Muzik calici calismiyor


SAĞLIK

Dünyanın En Tehlikeli Uyuşturucusu

Dün gece bir korku filmi mi yoksa belgesel mi izledim bilemiyorum. National Geographic’te “Dünyanın En Tehlikeli Uyuşturucusu” adlı belgesel tüylerimi diken diken etti.

ABD’de son derece yaygın olan metamfetamin adlı bir uyuşturucudan ve etkilerinden bahsedilen programdaki vaka örnekleri korkunçtu! Kokainden 3,5 kat daha sert ve daha ucuz olan bu uyuşturucu, diğer uyuşturucu türlerinin aksine büyük şehirler dışında kırsal nüfusta da çok yaygın bir şekilde kullanılıyormuş. Ucuz olduğu için “fukara kokaini” denilen metamfetaminin çeyrek gramı 12 saat etkili oluyormuş ve bu bir dozun fiyatı yaklaşık 25 dolarmış.

ABD’de hayatlarında en az bir kez “meth” (genellikle kısaltılmış adı kullanılıyor) kullandıklarını belirtenlerin sayısı 12 milyon civarındaymış. Dünya çapında ise 26 milyon kişinin bu uyuşturucuyu kullandıkları tahmin ediliyormuş.

Japonlar, yaklaşık 100 yıl önce bu uyuşturucunun etkilerinin farkına varmışlar ve II. Dünya Savaşı sırasında askerlerin uykusuzluk ve açlık sıkıntısı çekmemeleri için onlara meth vermişler. Çünkü normalin çok üstünde bir enerji veren, nabzı fazlasıyla artıran, aşırı hareketlilik sağlayan, açlık hissi duymayı engelleyen çok güçlü bir madde olduğu biliniyormuş. Hâlâ Bangkok ve Tayland gibi yerlerde taksiciler, genelev kadınları ve inşaat işçileri arasında “Yaba” adıyla yaygın olarak kullanılan bir madde olduğu söyleniyor. Uyanık ve enerjik kalarak daha fazla mesai yapmanın ve para kazanmanın önemli olduğu mesleklerde ve rekabet koşullarında yaygın!

Ancak bu uyuşturucu yavaş yavaş fiziksel olduğu gibi zihinsel de yıkıma yol açıyor. Çok kısa bir süre içinde yanılsama ve halüsinasyonlar görülüyor ve paranoya hali başlıyormuş. Fiziksel etkileri ise inanılmaz. Dişçiler arasında “meth ağzı” olarak bilinen diş dökülmeleri ve çürümeler ve cildin altında böcekler ya da başka kıpırdanmalar olduğunu düşünerek cildini kazıyanlar en yaygın vakalar arasındaymış.

Ayrıca ilk dozlarda beyindeki dopamin salgılanmasını kontrol eden merkeze doğrudan etki ederek normalin çok üstünde bir mutluluk ve zevk hissi yaratıyormuş. Ama bu durum normalin çok dışında olduğu için bir süre sonra beyin bu algıları kapatıyor, ama kullanıcı aynı zevk hissini almak için sürekli dozu artırmaya devam ediyormuş. Ve artık o zevk ve mutluluk hissini asla yaşayamadığı gibi hem anormal bir mutsuzluk ve depresyon yaşamaya başlıyor hem de bağımlılığın pençesine düşmüş oluyormuş!

Bu uyuşturucu maddeyi soğuk algınlığı ilaçları, pillerdeki lityum, vs gibi maddelerin bileşimiyle evde yapmak da çok kolay olduğu için Amerika’da bir yıl içinde yaklaşık 35,000 tane “meth lab” (meth laboratuvarı) basılmış. Ancak daha sonra çok sıkı denetimler ve yaptırımlar sayesinde bunların sayısı %30 oranında azaltılabilmiş. Yine de Meksika önemli bir kaynak olmaya devam ediyormuş!

Liseliler arasında çok yaygın olan bu uyuşturucuyu her yıl 500,000 gencin denediği söyleniyor. Bağımlılık yapma özelliği çok yüksek olan bu maddeye tedaviden sonra bile yeniden dönenlerin oranı ise %92!

ABD’nin Montana eyaletinde bu sorunun çözümü amacıyla kurulan Montana Meth Project’in geniş çaplı çalışmaları sayesinde 2005 yılından bu yana gençlerin Meth kullanımında %45′lik, yetişkinlerin kullanım oranlarında ise %72′lik bir düşüş olduğu gözlenmiş. Gördüğünüz üzere Montana Meth Project’in yazılı ve görsel medya ilanları da gerçekten çok çarpıcı!

Meth hazırlarken kimyasal patlama sonucu yaralanan bir kullanıcı

Çok önemli bir problemle ilgili hazırlanan bu son derece çarpıcı belgeseli yakalarsanız, mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. Etkilenmemek mümkün değil! İnsanın kendine verebileceği zararın da sınırı yok galiba! Çok yazık!

Doktor Yolunu Tutmak

Yüz Nakli

Oscar, right, who underwent a full-face transplant in April following an accident, posed with Dr. Joan Barret as he appeared in public for the first time in a news conference at the Vall d’Hebron Hospital in Barcelona, Spain.

3 Çocuk veya Yok Oluş

Başbakan Erdoğan, üç dört yıldır sık sık ‘en az üç çocuk’ vurgusu yapıyor.

Düğünler ve nikâh şahitliklerini fırsat bilip, sürekli ve ısrarlı bir şekilde tekrarlıyor bunu.

Fakat bu vurgudan son derece rahatsız olanlar var.

Patronlar kulübü rahatsızlığını “önceliğimiz çocuk değil” diyerek, ortaya koyuyor.

Rahatsız olan sadece kapitalist taife değil. Tam aksi olması gerekirken, bundan rahatsızlık duyanların bir kısmı solcu diğer bir kısmı ise dindarlar.

Solcular, doğacak çocukların Müslüman bir nesil olması endişesini taşıyor.

Malumunuz, ülkemizin bin bir türlü sorunun yanı sıra, birde ‘CHP ve Deniz Baykal’ adlı bir sorunu var.

Dün dört ünlü hanım Habertürk’te Baykal meselesini masaya yatırmış. İş Baykal’dan nüfus meselesine nasıl geldi bilmiyorum fakat Sibel Eraslan “Başbakan bana kızacak ama sık sık ‘üç çocuk doğurun’ diyor. Biz kadınlar bir araya geldiğimizde hangi ortama çocuk doğuralımı konuşuyoruz” deyince, Canan Barlas “bu kadar feminist olmaya gerek yok” diyerek çok yerinde bir çıkış yaptı.

Sibel Eraslan

Başarılması zor olsa da bazen susmak daha evla. Üç çocuk konusunda Başbakan’a destek vermesi gereken birisi varsa oda Sibel Hanım olması gerekirdi.

Müslüman çevrelerde çocuk sayılarını bir veya iki ile sınırlandırdıkları göre, Sibel Hanım gibi düşünüyor olmalılar.

İki nesil geriye gidersek altı yedi çocuk, bir önceki nesil dört beş çocuk, son nesil ise bir iki çocuk.

Uzak değil, bir sonraki nesil yalvarsa da bir bile bulamayacak. Derdine derman arayacak lakin mümkün olamayacak!

Defaten yazdım ve söyledim. Şu an Türkiye’de evli çiftlerin her dört kişisinden birinin çocuğu olmuyor.

İstanbul Üniversitesi’nden Doç. Dr. Erkut Attar, 2004 yılında yaptığı açıklama da “Türkiye’de her 7 çiftten biri kısırlık sorunu yaşıyor” demiş yani yüzde 15 kısırlık.

Aynı zamanlarda Türk Jinekoloji Derneği Başkanı Prof Dr Bülent Tıraş’da, kısırlık oranını yüzde 15 olarak açıklıyor. Tıraş’a göre kısırlık; evli çiftlerden yüzde 40’ında kadın, yüzde 40′ında erkek, yüzde 20’sinde ise hem kadın hem de erkekte.

Her evli çiftin 2 çocuğu olursa, ülkenin nüfusu artmaz azalır. Çünkü ölümler oranı düşürür. Yani Başbakan diyor ki; “Türkiye’nin şu anda nüfus artış hızına (burada kastedilen yeni çiftlerdeki çocuk sayısı) baktığımız zaman, bir rivayete göre 1,5 bir rivayete göre 1,8. Bu demektir ki bu milletin nüfusu yaşlanıyor.”

Hâlbuki ne kadar acı. Nüfus yaşlanmıyor, yok oluyor yok.

Çocuk sayısı 2,2 olursa nüfus artışı sıfır olur. Onun için Başbakan “Bunun 2,5’in üzerinde olması lazım” diyerek, dikkat çekiyor acı gerçeğe.

1970’lerde yüzde iki olan kısırlık, 2010’da yüzde 25’leri geçmiş durumda. Sorun sadece kısırlıkta mı? Maalesef değil. 1974’de 1 milimetreküpte 125 milyon sperm sayısına sahip olan Türkiyeli erkeklerin, bugünlerde sperm sayıları 25 milyonun çok altına düşmüş. Verimlilik için sperm sayısının en az 40 milyon olması gerekiyormuş. Risk sınırını çoktan aşmış durumdayız. Özetle erkekler, erkekliğini kaybediyorlar!

Fazla nüfusun, dünya için tehlike arz ettiği masalını çok duymuşsunuzdur. Bu kahpe söylem ne yazık ki, bir komploydu. Gerçi bu komplo hâlâ devam ediyor! Malum çevreler, Dünya nüfusunu 2,5 milyara çekmek için Rockefeller’in Nüfus Konseyi aracılığıyla çevirmedik dolap bırakmadılar. H.G. Wells, bu kapsamda “biyoteknolojiyi insan nüfusunun dünyada yerleşim ve sayısını kontrol etme aracı” olarak kullandıklarını itiraf ediyor.

Marshall Planı’nın ülkelere, en temel ve tehlikeli dayatmalarından biri ‘aile planlaması’ olmuştur. Dünyada 205 ülkede aile planlaması çalışmalarının giderleri, Siyonist Rockefeller’in Nüfus Konseyi tarafından karşılanıyor. Bu sureci, yerli bir taşeron firma yahut bizzat devletin kurumları aracılığıyla yönete geldiler.

Korunma için çeşitli kanallar aracılığıyla işledikleri zihin inşasının yanı sıra, ‘üreme sağlığı’ adlı palavra sloganla; sezaryen, kürtaj, bazı kadın petlerine eklenen kimyasallar, doğum kontrol hapları, gıda katkı maddeleri, çocuk aşıları, ilaçlara eklenen kısırlaştırıcı etken maddeler, tohumların kısırlaştırılması gibi yöntemlerle desteklene gelmiştir.

Onların kör kalışı, gerçeği değiştirmese de; kirli planın arka planından habersiz birçok -modern eğitim almış- kişi, bu gerçeklere itiraz edebilirler. Gerçek acıdır ve yıkanmış beyinler, acı gerçeği göremedikleri gibi görmekte istemezler.

Başbakan Erdoğan’ın çağrısına dönersek, aslında bu sonuç alıcı bir çağrı değil. Çünkü Sayın Başbakan’ın bakanlarının -dolayısıyla siyasi iktidarın- uygulamaları, çocuk yapmanın önündeki en büyük engel. Biri Başbakan’a bu gerçeği söylemeli. Eminiz ki, önüne bu bağlamda gerçekler konulmuyordur.

Sibel Eraslan’ın itirazına gelince. Sibel Hanım ve arkadaşlarının “hangi ortama çocuk doğuralım” endişesi şayet ekonomik ise bundan daha boş bir endişe olamaz. Çünkü “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın.” (Hud 6)

Yok şayet endişesi; artan ahlaksızlık, iffetsizlik, işsizlik, terör, adam kayırma kısaca adalet yerine zulüm düzenlerinin hâkim olması ise Asrı Saadet gibi birkaç dönem ve dar bir coğrafya hariç zulüm dünya da ne zaman eksikti ki?

Müslüman için huzur içinde bir dünya mümkün mü? Bu, dünyanın varlık nedenine aykırı. İstiyorlar ki;

- Bir elleri yağda bir elleri balda olsun.

- Sofralarında kuş sütü eksik olmasın.

- Dua edelim zulüm düzenleri sona ersin, adalet kendiliğinden hakim oluversin.

- Boğaza nazır saraylarda huriler ve gılmanlar hizmetlerine koşuştursun.

Yani burada cenneti arzuluyorlar.

Günümüzde bir kısım İslamcı kadınlara da sirayet eden feminist düşünce öylesine ilerliyor ki; yakında doğurmaya da karşı çıkacaklar!

Nasıl ki -ateist çevrelerde- son günlerde nesilleri tahrip etmek geliştirilen sperm bankalarından sperm alarak hamile kalmak iffetsizliği yaygınlaştı ise korkarım ki; yakında çoğu kadın doğurmayı eşitsizlik veya zillet olarak göreceğinden taşıyıcı annelik, bir meslek haline getirilecek.

Sahi son bir asırda bilim, sağlık, gelecek, iktisat vs adlar altında ifsat edilmedik ne kaldı? Bunlardan kurtulmak için önce zihinleri işgalden kurtarmak gerek.

Davet: Ölüm Tohumları, Para Petrol İktidar gibi eserlerinde yazarı olan Alman asıllı Amerikalı gazeteci yazar F. William Engdahl Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin misafiri olarak İstanbul’da “Nasıl İnsan Kalınır?” GDO kirliliği konusunda konferans verecek olan William Engdahl ile Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı Kemal Özer konferans sonrasında kitaplarını imzalayacaklar. Etkinlik 15 Mayıs 2010 Cumartesi, Saat’de 14:30’da IHH (İnsani Yardım Vakfı) Genel Merkez Konferans Salonu’nda.

F. William Engdahl

(Kemal Özer, www.timeturk.com, 14.05.2010)

Enfeksiyona Karşı Anne Öpücüğü

Yeni Zelandalı bilim adamları, ilk kez yapılan bir çalışmayla yeni doğan bebeğin, annesinin öpücüğü sayesinde korunduğunu belirledi. Araştırmada bebeklerin, annelerinin ağzından çıkan K12 isimli iyi bakteriyi alıp boğaz ağrısına ve kulak enfeksiyonuna karşı dirençli hale geldikleri tespit edildi.

New Zealand Herald gazetesinde yayınlanan ve Otago Üniversitesi’nce yapılan çalışmada, araştırmacılar yeni doğan bebeklerin annelerinin ağzından geçen faydalı bakteri sayesinde boğaz ağrısı ile kulak enfeksiyonuna karşı korunduğunu tespit ettiler.

Daha önce böyle bir araştırma yapılmadığını belirten araştırmacılar, çalışmaya katılan kadınların doğal lastreptococcus salivarius K12 isimli bakteriyi taşıyanları belirlemek için testten geçtiklerini ifade ettiler.

Bakterinin vücutta kalıp kalmadığını öğrenmek için annelerinden bakteriyi alan bebeklerin önce her hafta, daha sonra ise 6 haftada bir kontrol edileceğini belirten araştırmacılar, bebek büyüdükçe takip edilemeyeceğini, ancak bu çalışmanın gelecek araştırmaların temeli olabileceğini açıkladılar.

(Zaman, Haziran 2010)

8 Milyonda Bir Görülen Hastalığa Yakalandı

İngiltere’nin Sussex bölgesinde yaşayan 7 yaşındaki Hayley Okines 8 milyon insanda bir görülen yaşlılık hastalığından muzdarip. Şu anda 96 yaşında yaşlı bir insanın vücut yapısına sahip olan küçük kız hastalığına rağmen okula gitmekten vazgeçmiyor. Her gün bir avuç ilaç içmek zorunda kalan Okines, “Bir gün ben de iyileşeceğim. Umutluyum” diyor.

KÖTÜ SONA HAZIRLIK

Küçük kızın annesi Kelly bu hastalığa sahip olan kişilerin en fazla 13 yaşına kadar hayatta kalabildiklerini söyleyerek, kendilerini şimdiden en kötüsüne hazırladıklarını ifade etti. Doktorları Hayley’in laboratuvar ortamında başarılı sonuçlar veren FTI isimli yeni ilacı deneyen ilk hastalardan biri olduğunu söyledi. Küçük çocuğun doktorları ilacın fareler üzerinde denendiğini ve yaşlanayı durdurduğunu söyledi. Anne Kelly ise “Son dönemde kızımın yüzündeki kırışıklıkların azaldığını hissediyorum. Yeni ilacı kullansa da günün sonunda herşeyi kaybedebileceğimize kendimizi alıştırıyoruz” ifadesini kullanarak ümitsizliğini dile getirdi.

(www.8sutun.com)

***

Girl, 9, who ages eight times faster than normal to try new drug

A nine-year-old British girl suffering from a rare premature ageing disease is to undergo a pioneering drug trial in the United States next week in a bid to prolong her life expectancy.

Hayley Okines ages eight times faster than she should because she suffers from Progeria, a progressive terminal condition which afflicts about 45 people worldwide.

People born with Progeria look healthy but begin to display many signs of accelerated ageing at around 18 months old including stunted growth, loss of body fat and aged skin.

Although their mental development is not hampered, children with the condition die of heart disease at an average age of 13, according to the Progeria Research Foundation.

Hayley’s mother Kerry, from Bexhill, East Sussex, is hoping the drug trial at Boston’s Children’s Hospital next week will lead on to the premature ageing process stopping.

Before leaving for the US, she said: “When Hayley was first diagnosed there was no hope.

They didn’t even know what caused Progeria.

“So, within seven years she has been diagnosed, they have identified the gene that causes it, and now a possible treatment, too.

“At the end of the day we have got nothing to lose, and everything to lose. But the prognosis is not good without it, so we have no choice really.”

If tests and assessments prove successful, Hayley will start on medication that has already been given to children with cancer but will be the first clinical trial involving a Progeria sufferer.

Hayley is expected to undergo tests in Boston tomorrow before starting the treatment on Wednesday and staying on for a week.

Her family first learned of the drug trial at a summit for Progeria sufferers and their families last June.

The new drug has possible side effects including diarrhoea and constipation, forcing Hayley to undergo regular monitoring.

She will also return to Boston every four months to see if the dose can be increased.

Cildin Düşmanları

Cilt Bakımı kadar beslenmede genç ve güzel bir cilde sahip olmamızda oldukça önemlidir. Bazı besinler cilt ve vücudumuz için zararlıdır. Güzel ve Sağlıklı bir cilt için aşağıdaki besinlere dikkat.

Şeker: Şeker hücrelerin gereksinim duyduğu besinleri çalan bir maddedir. Basit şekerler ciltte renk dengesizliklerine sebep olur ve yüzdeki kızarıkların, kahverengi lekelerin başlıca sebebi de şekerdir. Kalsiyum ve diğer minerallerin basit şekerler yüzünden tükenmesi vücudunuzda doku kaybına, bunun sonucu olarak da sarkık, gevşek bir cilde sahip olmanıza sebep olur.

Yağlar: Bilim adamlarına göre yaşlanmanın en büyük sebebi insan vücudundaki yağların oksidasyonudur. Kötü yağlardan uzak durmak cilt sağlığı için gereklidir. Kırmızı et, mayonez, çikolata, çörekler, patates cipsi, fıstık ezmesi, margarin, fast-food ürünler. Ancak beslenme programımızdan yağları tamamen çıkartmak da cildimiz için yapılacak en büyük kötülüklerden biridir.Cildin iyi yağlara ihtiyacı vardır( zeytinyağı, soya yağı, fındık, balık.)

Sigara: Sigara cildin oksijenlenmesini %30 azaltır ve cildi olması gerekenden %40 daha inceltir. Tüm bunlar cildin gevşemesi,sarkması ve kırışmasına neden olur.

Alkol: Alkol vücudu susuz bırakır ve B vitaminlerini çalar. B vitamini saç ve tırnakları güçlendiren,cildin ışıltılı ve temiz olmasını sağlayan bir vitamindir.

Kafein: Kafein cildi susuz bırakarak ve stres hormonlarının salgılanmasını arttırarak cildin kurumasına ve erken yaşlanmasına neden olur.

Güneş: Güneşin UV ışınları cildin üst tabakasına nüfus ettiğinde yaşlanmadan sorumlu olan serbest radikal üretimi artar, yeni hücre üretimi ve vücuttaki C vitamini stoku azalır. Bunun sonucu olarak ciltte lekeler, kırışıklıklar, pürüzlenmeler, kalınlaşmalar ve kılcal damar hassaslaşması görülür.

Uyku Pozisyonu: Yüzükoyun uyuma ciltte sarkma, kırışıklık ve torbalanmalara neden olur.

Yo-yo Diyetler: Hızlı kilo verdiren diyetler cildin en büyük düşmanlarından biridir. Kilo alındığında cilt gerilir; kilo verildiğinde ise eski haline dönemez, sarkar.

Stres: Aşırı stres durumunda kortizol denilen hormon yüksek düzeyde salgılanır. Kortizol erken yaşlanma hormonu olarak bilinmektedir.

(21-05-2010)