Muzik calici calismiyor


EKONOMİ

Ülker Cumhuriyet’i Niye Destekler?

Koç, Sabancı ve Çapan’dan sonra Murat Ülker’in de, Ergenekon Terör Örgütü üyesi oldukları gerekçesiyle yargılanan yazarları bulunan Cumhuriyet gazetesine destek vermesi muhafazakar kesim tarafından manidar bulundu.

Bir tek Cumhuriyet okurunun Ülker’e ait her hangi bir ürünü almadığı bilinmesine rağmen, muhafazakar basında pek rastlanmayan Ülker ilanlarının Cumhuriyet gazetesinde yer alması sorgulanıyor. Ülker’in, neredeyse her gün dindar ve muhafazakar insanları karalayan haber ve yazılar yayınlayan, MOSSAD ve ETÖ gibi örgütlerle işbirliği yaptığı söylenen Cumhuriyet Gazetesi’ne reklam vermesi dikkat çekiyor.

MÜTEDEYYİN İNSANLARA HAKARET EDİYOR

“Tehlikenin farkında mısınız?” sloganıyla mütedeyyin insanları hedef gösteren ve Ergenekon Terör Örgütü sanıklarının adeta üssü ödurumundaki Yerli Pravda Cumhuriyet’e ilan veren Ülker’in bu tutumu, özellikle muhafazakar kesimler tarafından tepkiyle karşılanıyor. Haber ve yazılarda mütedeyyin insanlara yönelik olarak ‘dinci’, ‘gerici’ gibi kelimelerin bolca kullanıldığı Cumhuriyet, yayınladığı karikatürlerle de mütedeyyin insanlara hakaret etmişti.

MUHAFAZAKARLAR SAHİP ÇIKMIŞTI

Marketlerde özellikle Ülker ürünlerini tercih eden muhafazakar kesim, Murat Ülker’den, bu tezata bir an önce açıklama getirmesini de bekliyor. Ülker, 28 Şubat post-modern darbe sürecinde cuntacılar tarafından ‘irticai firma’ olarak fişlenmiş ancak muhafazakar insanların sahip çıkmasıyla darbe sürecinde daha fazla kar sağlamıştı.

Murat Ülker

ÜLKER’İN FİNANSE ETTİĞİ CUMHURİYET’İN YAZARI İSRAİL’E BİLGİ GÖNDERMİŞTİ

Ülker’in reklam vererek finansal destek sağladığı Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay Türkiye’ye ait gizli belgeleri İsrail’e postalamakla suçlanırken, gazetenin İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk da AK Parti’ye karşı dönemin ABD Başkanı Dick Cheney’e işbirliği teklifi götürdüğü iddia edilmişti.

(www.habervaktim.com, Mart 2010)

***

Atatürk’ün Kurduğu Cumhuriyet’e Ülker’in Vatani ve Vicdani Borcu!

“ÜLKER AŞ’den Milyon Dolarlık Mehir” başlığıyla, dergimizin Ocak’ 99 tarihli nüshasında yayınlanan yazı ile çarpık zihniyete ve bu zihniyetin bazı itiraf ve başkaca icraatlarına da dikkat çekmek istedik. Önceki yazımızda ‘yeşil sermaye’ olarak nitelenen muhafazakar sermayeyi ‘çift yönlü takiyye’ tavrının sahibi olmakla eleştirmiştik. Daha açıkçası bu kesimlerin sermaye arttırma adına aldatma politikasını bir yaşam biçimi, bir kimlik tercihi olarak benimsedikleridir. Bu tercihi bir ’sınıf bilinci’nden kaynaklanan ilhamla pratize ettiklerinin izahtan vareste olduğu da bir gerçek.

Biz söz konusu yazımızda da bu durumu Ülker AŞ üzerinde örnekleyerek, adı geçen firmanın insan emeğini, alınterini ve dini istismar eden kapitalist zihniyet ve organizasyonun ta kendisi olduğunu vurgulamıştık. Ve ana tema olarak Ülker AŞ’nin halen ülkemizde faaliyet gösteren TÜSİAD üyesi Koç, Sabancı, Enka, Eczacıbaşı vb. holdinglerden hiçbir farklılığının olmadığını aksine benzeşmekte, hatta aynılaşmakta olduğunu iddia etmiştik. Bu durumda söz konusu firmanın itiraz bir tarafa, karanlık bazı odaklarca ‘İslamcı, irticacı’ vb gibi iftiralarla oluşturulan kamuoyundaki yanlış imajını düzelttiği için dergimize teşekkür etmesi bile gerekirdi. Çünkü düzeltme ve açıklama yazısında da iki nokta üzerinde durulmuş; ilk olarak Ülker AŞ’nin TSK’ya yapmış olduğu bağışların “tabii ve teşviki gereken bir davranış” olduğu beyan edilmiş. Üstelik geçmişi sayısız hayır ve bağış halkalarından oluşan Ülker’in, elinde koca bir zincir bulunuyormuş. Ülker’in, ‘yeni bir Yavuz kampanyasında’ Türkiye genelinde en büyük 3. büyük bağışı gerçekleştirdiği hatırlatılmış. Deniliyor ki; “bu tür bağışlar ilk değildir, son da olmayacaktır”.

Ülker dün, bugün hep devletin, ordunun safında olmuş, yarın da devletinin yanında olacaktır. İspatı mı? Ülker Grup İdare Heyeti üyesi Necdet Buzbaş 22 şirket, 1 milyar 200 milyon dolar ciro, 150 milyon dolar ihracat geliri ve 6 bin 500 çalışanı bulunan grubun 2000 yılı hedeflerini haftalık Ekonomist dergisine anlatmış. Ekonomistin ‘Cumhuriyetin 75. yıl kutlamalarında ana sponsor oldunuz. Ayrıca bağışlar yaptınız. Neden?’ sorusunu Necdet Buzbaş şöyle yanıtlıyor;’ 75. yıl kutlamaları için 250 bin dolar verdik. Ayrıca büyük şehirlerdeki kutlamalar için 170 milyar liraya yakın harcama yaptık. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’te Ülker’in buna katkı yapması vatani ve vicdani bir borçtur.’(Ekonomist 03-10 Ocak 1999) Tabii malum olduğu üzere ulu önder Atatürk’ün rızasını kazanmak üzere yapılan bu bağışların Sabri amcanın holdingine kredi, teşvik, vergi indirimi vs şeklinde rahmet olarak geri döneceğine ilişkin inancı hiç kaybetmeden.

Ülker’in Kurucusu Sabri Ülker

İkinci nokta ise ‘yazıya sıkıştırılan işçi çıkarılması gibi iddiaların doğrudan veya dolaylı 15.000 kişiyi çalıştıran sınai bir kuruluşta tabii olabileceği’ değerlendirmesi. Yani Sabri amcanın Ülker’i işçinin alınterinden, emeğinden, ekmeğinden, sağlığından, ömründen, ailesinin rızkından gaspederek çoğalttığı milyon dolarları kurulu düzenin ilahlarına, 75. yıl gibi ibadi törenlerinde kurban ederek elde edeceği sermaye artırımını ‘tabii ve teşviki gereken bir davranış’ olarak benimsiyor. Açıklamada, sözkonusu yazı için ‘haksız, suiniyetli, gerçek dışı ve hayal mahsulü’ vb değerlendirmeler yapılmış ama cevabi açıklamadan başka herşeye benzeyen bir kurgu ve üslupla bir şeyler kaleme alınmış. Ama hiç bir eleştiri cevaplandırılamamış.

Netice itibariyle Ülker AŞ ve benzeri sermaye kesimlerinin, statükoyla çatışan görüntülerine rağmen, hem doğrudan hem de dolaylı olarak devlet politikasıyla uyumlu politikaların sahibi olduklarını söylemiştik. Firmadan gönderilen açıklama da bu yönde olduğu için pek fazla söze de hacet yok denilebilir. Belki Ülker’e değil de, arkasına Ülker sermayesini alıp da sermaye adına tez üreten düşünce kulüpleri’ne dikkat çekmek daha bir önem arzetmektedir. Çünkü devletin İslam’ı yoketme politikaları kadar, bu kesimlerin İslam’ı ve müslümanları ifsad eden burs, kurs, seminer gibi süreçleri de tehlike arzetmektedir. Sermaye, statükoya sadece ekonomik ve moral destek vermekle kalmıyor, aynı zamanda muhalif İslami kesimleri de sisteme entegre eden bilim, sanat, edebiyat, sempozyum tarzı organizasyonları da devrede tutuyor. Bu çevreler tarafından işlenen muhafazakar ‘gelenek’ tezlerinin, ‘İbrahimi/vahyi’ gelenekle hiçbir bağı olmadığı, aksine vahyi geleneği sosyal hayata taşıyanlara karşı bir saldırı üssü işlevi gördüğü bilinince, karşı karşıya olunan durumun bir ’sermaye/saltanat tezgahı’ olduğunu tartışmaya da gerek kalmıyor.

(Haksöz Dergisi, Mart 1999)

Yumurta Yiyen Memurlar

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, 2010 bütçesini Meclis’e sunarken, memurun son 7 yılda alım gücünün arttığını gösteren kapsamlı bir tablo açıklaması, sendikaların tepkisini çekti. Şimşek’in açıkladığı tabloya göre en düşük memur maaşıyla 2002 yılında 2 bin 914 adet yumurta alınırken bugün 5 bin 157 adet yumurta alınıyor. Aynı şekilde maaşla alınabilen ekmek miktarı 386 kilodan 598’e çıktı. Şimşek’in hesap tablosunda sütten takım elbiseye kadar 20 çeşit ürün bulunuyor. Memur sendikalarına göre bu tablo gerçeği yansıtmıyor. İşte memurun tablo yorumu:

60. TBMM Hükümeti'nde Maliye Bakanı Mehmet Şimşek

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek

UYANIK ESNAF HESABI

Memur Sen Başkanı Ahmet Gündoğdu: “Ölü gözünden yaş beklemekle Maliye Bakanlarından müjde duymak aynı şeydir. Uyanık esnafa “iki kere iki kaç eder” diye sormuşlar, “Alırken mi, satarken mi?” demiş. Sayın Bakan’ın hesabı da buna benziyor. Memur 2002 yılında milli gelirden ne kadar pay alıyordu, bugün ne kadar alıyor? Memurun gelirini 3 yumurta, 5 yumurta yaklaşımıyla hesaplamak yerine esas buraya bakmak lazım. Memura büyümeden pay verilmemiş, aksine hakkı yenmiştir. Şimdi bir de sağlıkta katılım payıyla memurun geliri kırpılıyor. Yüzde 90’ı yoksulluk sınırının altında maaş alan memurun yorganı, 2010 maaşıyla daha da kısaltılmıştır.”

BİZ NİYE HİSSETMEDİK?

Kamu-Sen Başkanı Bircan Akyıldız: “Kağıt üzerinde bu tabloyu görünce mutlu oluyoruz da gerçek hayatta bir türlü hissedemiyoruz. Kağıt üzerindeki mutluluğu gerçek hayatta görmek istiyoruz. Yumurta hesabına girersek o sepette yumurta kalmaz. Memur büyümeden pay alamadı. Gerçek tabloyu biz açıklayacağız.”

Yüzde 30 kayıptayız

KESK Başkanı Sami Evren: “Rakamların dili olsa da konuşsa, Maliye Bakanları susardı. Gerçek yaşamın içindeki rakamlarla Maliye’nin rakamları hiçbir dönemde tutmadı. Son bir yılda reel kaybımız yüzde 14, son 7 yıldaki kaybımız yüzde 30. TÜİK’in enflasyon rakamlarını ikiyle çarparsanız gerçek hayata ulaşırsınız.”

(Erdoğan SÜZER, 12-2009)

IMF’yi Bırak İsviçre’ye Bak

3 cente muhtaç Türkiye”ye bakar mısınız?
İsviçre bankalarında 60 milyar dolarımız varmış. Diğer ülkelerdeki ile birlikte 100 milyar dolar.
İster el koyun getirin, ister varlık barışı deyin adına, bu parayı Türkiye ekonomisine kazandırın. Göreceksiniz ki o zaman ne işsizlik kalır, ne bütçe açığı ve ne de ödemeler dengesi açığı. Enflasyon derdi de biter.
Daha bu birisi. Petrol kaçakçılığını önleyin, bir o kadar daha para kazanırsınız.
İsviçre, Lüksemburg, ABD ve İngiliz Adaları ve Dubai. Buralar kara para depoları.
Bu hesapların sahipleri kimler biliyor musunuz? Sadece mafia babaları değil. Birçok politikacı, sanatçı, işadamı, media patronu, bürokrat. Yok yok yani. Türkiye’den kaçırdıkları, çaldıkları, götürdükleri paraları buralara yatırdılar.
Aslında bu paraların bir kısmı Türkiye’de.
Kendi nakitlerini yabancı bankalara yatırıp, onu teminat gösterip, karşılığında kredi kullanarak bir kısmı o şekilde bu paralarını aklayarak Türkiye’ye getirdi ama, büyük bir bölümü halen yurt dışında.
Bu miktar nakit olanı. Bir de hisse senedi, gayrimenkul, ya da kasalarda muhafaza edilen değerli taşlar ve nakitler.
Bu işi, sadece MASAK çerçevesinde görmemek gerek. Rıza ile paralarını getirmek isteyenlere de açık bir kapı bırakılmalı.
Bu paraların Türkiye’ye girdirilmesi konusunda yaşanan sorunları da çözmek gerek. Belki Dubai’de olduğu gibi Türkiye’de de bir serbest finans bölgesi kurmak gerek. Türkiye’de bankacılık sistemi iyi durumda ama derinliği çok fazla değil.
Biz 100 milyar dolar transfer etmeyi düşünüyorsak, bu para gelirken arkasından bir o kadar yabancı sermayeyi de Türkiye’de yatırım yapmak için çekebilir. O zaman bu paraların yatacağı, bu nakdin karşılığında güvence verebilecek güç ve potansiyelde bir bankamız var mı?
Ve tabii gelen bu paraları kur farkı dolayısı ile daha yatırıma dönüştürülmeden vergilendirecek olursa bu da başka bir sorun. Türkiye ekonomisi hep içe kapalı, ürkek bir reflekse sahipti. Şimdi büyümeyi hedefleyen dinamik bir ekonomide, hukuk sisteminin de, mali sistemin de buna göre yeniden yapılandırılması gerek.
HSBC yöntemi aslında Türkiye için de bir model oluşturabilir.
Geçen gün TMB’nin özerkliği konusunu taşımıştım köşeme. Mesela hükümetin denetimindeki % 51’i Merkez Bankası’na ait (% 49’un % 20’si kamu banka ve sigortalarına), % 9’u yarı resmi örgütlere (Kızılay, sendika, oda gibi), % 20’si özel bankalara ait olan, yeni uluslararası bir banka kurulabilir. Tabii bunun yanında İstanbul’da mutlaka bir “Serbest Finans Bölgesi”nin kurulması şart.
Mesela Galata Kulesi ve çevresinde niçin böyle bir alan oluşturulmasın?! Ya da hemen Perşembe Pazarı’ndan boşalan Haliç sahilindeki alanda böyle bir yapılanmaya gidilmesin?! Topkapı ya da Zeytinburnu, Kazlıçeşme de olabilir.
Bu işi Anadolu yakasına taşımak isterseniz, Haydarpaşa ve Harem gümrük bölgesi de bu işe tahsis edilebilir.
1. Ordu’ya ait tarihi bina da bu işe tahsis edilebilir aslında.
Türkiye’ye daha fazla para gelecek de, mevzuat müsaid değil.
Siz serbest finans bölgesi oluşturun, Çin’den, Hindistan’dan, Rusya’dan, Ortadoğu’dan, Afrika’dan buraya para akar. Parayı koyacak yer bulamazsınız. Burada yatırım yapacak yatırımcılar, kârlarını kendi ülkeleri yerine bu serbest finans bölgesine aktarırlar. Siz de Türk işadamlarının yatırım yaptığı ülkelerde bu Merkez Bankası’nın ortak olduğu HSBC gibi bir banka kurarsınız. Türk işadamları, yabancı ülkelerde kazandıklarını bu banka üzerinden serbest bölgeye transfer ederler.
Başbakan’ın yapacağı en önemli ve en hayırlı işlerinden biri bu olacaktır. Bir diğeri National Data Base. İkisi de çok düşük maliyetle, kısa zamanda büyük katmadeğer ve prestij sağlayacak iş. Bir diğeri de know-how oluşturmaya yönelik senaryolar hazırlamak üzere Türkiye’nin beyin envanteri ve akademik envanterini çıkartmak.
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek mi bu konuya sahip çıkar, yoksa Ali Babacan mı, ya da SGK’dan sorumlu Ömer Dinçer mi, bilgi ve bilişimden sorumlu Mehmet Aydın mı bilmem ama bu işe birilerinin el atması gerek. Kalkınma, hukuk, barış için “topyekun bir seferberlik”e ihtiyaç var. Bankacılık güçlenirse, sigortacılık da güçlenir. Milli Reasürans da güçlenir. Paranız olursa, SGK sorununu da daha kısa sürede çözer ve devreder, kurtulursunuz. Yoksa geliri giderinin % 40’ını zor karşılayan bir kamu kuruluşu ile, Türkiye bu ve benzeri kamburlarla yol alamaz.
Bu işi “kara para ile mücadele”den ve bir seferlik para transferinden ibaret bir iş gibi görmemek gerek. Bu, Türkiye için tarihi bir fırsattır.
Ali Babacan’ın İstanbul’u uluslararası bir finans merkezi yapmak konusundaki yaklaşımı aslında Türkiye’nin geleceği açısından son derece önemli. Ancak bunun için yapılması gereken birçok şey var ve bu konunun bakanlıklararası bir mutabakatla ve bir devlet politikası olarak ele alınması gerek. Bu anlamda önemli bir teknik altyapının ve hukuki güvencelerin oluşturulması gerekiyor. Para ile birlikte, menkul değerler borsası, değerli taşlar ve altın borsası, emtia borsasının da zaman içinde yeniden yapılandırılması gerekiyor.
Selam ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, Vakit, 2009-10-05)

AB’nin Tatsız Şeker Baskısı

Türkiye Şeker Sanayi İşçileri Sendikası (Şeker-İş) Genel Başkanı İsa Gök, Türkiye’nin pancardan şeker üretimini terk etmesi için her türlü oyunun oynandığını ileri sürerek, “Türkiye olarak bizim yönümüz 42 senedir Avrupa Birliği’ne dönük. Bir gün AB’ye adım atmak istersek eğer, 2015 yılından sonra AB’nin söyleyeceği söz şu; şeker sektöründen çekilin diyecekler” dedi.

İsa Gök, Türkiye’nin pancardan şeker üretimini terk etmesi için her türlü oyunun oynandığını belirterek, “Avrupa Birliği şeker sektörü için ‘Birlik içinde ülkeler arasından 6 tanesi pancardan şeker üretebilir. Diğerleri pancar şeker sektöründen çekilmek zorunda’ diyor” diye konuştu.

Şeker-İş Sendikası Elbistan Şubesi tarafından düzenlenen toplantıya katılan Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı İsa Gök, Türkiye’de şeker sektörü üzerinde oynanan oyunların 2001 yılında Şeker Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile birlikte başladığını savunarak, sendika olarak buna dur demek için mücadele ettiklerini ve başarılı olduklarını belirtti.

“ŞEKER SEKTÖRÜ BİTİRİLMEK İSTENİYOR”

Dünyanın hiçbir yerinde şeker fabrikalarının kişilere ait olmadığını, Türkiye’de yapılmak istenen özelleştirme çalışmalarının ise pancar şekeri sektörünü bitirmeye yönelik olduğunu öne süren Gök, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye olarak bizim yönümüz 42 senedir AB’ye dönük.

Bir gün AB’ye adım atmak istersek eğer, 2015 yılından sonra AB’nin söyleyeceği söz şu; şeker sektöründen çekilin diyecekler. Pancar üreticisine sen pancar ekme diyecekler. Buğday ek, arpa ek, ne ekersen ek diyecekler. Biz seni destekleriz, yeter ki pancar ekmeyi unut diyecekler. Türkiye’nin tavrından bahsetmek istiyorum. 20’ye yakın kapatılacak fabrikamızın sadece yatırım değeri 3 milyar doların üzerinde. Aşağı yukarı 1 milyar dolarlık ithalat yapmak zorunda kalacağız. 2,5-3 milyar dolarlık katma değerimiz kaybolacak. 130-140 bin dolayında istihdam kaybımız olacak.

Bunun önünde durabilecek tek güç sizlersiniz. Bugüne kadar attığımız her adımı, çizdiğimiz her stratejiyi başarıya ulaştırdık. Bugünden sonra da ulaşmamızın tek sebebi sizler olacaksınız. Eğer sizler gayretli olursanız, bizler gayretli olursak Türkiye’deki şeker sektörü özelleştirmesinin yanlış olduğunu, dünyada kişilerin, şahısların bu fabrikalara sahip olmadığını görürüz. İşte Fransa, özelleştirmesini tamamladı, şahıslarla özelleştirme olmaz, çünkü bu münavebeli bir ürün terk ettiler, yeniden çiftçi kuruluşlarına devretmeye başladılar. ABD’de şahsa ait bir tane şeker fabrikası yok.

Türkiye’de neden şeker fabrikaları özelleştirilmek isteniyor, ben hâlâ bunu anlamış değilim. Türkiye çok şey kaybediyor, bunu biz anlatmak mecburiyetindeyiz. Şeker sektörünün katma değerini paylaşan herkese anlatmak mecburiyetindeyiz. Mutlaka ve mutlaka bu özelleştirmeyi engellememiz gerekiyor.”

(Timeturk, 09-2009)

CHP İŞ’ini Bilir

ANA MUHALEFET HOLDİNG

Siyasetini gerilim politikası üzerine oturtan ve bu haliyle her seçimde düşüş yaşayan CHP, yüzde 28′ine ortak olduğu İş Bankası ile faizcilikten büyük paralar kazanıyor. İş Bankası’nın 2009 İkinci Çeyrek Raporu’nda yer alan bilgilere göre CHP faiz işlemlerinden büyük paralar kazandı.

İŞ BANKASI’NDAKİ PAYI 3,1 MİLYARI BULDU

Rapora göre, İş Bankası Ocak 2009′dan bu yana aktif büyüklüğünü Aralık 2008′e kıyasla yüzde 6,7 oranında arttırırken, özkaynaklarını ise yüzde 18,2′lik bir artışla 11 milyar 170 milyon liraya yükseltti. Böylece CHP’nin sadece İş Bankası’ndaki varlığı 3 milyar 177 milyon liraya ulaştı. Banka bu iştiraklerden 322 milyon lira temettü geliri elde ederken, CHP de 90 milyon 160 bin liralık temettü gelirinin sahibi oldu.

CHP’NİN FAİZ GELİRİ 1,4 MİLYAR LİRA

Faiz gelirinde 2008 yılının aynı dönemine göre önemli bir artış sergileyen İş Bankası, 2009 Ocak-Haziran döneminde 5 milyar 274 milyon 73 bin liralık faiz geliri sağlarken, CHP’nin faiz gelirinden payına düşen gelir ise 1 milyar 476 milyon 740 bin lira oldu.

ANA MUHALEFET’İN KÂRI YÜZDE 18,8 ARTTI

CHP’nin karlılığı da 2008 yılının aynı dönemine göre yüzde 18,8′lik bir artış gösterdi. Böylece İş Bankası’nın net dönem karı 1 milyar 370 milyon liraya ulaşırken, CHP de bu kardan 383 milyon 600 bin lira pay aldı.

134 MİLYON DOLAR BORÇLANDI

İş Bankası’nın 2009 İkinci Çeyrek Raporu’nda kurumun “en çok tercih edilen özel banka olma” özelliğinin devam ettiği vurgulanırken, aldığı sendikasyon kredileri hakkında da bilgi verildi. Raporda, “İş Bankası’nın mevduat büyüklüğü yüzde 4,6 oranında artarak 66.479 milyon TL’ye yükselmiştir. Bankanın Türk Parası tasarruf mevduatındaki artış oranı ise yüzde 5,6 oranında gerçekleşmiştir. Mevduat dışındaki kaynaklardan da istifade eden banka, ticaretin finansmanı amacıyla Mayıs ayında 255 milyon USD ve 225 milyon EURO tutarında olmak üzere iki ayrı dilim halinde 1 yıl vadeli ve 1 yıl vade uzatma opsiyonlu sendikasyon kredisini ise en uygun maliyetle temin etmiştir” denildi. Böylece CHP İş Bankası’ndaki ortaklığından dolayı uluslararası piyasalara 134 milyon dolar borçlanmış oldu.

***

CHP İŞ’ini Bilir

İş Bankası ortaklığı ile dünyada hiçbir örneği olmayan siyasi bir parti konumundaki CHP, bankanın iştiraklerinden dolayı da tuhaf bir mali yapıya sahip bulunuyor. Bu çerçevede CHP, İş Bankası’ndaki yüzde 28′lik ortaklık payı üzerinden GSM operatörü Avea, Bayındır Hastaneleri, Fora Zeytin, Türkiye Şişe Cam ve Nemrut Limancılık gibi pek çok şirkette İş Bankası ortaklığının içindeki yüzde 28′lik payı oranında söz sahibi bulunuyor.

SELE ZEYTİNİ ÜRETİYOR

CHP’nin iştiraklerinden birisi olan Balıkesir’deki Fora Gıda, tüm zeytin ürünlerini üretebilen tek marka olmasıyla piyasada tanınıyor. Fora’nın ürünleri arasında; zeytinyağı, siyah zeytin, yeşil zeytin, dilimli, dolgulu, çizik, marineli, ezme, çekirdeksiz zeytin bulunuyor.

CHP’NİN 12 MİLYON “ABONESİ” VAR

Cep telefonu operatörü Avea’nın ödenmiş sermayesinde yüzde 14′lük ortaklığı bulunan İş Bankası, pazarın yüzde 17’sine sahip bulunan operatörle 12 milyon cep telefonu abonesini kontrolünde tutuyor. CHP de, İş Bankası’nın yüzde 14′lük hisse bloğunun yüzde 28′ini elinde bulundururken GSM piyasasında önemli bir aktör olarak varlığını sürdürüyor.

İRAN’IN CAMLARI ANA MUHALEFET’TEN SORULUR

CHP’nin en büyük iştiraklerinden birisi olan Türkiye Şişe Cam Sanayi ise onlarca ülkeye yaptığı cam ve cam ürünleri ihracatı ile dikkat çekiyor. Bulgaristan, Çin, Güney Kore, İtalya, Rusya, İspanya, Arnavutluk ve Gürcistan, ihracat yapılan ülkelerden başlıcalarını oluşturuyor. İç politikada sık sık “Türkiye İran olmayacak” söylemini dillendiren CHP, Şişe Cam üzerinden bu ülkeye ihracat yaparken, İran’ın cam pazarının yüzde 30′unu elinde bulunduruyor. CHP’nin İslam ülkeleri ile ilişkileri ayrıca Arap-Türk Bankası ortaklığıyla da devam ediyor.

İŞ’TE CHP’NİN İŞTİRAKLERİ

İş Bankası ve CHP’nin işbirliğinde oluşturulan iştirakler şu firmalardan oluşuyor: İşbank GmbH, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası, Anadolu Sigorta, Anadolu Hayat, Milli Reasürans, İş Dublin, İş Finansal Kiralama, İş Gayrimenkul, İş Yatırım, Türkiye Şişe Cam, Camiş, Çayırova Cam, Avea, İş Net, Antgıda, Bayındır Hastaneleri, Kültür Yayınları, Nemrut Liman, Trakya Yatırım.

(M. Fatih Erdoğan, Vakit, 8-2009)

***

CHP´nin ´doğrudan bağlı´ şirketleri!

İş Bankası ortaklığı nedeniyle Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası´nı ihlal eden CHP, Banka aracılığı ile 32 şirkete de doğrudan, 87 şirkete ise dolaylı olarak ortak. İşte o şirketlerin listesi

CHP yalnız İş Bankası´nın değil, bu bankanın iştiraklerinden dolayı iki bankanın daha ortağı durumunda. CHP, İş Bankası aracılığıyla aralarında iki banka, lastik sanayi, finans kuruluşu ve cam sektörünün de bulunduğu 32 şirkete doğrudan, 87 kuruluşa ise dolaylı olarak ortak. İş Bankası´nın yüzde 28.1´ine sahip olan CHP, Anayasa´nın 69. Maddesi´ni, Siyasi Partiler Yasası´nın da 67. Maddesi´ni ihlal ediyor.

Bankaya ortaklığı oranında İş Bankası´nın doğrudan iştiraki olan 32 işletme ile dolaylı iştiraki olan 87 kuruluşta da pay sahibi olan CHP, finans kesiminden iletişime, cam üretiminden yabancı banka ortaklığına kadar ticaretin her alanında faaliyet gösteriyor.

BİR DEĞİL 3 BANKANIN ORTAĞI

İş Bankası´nın yüzde 28.1´ine ortak olan CHP´nin aynı zamanda banka zengini olduğu ortaya çıktı. CHP aynı zaman da İş Bankası´nın doğrudan iştirakleri olan Arap-Türk Bankası ile Türkiye Sınai Kalkınma Bankası´nın da ortağı olduğu belirlendi. İş Bankası´nın bu iki bankada yönetim kurulu üyeliklerinin bulunduğu ve bu isimlerin CHP´li üyelerinde bulunduğu İş Bankası yönetimince belirlendiği öğrenildi.

İş Bankası, Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi´nin bankası olarak da bilinen Arap-Türk Bankası´nın hisselerinin yüzde 20´sine sahip. İş Bankası ayrıca Türkiye Sınai Kalkınma Bankası´nın hisselerinin yüzde 50.10´una da sahip.

BU KADAR ZENGİN PARTİ YOK

Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Adnan Küçük, CHP´nin Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası´na aykırı olan bu tutumunun yıllardır devam ettiğini belirterek, ´Anayasa´nın 69. Maddesi siyasi partilerin ticari faaliyet de bulunmalarını kesinkes yasaklıyor. Benzer hüküm; Siyasi Partiler Yasası´nın 67. Maddesi´nde var. Bankacılık faaliyeti ticari bir faaliyet. CHP, ´Biz bu gelirine dokunmuyoruz Türk Tarih Kurumu´na, Türk Dil Kurumu´na veriyoruz´ diye işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. O nasıl oluyor. Hibe yoluyla. Siyasi Partiler Yasası´na göre hibe vermek de suç. O da siyasi partileri sorumluluktan kurtarmıyor. İş Bankası´nın üçte birine ortak olmak muazzam bir sermayedir. Dünyanın hiçbir yerinde böyle sermaye sahibi bir parti yok. ABD´de dahi banka sahibi başka bir parti yoktur. CHP dışında başka bir parti bir bankaya ortak olsa ne olur, en azından kıyametin küçüğü kopar. Bu nedenle diyorum ki CHP, Türkiye´de özel olarak korunmaktadır´ dedi.

İşte CHP´nin ortak olduğu şirketler

FİNANS GRUBU:
* Arap-Türk Bankası A.Ş.
* İşbank GmbH
* Türkiye Sınai Kalkınma Bankası A.Ş.
* Anadolu Anonim Türk Sigorta Şirketi
* Anadolu Hayat Emeklilik A.Ş.
* Milli Reasürans T.A.Ş.
* İş Dublin Financial Services Plc.
* İş Finansal Kiralama A.Ş.
* İş Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş.
* İş Yatırım Menkul Değerler A.Ş.

CAM GRUBU:
* Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş.
* Camiş Madencilik A.Ş.
* Çayırova Cam Sanayii A.Ş.

TELEKOMÜNİKASYON GRUBU:
* Avea İletişim Hizmetleri A.Ş.
* İş Net Elektronik Bilgi Üretim Dağıtım Ticaret ve İletişim Hizmetleri A.Ş.

SANAYİ VE HİZMET GRUBU:
* Antgıda Gıda Tarım Turizm Enerji ve Demir Çelik Sanayi Ticaret A.Ş.
* Bayek Tedavi Sağlık Hizmetleri ve İşletmeciliği Camiş Yatırım   Holding A.Ş.
* İş Merkezleri Yönetim ve İşletim A.Ş.
* Kültür Yayınları İş-Türk Ltd.Şti.
* Nemtaş Nemrut Liman İşletmeleri A.Ş.
* Trakya Yatırım Holding A.Ş.
* Türk Pirelli Lastikleri A.Ş.

(Yeni Şafak, Behçet Güngör, 2008)

1,01 liralık benzine yüzde 236 vergi

Akaryakıt ürünlerine zammı değerlendiren Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Nazım Kaya, vergisiz perakende fiyatı 1,01 lira olan benzinden yüzde 236 vergi alınmasının, insaf ve izanla izah edilmeyeceğini söyledi.

Kaya ve beraberindeki grup zammın iptali için bugün itibariyle Karaköy’deki Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanları Grup Başkanlığı önünde ”7/24 indirim nöbeti” başlattı.

Nazım Kaya, burada basına yaptığı açıklamada, bu eylemin bir uyarı eylemi olduğunu, vergiler ve özellikle akaryakıt ürünlerinden alınan yüksek oranlı vergiler düşürülmediği sürece yeni kitlesel eylemlerin devam edeceğini vurguladı. Kaya, tüm tüketicileri ”indirim nöbeti”ne beklediklerini söyledi.

Akaryakıt ürünlerinde fahiş dağıtıcı karlarının düşürülmesinin ardından iktidar tarafından, akaryakıttan alınan ÖTV bedellerine zam yapıldığını hatırlatan Kaya, 95 oktan kurşunsuz benzinden alınan verginin 20 kuruş zamla 1,6915 lira, dizel motorindeki ÖTV’nin 15 kuruş zamla 1,545 lira olduğunu kaydetti.

Pompa fiyatlarına zammın benzinde 23,6 kuruş, dizel motorinde ise 17,7 kuruş olarak yansıdığını söyleyen Kaya, ”3,19 lira olarak satılan 95 oktan kurşunsuz benzin için tüketicinin ödediği vergi 2,18 lira yani vergisiz perakende fiyatı 1,01 lira olan benzinden yüzde 236 vergi alınması insaf ve izanla izah edilmeyeceği gibi Anayasa’nın 73. maddesinde yerini bulan ‘Herkes mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür’ hükmüne açıkça aykırıdır” diye konuştu.

Tüketicilerin eylemin yapıldığı yerde üzerinde ”Dikkat bu araç dünyanın en kazık yakıtını kullanıyor” yazılı bir araç bulundurulurken, gruptan bir kişi elinde bir kazık taşıdı.

(AA, Temmuz 2009)

Küresel ekonomik krizin derin sebepleri

Dünyanın bugünkü haliyle, Batı hızla bir enkaza dönüyor, tarihe mal ettikleri, Nobel ödülleriyle onore ettikleri iktisatçıların marifetiyle kurdukları ekonomik sistem tel tel dökülüyor.

Çok güvenilen, yıkılmaz kale sanılan uluslar ötesi bankaların her gün biri devlet kontrolüne geçiyor.

ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi Batı dünyasını temsil eden ülkeler, krizle baş etme konusunda acz içinde kıvranıp duruyor. Eskiden neredeyse dünyalı bile saymadıkları Çin ise Batı`yla kıyaslanamayacak ölçüde rahat durumda. Hindistan`ın yıldızı yükseliyor.

Batı`da merkez bankaları hazine yetkilileri ve hükümetlerin krizi dindirmeye yönelik her hamlesi boşa çıktı. Herkes panik içinde. Süslü bir deyimle likidite krizi diye adlandırdıkları parasızlık, bankaların, sigorta şirketlerinin belini büktü. Parasız kuruluşları fonlayan devletin kendisi likidite sıkıntısı çekmeye başladı. Peki, bu malî felâket niçin oldu?

ESAS SEBEBİ:

Tarih boyunca en çok lanetlenen bir kavram iken her devirde insan ve toplum hayatını en çok etkileyen bir unsur olmuştur, faiz. Ama faize ilişkin en önemli gerçek, kapitalist liberal ekonominin temel taşı olduğu veya yapıldığıdır.

Dünyanın en başarılı yatırımcıları küresel finans krizinin teşhisinde birleşiyor: Bugünkü kriz, ekonomideki son 25 yılın köpüklenmesinden (buble) doğmuştur. Köpüklenmeyi oluşturan ise, modern finansın bel kemiği konumundaki doğurgan ve spekülatif faizdir.

Kıymetli evrak hukukundan yararlanan faizli enstrümanlar piyasalarda sınırsız defa dolanım imkânı bulur. Trilyonları bulan bono piyasaları, ekonomideki her faiz değişikliğinde dalgalanır; yüz milyar dolarlar birkaç saat içinde bazılarınca kazanılır, bazılarınca kaybedilir.

Faiz, modern ekonomilerin âdeta hücrelerine kadar işlemiştir. Faizle alâkasız gibi görünen finansal işlemlerin hepsi dolaylı olarak faize bağlıdır. Meselâ, vadeli kontratlarda spot fiyat ile vadeli fiyat arasındaki farkı tayin eden faizden başka bir şey değildir. Faizin sadece bir puan yükselmesi, bir devletin borç stokunu durup dururken, yukarılara çeker, bir puan inmesi ise alacaklıyı zarara uğratır.

Özetle, faiz sunî işlemler oluşturarak ve doğası gereği her bulaştığı muameleyi spekülasyona çevirerek finans hayatını kimileri için saadet, kimileri içinse felâket kapısı haline getirir. Böyle bir sistemin kriz üretmesine neden şaşılır ki?

AMACINDAN SAPAN FİNANS KURUMLARI

Küresel ekonomik krizin bir diğer önemli sebebi, amacından sapan finans kurumlarıdır.

Bankaların ve diğer finans kurumlarının asıl gayesi, iş hayatının ihtiyaçlarını karşılamaktır. Faaliyetlerini iş hayatının ihtiyaçlarıyla sınırlayan finans, normal fonksiyonunu icra eder. Basit bir örnek verelim.

100 bin dolarlık bir sipariş alan ihracat şirketi hiç öz kaynak kullanmasa dahi toplam maliyetini karşılayacak kadar, söz gelimi 90 bin dolar kredi kullanırsa bu borcu faizi ile birlikte yaptığı dış satımın bedeli ile geri ödeyebilir. Bu olayda kreditör banka şirketin öz sermeye noksanını telafi etmiş, karşılığında şirket kârının bir bölümünü faiz olarak kendi hesabına kaydetmiştir.

Ancak, maalesef finans âlemi insani hırsın en zor kontrol edilebildiği faaliyetlerdir. Nitekim, banka ve finans sistemi bu doğal çalışma alanının bilhassa 1980`lerden bu yana dışına çıkarak bir görev ve fonksiyon tecavüzü içerisine girmiştir. Finansal kuruluşlar ile hissedarları ve finans yöneticileri, finansı reel sektörün yardımcısı olmaktan çıkarıp sadece kendisi için yaşayan, kendi kendini besleyen büyüten bir canavar mekanizma haline getirdiler.

Global bankaların medyaya yansıyan sorunlarına baktığımızda, dünyadaki pazar paylarını artırmak, birleşme ve satın almalar yoluyla küresel konumlarını güçlendirmek gibi şeyler görüyoruz.

Bunların hiçbirinin bankaların yasalarda yer alan kuruluş amacıyla, gerçek misyonlarıyla uzaktan yakından alâkası yoktur. Özellikle, ABD`de bankaların hiç de toplumsal ve kamusal olmayan bu tür çalışmaları ekonomi hayatının en popüler ve yaygın faaliyetleri arasındadır.

Kağıt üzerinde, nihaî hedefi tüccar ve sanayiciyi kalkındırmak olan bankaların bu işi ikinci plana attıkları ve kâr sevdasına kapıldıkları açıkça ortada.

KÜRESEL KRİZ DEĞİL KÜRESEL ÜÇKAĞITÇILIK

Tüm bu anlatılanlardan sonra, olup bitenin önemli bir kısmına küresel kriz değil de `küresel üçkâğıtçılık` demek daha doğru olur. Açıkça ifade etmek gerekirse, global finans krizinin en başından itibaren sahtekârlık vardı. Kâr üzerinden prim alan CEO`lar işsiz güçsüz, parasız on binlerce insana mortgage kredisi vererek primlere kondular. Aslında, ahlâkî zaaf gösterenler arasında, hiçbir işi, geliri ve bir kenarda birikmiş parası olmadığı halde, kocaman rakamlı kredi mukavelelerine imza atan sözde müşterileri de saymak gerekir.

Bugünden geriye doğru bakınca anlıyoruz ki, Temmuz 2007`de patlak verdiği sanılan mortgage krizi, aslında daha önce başlamış, ancak muhasebe oyunlarıyla tam iki yıl kamuoyu ve basından gizlenmişti.

Daha da vahimi, rezalet denetleme şirketlerinin raporlarına yansımadı. Güya bunların görev ve fonksiyonu, yatırımcıyla borçlanan kurumlar arasında sağlam bir köprü kurmaktı. Denetleme firmaları meselâ Türkiye`nin kredibilitesini değerlendirirken, eskiden beri müthiş bir titizlik gösterir ve borca sadakat bakımından eşsiz bir ülke olmamıza rağmen bizi daima riskli ülkeler kategorisinde gösterir. Tuhaftır ki, aynı keskin denetleyiciler banka portföylerinden taşan batak mortgage işlemlerini bir türlü tespit edememiş!

Artık, bu firmalara ve verdikleri notlara inanmak, güvenmek, onları ciddiye almak mümkün mü? Bizdeki popüler bir tekerlemeyle, et de kokmuş, tuz da.

Rezalet devletin bu işle ilgili ajanı olan (bizdeki SPK benzeri) SEC`ten de gizlenebildi. Bu arada finans piyasalarının temel yasası ve bir ahlâkî zorunluluk olan şeffaflık nosyonu yerlerde süründü. Sisteme güvenen binlerce birey ve merkez bankaları dahil, dünyanın dört bir yanındaki büyük finans kuruluşları alenen, planlı şekilde ve sürekli olarak aldatıldı. Paraları ellerinden ve kasalarından hiç acımadan gasp edilerek alındı.

Daha bunun gibi binlerce yalan sözler, uçurulan balonlar, kandırıcı beyanatlar, tutmak değil, tutmamak için verilen vaatler hâlâ devam ederken, dünyanın 100 büyük finansal kuruluşunun batak kredilerden dolayı uğradığı zarar 472 milyar dolan buldu. Bu rakamın çok daha büyüyeceği kesinleşmiş durumda.

Ama, asıl kötüsü, üçkağıtçılık global finansal sistemin ayrılmaz parçası haline geldi. Bu gidişle, finansta kriz hiç bitmez. Çünkü ahlâksızlığın bizzat kendisi bir krizdir ve etik dışı yollarla yürütülen her iş mutlaka kriz üretecektir.

CEO FİYASKOSU

Yaşadığımız küresel ekonomik krizde değinilmesi gereken bir diğer nokta, şu meşhur CEO`lar. Doğrusunu söylemek gerekirse, uluslararası çaptaki CEO (chief executive officer) uygulaması ABD`nin dünyaya ihraç ettiği ayıplı bir maldır.

Nedenine gelince.

1980`li yıllardan sonra, işletmelerin başına getirilen CEO, şirkette âdeta tek kişilik bir sınıftır. Böyle bir mevki her yönüyle işletmecilik kural ve prensiplerine aykırıdır. Meselâ, işletmede icraat ve kontrol faaliyetlerinin birbirinden bağımsız işlevler olduğu, dolayısıyla da farklı kimse veya departmanlar tarafından yürütülmesi gerektiği teoride ve tatbikatta herkes kabul eder.

Şirketin başına konan bir CEO, hem genel müdür hem de yönetim kurulunun yetkilerini haiz olduğundan söz konusu ilke kendiliğinden rafa kalkar. Genel müdür sıfatıyla önce bir öneriyi hazırlayıp yönetim kurulunun onayına sunan CEO, aynı anda yönetim kurulu başkanının koltuğuna oturarak kendi önerisini değerlendirir ve tabii ki her defasında kabul eder.

Böyle bir ortamda, şirketin kötüye gidişi hakkında kimse ikaz yapmak ve işlerin düzelmesi teklifini getirmek cesaret ve arzusunu da gösteremez. Netice olarak, CEO, iki-üç başlı, dört ayaklı, beş elli tuhaf bir yaratık gibidir ve kendisini var eden ABD`li şirketlere uğursuzluk getirdiği gibi, tüm dünyaya zarar vermektedir.

KRİZDE NE YAPMALI NE YAPMAMALI

Krizde şirket yöneticilerinin sakınmaları gereken bir numaralı hata paniğe kapılmaktır.

Panik ve korku sağlıklı düşünmeyi engelleyerek yanlış kararlar alınmasına yol açar. Panik içindeki idareciler ya başlarını devekuşu gibi kuma gömerek önlem almada gecikirler ya da telaşla üzerine yeterince çalışılmamış önlemler alırlar. Sonuçta, her şey eskisinden daha beter hal alır ve korkulan başa gelir.

Kriz, dengelerin altüst olduğu bir durumdur. Piyasalarda arz-talep dengesi, talep aleyhine bozulur. Bunun üzerine bir de şirket sahip ve yöneticilerinin psikolojik dengesi bozulursa krizin olumsuz etkilerine mani olmak imkânsızlaşır.

Tepe yönetimi sağlam bir psikolojiye büründükten sonra, aynı derecede önemli olmak üzere personelin moralini yüksek tutmalıdır. Toplantı aralan daha sıklaştırılmak ve katılımcı sayısı mümkün olduğunca fazla olmalıdır. Krize önlem olarak benimsenen ilke ve politikalar tüm personele çok iyi anlatılmalı, benimsetilmelidir. Hatta tedarikçiler ve müşterilerle de samimi görüşmeler yapılarak, şirketin yeni politikalarından onlar da haberdar edilmeli ve muhtemel sürtüşmelerin önü alınmalıdır.

Ekonomik durumu bahane ederek, çekini senedini ödememek, borçlu şirkete hiçbir şey kazandırmaz ama mutlaka çok şey kaybettirir. Piyasada her şirketin yıllar içinde oluşan bir sicili vardır. Sicilinde ahlâkî zaaf yazan bir firmanın bunu telafi etmesi çok uzun yıllar alır, belki de bu hiç mümkün olmaz. Piyasalar bir zincir gibidir ve şirketler bu zincirin halkalarıdır. Vadesinde ödenmeyen bir borç, domino etkisiyle başka borçların da ödenmemesine yol açar.

Sabit gelirli işçi, memur durgunluktan en fazla etkilenen diğer gruplardan biridir. Bunların geliri maaş ve ücretlerinden oluşur, yani tek kalemdir, giderleri ise çeşitlidir.

Ülkemizde tek maaşın girdiği 5–6 kişilik haneler çok yaygındır. Çekirdek aile henüz Batı`daki kadar yaygın değildir. Geniş aile, kriz ortamında mali bakımdan bir avantajdır. Hane giderlerinin kontrol altına alınması için gider kalemlerinin teker teker listelenmesi ve her kalem için yapılan harcamaların kaydedilmesi çok geçerli bir yöntemdir.

Böylece, lüzumlu olan ve olmayan harcamalar kolayca tespit edilir ve gelirin gider kalemleri arasında dağılımı daha sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilir. Böyle bir liste yapan aile reisi veya ebeveynler, farkında olmadıkları bazı giderleri hiç gerekmediği halde yaptıklarını hayretle tespit ederler.

Hane halkı ve bireyler cephesinde de işbirliği ve moral en önemli unsurdur. Kriz esnasında aile içi bağlar her zamankinden daha güçlü hale getirilmeli, akraba, komşu ve yakın dostlar ziyaret edilmelidir. Bununla birlikte, harcamaların kısılmasına ve tasarruf edilmesine tüm aile üyeleri katılmalıdır.

(SAMİ USLU, Zafer Dergisi)

Kriz Uyandırmak