Muzik calici calismiyor


GENEL KÜLTÜR

Şehirlerin Anlamı

İllerin isimlerinin ne anlama geldiğini biliyor muydunuz? İşte anlamlar:

Van

Van’ı Asur kraliçesi Semiramis kurdu. Bundan dolayı şehre “Şahmirankent” adı verildi. Daha sonra Persler döneminde buraya Van adında bir vali geldi ve şehri bayındır hale getirdiğinden şehre onun adı verildi.

Uşak

Çocuk veya genç adının halk dilinden söylenişidir. Bazı rivayetlere göre ise uşak (ayınla söylenişi) kelimesinin aşık kelimesinden geldiği söylenmiştir.

Tekirdağ

Adını, kıyı boyunca uzanan Tekirdağlarından almıştır.

Tokat

Eski adı “Komana Pontika”idi. Tokat adının Pontika adının halk arasından değişmiş şeklidir.

Trabzon

“Trapezus” sözcüğünden gelir. Anlamı dörtköşe’dir.

Tunceli

Burada bazı maden yataklarının bulunmasından dolayı şehre Tunceli adı verilmiştir. Yani tunçülkesi demektir.

Sakarya

Adını sınırları içinden geçen Sakarya nehrinden alır.

Samsun

Eski adı “Amisos”dur. Samsun ismi bu kelimenin halk arasından değiştirilmesidir.

Sivas

Adının nereden geldiği konusunda her hangi bir kayda rastlanmamıştır.

Siirt

Siirt adının Keldani aslından geldiği ve şehir anlamına geldiği söylenir. Diğer bir ravayete göre ise Sert kelimesinin bozulmuş şeklidir.

Rize

Kafkas kökenli bir kelime olduğu sanılmaktadır.

Ordu

Eski adı “Kotyora”dır. Halk tarafından bu isim değişikliğe uğramıştır.

Niğde

İlkçağda bölgede Nagdoslular adlı bir kavim yaşadığından bu şehre isimlerini vermişler. Arap kaynakları şehre “Nekide veya Nikde” demişlerdir. Halk ise şehre Niğde adını vermiştir.

Nevşehir

Onsekizinci yüzyıla kadar şehir bir köydü ve adı “Muşkara” idi. Daha sonra Nevşehirli Damat İbrahim Paşa köyünü geliştirdi ve yeni şehir anlamında Nevşehir adını verdi.

Malatya

Hititler döneminde buranın adı “Meliddu”dur. Halk tarafından Malatya olarak değişmiştir.

Manisa

Yunanca Magnesya’dan gelmiştir. Türkler burayı alınca Manisa olarak şehrin ismini değiştirdiler.

Mardin

Mardin adı Süryanice’de Marde’den geldiği rivayet edilir. Romalılar “Maride” Araplar ise “Mardin” adını vermişlerdir. Diğer bir rivayet göre ise Mer-din yani erkek, yiğit-görmek kelimesinden geldiği söylenmiştir.

Muğla

Eski adı “Mobolla”‘dır. Türkler buraya daha sonra Muğla demişlerdir.

Muş

Bir rivayete göre süryanice’deki suyu bol anlamına gelen Muşa’dan diğer bir rivayete göre ise Şehrin kurucusu “Muşet’den gelmiştir.

Karaman

İlk ismi Laranda’dır. Selçuklu ve Osmanlılarda ki ismi Larende idi. Karamanoğullarının başkenti olduğundan buraya daha sonra Karaman adı verildi.

Kahramanmaraş

Asıl adı Markasi’dir. Halk dilinde Maraş olarak değişmiştir. Kurtuluş savaşında Fransızlara karşı şehirlerini kahramanca savunduklarından meclis tarafından ll Şubat 1922′de kahraman ünvanı verildi.

Kars

MÖ 130-127 yılında buraya yerleşen Karsak oymağından dolayı şehre kars adı verilmiştir. Kars kelimesinin anlamı ise deve ya da koyun yününden yapılan elbise veya şal kuşağı anlamına gelir.

Kastamonu

Şehrin eski adı “Tumana”dır. Buraya daha sonra Gas-Gas isimli bir kavim yerleşti. İşte Kastamonu Gas ve Tuman’ın birleşmesinden meydana gelmiştir.

Kayseri

Romalılar Mazaka adlı şehri alınca buraya Kaysarea adını verdiler. Yani İmparator şehri anlamına gelir. Daha sonra Kayseri olarak halk arasında yayıldı.

Kırşehir

Kır ve Şehir kelimesinin birleşmesinden oluşmuştur.

Kocaeli

Orhan gazi döneminde bu bölgeyi feth eden Akçakoca isimli komutandan dolayı buraya Kocaeli denildi.

Konya

İsa’dan önce 47-50 ve 53 yıllarında Hıristiyan azizlerinden St. Paul burayı ziyaret etti ve şehir önemli bir dinsel merkez olarak gelişti. Bu nedenle Hıristiyanlar ona, “İsa’nın tasviri” anlamına gelen “ikonyum” adını verdiler. Abbasiler burayı alınca “Kuniye’ye” çevirdiler. Türkler bu ismi Konya olarak değiştirdi.

Kütahya

Frigler buraya “Katyasiyum veya Katiation” adını vermişlerdir. Daha sonra yöre halkı buraya Kütahya demiştir.

İstanbul

MÖ. 658 yılında Megara kralı Byzas tarafından kurulduğundan bu şehre kurucusundan dolayı Bizantion adı verilmiştir. Roma imparatoro Marcus Avrelius döneminde imparatorun manevi babasının adıyla “Antion” olarak anıldı. Bizans İmparatoru Konstantin bu şehri yeniden kurunca buraya kendi adını verdi. Şehre “Konstantin veya Konstanpolis” adı verildi. Araplar “Kostantiniye, Romalılar Konstantinopolis” demişlerdir. Daha sonra bu ismin kısaltılmış şekli olan “Stin-polis” deyimi kullanıldı. İşte İstanbul bu “Stin-Polis” şehrinden türetildi. Türkler burayı alınca Müslüman şehir anlamında “İslambol” adını verdiler. Fakat daha sonra İstanbul olarak değiştirildi.

İzmir

Şehrin asıl adı “Smyrna”dır. İzmir kelimesi smyrna’nın halk arasındaki kullanış şeklidir. Homeros destanlarında bu kent ismini Kıbrıs Kralı Kinyras’ın kızı Smyra’dan alır ve tanrıça Artemis İzmirli’dir. Kimi kaynaklara göre de, İzmir şehrini ilk kuran Hititler değil, Amazonlar’dır. Hititler de buraya Navlühun adını vermişlerdir.

Gaziantep

Şehrin eski adı Ayıntab’dır. Kelime anlamı, pınarın gözü demektir. Halk bunu Antep olarak değiştirmiştir. Halk Kurtuluş savaşında Fransızlara karşı başarılı bir savaş verince 6 Şubat 1921′de çıkartılan bir yasayla Gazi ünvanı verildi.

Gümüşhane

Burada daha önceleri gümüş madenleri olduğundan, bu şehre Gümüşhane denilmiştir.

Edirne

Romalılar döneminde imparator Hadrianus tarafından kurulduğu için şehir “Hadrianopolis” dını alır. Hadrianus’un şehri anlamına gelen bu sözcük, sonradan değişimlere uğrayarak Edirne halini aldı.

Elazığ

1834 yılında Mezra denilen yerde kuruldu. 1862 yılında buraya o sıradaki padişah Abdülaziz’in onuruna “Mamuretülaziz” adı verildi. Bu ismi uzun bulan halk onu Elaziz olarak kısalttı. 1937 yılında Elazığ’a çevrildi.

Erzincan

Erzincan ovasından adını alır. Ezirgan diye halk tarafından söylenir. Buranın eski adı Eriza’dır.

Erzurum

Ardı Rum kelimesinden gelir. Yani Rum toprağı demektir. Diğer bir rivayete göre de Selçuklular buraya Erzen-Rum demişlerdir. Erzen darı demektir. Şehir o zamanlar bir tahıl ambarı olarak kullanılmıştır.

Eskişehir

Eski adı Doylaion’dur. 1080 yılında Türkler burayı ele geçirdi. 1175 yılında burasını Bizans geri aldı. Kılıçarslan bu şehri daha sonra geri alınca, ona “Bizim eski Şehrimiz” anlamına gelen Eski Şehir adını verdi.

Diyarbakır

Bakır ülkesi anlamına gelmektedir. Bu ismin kaynağı Diyar-ı Bekir’dir. Bekir’in memleketi anlamına gelir. Bunun nedeni de Bekir b. Va’il adlı Arap göçebe boyunun buraya yerleşmiş olmasından kaynaklanır. Diyarbakır’ın eski adı Amid veya Amed’dir. Gelen veya bizim anlamına gelir. Dede Korkut kitabında Amid’e Hamid de denilmiştir.

Denizli

Deniz-ili kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. İl eski Türkçe’de ülke, memleket anlamına gelir. Yani deniz memleketi denilir. Bir diğer rivayete göre de kelimenin aslı domuz-ili’dir. Bu da bölgede domuz çokluğundan kaynaklanmaktadır.

Çanakkale

Marmara ve Ege denizlerini birleştiren Boğaz’daki şehir ve kasabaların en büyüğü ve il merkezidir. Boğazın doğu kıyısında ve en dar yerinde kurulmuştur. Burada denizini şekli tıpkı bir çanağı andırır. Bugünkü ismini buradan alır.

Çankırı

İlkçağda “Gangra” kalesinin eteğinde kuruldu. İsmini Gangra kalesinden alan Çankırı’ya yakın zamana kadar Çangırı ve Çenğiri deniliyordu.

Çorum

Rivayete göre Çoğurum kelimesinden türetilmiştir. Bu da bölgede zamanında Rumların çoğunluğu oluşturmasından kaynaklanmaktadır.

Bursa

Eski çağlardaki Bitinya bölgesinin başkentidir. Buraya kurucusu Bitinya kralı Prusias’ın adı verildi. (MÖ ll. yüzyıl)

Burdur

Eski adı Askaniya’dır. İsmini yanında kurulmuş olduğu Burdur gölünden alır.

Bolu

Önceleri Bithynion Romalılar döneminde ise Claudiopolis adı verildi. Türkler burayı alınca Claudiopolis sözcüğünü kısaltıp sadece polis dediler. Daha sonra bu da halk dilinde değişerek Bolu oldu.

Bitlis

Kimi tarihçilere göre, “Bageş” ya da “Pagiş” sözcüklerinden türemiştir. Kimilerine göre de Büyük İskender’in komutanı “Lis” ya da “Badlis” burada bir kale kurmuş. Bitlis sözcüğü bu komutanın isminden kaynaklanıyormuş.

Bingöl

Buradaki bir çok göllerden dolayı bu isim kendisine verildi.

Bilecik

Bizanslılar döneminde burada Bilekoma adlı bir kale vardı. Osman bey burayı alınca bu adı Bilecik olarak adını verdi.

Bayburt

Eldeki kaynaklara göre kasabanın ortaçağdaki adı “Paypert” ya da “Pepert” idi. Bayburt adı buradan gelmektedir.

Balıkesir

Şehrin adının eski hisar anlamına gelen Paleokastio’dan türediği sanılmaktadır. Halk arasında dolaşan bir söylentiye göre de balı çok anlamına gelir. Çünkü Kesir Arapça’da çok anlamına gelmektedir.

Ağrı

İsmi sınırları içindeki “Ararat” dağından alır. Çok eski çağlarda yeryüzü korkunç bir su baskınınına uğradı. Nuh peygamber bütün canılardan bir çifti alarak bir gemiye bindirdi. Gemi İslam kaynaklarına göre Cudi, Hristiyan kaynaklarına göre de Ararat (Ağrı) dağına kondu. Ararat, önce aran sonra da Ağrı adını aldı.

Aksaray

Selçuklu Sultanı İzzettin Kılıçarslan, şehirde cami, medrese, kümbetler ve büyük ve beyaz bir saray yaptırdı. Şelir “Aksaray” adını işte bu beyaz saraydan aldı.

Amasya

Amasya şehrini tarihçi Strabon’a göre Amazon karalı Amasis kurdu ve ona Amasis kenti anlamına gelen “Amasesia” ismini verdi.

Aydın

İlk olarak Argoslar tarafından kuruldu. Anadolu beylerinden Aydınoğlu Mehmet bey’den aldı. Aydın, Mehmet beyin babasının ismidir.

Artvin

İskitler tarafından kuruldu. Artvin sözü iskitçe’dir.

Antalya

MÖ ll. yüzyılda Bergama karalı Attalos II tarafından kuruldu. Şehir önceleri ismini kurucusundan aldı ve Attaleia adıyla anıldı. Daha sonra bu isim Adalia, Antalia ve en son Antalya şekline dönüştü.

Ankara

İslam kaynaklarında Ankara’nın adı Enguru olarak geçer. Kimilerine göre Ankara sözü Farsça “Üzüm” anlamına gelen Engür’den, ya da Yunanca’da Koruk anlamına gelen”Aguirada’dan türemiştir. Bazılarına Hint-Avrupa dillerindeki “Eğmek” anlamına gelen Ank ya da Sankskritçe de; “Kıvrıntı”, anlamına gelen ankaba’dan veya Latince’den çengel anlamına gelen uncus’dan türediği ileri sürülmektedir. Frig dilinde Ank “engebeli, karışık arazi anlamına gelir.” Şehrin diğer isimleri; Ankyra, Ankura, Ankuria, Angur, Engürlü, Engürüye, Angare, Angera, Ancora, Ancora ve son olarak Ankara şeklini almıştır.

Antakya

MÖ 300 yıllarında Makedonya Kralı Seleukoz bu yörede Antakya’yı kurdu ve şehre babasının ismi olan Antiokhia adını verdi. Zamanla büyüyen kent, başkent halini aldı.

Afyonkarahisar

Afyon türkülerinde sık sık “Hisar” sözcüğü geçer. “Hisarın bedenleri çevirin gidenleri” Bu hisar sözcüğünün Afyon türkülerinde sık sık yinelenmesi nedensiz değildir. Eski adı Akroenos olan şehri Selçuklular uzun süren bir kuşatmadan sonra ele geçirdiler. “Hisar” kuşatma anlamına gelir. Acılarla elde edilen yere “Karahisar” dediler ve orada, kara taşlardan bir kale kurdular. Onaltıncı yüzyılda bölgede afyon yetiştirilmeye başlayınca, Karahisar’ın başına bir de Afyon eklendi ve şehir “Afyonkarahisar” adını aldı.

Adapazarı
Bu ilimize Adapazarlılar kasaca Ada der. Çünkü Sakarya ve Çark suyu arasında yer alan şehir, tıpkı bir adayı andırır. “Pazar sözüne gelince: Burası onyedinci yüzyılda yörenin Pazar yeriydi. İşte, Adapazarı bu iki sözcüğün “Ada” ve “Pazar” sözcüklerinin birleşmesinden oluştu. Adapazarı, Sakarya ilimizin merkezidir.

Kim Daha İyi Türk, Gelin Kafatasınızı Ölçelim

Şarkıcı İsmail Türüt, sürekli medyaya çıkıp Türk milliyetçisi olduğunu söylüyor. Türüt’ün yolundan yürüdüğü ırkçı ağabeyleri, öyle sözlere filan inanmazlardı. Ellerine cetvel, pergel alıp kafatası ölçümü yaparlardı.

Şöhret Rüzgarının Yönüne Dönen İsmail Türüt

Kimin kafatası dolikosefalik ya da brakisefalik, ona göre Türk olduğuna karar veriyorlardı. “Kim Türk tartışması” zamanında ünlü edebiyatçıları nasıl böldü? Namık Kemal’den Mehmet Akif Ersoy’a kadar neden birçok edebiyatçının Türk olmadığı iddia edildi? İşte tüm bu tuhaf soruların yanıtı.

SAYIN İsmail Türüt, Mektubumu size biraz gecikmeli yazıyorum. İstedim ki biraz sakinleşiniz, aklıselim olunuz.

Çünkü sizi kızdıracağım!

Sayın Türüt,

Türk milliyetçisi olduğunuzu söylüyorsunuz; peki siz Türk müsünüz?

Dedim ya sizi sinirlendireceğim.

Yok, hayır kabalaşmayacağım, sadece anlayacağınız dilden konuşmaya çalışacağım. Ben sizi kaybetmek değil, kazanmak istiyorum.

Bu nedenle, meselelere daha geniş açıdan bakmanız için, mektubuma yakın tarihimizden bir “Türkçü” hikáye anlatarak başlamak istiyorum.

NİHAL ATSIZ DÖNMEDİR

Bundan yıllar yıllar evvel Türkiye’de iki Türk milliyetçisi yoldaş vardı. Durun hemen heyecanlanmayın, “komünist” sanmayın onları; bundan 70 yıl önce Türkçüler birbirine “yoldaş” diyordu.

Nihal Atsız

“Yoldaş” sözcüğünü en çok kullanan da şarkıcı Tarkan’ın büyük amcası ünlü milliyetçilerimizden Fethi Tevetoğlu’ydu. Neyse konuyu karıştırmayalım.

Şarkıcı Tarkan ve Tarkan’ın dedesinin kardeşi Fethi Tevetoğlu

Dönelim bu iki milliyetçi yoldaşa; bunlardan birinin ismi Nihal Atsız, diğerinin adı ise Reha Oğuz Türkkan’dı.

Prof. Dr. Reha Oğuz TÜRKKAN

Aralarında zamanla ayrılıklar çıktı. Birinin görüşleri Gustave Le Bon’a, diğerinin ise Arthur de Gobineau’nun ırkçı teorilerine dayanıyordu. Bu teorilerin ne olduğuna girip kafanı karıştırmayayım.

Gustave Le Bon

Irkçılığın Teorisyeni Fransız Diplomat Arthur de Gobineau

Bu bizim iki milliyetçi yoldaş, ellerine cetvel, gönye alıp fotoğrafları ölçerek kimin Türk olup olmadığına karar veriyorlardı. Hatta öyle ki, bunu devletin de yaptığına inanıyorlardı; Türk çıkmadığı için, İsmet İnönü’nün bu raporları “utanıp” yok ettiğini bile söylüyorlardı! Yani atıp tutuyorlardı.

Kemal Atatürk ve İsmet İnönü

Pro. Dr. M. Yaşar İşçan, Türk Kafatası Ölçülerini Verirken

Uzatmayayım, sonuçta bizim bu iki yoldaş, o kadar milliyetçi, o kadar Türkçüydüler ki, zamanla aralarında liderlik mücadelesi çıkınca, birbirlerinin ırksal açıdan, safkan olup olmadıklarından şüphe eder hale geldiler.

Yaşı daha genç olan Türkkan, Atsız’ın kafatasının, Türk ırkına benzemediğini söyledi.

Nihal Atsız yanıt vermekte gecikmedi: “Türkkan’ın ataları Ermeni’dir. O Türkkan değil Ermenikan’dır.”

Aman sakın siz de kaset satmayınca, şarkıyı birlikte yazdığınız Arif Şirin ile birbirinize düşüp soy-sop araştırmasına filan girmeyiniz. Neyse.

Alparslan Türkeş ve Ozan Arif Şirin

Atsız ile Oğuz’un tartışması, 1943 yazında başladı ve kırgınlık yıllarca sürdü.

Irkçı söylemler o yıllarda herkesi o kadar etkiledi ki, bu iki yoldaşı da yargılayan Sıkıyönetim Mahkemesi, raporunda Nihal Atsız’ın atalarının Gümüşhane Midi Köyü’nden olduklarını ve “dönme” olarak bilindiklerini yazdı!

Irkçı Hüseyin Nihal Atsız ve Faşist Adolf Hitler Benzerliği

Gördünüz mü, bu “ırkçılık virüsü” buluşmaya görsün, nasıl her tarafa sirayet ediyor.

Sayın Türüt,

Konuyu şimdi size getireceğim.

Hani size sordum ya “Türk müsünüz?” diye. Gelin bir ölçüm yapalım!

Sizin kafatasınız dolikosefalik mi yoksa brakisefalik mi? Çünkü ona göre Türk olduğunuza karar vereceğiz.

Burnunuzun ucundan kafanızın arkasına kadar olan bölüm 155 mm, bir kulaktan öteki kulağa (kafanın üstünden) 182 mm geliyorsa saf Türk olduğunuzu anlayacağız!

Bir de bunun pergelli olanı var!

Boş verin.

Zaten sadece kafatası bulguları yeterli olmuyor, kanına, saç rengine, gözüne, burnuna ve -belki de sizin için en önemlisi- boyun uzunluğuna bakılıyor.

Bak boy dedim de aklıma geldi. Hititlerin, Türkiye Türklerinin ataları olarak gösterilmesine Türkçüler karşı çıktı. “Kısa boylu, kısa boyunlu biçimsiz Hititler nasıl bizim atamız olurmuş” dediler.

Bakınız, ayrıca bizim ırkçılar öyle “ben Türküm” diyeni de hemen kabul etmiyorlardı. Nihal Atsız’a göre, Türk milletinin esası dil değil, ırk ve kandı.

Siz bir şarkıyla “Türk milliyetçisi” olacağınızı mı sanıyorsunuz; büyük şair Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nı, Çanakkale destanını yazmış da, kendini kabul ettirememiş bu çevrelere, siz ne diyorsunuz?

MEHMET AKİF TÜRK DEĞİLDİR


Sayın Türüt,

Bunlar, İstiklal Marşı’mızın yazarı Mehmet Akif Ersoy’u bile canından bezdirdi.

Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan’ın bir dava arkadaşları vardı: İsmet Rasin Tümtürk. 1939’da Türkçü Yücel Dergisi’nde ne yazdı biliyor musunuz?

“Mehmet Akif, Türk değildir. Bir kimse hüviyet cüzdanında Türk yazıyor diye Türk olamaz; onun Türk olabilmesi için iki şartın aynı zamanda onda bulunması gerekir. Birincisi, o adamın damarlarındaki kanın Türk olması gerekir. İkincisi, o adamın kafasının içindeki bütün duyguların en gizli, en ince taraflarına kadar Türk olmasıdır. Akif, Türklükten tamamen uzaktır. Akif, Çanakkale şehitlerine yazdığı mersiyede bile, anayurdu koruyan Türkler değil hilafeti koruyan Müslümanlar diye bakmıştır.”

(Soldan Sağa) Erk Yurtsever, Fâik Tan, Mehmet İzzettin Yolalan, Muzaffer Adlî Eriş, Nihal Atsız, Necâti Nâzım Bozkurt, İsmâil Hakkı Gökhun, Fahri Ersavaş, İsmet Rasin Tümtürk.

Evet; Mehmet Akif Arnavut’tu. Peki, İsmet Rasin Tümtürk kimdi? Cenap Şahabettin’in oğluydu. Cenap Şahabettin kimdi; bir iddiaya göre Arnavut, diğer iddiaya göre ise Kürt.

(Soldan) Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamid Tarhan, Süleyman Nazif, M. Cemal Kuntay, Mehmet Akif ve Sami Paşazade Sezai.

Annesi ise Kürt Bedirhan Abdürrezzak torunu Naciye Hanım’dır. Abdürrezzak Bedirhan’ın Osmanlı’dan kaçıp bugün Ermenistan’ın başşehri Erivan’a sığınması; Polonyalı Henriette’yle evlenmesini filan yazıp konuyu uzatmayayım.

Reha Oğuz Türkkan, can yoldaşı İsmet Rasin Tümtürk’ü desteklemek için hemen bir makale kaleme aldı: “İsmet, Plevne şehitlerinden birinin torunudur. Bundan başka, İsmet’in yüzüne bakmak da ırkı hakkında bir hüküm vermek için káfidir. Çünkü İsmet’in yüzü, Türk yüzüdür.”

Arkadaş olunca kafatası ölçümü filan yok! İşin garip yanı İsmet Rasin Tümtürk’ün kız kardeşi Reşika’nın kayınpederi Sülayman Nazif’in de Kürt olduğu gerekçesiyle milliyetçilerin hışmına uğramış olmasıydı. Sülayman Nazif’in Kürt olduğunu iddia eden kimdi dersiniz; kendisi de Kürt olan Abdullah Cevdet.

Kürt kökenli siyasetçi Abdullah Cevdet Karlıdağ

Peki ırkçıların kitaplarından feyzaldıkları Gustave Le Bon’un kitaplarını Türkçe’ye kim çevirmişti; Abdullah Cevdet!

ZİYA GÖKALP YAHUDİDİR

Sayın Türüt,

Umarım kafanız karışmamıştır. Ama meselelere o dar çerçeveli pencereden bakmaya devam ederseniz, daha da karışacaktır. Biliyor musunuz, “Turan” sözcüğünü ilk kullanan, büyük Türk milliyetçisi Ziya Gökalp, kimine göre Kürt, kimine göre ise Yahudi dönmesiydi!

Diyarbakır Doğumla Mehmet Ziya Gökalp, Oğlu ve Kızı

Oysa Ziya Gökalp, hep Türk olduğunu söyledi. Fark eder mi “Türkçülüğün Esasları”nı kaleme alan Gökalp’in ne olduğu? Ya da Türk milliyetçiliğine derinden bağlı Moiz Kohen’in (nam-ı diğer Munis Tekinalp’in) Yahudi olup olmaması, Türk yurtseveri olmasına engel midir?

Yahudi Asıllı Türkçü Munis Tekinalp (Moiz Kohen)

Sizler televizyon ekranlarındaki konuşmalarınızla güzelim Türkçe’yi yok ederken, Moiz Kohen yıllarca o dilin yaşaması için ter akıttı; Türk Dil Kurumu’nda çalıştı. “AB, Türk düşmanı Ermeni yetiştiriyor” diyen MHP’li Levon Panos Dabağyan’ı “ölçüp biçip hangi kalıba” sokacağız?

Ermeni asıllı MHP’li Yazar Levon Panos Dabağyan

Biliyor musunuz, “Vatan Yahut Silistre”yi yazmış Namık Kemal’in vatanseverliğine bile dil uzatıldı bu ülkede. Namık Kemal’in birlik temeli olarak İslam’ı, siyasal yapı olarak Osmanlı monarşisini savunması yıllar sonra onun Türk milliyetçisi olamayacağına yorumlandı.

Namık Kemal

Tevfik Fikret de bu güruhun boy hedefi oldu. Ahmet Haşim küçük görüldü, Arap olduğu için! Ömer Seyfettin. Hamdullah Suphi Tanrıöver.

Tevfik Fikret

Ahmet Haşim

Ömer Seyfettin

Hamdullah Suphi Tanriover

Listeyi uzatmak istemiyorum, insanın canı yanıyor. Bakınız Ziya Gökalp ne diyor:

“Yalnız iyi günlerimizde değil, kötü günlerimizde de bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizin dışında sayabiliriz? Milletimize karşı büyük fedakarlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler vermiş olan bu fedakar insanlara, nasıl ’Siz Türk değilsiniz’ diyebiliriz?”

YAZIKTIR, GÜNAHTIR

Sayın Türüt,

Bakmayın size “Türk müsünüz” diye sorduğuma, şaka yaptım, siz kendinizi ne hissediyorsanız benim için osunuzdur.

İnsanların kanı, boyu, saçı, gözü ve burnunda “bir şeyler” aramak ilkelliktir.

Eğer insan olanda “bir şey” aranacaksa omurga aranmalıdır, omurga!

Dün şeriatçıya, bugün ırkçı tetikçilere, peki yarın kime övgü düzeceksiniz?

Ama bakınız.

Ülkemizi sevmeniz, sorunlarına karşı duyarlı olmanız, politikayla ilgilenmeniz güzel şeyler. Bunları yapınız, bilmediğimiz bir plan varsa bize de anlatınız. Ama tutup insan öldürmeyi yüceltmeyiniz. Yazıktır. Günahtır.

Kilisesinde Tanrı’ya yakaran rahibi, elinde sadece kalemi olan gazeteciyi, insanları inançlı olmaya çağıran misyonerleri öldürmek yiğitliğe sığmaz.

Bize yakışmaz.

Hani şarkınızda “plan kuruyorlar plan” diyorsunuz ya; eğer o planları bozmak istiyorsanız; kardeşlik türküleri söyleyiniz Sayın İsmail Türüt, kardeşlik türküleri.

Bizim ihtiyacımız olan, o türküler.

Yok, eğer planın bir parçası değilseniz!

Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Tarihi Notlar:

MİLLİYETÇİLİK: 1789 Fransız İhtilali ile dünyaya yayılmıştır. Türkiye’de her siyasal çevrenin kendi milliyetçilik tanımı olsa da, terminolojik anlamı aslında nettir: “Kendi ulusal pazarını/piyasanı korumak.” Bu aşırılığa götürülüp kendi ulusunu bütün başka ırklara üstün görüp onları egemenliği altına almayı istemeye kadar vardırılırsa faşizm olgusu ortaya çıkar.

TÜRK DERNEĞİ: Dünyada ilk Türk Derneği, Macaristan-Budapeşte’de 1908 yılında açıldı. Onursal başkanı Yahudi Armin Hermann Vambery’dir. Üniversitelerde ilk Türkoloji kürsüsünü de 1870 yılında Budapeşte’de Vambery kurmuştur. Vambery aynı zamanda 1910 yılında kurulan Turan Cemiyeti’nin de onursal başkanıdır.

Dünyada ilk Türk Derneğini Kuran Yahudi Hermann Vambery

OSMANLI’DA TÜRKÇÜLÜK: Bu siyasal teorinin Osmanlı topraklarında doğmasına yol açanlar, 1848 devrimlerinden sonra ülkelerinden kaçıp İstanbul’a gelen Macar ve Polonyalı sürgünler ile Rusya’dan gelen Türk kökenli aydınlardır.

TÜRKÇÜ KİTAP: Názım Hikmet’in dedesi Mustafa Celaleddin Paşa (Kont Constantin Borzecki), 1869 yılında, Türklerin ve Avrupalıların “Türo-Arienne” adını taşıyan aynı ırktan geldiğini yazan ilk kişiydi. (Les Turcs Anciens et Modernes -Eski ve Yeni Türkler-) İkinci kitabı, Sultan Abdülaziz’i devirenlerden Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa yazdı. Türklerin İslamiyet öncesi çağlarını inceleyen kitabın adı “Tarih-i Alem” idi. Her iki kitap da, Türkleri, Moğollar, Hunlar, Tatarlar ve Bulgarların atası olarak gösteren Fransız Joseph de Guignes’in 1758’de kaleme aldığı kitaptan alıntılarla doluydu. Kemalist “Güneş Dil Teorileri”nin dayanakları bu kitaplardır.

Nazım Hikmet ve Dedesi Mustafa Celaleddin Paşa (Kont Constantin Borzecki)

Süleyman Hüsnü Paşa

OSMANLI, TÜRK MÜYDÜ?: Osmanlı’nın en büyük tebaası Türk’tü. Osmanlı Sarayı kendisine “Türk” denilmesini istemiyor; bunu “aşağılama” sayıyordu. Bu durum 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı’da Türkçülük akımının doğmasıyla son buldu.

ŞİİR: İlk milli şiiri Mehmet Emin Yurdakul, 1897’de yazdı. Fakat en bilineni Ziya Gökalp’in bu şiiri oldu: “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan”

Şair Mehmet Emin Yurdakul

TÜRKÇÜLERİN İLK AYRILIĞI: Türkçü hareket içinde yer alan Rusya göçmeni Türkçüler ile Osmanlı Türkçüleri arasında bazı farklılıklar vardı. Rus göçmeni Türkçülerin ana gayesi, Rusya’daki Türklerin bağımsızlıklarını sağlamaktı. Osmanlı Türkçülerinin amacı ise Osmanlı Devleti’ni batmaktan kurtarmaktı. Bir diğer fark ise İslam dinine yaklaşımdır.

ZENCİLERE BAKIŞ: 1941 yılında, 19 Mayıs Bayramı’na katılmak için gelenler hakkında Reha Oğuz Türkkan, Bozkurt Dergisi’nde bakın ne yazıyordu: “İkinci feci nokta, saflar arasında birer kara leke teşkil eden zenci Habeş ve Afgan talebeleriydi. Güneş altında parlayan bu karalar, kutlu güne hiç yakışmayan bir zihniyeti ifade ediyordu.”

İSLAM: Türkçülerin hemen tamamı İslamiyet’i benimsemiştir. Ancak Nihal Atsız gibi bir iki isim ihtiyatlı yaklaşmışlardır. Atsız, “Çanakkale’ye Yürüyüş”te, Hz. Muhammed’den “Arap Muhammed” diye bahsetmektedir.

KOMÜNİZM: Turancı Türkçü düşünüşe damgasını vuran özelliklerden biri de keskin bir komünizm karşıtlığıdır. İkinci bir karşıtlık ise Yahudi düşmanlığıdır.

TURANCILIK DAVASI: Irkçı Turancı oldukları nedeniyle İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından 57 kişi gözaltına alındı. 23’ü, 18 Mayıs 1944’te başlayıp 31 Mayıs 1947’te biten sıkıyönetim mahkemesince yargılandı. Yargılananlarından bazıları şunlardı: Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Fethi Tevetoğlu, Zeki Velidi Togan, Said Bilgiç, Hasan Ferit Cansever, Reha Oğuz Türkkan, İsmet Rasin Tümtürk, Hikmet Tanyu, Orhan Şaik Gökyay, Muzaffer Eriş vs.

Zeki Velidi Togan

Şarkıcı, medyaya çıkıp her konuşmasında milliyetçi olduğuna vurgu yapıyor. Peki Türüt, Türk mü? Bunu anlamak için bir ölçüm yapacak: Burnunun ucundan kafasının arkasına kadar olan bölüm 155 mm, bir kulağından öteki kulağına (kafanın üstünden) 182 mm geliyorsa saf Türk olduğunu anlayacağız! Bir de bunun pergelli olanı var! Şaka bir yana, saldırgan ve provokatif ırkçılık, umut edelim tekrar doğmaz!

İsmail Türüt ve Kurt Şovu

Nihal Atsız masasının üzerinde duran ve Hitler’in özel armağanı olarak bilinen bir aletle isteyenlerin kafatasını ölçer, kargacık burgacık bir yazıyla karışık hesaplar yaptıktan sonra yüzde kaç Türk olduklarını söylerdi. Bu aletin ne olduğu sonradan ortaya çıktı: Dr. Rıza Nur’dan kalan bu alet, meğer doktorların hamile kadınların rahat doğum yapıp yapamayacaklarını anlamak için leğen kemiklerinin bulunduğu bölgeyi ölçtükleri “havsala ölçme aleti”nden başka bir şey değildi.

(Soner Yalçın, 2009)


Gençlik Marşı ve Üç Kızın Macerası

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı Marşı

Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Güneş ufuktan şimdi doğar
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin

Bu gök, deniz nerede var
Nerede bu dağlar taşlar
Bu ağaçlar güzel kuşlar
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin

Her geceyi güneş boğar,
Ülkemizin günü doğar.
Yol uzun da olsa ne var,
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin

Dağlar taşlar güzel kuşlar
Ya bu insanlar insanlar
Güneş ufuktan bir gün doğar
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin

Hepimizin çok iyi bildiği Gençlik Marşı, aslen İsveç anonim şarkısıdır. Üç şırfıntı kız (Tre trallande jäntor) adı ile bilinir, üç kız kardeşin ormandaki erotik macera ile biten hikayesini anlatmaktadır. Bestesi Felix Körling’e (1864-1937) sözleri Gustaf Fröding‘e (1860-1911) aittir. Sözleri Ali Ulvi Bey tarafından kaleme alınmıştır.

Üç Şırfıntı Kız

Felix Körling (Solda)

Gustav Fröding 45 Yaşında Akıl Hastanesine Kapatıldı

Ali Ulvi Elöve

(habermerkezi.wordpress.com, Vikipedi)

***

Gençlik Marşı’nı Türkiye’ye Getiren Selim Sırrı Tarcan


Selim Sırrı İsveç’ten ülkeye, sadece spora bakış anlayışını değiştiren İsveç jimnastiğiyle değil, toparladığı İsveç şarkılarıyla birlikte dönüyordu. Bu şarkılardan biri de “tre trallande jäntor” yani “şınanay diyen üç hoppa kız”dı.

Şarkının sözleri İsveç’in milli şairi kabul edilen Gustaf Fröding’e aitti. Köylük yerde biraz rahat davranan üç genç kızın hareketlerini taklit eden üniversite öğrencilerini gördüklerinde utançlarından yerin dibine girmesinden bahsediyordu şiir. İsveç şiirini geleneksel tarzdan kurtaran Fröding’in bu şiirini besteleyen ise Felix Körling’di.

Sene 1916’ydı. Çanakkale Zaferi’nin etkisi bitmiş, Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı’yı bitirme noktasına getireceği görülmeye başlamıştı. Yavaş yavaş üzüntü ve kedere boğuluyordu millet. Selim Sırrı İstanbul Darülmuallimin Mektebi’nde beden eğitimi öğretmeniydi. Felix Körling’in bestesini biraz değiştirerek notaya dökmüş, bu müziğe bir söz yazmasını rica etmişti Ali Ulvi (Elöve) Bey’den. İşte “dağ başını duman almış” böyle doğmuştu. Amaç Türk gençliğine bir nebze de olsa ümit vermekti.

“Dağ başını duman almış” Marşı’nın bestesinin orijinali Felix Körling’e (solda) aitti. Selim Sırrı İsveç’ten dönmeden önce Felix Körling’le konuşmuş, ve bestesinin notalarını almıştı. İstanbul’a döndükten sonra notaları çok az değiştirerek bir marş formatına soktu besteyi.

Mustafa Kemal Çanakkale dönüşü bu marşı öğrenmiş Selim Sırrı’dan, 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktıktan sonra Ankara’ya giderken hep bunu söylemiş, söyletmişti: “Anadolu’nun dağ başlarını, tekerleklerini çuvalla doldurduğumuz kırık dökük otomobillerle aşarken, bu marşı söyletmeyi yanımda bulunanlara âdet ettirmiştim.”

İnönü Amerikalılar Hatırına Pul Bastırmış

İkinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında, pullar üzerinden ABD’ye jest yaptığı ortaya çıktı. İnönü, ABD’ye, Washington ile Atatürk’ü, kendisiyle de Roosevelt’i yanyana koyarak, mesaj göndermiş.

TC’NİN İLK PULLARI SADECE ATATÜRK’TÜ

Yeni Türkiye Cumhuriyeti ilk posta pulunu Lozan Antlaşması`nın anısına bastırmıştı, ve bu ilk yıllarda ulusal kulis ve Mustafa Kemal resimleri bu pullarda yer alıyordu.

Tamamı Atatürk motifleri ile resimlenmiş ilk Atatürk serisi pullar 1931-1932 yıllarında tedavüle çıkartılmıştı. Atatürk hayatta iken, Atatürk resimlerinden oluşan birçok pul serileri de tedavüle sürülmüştü.

Mustafa Kemal`in ölümünden sonra ise, 15 Temmuz 1939 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri`nin bağımsızlık kutlamaları için basılan hatıra pullarıyla bir ilk yaşandı, aynen paralarda olduğu gibi. Paralarda Atatürk’ün resmini tamamen kaldıran İnönü, pullarda ise Atatürk’e, Amerikan hatırası pullarda yer ayırmış.

İönünü zamanında bastırılan pullarda, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü resimlerinin yanında iki Amerikan başkanının, George Washington`un ve Franklin Roosevelt`in resimleri var.

ABD Hatırına Bastırılan Pullar

“Amerika Birleşik Devletleri İstiklalinin 150. yıl Dönümü Hatırası” için bastırılan 7,5 kuruşluk ilk pul üzerinde Mustafa Kemal ve Amerika`nın ilk başkanı George Washington`un resimleri bulunuyor. Pulun hakim rengi kırmızı.

3 kuruş değerindeki ikinci pulda ise, Türkiye Cumhuriyeti`nin ikinci ismi İsmet İnönü ve Amerika Birleşik Devletleri’nin o yıllarda görevde olan 32. başkanı Franklin D. Roosevelt bulunuyor. Bu pul siyah ve kahverengi renkler kullanılarak hazırlanmış.

(Dünya Bülteni, 02-2009)

Serpuş Meselesi

Şapka İnkılâbı, bütün inkılâplar arasında en çok tepki göreniydi. Bunun nedenini resmî tarih, her türlü muhalefet durumunda yaptığı gibi, “irtica” ile açıklar. Onlara göre “Bir takım gericiler şapkayı bahane ederek halkın din duygusunu sömürmüş, ilerici atılımlara engel olmaya çabalamışlardır.” Meseleyi bu basitlikte görmek isteyenler şapka inkılâbının aslında halk tarafından olumlu ya da olumsuz bir tepki verilebilecek tek inkılâp olduğunu göz ardı ederler.

Saltanatın kaldırılması, cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması, Ankara’nın başkent olması, kadın erkek eşitliğinin kanuna bağlanması, lâkap ve ünvanları kaldırılması, soyadı kanunu, tevhid-i tedrisat, harf inkılâbı, vb. Bunların hiçbirinin halkın günlük yaşantısında bir etkisi yoktur zaten. Şapka kanunu, halkın günlük yaşantısına doğrudan müdahale eden tek inkılâptır. Başkentin İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasının Kastamonulu köylü üzerinde ne etkisi olabilir? Oysa şapka kanunu sosyal hayata müdahale etme biçimi dolayısıyla aslında bütün inkılâpların test alanı işlevi görmüştür. Bu anlamda öngördüğü değişiklik açısından önemsiz ama halkın tepkisini ölçmede kesin sonuç vermesi bakımından önemli bir adımdır. Kamuran Özdemir tarafından hazırlanmış Cumhuriyet Döneminde Şapka Devrimi ve Tepkiler başlıklı tez bu nedenle ilgimi çekti. Bu tezden hareketle bir iki kelam etmeye çalışalım.

Yumuşak bir giriş yapalım. Özdemir, Orhan Koloğlu’ndan aktarıyor:

Fesi Türkiye sınırları içinde kaldıracak olan Atatürk’ün fese karşı tepki geliştirmesine sebep olan olaylar 1908 ile 1913 arasında meydana geldi. Bu olayların ilki Mustafa Kemal’i, Trablus’a götüren vapurun Sicilya’ya uğramasıyla yaşandı. Mola sırasında açık fayton kiralayıp şehri dolaşmaya çıkan Mustafa Kemal, mahalle çocuklarının fesli yabancıyı limon kabuğuna tutmasıyla karşılaştı. Bu olaya tepkisini şöyle dile getirmişti: “Sicilyalı çocukların terbiyesizliğine değil, neden böyle yabani bir başlığa esir olduğuma kızmıştım.” İkinci olay ise Fransa’da Pikardi askeri manevraları sırasında yaşandı. Her ülkeden gelen subayların tartışmaları sırasında Mustafa Kemal genellikle Avrupalı uzmanların savunduğunun aksi bir tezi savundu. Dinleyiciler bu sözlere dudak büktüler. Oysa iddianın doğruluğu ertesi gün manevraların gelişmesiyle ortaya çıktı. O zaman bir yabancı albay bu dudak bükmenin nedenini şöyle açıkladı: “Sizin görüşünüzün doğru olduğu dün akşamdan belliydi. Fakat ne diye bu tuhaf başlığı giyersiniz? Başınızda bu oldukça kafanıza kimse itibar etmez.”

Tarihçi Orhan Kologlu

Tarihçi Orhan Kologlu

Gülmeden okumak kolay değil bu satırları. Gülümseten bir alıntı daha:

Hüseyin Cahit Yalçın da anılarında, Avusturya’da (1908 yılında) okul çocuklarının kendisiyle Cavit Bey’i sokakta fesle görünce “pek şaşılacak bir manzaraya rastlamışlar gibi haykırarak, birbirlerine haber verdikleri”ni anlatmıştı. Hüseyin Cahit, 31 Mart Olayı nedeniyle Türkiye’den kaçabilmek üzere vapura binebilmek için şapka giydiğini, ancak Romanya’ya iner inmez kafasına yeniden fes geçirdiğini de anlatmıştı. Bu olayın en önemli yanı 20. yüzyıl başında Osmanlı toprakları içinde bir dokunulmazlık sağlayabilmek için şapkadan medet umulması ve şapkanın simgelediği yabancı güce kimsenin gücünün yetmeyeceğine inanılmasıydı.

Hüseyin Cahit Yalçın

Hüseyin Cahit Yalçın

Anlaşılan o ki, bu serpuş meselesi o dönemde Osmanlı aydın zümresinde bayağı önemli bir konu haline gelmiş. Kafasında şapkayla dolaşanın ahali karşısında dokunulmazlık kazanması da hasta adamın hastalığının derecesi hakkında fikir veriyor.

Belki 20. yüzyılın başında kafaya takılan takkenin insanın kimliğiyle, kişiliğiyle bir ilgisi olduğunun düşünülmesi normaldi, ama bugün kalpağı bir ideolojik simge haline getirme çabası komik gerçekten. Kalpak II. Meşrutiyet’ten sonra da rağbet gören bir başlık olmuş.

Batı’nın Türkiye üzerendeki etkisi arttıkça “Avrupa görmüşlerde” fese karşı oluşan tepki de şiddetlendi. Çünkü fes geri kalmanın bütün suçlusu olarak görülüyordu. Bundan dolayı, II. Meşrutiyetle beraber Genç Türklerde fesin yerine yeni, ancak şapka olmayan bir başlık koyma çabaları görüldü. 1908 İhtilalcilerinin büyük kısmının başında, Orta Asya’dan Türklerin getirdiği, fakat sonradan yalnız Hıristiyan reayanın kullandığı, 19. yüzyıl ortalarında onların da kafalarından attıkları kalpak vardı.

Bu alıntının da sezdirdiği üzere, şapkaya karşı bir tepki var Osmanlı aydınlarında. Festen mutlu değiller, değiştirmek istiyorlar, ama hemen şapkaya da geçemiyorlar. “Şapkalı gâvur” ilan edilme ihtimali bu düşüncelerini yeniden gözden geçirmeye itiyor onları. Şapkayı kimliğinin doğal bir parçası olarak giyebilen Avrupalılara duyulan saygı ve Batılılaşma çabası ile kendi kültürünü inşa etme gayretinin çatışmasını görüyoruz sanırım.

Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i ilhak etmesi fesi tekrar birinci plana çıkardı. Bu olay fesin şapkalılara karşı kinini artırdı. Balkan Savaşları fes-şapka çekişmesine yeni bir gerginlik getirdi. Osmanlı Devleti fes ithalâtının büyük bir kısmı Avusturya’dan yaptığı için, bu mallara boykot ilan edildi. Selanik’e giren Yunan kuvvetlerinin esir Türk erlerinin ve subaylarının feslerine haç işareti çizmeleri veya yapıştırmaları, başlığın bir dini inancın temsilcisi sayılması eğilimini büsbütün kuvvetlendirdi. Hatta bu savaşla ilgilenen Hindistan Müslümanları arasında, fesi dini nitelik sayan inancın kökleşmesine yol açtı. Bu yıllarda da yabancılarla yapılan anlaşmalara “fes giyme” şartı konmaya devam etti.

Kurtuluş Savaşı ortamında hava tümüyle şapkanın aleyhineydi. Halk arasında kötülük yapan bir Hıristiyan “gâvur”, çok kötüsü ise “şapkalı gâvur”du. Şapka konusunda bir fikir birliği yoktu. Şapkadan yana olanlar sakınarak gidilmesini öneriyorlardı. Halkın tepkisi dikkate alınarak “alıştırma süresi” kabul edilmeli, önce bazı kimseler şapka giymeli, saldıranları polis önlemeli, şapka giyme özgürlüğü anlatılmalıydı. Ordunun kullandığı “Enveriye” adlı başlık katılaştırılmalı, sonra devlet memurlarına zorunlu tutulmalı böylece 3–5 yıl sonra şapka yerleşebilirdi. Ayrıca şapka adı kullanılmamalı, “Siper-i Şemsli Serpuş”, yani güneş siperli başlık adı verilmeliydi.

“Şapka takalım, ama adına başka bir şey diyelim, belki millet anlamaz.” Bunun adı aşağılık kompleksi değilse nedir Allah aşkına?

Pekiyi bildiğimiz gibi şapka konusundaki değişikliğin ilk işareti Mustafa Kemal’in Kastamonu seyahati (23 Ağustos – 3 Eylül 1925) sırasında verilmiştir. Şapka kanunu bu geziden yaklaşık 3 ay sonra çıkarılmıştır. Şimdiye kadarki alıntılarda gördüğümüz gibi Osmanlı’nın son yıllarında aydın zümre şapka konusunda bir kafa karşıklığı yaşıyor. Tezde, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının geziden önceki akşam şapka konusunu masaya yatırdıkları aktarılıyor. Bu konuda Mustafa Kemal dahil çok sayıda kişinin oldukça temkinli oldukları görülüyor. Ulema tarafından dinin sembollerinden biri olarak görülen fesin atılıp yerine şapkanın getirilmesinin yol açabileceği infial şapkadan yana olanları ürkütüyor olmalı. Halkın gündelik yaşamına doğrıdan müdahale etmeyi öngören böylesi bir adım kurulmakta olan yeni devletin halk üzerindeki gücünü test etmek açısından elverişli, bir o kadar da riskli görülmüş olmalı.

Mustafa Kemal’in Kastamonu’ya gelişinde ve karşılanması sırasında ilk defa “Panama Şapkası ile görünmesi, halkı başı açık selamlaması üzerine, o sırada Kastamonu Valisi olarak görev yapan Kıbrıslı Fatin Bey ile Kastamonu milletvekili Mehmet ve Ali Rıza Beyler ile bir kısım Kastamonulular, bazı memur ve adliyeciler bunu bir işaret sayarak alelacele terzilere beyaz renkte kumaştan şapkaya benzeyen başlıklar yaptırarak giydiler.

Konu bu dönüşüme yönelik tepkilere gelince işler biraz karışıyor. Zaten öteden beri şapka kullanmaktan yana olanların olayı sevinçle karşıladığını kestirmek güç değil. Yukarıdaki alıntıdan anlaşıldığı üzere şakşakçılar da konu üzerine hiç düşünmemeyi tercih etmişler. Nitekim iki gün sonra Mustafa Kemal Kastamonu’ya geri döndüğünde bütün erkânı şapkalı bulur. Gerek tezde, gerekse genel olarak Kemalist literatürde tepkilerle ilgili ciddi bir tutarsızlık vardır. Şu paragrafa bakalım:

Bu geziden de anlaşılacağı gibi sosyal alanda yapılan bir hareket topluma benimsetilerek uygulandığı için, zor kullanma yoluna gidilmemişti. Devrimin uygulanıp uygulanmaması toplumun vicdanına bırakılmıştı. Gerek Şapka Devrimi, gerekse kendinden sonra yapılacak sosyal devrimlerde uygulama, kanun beklemeden gerçekleşmişti. Halk, kanun nerede diye sormadan, yaptırıma gerek duyulmadan benimsemiş ve uygulamıştı. Toplumun benimsediği hedeflerin karşısına çıkmak isteyenler zorla, baskı ile, şiddetle de olsa yola getirilmişlerdi.

Şapka kanunu çıkar çıkmaz köprünün iki başı ile anayol kavşaklarına yerleştirilen polisler fesleri ve feslileri toplamaya başladılar.

Önce devrimlerin halk tarafından hemencecik, hiçbir baskıya gerek kalmadan benimsendiğini söyleyip ardından tepki gösterenlerin şiddetle bastırıldığını eklemek ne yaman bir çelişkidir?

İşin ilginç yanı, şapka giyilmeye bir şekilde karar verilmiş olmasına karşın giyilen şeye “şapka” demek konusunda hâlâ isteksiz olunması:

Mustafa Kemal’in işareti üzerine şapka konusu gazetelerde de yankı buldu. Birçok gazete “Şemssiperli Serpuş”u çeşitli adlar altında işlediler. Şapka diyebilme konusunda gazeteler ve gazeteciler zorlandığı için birçok yeni kelime icad edildi. Ancak Mustafa Kemal, bu başlığın adının “Şapka” olduğunu belirtmesi üzerine bu konudaki sıkıntılarda giderildi.

Herhalde gazeteciler “Biz nasıl da akıl edemedik, bu yeni kelimeyi hemen, kendiliğimizden benimseyelim” diye düşünmüşlerdir.

Şapka Kanunu çıkarıldıktan sonra şapkanın dinen caiz olduğuna dair hutbeler okutuluyor, çeşitli yayınlarla şapkanın yararları anlatılmaya çalışılıyor. Halkta şapkaya karşı yerleşmiş bulunan önyargılar değiştirilmeye, özellikle işin dinî boyutu ele alınmaya uğraşılıyor. Bütün tepkiler, doğal olarak, olumlu olmuyor. İlk tepki bir milletvekilinden, Nurettin Paşa’dan geliyor. Cumhuriyet gazetesine göre;

Nurettin Paşa Mecliste hiç ağzını açmayan, varlığı neredeyse unutulacak bir milletvekiliyken, birden ortaya çıkması, şapka aleyhinde takrir vermesi memleketin bazı yerlerinde korkudan sinmiş, uyumuş olan irtica ile bilenenleri canlandırmış, ayaklandırmış, irtica hareketlerini körüklemişti. Gazete, daha da ileri giderek böyle bir kişinin milletin duygularına tercüman olan Millet Meclisinde değil de, İstiklal Mahkemesinde veya zindanda olması gerektiğini söyleyerek, “Şapkayı değil fesi, inkılâbı değil irticayı, ilerlemeyi değil yerinde saymayı” savunan Nurettin Paşa’yı bu milleti temsile layık bulmuyordu.

Sakallı Nurettin Paşa

Sakallı Nurettin Paşa

Cumhuriyet gazetesinin o yıllardan bugüne dek sürdürmekte beis görmediği embedded gazeteciliğinin güzel bir örneği değil mi bu satırlar?

“Şapka Giyilmesine Dair Kanun” Tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ ne görüşülürken tasarıyı geçirmek çok kolay olmadı. Taslağın anayasaya aykırı olduğunu Sakallı Nurettin ileri sürdü. Bunu ileri süren Bursa Milletvekili Nurettin Paşa’ ya, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt çok sert çıktı: “Hürriyetin nasibi, irticanın elinde oyuncak olmak değildir! Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman anayasaya aykırı olamaz” Herkes sustu, Şapka kanunlaştı. (Kasım 1925)

Mahmut Esat Bozkurt

Mahmut Esat Bozkurt

İskilipli Atıf Hoca’nın şapka kanununun kabulünden bir buçuk yıl önce yazdığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı broşüründen dolayı İstiklâl Mahkemelerinde yargılanıp asılmasından (kitaptan beraat ediyor ama kelleyi kurtaramıyor) başka halkın bu değişikliği hazmetmesi de kolay olmamıştır.

İskilipli Atıf Hoca

İskilipli Atıf Hoca

Hükümetin tepesinden gelen giyim-kuşamda yenileşme hareketiyle, halkta da bir takım kıpırdanmalar oldu. Ankara’ya, Valiliklere protesto telgrafları gönderen, hatta istifasını veren memurlara rastlandı. Halkı şapka giymek konusunda, ikna edebilmek için kendi iradesiyle giymeyenlere zorla kabul ettirme yolu izlendi. Kentlere polis köylere de jandarma gönderilerek sokaklarda fes giymiş insanların başlarındaki fesler toplatıldı. Fesi giymekte ısrar edenler cezalandırıldı ya da hapse atıldı. Hatta pazara gelen köylülerin fesleri kafalarından çekilip alındı. Köylüler buna karşı koymalarına rağmen evlerine başı açık dönmemek için yüksek fiyatlara şapka almak zorunda kaldılar. Çünkü başın açık olması düsüncesini utanç verici bir durum olarak değerlendiriyorlardı.

Aktarıldığına göre, Mete Tunçay, şapka inkılabına yönelik tepkilerin İstiklâl Mahkemeleri tarafından sindirilmesi üzerine, gerçekten fese göre daha pahalı olduğu halde kimsede şapkanın pahalı olduğunu söyleyebilecek hâl kalmadığını, çünkü artık sorunun fesi ya da şapkayı değil, onlardan birinin giyileceği kafayı yerinde tutabilmek olduğuna vurgu yapıyor. Bu dönemde sinmek zorunda kalan tepkiler 1950’lerde ortamın biraz yumuşaması üzerine yeniden ortaya çıkacaktı.

Türkiye’de şapka kanununun çıkarıldığı yıllarda, biraz da bu kanunun ateşlediği fitil dolayısıyla, başka bazı ülkelerde de kılık-kıyafet meselesi ciddi tartışmalara konu oluyordu. Tezin “Bazı Ülkelerde Şapka Devriminin Uygulanması” başlıklı bölümünde özellikle Mısır, İran, Suriye, Filistin, Irak, Afganistan, Hindistan, Pakistan gibi nüfusun önemli bir kesimini müslümanların oluşturduğu ülkelerde serpuş meselesinden kaynaklanan yarılmalar özetleniyor.

“Ye kürküm ye” dünyasında kılık-kıyafetin bu derece önemli sorunlara neden olmuş olması bugünün koşulları içinden bakıldığında tuhaf geliyor olabilir; ama mandacılık, batılılaşma, din, millîyetçilik, muasırlaşma, laiklik, bağımsızlık gibi önemli siyasî konuların bu mesele etrafında tartışılmaya başlanması dolayısıyla başlık stratejik bir önemi haiz olmuştur. İnsanların günlük hayatının önemli bir parçası olan başlığın bu tartışmalarla açık bir siyasî simgeye dönüştürülmesi, insanların siyasî aidiyetlerini kafalarında taşımaya başlamaları, Türkiye dahil, tartışmayı yaşayan bütün ülkelerde gerilimi hızla tırmandırmıştır. Yasaklamalar Türkiye’de başarıya ulaşırken bu konudaki sert tutumu Amanullah Han’ı tahtından etmiştir. Bu nedenle, bu kanunun esas işlevi milletin kafasındaki serpuşu değiştirmek değil, yapılan reformların halk nezdinde test edilmesiydi. Kaç kişinin kendiliğinden şapkaya geçiş yaptığı, kaç kişinin dini daha ılımlı biçimde yorumlama eğiliminde olduğu, kaç kişinin bu adıma karşılık sesini yükseltip taarruza geçeceği oldukça önemliydi. Şapka kanununun, muhalefetin ne boyutta olduğunu görmek ve başını ezmek için etkili biçimde kullanıldığı söz konusu kanun etrafında kopartılan fırtınadan açıkça gözlemlenebilmektedir.

Türkiye’de de şapka kanununa tepkiler Sivas, Kayseri, Erzurum, Rize, Maraş ve Giresun’da gösteri ve ayaklanma biçiminde olmuş, başka yerlerde de bireysel tepkilerini dile getirdiği için Takrir-i Sükûn kanunu kapsamında İstiklâl Mahkemelerinde yargılananlara rastlanmıştır. 1925-1927 yılları arasında İstiklâl Mahkemeleri, şapka kanununu da içine alan bir ölçekte o kadar çok çalışmıştır ki mahkeme başkanı Ali Bey (Çetinkaya) ve üye Kılıç Ali Bey’in ülkede hızla artan nüfuz ve otoritelerinden rahatsız olan Başbakan İsmet İnönü, kaygılarını Mustafa Kemal‘e anlatarak mahkemelerin kaldırılmasına önayak olmuştur.

Salih Bozok, Atatürk ve Kılıç Ali

Salih Bozok, Atatürk ve Kılıç Ali

Kamuran Hanım tezini “Hâlâ Cumhuriyetin kazanımlarından rahatsız olanların varlığı giyiniş biçimleriyle göze çarpmaktadır.” cümlesiyle bitirmiş. Türban/ laiklik siyasetinin doruk noktasında olduğu 2007 senesinde teslim edilen bir tez için bu iddialı cümle hoş karşılanabilir belki. Önemli olan, serpuş meselesinin bugün hâlâ siyasî arenadaki konumlanışın en belirgin göstergelerinden biri muamelesi görüyor olması. Bir sorun vardıysa eğer, buradan anladığımız, o sorunun henüz çözülmemiş olduğudur.

Reklamın neyin reklamı olduğunu hâlâ hatırlayanlar var mıdır? Ben hatırlamıyorum. Oysa, Mazhar Alanson’un bunca medyatikliğine rağmen bana hâlâ garip gelen üslubuyla söylediği o ünlü “Şapkasız çıkmam abi!” cümlesi piknik literatürünün vazgeçilmezleri arasına gireli çok oluyor. Şapka kanunuyla ilgili webde hedefsizce dolaşırken Steely Dan’in The Royal Scam (1976) albümündeki “The Fez” adlı parçaya rastlamak Mazhar Alanson’un esprisinin künhüne varmak açısından güzel bir tesadüf oldu. Önce şarkıya kulak verelim. Bütün şarkı boyunca şu sözler tekrarlanıyor:

No I’m never gonna do it without the fez on
Oh no
Thats what I am
Please understand
I wanna be your holy man

Steely Dan The Royal Scam

Naçizane tercümesi:

Hayır, asla fesim takılı olmadan yapmam
Ben böyleyim
Lütfen anla
Senin kutsal erkeğin olmak istiyorum

Alanson, Steely Dan’e nazire yapıyordu, üstelik “fes”in (fez) yerine “şapka”yı koyarak (şapka inkılâbı?) esprisine yeni bir boyut daha katıyordu. Donald Fagen’ın bir söyleşisinde kabul ettiği gibi “fes”ten kasıt prezervatifti. Prezervatifsiz yatağa girmeyeceğini söyleyen kahramanımız fesin “kutsal” anlamına da atıfta bulunarak kur yaptığı hatuna onun “kutsal erkeği” olmak istediğini söylüyordu. Provokatif olduğu söylenebilecek sözlerin Mazhar Alanson’un “kel”ini göstermeme bahanesine dönüşmesi eğlenceli gerçekten.

Mazhar Alanson

Mazhar Alanson

(Bu yazı Orhan Koloğlu’nun “İslâmda Başlık, 1978″ Kitabı Kaynak Alınarak Hazırlanmıştır)

1876, 1921 ve 1924 Anayasaları

Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk anayasası 1876 tarihli Kanun-i Esasî’dir. Padişah tarafından atanan, iki asker, 16 sivil bürokrat (3′ü Hıristiyan) ve 10 ulemadan oluşan Cemiyet-i Mahsusa isimli bir kurul tarafından hazırlanan Kanun-u Esasî, halkı temsil eden bir kurucu meclis tarafından hazırlanmadığı gibi, bir referandumla da kabul edilmiş değildi. Sonuç olarak, Kanun-i Esasî, hukuki olarak Padişahın tek yanlı bir işleminden doğmuş bir fermandı. Ancak Halife-Padişahın sonsuz olan yetkilerini sınırlamak yerine pekiştirmesine, devletin bir monarşi olduğunu, dininin İslâm olduğunu, resmi dilinin Türkçe olduğunu ilan ederek bir anlamda fiili durumu onaylamaktan öteye gitmemesine rağmen, Müslüman olsun gayrimüslim olsun tüm tebaanın temel hak ve özgürlüklerini düzenlediği; yargı yetkisini bağımsız mahkemelere devrettiği ve iki kamaralı bir parlamento kurulmasını mümkün kıldığı için demokrasiye doğru atılmış büyük bir adımdı. Ancak ömrü çok kısa oldu ve ilk meclisin 13 Şubat 1878 tarihinde II. Abdühamid tarafından kapatılması üzerine 30 yıl süreyle askıya alındı.

1908′de Meşrutiyet’in tekrar ilanından sonra bazı hukukçuların ‘1909 Kanun-i Esasîsi’ adını verdikleri değişiklikler ile parlamenter sisteme biraz daha yaklaşıldı ancak bu da uzun sürmedi. İstanbul’un İtilaf Güçleri tarafından işgalinin ardından son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından 11 Nisan 1920′de feshedilmesinden sonra Anadolu ve Trakya’daki iktidar boşluğunu doldurma işi, önce ‘milli iradeyi temsil etme’ iddiasındaki kongrelere sonra da Büyük Millet Meclisi’ne kalmıştı.

1921 Anayasası

Mustafa Kemal’in kafasında BMM’yi ‘kurucu meclis’ gibi çalıştırma fikrinin olduğunu gösteren girişimlerden biri 5 Eylül 1920 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’dur. Buna göre 66 livadan beşer mebus hesabı ile meclisin üye sayısı 330 kabul ediliyor bunun yarısından bir fazla olan 165 toplantı yeter sayısı, bunun yarısından bir fazlası olan 83 ise karar yeter sayısı kabul edildi. Kanunun 1. Maddesi’nde ise “Büyük Millet Meclisi, Hilafet ve Saltanatın, Vatan ve Milletin istihlas ve istiklâlinden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şeraiti atiye (ileriki koşullar) dairesinde müstemirren inikad eder (sürekli toplanır)” deniyordu.

Nitekim, 18 Eylül 1920 günü Mustafa Kemal’in Meclis’e sunduğu ‘Halkçılık Programı’ üzerine yürütülen uzun ve ateşli tartışmalardan sonra ortaya çıkan 23 asıl madde ve “Meclis’in sürekli toplantı halinde” olmasına dair bir geçici maddeden oluşan Teşkilat-ı Esâsiye Kanunu, 20 Ocak 1921′de teamüllere aykırı biçimde, üçte iki çoğunluk ve açık oyla değil, salt çoğunluk ve işaret oyuyla kabul edildi.

1876 Anayasası ‘Kanun-i Esasî’ adını taşırken, yeni kanunun ‘Teşkilat-ı Esasîye’ adını taşımasına bakılırsa, Mustafa Kemal’in hedefi, yeni devletin temellerini tarif etmek değil, kuruluş/geçiş döneminin esaslarını belirlemekti. Ancak yeni anayasa, 1876 Anayasası’nı ortadan kaldırdığını belirtmediği için ortaya ikili bir sistem çıkmıştı. Yani bir yandan Halife-Padişahın yetkesi tanınmış oluyordu, bir yandan ona karşı yeni bir devlet örgütleniyordu. Öte yandan, 1876 Anayasası’ndan ayrılan en önemli hususlardan biri olan ve 1. Madde’de tanımlanan “Hâkimiyet bilakaydüşart [kayıtsız şartsız] milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir [dayanır]” ilkesi, 1876 Anayasası’ndan ayrılan en önemli yan olmasına rağmen, halkın kaderini ‘bizzat ve bilfiil’ idare etmesine atıfta bulunulduğu halde referandum hakkı veya halkın kanun teklifi vermesi gibi uygulamaların kabul edilmemesi ve ‘iki dereceli’ seçimler yüzünden, bu ilke kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdu.

2. Madde’de “icra kudreti ve teşri selâhiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder” denilerek ‘kuvvetler birliği’ ilkesi açıkça ilan edilirken, 3. Madde’de “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti Büyük Millet Meclisi Hükümeti unvanını taşır” denilerek bu durum iyice perçinleniyordu. Nitekim, Milli Mücadele boyunca cephede çarpışan ordular ‘Büyük Millet Meclisi Hükümeti Orduları’ adıyla anılırken, Birinci Meclis tarafından kabul edilen kanunların hepsinde “işbu kanunun icrasında BMM memurdur” ibaresi yer alarak, Meclis aynı zamanda yasaların yürütülmesi yetkisini de elinde tuttuğunu gösterdi. Yargı erkinden ve temel hak ve özgürlüklerden söz edilmemesi, buna karşılık 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre kararlar alan İstiklal Mahkemeleri’nin faaliyetlerine tüm hızıyla devam etmesi gibi hususları da ekleyince, 1924 Anayasa görüşmeleri sırasında Kars mebusu ve Matbuat Müdürü Ağaoğlu Ahmet Bey’in dediği gibi, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, “Meclis’e diktatörlük hukukunu vermiş, hatta bu hukuku bizzat kendisi ilan etmişti”.

1 Kasım 1922′de, Nisâb-ı Müzakere Kanunu’nda “kurtarılması” hedeflenen kurumlardan biri olan Saltanatın, bir kanunla bile değil, sadece bir Heyet-i Umumiye Kararı ile kaldırılmasından sonra olaylar hızla gelişti ve 6 Aralık 1922′de Halk Fırkası adı altında bir parti kuracağını açıklayan Mustafa Kemal, Meclis’te kendisini sıkıştıran İkinci Grup muhaliflerinden kurtulmak için, “gayenin husule geldiğini” ilan ederek başında bulunduğu Birinci Grubun oyları ile 1 Nisan 1923′te seçimlerin yenilenmesi kararını aldırdı. Üstelik bu karar, anayasanın emrettiği gibi üçte iki çoğunluk aranmadan, salt çoğunluk ile alınmıştı.

1924 Anayasası

Seçimler İkinci Grubun tasfiyesi ile sonuçlandı. 11 Ağustos 1923′te açılan yeni Meclis’in ilk işi, Ankara’yı başkent yapmak ve Cumhuriyet’i ilan etmek oldu. Cumhuriyet’in ilanına dair değişiklik, anayasal nitelikte olduğu halde, yine üçte iki çoğunlukla değil, 158 oyla yapılmıştı. Bu arada Cumhuriyet’in sadece devletin değil hükümetin de şekli olduğuna dair ideolojik bir vurgu yapılmıştı. Aynı tarihte yapılan değişiklikler arasında, Cumhurbaşkanı’nın Meclis’e başkanlık etmesi, Başvekilin Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi ve Başvekilin diğer vekilleri seçip Cumhurbaşkanının onayına sunması da vardı. Böylece ‘kuvvetler birliği’ ve ‘meclis hükümeti’ sistemi iyice pekiştirilmiş oluyordu. Kanunda yapılan son değişiklikler ise, 1876 Anayasası’nda da olan “Devletin dini, Din-i İslâmdır” hükmü ile “Resmi lisanı Türkçe’dir” hükümleri idi.

Bu tarihten sonra hızla yeni anayasa hazırlıklarına geçildi. Ancak, anayasa görüşmeleri, Mustafa Kemal ile Mustafa Kemal’in ‘diktatörlük eğilimleri’ taşıdığını düşünen muhalif kanat arasında siyasi hesaplaşmaya dönüştü. Cumhurbaşkanının tatilde olan Meclis’i toplantıya çağırması, genel seçimlere gitmek üzere Meclis’i feshetmesi, Meclisçe kabul edilen yasaları veto etmesi ve kanunları bir kez daha görüşülmek üzere Meclis’e geri göndermesi usulleri konusunda çok sıkı bir muhalefet yapıldı ve Cumhurbaşkanı’nın bu konulardaki yetkileri sınırlandı. Örneğin veto konusu tam üç kez oylanmış, ama Mustafa Kemal’in istediği değişikliklerin lehine olan oy sayısı 71′i aşamamıştı. Cumhurbaşkanı’nın 7 yıllık süre için seçilmesi de kabul edilmemiş ve süre bir seçim dönemi (4 yıl) ile sınırlı tutulmuştu. Bu tartışmalardan sonra kanun, toplantı yeter sayısı olan “üye tam sayısının salt çoğunluğun üçte ikisinin oyu ile” kabul edildi. (287 üyeli İkinci Meclis’in toplantı yeter sayısı 145, karar yeter sayısı 96 idi.) Yeni anayasada, 1876 ve 1921 anayasaların geçersiz olduğu açıkça belirtildiği için “ikili anayasal düzen” son buldu.

Yeni anayasanın ‘milli egemenlik’ konusundaki maddesi bir önceki ile aynı şekilde düzenlenmişti. Dolayısıyla, ‘milli egemenlik’ pratiğe, Meclis’e hâkim olan Cumhuriyet Halk Fırkası/Partisi’nin egemenliği olarak geçti. Meclis, sahip olduğu yürütme kuvvetini bizzat değil, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu marifetiyle kullanabildiği için bir önceki anayasanın ruhunu oluşturan ‘kuvvetler birliği’ ilkesi korunurken ‘görevler ayrılığı’ ilkesine doğru bir yöneliş vardı. Bu melez yapı, rejimi başkanlık sistemine çekmek isteyen Mustafa Kemal ile, kendi gücünü artırmak isteyen Meclis arasındaki mücadeleden doğmuşa benziyordu.

Yeni anayasanın değiştirilmeyecek tek maddesi, devlet şeklinin Cumhuriyet olduğuna dair 1. madde idi. Ancak diğer maddelere dair değişiklik tekliflerinin, Meclis üye tamsayısının üçte biri tarafından imzalanması ve üye tam sayısının üçte ikisi tarafından kabul edilmesi şartı konulduğu için ‘katı’ bir anayasa idi.

‘Türklük’ tartışması

Anayasanın “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla ‘Türk’ ıtlak olunur” diyen 88. maddesinin kabulü sırasında Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in Yahudilerin, Ermenilerin ve Rumların Türkiye’nin dilini ve kültürünü benimseyene kadar Türk milletinin parçası sayılmasına karşı çıkması ile Celal Nuri (İleri) Bey’in sadece Türkçe konuşan Hanefi Müslümanları gerçek Türk vatandaşı sayması, yani çoğu Şafii olan ve Türkçe konuşamayan Kürtlerin Türk vatandaşı olmadığını ima etmesi büyük gerginliklere yol açtı. Nitekim, bazı çevrelerde günümüze kadar süren Türk-Kürt çatışmasının tohumlarının bu madde ile atıldığı iddia edildi.

Hamdullah Suphi

Hamdullah Suphi

Celal Nuri İleri

Celal Nuri İleri

Eski anayasalardan farklı diğer yan, 103. maddede yer alan ‘anayasanın üstünlüğü’ ilkesi idi. Ancak, kanunların Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’na uygunluğunu denetleyecek bir Anayasa Mahkemesi kurulmadığı için bu ilke kâğıt üstünde kaldı. Altı fasıldan oluşan anayasanın Dördüncü faslı, ‘yargı kuvveti’ne ayrılmış olduğu için yargının konumu yükselmiş gibi görünse de, yeni anayasanın sağladığı güvenceler 1876 tarihli Kanun-i Esasî’den çok geriydi.

Aynı şekilde, temel hak ve hürriyetlerin felsefî kökeni ve sınırları konusunda, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nden aynen alınmışa benzeyen bölümler ile gayet etkileyiciydi ancak, birçok temel hak ve özgürlüğün anayasada sadece isminin olması; temel hak ve hürriyetlerin hangi hallerde ve hangi ölçütlere uyularak sınırlandırılacağı hususunun anayasada düzenlenmemesi; üstelik pek çok temel hak ve hürriyetin ‘kanun dairesinde’ tanınması, yani daha baştan sınırlanması gibi hususlar yüzünden laftan ibaret kaldı. Bu arada siyasi partilerden, ekonomik ve sosyal haklardan söz bile edilmiyordu.

CHP’nin ‘altı umde’si

10 Nisan 1928′de, 3. maddedeki “Devletin dini Din-i İslamdır” ibaresi ile 26. maddede geçen “ahkâm-ı şeriye hükümleri” ifadesi kaldırıldı. 16. maddedeki milletvekili yemininin sonundaki ‘vallahi’ kelimesi “namusum üzerine söz veririm” şeklinde değiştirildi, dolayısıyla laiklik yolundaki yönelim belirginleşti. 5 Aralık 1934′te, seçme ve seçilme hakkına dair maddelerde lehte değişiklik yapıldı. 5 Şubat 1937′de yapılan değişiklikler arasında en önemlisi ise 3. maddeye “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır…” ifadesinin eklenmesi, yani CHP’nin ‘altı umde’ sinin anayasaya girmesi oldu. Böylece hem anayasaya ideolojik bir takviye yapılmış, hem de laiklik tercihi netleşmişti. Son değişiklik 1945′te anayasanın dilinin sadeleştirilmesi oldu ama 1952′de eski metne dönüldü.

Mustafa Kemal

Bu tarihçeden görüleceği gibi 1921 ve 1924 anayasaları gerçek anlamda ’sivil’ anayasalar değildi, çünkü olağanüstü koşulların ürünüydü. Öte yandan bugün ‘devletin kuruluş felsefesi’ni kodladığı ileri sürülen “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal, hukuk devletidir” tanımı tarihsel süreç içinde adım adım şekillenmişti. Dahası, karizmatik lider Mustafa Kemal’in CHF teşkilatı yoluyla Meclis üzerinde kurduğu mutlak otorite yüzünden her iki anayasa da kâğıt üzerinde kalmış ve antidemokratik tek parti rejimi 1946′ya kadar sürmüştü.

‘Kuvvetler ayrılığı’ ilkesine dayanan ve ‘özgürlükçü’ 1961 Anayasası da darbe koşullarında ortaya çıktığı için ’sivil’ değildi. 1982 Anayasası düpedüz ‘askeri’ bir anayasaydı. Kısacası Türkiye tam 84 yıldır olağanüstü koşulların dikte ettirdiği anayasalar ile idare ediliyor. Dileriz, Cumhuriyet’in 85. yılını ’sivil’ bir anayasa ile kutlarız.

(Ayşe Hür, 8-2007)

İstiklâl Mahkemeleri’nin Az Bilinen Tarihi

Kapısında “sadece Allah’tan korkar” yazan mahkemeler; İstikâl Mahkemeleri.

Ayşe Hür, Türkiye’de yargı sisteminin yoğun biçimde tartışıldığı şu günlerde ilginç bir makaleye köşesinde yer verdi. Hür, Cumhuriyet’in ilk yıllarında oluşturulan İstiklal Mahkemeleriyle ilgili çarpıcı tarihsel bilgileri aktarıyor.

Cumhuriyet’in terör aygıtı: İstiklal Mahkemeleri

Son aylarda daha da arttı ama yıllardır Türkiye’deki hukuk sisteminin ‘tefessüh ettiğini’ (kokuştuğunu) gösteren bir dizi olay yaşıyoruz. ‘Cumartesi Anneleri’ tam 14 yıl, 54 mevsim, 223 haftadır, her cumartesi günü, İstanbul’da kayıplarını istiyorlar. Aylardır başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde olmak üzere, gösterilerde taş atan çocukların büyükler gibi yargılanmaları ve terör kanunları uyarınca ağır hapis cezalarına çarptırılmaları da ‘vak’ayı adiyeden’ oldu. Hrant Dink ve Rahip Santoro davaları, adeta görünmez bir el tarafından sonsuza kadar oyalanmaya çalışılıyor. Ne Güneydoğu Anadolu’da asit kuyularına atılmış binlerce insanımızın, ne polis veya gardiyan dayağıyla ölen evlatlarımızın hesabını sorabiliyoruz.

12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı sırtından dokuz kurşunla öldüren ‘güvenlik’ güçlerinin, ‘meşru müdafaadan’ beraat kararının Yargıtay tarafından onanması ise hukuk sisteminin tefessüh ettiğinin son kanıtı. Aslında bu ülkenin kuruluşundan beri devletin yüce menfaatleri söz konusu olduğunda hukuk dışına çıkmak meşru görüldü. Bu hafta, Cumhuriyet döneminin en ‘hukuk dışı’ uygulamalarından biri olan ‘İstiklal Mahkemeleri Kanunu’ ve bu kanunun uygulamalarına bir göz atacağız. Bu mahkemeler günümüzün ‘çift başlı yargı’ sorununun da kaynağına işaret ediyor. Peşinen belirteyim ki, bu yazı pek çok okuyucuyu tatmin edemeyecek. Meraklı okuyuculara kaynakçadaki hatıratları okumalarını şiddetle tavsiye ederim.

Polis Tarafından Öldürüler 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz, Mardin, 2004

Terörist Oldukları Gereçcesiyle Polis Tarafından Öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz, Mardin, 2004.

115 milletvekilinin katılımıyla en yaşlı üye Sinop Milletvekili Şerif Bey’in başkanlığında 23 Nisan 1920′de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk işlerinden ülkenin pek çok yerinde çıkan ayaklanmaları ve asker kaçaklarını engellemek 29 Nisan’da Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkarmak olmuştu. Kanunun çıkarılmasından sonraki dört aylık dönemde, düzenin sağlanamaması üzerine, 1793′te, Fransa’da kurulan olağanüstü yetkilere sahip ‘İstiklal Mahkemesi’nden esinlenilerek ‘İstiklal Mahkemeleri’ kuruldu. Mahkemelere en büyük muhalefet, resmi tarih tarafından ‘İkinci Grup’ diye adlandırılacak olan muhalif grubun lideri Erzurum mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’den geldi.

Hüseyin Avni Ulaş

Hüseyin Avni Ulaş

‘Yalnız Allahtan Korkar’

İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasaldılar ancak yargılama usulleri açısından hukuk dışıydılar. Çünkü üyeleri, Meclis içinden seçiliyordu ama savcı hariç üyeleri hukukçu değildi. Kapılarının üstünde ‘İstiklal Mahkemesi Mücadelesinde Yalnız Allahtan Korkar” yazan mahkemeler verdikleri kararlardan sorumlu değildiler ancak cezaların gecikmeden infazından sivil ve asker bütün bürokratlar sorumluydu. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu. Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu, zaten ne buna vakit vardı ne de bu görevi üstlenmeye cesaretli avukatlar. Kararlar hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (ve idamlar) derhal infaz edilirdi. Kararlar o kadar acele ile alınır ve yerine getirilirdi ki, yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olurdu.

İstiklal Mahkemesi Kapı

İstiklal Mahkemesi Kapısı

Asker kaçakları ile mücadele

18 Eylül 1920 – 31 Temmuz 1922 arasında görev yapan 12 mahkeme ile 1922 sonundan Mayıs 1923′e kadar görev yapan iki mahkeme olmak üzere toplam 14 İstiklal Mahkemesi, amaçları farklı olduğu için ‘Birinci Dönem İstiklal Mahkemeleri’ diye anıldı. Ankara, Eskişehir, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı ve Diyarbakır illerinde kurulan bu mahkemeler esas olarak ‘casusluk’, ‘bozgunculuk’, ‘asker kaçakları’, ‘eşkıya’, ’saltanat yanlıları’ ve ‘isyancılar’ ile mücadeleyi amaçlıyordu. Ancak en önemli sorun asker kaçakları idi. ‘Her Türk asker doğar’ iddiasına rağmen sadece Sakarya Meydan Muharebesi sırasında tam 48.335 kişi asker kaçağıydı.

Resmî verilere göre bu mahkemelerde, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na dayanarak, toplam 59.164 kişi yargılandı, bunların 41.678′ine 40 ila 100 değnek, malını mülkünü müsadere, para cezası, yerine evden başkasının askere alınması, halka teşhir, hapis, evinin yakılması gibi çeşitli cezalar verildi. 1.054 idam cezası infaz edildi. Ancak bu sayılar gerçeğin ancak bir bölümüdür, çünkü bu davalara ilişkin belgelerin büyük bölümü kayıptır. Bu konudaki en önemli çalışmanın sahibi Ergun Aybars’a göre idam edilenlerin sayısı beş binin üzerinde olmalıdır.

Şark İstiklal Mahkemeleri

4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn (Huzur ve Güveni Sağlama) Kanunu’nu ile kurulan ‘İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri’ ise muhalefetin büyük direnişi ile karşılaştı. Kazım Karabekir “Islahatı İstiklal Mahkemeleri ile mi yapacaksınız” diye sorarken, Gümüşhane Mebusu Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 26. maddesinin idam hükümlerinin infazını Meclis’e bıraktığını, dolayısıyla bu hüküm değişmeden kanunun görüşülemeyeceğini söylüyordu. Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Bey “kanunun hükümetçe çok geniş yorumlanarak bütün olayların isyan ve ihanet gibi gösterilebileceğini, Cumhuriyet rejiminde hakların her şeyin üzerinde olduğunu ve hak ve hürriyetlerin hükümetin idaresine bırakılamayacağını bunun Teşkilatı Esasiye Kanunu’na aykırı olduğunu” ısrarla belirtiyordu.

Kavgaya varan ateşli tartışmalara rağmen, kanun 22 ret oyuna karşılık 122 oyla kabul edildi. Kanunla ile biri idam kararlarını uygulama yetkisiyle ‘Şark’ için Diyarbakır’da, diğeri idam yetkisi TBMM’nin onayı ile uygulanmak üzere Ankara’da olmak üzere, iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Diyarbakır’daki mahkemenin resmî adı ‘İsyan Bölgesi Mahkemesi’ idi ama ‘Şark İstiklal Mahkemesi’ olarak anıldı. Ardından meşhur Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda dinî esaslara göre cemiyet kurulmasını yasaklayan ve dini siyasete alet edenleri ‘vatan haini’ ilan eden değişiklik yapıldı ve mahkeme göreve başladı. 21 Mart’ta, İsmet İnönü, Meclis Başkanlığı’na Divan-ı Harb-i Örfilerde verilen idam cezalarının da ordu, kolordu, bağımsız tümen ve müstahkem mevki komutanlarınca onaylanarak uygulanmasını öneren bir önerge verdi. 22 kişilik muhalif grup bu teklifin de anayasaya ve insan haklarına aykırı olduğunu söylediler ama önerge, hükümetin istediği şekilde kanunlaştı.

‘Üç Aliler Divanı’

Ardından mahkeme heyetleri seçildi. İsyan (Şark) Bölgesi İstiklal Mahkemesi’nin reisi Denizli Mebusu Mazhar Müfit (Kansu), savcısı Karasi Mebusu Ahmet Süreyya (Örgeevren), üyeleri Urfa Mebusu Ali Saib (Ursavaş) ve Kırşehir Mebusu Lütfi Müfit (Özdeş), yedek üyesi ise Bozok Mebusu Avni (Doğan) Beylerdi. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin reisi Afyonkarahisar Mebusu ‘Kel’ lakaplı Ali (Çetinkaya), savcısı Denizli Mebusu Necip Ali (Küçüka), üyeleri Gaziantep Mebusu ‘Kılıç’ Ali, Rize mebusu ‘Bakkal’ Ali (Zırh) ve yedek üyesi Aydın Mebusu Reşit Galip Beylerdi.

Bu mahkeme, ‘Kel’ Ali, ‘Kılıç’ Ali ve Necip Ali adlı üyeleri yüzünden ‘Üç Aliler Divanı’ diye anılacaktı. Ancak, görüleceği gibi adı veya göbek adı Ali olan iki üye daha vardı.

Ali Çetinkaya (Kel Ali)

Ali Çetinkaya (Kel Ali)

Atatürk ve Mayolu Arkadaşı Kılıç Ali

Mayolu Atatürk ve Arkadaşı Ali Kılıç (Kılıç Ali)

Necip Ali Küçüka

Necip Ali Küçüka

Rizeye eşi Latife Hanım ile gelen M. Kemal Atatürkün sağında Vali Hurşit Bey ve Ali Zırh yer alıyor

Rize’ye eşi Latife Hanım ile gelen M. Kemal Atatürk’ün sağında Vali Hurşit Bey ve Ali Zırh yer alıyor

Atatürk ve Reşit Galip

Atatürk ve Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip

Şark İstiklal Mahkemesi’nin en genç üyesi Avni Bey, anılarında şöyle yazmıştı: “İstiklal Mahkemesi reisi ve azaları arasında normal bir münasebetin kurulduğunu görmek nasip olmadı. Herkesin kendine göre bir politikası, kendine göre bir hukuk anlayışı vardı. Heyet-i hâkime karar için bir odaya toplandıkları zaman, sık sık görüş ayrılıkları kendini gösterir, kavgalar başlar, bazen tabancalar çekilirdi.”

Mahkemenin en sert üyesi Ali Saip Bey’di. Şark İstiklal Mahkemesi’nin aynen Ankara İstiklal Mahkemesi gibi sivil ve askerî tüm olayları yargılamasını isteyen Ali Saip Bey, bu konuda mahkemenin tek hukukçu üyesi Ahmet Süreyya Bey’le ters düşünce “Savcılıkla aramızda kanaat farkları var istifa ediyorum. Böyle çalışamam!” diyecekti. Sonunda mesele Ankara’ya aktarılacak, gelen cevaptan Ankara ‘devrimci uygulamaların’ sınırlandırılmasını istemediği anlaşılacaktı. Zaten Mustafa Kemal 16 Ocak 1923′de İzmit’te yaptığı basın toplantısındaki “İnkılâbın kanunu mevcut kanunlar üstündedir” diyerek, rotayı göstermişti. Hâkimler ile savcı arasındaki anlaşmazlık, “gerekirse kanunların üzerine çıkarız” görüşünün üstün gelmesiyle sonuçlandı. Bu tarihten sonra, mahkemenin yetki bölgesindeki 14 vilayet ve iki kazadaki idari, adli, askerî her türlü sivil ve askeri dava bu mahkemelerde görüldü.

Ali Saip Ursavaş

Ali Saip Ursavaş

‘Sebilürreşadçı’ Eşref Edip Bey’in anıları

“Heybeli 1925 Mayıs ayı. Heybeli Ada’ya yeni göç etmişiz. Bir sabah vapura yetişmek üzere Denizcilik Okulu’nun yanından hızla iniyorum. Sokağın karşısındaki polis karakolunda bir kaynaşma dikkatimi çekti. Yürüdüm. Bir polis bana doğru gelmeye başladı. Karşılaştığımızda, biraz karakola kadar gelmemi söyledi. Karakolda komiser ayakta geziniyordu. Biraz heyecanlı idi. Alınan emir üzerine tevkif edildiğimi tebliğ etti. Böyle bir şey beklemediğim halde hiçbir telaş göstermedim. İçime korku da gelmedi. Korkacak ne var? Yarası olan gocunur.”

Cebeci’deki karanlık günler

‘Yarası olmadığı için gocunacak şeyi olmadığını’ düşünen bu kişi ünlü İslamcı dergi Sebilürreşad’ın sahibi Eşref Edip [Fergan] idi. Eşref Edip, polis nezaretinde Pendik yoluyla, o günlerde polis merkezinin bulunduğu Babıâli karşısındaki Danıştay binasına giderken, düşünüyordu: “Acaba neden gözaltına alınmıştı. Şeyh Said İsyanı ile bir ilişkisi yoktu ancak geçen günlerde Masonluk hakkında bir kaç yazı yayımlamışlardı. Acaba o mu infiale sebep olmuştu” sorularına cevap alamadan kendisini Ankara’ya giden trende buldu. Trenden inince doğru İstiklal Mahkemesi’ne, ardından da Cebeci’deki Tevkifhane’ye gittiler. Kendisini çırılçıplak bir odaya koyup üstüne kilit vurdular. Bir hafta yemek getiren erden başka kimse uğramadı yanına. Geceler boyunca tahta ile demirin karşılaşmasından doğan korkunç sesleri ve yankılarını dinledi. Ardından betonu yeni dökülmüş rutubetli ve yine çıplak bir başka hücreye nakledildi. Moralini yüksek tutmaya çalışıyordu. Böylece günler, haftalar ve aylar geçti. Demir kapılar, demir pencereler, soğuk taş duvarlar, rutubetli beton tavanlar, ölü kafatasları, insan kemikleri ile dolu karar topraklar, süngülü bekçiler. Kara ruhtu gardiyanlar, akrepler, çıyanlar. Sağda solda feryatlar, iniltiler. İdama götürülenlerin ağlayışları, haykırışları. Zihnini giderek ümitsizlik, üzüntü ve endişe kaplıyordu. Suçu neydi bir öğrenebilseydi.

Unutulan yazar

Aylar sonra bir gün Mahkeme Reisi Kılıç Ali, tevkifhaneyi kontrole geldi. Eşref Edip’in hücresini ziyaret ettiğinde “Aaaa! Sen burada mısın?” dedi. “Bizi unuttunuz galiba!” diye yanıtladı Eşref Edip, “artık bu kadar cefa yeter. Rica ederim, çağırın da, ne soracaksanız sorunuz.” “Merak etme, birkaç güne kadar çağıracağız. Seni Şark’tan istiyorlar.”

esref-edip

Eşref Edip Fergan

“Seni Şarktan istiyorlar” ne demek? diye düşündü Eşref Edip. Bunu daha sonra öğrenecekti. Şeyh Sait, idam yerine Edirne’de sürgün cezası verileceği vaadiyle kendisini isyana götüren nedenlerin başında TpCF’nin programı ve İstanbul basınının, özellikle de Sebilürreşad’ın hükümet aleyhine yaptığı yayınların geldiğini söylemişti. Şeyh Said’i ikna eden Ali Saip Bey’in kafasındaki plan, muhalif gazetecilerle Şeyh Said’i duruşmada karşılıklı çarpıştırmak ve böylece her iki tarafı da birbirinin silahı ile vurmaktı. Ancak siyasi durumun nezaketi yüzünden, Ankara bekleyememiş ve Şeyh Said ve 46 adamını acilen asmak zorunda kalmıştı. Hikâyenin gerisini Eşref Edip’in son derece ilginç hatıratından okuyabilirsiniz.

‘Komünist’ Zekeriya Sertel’in anıları

Eşref Edip ve bir grup ünlü gazetecinin yargılanmak üzere Diyarbakır’a sevk edildiği günlerde, Gülhane Parkı’nda eşi ve çocuğuyla piknik yapan Zekeriya (Sertel) Bey’in de hayatı, karşısına dikilen bir polis memurunun emniyete davetiyle değişecekti. Eşi Sabiha Hanım’la birlikte sahibi olduğu Resimli Ay dergisinde yürüttüğü demokrasi ve özgürlük mücadelesi ile Ankara’nın ve bizzat Mustafa Kemal’in tepkisini çekmiş olan Zekeriya Bey, ayrıca komünist olarak da tanınıyordu. O günlerde Resimli Ay’ın en önemli temalarından biri Milli Mücadele’nin sadece birkaç kahraman liderin değil, işçisinden köylüsüne, memurundan askerine, kadınından gencine tüm halkın eseri olduğu, bu adsız kahramanları anmak için de bir ‘Meçhul asker’ anıtı dikilmesiydi. Bu kampanyaya cevap gecikmemişti. Akşam gazetesinde ‘Üç Aliler Divanı’nın en ünlü üyelerinden ‘Kılıç’ Ali imzalı bir yazı çıkmış, yazıda, savaşı halkın değil Atatürk’ün yaptığı ileri sürülmüştü. “Ordunun ve halkın savaşabilmesi, ancak kudretli ve kabiliyetli bir komutana sahip olmasıyla kabildir” diyen yazar “Meçhul asker’ fikrini ortaya atıp, başkomutanın önemini azaltmaya çalışmak, bir nankörlük olur” diyordu. Yazarın Mustafa Kemal’in en has yaverlerinden biri olması, Zekeriya Bey’in baltayı taşa vurduğunu gösteriyordu.

Zekeriya Sertel ve eşi Sabiha Sertel

Zekeriya Sertel ve eşi Sabiha Sertel

Cevat Şakir’le karşılaşma

Gülhane’de polisin “sizi emniyete bekliyorlar” sözünü duyduğunda, aklından bir film şeridi gibi bunlar geçmişti Zekeriya Bey’in. “Çocuğu eve bırakalım, gelirim” dedi ancak “Öyle değil efendim” dedi polis memuru. “Şimdi beraber gitmemiz lazım.” Ancak o zaman anladı Zekeriya Bey durumun ciddiyetini. Karısını ve çocuğunu parkta bırakıp müdüriyete gitti. Ankara’ya sevki bir iki saat içinde olacaktı. İstasyonda arkadaşı Cevat Şakir ile karşılaştı. Onun da yanında bir polis vardı. Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. İkisi de Ankara’ya götürülüyordu. İkisi de neden Ankara’ya götürüldüklerini bilmiyorlardı.

Cevat Şakir (Kabaağaçlı), Abdülhamit’in ünlü paşalarından Şakir Paşa’nın oğluydu. İngiltere’de Oxford Üniversitesi’ni bitirmişti. Türkçe dışında altı dil biliyordu. Zeki, bilgili, yetenekli biriydi ama gençliğinde bir kıskançlık meselesinden dolayı babasını öldürmüş ve sekiz yıl hapis yatmıştı. Verem olduğu için cezasını tamamlamadan salıverilmişti.

Cevat Şakir Kabaağaçlı

Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı)

Tren onları karanlık bir meçhule doğru götürürken akıl yürütmeye başladılar. Belki de Resimli Ay’ın son sayısında Cevat Şakir’in “Asker kaçakları nasıl asılır?” başlıklı yazısıyla ilgiliydi gözaltı. Cevat Şakir, bir zamanlar hapishanedeyken, İstiklal Mahkemelerinde idam cezasına çarptırılan asker kaçaklarının idam sehpasına gitmeden önce öteki mahkûmlara karşı tutumları, pılı pırtılarını yoksul mahkûmlara vermeleri, Cevat’a dokunmuştu, yazısında bunu anlatıyordu. Ama suçlarını cezaları kesilirken öğreneceklerdi: Cevat Şakir’in Hüseyin Kenan takma adıyla yazdığı “İdama mahkûm olan insanlar bile bile ölüme nasıl giderler” başlıklı yazı dolayısıyla tutuklanmışlardı.

“Seni asacaklar kardeşim!”

İki arkadaş Ankara’ya vardıklarında ayrı ayrı Polis Müdürlüğü’nün karanlık bodrumuna atıldılar. Ertesi gün, Zekeriya Bey’in yakın arkadaşı, Trabzon mebusu Nebizade Hamdi Bey kara haberi getirdi: “Seni asacaklar kardeşim!” dedi. O geceyi kâbuslar içinde geçirdi Zekeriya Bey. Rüyasında ağlıyordu. Birden kalın bir ses onu rüyadan uyandırdı: “Ne oluyor delikanlı? Ne ağlıyorsun?” Sesin sahibi, Manisalı bir İstiklal Mahkemesi hükümlüsüydü. Erkenden kalkmış, yatağında tespih çekiyordu. “Nasıl ağlamam?” dedi Zekeriya Bey. “Beni asacaklarını öğrendim.” Adam güldü. “Seni asacaklar diye üzülme. Hakkında henüz verilmiş bir hüküm yok. Oysa ben hükmü yedim. Beni şimdi, bu sabah asacaklar. Bak, ağlıyor muyum?” Gerçekten de bir saat sonra geldiler ve adamı alıp götürdüler. Bir daha da görünmedi.

Üçüncü gün iki arkadaş mahkeme heyetinin karşısına çıktı. Mahkeme Reisi ‘Kel’ Ali (Çetinkaya), Cevat Şakir’in babasını öldürdüğü sırada cinayetin işlendiği Afyonkarahisarı’nda Jandarma Komutanı’ydı ve babasının arkadaşıydı. ‘Kel’ Ali, Cevat Şakir’i tanıdı. İki arkadaşı öfkeyle salondan çıkarttı. Çıkarken, beş gün sonra savunmalarını vermeleri emretmişti. Duruşma iki arkadaş ağızlarını bile açamadan bitmişti. Suçları neydi ve neyi savunacaklardı?

Cehennemden kurtuluş

Hücreye döndüklerinde Mersin’de yayınlanan Doğru Söz gazetesi sahibi Ata Çelebi adlı bir komünist genç onlara mahkemelerin çalışma prensiplerini özetledi: “Burası bir cehennemdir, bir salhanedir. İstiklal Mahkemesine getirilenlerin yüzde doksanı öldürülür. Eğer mahkeme sizi savunma için bildirilen günden önce çağırırsa, hakkında idam hükmü verilmiş demektir. Süreyi uzatmakta fayda yoktur. Yok, gününde çağrılırsanız, durumunuz şüpheli demektir. Mahkeme daha bir karar varmamıştır. Savunma günü sonraya bırakılmışsa, kurtulduğunuza işarettir. Çünkü mahkeme aceleye lüzum görmüyor demektir.”

Zekeriya ve Cevat Şakir, beş gün sonra değil de üç gün sonra çağrılınca ‘geleneğe göre’ idama mahkûm edileceklerini düşünüp perişan oldular. Ama şansları vardı. Cezaları üçer yıl sürgün ve kalebentlikti. Cevat Şakir Bodrum’a, Zekeriya Sertel Sinop’a gidecekti. Ölüm beklerken kalebentlik cezası almak ikiliye büyük ikramiye gibi görünmüştü. Üç yılın sonunda geride kalan eşler küçük çocuklarına bakarken, Sabiha Hanım ek olarak Resimli Ay dergisini de idame ettirmişti. Zekeriya Sertel cezası bitince İstanbul’a dönerken, Cevat Şakir, Bodrum’a yerleşecek ve ‘Halikarnas Balıkçısı’ adıyla ünlü bir edebiyatçı olacaktı.

Siyasi hesaplaşmaların sahnesi

Mahkeme heyeti üyelerinin anılarından ve resmî belgelerden açıkça görüldüğü gibi İsmet İnönü ve Mustafa Kemal’le doğrudan temas halinde çalışan bu mahkemelerde esas olarak 1925′de Şapka Kanunu’na karşı çıkanlar, 1926′da Atatürk’e suikast teşebbüsünde bulunanlar ve İttihatçılık davası güdenler, Saltanat ve Hilafeti geri getirmeye çalışanlar, komünist örgütlenmelere katılanlar, yolsuzluk, casusluk, hükümete muhalefet suçlarına katılanlar vb. olmak üzere yaklaşık 7.500 kişi yargılandı, bunların yaklaşık 3.280′i çeşitli cezalara çarptırıldı. 660 kişi idam edildi. Başlangıçta süresi iki yıl olan bu İstiklal Mahkemeleri 4 Mart 1929′da hukuken sona erdiler ancak 31 Temmuz 1922′de çıkarılan İstiklal Mahkemeleri Kanunu ve ekleri, 1949 yılına kadar yürürlükte kaldı. Böylece İstiklal Mahkemeleri, tüm Tek Partili dönem boyunca, rejim muhaliflerinin korkulu rüyası olmaya devam etti.

(Ayşe Hür, TARAF, Temmuz-2009)

***

İstiklâl Mahkemeleri

İskitlâl Mahkemeleri, 1920 yılında, padişah hükümetinin casuslarına ve Milliyetçi kuvvetlerden artan sayıdaki firarlara karşı hızlı ve etkili bir araç olarak kuruldu. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, bu mahkemeler kaldırıldı, ama Aralık 1923′te halifeyle ilgili bir mektubun yayınlanması üzerine yeni bir İstiklâl Mahkemesi İstanbul’a gönderildi ve Mart 1925′te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabulünden sonra yeniden iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Bir tanesi Ankara’da çalışıyordu, öbürü ise Doğu Anadolu’da âsileri yargılamak üzere şehirden şehre dolaşıyordu. Daha sonra aynı yıl içinde fesin kaldırılması gibi kimi reformların uygulanmasında bu mahkemelerden yararlanıldı. Geleneksel başlığın yerine şapkanın konmasını sağlayan ve “şapka kanunu” diye anılan bu yasa, halktan, özellikle Doğu’da ve Doğu Karadeniz’de, büyük tepki gördü. İstiklâl Mahkemeleri, yalnızca 1925 yılında 800 kişiyi mahkûm etti, 70 kişi ölüm cezasına çarptırıldı. Bu mahkemelerce Takrir-i Sükûn Kanunu dolayısıyla toplam 7446 kişi tutuklandı ve 660 kişi idam edildi (kaçanları saymıyoruz). Teoride, İstiklâl Mahkemeleri üyelerini Millet Meclisi kendi üyeleri arasından seçecekti. Uygulamada ise, yalnızca Mustafa Kemal’in çok güvendiği taraftarlarından oluştular, bunları kendisi büyük bir titizlikle seçti. Bu mahkemeler normal hukuksal prosedüre göre davaları yürütmüyorlardı. Sanık, mahkemede, hem hâkim, hem de savcı tarafından sorguya çekiliyordu. Sanığın avukat tutma, tanık çağırma veya mahkeme kararına karşı başka yere başvurma hakkı yoktu. Dahası, mahkemenin verdiği ölüm cezalarını meclis hemen onaylıyordu.

(Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher)

Salgınlar ve Karantina İsyanları

Nâzım Hikmet, Kuva-yı Milliye Destanı’nda şöyle der:

“Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
Vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de ittihatçılar,
Bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’den 18’e kadar yedi bitirdi bizi.”

Şiirde geçen ‘İspanyol nezlesi’, ya da bilimsel adıyla ‘İspanyol gribi’ (Spanish flu) Birinci Dünya Savaşı yıllarında başlamış, 18 ay içinde dünya nüfusunun yüzde beşinden fazlasını öldürmüş bir grip çeşidiydi. Bazı tarihçilere göre, Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesine bu hastalık neden olmuştu. 1919’da Samsun’a gitme arifesinde, Mustafa Kemal’in de yakalandığı ileri sürülen hastalığın adı, hastalık İspanya’da çıktığından değil, savaşan ülkelerin uyguladığı katı sansür yüzünden, sadece savaşa katılmamış olan İspanya gazetelerinde hastalıktan söz edildiği için ‘İspanyol nezlesi’ idi. Günümüzün moda hastalığı ‘domuz gribi’ tartışmaları sırasında tekrar gündeme gelen bu salgın, popüler kaynaklarda ‘insanlık tarihinin en öldürücü salgını’ diye tanımlansa da, tarihte İspanyol gribinden daha ölümcül başka hastalıklar vardı. Bunlardan ilki vebaydı. Tarihi kayıtlara geçmiş ilk büyük veba salgını, 541-542 yılında, o zamanki adı Konstantinopolis olan İstanbul’da başlamıştı. Bu salgında on binlerce kişi ölmüş, salgın Bizans orduları ile Avrupa’ya geçmiş, orada da büyük tahribat yapmıştı. Bu tarihten sonra veba uzun süre uyukladı. Ancak geri dönüşü korkunç oldu.

Kara Ölüm’ün Avrupa seyahati

İlk olarak 1331’de Çin’de başlayan, 1338’de Baykal Gölü civarında, 1345’te Aşağı Volga Nehri civarında görülen ikinci büyük salgın, 1345’te Kırım’daki Ceneviz kolonisini kuşatan Moğol orduları vebalı ölüleri mancınıklarla şehre fırlatınca, Avrupalı ticaret gemilerinin uğrak yeri olan Kefe’ye sıçramıştı. 1347 ocağında Konstantinopolis’i, ilkbaharında İskenderiye’yi vurmuş, haziranda Kıbrıs’a, kasımda Kefe’den aldığı malları getiren 12 Ceneviz gemisi ile Sicilya’nın Messina limanına ulaşmıştı.

Şehir halkı önce başına gelenleri anlamamıştı. Hastalığa yakalananlarda önce titreme, kusma, ağır kas ağrıları, ışığa duyarlılık, uykusuzluk ve çevreye ilgisizlik görülüyor; ateş hızla 40 dereceye çıkıyor, kasıklardaki lenf düğümlerinde önce fındık sonra da yumurta büyüklüğüne ulaşan kabarcıklar oluşuyordu. Hasta üçüncü ya da en fazla dördüncü gün hayata veda ediyordu. Bu salgınını yaşayan İtalyan yazarı Boccacio, Decameron adlı eserinde o günleri şöyle anlatır: “Babalar oğullarını, anneler bebeklerini terk ediyor, hizmetçiler hanımlarından kaçıyor, noterler ölülerin son arzularını kaydetmekten vazgeçiyor, doktorlar, rahipler ve rahibeler hastaları ziyarete gitmiyorlardı. Kimse Hıristiyan usullerine göre gömülemiyordu, evler birer mezarlığa dönüşmüştü. Öğle yemeğini arkadaşlarıyla yiyen biri akşam yemeğinde ataları ile cennette buluşuyordu.” Açılan yaralar hızla siyaha dönüştüğü için halk hastalığa ‘Kara Ölüm’ adını takmıştı. ‘Kara Ölüm’, üç yıl içinde İspanya’dan Rusya’ya, Romanya’dan Grönland’a kadar tüm Avrupa’yı saracaktı.

Suçlu yıldızlar mı

Fransa Kralı VI. Philippe, Paris Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bu salgının nedenlerini sorduğunda henüz mikroplardan habersiz olan doktorlar günler ve geceler boyu süren tartışmalardan sonra hastalığı Satürn, Jüpiter ve Mars’ın 20 Mart 1345 tarihinde Kova (Saka) Takımyıldızı ile 40 derecelik ters açı yapmasına bağlamışlardı. Fransız akademisyenler yıldızlardan sonra, rüzgârlarla dünyanın dört bir yanına dağılan pis ve kötü kokuyu, depremler yüzünden evrenin merkezinden kurtulup dünyayı istila eden çürümüş havayı, Hıristiyanlıktan sapmış yaşam tarzlarını, seksle ve banyo yapmakla fazlaca meşgul olmayı suçluyorlardı. Halk ise Azrail’i şifalı bitkiler, okunmuş taşlar ve mucizevî şarkılar ile yenmeye çalışıyordu. Şehirler kilise çanları ve top atışlarıyla uyarılıyordu. Kendilerini zincirle döven meczuplardan oluşan gruplar, şehir şehir dolaşarak halkı salgının müsebbibi olarak gördükleri Yahudilere karşı uyarıyorlardı.

Bazı şehirler bu vesileyle tarihin ilk karantina uygulamalarını başlattılar ancak 1352 yılına gelindiğinde o sıralar 75 milyon olduğu tahmin edilen Avrupa nüfusunun üçte biri, yani 25 milyon kişi hayatını kaybetmişti bile. Hastalık 1352 yılında bugün bile hala sırrını koruyan şekilde, kendiliğinden söndü ve yerini tifo, tifüs, kolera gibi hastalıklara bıraktı.

Veba sonrası Avrupa

‘Kara Ölüm’, Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. Öncelikle salgın sırasında kilisenin halkın ihtiyaçlarını karşılamakta ve durumu açıklamakta yetersiz kalması, halkın tanrıya inancını azaltmadıysa da kiliseye güvenini ciddi bir biçimde sarsmıştı. Bu tarihten sonra Avrupa’da pek çok sapkın hareket gelişirken, halkın mucizeler gösteren azizlere ilgisi artmıştı.

Daha önce 40-45 olan ortalama yaşam süresi, 20 yaşın altına düşerken, nüfusun eski düzeyine gelmesi için yaklaşık altı kuşak geçmesi gerekti. Şehirlerin büyük kısmı bir daha ayağa kalkamadı. Güçlü şehir devletlerin toparlanması bile yüz yıllar aldı. Çiftlikler ve köylerin bazılarında tek bir kişi bile hayatta kalamadığından sahipsiz toprak sayısı artarken, serbest kalan serfler şehirlere akın etti, ücretli işçilik ortaya çıktı. Kırsal alanda işgücünün azalması sonucu feodal beyler serflerini serbest bırakmaktan vazgeçtiler, hatta onları daha ağır şartlarda çalıştırmaya çalıştılar. Bu ağır tedbirlerin neden olduğu 1358’de Fransa’da ortaya çıkan Jacquerie Hareketi, 1381’de İngiltere’de patlak veren Köylü Ayaklanması, 1395’te İspanya’da yaşanan Katalonya Ayaklanması ve Almanya’daki bir dizi köylü ayaklanması, genel olarak feodalitenin çözülmesinde önemli rol oynadı.

Osmanlı’da veba

Osmanlı Dönemi’ndeki ilk büyük veba (Osmanlı’nın deyişiyle ‘taun’) salgını ise 1466-1467’de yaşandı, bunu diğerleri izledi. Evliya Çelebi’ye göre bu salgının nedeni, Bayezid Hamamı yapılırken, şehri kötülüklerden koruyan bin parçalı ve dört köşe bir Bizans sütununun ortadan kaldırılmasıydı. Evliya Çelebi haklı olmalıydı çünkü bu tarihten sonra İstanbul’un başı vebadan kurtulmadı. 1539, 1573, 1576, 1578, 1591 ve 1596 yıllarında yeni veba salgınları görüldü. 1615, 1617, 1620, 1637 (Büyük Taun), 1650, 1655 (Şiddetli Taun), ve 1751’de ağır salgınlar yaşandıktan sonra 1803’te 150 bin kişi, 1813’te 110 bin kişi veba yüzünden hayata veda etti. Öyle ki, Anadolu’nun güneydoğusu, Basra, Bağdat ve Musul havalisi daimi veba odaklarıydı. Arnavutluk, Epir, Eflak-Boğdan, Mısır ve İstanbul ise geçici odaklardı.

Ahkaf suresi ve muskalar

Henüz mikrop fikrinin olmadığı o yıllarda bulaşıcı hastalıklara karşı alınan önlemler Avrupa’dakilere üç aşağı beş yukarı benziyordu. Osmanlı Devleti’nde de salgın hastalıklar, Allah’ın günahkâr kullarına cezası olarak görülüyordu. Halk vebanın mızraklı bir cinin dürttüğü yerde çıkan yumrucuk sonucu oluştuğuna inandığı için bu cine karşı muskalar yazıyor, yatsı ezanından önce minarelerden Ahkaf suresi okutuluyordu. 19. yüzyılın başlarında bile, devletin aldığı en ciddi tedbirler, hastanın kullandığı eşyaların kükürt, güherçile ve kepek karışımı ile tütsülenmesi, suya dayanıklı eşyaların iki gün suda bekletilmesi, paraların sirke ile yıkanmasıyla sınırlıydı.

Osmanlı’nın hastalıklarla bilimsel mücadele yöntemlerini uygulamaya başlaması, 1831’deki kolera salgınından sonra oldu. Kolera aslında çok eski çağlardan beri biliniyordu ama 1817 yılında kolera, anavatanı olan Hindistan’daki Ganj deltasından dışarı çıkarak, bir ahtapot gibi tüm Asya’yı, Japonya’yı ve Avrupa’yı sarıp on binlerce kişinin ölümüne neden olunca tehlikenin boyutu anlaşılmıştı. Bu salgını, yine tüm dünyayı etkisi altına alan 1829, 1852, 1863, 1881, 1892 ve 1899 salgınları izleyecekti.

Karantina uygulamaları

İstanbul halkının kolerayla tanıştığı 1831’de, dönemin modernleşmeci padişahı II. Mahmud seleflerinden farklı davranmış, Avrupa’daki karantina uygulamalarını incelettikten sonra halkın olası tepkilerini önlemek için önce Hamdan b. Osman’a karantinanın faydaları konusunda bir risale yazdırmıştı. Ardından devlet ricali ve ulemadan oluşan Meclis-i Umur-ı Sıhhiye adlı heyetten karantinanın şeriata uygun olduğuna dair görüş aldı. (Bu heyet daha sonra Avusturya-Macaristan, Belçika, Fransa, İngiltere, Rusya, Sardinya ve Toskana delegelerinin katılımıyla uluslararası nitelik alacaktı. Daha sonra heyete Almanya ve ABD başta olmak üzere başka ülkelerin temsilcileri de katılacaktı.) Karantina Nazırlığı’na bağlı Baş Direktörlüğe Avusturyalı Dr. Minas getirilmişti. Ancak, Dr. Minas’ın deniz karantinası hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı görülünce, 1840’ta yerini Fransız Dr. Robert aldı.

Gerekli yönetmelikler hazırlanıp tahaffuzhanelerin (karantina evlerinin) başına birer Müslüman müdür atandıktan sonra işe koyulundu. Bunu, Şeyhülislam Mekkîzade Asım Efendi’nin fetvası izledi. Ardından İstanbul’daki kadılıklara; Ermeni, Rum ve Katolik milletlerinin patriklerine ve Hahambaşılığa, bölgelerinde veba ve şüpheli hastalıklardan ölenleri haber vermeleri mecburi olduğu bildirildi.

Karantina isyanları

Ancak, II. Mahmud’un öngörüsü doğru çıktı ve halk karantinaya tepki gösterdi. Çünkü karantina uygulamaları arasında sadece veba, kolera gibi bulaşıcı hastalıkların bulunduğu bölgelerden gelenlerin belli bir yerde, duruma göre 1 ilâ 10 gün arasında tecrit edilmeleri yoktu. Bunun yanı sıra yiyeceklerin, eşya ve mekânların dezenfekte edilmesi, ölülülerin muayenesi ve kireçlenerek gömülmesi gibi Osmanlı örfüne yabancı uygulamalar vardı. Aslında benzer tepkiler, karantinanın ilk yıllarında Avrupa’da da yaşanmıştı. Yani tepkiler kültürel veya dinsel olmaktan çok modernleşmeyle ilgiliydi.

Karantina isyanlarından ilki 1840 yılında Amasya’da meydana geldi. Karantina yüzünden Amasya şehri büyük bir kıtlıkla karşı karşıya kalmıştı. Ortam bu yüzden gerginken, şehrin karantina sorumlusu Dr. Paldi’nin hastaların ve ölülerin yüzüne bakmakla yetinmeyip, mahrem yerlerine de bakmak istemesi üzerine, 4 ağustos salı günü Bayezid Camii’nde kılınan öğle namazından çıkan hocalar, cemaati karantina binasına doğru yönlendirmiş, kaçıp kiliseye sığınan Dr. Paldi halk tarafından linç edilmişti. Bundan birkaç yıl sonra Tuna boyundaki İbrail şehrinin karantinasına dört Yunanlı saldırmış, karantina gardiyanı ile bir hizmetliyi kılıçtan geçirmişti. 1845 yılında Adana’da, Hac ziyaretinden dönen 2.500 kişilik bir grup karantinaya alınmamak için, karantina binası yağmalamıştı. 1848 yılında, Halep’teki kolera salgını yüzünden, Antep Karantina müdürünün Halep’ten gelenlere katı şekilde karantina uygulaması üzerine, Kurban Baba’yı ziyarete giden halk, karantina gardiyanları ve kaymakamın adamları tarafından kışkırtılmış ve karantina binasını yağmalamıştı. Karantina müdürü canını, bir sipahi tarafından tebdil-i kıyafet ile kaçırılmasıyla kurtarabilmişti.

1865 salgını ve diğerleri

Bütün tedbirlere rağmen, Asya, Afrika, Amerika ve Avrupa’da yayılan dördüncü salgının uzantısı olan 1865 yılındaki kolera salgını 1831’i aratmayacak şiddette geçti. O yıl ‘Hacc-ı Ekber’ (Arafat’a çıkış gününün cumaya rastladığı Hac’lara bu ad verilirdi) olduğu için Mekke’ye her zamankinden dört kat fazla hacı gelmişti. Bu da salgının ülkenin dört bir yanına yayılmasına neden olmuştu. Tedbir olarak, İstanbul’daki bekâr ve amele takımı ile işsizler, şehrin dışına çıkarılarak, onlar için inşa edilen barakalara yerleştirildiler. Rusya’dan gelen gemilerin yol açtığı 1871 salgınında, 40-50 bin kişinin yaşadığı Kasımpaşa bölgesi karantinaya alındı. Ancak alınan tedbirlere karşı ciddi bir tepki olmadı. Çünkü salgınlarda en az 50 bin kişi ölmüştü. Halk olayın vahametini anlamıştı. Bu konuda tek istisna, 1887’de Arnavutluk’taki Mitroviçe kasabasında iki-üç bin silahlı Arnavut’un karantina merkezine saldırarak karantina doktorunu öldürmesi oldu.

1892’de Osmanlı Devleti, İsveç, İsviçre ve Yunanistan hariç tüm Avrupa’da yayılan koleraya karşı İstanbul’da çok sert tedbirler alındı. Limanlardaki tahaffuzhanelere etüvler yerleştirildi. Dışarıdan gelen postalar bile dezenfekte edildiği halde 1893 ağustosunda Hasköy’de ilk kolera vakası ortaya çıktı. Ancak halk salgına inanmadı. Şehremini Rıdvan Paşa’nın hükümetten para almak için yalan söylediği ileri sürülünce, hükümet Fransa’dan Dr. Chantamesse’yi getirtip, hastalığın kolera olduğunu tespit ettirdi. Doktorun tavsiyesi üzerine Gedikpaşa, Tophane ve Üsküdar’da birer ‘Tebhirhane’ (dezenfeksiyon evi) açıldı. Bunlardan ilk ikisi 1980’lere kadar, sonuncusu ise günümüze kadar ayakta kaldı.

Etüv makinesinin ettikleri

1894’te yine ‘Hacc-ı Ekber’ dolayısıyla hacca gidenlerin sayısı 200-300 bine ulaşmıştı. 1865 tecrübesini unutmayan devlet, Hicaz’a, şüpheli giysilerin 110 derecelik buhar ile sterilize edileceği bir etüv makinesi gönderince olanlar oldu. Bazıları hacıların bu makineye çırılçıplak sokularak Mekke’ye salıverilecekleri şayiasını yayıyordu. Bu yüzden o yıl pek çok kadın hac farizasını yerine getirmek için Mekke’ye gitmemişti. Bu dedikodularla iyice ortam gerilmişti ki geçimini hacılarla ticaretten sağlayan ancak karantina yüzünden işleri aksayacak olan sakaların, kasapların, tüccarların kışkırttığı şehir halkı ve bu tür tedbirlere alışık olmayan Bedeviler isyana kalktılar. Dezenfeksiyon doktoru sanıp İngiliz konsolos vekilini öldürdüler. Rus konsolos vekili ile Fransa konsolos tercümanını yaraladılar. Yanbu şehrinde de halk karantina hekimine saldırdı ama orada ölümlü olay olmadı.

Sıkı karantina ve dezenfeksiyon tedbirlerine rağmen kolera 1912-1913 Balkan Savaşları’na kadar Osmanlı ülkesini terk etmedi. Balkan Savaşı’nda yaklaşık 30 bin asker koleraya yakalandı ve bunların 10 bini öldü. Ancak bu tarihten itibaren kolera yerini dizanteri, sıtma, difteri, kızıl, kuşpalazı, tifüs, cüzzam, frengi gibi hastalıklara bıraktı. Bu yıllarda Avrupa ülkeleri karantinayı terk ettiği halde, Osmanlı Devleti’nin Karantina teşkilatı ancak 1923’te Lozan Barış Antlaşması ile lağvedildi.

Türk usulü çiçek aşısı

Osmanlı ülkesini sık yoklayan hastalıklardan bir diğeri de çiçekti. 1717’de İstanbul’a gelip 15 ay kalan Lady Montagu, İstanbul hatıralarını içeren Şark Mektupları adlı eserinde hem kardeşini kurban verdiği, hem de yüzünde bıraktığı izler nedeniyle güzelliğini kaybetmesine neden olan çiçek hastalığına karşı Türklerin uyguladığı aşıyı anlatmış, aşının mahkûmlar üzerinde olumlu sonuç vermesi üzerine, İngiliz kraliyet ailesi bile Türk usulü aşı ile çiçeğe karşı korunmuştu. Edward Jenner’in 1796’de ‘Avrupa tipi’ çiçek aşısını bulmasına kadar da bu aşı başarıyla kullanılmıştı.

Edward Jenner, 1749

Edward Jenner

1800’de Şanizade Ataullah Efendi, aşı ithal edilmesinin sakıncalarını göstererek, çiçek hastası ineklerden elde ettiği cerahati başkalarına bulaştırarak bir çeşit yerli aşı geliştirmişse de, kendisine karşı olanlar tarafından bu girişim engellendi. Osmanlı Devleti’ndeki ilk ücretsiz aşı kampanyası 1840’ta yerli hayvanlardan üretilen çiçek aşısı kampanyasıydı. Ancak aşılama sırasında ortaya çıkan komplikasyonlar yüzünden yerli aşıdan hemen vazgeçildi ve ithal aşıya yönelindi. Buna rağmen 1845’te ve 1871’de İstanbul’da şiddetli çiçek salgınları yaşandı. 1884’te mecburi hale getirilen çiçek aşısı, Cumhuriyet dönemine de miras kaldı, 1930 tarihinden itibaren de devletin rutin aşıları arasına girdi.

Şânîzâde Atâullah Mehmed Efendi 1771-1826

Şânîzâde Atâullah Mehmed Efendi (1771-1826)

Bakteriyolojihane-i Şahane

II. Mahmud ve Abdülmecid’in ölümlerine neden olan verem ise çağlardır insanları yavaş yavaş öldüren sinsi bir hastalıktı. Robert Koch’un 1890’da tüberkülozu tedavi eden bir ilaç bulduğunu açıklaması II. Abdülhamit’i çok heyecanlandırmış, yerinden bilgi almak için Dr. Horasancı, Dr. Feyzi Paşa, Dr. Naim ve Dr. von Düring’ten oluşan bir ekibi Berlin’e göndermişti. Ancak heyet ilacın çok etkili olmadığını rapor edince, İstanbul’daki çalışmalara hız verildi. Dr. Chantamesse’nin tavsiyeleri üzerine Fransa’daki Pasteur Enstitüsü’nün, Saygon ve Rio de Janeiro’dan sonra açtığı üçüncü bakteriyoloji laboratuarı, 1894’te İstanbul’da açılan Bakteriyolojihane-i Şahane idi.

Heinrich Hermann Robert Koch

Heinrich Hermann Robert Koch

Bu kurumun öncülüğünde vereme karşı bilimsel çalışmalar yürütüldü. Vereme çare bulununcaya kadar hastane ve tutukevlerinde veremlilerin bölümleri ayrıldı, bu kişilere tükürük hokkaları verildi, yerlere tükürülmesi yasaklandı. Kuruluş vereme çare bulamadı ama difteriye karşı serum geliştirmeyi başardı. Avrupa’da Dr. Behring ve Dr. Roux’nun geliştirdiği serumlardan ayırt edilmesi için bu seruma, kurumun müdürünün adından dolayı ‘Dr. Nicolle Serumu’ adı verildi. Bu, Osmanlı Devleti’nde üretilen ilk bağışıklık serumuydu.

Ancak verem, (çocukluğumda beni de vuran) sıtmayla birlikte Cumhuriyet dönemine miras kalan hastalıklardan biri oldu.

(Ayşe Hür, Taraf, 11-2009)