Muzik calici calismiyor


SAĞLIK

Vücudumuzda Dolaşan 10 Zehirli Kimyasal

Plastik ve diğer tüketim maddelerinde bulunan endüstriyel kimyasalların sağlığa zararları tartışıladursun, Amerikan Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi, konuyla ilgili çarpıcı bir açıklama yaptı. 2 bin 400 hastadan alınan kan ya da idrar örneklerini inceleyen merkez, örneklerde algılanabilir seviyede 212 kimyasal buldu.

Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi, FDA, geçtiğimiz Ağustos ayında BPA’nın kullanıldığı biberon gibi gıda ile temas eden tüm ürünlerin güvenli olduğuna dair raporunu açıkladı. Yıllarca, kimyasalların insanlara zararlı olup olmadığı tartışmaları devam etti. Bazı çalışmalar, hayvanlarda anormal beyin ve üreme organı gelişimi görüldüğünü iddia ederken, diğer çalışmalar ise az miktarda zararlı olduğuna dair kanıtlar gösteriyor.

Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi tarafından 2009 yılında yayınlanan rapora göre, 2 bin 400 hastadan alınan kan ya da idrar örneğinde algılanabilir seviyede 212 kimyasal bulundu. Bu kimyasalların insan sağlığı üzerindeki etkileri hakkında çok az şey biliniyor. Kimyasal endüstrisi, kimyasalların uygun ölçülerde kullanıldığını ve güvenilir olduğunu savunuyor.

Forbes.com’da yer alan habere göre, işte vücudumuzda gizlenen en yaygın 10 kimyasal:

Phthalates: Plastiğe esneklik sağlayan bir kimyasal olan “ftalat” (Phthalates), deterjan, deodorant, plastik yağmurluklar, saç spreyleri, vinil fayanslar ile bahçe hortumlarında bulunuyor. Bunları yuttuğumuzda ya da içimize çektiğimizde içimize giriyorlar. Ten teması olduğunda ise çok nadir vücudumuza girebiliyorlar. İnsanlar üzerinde flalatın etkileri henüz bilinmiyor, ancak bu kimyasal laboratuar farelerinde üreme ve karaciğer problemlerine yol açıyor.

Long-Chain Perfluorinated Chemicals (PFCs): Kısa adıyla PFC olarak bilinen (Perfluorinated chemicals) kimyasallar, elektroniklerde, otomotiv parçalarında, tekstilde ve yapı ile havacılık ve uzay sanayinde kullanılıyor. Kimyasalın insan vücuduna nasıl girdiği net değil. Bilimadamları, laboratuar hayvanlarında ve maymunlarda karaciğer hasarına yol açan kimyasalın insanlar üzerindeki etkilerini bilmiyorlar.

Polybrominated Diphenyl Ethers (PBDEs): PFCs’ler gibi, bu kimyasallar etkili şekilde alevlenmeyi geciktiriyor ve plastiklerde, tekstilde, izolasyonda kullanılıyor. Aynı zamanda sıklıkla mobilyalarda ve yataklarda kullanılıyor. İnsanlar bu kimyasala balık, yağlı gıdalar ve anne sütü tüketerek maruz kalıyorlar. Bir kez vücuda girince, kimyasal yağ dokularında birikiyor. Nasıl metabolize olduğu hakkında çok az bilgi var. Hayvanlarda, PBDEs tiroid fonksiyonunu, beyin gelişimini ve üreme organlarını olumsuz etkiliyor.

Short-Chain Chlorinated Paraffins (SCCPs): Üreticilerin, hükümet tarafından onaylanmayan SCCPs kullandığı belirlendikten sonra, Çevre Koruma Örgütü (EPA) bu kimyasalları araştırmaya karar verdi. PVC boru ve metal üretiminde soğutucu olarak kullanılıyor. Bu kimyasalın seviyesi ölçülmedi, ancak EPA’ya göre, annenin sütünde ve çeşitli Japon ve Avrupa gıda ürünlerinde bu kimyasal saptanabiliyor. SCCPs toksik etkiyle birlikte hayvan dokularında çok az birikme gösteriyor.

Atrazin: Her yıl bu tarım ilacı mısırları korumak için mahsül tarlasına püskürtülüyor. Tarlada çalışanlar bu tarım ilacını soluyorlar ve vücutları bunu emiyor. Ayrıca, atrazin yer altı suları ile içme sularında bile bulunuyor. Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi, insanlarda algılanabilir seviyede bu kimyasalı ölçememesine rağmen, hayvanlarda yüksek miktarda atrazin ergenlik çağını geciktiriyor, doğurganlığı etkiliyor ve prolaktin ile testosteron seviyesini azaltıyor. EPA, geçtiğimiz günlerde bu kimyasalın insanlarda kanserojen olup olmadığını yeniden araştırdığını açıkladı.

Perklorat: Bu kimyasal öncelikle roket ve füze imalatı için savunma ve havacılık ile uzay sanayinde kullanılıyor. Ayrıca, kibritlerde ve havai fişeklerde de bulunuyor. Bu kimyasalın su, süt ve taşma sularıyla sulanan bitkiler aracılığıyla insanlara bulaştığı tahmin ediliyor. Hayvanlarda ve insanlarda yapılan çalışmalarda, perkloratın tiroid hormonu üretimini engellediği bulundu.

Benzen: Bu uçucu kimyasal kömür katranından elde edilir. Ayrıca kurşunsuz benzine ve endüstriyel çözücülere eklenen benzen, tütün dumanının ikinci ürünüdür. İnsanlar benzeni havada içlerine çeker, solur. Vücut bunu absorbe eder ve partikülleri beyne, yağ dokularına ve hatta kişi hamileyse plasentaya gönderir. Yüksek yoğunlukta benzen buharına maruz kalma merkezi sinir sistemini zayıflatır ve ölüme bile neden olabilir.

Akrilamit: Bu kimyasal jellerde ve bağlayıcı ajanlarda kullanılıyor ve ayrıca gıda paketlerinde, kozmetiklerde ve bebek bezlerinde de bulunabiliyor. Patates ve tahıllar fırınlandığında ya da kızartıldığında akrilamit açığa çıkabiliyor. İnsanlar, akrilamiti sigara içerek, su içerek ve bu kimyasalı içeren ürünlere dokunarak vücuduna alıyor. Yüksek dozda akrilamit cilt, göz ve üst solunum yolu tahrişine yol açabiliyor.

Bisphenol A: Daha çok BPA olarak bilinen bu kimyasal genellikle gözlük camı, otomobil parçaları, CD’ler, gıda kapları, plastik oyuncaklar ve yemek takımlarında kullanılıyor. Kimyasalla temas eden gıdaları yediğimiz zaman BPA’ya maruz kalıyorsunuz. Bu bazı hayvanlarda toksit etki oluşturuyor, beyin ve üreme organı gelişimine zarar veriyor. İnsanlar üzerindeki çalışmalar, kuşku vericidir. Ancak, BPA ile kalp hastalığı arasında muhtemel ilişki bulundu.

Methyl Tert-Butyl Ether’den (MTBE): Genellikle benzinde katkı maddesi olarak kullanılıyor. Ancak, kimyasalın kullanımı birçok yerde yasaklandı ya da sınırlandırıldı. Halen, MTBE yer altı sularında ve şehir havasında bulunuyor. MTBE bulaşmış havayı soluduğumuzda kimyasalı vücudumuza alıyoruz. Kimyasala maruz kalında baş ağrısı, mide bulantısı, baş dönmesi ve solunum yolu tahrişine neden oluyor.

(www.8sutun.com, Ocak 2010)

Oturarak Su İçmenin Hikmeti

Peygamber Efendimiz’in yemeklerin nasıl yenmesi gerektiği ile ilgili sözleri, sağlığımız açısından da ne kadar önemli olduğunu bize gösteriyor. Çeşit çeşit diyetler, zayıflama ilaçları, sağlıklı beslenme adına katlanılan sıkıntılar. Kilosuna dikkat etmeyenler, çözümü diyetisyen önerilerinde, bitki kürlerinde, dost tavsiyelerinde arıyor. Peki, gerçekten çözüm nerede?

Özellikle Avrupa ve Amerika’da yaşayan insanlarda görülen obezite, kapitalizmin etkisi ile tüm dünyaya yayıldı. Her gün ve her saat televizyonlarda gördüğümüz reklâmlarla tetiklenen yeme arzusu, bilinçsiz beslenmeyi yaygınlaştırdı. Gece yarısı olduğu düşünülmeden maddi kaygılarla yayınlanan reklâmlar, yemek saati alışkanlıklarını ortadan kaldırdı.

Bunun yanında, açılan yüzlerce restoranın, obezitenin yaygınlaşmasında etkisi olduğu çok açık. Tabiî ki reklâmları ve restoranları tek suçlu ilan edemeyiz.

Televizyonda ızgara üzerinde pişirilen bir sucuk gördüğümüzde, saatin kaç olduğunu önemsemeden mutfağa koşan da biziz, sokakta yürürken kokusuna dayanamayıp, önümüze geleni alan da.

İrademize hâkim olamadık ve sınır tanımaz bir şekilde yedik! Bu da kaçınılmaz sonu beraberinde getirdi. Hâlbuki Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sav) sünnetlerine biraz olsun riayet edersek, kilo ve kilonun sebep olduğu sağlık problemleriyle uğraşmak zorunda kalmayız.

Peygamber Efendimiz birçok hadisi-i şerifte günde iki öğün ve az yemenin, doymadan sofradan kalkmanın, lokmaları ağza göre almanın ve iyice çiğnedikten sonra yutmanın önemine değiniyor.

Günümüzde bu sünnetlere az riayet edildiğinden olsa gerek herkes soluğu ya diyetisyenlerde ya da çeşitli sağlık problemleri yüzünden doktorlarda alıyor.

Efendimiz döneminde doktora ihtiyaç duyan çok az kişi varmış. ‘Tıbbi Nebevi’de bununla ilgili olay şöyle nakledilir: Asr-ı Saâdette, hükümdarlardan biri Peygamber Efendimize hizmet için bir doktor göndermiş.

Bu doktor, Efendimizin yanında uzun süre kalmış ve hastaları tedavi etmek için beklemiş. Fakat tedaviye çok az kişinin ihtiyacı olduğunu görünce geri dönmek için izin istemiş.

Peygamber Efendimiz de az hastalanmanın sebebinin, ‘ashabın iyice acıkmadıkça yemek yememesi ve yemekten tam doymadan kalkması’ olduğunu söylemiş.

Şimdi bırakın az yemeyi günde 7-8 öğün yemek yediğimiz bile oluyor. Fakat bilimsel araştırmalar günde en fazla 3 öğün yenilmesini tavsiye ediyor.

Diyetisyen Serkan Tutar, fazla sıklıkta yemek yemenin kilo alımına neden olacağını söylüyor. Yenilen her besinle kan şekerinin yükseldiğini ve insülin salgılandığını belirtiyor.

İnsülinin sürekli salgılanması da besinlerin yağ olarak depolanmasına yol açıyor. Tutar, “Vücuttaki yağ kitlesinin artması obezite ile sonuçlanır. Bireyin obez kalması da kalp ve şeker hastası olma riskini artırır.” diyor.

Yemekleri iyice çiğnemek kilo almayı engelliyor

“Lokmaları ağzınıza göre alınız ve iyice çiğnedikten sonra yutunuz.” hadisi bugünler için söylenmiş gibi. Koşuşturma ile geçen hayatımızda her şey için o kadar acele etmemiz gerekiyor ki; buna yemek yemek de dâhil.

Acele ile fazla çiğnemeden yuttuğunuz yiyecekler kilo almanıza neden olabiliyor. Serkan Tutar, “Besinler ağızda ne kadar iyi çiğnenirse midedeki sindirim o kadar kolaylaşır. Çiğneme tam sağlanmadığında hazımsızlık, şişkinlik, gaz sancıları ve kabızlık meydana gelir. Sürekli az çiğneme ise ileriki safhalarda mide rahatsızlıklarına neden olabilir.

Ayrıca çiğneme ile besinin içerisindeki vücudumuza yararlı öğelerini emilimi daha fazla gerçekleşir. Bunun yanında iyi çiğnemek çabuk doymayı sağlar.” diyor. Dolayısıyla besinleri iyi çiğneyerek kilo almayı da engelleyebilirsiniz.

Yemek arasında su içmek tokluk hissi veriyor

Peygamber Efendimiz “İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Bunu yapamıyorsa; karnının üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de teneffüs etmeye ayırsın.” buyurmuştur.

Buna rağmen yemek arasında ya da sonrasında su içmek kilo aldırır gibi yanlış kanılar vardır. Fakat bilimsel araştırmalar yemek arasında su içmenin kilo aldırmayacağını; aksine doygunluk hissi vererek az yemeyi sağladığını ortaya koymuştur.

Sıcak yemek mide kanserine neden oluyor

Tüm bunların yanında Peygamber Efendimiz’in yemeklerin nasıl yenmesi gerektiği ile ilgili sözleri, sağlığımız açısından da ne kadar önemli olduğunu bize gösterir.

“Yemekleri çok sıcak ve çok soğuk yemeyiniz.” hadisinin mide sağlığı açısından önemini belki hiç düşünmemişizdir. Serkan Tutar, yemeklerin ılık yenilmesinin mide sağlığı açısından en doğru tercih olduğunu belirtiyor.

Tutar, “Yemeklerin çok sıcak olması mide kanserine sebep olabiliyor. Özellikle Japonya’da besinler çok sıcak tüketildiğinden mide kanseri oranı çok yüksektir.” diyor.

Oturarak su içmek hastalıklardan koruyor

Ayakta su içmenin yanlışlığı da birçok hadiste karşımıza çıkar ve oturarak içilmesi tavsiye edilir. Bunun sağlık açısından önemi ise şöyle:

Herhangi bir sıvıyı ayakta içtiğimizde doğrudan onikiparmak bağırsağına, oturarak içtiğimizde ise önce mideye daha sonra onikiparmak bağırsağına gider. Sıvıların önce mideye gitmesi daha sağlıklı; çünkü mide asidi sayesinde sıvının içinde bulunan mikroplar ölüyor. Böylelikle birçok hastalıktan korunmuş oluyoruz.

Suyun üç yudumda içilmesi ile ilgili hadisin hikmeti de; suyun yavaş içildiğinde vücudun ihtiyaç duyduğu yer tarafından emilmesinden kaynaklanıyor. Hızlı içildiğinde ise vücutta gereken vazifesini yapamıyor.

İlahiyatçı Dr. Reşit Haylamaz: ‘26 kilo verdim’

İlahiyatçı Reşit Haylamaz da konunun önemini şu şekilde açıklıyor: “Ben çok uzun zaman diyet yaptım. 8 yıl diyetisyene gittim ve 26 kilo verdim.

Bunu tecrübe eden biri olarak o süreç zarfında gördüm ki işin temelinde Peygamber Efendimizin bir hadisi var. O, Ademoğlu’na midesinin yalnız üçte birini yemek ile doldurmasını söylüyor.

Aslında sünnete uyunca insan zaten diyet yapmış oluyor. Demek ki biz sünnete uygun yaşamadığımızdan kilo almış oluyoruz. Hadisleri hayatımıza geçirebilsek kilo problemimiz kalmayacak.”

(Zaman, Ocak 2010)

Kandırıldık Ey Halkım!

İddia doğru ise yüzyılın tıp skandalına hazırlıklı olun.
Avrupa Konseyi Aile ve Sağlık Komisyonu Başkanı Wolfgang Wodarg, “Domuz gribi, ilaç firmalarının başlattığı sahte bir salgındır. Bu olay yüzyılın en büyük tıp skandallarından biridir” diyor.

Wolfgang Wodarg

İngiliz Daily Mail’e açıklama yapan Wodarg, grip ilaçlarının ve aşılarının üreticilerini Dünya Sağlık Örgütü’nün salgın ilanı yapma kararını etkilemekle suçladı. Wodarg’a göre Dünya Sağlık Örgütü’nün salgın ilanıyla ilaç firmaları ‘devasa kazançlar’ elde etti. Buna göre, domuz gribi salgını ‘sahte bir salgındı’ ve dünya genelinde milyarlarca dolar kazanmak amacıyla ilaç şirketleri tarafından ortaya atıldı.
Başbakan kaygısında haklıymış. Gıda Hareketi Başkanı Kemal Özer de haklı çıktı.
Daha önce, hac mevsimlerinde yıllarca bizi “Kolera Salgını” ile kandırdılar, hacca gidişi engellemek için.
Sağlık Bakanlığı, bu konuda bana kalırsa dava açmalı. Bu kirli oyunun sorumluları yakalanıp cezalandırılmalı ve bu oyuna katılan kişi ya da kuruluşların bundan sonraki faaliyeti de yakın takibe alınmalı.
Yetmez, geçmişteki benzer faaliyetleri de incelenmeli. O da yetmez, bu kuruluşların değişik ülkelerde işbirliği yaptığı sivil toplum örgütleri, odalar, basın kuruluşları, firmalar ve politikacılar da yakın takibe alınmalı.
İnsanlığın sağlığı ile oynayan bir nitelikli dolandırıcılık örgütü ile karşı karşıyayız.
Bakın şaka değil, para için böylesine gözü dönmüş kişiler. Laboratuvarlarda geni ile oynanmış mikroplar üretip ilaç satmak için salgın hastalıklar icad edebilirler.
Biyolojik harbe hazır olun.
Obama kimyasal silahların gelişmesinden korkuyor, ama önce dönüp kendi içine bakmalı ve birilerinin daha şimdiden biyolojik harp konusunda başlattığı seferberliği önlemelidir.
Kim bilir kaç kez kandırıldık ve kim bilir insanlar hangi yalanların peşinde oyalanmaktadır.
Birileri bizim kanlarımız ve gözyaşlarımız üzerinde kendilerine iktidar ve servet üretmeye çalışıyor.
Güzellik ve sağlık bahane edilerek insanların acıları üzerine kendilerine servet ve mutluluk hayali kuranlar var ya, işte asıl onlardır bugün yeryüzündeki savaş ve terörün müsebbibleri.
GDO’lar, hormonlar ve daha neler neler.

Genetically Modified Organism (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar)

Ben daha işin başında bu işin içinde başka bir domuzluk olabileceği konusundaki kaygılarımı sizlerle paylaşmıştım.
Bana kalırsa internetten Gıda Hareketi’nin sitesi ve GİMDES’in çalışmalarını izleyin.
Birileri bu endişeleri “paranoya” gibi göstermeye çalıştı. Derin devlet iddialarını inanılmaması gereken “komplo teorileri” olarak göstermek isteyenler olduğu gibi.
Bana kalırsa modern tıp denilen şeyin baştan aşağı sorgulanması gerekir. Tıb alanındaki bilgi ve ürün kirlenmesinin kurbanı olan sadece biz değiliz. Aynı zamanda gelecek nesiller. Kirlenen biziz, kendi bedenimiz.
Beslenme ve sağlık alanı bu yamyamların elinde insan neslini terörden ve savaştan daha çok etkiliyor. Hem de parasını bizden alıyorlar. Mezbahada kasap peşinden koşan koyunlara döndürdüler bizi.
Ben beslenme konusunda, sağlık konusunda Tıbbı Nebevi’den, Hanif gelenekten, Savmu Davud’dan söz ediyorum, az yiyelim, çeşidi azaltalım, oruç tutalım diyoruz. GDO’lardan, hormondan, helalden-haramdan söz ediyorum. Bir kısım media beni “diyetisyenliğe özenmek”le suçluyor. Benim bir zamanlar GİMDES’in yönetim kurulu üyesi olduğumu, Gıda Hareketi’nin gönüllülerinden olduğumu bilmiyorlar. Hani birileri bilmediklerini de bilmiyorlar. Davud peygamber bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı diyorum, bunlar “Diyetisyene soralım” diyorlar. Ne yani, diyetisyene iman etmemizi de mi isteyeceksiniz yoksa bizden! Ben, beni yaratanın benim hakkımdaki hükmü bu diyorum. Onlar, “İnsan bedenini inceleyen uzmanların görüşlerine göre” diye başlıyorlar. O diyetisyenler, ilahi hikmeti idrakleri ölçüsünde benim gözümde değer kazanırlar ve kuşkusuz o hekimler ilahi hikmeti anlamada daha kabiliyet ve bilgi sahibi olmak durumundadırlar.
Şimdi ben bu masabaşında kendi grubunun haber ajansının muhabirinin gönderdiği haberi kesip biçip, kendine göre makyajlayan, dinden, dünyadan habersiz editöre ne diyeyim? Birileri de o haberi okuyup onun üzerine ahkam kesiyor. O öyle yapınca, Habertürk muhabiri de patlatıyor haberi: “Yeni işi, Diyet Uzmanlığı” diye. Ve ardından internette akla ziyan yorumlar.
Ha! Bu arada bu Cumartesi-Pazar günü Türkiye Yazarlar Birliği’nin düzenlediği “Medeniyet Tartışmaları Bağlamında Nurettin Topçu’nun Batı Ahlak Düşüncesine Bakışı” konulu bir dizi toplantı var. Ben Pazar günü 10.00-12.00 arası “İletişim ve Ahlak” konulu oturumda konuşacağım Naci Bostancı, Osman Özsoy ve Yusuf Kaplan’la birlikte.
Hani mediamızın muhterem editörlerini bekleriz.. “Nureddin Topçu Felsefesi ve İsyan Ahlakı”, “İslam Ahlakı”, “İletişim Ahlakı”, “Ekonomi ve Ahlak”, “Siyaset ve Ahlak”, “Eğitim ve Ahlak” diğer oturumların konu başlıkları.
Media Hakk’ın ve halkın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve haykıran sesi olmak durumundadır. Ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel gelişmelerin topluma iletilmesi, toplumsal taleplerin yöneticilere aktarılmasında önemli bir rol üstlenen bizler susar ya da kalemlerimizi satacak olursak, topluma yazık olur. Devlet de gider elden, sağlığınız da. Bana kalırsa sağlık reformu en az adalet reformu kadar hayati. Koruyucu hekimlik, bu alternatif tıp denilen alan. Sülük, hacamat konusunda hâlâ birileri burun kıvırıyor, batılılar bu konularda araştırma merkezleri kuruyor. Düşünebiliyor musunuz, dünyanın en zengin bitki envanterine sahip ülkemizde hâlâ bitkisel ilaç konusunda doğru düzgün bir çalışma bile yok. Biz de, Antalya yöresinde kendiliğinden dağda yetişen Aloverayı (şu bizim sarı sabur) Amerika’dan ithal ediyoruz. Sarı saburu paketleyip, kutusuna uygarlık duası okuyup, Alovera diye bize satıyorlar. Tam da Türk filmlerindeki gibi..
Selam ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, Vakit, 2010-01-13)

Kanserden Korunmanın 10 Yolu

Ülkemizde ve dünyada kansere yakalanma oranları artıyor. Değişen hayat şartları, kullanılan eşyalar, beslenme alışkanlıklarımızın farklılaşması gibi etkenler kansere davetiye çıkarıyor. Aslında alacağımız birkaç küçük önlemle kanserden korunmamız mümkün. İşte sizi kansere yakalanmaktan koruyacak 10 öneri:

Kanser, ölümcül ve tedavisi zor bir hastalık. Maalesef son yıllarda ülkemizde özellikle akciğer kanserinde bir artış söz konusu. Bunu tek bir sebebe bağlamamız da mümkün değil ancak gündelik hayatta girdiğimiz ortamlar, kullanılan eşyalar hatta yiyip içtiklerimiz bile tehlike taşıyabiliyor. Tabii kanserden korunayım derken paranoyak da olmamak gerekiyor. Yersiz telaşlar, bilinçsizce kullanılan bitkisel çaylar, ilaçlar vs. kanserden korumak yerine başka hastalıklara davetiye çıkarabilir.

Üç bilim adamının kanıtlanmış gerçeklerden yola çıkarak hazırladığı, Prof. Dr. Erkan Topuz’un Türkçeye çevirdiği “KANSER Salgınını Önlemek İçin 101 Çözüm Önerisi” kitabında kansere dair merak ettiğiniz her şeyi bulmanız mümkün. Alfa Yayınları’ndan çıkan kitapta kanser hastalığını ne kadar tanıdığımız, kansere neden yakalandığımız, hastalığın bu kadar yaygınlaşmasının sebeplerinden kanseri önlemenin ya da tedavisinin olup olmadığına kadar birçok konuya açıklık getiriliyor. İşte size kanserden korunmanız için 10 çözüm önerisi:

Gözlerinizi açın: Aslında kanser yapıcı birçok madde ile iç içeyiz. Bunları kanserle ilişkilendirmek aklımızı ucundan bile geçmiyor. Petrol, doğal olmayan pamuk ve sentetikler, temizleyiciler kanserojen madde içerir. Daha birçok örnek verilebilir. Tüm bu doğal ve yapay kanserojenlerle karşılaşma riskimizi azaltmak ilk kural bu tehlikelere karşı gözümüzün açık olması.

Sağlıklı davranışlara alışın: Fizik olarak aktif olun, az araç kullanın, bisiklete binin, yürüyün. Güneşte fazla kalmayın ancak D vitamininizi de alın.

Her türlü tütün dumanından kaçının: Sigaranın yol açtığı hastalıkların başında akciğer kanseri geliyor. Elinizden geldiği kadar tütünden uzak durun.

Sağlıklı beslenin: Bol miktarda taze, mevsiminde organik meyve ve sebze yemeye özen gösterin. Bol miktarda klor ve kirletici maddelerden arındırılmış su, çeşitli çaylar, yeşil çay gibi içecekler tüketin. Bağışıklık sistemini güçlendiren vitamin ve mineralleri de almaya çalışın.

Güvenli kişisel ürünler kullanın: Birçok kişisel bakım ürünü sağlıklı olmayabilir. Bunları kullanırken sağlığımızdan taviz vermeyin. Kullanmadan önce daha çok araştırma yapmamızda yarar var.

Sağlıklı bir evde yaşayın: Ev içi havanızın ve kullandığınız suyun temiz olduğundan emin olun. Eğer imkanınız varsa sağlıklı taban malzemeleri, sertifikalı organik dokuma eşyalar ve doğal duvar kaplamalarıyla evinizi değiştirerek daha sağlıklı bir ortam sağlayabilirsiniz.

Evinizi güvenli şekilde temizleyin: Ayakkabılarınızı kapıda çıkarın. Temiz bir ortam için yerleri haftada en az iki kere temiz ıslak bez ile silmek, halıları da donanımlı elektrik süpürgeleri ile süpürmek gerekir. Sirke, dezenfekte eder ve kokuları giderir. Ayrıca evinizin güzel kokması için kullandığınız parfümlerin doğal olmasına dikkat edin.

Bahçenizi doğal yollardan koruyun: Bahçe ilaçlarına elveda deyin. Plastik çimenleri kabul etmeyin. Sağlıklı havuz ve küvetleri tercih edin. Organik besinler yetiştirin.

Alkol almayın: Alkol; ağız, boğaz, karaciğer, meme ve kolon kanseri için bilinen bir risk unsuru. Bu açıdan alkolden uzak durmak gerek.

Radyasyonla temasınızı azaltın: Cep telefonları yüzünden günün hemen her saatinde radyasyona maruz kalıyoruz. Bunu engellemek istiyorsanız iletişimi elinizden geldiği kadar sabit telefonlardan yapın. Kablosuz dijital telefonları kullanmaktan kaçının. Eğer cep telefonu kullanıyorsanız konuşurken mutlaka kulaklık kullanın. Kullanmadığınız zamanlarda da telefonunuzu kapalı tutun.

(www.hanimlar.com, 01-2010)

Domuz Gribinde Korkunç Şüphe

Vatan gazetesinin iddiasına göre dünyayı ayağa kaldıran domuz gribi salgınıyla ilgili korkunç bir şüphe ortaya atıldı. H1N1 virüsünün aslında abartıldığı kadar ölümcül, salgının da şiddetli olmadığı; grip konusunda dünyanın bir numaralı otoritesi olan bir profesör ile 3 arkadaşının, danışmanlık yaptıkları ilaç şirketlerine para kazandırmak için panik yarattığı iddia edildi!

Rotterdam Üniversitesi’nde görev yapan Profesör Albert Osterhaus, dünyada grip konu olduğunda akla gelen tek isim. Hatta bu nedenle kendisine bilim dünyasında takılan ad: Doktor Grip. SARS ve kuş gribi paniklerinde hep Dünya Sağlık Örgütü’nün krizi önlemek için başvurduğu ilk isim o oldu. Şimdi Hollandalı “Doktor Grip” ile ilgili bir iddia tüm dünyayı kasıp kavuruyor.

Professor Albert Osterhaus

Profesör Albert Osterhaus

İddiayı Hollanda basını yazdı

İlk kez saygın bilim dergisi Science’da kısa bir makale ile dile getirilen, ardından Hollanda’da yayınlanan De Telegraaf gazetesi tarafından yayınlanan iddia, grip salgınının Doktor Grip’in servetinde dramatik bir artışa sebep olduğu yönünde. Profesör Osterhaus Avrupa İnfluenza Bilimsel Araştırma Grubu’nun Başkanı. Aynı zamanda Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) danışma kurulu olan SAGE’nin de üyesi. Hatta WHO, domuz gribiyle ilgili olarak “küresel pandemi” kararı aldığında Osterhaus SAGE’ye başkanlık ediyordu. Ancak bunun yanında Osterhaus’un bir de aşı geliştirip üreten bir şirketi var. Profesör aynı zamanda da Roche, Novartis, Baxter, Mediimmune, Glaxo, Sanofi Pasteur gibi ilaç şirketlerine de maaşlı danışmanlık yapıyor. Yani küresel bir domuz gribi salgının fayda sağladığı tek bir isim varsa o da Osterhaus. Hem şirketinin değeri bu süreçte oldukça artmış durumda hem de danışmanlık ücreti.

Domuz Gripli Burunlar

DSÖ’yü de yönlendirdi

Ama daha vahim olan ise Danimarka’nın Information ve İsveç’in SVG gazetelerinde çıkan iddialar. Bu da SAGE’deki 8 kişilik heyette yer alan Osterhaus ve 3 arkadaşının “danışmanlık yaptıkları ilaç şirketlerinin baskısıyla DSÖ’yü yönlendirerek aslında var olmayan bir paniği tüm dünyaya yutturduğu” iddiası. SAGE’de yer alan Osterhaus’un yakın arkadaşı Profesör Frederick Hayden, Roche ve Glaxo’nun maaşlı danışmanı. Profesör Arnold Monto, “40 yıldır küresel salgını bekleyen adam” olarak biliniyor ve burundan verilen domuz gribi ilacını üreten Medimmune, Glaxo ve Viro Pharma şirketlerine danışmanlık yapıyor. Yine aynı heyette yer alan David Salisbury, İngiltere’deki imunizasyon programının başkanı ve ilaç şirketleriyle danışmanlık ilişkisi içinde. Yani 8 kişilik heyetin en etkili 4 ismi ilaç şirketleriyle organik bağ içinde. Domuz gribini JP Morgan’ın tahminlerine göre ilaç şirketlerine 7.5-10 milyar euro para kazandıracak bir hastalık konumuna yükselten süreçte de bu bilim adamlarının yönlendirmesinin hayati önem taşıdığı biliniyor. Bu uzmanların desteğiyle hazırlanan raporlarda WHO domuz gribine karşı aşılamayı 24 kez, ilaçlı tedaviyi de 18 kez önerirken, sık el yıkamanın önemine ise sadece 2 kez değinildi.

Dr. Frederick Hayden

Dr. Frederick Hayden

‘Salgın’ tanımını değiştirdi

Bu konudaki en önemli kanıtlardan biri Der Spiegel dergisine konuşan ve grip konusundaki araştırmaları değerlendiren Cochrane Teşkilatı’nın başkanı Epidemolog Tom Jefferson’un altını çizdiği gerçek. Buna göre DSÖ, Nisan 2009′da yine bu bilim adamlarının tavsiyesiyle tüm dünyada hükümetlerin referans aldığı “pandemi” (salgın) tanımını değiştirdi. Eski tanımda WHO’nun bir hastalığı pandemi olarak ilan edebilmesi için yeni bir virüsün ortaya çıkması, hızla yayılması, insanların bu hastalığa bağışıklığının bulunmaması, yüksek ölüm oranına sahip olması ve bulaşma oranının yüksek olması gerekiyordu. Ancak Nisan ayında alınan kararla WHO, bu son iki şarttan vazgeçti ve ölüm oranı yüksek olmayan domuz gribi hastalığı bir anda pandemi tanımının içinde kendine yer bulmuş oldu. Ardından 11 Haziran’da WHO “küresel salgın” kararı aldı. Tüm dünyada hükümetler milyonlarca doz aşı siparişi verdi, ilaçlar stok edilmeye başlandı. Yani ilaç sektörüne milyarlarca dolarlık bir gelirin kapısı aralandı. İddiaya göre WHO’nun bu kritik kararları aldığı toplantılara profesörlerin taşvikiyle Glaxo, Novartis ve Baxter’in temsilcileri de gözlemci sıfatıyla ilk kez katıldı.

Hakkında soruşturma başlatıldı

Tüm bu iddiaların gazetelerde yer bulmasının ardından Hollanda parlamentosu Doktor Grip hakkında soruşturma başlatılmasına karar verdi. Düzenlenen özel oturumda Osterhaus’un bağlantıları didik didik edildi. Ancak meclis ülkedeki bir numaralı sağlık otoritesi olarak gördükleri profesör ile bağları koparmamayı kararlaştırdı. Şimdi ise Rus meclisinde (Duma) bir hazırlık yapılıyor. Duma’nın Sağlık Komisyonu Cenevre’deki WHO temsilcilerine iddiaların detaylı bir şekilde incelenmesi talimatı verdi.

Profesör David Salisbury

Profesör David Salisbury

- SAGE’nin üyesi

- İngiltere’deki imunizasyon programının başkanı İlaç şirketlerine danışmanlık yapıyor.

Prof. Albert Osterhaus

Professor Albert Osterhaus

- Avrupa İnfluenza Bilimsel Araştırma Grubu’nun Başkanı.

- Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) danışma kurulu olan SAGE’nin üyesi. Hatta WHO, domuz gribiyle ilgili olarak “küresel salgın” kararı aldığında SAGE’ye başkanlık ediyordu.

- Aşı geliştirip üreten Viros Cope adlı bir şirketi var.

- Aynı zamanda Roche, Novartis, Baxter, Medimmune, Glaxo, Sanofi Pasteur gibi ilaç şirketlerine maaşlı danışmanlık yapıyor.

Profesör Arnold Monto

Profesör Arnold Monto

- SAGE’nin üyesi

- Burundan verilen domuz gribi ilacını üreten Medimmune, Glaxo ve Viro Pharma şirketlerine danışmanlık yapıyor

Profesör Frederick Hayden

Dr. Frederick Hayden

- SAGE’nin üyesi

- Bir numaralı aşı üreticileri Roche ve Glaxo’nun maaşlı danışmanı.

DOKTOR GRİP’İN İŞİ Mİ?

Rotterdam Üniversitesi Profesör Albert Osterhaus, dünyada grip konu olduğunda akla gelen tek isim. Hatta bu nedenle kendisine bilim dünyasında takılan ad: Doktor Grip. SARS ve kuş gribi paniklerinde hep Dünya Sağlık Örgütü’nün krizi önlemek için başvurduğu ilk isim o oldu.

Harvard Üniversitesi: Salgın çok şiddetli değil

ABD’li ve İngiliz bilim adamları domuz gribi salgının dünyayı tahmin edildiği kadar şiddetli vurmadığını öne sürdü. Amerika’daki Harvard Üniversitesi ve İngiliz Tıbbi Araştırma Konseyi tarafından yürütülen araştırmalarda ABD’deki domuz gribinden ölüm oranları ve önceki grip sezonlarındaki ölüm oranları incelendi. Buna göre domuz gribinden ölüm oranı her yıl grip yüzünden ortalama 36 bin kişinin yaşamını yitirdiği ülkede, ortalamanın biraz altında kalabilir ya da en kötü ihtimalle bunun çok az üzerine çıkabilir. Ağustos ayında ABD Başkanı’nı bilgilendiren Bilim ve Teknoloji Danışmanları Konseyi tarafından hazırlanan bir raporda domuz gribinden ölü sayısının 30 bin ile 90 bin arasında olacağı hesaplanmıştı. Harvard Üniversitesi profesörü Marc Lipsitch, hatalı olduğunu öne sürdüğü bu tahminin sınırlı verilerle yapıldığını söylüyor.

WHO açıklama yaptı: İddialar kesinlikle asılsız

İddialar üzerine WHO sözcüsü Gregory Hartl, bir açıklama yaptı. WHO toplantılarına ilaç sektöründen temsilcilerin bulunmasının doğal olduğunu söyleyen sözcü, toplantıda bulunan temsilcilerin hiç söz hakkı olmadığını ve toplantının gidişatını etkilemediğini sözlerine ekledi ve “Aşı yapıyoruz ve bu yüzden aşının içinde olanları bilmemiz gerek” dedi. WHO’da çalışan herkesin geçmişlerinin çok sıkı bir biçimde incelendiğini açıklayan Hartl, adı skandala karışan Frederick Hayden’in Dünya’daki en iyi virolog olduğunu ve grip hakkında birşey sorulması halinde cevap verecek ilk kişinin Hayden olması gerektiğini belirtti. WHO’nun çalışanlarının finansal geçmişlerini kamuoyuyla paylaşmalarının şimdilik mümkün olmadığını söyleyen Hartl WHO’nun özgür bir kurum olduğunu açıkladı.

Gregory Hartl

Gregory Hartl

(www.timeturk.com, 12.2009)

İlaç İçmeden Önce Bu Kitabı Okuyun

“Doğal tedavi elma yemektir, kuersetin hapı içmek değil. Doğal tedavi balık yemektir, balık yağı hapı içmek değil. Doğal tedavi domates yemektir, likopen hapı içmek değil.” Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta anlatıyor:

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

“Adamın Biri Doktora Gitmiş. Gidiş O Gidiş”  Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’nın kitabının adı bu. Hayykitap etiketiyle çıkan ve Tıp alanındaki en ciddi konulara değinen kitap, Hoca’nın eğlenceli üslubu ile bir solukta okunabilecek bir yapıt aslında. Modern Tıbbın bir eleştirisi niteliğindeki kitap ilaç firmalarının emrine girmiş hekimlerin tuzaklarına düşmek istemeyenler için de bir rehber niteliğinde.

Adamın Biri Doktora Gitmiş Gidiş O Gidiş

Tıp dünyasıyla içice giren ve yediğimiz her lokmadan içtiklerimize, sigaramızdan gribimize kadar her konuda verilen çelişkili mesajlarla nasıl yöneteceğimizi bir türlü bilemediğimiz yaşama alışkanlıklarımız konusunda bize rehber olabileceği düşüncesiyle Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta ile görüşmek istedik. Kitabını, hekimliği, ilaçları konuştuk.

Türkiye’de hekim olmakla başlayalım isterseniz

Doktorluk belki de dünyanın en saygın mesleği idi bir zamanlar. Hekimler hastanın gözünde adeta Allah ve Peygamber’den sonra gelen kişilerdi. Hasta ve hekim arasında saygıya, sevgiye dayalı muhteşem bir ilişki vardı. Eskiden gururla ‘doktorum’ diyen meslektaşlarım şimdi artık neredeyse ne iş yaptıklarını saklar hale geldiler. Toplumda belki de en çok hakarete, saygısızlığa maruz kalan meslek, maalesef doktorluk oldu.

Bu eskiden dediğiniz döneme ait anılarınız da vardır herhalde

Ballıdağ sanatoryumunda mecburi hizmet görevimi yaparken tedavi ettiğim fakir bir hastam vardı. İyi olup taburcu edilirken, bana utana sıkıla verdiği gofretin tadım 25 sene sonra bile unutmuş değilim. Bu benim aldığım en önemli hediye idi.

Kitap tam anlamıyla bir Modem Tıp eleştirisi

İnsanlar Modem Tıp sayesinde rahat nefes alıyorlar, acı çekmiyorlar. Organ nakilleri, yapay organlar, kök hücre tedavileri ile yaratılan mucizeler hep Modern Tıbbın eserleri. Uzun sözün kısası, insanların Modern Tıp sayesinde rahat, sağlıklı ve uzun bir ömür sürdüklerini kimsenin görmezden gelmesi ve inkârı elbette mümkün değil. Ancak, bir de madalyonun diğer yüzü var. Modern Tıbbın mutlaka düzeltilmesi gereken yanlışları, olumsuzlukları ve hatta günahları var. Hem de pek çok. Bu kitap Modern Tıbbı kötülemek için değil, onun daha iyi olması için yazılmıştır.

Hekimlerden çok tepki aldınız mı?

Meslektaşlanmdan çok farklı tepkiler alıyorum. İçlerinde ‘Böyle gelmiş böyle gider’ ve ‘Alan memnun satan memnun, sana ne oluyor’ diye düşünenler de var. ‘Benim doktorum işini bilir’ veya ‘Hocam ekmeğimizle oynama ne olur’ diyenler de oluyor. ‘Havvaii’de havyar yerken iyiydi, şimdi ne oldu sana’ tarzında sorular da geliyor tabii ki.

Ama durumu en iyi anlatan, ‘Hocam, yeni kitabınız çıkmış. Acaba hangi firma dağıtıyor’ diye soran bir elektronik posta. Bence söz de burada bitiyor zaten.

Alternatif Tıp’a da sıcak bakmıyorsunuz ama

Geçenlerde bir televizyon kanalında izledim; o ünlü otçulardan biri, isim vermeden, benim ‘modem tıbba karşı çıkışımı’ pek bir memnuniyetle anlatıyordu. ‘Profesörler bile Modern Tıptan şikâyetçi’ demeye getiriyordu. Evet, biz de şikâyetçiyiz ama bunun çaresi otta veya çöpte değil, yine Modern Tıpta. Aslında bu tür otçulann türemesinin sebebi de bizatihi ‘tabiatın şifalı elini görmezden gelen’ Modern Tıbbın kendisi. İlaç endüstrisi denetimindeki Modem Tıp kendi kasasına para getirmeyen tedavileri yok sayar veya tu-kaka eder.

Bitkisel ilaçlar da düpedüz ilaçtır

Siz otçu deseniz de, Türkiye’de Alternatif Tıp ürünlerine İlgi her geçen gün daha da artıyor. Bu ürünlerin yararlan ve zararları konusunda neler söyleyeceksiniz?

Son yıllarda tüm dünyada yayılıyor bir ‘bitkisel tedavi modası/ İlaçların bir hastalığa iyi gelirken başka organlara dokunması, bazen telafisi imkânsız zararlara yol açması insanları haklı olarak ilaç dışı tedavilere özendiriyor. Birçok hasta artık doktorundan ‘ilaç’ yerine ‘bitkisel ilaç istiyor. Çünkü bitkisel ilaçların, ‘faydası olmasa da, hiç değilse zararlı etkileri yok’ sanılıyor. Ancak burada gözden kaçınlmaması gereken çok hassas bir nokta var; o da şu: Fabrikaya girmiş, bir takım fiziksel ve kimyasal işlemlerden geçmiş, onlarca katkı maddesi eklenmiş, şurup, tablet, kapsül veya draje haline getirilip şişeye konmuş bir “bitkisel ilacın’ o çekindiğimiz ilaçlardan hiçbir farkı olmadığının farkında mıyız acaba? Bitkisel tedavi deyince, her zaman, herkesin pazardan, manavdan alıp yediği işlenmemiş, ambalajlanmamış, doğal haldeki yiyecekler anlaşılmalıdır. Kahverengi şişelere konup eczanelerde satılan ‘bitkisel ilaçlann’ gerçek İlaçlardan hiçbir farklarının olmadığı asla unutulmamalıdır. Doğal tedavi elma yemektir, kuersetin hapı içmek değil. Doğal tedavi balık yemektir, balık yağı hapı içmek değil. Doğal tedavi domates yemektir, likopen hapı içmek değil.

Aşı isteriz diye ayaklanmaları gerekir

Modern Tıbbın günümüzdeki uygulamalarının ayrılmaz bir parçası ilaçlan da eleştiriyorsunuz ama.

Baş ağnmızı anında gideren bir analjezik, vücudumuzdaki bir iltihabı yok eden bir antibiyotik, alerji komasından bizi hayata döndüren adrenalin, organ nakillerini mümkün kılan kortizon, şeker hastalannın hayata tutunmalannı sağlayan ensülin. Her gün onlarca hastaya ilaç yazan bir hekim olarak ilaca ‘karşı’ olmam nasıl mümkün olabilir? Ben ilacın sıradan bir ticari tüketim ürünü muamelesi görmesine karşıyım. Ben ilacın reklamına karşıyım. Ben ilaç tüketiminin özendirilmesine karşıyım. Ben ilaç tedavilerinin dayatılmasına karşıyım.

İlaçlar konusunda ‘küresel bir oyun’dan söz ediyorsunuz ama

Bugün artık dünyanın her yerinde, insanlar sağlık sektörüne artık şüpheyle yaklaşıyorlar. Çünkü günümüzde Tıp, sadece “Tıp” değil. Dünya her yeni ilaç, aşı ya da tedavi yöntemi için ‘Acaba bu gerçekten işe yanyor mu yoksa ticari bir oyunla mı karşı karşıyayız’ diye düşünüyor. Bence çok haklılar ve bu durum domuz gribi aşısı için de geçerli. Normalde insanların dünya çapında bir salgın varken ve ‘Neden aşı olamıyoruz, biz de aşı olmak istiyoruz’ diye ortalığı ayağa kaldırmalan gerekirken bedava sunulan aşıya karşı büyük bir güvensizlik var ve buna Başbakanımız da dâhil. Sanırım fazla söze gerek yok.

Sonuçta hepimiz, kitabınızın kapağındaki tasvirde olduğu gibi ilaç şişelerine hapsedilmiş durumda mıyız?

Kitabın kapağında gördüğünüz ilaç şişesinin içine hapsedilmiş olan ve önüne konan haplan yutmaya zorlanan kişi bir doktor da olabilir, profesör de, eczacı da, hemşire de. hastabakıcı da, sağlık bakanı da. İstisnasız hepimiz, ilaç endüstrisi tarafından böyle köşeye sıkıştınlmış veya şişeye tıkılmış durumdayız. Mesele budur.

(Ayşe Tatlıcı, Taraf, 11-2009)

Sahilde Yanmak

Yanmanın Sebebi

This aerial photo of 1,700 beach towels each bearing a chalk outline of a “dead body”, symbolising the annual toll of skin cancer related deaths in Australia, laid out by the Cancer Council on Bondi Beach in Sydney on Nov. 15, 2009. The event was designed to raise awareness about the dangers of tanning in Australia where almost half of teenagers still believe a tan looks healthy.

Avustralya’da bir yılda cilt kanserinden ölenleri simgeleyen 1700 oturak.

İspanyol Gribi

Tüm Zamanların En Korkunç Hastalığı

İspanyol gribi veya İspanyol nezlesi, 1918 – 1920 yılları arasında H1N1 virüsünün ölümcül bir alt türünün yol açtığı grip salgınıdır. İspanyol Gribi, 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın (o dönemde yaşayan nüfusunun % 5′i) ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın olmuştur. İspanyol Gribinin bir özelliği, zayıf, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı genç erişkinleri etkilemiş olmasıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın son aylarında tüm dünyayı etkisi altına almış, hatta kimi tarihçilere göre dört yıl süren savaşın sona ermesinde önemli bir etken olmuştur.

Military hospital during the Spanish flu pandemic

Bir Askeri Hastanede İspanyol Giribi Tedavisi, 1918

Türkçede 1918′den itibaren “İspanyol Nezlesi” deyimi kullanılmıştır. Ancak son yıllarda kuş gribi salgını nedeniyle dünya basınında tekrar adından söz edilen hastalık, İngilizceden çeviri nedeniyle “İspanyol Gribi” olarak anılmaya başlanmıştır.

Tarihçe

İspanyol nezlesi ilk kez 11 Mart 1918′de ABD’nin Kansas eyaletinde tespit edilmiştir. Salgın 1918 Eylül – Kasım aylarında zirve noktasına ulaşmış ve Türkiye dahil tüm dünya ülkelerini etkilemiştir. Hindistan’da 17 milyon kişi yani ülke nüfusunun % 5′i bu hastalıktan ölmüştür.

ABD’de nüfusun yaklaşık % 28′i hastalığa yakalanmış ve 500,000 ila 675,000 kişi hayatını kaybetmiştir.

Britanya’da 250,000, Fransa’da 400,000 kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Fiji Adalarında nüfusun %14′ü iki haftalık bir süre içinde İspanyol Nezlesi’nden ölmüştür.

Salgın İspanya’da başlamamıştır. İspanyol nezlesi olarak adlandırılmasının nedeni, İspanya’nın Dünya Savaşı’nda yer almamış olması ve askeri sansür nedeniyle diğer Avrupa devletlerinde salgından söz edilmezken İspanyol basınının salgın konusunu ilk kez gündeme getirmiş olmasıdır.

İspanyol Nezlesi vakalarına 1922 veya 1923′ten sonra rastlanmamıştır.

Fikret Mualla (1903 – 1967) ve İspanyol Gribi

Cumhuriyeti’nin ilk kuşak ressamları arasında yer alan Fikret Mualla yaşamının çoğunu geçirdiği Paris’te Türk resminin önemli bir temsilcisi olmuş ve yapıtlarıyla buranın sınırsız sanat ortamında kendini kabul ettirmiştir. Çocukluğu ve gençlik yılları Kadıköy, Bahariye çevresinde geçen Fikret Mualla’nın futbola olan tutkusu derslerinin önünde yer alınca, Düyun-u Umumiye mensubu olan babası Ekrem Bey tarafından, yatılı olarak Galatasaray Lisesi’nde eğitimini sürdürmesine karar verilmiştir.

Fikret Mualla’nın Kadıköy, Saint Joseph’teki eğitimi böylelikle son bulmuştur. Sanatçının Saint Joseph’teki eğitiminin hangi zaman dilimini kapsadığıyla ilgili net bir bilgi bulunmamakla beraber, Hadi Bara, Edip Hakkı Köseoğlu, Turgut Zaim gibi Türk sanatının önemli isimleriyle kurduğu dostlukların Saint Joseph yıllarında atıldığını biliniyor. Galatasaray Lisesi’nde resim öğretmenleri sırasıyla Aslanyan ve Şevket Bey (Dağ) olmuştur.

Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gördüğü sıralarda, işgal altındaki İstanbul’da ikinci bir felaket olarak görülen İspanyol gribi Fikret Mualla’nın annesinin ölümüne neden olmuştur. Bu hastalığı annesine bulaştıran kişi olduğu için Fikret Mualla gelişim çağında sürekli bir suçluluk duygusu yaşamıştır. Babasının daha sonra yaptığı evliliği benimseyemeyen Fikret Mualla’nın içine düştüğü durumdan sıyrılabilmesi için ailesi tarafından İsviçre’ye mühendislik eğitimine gönderilmiştir. Fikret Mualla, mütareke yıllarına rastlayan bu dönemde Zürih’te parasız kalmış ancak dönemin konsolosunun desteği ile sanat eğitimi almak üzere buradan Almanya’ya geçmiştir…

Atatürk İspanyol Gribi Oldu mu?

Daha da ilginci, yeni yayınlanan bir kitapta Mustafa Kemal’in Samsun’a gitmeden önce İspanyol gribi geçirdiğine dair bir not var. Bu hastalığı yaveri Cevat Abbas Gürer şöyle anlatıyor: “Samsun’a hareket hazırlığında idik. Atatürk bir müddettir rahatsızdı. Oldukça ciddi olan ve o zaman pek korkulan İspanyol nezlesini Beşiktaş’ta, Akaretler’deki evinde atlatmıştı” (Prof. Dr. Metin Özata, ‘Atatürk ve Tıbbiyeliler’)

Ünlü Sanatçılar ve İspanyol Gribi

Dünyaca ünlü Türk ressamı Fikret Mualla, annesinin ölümünü, 1918 yılında kendisinin okuldan kapıp getirdiği “İspanyol nezlesi mikrobu”, yani influenzaya bağlar. l. Dünya Savaşı’nın son yılında tüm Avrupa’yı etkileyen İspanyol nezlesine, evde ilk kendisi yakalanmıştı çünkü. Annesine kendisinin geçirdiğine inanır. Okullarda ne ölçüde salgın oldu, net olarak bilinmiyor.

Ünlü şair ve öykücü Ziya Osman Saba (1910 – 1957) sekiz yaşında iken kendi sözleriyle “o zamanlar pek salgın ve ünlü olan İspanyol nezlesi”ne yakalanan annesini kaybetmiştir. “İspanyol nezlesi” tanımı o dönem popüler olmuş, ünlülerin notlarına göre bunu söyleyebiliriz.

Nazım Hikmet ve İspanyol Gribi

Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914′ten 918′e kadar
yedi bitirdi bizi.”
(Nazım Hikmet, Kuvayı Milliye Destanı)