiğiniz bu hediye için teşekkürler. Bu parayı sizi alt etmek için kullanacağım.”

Michael Moore’ın iki saatlik yeni belgeselini izleyenler filmin, “Kapitalizm bir şeytandır ve onu yola getiremezsiniz” ifadesiyle özetlenebileceğini söylüyor.

(Salih Saygılı, TİMETURK, 09-2009)

Hortumcu Akbaba

Kapitalizm ve Finans Terörü

CNN yorumcusu, ABD’deki finansal krize yönelik kurtarma operasyonunu şöyle özetliyordu: “Profits are privatized, but losses are socialized.” Türkçesi: Kârlar cebe, zararlar toplumun sırtına! Nitekim, daha şimdiden birkaç trilyon dolara ulaştığı ilan edilen zararları karşılamak için paket üstüne paket hazırlanıyor. Nereden gelecek bu para? Karşılıksız basılmayacaksa, yeni vergilerden. Obama’nın ‘radikal’ başkanlığı için bundan daha talihsiz bir durum olmazdı!

“Kâr olunca şahısların cebine, zarar olunca toplumun sırtına” ifadesi aslında modern kapitalizmin tarihini tek cümleyle özetliyor. Haliç kıyısında yıllarca faaliyet yapan sanayi işletmelerinin kârı ortaklarına giderken; kirlenen denizi temizlemek İstanbul Belediyesi’ne, dolayısıyla İstanbul halkına kalmadı mı? Uzan kardeşlerin uçurduğu milyarlarca dolarlık İmar Bank mevduatını sahiplerine ödemek sonunda Türk devletine, dolayısıyla bu ülkede vergi ödeyen herkese düşmedi mi?

Otuz yıl önce üniversite sıralarındayken iktisat hocalarımız bize artık Keynes devrinin bittiğini, Friedman devrinin başladığını söylüyordular. Birkaç yıl sonra iktidar koltuğuna kurulan “muhafazakâr” Turgut Özal sıkı bir Friedmancıydı. Bugünse Friedman’ın artık öldüğü, yeni bir Keynes dönemi başladığı söyleniyor.

Önce kelimelere netlik kazandıralım. ABD’de Keynes liberal, Friedman ise muhafazakâr olarak bilinir. Amerikalılar için liberal “solcu” demek; muhafazakâr ise düzen yanlısı. Keynes 1936’da Genel Teori’yi yazdığı zaman, Avrupalılar bakımından müfrit liberal Hayek ona karşı Köleliğe Giden Yol’u yazdı ve Keynes’i neredeyse Komünistlikle itham etti. Onun için, kelimelere takılmadan Keynes’in ne dediğini ve bugünlerde niçin yeniden popüler olmaya başladığını anlamaya çalışalım.

Keynes Reloaded

Adam Smith’den Milton Friedman’a kadar modern iktisatçıları ekonomi karşısındaki konumları bakımından iki gruba ayırabiliriz: Doğal düzenciler ve müdahaleciler. Fizyokratik, klasik ve neo-klasik görüntüleri içinde modern iktisat düşüncesinin özü, Çin toplum felsefesinden devşirdikleri “doğal olanın kurmaca olana üstünlüğü” ilkesidir. Başka bir deyişle, tabiat insandan daha akıllıdır. Ekonomik sistemde bir dengesizlik varsa, akıllı olduğunu vehmeden bir otoritenin (devlet mesela) müdahalesine gerek yoktur. Hatta böyle bir müdahale ters sonuç doğurur. En iyi çare, tabiatın o dengesizliği kendi kendine gidermesini beklemektir. Piyasalar otomatik olarak tam istihdam dengesine ulaşır.

Doğal düzencilik ahlâkî ilkesini Mandeville ve Bentham gibi düşünürlerden alıyordu. Şiarları “Private vices, Public virtues” idi: Kişisel kötülükler, toplumsal erdeme dönüşürdü. Yani bireyler tek tek kötü (mesela bencil, açgöz, muhteris) olduklarında, kendi çıkarlarını ençoklaştırmaya çabalayacak; bu çaba ise toplumsal faydanın ençoklaşmasıyla sonuçlanacaktı. Smith bu düşüncelerle tanışmadan önce Ahlakî Duygular Kuramı’nı yazmıştı (1759). Bu kitapta ana sorusu şuydu: “Ötekini nasıl sevebilirim?” 1776’da yayımladığı Ulusların Zenginliği’nde ise soruyu şöyle vaz ediyordu: “Kendimi nasıl sevebilirim?”

Ondokuzuncu yüzyılın şiddetli sosyalist eleştirisine rağmen, bu fikirler 1930’lara kadar alternatifsiz kaldı. Sosyalist eleştiri ütopikti; realiteyi değil rüyaları esas alıyordu. Keynes ise en katı gerçeklerden (I. Dünya Savaşı, 1929 Buhranı…) hareketle hem doğal düzenciliği, hem de onun ahlakî ilkesini ters yüz ediyordu. “Keynesyen Devrim” dedikleri ciddi bir olaydı.

Aristokrat İngilize göre “otomatik denge” bir yanılsamaydı. O güne kadar “gölge ekonomi” diye anılan para-kredi ilişkileri, üretim esaslı reel ekonomiden daha önemliydi. Ve kişisel erdemler toplumsal kötülüğe yol açabilirdi. (“Private virtues, Public vices.”) Sırasıyla ele alalım:

Otomatik denge gerçek hayatta değil, yükselen girişimci sınıfın dizginlenmesini istemeyen modern iktisatçının kafasındaydı. Oysa ekonomi eksik istihdam şartlarında da bir denge oluşturabilirdi. Bu durumda güçlü bir oyuncunun devreye girmesi ve (ister sermaye ister emek olsun) eksik kullanılmış üretim faktörlerini tam çalışır hale getirmesi gerekirdi. (Yüksek işsizlik varsa, üretken olmasa bile işçilere kanal kazdırıp tekrar doldurmak, sonra gene kazdırmak yararlıydı. Veya sermaye eksikliği yüzünden yatırım yapılamıyorsa, devlet büyük sanayi ve altyapı yatırımlarını üstlenerek bu boşluğu doldurmalıydı. 1930’lardan 1970’lerin sonlarına kadar Türkiye dahil bütün dünya hükümetlerinin Keynesgil fikirlerle amel ettiğini söylemeye gerek var mı?)

Keynes’in diğer bir katkısı, finans piyasalarının ekonomide arızî değil aslî bir işlev gördüğüne dair fikriydi. Marx’ın altyapı/üstyapı metaforunu kullanırsak, diğer iktisatçılar üretimin altyapı, para-kredi ilişkilerinin ise üstyapı olduğunu söylüyordu. Keynes ise asıl maceranın para ve kredi gibi “simgelerin” oluşturduğu üstyapıda geçtiğini, üretimin ona göre şekillendiğini söylüyor; genel dengenin bu iki piyasadaki dengelerin etkileşiminden ortaya çıktığını belirtiyordu. (Mark Blaug, Keynes’in bu fikre o yıllarda Cambridge’de çok etkili olan filozof Wittgenstein’ın etkisi altında ulaşmış olabileceğini söylüyor. Malum, Tractatus yazarı da dünyayı dil yani simgeler ile açıklamaya çalışıyordu.)

Hayvanî Ruhların Serüveni

“Private virtues, Public vices” meselesine gelince, “animal spirits” kavramıyla beraber bu fikirler günümüzdeki finans depremini anlamamızda anahtar rol oynayabilir. Ekonomi niçin kendi kendine dengeye gelmez? Çünkü finans piyasaları reel ekonomiden daha önemlidir ve oralarda normal, hesabını bilen, aklı başında insanlar değil, “hayvanî ruhlar” at koşturur. Bunlar üretimde olduğu gibi kılı kırk yaran hesapçı burjuvalar değil, spontan bir biçimde eylemsizliği değil eylemi seçen ve bunu “nicel faydaların ağırlıklı ortalamasını nicel olasılıklarla çarparak bulmayan” hareketli insanlardır. Davranışlarına iyimserlik hakimdir; havanın hep günlük güneşlik olacağını varsayarlar.

Bu temelsiz iyimserliğin boş olduğu anlaşılınca, sahneyi erdemli yurttaşların elbirliği ile hazırlanan kaos şereflendirir. Klasikler, bireylerin tek tek erdemsiz davranışlarından toplu faydanın çıkacağını varsayıyorlardı. Keynes ise bireylerin tek tek erdemli ve akıllı davranışlarının felakete yol açtığını söylüyor. Bir örnekle izah edeyim: Diyelim ki özel bir üniversitede 3000 YTL maaşla hocalık yapıyorum. Maaşımın beşte birini tasarruf edip banka hesabına, altına veya hisse senedine yatırıyorum. Derken ABD’de en önemli finans kurumları batıyor ve krizin önümüzdeki yıldan itibaren derinleşerek Türkiye’yi de etkileyeceği söyleniyor.

Akıllı (rasyonel, hesabını bilen) bir insan olarak şöyle düşünüyorum: Kriz olursa bundan en fazla etkilenecek olan eğitim sektörüdür. Bu durumda özel üniversitelere talep düşer. Öğrenci sayısı azalınca, öğretmen talebi de azalır. İlk yol verilecekler, benim gibi yarı emekliler olur herhalde. Dolayısıyla önümüzdeki yazdan itibaren işsiz kalabilirim. İyisi mi hazırlıklı olayım ve şimdiki gelirimin beşte birini değil, hiç olmazsa beşte ikisini tasarruf edeyim. İşte herkes benim gibi akıllı davranıp tüketimini % 20 kısarsa, belki de hiç meydana gelmeyecek olan bir ekonomik kriz böylelikle “üretilmiş” olur. Bireysel akıllar toplumsal çılgınlığa yol açar!

Türev Piyasaların Marifeti

Keynesgil bakış açısıyla, önce mortgage ardından CDS krizi “hayvanî ruhların” günümüz finans dünyasında da ferman ferma olduklarını gösteriyor. Morkıç krizi ülkemizde az çok bilindiği için, CDS krizine odaklanarak “küresel finans teröristlerini” tanıtmaya çalışacağım. CDS (Credit Default Swaps) innovatif bir kredi türev ürünü. Kredinin türevi ama suyun suyu kadar masum değil. Bir piyasa uzmanından önce işin mahiyetini öğrenmeye çalışalım:

“Kredi riski swap’ları (CDS’ler) son yıllarda gittikçe önem kazanan ve oldukça yaygın olarak kullanılan kredi türev ürünlerindendir. Bankalar, sigorta şirketleri, yatırım firmaları gibi kuruluşlar bu piyasalarda yüksek hacimli işlemler yapmakta ve piyasayı yakından takip etmektedirler. CDS’lerin amacı taraflar arasında kredi riskini transfer etmek ve bu yolla piyasa riskini yönetmektir. Bir CDS, ilgili şirketin ödememe riskine karşı güvence sağlayan bir anlaşmadır. Bu anlaşma bir sigorta sözleşmesine benzer. CDS, alıcısına belirli risklere karşı korunma sağlar. Genellikle şirket tahvili satın alan yatırımcılar, bu tahvilleri çıkaran şirketlerin tahvillerle ilgili anapara ve faizleri ödememe riskinden korunmak amacıyla CDS satın alırlar. Bunun yanısıra, CDS’ler esnek bir finansal araç olduklarından şirketlerin olası kredi risklerine karşı çeşitli şekillerde kullanılabilirler. CDS alıcısı, CDS’in vade sonuna kadar ya da kredi riski görülene kadar satıcıya dönemsel ödemeler yapar.” (Nurgül Chambers, 11.03.2008, www.finans.ekibi.net)

Uzun sözün kısası, borçlanmış bir şirketin borcunu ödeyememe riski, belirli bir kazanç karşılığında başka kurumlara sigorta ettirilmektedir. Şayet iflas ve benzeri durumlar fazla yaşanmazsa, garantörler bundan iyi para kazanmakta; fakat borcu taahhüt edilen şirketlerin ödeme riski yükseldikçe de garantör bankalar hapı yutmaktadır. İşte Merill Lynch ve Lehman Brothers gibi yatırım bankalarının uğradığı kaza temelde böyle bir olaydır.

CDS’ler mevduat toplayamayan yatırım bankaları için esnek bir enstrüman olarak belki yararlı olabilecekken, denetleyici bir otoritenin olmadığı bir ortamda, hayvanî ruhların oyuncağı haline geldi. 2005 sonlarında CDS hacmi 14 trilyon dolar iken, 2007 sonunda bu rakam 62 trilyon dolara ulaştı. Dünyada bir yılda üretilen bütün mal ve hizmetlerin toplam değerinin henüz 60 trilyon doları bulmadığı bir ortamda, bir avuç serüvencinin ne kadar doludizgin at koşturduklarını tahayyül edebiliyor musunuz?

1980’lerin başlarında ben de benzer bir deneyim yaşadım. Faizlerin serbest bırakıldığı bir ortamda, şube sayısı fazla olmayan bankalar yeterli para toplayabilmek için “mevduat sertifikası” adlı bir enstrüman geliştirdiler. Bu sertifikaları bankalar basıyor, bankerler halka pazarlıyordu. Çalıştığım İstanbul Bankası’nın sertifikalarını Meban ile Banker Kastelli satıyorlardı. Derken, banka ile hiç de alakalı olmayan sebeplerle Kastelli yurt dışına kaçtı. Ertesi gün İstanbul Bankası’nın şubeleri önünde kuyruklar oluştu. Banka ikinci günün sonunda devlete teslim oldu. Tıpkı çeyrek asır sonraki Lehman Brothers gibi!

Krizin dünya ekonomisi bakımından boyutlarını ve Türkiye’ye muhtemel etkilerini ayrıca ele almalıyız. Kriz en fazla ABD’nin açıklarını finanse eden Doğu Asya’yı vuracak. Kafayı çalıştırırsak bu işten kazançlı bile çıkabiliriz!

Finansal Terör Çağındayız

Küresel finans krizi derinleşme işaretleri veriyor. Beş yıl önce, Marmara Üniversitesi Bankacılık Enstitüsü’nün düzenlediği uluslararası sempozyumun son oturumunda şöyle demiştim:

“Değerli finans uzmanları. İki gün boyunca çok önemli tebliğler dinledik; çeşitli finansal teknikler hususunda bilgilendirildik. Benim sizlere öğretebilecek herhangi bir kazanç formülüm yok. Hatta konuşmamı oldukça sevimsiz bulabilirsiniz. Çünkü dünyamızın son otuz yılda “Finansal Terörizm” çağına girdiğini düşünüyorum. Tıpkı tarım veya sanayi çağları gibi, kendine özgü nitelikleri olan bir çağ bu. Saint Simon’un kehaneti doğru çıktı: İnsanlığın geleceğine bankacılar (finans kurtları) yön veriyor. Onlar sayesinde, dünya nüfusunun yüzde 99’u yüzde biri için ter döküyor!

Bu sözlerimi peşinen finans düşmanlığı tarzında yorumlamayın lütfen. Finans sektörünün ekonominin geneli için ne denli hayati bir önem taşıdığını hepimiz biliyoruz. Yalnız, finans işlevi ekonominin genelinden kopup başlı başına bir amaç haline geldi mi, dünya adeta bir kumarhaneye dönüşür. Şöyle bir düşünün; 50 yıl kadar önce, ülkeden ülkeye ticaretin günlük hacmi ile finansal işlemlerin hacmi aşağı yukarı eşitti. 1970’lerde bu oran finansal işlemler lehine bire üç oldu; 1980’lerde ise bire on. 1990’larda bire kırk, 2000’lerdeyse bire 60. Bugün dünya ekonomisinde ülkeden ülkeye bir günlük mal ve hizmet ticareti 25 milyar doları bulmazken, günlük döviz işlem hacmi 1.5 trilyon doları aşıyor. (Bu rakam sonra 3.5 trilyon dolara çıktı!) Yani mala değil, para ve krediye hükmedenler dünya ekonomisine yön veriyor.”

Sözlerimden sadece iktisatçı Yaşar Erdinç’in etkilendiğini, salondakilerin çoğunluğunun dudak büktüğünü hatırlıyorum. Benzer bir olayı yıllar önce bir Kanal 7 programında da yaşamıştım. Şu gece yarılarına kadar uzayan sıkıcı programlardan birinde 2001 krizinin nedenlerini tartışıyorduk. Şişhane’de avizeci Arkadaşım Salih Uyan’a esnaf komşusu ertesi sabah şöyle demiş: “O kısa boylu bıyıklı vardı ya, biliyorum Komünistti ama en doğru o konuşuyordu!”

Oysa ben sadece dünyanın en zengin ikinci adamı sayılan Warren Buffet’a tercüman oluyordum. Bütün zamanların en büyük spekülatörlerinden biri sayılan Buffet’a göre finansal türevler “finansal kitle imha silahlarıydı”. Tıpkı Soros gibi o da denetimsiz finansal genişlemenin kısa zamanda patlayacak bir “zaman bombası” olduğunu söylüyor ve ilgilileri göreve çağırıyordu.

Hatırlayacaksınız, on yıl önce, Doğu Asya finans krizinin ardından George Soros Financial Times’a bir mektup yazarak adeta Rus finans krizinin fitilini ateşlemişti. Üstelik, ABD Temsilciler Meclisi Bankacılık Komitesi’nde konuşurken Rusya krizinin daha da derinleşeceğini, Brezilya’nın sırada olduğunu, Brezilya’nın çökmesi halinde Arjantin’in tehlike hattına gireceğini, IMF’in bu durumu düzeltecek silahının olmadığını söylemişti.

Rotschild’den Soros’a haute finance

Kimdi bu Soros? Dünya sisteminin hegemonik gücü sayılan ABD’nin temsilcileri karşısında nasıl bu kadar pervasızca konuşabiliyordu? Onları zımnen bile değil, açıkça, kudretsiz olmakla itham edebiliyordu? Bununla da kalmayıp, ikide bir, kapitalizmin çökmek üzere olduğunu, finans kapitalizminin demokratik açık-toplum sisteminin en büyük düşmanı olduğunu filan söylüyordu. Kimdi bu adam? Kimleri ve neyi temsil ediyordu?

Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm başlıklı eserinde yüksek finansın 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başlarında dünyanın siyasî ve ekonomik örgütlenmesi arasındaki ana bağlantı olduğunu söylüyordu: “Finans ile diplomasi arasında yakın temas vardı; hiçbiri diğerinin gönlünü almadan, ister barışa ister savaşa yönelik herhangi bir uzun vadeli plan yapamazdı. Bununla beraber, umumi barışın başarıyla sürdürülmesi şüphe götürmez biçimde uluslararası finansın konum, organizasyon ve tekniklerinde yatıyordu.”

Peki, kimlerden oluşuyordu bu haute finance? Sanılanın aksine, pek anonim bir topluluk değildi. Elbette orta yerde çok sayıda kişi ve kurum adı dolaşıyordu. Fakat finans sisteminin merkezinde devler vardı ve herşey onlardan sorulurdu. “Rotschild’ler hiçbir hükümete tâbi değildiler; bir aile olarak soyut beynelmilelcilik ilkesini ete kemiğe büründürmüşlerdi; sadakatleri bir firmaya idi: Kredisi, hızla büyümekte olan bir dünya ekonomisinde siyasi yönetimle endüstriyel çabalar arasındaki biricik hükümetlerüstü bağ haline gelmiş olan bir firma.”

Polanyi’nin eseri bir bakıma Hilferding ile Hobson’ın emperyalizm/yüksek finans ilişkisine dair çalışmalarını tamamlıyordu. Hobson’a göre, Rotschild’lerin rızası olmadan hiçbir Avrupa devleti büyük bir savaş başlatamaz, hiç kimse de külliyetli bir devlet kredisi açamazdı. Millî devletlerin politikalarını bunlar manipüle ediyordu.

Fernand Braudel (ve şimdi Giovanni Arrighi) beynelmilel finans gücünün yeni bir icat olmadığını tesbit ettiler. Rotschildler, 16. yüzyılda Cenevizlilerin, 17-18. yüzyıllarda Hollandalıların kapitalist dünya sisteminde oynadıkları rolü 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başlarında oynadılar. Şimdi aynı rolü Soros ve benzerleri oynuyor. Anahtar kelimeleri: Panik. ‘Yatırımcılar’ paniğe kapıldı mı, Soros’lara gün doğuyor.

Reel Ekonomiden Gazino Kapitalizmine

Reel ekonomide panik olmaz. Olsa olsa, bazı sektörlerde geçici sıkıntılar yaşanır, kâr haddi düşer, yatırımlar daha kazançlı sektörlere kaydırılır, sıkıntı makul bir zaman zarfında aşılır. Panik, spekülasyonun çocuğudur. Büyük sermaye sahipleri, üretimden değil, finansal spekülasyondan kazanç sağlamaya yönelince, sistemin paniksiz işlemeye devam etmesi eşyanın tabiatına aykırı olur.

Kapitalizmin “genişleme” çevrimlerinin son safhasında egemen olan, hep finans sermayesidir. Krediye hükmedenlerin gücü, sadece sanayicileri değil, devlet adamlarını da gölgede bırakır. Kazanç üretim ve ticaretten giderek kopar. Kudretin devletten “Piyasa”ya amansız kayışı önce zayıf ve küçük ülkelerde vuku bulur, fakat sonra en büyük ve en güçlü olanlarına sıçrar. Ve ekonomik sistemin geleceğine dair belirsizlik, siyasî sistemi felç eder. ABD dış işleri eski bakanı Henry Kissenger Asya krizinin ardından Batılı liderleri şöyle uyarıyordu: “IMF, her hastalığı aynı ilaçla tedaviye çalışan kızamık doktoruna benziyor. Liderlerimiz küresel sermaye akımlarını ve bunların hem sanayileşmiş, hem de sanayileşmekte olan ülkelerin ekonomileri üzerindeki potansiyel etkilerini daha iyi anlamak zorundadırlar. Büyük ölçüde iç gerekçelerle verilen kararların potansiyel uluslararası (siyasî) etkilerinin farkında olmalıdırlar.”

Problemin kaynağı şu: Dünya para sistemi uluslar-arası, dolayısıyla siyasî nitelik taşırken, dünya kredi sistemi küresel, dolayısıyla salt ekonomik nitelik taşımaktadır. Siyasetle ekonomi arasındaki gerginlik, insanlık tarihinin hiçbir evresinde bu kadar şiddetli olmamıştı. Ulaşılan noktayı kapitalist sistemin konjonktürel çözümlemeleriyle vuzuha kavuşturamayız. Mutlaka yapısal bir çözümlemeye yönelmeliyiz.

Dünya para sistemiyle küresel finans sistemini paralel yürüyen iki trene benzeten Susan Strange, trenlerin ikinci dünya savaşı sonrasındaki ilerleyişinin dünya sisteminin iki önemli yapısı tarafından derinden etkilendiğini söylüyor: Güvenlik yapısı ve bilgi yapısı. Savaşın mağlupları (Almanya ile Japonya) kadar, Avrupa’daki galipleri (İngiltere ile Fransa) de bu hususlarda ABD ile aşık atabilecek durumda değildiler. ABD, Batı Avrupa ile Japonya’yı Sovyet nükleer tehdidine karşı koruyacak, buna karşı ‘müttefikler’ para ve finans sistemlerinin idaresine ‘fiiliyatta’ karışmayacaklardı. Bretton Woods sisteminin son bulduğu 1971′den sonra bile durum ilke olarak buydu.

Amerikan para ve finans hakimiyetine ilk darbe Eurodollar denen icattan geldi. Amerikan bankaları, tıpkı Japon bankaları gibi, çok az faiz verdiklerinden, Londra ‘offshore’ dolarlara yüksek faizler ödemeye ve topladığı paraları daha yüksek faizlerle ödünç vermeye başladı. Bir süre sonra Amerikan bankaları bile bu kârlı, kontrolsüz ve vergisiz ticarete meyledip Londra’ya akın ettiler. 1973′ten sonra petrodolarlar bu para ticaretinin hacmini olağanüstü şişirdi. Çok kazançlı ve garantili bir işti bu, zira faiz oranı değişkendi! LIBOR diye bir kavram icat edildi: Londra piyasası faiz oranı. Geri ödemeler yapılırken, ilk günkü faizden değil, o zamanki LIBOR üzerinden hesap yapılıyordu. Hâlâ da öyledir!

‘Gelişmekte olan’ ekonomiler için yıkım oldu bu. 1980′lerde bir yandan meta fiyatları gerilerken, bir yandan faizler tırmandı; büyük uluslararası bankalar ‘batık kredi’ kavramıyla tanıştı. Millî para birimlerinin değeri, reel ekonomideki gelişmeler kadar, hatta onlardan da çok, finans akımlarına bağlı hale gelmeye başladı. New York ve Londra’nın yanısıra, Toronto’dan Tokyo’ya, Sydney’den Hong Kong’a kadar birçok merkez bir tek finansal sistemin parçaları haline geldiler. Wall Street veya City of London’da çalışmak, hükümetler veya sanayi şirketleri için çalışmaktan hem daha havalı, hem daha kazançlı oldu. Finans direktörleri, krupyelere dönüştü. Strange’in kitabına koyduğu başlık bu bakımdan son derece isabetlidir: Gazino Kapitalizmi. Sistem sık sık şu üç kelimeyle tavsif edilir oldu: Risk, panik, kriz. İlk ikisi geldi geçti; şimdi sıra üçüncüde.

Gazino kapitalizmi öncelikle borç krizini yarattı. Şu anda dünyanın yoksul ve yarı yoksul ülkeleri zenginlere 3 trilyon dolardan fazla borçludurlar. İkincisi, gazino kapitalizmi kredilerden aslan payını zengin ülkelere, bilhassa ABD’ye ayırdı. ABD’nin bütçe açığı yılda ortalama 600-700 milyar dolara kadar yükseldi; dış ticaret açığı ise trilyon dolara dayandı. Bütün bu açıklar küresel finans sistemi sayesinde yıllarca çok ucuz, neredeyse maliyetsiz finanse edildi. Küresel finans sistemi, hegemonik gücün haraç aletine dönüştü.

Durmak Yok, Yatırıma Devam!

Batı rasyonalitesinin yumuşak karnı “counter-productive” olmasıdır. Bu rasyonalite ile icat edilen silahlar, ister atom ister finans bombası olsun, döner sizi de vurur. Amerika birkaç onyılda elde ettiği finansal kazançları birkaç haftada kaybetti. Daha da kaybedeceğe benziyor.

Krizin Türkiye gibi ülkeleri de etkilemesi kaçınılmazdır. Fakat ilk dalgalar geçtikten sonra, politik ve ekonomik sistemimizin etkili oyuncuları kafa kafaya verip ortak bir strateji geliştiremezlerse hâlimiz haraptır.

Bu stratejinin özü, kamu kaynaklarının da adaletli katkısıyla, “yatırıma devam” etmektir. Geçen ay da işaret ettim: Finansal krizleri denetimsiz “hayvan herifler” başlatmış olabilir; fakat derinleştirenler akıllı, erdemli insanlardır. Kriz söylemi yaygınlaşmaya başlayınca, bir yandan ortalama yurttaş “gelecekte gelirim azalabilir veya hatta işsiz kalabilirim” endişesiyle cari giderini kısar, böylece tasarrufunu arttırır. Ekonominin normal işlediği zamanlarda bunu yapsalar harika olurdu! Çünkü bu tasarruflar, kaynak arayan girişimcilerin elinde hemen yatırıma dönüşürdü. Tasarruf miktarı artacağından, faizler düşer, böylece girişimciler yatırım için bol ve ucuz finans kaynağı temin etmiş olurlardı.

Fakat krizin kokusunu alan sadece sıradan yurttaşlar değil, aynı zamanda ve belki daha ileri derecede iş adamlarıdır. Onlar da kriz beklentisiyle yatırımlarını kısma yoluna gidebilirler. Yatırımlar kısılınca işsizlik artar, ücretler düşer. Bu durumda gelirler azalır. Azalan gelirden tasarruf etme imkanı da azalır. Özetle, akıllı yurttaşlarla akıllı girişimcilerin akıllıca davranışları “belki de olmayabilecek” bir krize yol açmış olur. Yani kolay atlatılabilecek bir krizi böylece el birliği ile derinleştirir; kalıcı hale getiririz.

Krize karşı en büyük panzehir, danışıklı hareket sayesinde riskleri paylaşarak, kriz yokmuş gibi hareket edebilmektir. Hükümet bu ortamda birilerini destekleyecekse, finansal oyunlara kapılıp batanları değil; en fazla yatırım yapıp istihdamı arttıranları desteklemelidir.

(Dr. Mustafa Özel, MÜSİAD Çerçeve Dergisi, Nisan 2009)

Zayıflayan dünya, kapitalist yükü taşıyamaz oldu

Arkasını sağlama alan Kapitalist Kral