Muzik calici calismiyor


GENEL KÜLTÜR

Türk İnsanının Sinemayla İlk Serüveni

Tarih 29 Aralık 1895, Lumiere Kardeşler “La Ciotat Garı’na Trenin Varışı”nı anlatan filmi ilk kez Paris’te seyirciye sundular. Bu tarihten yaklaşık bir yıl sonra girdi Osmanlı’ya sinema. Batı’dan gelen birçok yeniliğin öncüsü gibi sinema da ülkemize azınlıklar tarafından getirilmişti. Bir Alman Yahudisi olan Sigmund Weinberg Galatasaray’daki bir birahanede ilk film gösterimini yine Le Citoat Garı’na trenin gelişini anlatan film ile gerçekleştirir ve bu tarihten sonra Türk insanının sinemayla serüveni başlar.

Lumiere Kardeşler

Birahane’de ilk film gösterimi

İstanbul’un sıradan halkı ise bu büyülü icatla tanışmak için Sigmund Weinberg’i bekleyecekti. Polonyalı Weinberg, Galatasaray Lisesi’nin karşısında bulunan Avrupa Pasajı’ndaki Sponek Birahanesi’nde halka açık ilk sinema gösterisini sundu. Üstelik de elektrik olmadığı için petrol lambasının pek de hoş olmayan kokusu eşliğinde. Neler yaşanmadı ki bu ilk gösteride. Karşılarındaki dev ekranda hareket eden, yemek yiyip, uyuyan insanları görenler ‘bu şeytan icadının’ Tanrı’ya karşı işlenmiş büyük bir günah olduğunu söylediler. Ama tüm bu karşı çıkmalara rağmen sinemanın büyüsü insanları sarıp sarmalamakta gecikmedi. Sponek Birahanesi’nin ardından Şehzadebaşı Feyziye Kıraathanesi, Tepebaşı Tiyatrosu ve Odeon Tiyatrosu başta olmak üzere İstanbul’un pek çok yerinde film gösterimleri yapıldı.

Türkiye’ye Sinemayı ilk Getiren

Alman Yahudisi Sigmund Weinberg

İlk sinema salonu açılıyor

İstanbul halkı ilk yerleşik sinema salonuna 1908 yılında yine Sigmund Weinberg’in sayesinde sahip oldu. Weinberg, bugün çeşitli fuarların yapıldığı Tepebaşı Sergi Sarayı’nın bulunduğu yerde Darülbedayi’nin (Şehir Tiyatrosu) Komedi Bölümü’nde ilk yerleşik sinema salonunu hizmete açtı. Pathe’ydi bu salonun adı. Daha sonra, o zamanlar da İstanbul’un kültür- sanat merkezi olan Pera’ta Cine Oriental, Cine Palance ve Cine palace gibi yerleşik salonlar birbiri ardına kapılarını açtı.

(www.kameraarkası.org)

Bediüzzaman’ın Aşiret Mektepleri Yorumu

Sahip olduğumuz maddî ve manevî güzellikleri bereketlendiren daha da güzelleştiren bir kaynak Risale-i Nur! Mevsimler değiştikçe insan kendini yenilemek ister! Yeni bir Ramazan ayında sonsuz huzurun lemalarını taşıyan nur pınarı gönlümüzün kirlerini yıkar temizler. Gayesiz kalıp bir köşede unutulduğumuzu sandığımız nice zamanlar, yine Nur Üstadın şefkatli kucağı açılır önümüze! Bütün bunlardan ayrı olarak Üstadınızın mesleğinizin inceliklerini öğreten farklı bir rehber olduğunu görmeniz, size ayrı bir güven verir elbette!

Acizane son on yıllık tarih çalışmalarımda en doğru rehberim yine Üstadım oldu. Öteden beri yakın tarih için bilinmeyen bir şey olmadığına, ancak doğru bir bakış açısına ihtiyaç duyulduğuna inanırım. Bu doğru bakış açısını bize her zaman cömert bir şekilde sunar Nur Üstad’ın eserleri! Biraz dikkatli bir okuma bunun için kafidir! Risale-i Nurların tarih şuuru konusunda icra ettiği tecdid yeterince anlaşılmadı ya da anlatılmadı ne yazık ki. Böyle olunca Nur talebeleri tarih anlayışı konusunda klasik milliyetçi söylemin dışına çıkamadılar. Oysa Üstad, tarih sahasında da asrın imamı olma güzelliğini taşıyor. Son dönemde üzerinde çalıştığım, aşiret mektepleri ile ilgili Üstadın yol gösterici bir paragrafını görünce yine heyecanlandım! Hem kendi çalışmamı test etmek, hem de bu güzelliği sizinle paylaşmak istedim!

AŞİRET MEKTEPLERİ BOSTAN-I MAARİFE AÇILMIŞ BİR PENCEREDİR

Sultan Abdülhamid döneminde doğuda konar göçer aşiretleri medenî hayata alıştırmak için Hamidiye Alayları kurulmuştu. Buna paralel olarak aşiret çocuklarının eğitimi için İstanbul’da Aşiret Mektepleri kuruldu. Bu okul meşrutiyetin ilanından iki yıl önce kapatıldı. Meşrutiyetten sonra Hamidiye Alayları da kapatılmak istenince, Üstad bu mektebi hatırladı ve şu uyarıyı yaptı:

“Ve o cennet-i medeniyet kapısı olan askerlik cihetiyle bostan-ı maarife karşı açılmış ve “mekteb-i aşair” denilen küçücük bir pencerenin kapatılmasıyla, ziya-yı hakikatle tenevvür eden ve o menazir-i behîceyi seyreden ve o meyvelerden lezzet-i hakikiyye-i daimiyeyi duyan biçare etfal-i Ekradın neşatlarını söndürmekle, zulmet-i me’yusiyete düştükleri için, büyük bir unsur-u sâdıkın esas-ı sadakatlarını sarsmıştır. Bundan ibret alınız pencerenin kapatılmasıyla böyle olursa kapının seddiyle neler olmaz!” (Hamidiye Alaylarına Dair Beyan-ı Hakikat, Şûra-yı Ümmet Gazetesi, 6 Teşrinisani 1324, Asar-ı Bediiye)

Mekteb-i Aşiret-i Hümayun Öğrencileri

Hamidiye Alaylarını medeniyete açılan kapı, Aşiret Mektebini ilim ve marifet bahçelerine açılmış küçük bir pencereye benzeten Üstad şöyle devam der: Kürt çocukları Mektebin sağladığı hakikat ışığı ile medeniyet bahçesini seyretmekte, ilim ve marifet bahçesinin lezzetli meyvelerini tatmaktaydılar. Bu okulun kapatılması ile onlar tekrar umutsuzluk karanlıklarına düştüler. Sadık büyük bir unsur olan Kürdlerin sadakatları sarsıldı. Okul penceresi kapatıldığında böyle olursa, Hamidiye Alayları kapısını kapattığınızda olacakları siz düşünün!

AŞİRET MEKTEPLERİ İTTİHAD-I İSLAM PROJESİYDİ

Hicaz ve Yemen bölgelerinde valilik yapmış Osman Nuri Paşa, Urban evlâdı için özel okul açılmasını teklif etmiş veya Sultan böyle bir teklif konusunda paşanın fikirlerini sormuştur. Paşa, saraya takdim ettiği layihada özellikle Mekke-i Mükerreme’de bir Dârülhadîs, bir Dârülulum ve bir Dârüssınai açılması gerektiğine işaret etmişti. Dârüluluma alınacak Arap aşiretlerinin çocukları eğitim yoluyla kazanılabilecek, bunlar kaymakamlık, memurluk ve kaza müdürlüğü gibi görevlere tayin edilerek bölgedeki Arap kabileleri, daha rahat bir şekilde denetim altına alınabilecekti. Osman Nuri Paşa’ya göre aşiret reisi ve şeyhlerin çocukları, babalarından sonra şeyh olmak yerine devlet memuru olacaklar, devletin buralardaki hâkimiyet ve tesiri artacaktı.

Osman Nuri Paşa (1832, 1900)

Sultan bu tavsiyenin üzerinde dikkatle durdu. Kendisinin Aşiret Mektebi adını verdiği bu okul için Mehmed Nuri Paşa’ya ikinci bir layiha hazırlattı. Nuri Paşa’nın hazırladığı layiha, devlet ricalinin beklentilerini açıklaması yönüyle önemlidir:

Arap aşiretlerini Osmanlı’dan uzaklaştırmak için yapılan tahriklerin tesirli olmasında en önemli sebep, aşiretler arasında şiddetle hüküm süren cehaletti. Dersaadet’te açılması düşünülen Aşiret Mektebi, ilerde aşiretler arasında açılacak okullar için öğretmen yetiştirmeliydi. Bölgenin imarı ve buralara devlet hizmetinin görülmesi için bu okul mezunlarından faydalanılabilirdi. Farklı aşiret ve kabileler arasından, nüfuz sahibi ailelerin çocuklarından 12–16 yaş arasında bedenen sıhhatli ve zihnen kabiliyetli olanları seçilmeliydi.

Aşiret Mektebi talebeleri

Talebeler yatılı okuyacak, aynı tarz ve şekilde elbise giyecekti. Okul yönetmeliği ve güvenliği Harbiye veya Mülkiye mekteplerine benzer şekilde olmalıydı. Ders yılı sonunda talebelerden isteyenler, memleketlerine gönderilecekti. Böylece onların İstanbul’da padişahtan gördükleri ihsanları anlatması ve mektepte kazandıkları terbiyenin aşiret ve kabileler arasında yayılması sağlanacaktı. Aşiret Mektebi’nin ders programı ‘talebenin hilafet-i İslâmiye ve saltanat-ı Osmaniye’ye olan hürmet ve muhabbetlerini artıracak muhtevada’ olacaktı. Kısaca okul, Osmanlı saltanatına bağlılığı artırmayı hedeflemişti.

Beş yıllık bir programla eğitime başlayan okul, daha sonra 4 yıla indirildi. Aşiret Mektebi’nde henüz ilkokul seviyesinde olan ve hiçbir bilgi almamış çocuklar için uygulanan program ağırdı. Uygulamada görülen bu aksaklık yeni şubelerin açılmasını engelledi. Suriye’de bir şube açılmıştı. Ancak daha sonra Aşiret Mektebi açmak isteyen Bağdad Valiliği’ne ‘ilkokul tahsili verilmeden, bu tür mekteplerin fayda sağlamadığı, aşiretler için seyyar mekteplerin kurulacağı’ cevabı verildi. Aşiret Mektebi programı yeniden düzenlenerek Mekteb-i Harbiye ve Mekteb-i Mülkiye için hazırlık okulu hâline getirildi.

Okula sadece konar-göçer aşiretlerden talebe alınacaktı ve şeyhlerin çocukları öncelikli kayıt hakkına sahipti. Çok sayıda şeyhin çocuğu İstanbul’a getirildi. Aşiret Mektebi kısa sürede bir külliye hâlini aldı. Çevre binalar istimlâk edilmiş, camisi, hastanesi, çamaşırhanesi, dikimhanesi olan büyük bir teşkilât kurulmuştu.

AŞİRET MEKTEPLERİ VE KÜRTLER

Başlangıçta Arap aşiretleri için açılan Aşiret Mektebi’ne, Hamidiye Alayları’nda yer alan Kürt aşiret reisleri büyük ilgi gösterdi. Çocuklarını bu mektebe vermekle Sultan Abdülhamid’e yakınlık kazanacak ve bölgelerinde itibarları artacaktı. Bunun için Şakir Paşa’yı aracı koydular. Sultan bu aşırı istekleri geri çeviremedi. Cibranlı, Zeylan, Celali, Şemski ve Saraçlı Kürt aşiretlerinden okula talebe alındı. Anadolu Islahatı Müfettişi Şakir Paşa’nın aracı olduğu telgrafların birinde ‘her alaya iki çocuk hesabıyla talebe kaydı Asakir-i Hamidiye Kanunu ahkamından bulunduğu cihetle’ demesi daha kuruluş aşamasında böyle bir ihtimalin düşünüldüğünü göstermekteydi.

Aynı dönemde Rumların, Yanya, Kosova, Manastır ve İşkodra bölgelerinde ‘ilim cemiyeti’ adıyla teşkilâtlar kurdukları, Rum ve Hristiyanları etkilemeye çalıştıkları rapor edilmekteydi. Benzer şekilde çocukları Aşiret Mektebi’ne alınarak Arnavutlar da onurlandırılacaktı. Kosova Valiliği her yıl Aşiret Mektebi’ne en fazla 10 öğrenci gönderebilecekti. Ancak padişah, herhangi bir şartla sınırlı olmadığı için gerekli gördüğünde bunun iki katı kadar kayıt yapılmıştı. 1902, 1903 ve 1904 yıllarında 20′şer Arnavut talebenin kaydı yapıldı.

Talebelerden Mekteb-i Mülkiye’yi bitirenler kaymakam ve mutasarrıfların yanında maiyet memuru, yaşları müsait olanlar nahiye müdürlüğü, Harbiye lisesini bitirenler jandarma mülazım-ı saniliği ile taşrada görev aldılar. Polis, zabıta olanların yanında, Şammar Aşireti Reisi Ferhad Paşa’nın vefatı üzerine yerine geçen oğlu Hamdi Ferhan Bey gibi, aşiret reisi tayin edilenler de vardı.

OKULUN KAPANIŞI

Sultan, Aşiret Mektebi’ni gönlünce idare edecek iktidar sahibi idareciler bulmakta zorlandı. Okulun gerek talebe mevcudu gerekse masrafları gün geçtikçe artmaya başlamıştı. Maarif Nezareti para bulmakta zorlanmaktaydı. Kürt ve Arap talebeler arasında sık sık kavgalar yaşanmaktaydı. Güvenliği sağlamak için okul bahçesine geniş bir karakol binası inşa edildi. Belirli sayıda jandarma, polis ve asker yatılı olarak nöbet tutacaktı.

Bu projenin başarılı olması durumunda ayrılıkçı hareketlerin esaslı bir darbe yiyeceğini anlayan yabancı ajanlar, okulu karıştırmakta başarılıydılar. Yabancı basın, okul ile yakından ilgileniyor, okulu anarşi kaynağı olarak gösteriyordu. 1903 yılı Mayıs’ında çıkan olayda dört subayın yaralandığı haber konusu olmuştu. Her ne kadar yalanlansa da, Kölnische Zeitung gazetesi, aşiret mektebinde meydana geldiği iddia edilen olayda askerlerin birçok kimseyi yaraladığı veya öldürdüğü haberini yayımlamıştı. Avusturya ve İtalya gazeteleri hâdiseyi sayfalarına taşımış, okul Avrupa’nın gündemine girmişti. Hâdiseler Avrupa’nın yeni bir fitne kapısı açma tehlikesini doğuracak şekilde gelişmekteydi.

Beklenen faydanın elde edilemeyeceği görülünce, son yemek boykotu bahane edilerek okul 1907 yılında sessizce kapatıldı. Sonunda mektep liseye çevrilmiş, talebeler de diğer dengi okullara dağıtılmıştı. Muhtemelen okulun kapatılmasındaki en önemli sebep, Batılıların hâdiseye el atmış olmaları ve konuyu istismar etmeleridir. Aşiret Mektebi’ne talebe alınan bölgelerde, dönemi itibarıyla İngilizlerin yoğun faaliyetleri ve uzun vadeli plânları vardı. Aynı şekilde Almanların da niyetleri, İngilizlerden farklı değildi. Ayrıca Sultan II. Abdülhamid de artık yorulmuştu. Batılı büyük devletlere yeni bir müdahale kapısı açmak istemiyordu.

Aşiret Mektepleri, üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen hâlâ güncelliğini koruyan bir projedir. O dönemde İslâm düşüncesinin, Batı’dan gelen ırkçı fikirlere karşı henüz bir çözüm üretememiş olmasının da alınan netice üzerindeki tesiri inkâr edilemez. Sultan çok istemesine rağmen, modern okullardaki ayrılıkçı fikirlerin önüne geçemedi. Aşiret Mektebi benzeri eğitim kurumlarının günümüzde başarılı olma şansı daha yüksektir. Zira elimizde Risale- Nurlar gibi uhuvvet-i İslamiyenin ve ittihad-ı İslamın çok güçlü bir programı vardır. (Bu bölüm Osmanlı’nın Doğu Siyaseti isimli çalışmanın ilgili kısmından özetlenmiştir.)

(Ramazan Balcı, 2010)

Çamaşır Makinelerinde Calgon Ne Kadar Gerekli?

Çamaşır makinelerinde kireç koruyucu olarak kullanılan Calgona 1 yıl içersinde verdiğimiz toplam para ile koruduğumuz rezistansı 4 defa yenisi ile değiştirebileceğimiz gerçeği beni reklamın insanlar üzerindeki etkileri konusunda daha çok düşünmeye sevk etti.

Uzun zamandır Calgon ile ilgili reklamlar nedeniyle ben de, bir çok tüketici gibi makinemin rezistansında sorun yaşamamak için Calgon kullanan biriyim. Bugüne kadar, “Calgon marka kireç koruyucu kullanmasam ve makinem arızalansa, bana servis ücreti ilebirlikte bir rezistans kaça mal olur?” sorusunu, doğrusu kendime hiç sormadım.

Gelin şimdi bu soruyu kendimize soralım ve örneğin Vestel Marka (WMU800–1200) çamaşır makinesi olan bir tüketicinin, hiç kireç koruyucusu kullanmadığını varsayarak, aile bütçesine ne kadar bir yük geleceğinin hesabını birlikte yapalım:

1000 gr lık Calgon Fiyatı 8,25 YTL.

1 Yıllık Calgon Fiyatı 99,00 YTL.

Rezistans + İşçilik Fiyatı 21,00 YTL.

Harcanan para 4 rezistansa bedel.

Yukarıdaki tabloya göre, ayda 1 Kg. lık Calgon kullanan bir aile, Calgon’a bir yılda verdiği toplam para ile tam 4 defa rezistansını değiştirebiliyor ve üstelik 15 lira da arttırıyor.

Eğer matematiksel bir yanlış yoksa, tasarruf sağlayan Calgon ile ilgili olarak yaptığım hesap ortada. Karar sizin.

Bilimsel araştırmalara bu kadar önem gösteren bir firmanın yaptığı reklamın tüketici üzerindeki etkilerini araştırmak için sokağa çıkarak, “Calgon ne işe yarar, neyi korur” sorularını sorması yeterli olacak. Ayrıca Calgon kutusu üzerinde ürünün içeriği ile ilgili hiçbir ibare yok. Firma yetkilisi bu sorumuza da, “kanuni bir zorunluluk olsaydı,koyardık’ demekle yetindi. Oysa ki, Tüketici Hakları Evrensel Bildirgesinde de yer alan “tüketicinin bilgi edinme hakkı’nı göz önünde bulundurduğumuzda, Calgon evrensel bir tüketici hakkını ihlal etmektedir.

Son not: Eğer makineniz çift su girişli ise ve gerektiği zaman sıcak su alıyorsa, rezistansınız hiçbir zaman zaten çalışmaz, dolayısı ile arızalanmaz, dolayısı ile Calgon kullanmanıza gerek yoktur. Reklamlarda gösterilen “bozuk” rezistans, muhtemelen kuyu suyu ile kullanılan bir makineden sökülmüştür. Büyük şehirlerin hiç birinde su bu kadar kireçli değildir. İnanmıyorsanız, bulaşık makinenizin rezistansına bakabilirsiniz.

Şehirlerin Anlamı

İllerin isimlerinin ne anlama geldiğini biliyor muydunuz? İşte anlamlar:

Van

Van’ı Asur kraliçesi Semiramis kurdu. Bundan dolayı şehre “Şahmirankent” adı verildi. Daha sonra Persler döneminde buraya Van adında bir vali geldi ve şehri bayındır hale getirdiğinden şehre onun adı verildi.

Uşak

Çocuk veya genç adının halk dilinden söylenişidir. Bazı rivayetlere göre ise uşak (ayınla söylenişi) kelimesinin aşık kelimesinden geldiği söylenmiştir.

Tekirdağ

Adını, kıyı boyunca uzanan Tekirdağlarından almıştır.

Tokat

Eski adı “Komana Pontika”idi. Tokat adının Pontika adının halk arasından değişmiş şeklidir.

Trabzon

“Trapezus” sözcüğünden gelir. Anlamı dörtköşe’dir.

Tunceli

Burada bazı maden yataklarının bulunmasından dolayı şehre Tunceli adı verilmiştir. Yani tunçülkesi demektir.

Sakarya

Adını sınırları içinden geçen Sakarya nehrinden alır.

Samsun

Eski adı “Amisos”dur. Samsun ismi bu kelimenin halk arasından değiştirilmesidir.

Sivas

Adının nereden geldiği konusunda her hangi bir kayda rastlanmamıştır.

Siirt

Siirt adının Keldani aslından geldiği ve şehir anlamına geldiği söylenir. Diğer bir ravayete göre ise Sert kelimesinin bozulmuş şeklidir.

Rize

Kafkas kökenli bir kelime olduğu sanılmaktadır.

Ordu

Eski adı “Kotyora”dır. Halk tarafından bu isim değişikliğe uğramıştır.

Niğde

İlkçağda bölgede Nagdoslular adlı bir kavim yaşadığından bu şehre isimlerini vermişler. Arap kaynakları şehre “Nekide veya Nikde” demişlerdir. Halk ise şehre Niğde adını vermiştir.

Nevşehir

Onsekizinci yüzyıla kadar şehir bir köydü ve adı “Muşkara” idi. Daha sonra Nevşehirli Damat İbrahim Paşa köyünü geliştirdi ve yeni şehir anlamında Nevşehir adını verdi.

Malatya

Hititler döneminde buranın adı “Meliddu”dur. Halk tarafından Malatya olarak değişmiştir.

Manisa

Yunanca Magnesya’dan gelmiştir. Türkler burayı alınca Manisa olarak şehrin ismini değiştirdiler.

Mardin

Mardin adı Süryanice’de Marde’den geldiği rivayet edilir. Romalılar “Maride” Araplar ise “Mardin” adını vermişlerdir. Diğer bir rivayet göre ise Mer-din yani erkek, yiğit-görmek kelimesinden geldiği söylenmiştir.

Muğla

Eski adı “Mobolla”‘dır. Türkler buraya daha sonra Muğla demişlerdir.

Muş

Bir rivayete göre süryanice’deki suyu bol anlamına gelen Muşa’dan diğer bir rivayete göre ise Şehrin kurucusu “Muşet’den gelmiştir.

Karaman

İlk ismi Laranda’dır. Selçuklu ve Osmanlılarda ki ismi Larende idi. Karamanoğullarının başkenti olduğundan buraya daha sonra Karaman adı verildi.

Kahramanmaraş

Asıl adı Markasi’dir. Halk dilinde Maraş olarak değişmiştir. Kurtuluş savaşında Fransızlara karşı şehirlerini kahramanca savunduklarından meclis tarafından ll Şubat 1922′de kahraman ünvanı verildi.

Kars

MÖ 130-127 yılında buraya yerleşen Karsak oymağından dolayı şehre kars adı verilmiştir. Kars kelimesinin anlamı ise deve ya da koyun yününden yapılan elbise veya şal kuşağı anlamına gelir.

Kastamonu

Şehrin eski adı “Tumana”dır. Buraya daha sonra Gas-Gas isimli bir kavim yerleşti. İşte Kastamonu Gas ve Tuman’ın birleşmesinden meydana gelmiştir.

Kayseri

Romalılar Mazaka adlı şehri alınca buraya Kaysarea adını verdiler. Yani İmparator şehri anlamına gelir. Daha sonra Kayseri olarak halk arasında yayıldı.

Kırşehir

Kır ve Şehir kelimesinin birleşmesinden oluşmuştur.

Kocaeli

Orhan gazi döneminde bu bölgeyi feth eden Akçakoca isimli komutandan dolayı buraya Kocaeli denildi.

Konya

İsa’dan önce 47-50 ve 53 yıllarında Hıristiyan azizlerinden St. Paul burayı ziyaret etti ve şehir önemli bir dinsel merkez olarak gelişti. Bu nedenle Hıristiyanlar ona, “İsa’nın tasviri” anlamına gelen “ikonyum” adını verdiler. Abbasiler burayı alınca “Kuniye’ye” çevirdiler. Türkler bu ismi Konya olarak değiştirdi.

Kütahya

Frigler buraya “Katyasiyum veya Katiation” adını vermişlerdir. Daha sonra yöre halkı buraya Kütahya demiştir.

İstanbul

MÖ. 658 yılında Megara kralı Byzas tarafından kurulduğundan bu şehre kurucusundan dolayı Bizantion adı verilmiştir. Roma imparatoro Marcus Avrelius döneminde imparatorun manevi babasının adıyla “Antion” olarak anıldı. Bizans İmparatoru Konstantin bu şehri yeniden kurunca buraya kendi adını verdi. Şehre “Konstantin veya Konstanpolis” adı verildi. Araplar “Kostantiniye, Romalılar Konstantinopolis” demişlerdir. Daha sonra bu ismin kısaltılmış şekli olan “Stin-polis” deyimi kullanıldı. İşte İstanbul bu “Stin-Polis” şehrinden türetildi. Türkler burayı alınca Müslüman şehir anlamında “İslambol” adını verdiler. Fakat daha sonra İstanbul olarak değiştirildi.

İzmir

Şehrin asıl adı “Smyrna”dır. İzmir kelimesi smyrna’nın halk arasındaki kullanış şeklidir. Homeros destanlarında bu kent ismini Kıbrıs Kralı Kinyras’ın kızı Smyra’dan alır ve tanrıça Artemis İzmirli’dir. Kimi kaynaklara göre de, İzmir şehrini ilk kuran Hititler değil, Amazonlar’dır. Hititler de buraya Navlühun adını vermişlerdir.

Gaziantep

Şehrin eski adı Ayıntab’dır. Kelime anlamı, pınarın gözü demektir. Halk bunu Antep olarak değiştirmiştir. Halk Kurtuluş savaşında Fransızlara karşı başarılı bir savaş verince 6 Şubat 1921′de çıkartılan bir yasayla Gazi ünvanı verildi.

Gümüşhane

Burada daha önceleri gümüş madenleri olduğundan, bu şehre Gümüşhane denilmiştir.

Edirne

Romalılar döneminde imparator Hadrianus tarafından kurulduğu için şehir “Hadrianopolis” dını alır. Hadrianus’un şehri anlamına gelen bu sözcük, sonradan değişimlere uğrayarak Edirne halini aldı.

Elazığ

1834 yılında Mezra denilen yerde kuruldu. 1862 yılında buraya o sıradaki padişah Abdülaziz’in onuruna “Mamuretülaziz” adı verildi. Bu ismi uzun bulan halk onu Elaziz olarak kısalttı. 1937 yılında Elazığ’a çevrildi.

Erzincan

Erzincan ovasından adını alır. Ezirgan diye halk tarafından söylenir. Buranın eski adı Eriza’dır.

Erzurum

Ardı Rum kelimesinden gelir. Yani Rum toprağı demektir. Diğer bir rivayete göre de Selçuklular buraya Erzen-Rum demişlerdir. Erzen darı demektir. Şehir o zamanlar bir tahıl ambarı olarak kullanılmıştır.

Eskişehir

Eski adı Doylaion’dur. 1080 yılında Türkler burayı ele geçirdi. 1175 yılında burasını Bizans geri aldı. Kılıçarslan bu şehri daha sonra geri alınca, ona “Bizim eski Şehrimiz” anlamına gelen Eski Şehir adını verdi.

Diyarbakır

Bakır ülkesi anlamına gelmektedir. Bu ismin kaynağı Diyar-ı Bekir’dir. Bekir’in memleketi anlamına gelir. Bunun nedeni de Bekir b. Va’il adlı Arap göçebe boyunun buraya yerleşmiş olmasından kaynaklanır. Diyarbakır’ın eski adı Amid veya Amed’dir. Gelen veya bizim anlamına gelir. Dede Korkut kitabında Amid’e Hamid de denilmiştir.

Denizli

Deniz-ili kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. İl eski Türkçe’de ülke, memleket anlamına gelir. Yani deniz memleketi denilir. Bir diğer rivayete göre de kelimenin aslı domuz-ili’dir. Bu da bölgede domuz çokluğundan kaynaklanmaktadır.

Çanakkale

Marmara ve Ege denizlerini birleştiren Boğaz’daki şehir ve kasabaların en büyüğü ve il merkezidir. Boğazın doğu kıyısında ve en dar yerinde kurulmuştur. Burada denizini şekli tıpkı bir çanağı andırır. Bugünkü ismini buradan alır.

Çankırı

İlkçağda “Gangra” kalesinin eteğinde kuruldu. İsmini Gangra kalesinden alan Çankırı’ya yakın zamana kadar Çangırı ve Çenğiri deniliyordu.

Çorum

Rivayete göre Çoğurum kelimesinden türetilmiştir. Bu da bölgede zamanında Rumların çoğunluğu oluşturmasından kaynaklanmaktadır.

Bursa

Eski çağlardaki Bitinya bölgesinin başkentidir. Buraya kurucusu Bitinya kralı Prusias’ın adı verildi. (MÖ ll. yüzyıl)

Burdur

Eski adı Askaniya’dır. İsmini yanında kurulmuş olduğu Burdur gölünden alır.

Bolu

Önceleri Bithynion Romalılar döneminde ise Claudiopolis adı verildi. Türkler burayı alınca Claudiopolis sözcüğünü kısaltıp sadece polis dediler. Daha sonra bu da halk dilinde değişerek Bolu oldu.

Bitlis

Kimi tarihçilere göre, “Bageş” ya da “Pagiş” sözcüklerinden türemiştir. Kimilerine göre de Büyük İskender’in komutanı “Lis” ya da “Badlis” burada bir kale kurmuş. Bitlis sözcüğü bu komutanın isminden kaynaklanıyormuş.

Bingöl

Buradaki bir çok göllerden dolayı bu isim kendisine verildi.

Bilecik

Bizanslılar döneminde burada Bilekoma adlı bir kale vardı. Osman bey burayı alınca bu adı Bilecik olarak adını verdi.

Bayburt

Eldeki kaynaklara göre kasabanın ortaçağdaki adı “Paypert” ya da “Pepert” idi. Bayburt adı buradan gelmektedir.

Balıkesir

Şehrin adının eski hisar anlamına gelen Paleokastio’dan türediği sanılmaktadır. Halk arasında dolaşan bir söylentiye göre de balı çok anlamına gelir. Çünkü Kesir Arapça’da çok anlamına gelmektedir.

Ağrı

İsmi sınırları içindeki “Ararat” dağından alır. Çok eski çağlarda yeryüzü korkunç bir su baskınınına uğradı. Nuh peygamber bütün canılardan bir çifti alarak bir gemiye bindirdi. Gemi İslam kaynaklarına göre Cudi, Hristiyan kaynaklarına göre de Ararat (Ağrı) dağına kondu. Ararat, önce aran sonra da Ağrı adını aldı.

Aksaray

Selçuklu Sultanı İzzettin Kılıçarslan, şehirde cami, medrese, kümbetler ve büyük ve beyaz bir saray yaptırdı. Şelir “Aksaray” adını işte bu beyaz saraydan aldı.

Amasya

Amasya şehrini tarihçi Strabon’a göre Amazon karalı Amasis kurdu ve ona Amasis kenti anlamına gelen “Amasesia” ismini verdi.

Aydın

İlk olarak Argoslar tarafından kuruldu. Anadolu beylerinden Aydınoğlu Mehmet bey’den aldı. Aydın, Mehmet beyin babasının ismidir.

Artvin

İskitler tarafından kuruldu. Artvin sözü iskitçe’dir.

Antalya

MÖ ll. yüzyılda Bergama karalı Attalos II tarafından kuruldu. Şehir önceleri ismini kurucusundan aldı ve Attaleia adıyla anıldı. Daha sonra bu isim Adalia, Antalia ve en son Antalya şekline dönüştü.

Ankara

İslam kaynaklarında Ankara’nın adı Enguru olarak geçer. Kimilerine göre Ankara sözü Farsça “Üzüm” anlamına gelen Engür’den, ya da Yunanca’da Koruk anlamına gelen”Aguirada’dan türemiştir. Bazılarına Hint-Avrupa dillerindeki “Eğmek” anlamına gelen Ank ya da Sankskritçe de; “Kıvrıntı”, anlamına gelen ankaba’dan veya Latince’den çengel anlamına gelen uncus’dan türediği ileri sürülmektedir. Frig dilinde Ank “engebeli, karışık arazi anlamına gelir.” Şehrin diğer isimleri; Ankyra, Ankura, Ankuria, Angur, Engürlü, Engürüye, Angare, Angera, Ancora, Ancora ve son olarak Ankara şeklini almıştır.

Antakya

MÖ 300 yıllarında Makedonya Kralı Seleukoz bu yörede Antakya’yı kurdu ve şehre babasının ismi olan Antiokhia adını verdi. Zamanla büyüyen kent, başkent halini aldı.

Afyonkarahisar

Afyon türkülerinde sık sık “Hisar” sözcüğü geçer. “Hisarın bedenleri çevirin gidenleri” Bu hisar sözcüğünün Afyon türkülerinde sık sık yinelenmesi nedensiz değildir. Eski adı Akroenos olan şehri Selçuklular uzun süren bir kuşatmadan sonra ele geçirdiler. “Hisar” kuşatma anlamına gelir. Acılarla elde edilen yere “Karahisar” dediler ve orada, kara taşlardan bir kale kurdular. Onaltıncı yüzyılda bölgede afyon yetiştirilmeye başlayınca, Karahisar’ın başına bir de Afyon eklendi ve şehir “Afyonkarahisar” adını aldı.

Adapazarı
Bu ilimize Adapazarlılar kasaca Ada der. Çünkü Sakarya ve Çark suyu arasında yer alan şehir, tıpkı bir adayı andırır. “Pazar sözüne gelince: Burası onyedinci yüzyılda yörenin Pazar yeriydi. İşte, Adapazarı bu iki sözcüğün “Ada” ve “Pazar” sözcüklerinin birleşmesinden oluştu. Adapazarı, Sakarya ilimizin merkezidir.

Kim Daha İyi Türk, Gelin Kafatasınızı Ölçelim

Şarkıcı İsmail Türüt, sürekli medyaya çıkıp Türk milliyetçisi olduğunu söylüyor. Türüt’ün yolundan yürüdüğü ırkçı ağabeyleri, öyle sözlere filan inanmazlardı. Ellerine cetvel, pergel alıp kafatası ölçümü yaparlardı.

Şöhret Rüzgarının Yönüne Dönen İsmail Türüt

Kimin kafatası dolikosefalik ya da brakisefalik, ona göre Türk olduğuna karar veriyorlardı. “Kim Türk tartışması” zamanında ünlü edebiyatçıları nasıl böldü? Namık Kemal’den Mehmet Akif Ersoy’a kadar neden birçok edebiyatçının Türk olmadığı iddia edildi? İşte tüm bu tuhaf soruların yanıtı.

SAYIN İsmail Türüt, Mektubumu size biraz gecikmeli yazıyorum. İstedim ki biraz sakinleşiniz, aklıselim olunuz.

Çünkü sizi kızdıracağım!

Sayın Türüt,

Türk milliyetçisi olduğunuzu söylüyorsunuz; peki siz Türk müsünüz?

Dedim ya sizi sinirlendireceğim.

Yok, hayır kabalaşmayacağım, sadece anlayacağınız dilden konuşmaya çalışacağım. Ben sizi kaybetmek değil, kazanmak istiyorum.

Bu nedenle, meselelere daha geniş açıdan bakmanız için, mektubuma yakın tarihimizden bir “Türkçü” hikáye anlatarak başlamak istiyorum.

NİHAL ATSIZ DÖNMEDİR

Bundan yıllar yıllar evvel Türkiye’de iki Türk milliyetçisi yoldaş vardı. Durun hemen heyecanlanmayın, “komünist” sanmayın onları; bundan 70 yıl önce Türkçüler birbirine “yoldaş” diyordu.

Nihal Atsız

“Yoldaş” sözcüğünü en çok kullanan da şarkıcı Tarkan’ın büyük amcası ünlü milliyetçilerimizden Fethi Tevetoğlu’ydu. Neyse konuyu karıştırmayalım.

Şarkıcı Tarkan ve Tarkan’ın dedesinin kardeşi Fethi Tevetoğlu

Dönelim bu iki milliyetçi yoldaşa; bunlardan birinin ismi Nihal Atsız, diğerinin adı ise Reha Oğuz Türkkan’dı.

Prof. Dr. Reha Oğuz TÜRKKAN

Aralarında zamanla ayrılıklar çıktı. Birinin görüşleri Gustave Le Bon’a, diğerinin ise Arthur de Gobineau’nun ırkçı teorilerine dayanıyordu. Bu teorilerin ne olduğuna girip kafanı karıştırmayayım.

Gustave Le Bon

Irkçılığın Teorisyeni Fransız Diplomat Arthur de Gobineau

Bu bizim iki milliyetçi yoldaş, ellerine cetvel, gönye alıp fotoğrafları ölçerek kimin Türk olup olmadığına karar veriyorlardı. Hatta öyle ki, bunu devletin de yaptığına inanıyorlardı; Türk çıkmadığı için, İsmet İnönü’nün bu raporları “utanıp” yok ettiğini bile söylüyorlardı! Yani atıp tutuyorlardı.

Kemal Atatürk ve İsmet İnönü

Pro. Dr. M. Yaşar İşçan, Türk Kafatası Ölçülerini Verirken

Uzatmayayım, sonuçta bizim bu iki yoldaş, o kadar milliyetçi, o kadar Türkçüydüler ki, zamanla aralarında liderlik mücadelesi çıkınca, birbirlerinin ırksal açıdan, safkan olup olmadıklarından şüphe eder hale geldiler.

Yaşı daha genç olan Türkkan, Atsız’ın kafatasının, Türk ırkına benzemediğini söyledi.

Nihal Atsız yanıt vermekte gecikmedi: “Türkkan’ın ataları Ermeni’dir. O Türkkan değil Ermenikan’dır.”

Aman sakın siz de kaset satmayınca, şarkıyı birlikte yazdığınız Arif Şirin ile birbirinize düşüp soy-sop araştırmasına filan girmeyiniz. Neyse.

Alparslan Türkeş ve Ozan Arif Şirin

Atsız ile Oğuz’un tartışması, 1943 yazında başladı ve kırgınlık yıllarca sürdü.

Irkçı söylemler o yıllarda herkesi o kadar etkiledi ki, bu iki yoldaşı da yargılayan Sıkıyönetim Mahkemesi, raporunda Nihal Atsız’ın atalarının Gümüşhane Midi Köyü’nden olduklarını ve “dönme” olarak bilindiklerini yazdı!

Irkçı Hüseyin Nihal Atsız ve Faşist Adolf Hitler Benzerliği

Gördünüz mü, bu “ırkçılık virüsü” buluşmaya görsün, nasıl her tarafa sirayet ediyor.

Sayın Türüt,

Konuyu şimdi size getireceğim.

Hani size sordum ya “Türk müsünüz?” diye. Gelin bir ölçüm yapalım!

Sizin kafatasınız dolikosefalik mi yoksa brakisefalik mi? Çünkü ona göre Türk olduğunuza karar vereceğiz.

Burnunuzun ucundan kafanızın arkasına kadar olan bölüm 155 mm, bir kulaktan öteki kulağa (kafanın üstünden) 182 mm geliyorsa saf Türk olduğunuzu anlayacağız!

Bir de bunun pergelli olanı var!

Boş verin.

Zaten sadece kafatası bulguları yeterli olmuyor, kanına, saç rengine, gözüne, burnuna ve -belki de sizin için en önemlisi- boyun uzunluğuna bakılıyor.

Bak boy dedim de aklıma geldi. Hititlerin, Türkiye Türklerinin ataları olarak gösterilmesine Türkçüler karşı çıktı. “Kısa boylu, kısa boyunlu biçimsiz Hititler nasıl bizim atamız olurmuş” dediler.

Bakınız, ayrıca bizim ırkçılar öyle “ben Türküm” diyeni de hemen kabul etmiyorlardı. Nihal Atsız’a göre, Türk milletinin esası dil değil, ırk ve kandı.

Siz bir şarkıyla “Türk milliyetçisi” olacağınızı mı sanıyorsunuz; büyük şair Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nı, Çanakkale destanını yazmış da, kendini kabul ettirememiş bu çevrelere, siz ne diyorsunuz?

MEHMET AKİF TÜRK DEĞİLDİR


Sayın Türüt,

Bunlar, İstiklal Marşı’mızın yazarı Mehmet Akif Ersoy’u bile canından bezdirdi.

Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan’ın bir dava arkadaşları vardı: İsmet Rasin Tümtürk. 1939’da Türkçü Yücel Dergisi’nde ne yazdı biliyor musunuz?

“Mehmet Akif, Türk değildir. Bir kimse hüviyet cüzdanında Türk yazıyor diye Türk olamaz; onun Türk olabilmesi için iki şartın aynı zamanda onda bulunması gerekir. Birincisi, o adamın damarlarındaki kanın Türk olması gerekir. İkincisi, o adamın kafasının içindeki bütün duyguların en gizli, en ince taraflarına kadar Türk olmasıdır. Akif, Türklükten tamamen uzaktır. Akif, Çanakkale şehitlerine yazdığı mersiyede bile, anayurdu koruyan Türkler değil hilafeti koruyan Müslümanlar diye bakmıştır.”

(Soldan Sağa) Erk Yurtsever, Fâik Tan, Mehmet İzzettin Yolalan, Muzaffer Adlî Eriş, Nihal Atsız, Necâti Nâzım Bozkurt, İsmâil Hakkı Gökhun, Fahri Ersavaş, İsmet Rasin Tümtürk.

Evet; Mehmet Akif Arnavut’tu. Peki, İsmet Rasin Tümtürk kimdi? Cenap Şahabettin’in oğluydu. Cenap Şahabettin kimdi; bir iddiaya göre Arnavut, diğer iddiaya göre ise Kürt.

(Soldan) Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamid Tarhan, Süleyman Nazif, M. Cemal Kuntay, Mehmet Akif ve Sami Paşazade Sezai.

Annesi ise Kürt Bedirhan Abdürrezzak torunu Naciye Hanım’dır. Abdürrezzak Bedirhan’ın Osmanlı’dan kaçıp bugün Ermenistan’ın başşehri Erivan’a sığınması; Polonyalı Henriette’yle evlenmesini filan yazıp konuyu uzatmayayım.

Reha Oğuz Türkkan, can yoldaşı İsmet Rasin Tümtürk’ü desteklemek için hemen bir makale kaleme aldı: “İsmet, Plevne şehitlerinden birinin torunudur. Bundan başka, İsmet’in yüzüne bakmak da ırkı hakkında bir hüküm vermek için káfidir. Çünkü İsmet’in yüzü, Türk yüzüdür.”

Arkadaş olunca kafatası ölçümü filan yok! İşin garip yanı İsmet Rasin Tümtürk’ün kız kardeşi Reşika’nın kayınpederi Sülayman Nazif’in de Kürt olduğu gerekçesiyle milliyetçilerin hışmına uğramış olmasıydı. Sülayman Nazif’in Kürt olduğunu iddia eden kimdi dersiniz; kendisi de Kürt olan Abdullah Cevdet.

Kürt kökenli siyasetçi Abdullah Cevdet Karlıdağ

Peki ırkçıların kitaplarından feyzaldıkları Gustave Le Bon’un kitaplarını Türkçe’ye kim çevirmişti; Abdullah Cevdet!

ZİYA GÖKALP YAHUDİDİR

Sayın Türüt,

Umarım kafanız karışmamıştır. Ama meselelere o dar çerçeveli pencereden bakmaya devam ederseniz, daha da karışacaktır. Biliyor musunuz, “Turan” sözcüğünü ilk kullanan, büyük Türk milliyetçisi Ziya Gökalp, kimine göre Kürt, kimine göre ise Yahudi dönmesiydi!

Diyarbakır Doğumla Mehmet Ziya Gökalp, Oğlu ve Kızı

Oysa Ziya Gökalp, hep Türk olduğunu söyledi. Fark eder mi “Türkçülüğün Esasları”nı kaleme alan Gökalp’in ne olduğu? Ya da Türk milliyetçiliğine derinden bağlı Moiz Kohen’in (nam-ı diğer Munis Tekinalp’in) Yahudi olup olmaması, Türk yurtseveri olmasına engel midir?

Yahudi Asıllı Türkçü Munis Tekinalp (Moiz Kohen)

Sizler televizyon ekranlarındaki konuşmalarınızla güzelim Türkçe’yi yok ederken, Moiz Kohen yıllarca o dilin yaşaması için ter akıttı; Türk Dil Kurumu’nda çalıştı. “AB, Türk düşmanı Ermeni yetiştiriyor” diyen MHP’li Levon Panos Dabağyan’ı “ölçüp biçip hangi kalıba” sokacağız?

Ermeni asıllı MHP’li Yazar Levon Panos Dabağyan

Biliyor musunuz, “Vatan Yahut Silistre”yi yazmış Namık Kemal’in vatanseverliğine bile dil uzatıldı bu ülkede. Namık Kemal’in birlik temeli olarak İslam’ı, siyasal yapı olarak Osmanlı monarşisini savunması yıllar sonra onun Türk milliyetçisi olamayacağına yorumlandı.

Namık Kemal

Tevfik Fikret de bu güruhun boy hedefi oldu. Ahmet Haşim küçük görüldü, Arap olduğu için! Ömer Seyfettin. Hamdullah Suphi Tanrıöver.

Tevfik Fikret

Ahmet Haşim

Ömer Seyfettin

Hamdullah Suphi Tanriover

Listeyi uzatmak istemiyorum, insanın canı yanıyor. Bakınız Ziya Gökalp ne diyor:

“Yalnız iyi günlerimizde değil, kötü günlerimizde de bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizin dışında sayabiliriz? Milletimize karşı büyük fedakarlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler vermiş olan bu fedakar insanlara, nasıl ’Siz Türk değilsiniz’ diyebiliriz?”

YAZIKTIR, GÜNAHTIR

Sayın Türüt,

Bakmayın size “Türk müsünüz” diye sorduğuma, şaka yaptım, siz kendinizi ne hissediyorsanız benim için osunuzdur.

İnsanların kanı, boyu, saçı, gözü ve burnunda “bir şeyler” aramak ilkelliktir.

Eğer insan olanda “bir şey” aranacaksa omurga aranmalıdır, omurga!

Dün şeriatçıya, bugün ırkçı tetikçilere, peki yarın kime övgü düzeceksiniz?

Ama bakınız.

Ülkemizi sevmeniz, sorunlarına karşı duyarlı olmanız, politikayla ilgilenmeniz güzel şeyler. Bunları yapınız, bilmediğimiz bir plan varsa bize de anlatınız. Ama tutup insan öldürmeyi yüceltmeyiniz. Yazıktır. Günahtır.

Kilisesinde Tanrı’ya yakaran rahibi, elinde sadece kalemi olan gazeteciyi, insanları inançlı olmaya çağıran misyonerleri öldürmek yiğitliğe sığmaz.

Bize yakışmaz.

Hani şarkınızda “plan kuruyorlar plan” diyorsunuz ya; eğer o planları bozmak istiyorsanız; kardeşlik türküleri söyleyiniz Sayın İsmail Türüt, kardeşlik türküleri.

Bizim ihtiyacımız olan, o türküler.

Yok, eğer planın bir parçası değilseniz!

Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Tarihi Notlar:

MİLLİYETÇİLİK: 1789 Fransız İhtilali ile dünyaya yayılmıştır. Türkiye’de her siyasal çevrenin kendi milliyetçilik tanımı olsa da, terminolojik anlamı aslında nettir: “Kendi ulusal pazarını/piyasanı korumak.” Bu aşırılığa götürülüp kendi ulusunu bütün başka ırklara üstün görüp onları egemenliği altına almayı istemeye kadar vardırılırsa faşizm olgusu ortaya çıkar.

TÜRK DERNEĞİ: Dünyada ilk Türk Derneği, Macaristan-Budapeşte’de 1908 yılında açıldı. Onursal başkanı Yahudi Armin Hermann Vambery’dir. Üniversitelerde ilk Türkoloji kürsüsünü de 1870 yılında Budapeşte’de Vambery kurmuştur. Vambery aynı zamanda 1910 yılında kurulan Turan Cemiyeti’nin de onursal başkanıdır.

Dünyada ilk Türk Derneğini Kuran Yahudi Hermann Vambery

OSMANLI’DA TÜRKÇÜLÜK: Bu siyasal teorinin Osmanlı topraklarında doğmasına yol açanlar, 1848 devrimlerinden sonra ülkelerinden kaçıp İstanbul’a gelen Macar ve Polonyalı sürgünler ile Rusya’dan gelen Türk kökenli aydınlardır.

TÜRKÇÜ KİTAP: Názım Hikmet’in dedesi Mustafa Celaleddin Paşa (Kont Constantin Borzecki), 1869 yılında, Türklerin ve Avrupalıların “Türo-Arienne” adını taşıyan aynı ırktan geldiğini yazan ilk kişiydi. (Les Turcs Anciens et Modernes -Eski ve Yeni Türkler-) İkinci kitabı, Sultan Abdülaziz’i devirenlerden Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa yazdı. Türklerin İslamiyet öncesi çağlarını inceleyen kitabın adı “Tarih-i Alem” idi. Her iki kitap da, Türkleri, Moğollar, Hunlar, Tatarlar ve Bulgarların atası olarak gösteren Fransız Joseph de Guignes’in 1758’de kaleme aldığı kitaptan alıntılarla doluydu. Kemalist “Güneş Dil Teorileri”nin dayanakları bu kitaplardır.

Nazım Hikmet ve Dedesi Mustafa Celaleddin Paşa (Kont Constantin Borzecki)

Süleyman Hüsnü Paşa

OSMANLI, TÜRK MÜYDÜ?: Osmanlı’nın en büyük tebaası Türk’tü. Osmanlı Sarayı kendisine “Türk” denilmesini istemiyor; bunu “aşağılama” sayıyordu. Bu durum 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı’da Türkçülük akımının doğmasıyla son buldu.

ŞİİR: İlk milli şiiri Mehmet Emin Yurdakul, 1897’de yazdı. Fakat en bilineni Ziya Gökalp’in bu şiiri oldu: “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan”

Şair Mehmet Emin Yurdakul

TÜRKÇÜLERİN İLK AYRILIĞI: Türkçü hareket içinde yer alan Rusya göçmeni Türkçüler ile Osmanlı Türkçüleri arasında bazı farklılıklar vardı. Rus göçmeni Türkçülerin ana gayesi, Rusya’daki Türklerin bağımsızlıklarını sağlamaktı. Osmanlı Türkçülerinin amacı ise Osmanlı Devleti’ni batmaktan kurtarmaktı. Bir diğer fark ise İslam dinine yaklaşımdır.

ZENCİLERE BAKIŞ: 1941 yılında, 19 Mayıs Bayramı’na katılmak için gelenler hakkında Reha Oğuz Türkkan, Bozkurt Dergisi’nde bakın ne yazıyordu: “İkinci feci nokta, saflar arasında birer kara leke teşkil eden zenci Habeş ve Afgan talebeleriydi. Güneş altında parlayan bu karalar, kutlu güne hiç yakışmayan bir zihniyeti ifade ediyordu.”

İSLAM: Türkçülerin hemen tamamı İslamiyet’i benimsemiştir. Ancak Nihal Atsız gibi bir iki isim ihtiyatlı yaklaşmışlardır. Atsız, “Çanakkale’ye Yürüyüş”te, Hz. Muhammed’den “Arap Muhammed” diye bahsetmektedir.

KOMÜNİZM: Turancı Türkçü düşünüşe damgasını vuran özelliklerden biri de keskin bir komünizm karşıtlığıdır. İkinci bir karşıtlık ise Yahudi düşmanlığıdır.

TURANCILIK DAVASI: Irkçı Turancı oldukları nedeniyle İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından 57 kişi gözaltına alındı. 23’ü, 18 Mayıs 1944’te başlayıp 31 Mayıs 1947’te biten sıkıyönetim mahkemesince yargılandı. Yargılananlarından bazıları şunlardı: Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Fethi Tevetoğlu, Zeki Velidi Togan, Said Bilgiç, Hasan Ferit Cansever, Reha Oğuz Türkkan, İsmet Rasin Tümtürk, Hikmet Tanyu, Orhan Şaik Gökyay, Muzaffer Eriş vs.

Zeki Velidi Togan

Şarkıcı, medyaya çıkıp her konuşmasında milliyetçi olduğuna vurgu yapıyor. Peki Türüt, Türk mü? Bunu anlamak için bir ölçüm yapacak: Burnunun ucundan kafasının arkasına kadar olan bölüm 155 mm, bir kulağından öteki kulağına (kafanın üstünden) 182 mm geliyorsa saf Türk olduğunu anlayacağız! Bir de bunun pergelli olanı var! Şaka bir yana, saldırgan ve provokatif ırkçılık, umut edelim tekrar doğmaz!

İsmail Türüt ve Kurt Şovu

Nihal Atsız masasının üzerinde duran ve Hitler’in özel armağanı olarak bilinen bir aletle isteyenlerin kafatasını ölçer, kargacık burgacık bir yazıyla karışık hesaplar yaptıktan sonra yüzde kaç Türk olduklarını söylerdi. Bu aletin ne olduğu sonradan ortaya çıktı: Dr. Rıza Nur’dan kalan bu alet, meğer doktorların hamile kadınların rahat doğum yapıp yapamayacaklarını anlamak için leğen kemiklerinin bulunduğu bölgeyi ölçtükleri “havsala ölçme aleti”nden başka bir şey değildi.

(Soner Yalçın, 2009)


Gençlik Marşı ve Üç Kızın Macerası

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı Marşı

Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Güneş ufuktan şimdi doğar
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin

Bu gök, deniz nerede var
Nerede bu dağlar taşlar
Bu ağaçlar güzel kuşlar
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin

Her geceyi güneş boğar,
Ülkemizin günü doğar.
Yol uzun da olsa ne var,
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin

Dağlar taşlar güzel kuşlar
Ya bu insanlar insanlar
Güneş ufuktan bir gün doğar
Yürüyelim arkadaşlar

Sesimizi yer, gök, su dinlesin
Sert adımlarla her yer inlesin

Hepimizin çok iyi bildiği Gençlik Marşı, aslen İsveç anonim şarkısıdır. Üç şırfıntı kız (Tre trallande jäntor) adı ile bilinir, üç kız kardeşin ormandaki erotik macera ile biten hikayesini anlatmaktadır. Bestesi Felix Körling’e (1864-1937) sözleri Gustaf Fröding‘e (1860-1911) aittir. Sözleri Ali Ulvi Bey tarafından kaleme alınmıştır.

Üç Şırfıntı Kız

Felix Körling (Solda)

Gustav Fröding 45 Yaşında Akıl Hastanesine Kapatıldı

Ali Ulvi Elöve

(habermerkezi.wordpress.com, Vikipedi)

***

Gençlik Marşı’nı Türkiye’ye Getiren Selim Sırrı Tarcan


Selim Sırrı İsveç’ten ülkeye, sadece spora bakış anlayışını değiştiren İsveç jimnastiğiyle değil, toparladığı İsveç şarkılarıyla birlikte dönüyordu. Bu şarkılardan biri de “tre trallande jäntor” yani “şınanay diyen üç hoppa kız”dı.

Şarkının sözleri İsveç’in milli şairi kabul edilen Gustaf Fröding’e aitti. Köylük yerde biraz rahat davranan üç genç kızın hareketlerini taklit eden üniversite öğrencilerini gördüklerinde utançlarından yerin dibine girmesinden bahsediyordu şiir. İsveç şiirini geleneksel tarzdan kurtaran Fröding’in bu şiirini besteleyen ise Felix Körling’di.

Sene 1916’ydı. Çanakkale Zaferi’nin etkisi bitmiş, Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı’yı bitirme noktasına getireceği görülmeye başlamıştı. Yavaş yavaş üzüntü ve kedere boğuluyordu millet. Selim Sırrı İstanbul Darülmuallimin Mektebi’nde beden eğitimi öğretmeniydi. Felix Körling’in bestesini biraz değiştirerek notaya dökmüş, bu müziğe bir söz yazmasını rica etmişti Ali Ulvi (Elöve) Bey’den. İşte “dağ başını duman almış” böyle doğmuştu. Amaç Türk gençliğine bir nebze de olsa ümit vermekti.

“Dağ başını duman almış” Marşı’nın bestesinin orijinali Felix Körling’e (solda) aitti. Selim Sırrı İsveç’ten dönmeden önce Felix Körling’le konuşmuş, ve bestesinin notalarını almıştı. İstanbul’a döndükten sonra notaları çok az değiştirerek bir marş formatına soktu besteyi.

Mustafa Kemal Çanakkale dönüşü bu marşı öğrenmiş Selim Sırrı’dan, 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktıktan sonra Ankara’ya giderken hep bunu söylemiş, söyletmişti: “Anadolu’nun dağ başlarını, tekerleklerini çuvalla doldurduğumuz kırık dökük otomobillerle aşarken, bu marşı söyletmeyi yanımda bulunanlara âdet ettirmiştim.”

İnönü Amerikalılar Hatırına Pul Bastırmış

İkinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında, pullar üzerinden ABD’ye jest yaptığı ortaya çıktı. İnönü, ABD’ye, Washington ile Atatürk’ü, kendisiyle de Roosevelt’i yanyana koyarak, mesaj göndermiş.

TC’NİN İLK PULLARI SADECE ATATÜRK’TÜ

Yeni Türkiye Cumhuriyeti ilk posta pulunu Lozan Antlaşması`nın anısına bastırmıştı, ve bu ilk yıllarda ulusal kulis ve Mustafa Kemal resimleri bu pullarda yer alıyordu.

Tamamı Atatürk motifleri ile resimlenmiş ilk Atatürk serisi pullar 1931-1932 yıllarında tedavüle çıkartılmıştı. Atatürk hayatta iken, Atatürk resimlerinden oluşan birçok pul serileri de tedavüle sürülmüştü.

Mustafa Kemal`in ölümünden sonra ise, 15 Temmuz 1939 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri`nin bağımsızlık kutlamaları için basılan hatıra pullarıyla bir ilk yaşandı, aynen paralarda olduğu gibi. Paralarda Atatürk’ün resmini tamamen kaldıran İnönü, pullarda ise Atatürk’e, Amerikan hatırası pullarda yer ayırmış.

İönünü zamanında bastırılan pullarda, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü resimlerinin yanında iki Amerikan başkanının, George Washington`un ve Franklin Roosevelt`in resimleri var.

ABD Hatırına Bastırılan Pullar

“Amerika Birleşik Devletleri İstiklalinin 150. yıl Dönümü Hatırası” için bastırılan 7,5 kuruşluk ilk pul üzerinde Mustafa Kemal ve Amerika`nın ilk başkanı George Washington`un resimleri bulunuyor. Pulun hakim rengi kırmızı.

3 kuruş değerindeki ikinci pulda ise, Türkiye Cumhuriyeti`nin ikinci ismi İsmet İnönü ve Amerika Birleşik Devletleri’nin o yıllarda görevde olan 32. başkanı Franklin D. Roosevelt bulunuyor. Bu pul siyah ve kahverengi renkler kullanılarak hazırlanmış.

(Dünya Bülteni, 02-2009)