Muzik calici calismiyor


ATEİZM

Bebeklerin Ahlakı ve Ateistlerin Sorunu

Hürriyet’in koyu laikçi yazarı Özdemir İnce, geçenlerde “bebeklerin ahlakı”na dair üst üste iki yazdı. Hem ele aldığı mesele ilginçti, hem de onu yanlış anlama biçimi.

Konu, üç ay önce New York Times gazetesinde yayınlanan Paul Bloom imzalı “Bebeklerin Ahlaki Hayatı” başlıklı uzun makaleden açılmıştı. Yale Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olan Bloom, altı aylık bebekler üzerinde ilginç bir deney yapmıştı. Miniklerin karşısına üç tane figür konmuştu önce: Bir tanesi bir tepeye tırmanmaya çalışıyor, ikincisi ona yardım ediyor, üçüncüsü ise engel oluyordu.

Paul Bloom

Bebeklerin verdikleri tepkiler ise, ısrarla, “haksızlık” değil de “iyilik” yapan figürü onayladıklarını gösteriyordu.

Yani, “bebekler, ilkel de olsa bir adalet duygusuna sahip” idiler.

Peki bundan ne gibi bir felsefi sonuç çıkarılabilirdi?

Özdemir İnce, çıkara çıkara şunu çıkarmıştı:

“Bu ahlak duygusu Tanrı ve din inancı olmasaydı da, gündelik yaşam ve doğadan gelen deneyimlerle insan varlığının zihninde gelişirdi, gelişebilirdi.”

Yani, sanırsınız ki, bebeklerin ahlakı “Tanrı ve din inancı”nı zora sokmuştu.

Oysaki durum tam tersiydi. Çünkü eldeki sonuç, başta ünlü ateist Sigmund Freud olmak üzere seküler psikologların uzun zamandır savunduğu “insan, ahlaktan yoksun bir hayvan olarak hayata başlar” görüşünü yanlışlıyordu.

Bir başka deyişle, ahlakın sadece “toplumsal bir inşa” olmadığı, “vicdan” da dediğimiz bir “içgörü”ye dayandığı ortaya çıkıyordu.

Bu ise “Tanrı ve din inancı”nın aleyhinde değil, lehinde bir bulguydu. Nitekim Prof. Bloom, New York Times’taki makalesinde şöyle diyordu:

“Bazı bilim adamları içsel bir ahlaki duygunun varlığının çok önemli sonuçları olduğunu düşünüyor. Alfred Russel Wallace, 1869’da Darwin’e yazdığı mektupta insanlığın ‘yüksek ahlaki yeteneklerinin’ biyolojik evrim tarafından üretilemeyecek kadar zengin olduğunu yazmıştı. Birkaç yıl önce de kültürel yorumcu Dinesh D’Souza bu argümanı yineledi, ‘fedakârlık duygusu için Darwinistik bir rasyonalite olmadığını, bunun Tanrı’nın ruhlarımızdaki sesi olduğunu’ savundu. Wallace ve D’Souza gibi eleştirmenlerin genel argümanı ciddiye alınmalı. Günümüz insanının ahlakı, gerçekten de evrimin bize kazandırmış olabileceklerini aşıyor.”

Alfred Russel Wallace

Dinesh D’Souza

Hoş, Bloom bu kabulden sonra Darwinistik açıklamada ısrar ediyor, bunu da bebeklerin ahlakının yetişkinlerinkinden daha sınırlı olduğundan yola çıkarak yapıyordu. Ama bu, zorlayıcı bir bulgu karşısında bir açıklama bulma çabasıydı.

Zaten ateizm-bilim ilişkisinde gelinen nokta, çoğunlukla bu yöndedir.

Bundan bir asır önceki durum çoktan değişmiştir. O zamanlar pozitivizmi arkalarına alan ateistler, her bilimsel bulgunun dini biraz daha “köşeye sıkıştıracağını” sanıyorlardı.

Oysa önce bilim felsefesi pozitivizmi budadı; bilimin alanının sınırlı olduğunu, “metafizik sorular”a cevap bulamayacağını gösterdi. Sonra da bazı bilimsel bulgular, ateist düşünürlerin kimi ön kabullerini sarstı. Örneğin Büyük Patlama teorisi maddi evrenin bir “başlangıç anı” olduğunu gösterdi. “İnsani ilke” (anthropic principle) denen kozmoloji yaklaşımı, evrenin fazlasıyla “iyi tasarlanmış” olduğunu ortaya çıkardı.

Ateist düşünürlerin bu gerçeklere cevabı, “çok sayıda evren” varsaymak gibi spekülasyonlardan ibarettir. Yani bir “saldırı” değil “savunma” pozisyonudur. Bebeklerin ahlakı da muhtemelen böyle yeni bir “sorun” olacak onlar için.

Özdemir İnce gibi yerli pozitivistler ise herhalde asıl sorunu meseleyi kavramakta yaşayacaklar. 19. yüzyıldan kalma köhne ezberleri tekrar etmekten başka pek bir şeye yetkin gözükmüyorlar çünkü.

(Mustafa Akyol, 25-08-2010)

***

Babies know the difference between good and evil at six months, study reveals

At the age of six months babies can barely sit up – let along take their first tottering steps, crawl or talk.

But, according to psychologists, they have already developed a sense of moral code – and can tell the difference between good and evil.

An astonishing series of experiments is challenging the views of many psychologists and social scientists that human beings are born as ‘blank slates’ – and that our morality is shaped by our parents and experiences.

Good rabbit, bad rabbit: Simple experiments involving babies have shown that we have a strong morality instinct from an early age

Instead, they suggest that the difference between good and bad may be hardwired into the brain at birth.

In one experiment involving puppets, babies aged six months old showed a strong preference to ‘good’ helpful characters – and rejected unhelpful, ‘naughty’ ones.

In another, they even acted as judge and jury. When asked to take away treats from a ‘naughty’ puppet, some babies went further – and dished out their own punishment with a smack on its head.

Leading research: Professor Paul Bloom, of Yale University, said a series of morality tales featuring puppets were shown to babies of varying ages

Professor Paul Bloom, a psychologist at Yale University in Connecticut, whose department has studied morality in babies for years, said: ‘A growing body of evidence suggests that humans do have a rudimentary moral sense from the very start of life.

‘With the help of well designed experiments, you can see glimmers of moral thought, moral judgment and moral feeling even in the first year of life.

‘Some sense of good and evil seems to be bred in the bones.’

For one study, the Yale researchers got babies aged between six months and a year to watch a puppet show in which a simple, colourful wooden shape with eyes tries to climb a hill.

Sometimes the shape is helped up the hill by a second toy, while other times a third character pushes it down.

After watching the show several times, the babies were shown the helpful and unhelpful toys. They showed a clear preference for the helpful toys – spending far longer looking at the ‘good’ shapes than the ‘bad’ ones.

‘In the end, we found that six- and ten-month-old infants overwhelmingly preferred the helpful individual to the hindering individual,’ Prof Bloom told the New York Times.

‘This wasn’t a subtle statistical trend; just about all the babies reached for the good guy.’

Two more tests found the same moral sense.

In one, the researchers devised a ‘one-act morality play’, in which a toy dog tries to open a box. The dog is joined by a teddy bear who helps him lift the lid, and a teddy who stubbornly sits on the box.

They also made the babies watch a puppet cat play ball with two toy rabbits. When the cat rolled the ball to one rabbit, it rolled the ball straight back. But when the cat rolled it to the second rabbit, it picked up the ball and ran off.

‘In both studies, five-month-old babies preferred the good guy – the one who helped to open the box; the one who rolled the ball back – to the bad guy,’ said Professor Bloom.

When the same tests were repeated with 21-month-old babies, they were given a chance to dish out treats to the toys – or take treats away.

Most toddlers punished the ‘naughty rabbit’ by taking away treats. One even gave the miscreant a smack on the head as a punishment.

Although the studies appear to show that morality is hard-wired into babies brains, some psychologists urged caution.

Dr Nadja Reissland, of Durham University, said babies started to learn the difference between good and bad from birth.

‘Everything hinges on who decides what is normal,’ she said. ‘By saying pushing the ball up the hill is helpful, the researchers are making a moral judgement. The babies might just prefer to see things go up rather than down.

‘In the other test, perhaps the bear closes the box to prevent the dog from getting in there because there is something dangerous inside. It is like a mother keeping children out of an area where there is something harmful.’

İnsanlık Dini

Auguste Comte (1798 – 1857)

Fransız sosyolog, matematikçi ve filozoftur. Sosyolojinin babası olarak tanımlanabilir. Fransa’nın Montpellier kentinde doğdu. Katolik bir aileden gelen Comte, ailenin üç çocuğundan biriydi. Babası vergi dairesinde memur, annesi ise ev hanımıydı.

Auguste Comte, sosyoloji ismini öne süren ilk sosyologtur. “Sosyoloji neden diğer bilim dalları gibi bir dal olmasın” tezini savunarak sosyolojinin temelini o zamanlarda attı. Ayrıca felsefede pozitif düşünce üzerine de çalışıyordu. Daha sonraları fizik, gökbilim ve kimya ile de uğraştı. Ayrıca Comte yaşadığı çağda altı bilimden sözetmiştir: Fizik, Matematik, Kimya, Biyoloji, Sosyoloji ve Astronomi’dir. Sosyolojiyi bunların üstünde görmüştür.

Fransız Devriminden hemen sonra doğduğu için -Sosyoloji alanındaki- çalışmaları Fransız Devrimine ve Aydınlanma Düşüncesine bir tepki niteliğinde insanlık dinini kurmayı deneyen, pozitivizmin sahte peygamberi sever. Fransız filozofudur. Veznedar bir babanın ve dindar bir annenin oğlu diye bilinir. Dokuz yaşında doğduğu şehrin kolejine girer ve keskin zekâsı sayesinde parlak bir talebe olur. On dört yaşında iken bir takım nedenlerden dolayı ailesinden ayrılır ve katı bir cumhuriyetçi olur. Ayrıca disiplin ve otoriteden nefret eder. Henüz 16 yaşındayken Paris’te politeknik okulunun giriş sınavlarını kazanır. Matematikte çok iyi olmasına borçludur bunu. Bu okulda çeşitli fikir adamlarının kitaplarıyla ilgilenir. Ailesi istememesine rağmen Paris’e dönüp biyolojiyle ilgilenir. Saint Simon ile tanışıp yedi yıl arkadaşlık ve çıraklık eder. Fakat hocasının itaat ettirmek isteği, Comte’unsa disiplinsiz ve kendi büyüklüğüne fazlasıyla inanmış olması ikilinin yollarını ayırır. Comte zayıf ve bedbaht biriydi diye söylenir.

Bir sokak kadınıyla evlenmesi ve onu boşu boşuna yola getirmeye çalışması devamlı geçimsizlik ve kavgaya neden olur aralarında. Comte geçimini sağlamak için pozitif felsefe dersleri vermeye başlar. Ona göre gerçeğin ölçüsü, metafizikten mahrum oluşuydu. Yani tecrübe ile ispat olunmayan hiçbir şeye inanılmamalıydı. Yıllarca karısıyla gelgitli bir hayat yaşaması ve aşırı derecede okuması dolayısıyla gelgitler yaşamaya başladı. Yedi ay akıl hastanesinde tedavi gören Comte karısının isteğiyle çıkarıldı. Ama kendine gelmesi bir yıl sürdü ve tekrar ders vermeye başladı. Fakat karısı beş yıl sonra kendisini terk etti ama yıllarca mektuplaştılar. 1845 yılında kocası müebbet hapse mahkûm olmuş bir kadına âşık olur artık zenginlerden aldığı yardımlarla yaşar ve çevresindeki insanlara karşı çok kırıcı bir hal takınır. O zamanın kanunlarına göre boşanmak mümkün olmadığı için evlenemez fakat bu kadına çok içten âşık olur. Bir yılda 180′nin üzerinde mektup yazar bu kadına fakat kadın bir yıl sonra veremden ölür. Artık büsbütün bu platonik duyguya kaptırır kendini.

1849-1850 yıllarında Comte’ta belli başlı fikirler dallanıp budaklanır ve bazı garip teşebbüslere girişir. Pozitif bir din kurar. İnsanlık dini. Hatta Rus çarına ve Osmanlı sadrazamına mektup yazarak onları bu dine davet eder. Comte artık peygamberdir ve dininin esaslarını belirler. Hatta şeytan yerine Napolyon’a lanet etmeye vaaz eder. Ernest Renan Comte’tan söz ederken”200 yıldan beri birçok bilim adamının kendisi kadar görüp anladıkları gerçekleri kötü bir Fransızcayla anlattığı için Comte’a büyük adam denilmesi beni kızdırıyor” der. Zihin çöküntüsü ve his dalgalanmaları yoğunlaşır, kurduğu pozitif sisteme tamamıyla ters bir hareketle mistik ve metafizik olduğu kadar da garip bir din kuran Comte 5 Eylül 1857 günü, insanlığın sembolü ve temsilcisi sayıp ulu varlık adını verdiği veremden ölen sevgilisinin masasının önündeki son merasimini yaparken ölür.

(Vikipedi)

Denizli Tabip Odası’nın Konferansında Dine Hakaret

Denizli Tabip Odası’nın düzenlediği “Ilımlı İslam ve Bilim” konulu konferansta, İslam dini ve Hz. Muhammed (SAV) ile ilgili yakışıksız değerlendirmeler yapıldı. Bazı doktorlar, Tabip Odası’nın kendi alanının dışında toplantı yaptığı gerekçesiyle odadan istifa etti. İstanbul Tabip Odası (İTO) Başkanı Prof. Dr. A. Özdemir Aktan’ın konuşmacı olarak katıldığı konferansı, Denizli Tabip Odası Başkanı Ersin Çağırgan’la birlikte 42 doktor izledi.

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan

Prof. Dr. Aktan, Denizli Tabip Odası’nda verdiği konferansta din ve bilimin yıllarca çatıştığını, bu çatışmaların hepsinin Hıristiyanlıkta olmasının ilginç olduğunu, İslam’da çatışma yaşanmadığını, bunu nasıl yorumlayacağını bilmediği söyledi.

Dinin toplumları idare etmek ve uyutabilmek için kullanılan iyi bir silah olduğunu ifade eden Aktan, “Din bir şekilde toplumları sürükleyebilmek, idare edebilmek, hatta biraz daha uyutabilmek için iyi bir silah. Ama bunu kullandığımız zaman bilimden de gittikçe uzaklaştığımızı görüyoruz aslında.” dedi.

DOMUZ ETİNİN HARAM OLMASI TARTIŞMAYA AÇILMALI

İslam’ın ve dinin soru sormayı zorlaştırdığını ileri süren Aktan, İslam dininde domuz eti yemenin haram olmasının tartışmaya açılmasını istedi. Prof. Dr. A. Özdemir Aktan, “Biz hâlâ ‘domuz eti yemek günahtır’da kaldık. Bunu tartışamıyoruz. Niçin günahtır? Acaba değiştirsek mi? Bunu kimse söylemeye bile cesaret edemiyor. Bunu yapmalı mıyız? Bence evet yapmalıyız.” şeklinde konuştu.

Aktan, Doğu-Batı kültürü tarifini vermek için kişisel gelişim uzmanı diye açıkladığı yazar Mümin Sekman’ın görüşlerini aktarmaya çalışırken, izleyicilerin arasında bulunan İTO Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Nazmi Algan, “Onun aslı nereden geliyor.” diye sordu. Aktan, “Aslına bakarsan eğitimini bulamadım.” diye cevap vermesi üzerine bir izleyici “Hükümet yanlıları bunun kitabını bedava dağıtıyor.” iddiasında bulundu.

HARRAN ÜNİVERSİTESİ, STV VE HZ. MUHAMMED’E DİL UZATILDI

Konferansta sık sık araya girerek konuşan Dr. Nazmi Algan, Harran Üniversitesi’nde yayınlanan bilimsel eserlerin Amerika’da yayınlanmış gibi gösterildiğini iddia ederek üniversiteyi sahte yayın kurulları oluşturmakla suçladı. Algan şu iddialarda bulundu: “Amerika’da yayınlanmış basılmış gibi muazzam yayınlar, özellikle psikiyatri alanında çıktı. Sonra anlaşıldı, yok öyle bir şey. Tamamen kurgusal masaüstü yayıncılık şeklinde sahte yayın kurulları, denetleme kurulları, şunlar, bunlar o şekilde bir sürü insan oradan şey alıyor.”

Dr. Nazmi Algan

Kürtaja karşı duruşundan dolayı İslamiyet ve Hıristiyanlığın bilimsel gelişmeye karşı ittifak yaptığını ileri süren Algan, Samanyolu Televizyonu’nu da kürtaja karşı yayın yaptığı gerekçesi ağır bir dille eleştirdi.

İslam Dini’nin total bir anlayışta olduğunu, hayatın her alanını dizayn etmek iddiasıyla ortaya çıktığını vurgulayan Algan, şöyle devam etti: “Hz. Muhammed kanaatkâr mıydı? Tüccardı. Kureyş Kabilesi’ndeki bütün ekonomik erki elinde tutmak istiyordu. Kanaatkârlığı ben İslam’la çok bağdaştırmıyorum. O aşağıdakini uyutmak için bir bağ kuruyorum.”

AKIŞIK: 21. YÜZYIL ATEİZMİN YÜZYILI OLACAK

Denizli eski Tabip Odası Başkanı Dr. Hasan Akşık ise “Ilımlı İslam ve Bilim” konulu toplantı yüzünden bazı doktorların odadan istifa ettiğine dikkat çekerek bu tür toplantıların daha çok yapılmasını istedi. 21. yüzyılı ateizmin yüzyılı olarak değerlendiren Akşık, kutsal kitapların kendi beyninin sığabileceği büyüklükte olmadığını ileri sürdü. Akşık şunları kaydetti: “Müslümanların, Hıristiyanların veya Yahudilerin hiçbir kutsal kitabı benim beynimin, aklımın sığabileceği büyüklükte değildir. Yani sorgulamam gerekiyor. Biz biliyoruz ki dinler kendilerinden önceki dinlerle beslenmiş. Bugün baktığımızda Kur’an’ın yaklaşık yüzde 70-80′ni Tevrat’tan, Sümerlerden, Hıristiyanlardan bir sürü geçmiş dinlerden Nuh tufanına kadar, Adem ve Havva’nın oluşumuna kadar geçmiş. Bu tür aslında bilimsel olmayan ama dogmatik bir takım öğretilerden almaktadır. 21. yüzyıl ateizmin yüzyılıdır. Yani bugün için konjonktürde Türkiye’de ılımlı İslam’ın ön plana çıkmış olması bir şeyi değiştirmez. Napolyon’un sözüne katılıyorum. Ülkelerin kaderlerini yaşadıkları coğrafyaları belirler.”

Dr. Hasan Akşık

Dinle ilgili tartışmalara katılan bir doktor ise herkesin Kur’an-ı Kerim’in Türkçesini okuyup kendi kafasına göre yorumlaması gerektiğini ileri sürdü.

(CİHAN, Ocak 2010)

İslam’a hakaret eden CHP’lilerin listesi

CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın Peygamber Efendimiz’e yönelik edep dışı sözleri, ufukta bir “özür” hazırlığı da görülmediği için içimizi acıtmayı sürdürüyor. Bu partinin çok sayıdaki mensuplarının mazisindeki benzer densizlikler ise olup bitenin adeta “fikren ırsî” ve bu nedenle de “taammüden” olduğu intibaını uyandırıyor.

“İslâmiyet denince benim aklıma çorap kokusu gelir”… Bu zavallı sözlerin sahibi, CHP’nin ideologlarından, uzun yıllar bu partiden milletvekilliği yapmış Falih Rıfkı Atay’dan başkası değil. Bu neviden ideologlarla yola düzülen bir siyasî kervanın; zaman içerisinde daha pek çok defosunun olması ise elbette kaçınılmazdı, nitekim öyle de oldu. Biz de, CHP’nin Günâh Galerisi”nde sık sık ‘haşa’ diyerek bir gezinti yaptık. Gezerken de gördük ki, Önder Sav’ın özrü kabahatinden büyük gerekçesi “kameraların açık olduğunu bilmiyordum”a karşılık, selefleri ise “kayıt”tan hiç mi hiç çekinmemişler. Meclis kürsüsü, konferans, köşe yazısı bodoslama gitmişler…

“BEŞ VAKİT NAMAZ YOKTUR”

İsmail Habib Sevük, bir yandan CHP milletvekilliği yaparken bir yandan da Cumhuriyet’te köşe yazıyordu. Bir yazısında, “sınırları” çok ama çok zorlamıştı: “Namaz Mekke devrinde yoktur. Mekke âyetlerinde ibadetten müphem bahsedilirdi, bu da sırf Muhammed’e tevcih edilmişti. Müminlere değil. Namaz müminlere Medine’de teşmil edildi. O da üç vakitte; fecirde, grupta, geceleyin. Beş vakit namaz Muhammed İslâmlığı’nda katiyen yoktur.”

“ONDÖRT ASIRLIK SAKAT İNANÇ”

“Devlet idaresindeki kaba sofuların elindeki dine kutsallık tanımak, bana göre Afrika zencilerinin çömlek ve taş parçalarına tapmalarından fazla bir anlam ifade etmez. Birinci olayla ikinci olay arasındaki fark, ilki kuruntuya dayanan bir inanç, ikincisi de bir toprak parçasına güvenmekten ibarettir. Türk medeni kanunu yürürlüğe girdiği gün, milletimiz ondört asırdır kendini çeviren sakat ve karışık inançlardan kurtulmuş olacaktır.” Bu ve buna benzer sözleri sık sık Meclis kürsüsünden dillendiren bir isimdi CHP’li Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt.

“YARATILIŞ HİKÂYEDİR”

1930′lu yıllarda, Ankara Türk Ocağı salonundaki sayısız konferanslarından birisindeydi. Anlatıyordu: “İshak, İbrahim, Nuh, İdris ve Şit vasıtasıyla ebül beşer Âdem’e gelir dayanırdı. Ondan ötesi yoktu; zira Âdem’i bizzat Hallâk-ı Cihan, çömlek gibi çamurdan yoğurup yapmış ve içine kendi ruhundan nefyetmişti. Ezcümle ‘Hilkât- kâinat’ ve ‘Hilkât-i beşer’ kısımları, mucize ve kerametler, hakiki vakalar gibi hikâye ediliyordu.” Adı Yusuf Akçura’ydı, o da CHP’li vekildi.

“ÇÖKEN İSLAM DİNİ”

CHP’li Mehmet Şeref, Meclis kürsüsünde “medenî kanun”u savunma babında “İslâm’ın çöktüğüne” inandırmaya çalışıyordu kendisini de, dinleyenleri de: “Yakılan ve ebediyen çöken Arap-Acem dinî ve tasavvufî tahakkümdür. Giden, kaynağı dinî ve ilâhî olan hukuktur. Artık, karşısındakini ilzam için ‘âyet ve hadis’ saymakta manâ yoktur.”

“MAYMUN ATALARIM DİNİ”

CHP’li diğer bir vekil Celal Nuri İleri’nin derdi ise başkaydı: İleri gazetesindeki köşesinde şöyle yazıyordu : “İnsan hayvandan ayrılınca bir nevi maymun ailesiydi. İlk atalarımız şüphesiz ormanların içinde sürü halinde serseriyane dolaşıyorlardı.” “İslâm’la mahvoluruz”

Hepsi de partinin önde gelenlerindendi. Yeni anayasa yapacaklardı, “çok nazik bir konu” tartışıyorlardı. Merhum Kazım Karabekir, hem tarih, hem Allah indinde “tezkiye”sini yapmıştı. Ya, diğerleri? “- Tevfik Rüştü Aras: Ben kanaatimi millet kürsüsünden de haykırırım. Kimseden korkmam. Teşkilât-ı Esâsiyemizde dinimiz apaçık yazılmalıdır. – Kazım Karabekir: Teşkilât-ı Esâsiye’de dinimizin İslâm olduğu yazılıdır. Tevfik Rüştü Bey, hangi kanaati haykıracak, hangi dini yazdıracaksın? Hıristiyanlığı mı? – Mahmut Esat Bozkurt: Evet Hıristiyanlığı… Çünkü İslâmlık terakkiye manidir. Bu dinle yürünmez, mahvoluruz ve bize de kimse ehemmiyet vermez.”

“ÂYETLER BİZİ ALAKADAR ETMEZ”

Mehmet Âkif merhumun; dindarlığına, edebine bakıp da, “Benim Şemseddin’im” diyerek taltif ettiği genç, orta yaşlılığında ise bambaşka havalardaydı: “Bu milletin kafasından din fikrini sökmek için bize daha otuz sene lazım. Benim dinsizliğim taassup derecesindedir. Komünizm ve din zehirlerinin tesirine karşı demokrasiye aykırı sayılabilecek kanunlar var. Ancak bunların zarurî bir tedbir olarak yaşaması lâzım. Şeriat kaidelerinin mahiyeti, o zamanki mahallî şartların icabının yerine getirilmesinden ibarettir. Bu kaideler, bin küsur yıl sonra başka başka muhit şartları içinde yaşayan milletlerin hayatına esas olamaz. Peygamberin Medine’de koyduğu âyetler devletçiliğe aittir, bizi alâkadar etmez.”

“ALLAH, GERÇEKTE YOK”

İleri gazetesinde köşe, Meclis’te sandalye sahibiydi Kılıçzade Hakkı. “Onun Allah’ı”; sadece zor zamanların kurtarıcısıydı, üstelik “sanı”ydı da: “Allah’ın varlığına iman etmek, o gerçekte var olduğu için değil, bizim sıkıntı içinde olduğumuz zamanlarda moralimiz yükseltmek için gereklidir.”

“AHİRET SAADETİNİ KAYBETTİM”

Romanlarında, halkın din kaynaklı saf inanışlarıyla “satirik” (iğneleyici) bir üslupla alay ederdi daima. Belki de o yüzden güldüğü şeylere inanmaması normaldi. Bir derginin, “Ahirete inanır mısınız?” sorusuna, “Dünyaya gözleriniz kapar kapamaz sevdiğimiz şeyleri orada bulacağımızı ümit etmek çok güzel bir şeydir. Fakat ben bu saadeti çoktan kaybettim” cevabını vermişti CHP’li vekil Reşat Nuri Güntekin.

“DİNİ NEŞRİYATA TARAFTAR DEĞİLİZ”

Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör, bir bürokrattı ama Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Şevket Süreyya Aydemir’le birlikte CHP’ye ideolojik yön hazırlayan Kadro dergisinin de kurucularından birisiydi. Dolayısıyla zımnen bağlı olduğu partisine uygun genelgeleri vardı: “Biz her ne şekil ve surette olursa olsun memleket dahilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.”

“MEKKE’Lİ YOBAZ”

1932′de ölen Abdullah Cevdet, bir yazısında Peygamber Efendimiz’e “Mekke’li Yobaz” diyerek hakaret emiş, bu nedenle mahkemeye verilmişti. Altı dönem CHP’den milletvekilliği yaparken bir yandan da Akşam gazetesinin başyazarlığını yürüten Necmettin Sadık Sadak ise bu olay üzerine köşesinde şunları yazmıştı: “Abdullah Cevdet, hala Mekke’li yobazların pençesinde. Taassup akımına göre suç sayılan bir fikir mücadelesi için bugün mahkûm olursa gerçekten tuhaf olacaktır.”

CHP’Lİ ŞAİR VEKİLLER

“Allah’ı da, Sultan’la birlikte tahtından indirdik
Bizim mâbedlerimiz fabrikalardır.”
Refik Ahmet Sevengil

“Sen takıl peşine de baldırı çıplak Arabın
Korkma gir kanına hikmetin aşkın şarabın.”
Osman Nuri Çerman

“İnsanız en şerefli mahlûkuz
Deyip de pek fazla
Övünmek haksız
Atamız elma çaldı cennetten
Biz o hırsızın çocuklarıyız.”
Orhan Seyfi Orhon

“Umduğun değilse Tanrın ey beşer
Gönül tercih eder yoğu vara”
Mim Kemâl Öke

“Cehennemim var diye
Kurum etme ey Tanrım
Bağrımdaki ateşle
Seni bile yakarım”
Aşık Yusuf (Falih Rıfkı Atay)

(Yeni Şafak, 6-2008)

Einstein’ın dini aşağılayan mektubu para etti

Yahudi asıllı ünlü Alman fizikçi Albert Einstein’ın, “Tanrı düşüncesinin insanoğlunun zayıflığının bir ürünü olduğunu” yazdığı mektubu 404 bin dolara satıldı. Londra’daki Bloomsbury müzayede evinde yapılan açık artırmada, el yazısıyla yazılmış mektubun tahminin 25 kat üstünde fiyata alıcı bulduğu belirtildi. Einstein, ölümünden bir yıl önce 1954′te filozof Eric Gutkind’e yazdığı mektupta, “Tanrı kavramı benim için insanoğlunun zayıflığının bir ifadesi ve ürünü olmaktan öteye gitmiyor. İncil de muteber ancak yine de hayli çocukça olan ilkel efsanelerin bir toplamından ibaret” ifadesini kullanmıştı. Einstein uzmanları, bu mektubun, ünlü fizikçinin din konusunda karmaşık ve “bilinmezci” görüşe sahip olduğu düşüncesini desteklediğini söylüyorlar.

(aa, 2008)