Muzik calici calismiyor


EKONOMİ

Amerika’da Çiftçilik Sektörü

İneklerin tek sıra halinde salına salına ilerleyip kendilerine mahsus daha genişçe bir alana gelip durması. Onlar durduğu anda başlayan hareketlenme.

Önce memelerinin bulunduğu bölümün makinenin fışkırttığı sıvıyla dezenfekte edilmesi. Sonra lazerlerin yardımıyla vantuzların memeleri bulması. Vantuzların bulduğu memelerden numunelik çekilen ilk süt. Bilgisayarın numuneyi otomatik kontrol etmesi. Sakınca görmez ise sütlerin sağılmasına devam izni vermesi.

Sağılan sütün miktarı, niteliği, hangi inekten elde edildiğinin kayıtlara geçmesi. Sütünü veren ineğin sağıldığı alandan çekilip gene usul usul yerine gitmesi. Bir sonrakinin gönüllü olarak süt vermeye gelmesi.

Amerika’da Pennsylvania’daki süt çiftliğinde gördüklerimizi henüz unutmuş değilim.

Teknoloji, ineklerin boynuna taktığı bir metal ile sanki onları elektronik hale getirmiş. Hayvanların boynundaki çipler sayesinde tüm performansları kayıtlarda. Hayatları, kendilerini sağan robot ile boyunlarındaki çipler arasında geçmekte.

Amerika, insana her şeyi kıyaslama imkânı sağlıyor. Küresel ölçek nedir, bu sorunun yanıtını veriyor. Kendi ülkeniz, Avrupa Birliği ve ABD arasındaki farkları iyice ortaya çıkarıyor.

Bu kıyaslamalardan birini, ortalama tarım işletme büyüklüklerini hatırlatabiliriz. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ortalama tarım işletme büyüklüğü 181 hektar. Avrupa Birliği’ndeki ortalama tarım işletme büyüklüğü 17 hektar. Türkiye’de ortalama tarım işletme büyüklüğü ise 5 hektar. Bu ne demek? ABD dünyayı beslerken, Türkiye’nin dünya piyasasından kopuk kendi boğazı için üretim yapması, AB’nin de ortalarda dolaşması demek. ABD bir buçuk milyon çiftçiyle 227 milyar dolarlık tarımsal üretim yapıyor. ABD’nin yalnızca tarımsal üretimi 227 milyarken bütün Türkiye’nin toplam yıllık üretimi 378 milyar dolar.

Pennsylvania’daki çiftlikte 2400 inek var. Sadece 47 kişi çalışmakta. Günde 70 ton süt üretilmekte. Bu bizim 20, 25 köyün ortalamasına eşit. Kalite farkı da cabası. Yıllık net kar ise 11 milyon dolar. Türkiye ise hala her aileye bir inek vererek ‘refah’ sağlama peşinde.

47 çalışan, 2 bin 400 inek ve yılda 11 milyon dolar net kar nerede, kırık dökük evlerde bir iki inek ile yaşam savaşında ayakta kalma çabası nerede? Şöyle de sorulabilir: ‘Dünyalaşma nedir, mezralaşma nedir?’

Aslında Amerika’da tarımda çalışanlar nüfusun yüzde 1’ini oluşturuyor. 300 milyon insanın yaşadığı, 150 milyon insanın çalıştığı Amerika’da çiftçiler 1,5 milyon kadar. Ama üretimlerinin piyasa değeri 227 milyar dolar.

Türkiye toplam hâsılasının yarısından fazla.

Bu farklılığın nedeni, yukarıdaki işletme büyüklüklerinden kaynaklanıyor. Amerika’daki işletme, hacmi itibariyle dünya pazarına üretim yapabilecek noktadayken, bizdeki 5 hektar, köylümüzün boğaz tokluğuna çalıştığı bir kısır döngüyü işaret ediyor.

Biz henüz pazar için üretim yapar hale gelmemişken, Amerika’da küresel ölçekte üretim yapan gani işletme var.

Tabii Amerikan tarımının bereketli büyüklüğü sadece ölçek ekonomisinden kaynaklanmıyor. Buna uygun duruşundan da kaynaklanıyor. Sadece Amerikan Tarım Bakanlığı’nın araştırma ve geliştirmeye harcadığı para 2,5 milyar dolar.

Washington’daki büyüklüğü ve örgütlenişi bakımından ayrı, bağımsız bir devleti anımsatan tarım araştırma merkezinde, doğanın şifrelerini çözüp, sonra da kendi şifrelerini dünyaya pazarlama eğilimindeler.

Dünya pazarları için üretim yapmaya yönelik bir anlayışın belki de kaçınılmaz bir sonucu bu.

(Mehmet Altan, Sabah, 2006)

Google Türkiye’yi Dikkate Almıyor ve Vergi Vermiyor

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, İnternet Habercileri Buluşması’nda Google ve Youtube’a ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Haliç Kongre Merkezi’nde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla düzenlenen İnternet Habercileri Buluşması’nda internet dünyasının sorunları konuşuldu. Toplantıda gazetecilerin sorularına cevaplar veren Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, gündemdeki konularla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Binali Yıldırım

Bakan Yıldırım, Youtube ve Google’la yaşanan sorunlar ve getirilen yasaklarla ilgili şu değerlendirmeleri yaptı:

“AVRUPA SİBER SUÇLAR SÖZLEŞMESİNİ İMZALAMAYA KARAR VERDİK”

“Buradan ilk defa söylüyorum. Bir ay içinde, Avrupa Siber Suçlar Sözleşmesi’ni imzalıyoruz. Yurtdışından yayın yapan sitelerle ilgili 7 gün 24 saat muhatabımız olacak artık. 46 ülke dahil bu anlaşmaya. Taraf olduğumuz için her türlü bilgiyi paylaşmak zorunda olacaklar. Bu, denetlemeyi de kolaylaştıracak.”

“ATATÜRK’E HAKARET MADDESİNİ ANA MUHALEFET İSTEDİ”

Bakan Yıldırım, Youtube’a getirilen yasak sürecini şöyle anlattı:

“Bursa’da bir çocuk pornografisi olayı vardı. Biz 5651 sayılı internet yasasını 2008’deki bu olay nedeniyle çıkardık. Ama ana muhalefet partisi ‘bu yasanın içine Atatürk’e hakareti de koyalım’ dedi. ‘Koymayalım’ mı diyecektik? Neticede Youtube kapandı. Ama o gün bu gündür diğerleri yüzünden kapatma yaşanmadı, sadece Atatürk’e hakaretten kapatma yaşandı. Ama Youtube temyize gitmiyor, bu yasağı kullanıyor.”

“SİZ GOOGLE’DAN ZENGİN MİSİNİZ? NEDEN VERGİ VERMİYORLAR?”

Bakan Yıldırım, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın Youtube’a girişi yasaklamak isterken arama motoru Google’a ait bazı internet protokolü (IP) adreslerini engellemesiyle ilgili de şunları söyledi:

“Youtube, Türkiye’den girişler azaldığı için Google girişlerini kullanmaya başladı. Kendi IP’lerini bırakıp Google IP’lerini kullanmaya başladı. Arıyoruz, telefonlarımıza bile çıkmıyorlar, muhatap bile olmuyorlar. Bir site bizi esir alamaz. Bir de Türkiye yasakçılar listesinde diye propaganda yapıyorlar.

Vuku bulan işlerle verilen ceza orantısızdır diyebilirsiniz, buna tamam. Peki neden haklarını aramıyorlar? Neden Türkiye’ye tabi olmak istemiyorlar. Neden vergi dairesinin adresini bilmiyorlar? Siz Google’dan zengin misiniz? Siz vergi vereceksiniz, onlar bu kadar reklama rağmen vergi vermeyecekler… Beni yasakçı saysınlar önemli değil. Kimse bu ülkeyi hafife alamaz. İsrail’e özel içerik yapıyor. 28 ülkeye özel içerik yapmışsın. Bize de yap, yapmam. Bunları çıkar, çıkarmam. Türkiye’yi yok sayıyorlar, vergi mükellefi olmak istemiyorlar. Mahkeme karar veriyor, itiraz etmiyorlar. Neden? Çünkü muhatap almıyorlar…”

“IP İŞİNİ ARTIK DEVRALIYORUZ”

Bakan Yıldırım, bir gazetecinin, “Peki öyleyse neden Google’a tr uzantısı verildi” sorusuna da şu cevabı verdi:

“IP işini yakında devralacağız. Eskiden ODTÜ veriyordu tr uzantısını, yakında biz vermeye başlayacağız.”

(Kürşat Oğuz, Haziran 2010)

***

Maliye, Google’a 71 MİLYON TL ceza kesti

İnternette arama motoru piyasasının 1 numaralı şirketi Google’a yapılan vergi denetiminde şirketin Türkiye’de aldığı ilan ve reklama karşılık yurtdışından fatura kestiği belirlendi.

Google’a 71 milyon TL ceza kesildi.

İstanbul Vergi Denetmenleri bürosuna bağlı vergi denetmenlerince internet arama motoru Google hakkında yapılan soruşturma tamamlandı. Yapılan inceleme sonunda Google şirketine 71 milyon TL tutarında vergi cezası kesildi. Türkiye’de hızla büyüyen internet reklamcılığı pazarında Google’ın en büyük paya sahip olduğu belirtiliyor. Vergi denetmenlerinin Google Ireland şirketinin Türkiye’deki firmaların reklam ve ilan işlerini Türkiye’deki temsilcisi olan Google Reklamcılık ve Pazarlama Ltd Şti. aracılığı ile yaptığını, ancak işi sanki temsilci aracılığıyla değil de doğrudan doğruya kendisi yapmış gibi göstererek bu ilanların faturasını yurtdışından kesildiğini tespit ettiği öğrenildi. Denetmenler bir süredir Google’da reklamlarını yayınlayan şirketlerden bilgi topluyordu. Yapılan incelemede faturanın Türkiye’deki şirket yerine yurtdışındaki şirket tarafından kesilmesinin ödemeyi yapan firmalara fark doğurmayacağını, ancak ödemenin Türkiye’deki firmadan kesilirse verginin Türkiye’de vergi dairesine ödeneceğini, bunun da Türkiye yönünden vergi kaybı anlamına geleceğini ortaya koyuyor.

TÜRKİYE’DE ÖDEMEK ZORUNDA

Google’a kesilen vergi cezası, Gelir Vergisi Yasası’nın 7′nci, KDV Yasası’nın 11, 12 ve 16′ncı maddelerine dayanıyor. 7′nci madde’ye göre Türkiye’de temsilciliği bulunan şirket Türkiye’de vergi mükellefi olarak kabul ediliyor. Buna göre ulusalararası şirketlerin Türkiye temsilcileri, Türkiye’de elde ettikleri gelirlerin vergisini burada ödemek zorunda.

(Kasım 2009 )

Serbest Piyasa

“Serbest piyasa” nedir ben size söyleyeyim: Siz Amerika’da Türk malı görebilir misiniz gidin bakın: Bazı büyük alışveriş merkezlerinde bir tek Türk malı görürsün, Ülker Bisküvi. Dünyanın her yerinde var.  Ama, en adi tüm Amerikan mallarını, şimdilerde, oradakinden daha yüksek fiyatlarla Türkiye’de bulursun. O halde, “serbest piyasa” ne demek oluyor? “Onlar bize istediğini satsın, bizden hiçbir şey almasın, kotalar koysun” demek herhalde. Böyle serbest piyasa mı olur? Böyle enayi memleketi nereden bulacaklar? Başka ülkeler “karşılıklılık ilkesi”ne dayanmayan ilişkilere razı olmuyor.

Yabancı sermaye gelince Türkiye kalkınacaktı, kalkındık. Amerikan hamburgercileri çoğaldı. Amerika’nın işe yaramaz moloz mallarını doldur, hem kültürün, sıhhatin bozulsun millet olarak, hem de Amerikan şirketleri bu işten para kazansın. Gele gele böyle bir yabancı yatırım geliyor; üstelik bir gelirse, bin götürüyor.

Dolayısıyla iktisat her gün biraz daha batıyor, batmaması mümkün değil. Yani siz şimdi hiçbir şey üretmiyorsanız, gitgide sadece dışarıdakilerin malını pazarlıyorsanız, reklamını yapıyorsanız, gençler de bu işler için yetiştiriliyorsa (boyuna alıyorsun, hem de borçla; satacak bir şey yok, tesadüfen arada bir olsa bile almıyorlar ve bitiyor işin), bu durumda batmaman mümkün değildir;

Bir Ülkenin İktisadı Üç Günde Nasıl Çökertilir?

Borsaya sıcak para geliyor ya dışarıdan, borsa yükseliyor. Bu işler Türkiye’de yeni olduğu için millet ne olduğunu anlamıyor. Böyle ufak borsayı birkaç kişi yönlendirebilir. Gayet kolayca. Şimdi o para gelince, bizim dışarıdan ayarlı basın, “Vay işte Borsa çıkıyor!” diye milleti heveslendirir. Garibanlar da gidip oraya paralarını koyuyorlar. Ama, borsa yükseldiği zaman bir miktar veya batırmak istedikleri zaman hepsini birden yabancılar çekip götürüyorlar. Milyarlarca dolar, zavallı milletin parası şak diye gidiyor. Yani götürülen para kimden çıkıyor? Vatandaşın oraya koyduğu ufak tefek paralardan çıkıyor. Hatta bu, her ülkede böyle olur. Birileri kazanıyorsa birileri kaybediyor demektir. Kazanan birkaç kişi, kaybeden de milyonlarca insan. Bunun kaidesi budur.

Mesela banka hortumlanıyor, zarara uğruyor, yani batıyor, mevduat sahiplerinin bütün mevduatlarını devlet üstüne alıyor. Devlet ödüyor. Onun için bankaların battığını millet pek farketmedi. Amerika’da bir banka battığı zaman, nitekim 1992’de Amerika’da bin tane banka battı, bütün millet o bankalar önüne yığıldı, isyanlar çıktı, ortalık birbirine girdi. Bizde böyle bir şey görmedik. Niye? Çünkü bütün mevduat sahiplerinin parasını devlet taahhüt ediyor. Hatta bankanın başka kuruluşlara olan borçlarını bile üstüne alıyor. Böyle kanun hiçbir yerde yoktur.

Amerika’daki bankalarda teminat eskiden 50 bindi, sonra 100 bin dolar oldu. 100 bin dolara kadar mevduatın sigortası vardır. Devletin arkasında durduğu. Ona ayrı sigorta olarak fon ayrılmıştır. Yani her banka sigortaya prim öder, onlar durur, devlet onu tutar. Ve böyle battığı zaman senin 200 bin dolarlık mevduatın varsa, 100 bin dolar kadar bu sigorta sana öder. Hiçbir yerde bankanın zararlarını, batmasındaki durumu tamamıyla devletin, yani milletin cebinden, destekleyip yerine koyduğu bir ülke yoktur. Bu kanunlar daha önce çıkmış, ayarlanmış. Ne demektir bu? “Gel, bankayı soy, hortumla!” demektir. Teşviktir.

Para nerede? Bu parayı saklamak mümkün değil. Araştırsak başka bir ülkeye gitti. O ülkeye resmi bir müracaatta bulunursun. “Bizim şu kadar paramız senin şu bankanda duruyor” diye. Bunu bulmak kolaydır. Onun sana iade edilmesi gerekir. Hiç böyle bir laf yok, paranın nerede olduğunu soran yok. İsteseler bulurlar. İnek nerde? Dağa kaçtı. Dağı alacak dolap yapılmadı daha. Yurt dışında bir iki ülkenin bankalarında ama, soran yok.

(Hedef Türkiye, Profesör Dr. Oktay Sinanoğlu)

Şehirler İnsan İçin mi, Araba İçin mi?

II. Cihan Harbinde savaş araçları üreten A.B.D. dev oto sanayii, özellikle GM (General Motors) şirketi, 1947’den sonra fabrikaları atıl kalmasın diye araba işini yaymaya, halkta bir araba tutkusu yaratmaya karar verdiler. O zamana kadar A.B.D.’nin her tarafı tramvay (kendi tabirleriyle “trolley”) ağlarıyla örülüydü. O kadar ki, taa Pasifik Ummanı kıyısı Kaliforniya’dan doğuda Atlas Ummanı’na kadar tramvay değiştire değiştire gidilebilirmiş. GM şirketi ufak tramvay şirketlerini birer birer satın alıp sonra da iflas ettirmiş, tramvay raylarını söktürmüş.

Çocukluğumda İstanbul’un da her iki yakası tramvay ağları ile örülüydü. Bağdat Caddesi’nin kenarından Bostancı’ya dek tereyağı gibi kayıp giderdin. Ne seyrüsefere mani olur, ne bir şey. Şimdi aynı caddede lüküs arabasının içinde dur kalk, dur kalk sinir buhranları geçireni bir yandan, yağmurda çamurda otobüs dumanlarından boğulan, perişan bekleşenlere bir yandan insanın acıması geliyor.

İşte hesap sormaya sormaya bu hallere gelindi. Şimdi İstanbul’da arabası olan perişan, olmayan perişan.

Amerika bile sonunda toplu taşımacılığa, demiryollarına pay ayırmaya bugünlerde mecbur kalmaktadır. New York dahil bütün şehirlerinde araba keşmekeşini önleyici yönetim tedbirleri zaten çoktandır vardı. Bizde ise İstanbul, Ankara gibi şehirler bile böyle herhangi bir tedbire rastlanmıyor.

Bir an evvel bazı tedbirler alınmazsa şehirlerimiz toptan kilitlenecek, insanlar çıktı (egzoz) gazlarından topyekün zehirlenecekler. Zaten şimdiden işe 1-2 saatte ancak gidiliyor. Sadece bunun verdiği iktisadi zararın haddi hesabı yok. İktisatçılarımız niye bu zararın mali boyutunu oturup hesaplamıyorlar? Mühendisler niye karayolunun bir kilometresi maliyetine 5 km demiryolu yapılacağı gibi hesapları yapıp halkın gözünün önüne sermiyorlar? Niye tercihli otobüs yolundan bir hafif tramvay hattı geçirilmiyor? Niye araba otobüs kısıtlanıp böyle tramvaylar yapılacağına çok daha fazla maliyeti olan yer altı (“metro”) düzeni için yıllarca uğraşılıyor? İstanbul’da sahiller doldurulup geniş otoyolları yapılırken niye az yer kaplayan raylar da konulmuyor? Yakıt artışları azalmasın, araba ithaline dokunulmasın, ahali araba alışkanlığından sapmasın diye mi?

Unutmayalım ki, neftyağı üretimi neredeyse olmayan bir ülkenin insanlarını oyuncak sevdası gibi arabalarla meşgul eder, kaynaklarının önemli bir kısmını dışa yakıt ve araba parçaları için aktarırsanız, o ülkenin ileriye dönük, onu önemli bir dünya devleti yapacak temel yatırımları yapmasını da engellemiş olursunuz. İşte öyle bir ülke sonunda bütçesinin yüzde kırkını (sonra daha da fazlasını) dış borç faizlerine öder, varını yoğunu, fabrikalarını, santrallerini, limanlarını ve hatta vatan toprağını yabancılara satar, gençlerinin eğitimini bile İngiliz gibi insanlıktan uzak, hunhar milletlere havale eder, sonra da tarihten silinip gider.

(Hedef Türkiye, Profesör Dr. Oktay Sinanoğlu)

Darbenin En Kritik Meyvesi

OYAK, 27 Mayıs darbesini yapan Milli Birlik Komitesi tarafından 3 Ocak 1961 tarihli 205 sayılı kanun ile kuruldu. OYAK’ın kuruluş gerekçesi, TSK mensuplarının istikbal endişesinden kurtarmaktı. Kanun gerekçesinde bu durum şöyle ifade edildi: “Ordu mensuplarının kendi içlerinde ve kendi malî imkânlarıyla bir dayanışma suretiyle istikbal endişesinden kurtularak maddî ve manevî huzura kavuşmalarını temin maksadıyla Ordu Yardımlaşma Kurumu Kanun Tasarısı hazırlanmış bulunmaktadır.” Darbeyle kurulan OYAK, bugün 60′tan fazla şirket ve iştiraki, oluşturduğu değer ile büyük bir holding haline geldi. Hemen hemen her sektörde faaliyet gösteren iştirakleri, vergi muafiyeti sayesinde özel sektörü kısa sürede solladı. Emekli Korgeneral Yıldırım Türker’in başında bulunduğu OYAK’ın, 241.048 üyesi, 9,640,5 milyar TL’lik nakit varlığı bulunuyor.

OYAK ayrıca TSK mensuplarından para da kesiyor. OYAK’ın TSK mensuplarından yapılan kesintiler ile iştiraklerden elde edilen kârlarla mal varlığı dudak uçuklatıyor. Yedek subaylardan yapılan kesintilerin akıbetinin belirsizliği ise en çok eleştirilen konuların başında geliyor.

OYAK, 205 sayılı kanunundan kaynaklanan pek çok ‘malî imtiyaza’ sahip. İhale vermede Kamu İhale Kanunu dışında olmak isteyen yani “kamu” değil “özel” şirket gibi davranmak isteyen OYAK; vergi vermeye gelince ise tam tersini savunuyor ve “kamu” statüsünde olduğunu savunup korkunç vergi muafiyetlerinden yararlanıyor.

(www.aktifhaber.com, Temmuz 2007)

İsrail Kurşunu Sizin Cebinizden

İçtiğiniz sigara, çocuğunuza yedirdiğiniz cips, yemeğinize doğradığınız taş gibi domates ile hiç farkında olmadan İsrail terörüne maddi destek sağlıyor olabilirsiniz.

Küçücük bir ülke dünyaya dehşet saçan silahların, ordunun finansmanını nasıl sağlıyor dersiniz?

Büyük abisinden, açık gizli birçok devletten destek gördüğü kesin. Ama işin bir de görünmeyen boyutu var.

Bizim satın aldığımız ürünlerle dönüyor bu para çarkı. “Hijyeniktir”, “sıhhidir”, “güvenilirdir” diye pazarlanan uluslararası markalar kazandıkları para ile İsrail devlet terörünü senelerdir destekliyorlar.

Tüketiciler Birliği daha önce İsrail’e destek verdiğini bildirmiş bazı markaların listesini yayınlayarak bu markaları boykot çağrısı yaptı. Aşağıda yayınladığımız bu listeyi biz biraz daha genişletiyoruz. İsrail terörüne para sağlamamak için şunlara dikkat edin:

Marketlerden alışveriş etmeyin. Pazar, bakkal veya üreticinin kendisinden alışveriş edin. Büyük alışveriş merkezlerinden değil, küçük üreticilerden alışveriş yapın. Köylerden ürün getirtin.

Uluslararası markaların ürünlerini satın almayın. Bu bir gofret markası da olabilir, elbise markası da. Sadece yerli ürün kullanın. En iyisi, fazla tüketmeyin.

İlaç içmeyin, kozmetik ürünü kullanmayın, bebeğinizin o tertemiz vücudunu temizlemeniz için satılan ürünleri almayın. Saf zeytinyağı sabunu ve saf zeytinyağı bebeklerin her türlü temizlik ve bakım ihtiyacını karşılar.

Yerli tohumdan yapılmış meyve sebze dışında hiçbir meyve sebzeyi satın almayın. O tatsız domatesleri yemeyerek hiçbir şey kaybetmezsiniz; vücudunuz da size teşekkür eder.

Genetik yapısı değiştirilmiş ürün içeren yiyecekleri yemeyin. İçinde mısır şekeri (nişasta bazlı sıvı şeker- NBSŞ) bulunan gofret, çikolata, kek, hazır baklava, meyveli yoğurt; soya yağı bulunan cips, çikolata, ekmek üstüne sürülen fındıklı çikolata kreması, hazır yiyecek; kanola yağı, mısır yağı, margarin kullanmayın.

Ülkemizde her şehirde, her semtte şubesi bulunan uluslararası derneklere üye olurken bir kere daha düşünün. Üyelik aidatlarınızın hangi ülkeye gittiğini bir düşünün.

İşte Tüketiciler Birliği’nin “Cephane bizden değil” diyerek hazırladığı boykot edilecek ürünler listesi:

• Frito Lay firmasına ait: Lay’s, Doritos, Cheetos
• Danone firmasına ait; Hayat Su, Evian Su, Danette, Danino, Danone, Activa
• Elite Cafe,
• Unilever firmasına ait: Becel, Flora, Lipton, Calve, Knorr, Algida, Magnum, Carte D’or, Axe, Rexona, Signal, Dove, Lux, Omo, Vim, Cif, Domestos
• Philip Morris firmasına ait: Marlboro, L&M, Chesterfield, Parliament, Virginia Slims, Lark, Muratti
• British American Tabocco firmasına ait: Dunhill, Kent, Pall Mail, Viceroy, Lucky Strike
• Coca Cola firmasına ait: Cappy, Coca Cola, Fanta, Sprite, Nestea, Turkuaz, Schvveppes, Damla Su, Doğadan, Sen-Sun
• Pepsi Cola firmasına ait: Tamek, Pepsi Cola, Yedigün, 7Up, Fruko, Aquafina
• Starbucks
• Johnsons&Johnsons
• Mc Donald’s
• Burger King
• Kentucky Fried Chicken (KFC)

Tüketiciler Birliği’nin açıklaması ise şöyle: “Boykot sürecinde İsrail, ABD ve İngiliz milliyetine sahip veya bu ülkelerdeki firmalarla iş ortaklığı ve işbirliği içinde olan firmalar, bu ülkelerin simgesi haline gelmiş dünyaca bilinen markalar veya açıkça silahlı kuvvetlere fon aktardıklarını açıklamış olan firmaların tespit edilerek boykot listesinin güncellenmesine devam edilecektir.”

(www.iyilikguzellik.com, 2010)

Durdurun İçimizdeki Bu Banka Rezaletini!

Kredi kartı sahipleri dikkat! Banka, kredi kartı borcunu ödeyip kartı da iade eden müşterisi Hakan Polat`a üç yıl sonra 1 kuruşluk borç için 504 TL`lik icra yollandı.

Banka 1 kuruşluk borcunu ödemeyen Ankaralı Hakan Polat`ın evine icra gönderdi. 1 kuruşluk borcunun faiziyle 504 liraya ulaştığını öğrenen Polat, avukatı aracılığıyla karara itiraz etti. Avukat Levent Karakaş, `Türkiye`de Polat`ın durumunda çok sayıda kişi var` dedi.

Hakan Polat`ı icralık eden süreç, bir bankadan kredi kartı almasıyla başladı. Alışverişinin büyük bir bölümünü kredi kartıyla yapan Polat`ın borcu 2 bin 900 TL`ye ulaştı. Polat, borcunun hepsini 2007`de bankanın Mithatpaşa şubesine yatırdı. Kartı da iade etti.

Ancak 5 Mart 2010 tarihinde gelen bir yazı Polat`ı şok etti. Çünkü gelen belge, Ankara 32. İcra Müdürlüğü`nde gelen bir ödeme emriydi. Ödeme emrinde Polat`ın bankaya asıl alacak olarak `0.01 TL (bir kuruş)` bulunduğu ve üç yıllık faiz uygulandığı yazıyordu. Banka üç yıl boyunca bir kuruşa 480.66 TL yasal faiz uygulamış, ayrıca BSMV(Banka Sigorta Muameleleri Vergisi) olarak 24.03 TL eklemişti. Böylece bankanın Polat`tan 1 kuruş karşılığı istediği toplam para miktarı 504 TL`ye çıktı.

Yedi gün süre verildi

Yazıda Polat’a borcunu ödemesi için yedi gün süre verilerek şöyle denildi: “504.70 TL tutarındaki toplam alacağına icra gideri, vekil ücreti ve takip tarihinde itibaren asıl alacağı tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla tahsili emridir. (Fazlaya dair ve faiz oranlarındaki artıştan doğan talep hakkımız saklıdır).”

Polat’a gelen yazıda borcu konusunda itiraz hakkı bulunduğu, ancak bu itirazını yazılı veya sözlü olarak icra dairesinde yedi gün içinde bildirmediği takdirde hapis cezasının söz konusu olduğu da anlatıldı.

Polat’ın avukatı Levent Karakaş, icra takibinin durması için icra müdürlüğüne başvurdu. İtiraz nedeniyle icra takibinin durduğunu belirten Karakaş’a göre müvekkilinin durumuna düşen daha pek çok kişi var.

Bir de avukat masrafı çıktı

Karakaş, “Avukatlık masrafı dahil edildiğinde müvekkilin ödeyeceği toplam para 700 TL civarında olacak. Aslında Hakan Polat’ın başına gelenler bankacılık sektörünün geldiği durumun çok çarpıcı bir örneğidir. Zaten bankalar karşısında güçsüz durumdaki vatandaş bu uygulamalarla daha da güç durumda kalıyor. Türkiye`de Hakan Polat gibi çok sayıda insan bulunuyor” dedi.

Polat’ın borcuna eklenen BSMV, bankacılık ve sigortacılık işlemlerinden doğan ve bu işlemlerin miktarları ya da gelirleri üzerinden hesaplanan Banka Sigorta Muameleleri Vergisi isimli bir vergi türü. Tüketici kredilerine tahakkuk eden (faiz üzerinden yüzde 5) BSMV, taksitlerle birlikte resmi kurumlara ödenmek üzere krediyi kullandıran kurum tarafından müşterilerinden tahsil ediliyor.

(www.tumgazeteler.com, Mayıs 2010)