Muzik calici calismiyor


SAĞLIK

Çiçek Hastalığı

Çiçek hastalığı, her yaşta ve her cinste kişilerde görülen, irinli kabarcıklar dökerek yüzde izler bırakan, ateşli, ağır ve bulaşıcı bir hastalıktır. Çiçeğin etkeni Poxvirus grubundan bir virüstür (Çiçek virüsü); hastalık yaralarının içinde bulunur ve hastanın eşyalarıyla, hastaya yaklaşmayla, sineklerle ve virüslü havanın solunmasıyla bulaşır. Kuluçka dönemi 10-14 gündür. Ani ve şiddetli belirtilerle başlayan hastalıkta baş ve sırt ağrısı, kusma, kas sertleşmesi ve 39-40 °C’ye varan ateş görülür. 3-4 gün süren bu başlangıç dönemini vücutta kırmızılık izler, ateş düşer. Önce yüzde, ardından baş, göğüs, sırt, kol ve bacaklarda sert kabartılar durumunda küçük kırmızı lekeler belirir. Bunların içi sıvı doludur, daha sonra bunlar sivilce biçiminde cerahatli kesecikler durumuna dönüşür. Bu sırada ateş yeniden yükselir. 12. gün dolayında sivilceler patlar, 16. gün dolayında da sivilcelerin üzeri kabuklaşır. 2. ve 3. haftalarda kabuklar yerlerinde çukur bırakarak düşerler.

Çiçek hastalığına yakalanmış Bangladeşli bir kız, 1971.

(Wiki)

Geri Dönüşü Olmayan Karar: Sezaryen

Son yıllarda ülkemizdeki sezaryen doğum oranlarındaki artışını değerlendiren Hasta Hakları Aktivistleri Başkanı Orhan Demir “sezaryen doğumla annelerin, geri dönüşü mümkün olmayan bir yola sokulduğunu” söyledi. Orhan Demir konuyla ilgili açıklamalarına şu şekilde devam etti.

Son yıllarda ülkemizde sezaryen doğum oranlarında normal doğum oranlarına kıyasla inanılmaz artışlar gözlemlenmektedir. Artık tüm kamuoyunun bildiği üzere Sezaryen doğumların çoğu tıbbi gereklilik olmadan yapılmaktadır. Bu durum sosyal hizmet alanı olan ve sosyal devletin vazgeçilmezleri arasında bulunan sağlık hizmetinin, ticari bir sektör haline dönüştürüldüğünü ve istismar edildiğini ortaya koymaktadır.

Sezaryen doğumun hem anne hem de bebek için normal doğuma oranla daha riskli bir OPERASYON olduğu yapılan araştırmalar ile ortaya çıkmaktadır. Tıp kitaplarında sezaryen doğumun kabul edilebilirlik oranı %15–18’dir. Dünya Sağlık Örgütünün önerdiği sezaryen doğum oranı tüm doğumların %15-20’sidir. Ülkemizde ise kamu hastanelerinde gerçekleşen sezaryen doğum oranı %40, özel hastanelerde gerçekleşen sezaryen doğum oranı ise %70 dolayındadır. Kabul edilebilirlik sınırlarının çok üzerinde olan bu oranlar toplum sağlığı açısından vahim olup kamu hastaneleri ile özel hastaneler arasındaki uçurum ise ticari kaygılar nedeniyle insan sağlığının yok sayıldığını ortaya çıkarmaktadır.

Kamu veya özel sağlık kuruluşlarınca sezaryen doğumun tercih edilme nedenleri irdelendiğinde şu sonuçlara ulaşılmıştır.

• Sağlık kurum ve kuruluşları ile hekimlerin duydukları ekonomik kaygı,
• Normal doğum sürecinin, hekimler ve sağlık kurumları tarafından vakit kaybı olarak görülmesi,
• Ülkemizdeki tıp eğitiminin vajinal doğumun risklerini karşılayamaz hale gelmesi,
• Sezaryen doğumun toplumda ağrısız doğum şekli olarak yansıtılması ve algılanması,
• Doğum kontrol metodu olarak kullanılması,

Sezaryen doğum hukuki açıdan irdelendiğinde birçok vakıada “aydınlanma hakkı” nın ihlal edildiği ortaya çıkmaktadır. Anne ve çocuk sağlığı açısından normal doğuma göre ciddi riskler taşıması ve ekonomik olarak aileyi ve devleti ciddi yük altına sokmasına rağmen Sezaryen doğum oranlarının %27’si, hiçbir tıbbi gereklilik duyulmadan salt anne tercihine bağlı olarak yapılmaktadır. Bu durum Anne adaylarının yeterince aydınlatılmadığının ve sezaryenin alternatif olarak acısız ve ağrısız bir doğum yöntemi gibi sunulmasının ürünüdür.

Ülkemiz insanı ve gelecek nesiller için problem haline gelen sezaryen doğum oranlarındaki artış Sağlık Bakanlığının bu konu ile ilgili hiçbir önlem almadığını ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak; normal doğuma göre üstünlüğü ispatlanamamış olan sezaryen doğum anne ve çocuk sağlığı açısından risk ve ekonomik açıdan büyük kayıp demektir. Gerekli düzenlemeler yapılarak anne ve hekimlerin bu doğal olmayan yönteme sürüklenmesine engel olunmalıdır. İlgili kamu kurum ve kuruluşları şu ana kadar ihmal ettikleri görevlerini biran önce yapmalıdırlar.

Hasta Hakları Aktivistleri sağlık alanındaki bu büyük problemin giderilmesi için çalışmalarına devam etmekte olup mevcut durumu ve bu alanda yapılacak tüm değişiklerin takibini yaparak, bir an evvel doğum hadisesinin büyük bir sorun olmaktan çıkmasını arzu etmektedir.

(www.hastahaklari.net, 08-2009)

Vitamin Hapları Kanseri Hızlandırıyor

Harvard üniversitesi uzmanları tarafından yapılan bir araştırmaya göre, C ve E vitaminleri, Beta Karoten gibi güçlü antioksidanlar kanserin yayılmasına neden oluyor.

Dünyanın en saygın sağlık dergilerinden Nature’de yayınlanan makalede bu vitaminlerin kanser hücrelerini oluşturan erbb2 geniyle aynı rolü üstlendiği ve kanser hücreleri için besin rolü üstlenerek hastalığın oluşumunu hızlandırdığı savunuldu.

Ancak uzmanlar bu vitaminlerin meyve ve sebzeler gibi doğal yollardan alımında ciddi bir risk oluşmadığını vitamin haplarıyla alındığı zaman tehlike oluşturduğuna dikkat çekti.

Harvard Üniversitesi’nden Joan Brugge’nin başkanlığını yaptığı araştırmanın sonuçlarının yayınlandığı makalede bu yöndeki çalışmaların 1990′larda başladığı belirtildi. Buna göre deneylerde ilk olarak sigara içen insanlara beta karoten hapları verildi. Ancak bunun kanser oranını artırdığı görüldü. Daha sonra C ve E vitaminlerinde de benzer etkiler tespit edildi. Makalede ayrıca iki yıl önce Glasgow Üniversitsi tarafından yapılan ve C vitamini ile yağ hücrelerinin birleşmesinin kanseri hızlandırdığı yolundaki araştırma da hatırlatıldı.

(Bugün, 08-2009)

Hastalığın Şifası Hacamatta

Rasûlullah (s.a.v): “Miraç’tan inerken hangi Melek cemaatine rastlasam, ey Muhammed (s.a.v) Ümmetine hacamat (kan aldırma) olmalarını emret dediler.” buyurmuştur.

Hacamat İslam ülkelerinde çok yaygın. Ama Çin’den Almanya’ya – Malezya’dan Kanada ve Avustralya’ya kadar bütün dünyada kullanılan alternatif bir tedavi yöntemi. İşte hacamatla ilgili tüm merak edilenler. Türkiye’de bu tedavi yöntemi Sağlık Bakanlığı tarafından tanınmadığı için maalesef ehil olmayan kişiler tarafından sağlıksız ortamlarda yapılıyor.

Hacamatla tedavi

Önce, bardak vb. den oluşan kupa kan alınacak yere vuruluyor, orayı havasız bırakıp uyuşturuluyor. Aynı yeri neşterle et ile deri arasını 2 veya 3 milim çiziliyor. Sonra kupayı neşterlenen yere tekrar vuruluyor. Kılcal damarlardan kan gelmeye başlıyor. Bu genellikle üç defa tekrarlanıyor. Tedavi 20-25 dakika sürüyor. Ortalama 300-350 gram kadar kan çıkarılıyor.

Hacamat konusunda Hadis-i Şerifler

Hz. Muhammed(s.a.v) Hadis-i Şeriflerinde, hacamatın önemi hakkında şunları buyurmuş:

“Damardan veya deriden kan aldırmak, tedavi olduğunuz şeylerin en faydalılarındandır.”

“Sefer ediniz şifa bulunuz, oruç tutunuz şifa bulunuz, hacamat olunuz şifa bulunuz.”

Hacamat nedir?

Peygamberimiz (s.a.v)’in sağlıkla ilgili tavsiyelerinden ve bizzat tatbik ettiği sünnetlerindendir. Hacamat, sebebi belli bir hastalığın tedavisi olmaktan ziyade, kan fazlalığının, vücutta meydana getirdiği rahatsızlıkları gidermek için kullanılan bir tedavi usûlüdür. Hacamat’la alınan kan temiz kan değil, kirli, koyu, pıhtılaşmış, derinin altındaki uyuşuk kandır.

Bu kan, damardan değil deriden alınır. Hacamat’la pıhtılaşmış koyu kan alınınca, vücuttaki kanın akışkanlık özelliği artar ve dolaşımı kolaylaşır. Deri hafifçe bir neşter ile çizilir ve üzerine ağzı geniş bir cam kavanoz kapatılarak emici gücün etkisi oluşturulur ve kirli kan vücuttan çıkarılır. Bu yöntem, vücudun değişik yerlerine uygulanmakta ve hasta organa yakın yerler özellikle tercih edilmektedir.

Kullanılan malzemenin hijyenik olması gerekir.

Hacamatın hiçbir yan etkisi olmadığı gibi tamamen doğaldır. Hiçbir acı vermez ve iz bırakmaz. Aynı gün iyileşme görülür ve vücutta rahatlama olur. En hızlı tedavi usûlüdür. Hacamatla tedavi binlerce yıldır uygulanan en eski tedavi usûlü olup, günümüzde de Asya, Afrika ve Uzak Doğu Ülkelerinde yaygın olarak uygulanmaktadır. Avrupa da son yıllarda alternatif tıp olarak uygulanmaya başlanmıştır.

Rasûlullah (s.a.v), baş ağrısından dolayı alnının her iki yanından, zehirlenmeden dolayı her iki omuz başı arasından, topuğundaki bir incinmeden dolayı da ayağının üzerinden kan aldırmıştır. Rasûlullah (s.a.v)’in hanımları da hacamat yaptırmıştır. Rasûlullah (s.a.v): “Miraç’tan inerken hangi Melek cemaatine rastlasam, ey Muhammed (s.a.v)! ümmetine hacamat olmalarını emret dediler.” buyurmuştur.

Hayber’de zehirli koyun etinden zehirlendiği zaman, Cebrail (a.s) kendisine, hemen kafasının arkasından hacamat yaptırmasını söylemiştir. İbn Ömer (r.a) şöyle buyurdu: Ben, Rasûlullah (s.a.v)’den şu buyruğu işittim: “Hacamat olmak aç karnına daha faydalıdır. Hacamat olmak aklı ve hıfzetme (ezberleme) gücünü arttırır.”  Yine bir Hadis-i şeriflerinde: “Hacamat her hastalığa faydalıdır, uyanık olun hacamat olun.” buyurmuştur.

Kafadan hacamat olmak; delilik, cüzzam, gece körlüğü, alaca, baş ağrısı, diş, göz, kulak gibi hastalıklara ve daha birçok hastalığa şifadır. Hacamat’ın şifasını bilen büyük âlimler üç ayda bir hacamat olurlardı. Hacamat 70 hastalığa şifadır. Bunlardan bazıları; Kanser, cilt hastalıkları, sedef hastalığı, kısırlık, süreklilik arz eden kronikleşmiş birçok hastalıklar, migren, romatizma, mide, bağırsak rahatsızlıkları, karaciğer yetersizliği, zihinsel ve ruhsal birçok hastalıklarda, böbrek hastalıklarında kan vermenin faydaları belirgindir.

Kanser olup ameliyat olması gereken bir kişide, hacamat’tan sonra kanser kütlesinin yok olduğu görülmüştür. Hacamat ta kanser’den kısırlığa kadar birçok hastalığa şifa vardır. Müzmin birçok hastalığın hacamat’la tedavi olduğu tecrübeyle sabittir. Hacamat nazara ve sihire karşı da iyi gelir. 50 senelik kökleşmiş büyünün, hacamat’la ortadan kalktığı rivayeti vardır.

Bu sebeple hacamat yapılırken mutlaka Ayet el-kürsi ve Muavizeteyn sureleri okunur. Rasûlullah (s.a.v) bizzat kendisi Ebû Taybe adında bir Haccâm’a hacamat yaptırmış ve başından kan aldırıp haccâma ücretini ödemiş ve şöyle buyurmuştur: “Kan aldırma yollarının en güzeli hacamattır. (yahut hacamat sizin en iyi tedavi yollarınızdır)” İbn-i Abbas (r.a) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Haccam (hacamat yapan) ne iyi kuldur; (fazla) kanı giderir, beli hafifletir, gözü parlatır.”

Londra Milli Hastanesinde ve Kopenhag Kraliyet hastanesinde hacamat’la ilgili Tıbbi araştırmalar yapıldı. Araştırmalar neticesinde kirli kan alınca, koyu kanı bulunan hastaların beyinlerinden geçen kan akışı hızlandığı, kanın incelmesiyle, kandaki alyuvar yoğunluğunun azaldığı, hemoglobin seviyesinin düştüğü, böylece kalbin beyne daha rahat pompalama yaptığı tespit edildi. Ayrıca araştırmalarda, kan akışının artmasıyla insanın ataklığının da fark edilir derecede arttığı görüldü. Hastalıklara karşı kan aldırmanın koruyucu bir rol oynayabileceği bu araştırmalarda ortaya çıktı.

Hacamat nasıl yapılır?

Hacamatın birinci hikmeti sevgili peygamberimizin (s.a.v.) sünneti olması ve Mirac’ta verilmiş olmasıdır. Onun herbir sünnetine uymanın ne kadar makbul olduğu hepimizce bilinmektedir. Biz tabii ki işin tıbbi yönüne bakacak olursak önce hacamat (kan aldırmak) damardan değildir. Kan bağışı ile hacamat tamamen değişik iki yöntemdir. Hacamat vakum usulu ile vücudun çeşitli yerlerinden kan almaktır. Damardan değil. Hacamatla vücuttta fazla kan kalp ve beyin sektelerine, sinirsel rahatsızlıklar, allerji gibi bir çok hastalığa sebep olmaktadır. Hacamatla; işte bu fazla kan ve deri altındaki kirli kanlar dışarı çıkartılır. Deri altındaki kılcal damarlardan kan dolaşımı normal dolaşıma nazaran daha yavaş yürüdüğünden dolayı yıllarca bı kanlarda temizlenmeme oranı artar. Bu sebepten dolayı vücutta çeşitli rahatsızlıklar (baş ağrısı, bel ağrısı, diz ağrısı, uyuşukluk, tembellik, ağırlık, v.s) baş gösteriri. Hacamat ile deri altındaki bu rahatsızlıklara sebep olan kan dışarı çıkartılarak kanın rahatça dolaşması sağlanmış olur.

Hacamatla tedavi olunan hastalıklar

Hacamat kan ile alakalı bir işlem olduğu için kan da insan bir bölgeye tesir etme imkanı vardır. Bununla beraber vücuttaki kirli kanı almakla kandaki toksinler, kolestrol ve kullandığımız ilaçlardan dolayı kanda bulunan ve bize zarar veren maddeler tehlikesiz bir şekilde vücuttan uzaklaştırılır.
Hacamat ile insanlar; anında tesir gösteren, emin, tehlikesiz, yan tesirsiz ve ucuz bir şekilde tedavi olma imkanı bulurlar. Bununla beraber hacamatla tedavi olunan hastalıkların bazıları şunlardır.

* Baş ağrısı, yarım baş ağrısı ve sinuzit,
* Tembellik, uyku fazlalığı,
* Yüksek tansiyon ve şeker hastalığı,
* Prostat ve cinsel zayıflık,
* Sırt ağrısı, bel ağrısı (lumbago), işiaz, diz ağrısı, yanlarda uyuşukluk,
* Hormon bozzukluğu,
* Yumurtalık hastalıkları,
* Buna benzer bir çok kadın hastalığı.

Hacamat hangi hallerde yapılmaz

* Hacamat çok ihtiyar ve zayıf kişilerde,
* Kalp Yetmezliği olanlarda,
* Bir yeri kesildiğinde kanı durmayan kişilerde,
* Hamilelerde,
* Aşırı kansız kişilerde
* AİDS HİV
* Tansiyonu çok düşük olan kişilerde
* Küçük çocuklarda
* Çok hassas ve korkan kişilerde kanlı hacamat yapılmamaması tavsiye olunur, duruma göre kansız hacamat tatbik olunur.

(www.hayatifarket.com, Temmuz 2009)

Ağrı Kesici Bağımlısı mısınız?

“Aslında tüm ilaçların birer zehir olduğu, onları zehirden ayıranın miktar olduğu unutulmamalıdır.”

Denizli Devlet Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Osman Bölükbaşı, “Tüm ilaçların birer zehir olduğu, onları zehirden ayıranın miktar olduğu unutulmamalı” dedi. Osman Bölükbaşı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye’de son 20 yılda ağrı kesici kullanımının arttığını, bunun reçetesiz ilaç satışının yaygın olmasından kaynaklandığını söyledi. Yüksek dozda alınan ilaçların hayati tehlikeye bile yol açtığına dikkati çeken Bölükbaşı, şöyle konuştu:

“Aslında tüm ilaçların birer zehir olduğu, onları zehirden ayıranın miktar olduğu unutulmamalıdır. Günlük hayatta sürekli baş ağrısı çeken ve dikkat gerektiren bir işte çalışan kişi bu gerçeği kolaylıkla unutabilir. İşini yapabilmek için ilacını alır ve belki de üzerine bir kahve ya da çay içer. Kendisini günün belli bir saatinde iyi hisseder. Ağrısı azalmıştır, kahvedeki kafein ağrının azalmasında etkili olmuş, ayrıca kişinin dikkatini de artırmıştır. Ancak ağrı pusudadır ve ilacın etkisi geçince yeniden kendini gösterecektir. Kişi yine ilaç alma ve böylelikle kendini iyi hissetme yoluna girerse artık ağrı kesici bağımlılığı için muhtemel bir adaydır.”

Kronik ağrı yakınması olan kişilerin uygun tedaviye başlamadıklarında sürekli ağrı kesici kullanma yoluna gidebileceklerini anlatan Bölükbaşı, şunları kaydetti:

“İki yıldan fazla süreyle ayda ortalama 20 ve üzerinde ağrı kesici hap tüketen bir kişinin, ağrı kesici bağımlısı haline geldiğini söyleyebiliriz. Ağrı kesici kullanımında en büyük zararı mide, 12 parmak bağırsağı ve böbrekler çeker. Mide ve böbrek dokuları hasarı sonunda ölümcül kanama ya da böbrek yetmezliklerine kadar gidebilir.Ayrıca daha da sinsi bir tehlike, kişinin farkında olmadan bir ağrı kesici bağımlısı olmasıdır. Uzun süre uygun tedavi yapılmayan migren ya da gerilim tipi baş ağrılarında, kişi kolaylıkla ağrı kesici müptelasına dönüşebilir. Bunda bazen doktorların da kusuru vardır.”

Bölükbaşı, teşhis konulmadan ağrı kesici reçetesi yazılmasının kişinin uyku düzeni ve cinsel yaşamını da etkileyebileceğini sözlerine ekledi.

(CNNTURK, Temmuz 2009)

Domuz Kılından Yapılan Fırçalar

DOMUZ KILI VE FIRÇALARIMIZ

Fırça deyip hemen geçmeyin, günlük hayatımızda çok yönlü yer alan bir eşya. Dişlerimiz için diş fırçası, elbisemiz için elbise fırçası, ayakkabımız için ayakkabı fırçası, sakal tıraşımız için sakal fırçası, saç tıraşımız için berber fırçası, badana için badana fırçası, yağlı boyamız için boya fırçası, ev temizliği için temizlik fırçası, hamur işlerimizin yüzlerine yağ ve yumurta sürmek icin yağlama fırçası, hanımlar için rimel fırçası, oje fırçası vb.

Ülkemizde firça üretimi için at kılı, keçi kılı, sansar kılı, plastik lifler ve maalesef çogunlukta ise domuz kılı kullanılmaktadir.

Fuara katılan ve Müsluman olduklarını ifade eden, bazı firça üretici firmaların yetkilileri ile yaptığımız görüşmeleri özetlersek:

- Diş firçalari çoğunlukla plastik elyaftan yapılıyormuş.

- Badana fırçaları çogunluk at kılından yapılıyormuş.

- Sakal tıraş fırçaları, elbise fırçaları, ayakkabı firçaları, berberlerin kullandığı fırçalar hem domuz kılından hem de baska hayvanın kılından yapılıyormuş.

- Ama yağlı boya fırçalarının tamamı domuz kılından üretiliyormuş.

Bilhassa hamur işlerinde evlerimizde ve iş yerlerimizde kullanılan yağlama fırçalarinda durum daha vahim. Çünki domuz kılı ekmeğimizin, pidemizin, lahmacunumuzun, pogaça, simit ve böreklerimizin üzerinde dolaşıyor! Bu maksat için, bu müslüman üreticiler hem plastikten hem de domuz kılından yaglama firçaları imal ediyorlarmış. Bu malları müşterilerine satarken ikaz ediyorlarmış, ancak çoğu pideciler, lahmacuncular, fırıncılar plastik fırça yerine daha cok dayandığı için domuz kılından yapılmış yağlama fırçalarını tercih ediyorlarmiş.

Yağlı boya fırçalarına gelince, firma yetkilileri, dünyada başka alternatifinin olmadığını iddia etseler de, bu iddiaya inanmak mümkün degil. Bize göre, bunun mutlaka helal bir alternatifi olmalı. Allah(cc)’ın bizatihi necis olduğunu bildirdiği bir hayvanın kılına bizi mahkum etmesi mümkün olabilir mi? Asla! Bunu aklımızdan geçirmemiz bile abes olur, bizi vabale sokar. 502 Gümrük tarife numarası “Evcil veya yaban domuz kıllari vs…” faslından yurdumuza getirtilen domuz kıllarının miktarı her yıl 500-600 ton civarındadır ve yaklaşık 3-4 milyon ABD dolari ödenmektedir. Büyük çoğunluğunun ithal edildiği ülke ise Çin’dir.

NE YAPACAĞIZ?

Olayın vahameti ortada. Bu durumda Müsluman tüketici ne yapmalıdır? Herzaman ifade ettiğimiz gibi bu konuda da teklifimiz, önce sorgulamak, sonra güven vermeyen ürün , üretici ve satıcıları boykot etmek. Sorgulamaya önce kendimizden ve evimizden başlamalıyız. Elbise fırçamızdan, ayakkabı fırçamıza, temizlik fırçamızdan tıraş fırçamıza, hamur yağlama fırçamızdan diş, rimel, oje ve diğer tuvalet fırçamıza kadar bütün şüphelendiğimiz fırçalarımızdan kurtulmalıyız. Bunun için, bu eşyalarımızdan birer kıl kopartalım ve kibritle ucundan yakalım.Yanan kısım, yanmayan kısmın tepesinde bir topak olusturur. Bu kısmı parmaklarımız arasında ufalamaya çalıştığımızda ufalanmıyorsa bu kıl plastiktir, ufalanıp dağılıyorsa bu kıl da hayvan kılı demektir.

(www.gidaraporu.com, 4-2006)

***

Türkiye`nin geçen yıl ithal ettiği tarım ürünleri arasında 103 ton domuz yağı ve 525 ton domuz kılı yer aldı. Domuz kılı fırça yapımında kullanıldı. (Sabah, 29-01-2006)

İnsan Zekası ve Kanser İlişkisi

İnsan zekasının büyük bedeli

“İnsan, zekasının bedeli olarak kansere yakalanıyor” ilk bakışta çok kışkırtıcı bir tez olarak görünüyor ama ABD’li bilim adamları, insan ve maymun genleri üzerinde yaptıkları deneylerle ortaya çıktı.

ABD’de Georgia Teknoloji Enstitüsü’nün araştırmasına göre, maymunların neredeyse kanser hastalığına hiç yakalanmamasının nedeni olarak beyinlerini kullanmamaları gösterildi.

İnsan ve maymunların gen yapısı hemen hemen aynı. Ancak maymunların sadece yüzde 2′sinde tümöre rastlanıyor. Buna karşın tümör görülen her 5 kişiden biri hayatını kaybediyor. Bu durum bilim adamlarını araştırma yapmaya itti. ABD’li uzmanlar insan ve maymun genleri üzerinde yaptıkları araştırmada, insanda tümöre daha sık rastlanmasının nedeni olarak, hücre yapsının daha karmaşık olması ve beynini daha aktif olarak kullanmasını gösterdi. Yani zeka düzeyi artıkça, kansere yakalanma riski de artıyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre her yıl 7 milyon kişi kanser hastalığından yaşamını yitiriyor. Yine her yıl 12 milyon insan bu amansız hastalığa yakalanırken, 25 milyon kişi de bu hastalıkla birlikte hayatını sürdürmek zorunda kalıyor.

(Bilim&Teknik, 26.06.2009)