Muzik calici calismiyor


KAPİTALİZM

Tehlikeli Bir Aşk Hikayesi: Kapitalizm

Michael Moore’un, son yıllarda Amerika’dan çıkan en etkili muhalif olduğunu düşünüyorum. Kendisine bir Oscar, bir de Altın Palmiye ödülleri getiren belgesel sinemayı çarpıcı bir biçimde kullanıyor. Konusunu doğrudan doğruya insan hikâyelerine taşıyarak işliyor. Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi de böyle bir film. Kriz ortamındaki Amerikan kapitalizmini de tek tek insanlar üzerinde odaklanarak eleştiriyor.

Emekçi katmanlardan filme taşınan insan manzaralarından örnekler vereyim:

İpotek borçları nedeniyle konutlarından polis zoruyla tahliye edilen insanları görüyoruz. Bu insanların önemli bir bölümü, uzun yıllardan beri oturdukları evlerden çıkartılıyor; zira, komisyoncuların, bankaların iğvasına kanarak konutlarını ipotekleyerek ilaveten borçlanmışlar ve tökezleyince evleri satılmış. Yirmi yıldır oturdukları konuttan polis zoruyla çıkarılan aileye emlâk komisyoncusu soruyor: “Evin son temizliği için dışarıdan insan tutacağız; isterseniz siz temizleyip bin dolar kazanın.” Kabul ediyorlar. 81.000 dolarlık borç nedeniyle tahliye ettikleri kendi evlerini temizleyip yeni sahipleri için hazır hale getirdikten sonra bin doları alıyor; kamyonetlerine binip kayboluyorlar.

Havayollarının bunalıma girmesi bahanesiyle maaşları düşürülen ve “yoksul Amerikalılar sınıfına” katılan pilotlar. Bazıları, yoksullara dağıtılan yiyecek karnelerine muhtaç kalmış; birisi mesai saatleri dışında köpek gezdirerek; bir başkası kanını satarak ek gelir kazanıyor.

Dev perakende zinciri Wal Mart’ta çalışırken kansere yakalanıp ölen adamın hikâyesini karısından izliyoruz. Hastanelere 100.000 dolar borçlanmışlar. Cenaze kalktıktan sonra öğreniyor ki Wal Mart kocası için bir hayat sigortası yapmış; ne var ki, sadece şirketin yararlanabileceği türden bir sigorta. İşçinin ölümü, aileyi iflasa sürüklerken, Wal Mart için kazanç kaynağı olmuş. Bir hayli yaygın olan bu tür sigortalara, finans çevrelerinde “köylü sigortası” dendiğini öğrenen dul kadın, “bu köylü lâfı çok ağırıma gitti” diyor.

Özel şirketler tarafından “işletilen” çocuk hapishanelerinden manzaralar izliyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, hapis süresi uzadıkça işletmenin kârlılığı artmaktadır. Basit kabahatler nedeniyle bir-iki ay hapis cezası alan yoksul çocukların hapis süreleri çeşitli bahanelerle birkaç kat uzatılmaktadır.

Amerikan ekonomisini yöneten kişilerin büyük şirketlerle göbek bağlarını Moore tek tek ortaya koyuyor. Ve gösteriyor ki, bunlar, dev bankalara hizmet ederken kazandıkları milyonlarca doların “karşılığını” hükümete geçtikten sonra eski şirketlerini doğrudan veya dolaylı yöntemlerle ödüllendirerek fazlasıyla ödemişlerdir.

Ünlü banker Warren Buffett’in “finansal sistemin kitle imha silahları” olarak adlandırdığı ve krize yol açtığı söylenen “finansal araçlar”dan bazıları, örneğin türevler, batık kredi takasları ne anlama gelmektedir? Wall Street’teki ofislerinden çıkan bankerlere, uzmanlara mikrofon uzatıyor; yanıt alamıyor. Harvard’lı ünlü profesör ve IMF’nin eski baş ekonomisti Kenneth Rogoff’a ulaşıyor; profesör açıklamaya çalışıyor; tökezliyor, beceremiyor. Bankalara 700 milyon dolar aktaran kurtarma operasyonunun izlerini sürmeye çalışıyor. Kongre’de bu süreci denetlemeyi üstlenen kişiye soruyor: “Bu para şimdi nerede?” Cevap, “bilmiyorum”. Moore’u, bundan sonra elinde bir torba; “vatandaş olarak paramı geri almaya geldim” diyerek tek tek dev bankaların kapılarında görüyoruz.

Warren Buffett

Michael Moore’un filmi, “krizden tablolar” olarak başlıyor; hızla kapitalizmin eleştirisine dönüşüyor. “Kapitalizm paranın egemenliğine dayandığı için özünde anti-demokratiktir; acımasızdır; habistir; ortadan kaldırılmalıdır.” Bu mesaj, film boyunca Moore’un, din adamlarının, sıradan insanların ağzından sık sık tekrarlanıyor. Sistemin kötülükleri, Moore’a göre, o kadar açıktır ki, isyan haklıdır. Esasen, film boyunca sıradan insanların dayanışmayla, mücadeleyle, fabrika işgaliyla kazandıkları “küçük zaferler” de anlatılmaktadır.

Peki, alternatifi nedir? Moore Reagan-öncesi Amerikası’na, kapitalizmin refah toplumu düzenlemelerine özlemle bakmakta; Roosevelt’e büyük saygı duymaktadır. Finans kapital ve savaş lobisi tarafından kuşatıldığını kabul etmesine rağmen Obama’yı hâlâ desteklemekte; bu yüzden de Amerikan solcularının bir bölümüne ters düşmektedir.

ABD’nin 32. Başkanı Franklin Delano Roosevelt

SAKINCALI BİR AŞK HİKâYESİ: KAPİTALİZM

Tüm dünyayı kasıp kavuran küresel kirizin bizi nereye götüreceğini merak ediyorsanız ve biraz kendi geleceğinizi düşünüyorsanız Michael Moore’un filmini mutlaka görün!

Yanılmıyorsam eylül ayındaydık. Yani küresel ekonomik krizin Amerika’da patlak verdiği ve dünyayı etkisi altına almasının neredeyse birinci yılı bitmek üzereyken Uluslararası Venedik Film Festivali gerçekleşiyordu. Festivale katılan ABD’li Michael Moore, çekimlerini tamamladığı yeni belgesel filmi, yaşamları şirketlerin çıkarları doğrultusunda alınan kararlarla mahvolmuş mücadeleci ve emekçi insanlardan çok etkilendiğini etkilendiği için onlara adadığını söylüyordu. Ünlü yönetmen Michael Moore daha öncede ‘Benim Cici Silahım’, ‘Fahrenheit 9/11’ ve ‘Hasta’ gibi kapitalizmi sorgulayan ve dünyada oldukça ses getiren belgesel filmlere imza atmıştı.

HER GÜN 14 BİN KİŞİ İŞTEN ATILIYOR

Moore, yeni belgesel filmi ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ ile aralıkta ülkemizdeki sinema izleyicisinin karşına çıkmaya hazırlanıyor. ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ filmini 7 Aralık akşamı AFM İstinye Park sinemalarında izledim. Bir şarap firmasının sponsorluğunda izleyicilere sunulan filmde, meslek yaşamı boyunca izini sürdüğü ‘kapitalizm’i mizahi bir dille mercek altına alan Moore’un, kendi deyimiyle aşk, şehvet, tutku içeren ve her gün 14 bin kişinin işsiz kaldığı ‘yasak bir aşk hikâyesi’ anlatıyor.

EGEMEN ŞİRKETLERİN MAHVEDİCİ ETKİSİ

Basın bülteninde yer alan bilgilere göre, Michael Moore, çığır açan başyapıtı Roger ve Ben’in 20. yıldönümünde gösterime giren ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ adlı yeni belgeselinde, kariyeri boyunca irdelediği konuya dönüyor: “Şirket egemenliğinin Amerikalıların ve doğal olarak dünyanın geri kalan ülkelerindeki insanların üzerindeki mahvedici etkisi.”

Moore, bedelini sıradan insanların ödediği ekonomik krizin sebeplerini ve sonuçlarını sergilediği belgeseliyle hem mizah hem de öfke barındıran bir yaklaşımla, tabu haline gelen bir soruyu irdeliyor: “Amerika’nın kapitalizme duyduğu aşk karşılığında ödediği bedel nedir?”

KAPİTALİZM AŞKI KÂBUSA DÖNÜYOR

Moore sorunun cevabını, izleyicileri hayatları tepe taklak olan sıradan insanların evlerine götürerek arıyor. Ama bu sefer sanık, General Motors’tan çok daha büyük ve suç mahalli de Michigan’daki Flint kasabasından Washington’daki iktidar salonlarına hatta Manhattan’daki küresel finans merkezine uzanıyor.

Elde ettiği bulgular ise zıvanadan çıkmış bir aşk macerasının belirtileriyle tamamen aynı: Yalanlar, istismar, ihanet ve her gün işini kaybeden 14 bin insan. Oysa yıllar önce bu aşk çok masumane gözüküyordu. Ancak gün geçtikçe aileler bu bedeli işleriyle, evleriyle ve birikimleriyle ödemeye başlayınca, büyük Amerikan Rüyası yavaş yavaş kabusa dönüştü. Venedik Film Festivali’nin Gençlik Jürisinin seçimi ile Altın Aslancık ödülünü alan ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ Moore’un önceki eserlerinin doruk noktası olarak, umut dolu bir geleceğin nasıl bir şeye benzeyebileceğine dair bir bakış açısı sunuyor.

Çürümeyi ABD’de garantiye alan sistemi irdeliyoruz

Moore, “Yeni filminde ne anlatıyorsun” sorusuna “Bu film bu yolsuzluğa ve çürümeye izin veren, sevk eden ve en önemlisi de böyle bir şeyi garanti eden sistemi ve düzeni irdelemektedir” diyor.

Bu filmi yapma konusunda size ilham veren nedir? Neden şimdi?
Amerika’da insanlar, belirli konuları açıkça ve alenen tartışmadan ve söylemeden önce, suların durulmasını bekleme eğilimindedir. Burnumuzun dibinde olsa ve bir şeylerin oldukça ters gittiğini sezse dahi insanlar akıntıya kapılıyor. Bayağılığa ve sıradanlığa alışıyor, bunları kabul ediyor ve duruma ayak uydurarak sakinleşip rahatlıyorlar. Çoğu insan başlarını öne eğip harıl harıl çalışırsa başarılı olacağını, ayakta kalacağını hissediyor. Ama birileri öne çıkıp konuşmalı. Sanatçı, müzisyen veya sinemacının işi kalabalığı takip etmek değil. Siyasetçi tek başına hiçbir şeyi değiştiremez. Onlar için cesur davranmak mantıklı bir şey değil. Onlara değişim yaptırtacak olan toplumdur. O halde, gerçek su yüzüne çıkar çıkmaz, dudak büküp küçümseyenler vazgeçecek ve bir zamanlar alay ettikleri yalnız insanlar gibi görünecekler.

Yakın zamanlarda gerçekleşen finansal çöküntü ve bunun yatırım, iş imkânı, ev fiyatları ve hükümet bütçeleri üzerindeki etkileri konusunda bir sürü insan öfke dolu ama kimi suçlayacaklarını bilmiyorlar. Film bu çöküntüde kimin kabahatli olduğunu görmede bize yardım edecek mi?
Finansal çöküntünün arkasında kimin olduğunun aslında bir sır olduğunu sanmıyorum. Ekonomimizi hortumlayan, sonra da kumar oynayan bankalara ve finansal kuruluşlara yönelik çok öfkeli tepkiler gösterildi. Ve böyle bir şeyin olmasına göz yuman siyasetçilere de. Yine başlamayayım şimdi. Bu film ekonomik canlanma, çöküntü veya devlet yardımıyla kurtarma hakkında değil. Ben bu film üzerinde çalışmaya ekonomi tepe taklak olmadan, başkanlık seçiminden bir ay önce Amerikan hazinesinin büyük çaplı bir yağmaya maruz kalacağına dair en ufak bir fikrim bile olmadan önce başladım. Bu film bu yolsuzluğa ve çürümeye izin veren, sevk eden ve en önemlisi de böyle bir şeyi garanti eden sistemi ve düzeni irdelemektedir.

ABD’nin Sömüren ve Sömürülen Bankaları

Amerikan finans piyasaları, tarihinin en karanlık tünelinden geçiyor. Mortgage kriziyle başlayan finansal sıkıntılar, kapitalizmin kuleleri olarak kabul edilen dev bankaların çöküşüyle sonuçlandı.

Trilyon dolarlık zarar ve binlerce bankacının işsiz kalmasına sebep olan kriz, bazı bankalar için büyüme fırsatı oldu. Rakiplerini piyasa şartlarının çok daha altında bedelle satın alma ve pazar payını artırma fırsatını iyi değerlendiren bankaların başında JP Morgan Chase geliyor. Bu banka 11 Eylül 2001′deki terör saldırılarından kısa süre önce Rockefeller ailesinin Chase Manhattan’ı ile Morgan ailesinin JP Morgan şirketiyle birleşmesinden doğmuştu. 1 Temmuz 2004′te ABD’nin altıncı büyük bankası olan Bank One, satın alan JP Morgan Chase, ABD’deki mortgage krizinde de ilginç satın almalarla ikinci büyük unvanını pekiştiriyor. ABD’nin beşinci büyük yatırım bankası Bear Stearns’ü martta sadece 236 milyon dolara alarak ilk hamlesini yapan JP Morgan Chase, eylül sonunda Washington Mutual’ı da 1,9 milyar dolara bünyesine kattı. Mutual için birkaç ay öncesine kadar 60 milyar dolar değer biçiliyordu.

JP Morgan Chase

1881 yılında henüz 34 yaşındaki John Pierpont Morgan tarafından kurulan JP Morgan, özellikle kriz dönemlerinde yaptığı atılımlarla dikkat çekiyor. 1902′de Amerika’nın en büyük demiryolu ağını satın alarak bu alanda da faaliyet gösteren şirket, devlet kâğıtları alıp dış piyasalarda satıyordu. Morgan’ın ünü Avrupa’ya ulaşınca, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1914′te Almanya’ya karşı savaşan İngiltere ve Fransa hükümetleri için özel ‘savaş bonoları’ hazırladı. Rothschild ailesinden aldığı yardımlarla da Avrupa’da söz sahibi bankacılarından birini hazırladı ve ABD Merkez Bankası ve hazine kâğıtlarını pazarladı. Bankayı Amerikan finans sisteminin önemli oyuncularından biri haline getiren ise 1913′te kabul edilen ‘Federal Reserve Kanunu’ oldu. Düzenlemeyle Amerikan Merkez Bankası’nın para basma yetkisini büyük sermaye gruplarına ait özel bankaların denetimine bırakılması Morgan ailesi için fırsat oldu. Yeni kurulan New York Federal Reserve Bankası’nın kurucu ortaklarından JP Morgan, bu sayede dolar basma yetkisine de sahip oldu.

John Pierpont Morgan

1929 ‘Ekonomik Buhranı’ sırasında imtiyazlı konumunu muhafaza etmeyi başaran banka, bu dönemde çıkan, yatırım ve ticari bankacılık faaliyetlerinin ayrılmasını öngören ‘Glass-Staegall Kanunu’ ile ikiye bölündü. Yatırım bankacılığının önde gelen kurumlarından Morgan Stanley’i doğuran bu ayrışmadan sonra 1935-1955 arasını uzmanların nitelemesi ile ‘uykuda geçirdi’. JP Morgan, 1959′da kendisinden 4 kat büyük Guaranty Trust ile birleşti. 30 yıl boyunca Morgan Guaranty Trust tabelası altında faaliyetlerini sürdüren banka, 1980′lerin sonunda JP Morgan ismini geri aldı. Finansal küreselleşmenin öncü kuruluşlarından şirkete 90′ların ortasından itibaren evlilik teklifleri yağıyordu. Talipleri arasında şu anda can cekişen Goldman Sachs, Credit Suisse ve Deutsche Bank da yer alıyordu. Tartışmalar 2000′de Chase Manhattan ile kıyılan nikâhla son buldu.

Küçük banka yutarak büyüdü

Bugünkü Rockefeller şirketler grubunun kurucusu ticarete muhasebeci olarak başlayan John D. Rockefeller, sonraları simsarlık şirketine ortak oldu. Petrol endüstrisinin vaat ettiği geleceği sezen Rockefeller, madencilik ve çelik işleriyle uğraştı. Rockefeller ailesi, Standard Oil Company ile dünyanın en zengin ailesi olurken, finans sektörüyle de ilgilenmeye başladı. 1877′de John Thompson tarafından bankayla hiçbir bağlantısı olmayan ABD Hazine Sekreteri Salmon Chase ismi verilerek kurulan Chase Manhattan Bank, kuruluşundan itibaren bir seri küçük bankaları satın alarak 1920′de Chase Securities Corporation adını aldı.

Dünyanın Gelmiş Geçmiş En Zenginlerinden Yahudi John Davison Rockefeller

1930′da Rockefeller’ın büyük hissedarı olduğu Equitable Trust Company of New York’la birleşmesiyle dönemin en büyük bankasına dönüştü. Önceleri toptancı bankası olan Chase, sonraları petrol endüstrisine finansman sağlayarak Standard Oil’in bölünmesiyle ortaya çıkan Exxon-Mobil’in yönetim kurulu ve yöneticileriyle uzun soluklu ilişkiler kurdu. 1995′te Chemical Bank ile yine Chase Manhattan Bank adı altında birleşen kurum, macerasına 2000′de JP Morgan evliliğiyle devam etti.

(Serkan Şahin, Zaman, 12 Ekim 2008)


Kapital İlah

Keşiş Olan Borsacı

Modern insanın en büyük açmazı, tatminsizlik. Haz medeniyeti olarak da isimlendirilen ve ha bire tüketime zorlanan insan, bu dipsiz kuyuda mahrumiyet içinde. Geçenlerde NTV’de ünlü belgeselci Michael Moor’un “Sicko” (Hasta) adlı bir belgeseli izledim. Moor yaptığı belgeselle ABD’de yaşanan sağlık skandallarına mercek tutuyordu.

Michael Moore

Michael Moor

Sicko

Sicko

İlaç sektöründe dönen dolaplardan tutun, sağlık sektöründe yaşanan acımasız kapital düzenin, geçmişte ABD Eski Başkanı Nixon’un senatodan geçirdiği bir kararla, “en az masrafla insan hayatını kurtarmak” şeklinde formüle edilen ve insanları göz göre göre ölüme gönderen bir mekanizmayı gözler önüne serdi. Bush döneminde de devam eden bu acımasız karar, sigorta ve ilaç şirketlerini zengin ederken, evsiz ve fakir halkın sokaklarda nasıl da sefalet içinde öldüğünü gösteriyordu. Kapitalizmin beşiği Amerika öyle garip bir ülke ki, sadece parasızlar değil, hem parası hem de mevki sahibi olanlar bile bu ülkede tedavi olmakta güçlük çekiyor ve sigorta şirketlerden yediği kazıktan sonra bile çaresiz ölüme gidiyor. Hipokrat yemini etmiş insanların hırs uğruna insan ölümlerine yol açtığı düşüncesi bana çok ilginç geldi. Bu nasıl doymak bilmez bir hırs?

Bush and Sicko

Amerikan halkı bir yandan sağlık sorunuyla uğraşırken bir yandan da ekonomik krizle cedelleşiyor. Zaman gazetesindeki bir haber dikkatimi çekti. Viyana Kardinali Christoph Schönborn, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nu ziyaret etmiş. Ziyaret sonrası ortak bir açıklama yapmışlar, “Ekonomik krize çare, insanlar hırstan arınmalı.” (14.10.08)

Ne kadar doğru bir söz. Bir haber daha var ki, bu sözü doğrulayan türde. Başarılı bir borsacıyken yaşadığı hayatın kendisini mutlu etmediğine karar verip, daha sonra keşiş olan bir adamın hikayesi bu (Gazeteport.com). Adı: Hristo Mishkov. Bir Bulgar vatandaşı. Bundan 5 yıl öncesine kadar ülkenin önde gelen komisyon şirketlerinden Karoll’da çalışmış. Miskhov, yeni adıyla Keşiş Nikanor, hayatına dair öyle radikal kararlar almış ki, eski yaşamına ait hiçbir şeyi üstünde taşımıyor. Cep telefonunu bile. Keşiş olduktan sonra Sofya yakınlarındaki 12.yüzyıldan kalma Tsurgonogorski Manastırı’na yerleşmiş. İş tecrübelerinin yardımıyla manastırın tamiratı için gereken onbinlerce doları halktan toplamayı başarmış. Bu başarısından dolayı Nikanor, Reuters muhabirine şöyle demeç vermiş: “Bugün dünyada pek çok insan yiyecekleri gıdanın parasını kazanamıyor. Birileri hak ettiğinden daha fazlasını tüketiyorsa, başka birileri de aç kalıyor.”

Brother Nikanor

Brother Nikanor

Son yaşanan mali krize atıfta bulunarak, zaman içerisinde böyle insanların yaşanan son krize benzer durumlarla sarsılmasının doğru olduğunu düşündüğünü, böylece daha makul insanlar haline gelebileceklerini ifade etmiş. Nikanor’un en önemli sözünü sona sakladım. Diyor ki: “Günümüzde insanların mutluluğu maddiyatta aradığı ortada. Bu durumun insanları daha tatminsiz ve öfkeli yapıyor. Aç gözlülük nedeniyle insanlar birer meta haline dönüştü. Zengin insanlara karşı değilim. Ancak sadece diğer insanların mutluluğu için bir şeyler yapan kişilere saygı duyabilirim.”

Nikanor, eski iş arkadaşlarına bakın mutluluğun tüyosunu nasıl veriyor: “Masaların üzerinde daima bir kavanoz içinde toprak bulundursunlar. Bu sayede herkes sonunda nereye gideceğini hatırlayabilsin.”

Yoksul, çok şey ister. Hırslı ise herşeyi. (Syrus)

***

Wall Street trader becomes a monk

A former Wall Street broker has swapped Manhattan for a monastery in Bulgaria to become an Orthodox monk.

Hristo Mishkov had a successful career as a broker on the Nasdaq stock exchange in New York until he decided to give it all up to return to his native Bulgaria. His radical change of circumstances may start to look appealing to the tens of thousands of finance sector employees who face the bleak prospect of losing their jobs.

Exchanging tailored suits and expensive shoes for a cassock and sandals, Brother Nikanor, as he is now known, believes Wall Street and the City deserve all they get as the credit crunch bites deeper and the global financial system goes into meltdown.

“It is right to see people who consume more than they deserve shattered by a financial crisis from time to time, to suffer so that they can become more reasonable,” he said.

He has scant sympathy for bankers and brokers around the world who are at risk of redundancy.

The collapse of banks and investment firms was a necessary correction because they had grown greedy, he said.

“Many people . in the world do not realise that they have not earned the food they eat, that they take without giving,” said Mr Mishkov, 32, who worked for Karoll, one of Bulgaria’s leading brokerages.

“But if someone consumes more than they have earned, it means someone else is starving.”

His colleagues were stunned when he decided to become a monk, but he had made up his mind to seek spiritual well-being rather than material wealth.

“Everybody can be a good broker but this does not bring much benefit for the world,” he said.

“We always search for happiness in the outside world, in material things, which makes us constantly unsatisfied, angry with ourselves and the world.”

Where once he milked the money markets, Mr Mishkov now wakes at dawn to attend to a herd of cheese-producing buffalo in the 12th century Tsurnogorski monastery in which he lives, 30 miles west of the Bulgarian capital, Sofia.

But he has not entirely turned his back on his past.

When he became a monk five years ago he retained just one luxury – a mobile phone – and has used it to raise hundreds of thousands of pounds from former trading colleagues and Bulgaria’s wealthy to rebuild the dilapidated monastery, which was used as a labour camp during the communist era.

(Nick Squires, www.telegraph.co.uk, Oct 2008)

İnsanların Kanını Sormak

İnsanların Kanını İçmek

Kapitalizm İnsanlığın Düşmanı

İktisadi Sistemlerin Temelleri” adlı kitabın yazarı Prof. Beşir Hamitoğulları: “Kapitalizmin amacı, Yüce Allah’ın ‘yaratılmışların en şereflisi’ diye nitelendirdiği insanı, yemek içmekten başka bir özelliği olmayan hale getirmektir.”

İşte Aslan Değirmenci’nin Röportajı:

Prof. Beşir Hamitoğulları

Prof. Beşir Hamitoğulları

“İktisadi Sistemlerin Temelleri” adlı kitabın yazarı İktisat Âlimi Beşir Hamitoğulları, kapitalizm ve İslam İktisadı hakkında Vakit’in sorularını cevaplandırdı. Kapitalizmin hedefinde İslam’ın olduğunu belirten Profesör Hamitoğulları, “Çünkü maddeci, yetersiz, kan emen, alın terini istimlak eden sistem karşısında tek dirençli güç İslam iktisadıdır” dedi. İşte Hamitoğulları ile gerçekleştirdiğimiz mülakat:

- Kapitalizm hakkında düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

- İnsanlığı tahrip eden kapitalizm, insanın bütün cephelerini dışlamakta, hiçlemektedir. Kudurttuğu kişisel ihtirasları kar ve kazanç kanunlarını sınır tanımaz kışkırtmalarıyla zirvelere çıkarır. Amaç; Yüce Allah’ın yaratılmışların en şereflisi diye nitelendirdiği insanı, yemek içmekten başka bir özelliği olmayan hale getirmektir. Maddeciliği, israf ve gösterişi zirvelere çıkaran kapitalizm, bütün insanların ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Sömürünün bin bir çeşidinde işlettiği çarkla bir azınlığı sürekli madden zenginleştirirken, diğer çoğunluğu yoksullaştırmaktadır. Kısaca kapitalizm maddesel sefalete, yok ettiği manevi boşluğu ekleyerek insanları tahrip etmektedir.

“KAPİTALİZM, İNSANLAR ARASINDAKİ BİRLİĞİ YOK EDER”

- Kapitalizm sadece ekonomik alanda mı tahribatlara neden oluyor?

- Elbette hayır. Bunu böyle düşünmek büyük bir yanılgı olur. Bu maddeci, yetersiz, dengesiz, sömürücü, arızalı, hastalıklı düzenin tahribatı sadece ekonomik alanla sınırlı değildir. İnsanlar arasındaki birliği ve bütünlüğü yok eder. Bununla da yetinmez, insanın kendisiyle olan barışını da bozar. Kapitalizm aynı zamanda tam bir çevre düşmanıdır. Kainattaki doğal beraberliğin en büyük tehdididir. Doğal hayatın tüm kaynaklarını tüketen ve yok eden süreç kapitalizmdir. Orman, deniz ve havaya bakarsak bunu anlamamız yeterli olacaktır. Yine sınıfsal ve grupsal ayrışmalar da bu bütünün bir başka bileşiğidir. Bu düzen kainatın gerçek yaratıcısı olan Allah’ın yerine parasal diktatörlüğü tanrısallaştırır ve putlarını diker. Malum medya aracılığıyla da kamuoyuna kendilerinden başka kurtarıcı yokmuş gibi propaganda yaptırır. Bu propaganda yapılırken tek rakipleri olan İslam’a da eş zamanlı savaş başlatır. Zihinlerini esir aldıkları kalem erbabı olanları kendilerine hizmet ettirirler.

“HEDEFLERİNDE İSLAM VAR”

- Neden İslam’ı hedef alırlar?

- Çünkü maddeci, yetersiz, kan emen, alın terini istimlak eden sistem karşısında tek dirençli güç İslam iktisadıdır. Dayanışmacı, sömürüye karşı, israfa karşı gelen, gösterişe direnen, helal ve harama dikkat eden tek anlayış İslam iktisadıdır. Faize gereksinim duymayan, dengeleri koruyan, fiyat istikrarını sağlayan, denetimin en üst seviyede olduğu, kaynakları en gerekli alanlara kanalize eden kalkınma modeli olan İslam iktisadı insanın doğasına uyan tek sistemdir. Bu model, insanı yaradılışın kanunları doğrultusunda ele alır. Maddesel ihtiyaçları olduğu kadar kapitalizmin görmek istemediği manevi boyutunu da devreye sokarak insanı maddenin kölesi değil hakimi yapar. Bu ekonomide para kapitalistlerin kazandırdıkları tanrısal bir güç ve değerde değil, hak ettiği ölçülerde sadece bir araçtır. Paradan daha güçlü olan insancıl değerlere önem verir. İslam ahlakının yüce gücünü yalnız üretime değil, adil paylaşıma da yansıtarak verimi ve ürünü çoğaltır. Sömürü, hırsızlık, vurgun, soygun bu ekonomide bertaraf edilir. Üretim biçimi doğal çevreyle de barışıktır. Ne yazık ki Batıcıların yerli işbirlikçileri bu gerçekleri saptırmakta ya da örtmektedir.

“MALUM MEDYA KAPİTALİZME HİZMET ADINA İSLAM’A SALDIRIYOR”

- Yöntemleri hakkında neler söylemek istersiniz?

- Misalleri çok ama özetlemek lazım. Türkiye’de ve dünyada Müslümanlara karşı sürdürülen savaşlar… İnsanlığı tahrip eden batı, yıllardır Müslümanları çapraz ateş altında tutmaktadır. Bu bir yöntemdir. Filistin, Irak, Afganistan bugün işgal altındadır. Topraklar kan içindedir. Pakistan’da yaşananlar ve Afrika’da akan kan da Müslümanlara aittir. Ancak emperyalist katillerin cürümleri bununla sınırlı değil. Bir de yazar-çizer tayfa var. Bunlar köşelerinde ve TV ekranlarında sürekli bize ait olmayan eklemeler ile milletin kafasını bulandırırlar. Siyasi İslam, light İslam ve radikal İslam yakıştırmaları ile çirkin bir propaganda yürütürler. Siyasi İslam demek, cehalettir. Bu, Marksist olduğu söylenen batıcı tayfanın uydurmasıdır. Bu uydurmaya, İslam’ı hiç bilmeyenlerin Batı’da yazdıkları kitaplarda yer verilmiştir. Bizim işbirlikçiler de bunu alıp tekrarlıyorlar. İslam demokrasisi, ekonomisi, eğitimi, tutarlılığıyla bir bütündür. Bunlardan biri eksik olduğu zaman o İslam değildir. Yani günümüzde uygulanan sisteme de siyasi İslam hiç denilemez. Light veya ılımlı İslam diyenlerin ise akıllarına şaşıyorum. Barışın bütün temellerini kuran ve yayan İslam kökten zaten ılımlıdır.

“TERÖRÜ DOĞURAN ETKEN KAPİTALİZMDİR”

Radikal İslam diye bir şey ise hiç olamaz. Bu, Hz. İsa’nın Hıristiyanlığı yerine konulan kilise görüşleri için Batıda yapılan bir yakıştırmadır. Bunu İslam’a yamalamak vicdan ve insafa sığmaz. İslam’ın maddeci sistemlerle hiç ilgisi yoktur. Radikal, ılımlı gibi birtakım deyimler, ilahi diyalektiği tutarlı, dengeli ve etkin boyutlarını kucaklayan İslam için söylenemez. İnsan yapısı olan Marksist sosyalizm ve kapitalizm için söylenebilir. Yaptıkları, emperyalizmin karşısında duran ve tek rakipleri olan İslam’ı yıpratmaktır. Bu deyimleri Müslümanların doğru projelerini engellemek için kullanıyorlar. Müslümanları da kapitalistleştirmek istiyorlar. Buna dikkat etmek lazım. Kamil Müslüman makam ve parayla satın alınmaz. Unutmamalıyız ki İslam ekonomisinde en yüce değer para değil, emektir. Radikal kelimesi ile İslam’ı terörle bağdaşlaştırmaya çalışanların kendileri teröristtir. Terörün giremeyeceği tek yer İslam’dır. Terörü doğuran etken kapitalizmdir. Üretip besleyen de…

- Çabalarında başarılı olabilecekler mi?

- Asla. Boşuna uğraşıyorlar. Eninde sonunda can çekişen kapitalizm son bulacak. Allah’ın nuru doğrultusunda kurtarıcılığını ortaya koyacak yeni yöntemler arayışı içinde olan güçlü beyinler İslam’ın iktisadi, sosyal, siyasal sistemini bulacaklardır. İslam iki dünya saadetidir. Bu saadetten korkmaları da doğaldır.

(Vakit, 10-2009)

Kapitalizm Bir Şeytandır

Amerikalı ünlü muhalif yönetmen Michael Moore “Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi” adlı belgeseliyle yine çok konuşulacak. Moore, “Kapitalizm bir şeytandır” dedi.

Amerika’nın dünyaca ünlü muhalif yönetmeni Michael Moore, “Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi” adlı yeni belgeseliyle bu kez kapitalizm yerden yere vurdu. Moore, “Kapitalizm ortadan kaldırıp yerine bütün insanlar için iyi olan bir şey ile değiştirmelisiniz. O bir şey de demokradir” dedi. Bankaların verdiği ev ve diğer kredilerin küresel krize neden olduğunu söyleyen Moore, bankalar, siyasiler ve hazine bakanları arasındaki ilişkilere dikkat edilmesini gerektiğini bildirdi. Dünyada yükselen işsizlik krizine işaret eden Moore, kapitalizmin yoksulu korumayarak da din karşıtı olduğunu belirtti.

Berlusconi’ye para mesajı

Hafta sonu İtalya’da Venedik Film Festivali’ne katılan Michael Moore, hayranlarıyla buluştu ve imza dağıttı. Bu sırada bir hayranı, yönetmenin filminin adına Kapitalizm Bir Aşk Hikayesi’ne nazire yaparcasına Moore’a imza karşılığı esprili bir üslupla para teklif etti. “Bu para Berlusconi’nin” dedi. Moore parayı aldı. Aldıktan sonra da İtalyan Başbakana mesaj gönderdi: “Sayın Berlusconi, bana verdiğiniz bu hediye için teşekkürler. Bu parayı sizi alt etmek için kullanacağım.”

Michael Moore’ın iki saatlik yeni belgeselini izleyenler filmin, “Kapitalizm bir şeytandır ve onu yola getiremezsiniz” ifadesiyle özetlenebileceğini söylüyor.

(Salih Saygılı, TİMETURK, 09-2009)