Muzik calici calismiyor


FİKİR

Müslümanın Tatil Anlayışı Nasıl Olmalıdır?

Bana sordular: “Müslüman’ın tatil anlayışı nasıl olmalıdır?”

Müslüman’ın tatili olmaz! Ölünce rahat eder.

Bediüzzaman Hazretleri buyurmuş ki; “Der tarik-i aczi mendi lazım âmed çar çiz; aczi mutlak, fakrı mutlak, şükrü mutlak, şevki mutlak ey aziz.” Yani, “Ben aciz, siz azizlere yolumu şöyle anlatırım; aczi mutlak fakrı mutlak, aczinizi ve fakrını bilin. Şükrü mutlak, her halinize şükredin. Şevki mutlak, her halde çalışın.”

“Efendim okullar kapandı, tatil geldi.” Okullar kapandıysa kâinat kitabı açık duruyor. Dolaşın Allah’ın mülkünü. Tavuklar yumurta fabrikası, inekler süt fabrikası, ağaçlar meyve fabrikası. Allah, kocaman kayısı ağacını toplamış, küçücük çekirdeğin içine koymuş. Bunu görün. Kuşlar bahçeye girer, yiyecek bir şey arar, sonra uçup gider. İnsan kuş gibi olmamalı. Ağacın odundan gövdesine bakmalı. Soba borusu gibi kalın olan bu odun, muazzam bir fabrika. Köklerden ve güneşten gelen gıdasını yiyor, bize ne güzel meyveler veriyor. Allah’ın Rezzak sıfatını anlamalı. O meyveyi öpmeli, Rabb’imin mektubu diye.

Madem tatil gelmiş, bir köye gitmeli. Köyün başındaki kaynak suyuna bakıp, “Allah’ım, nerelerden bize su gönderiyorsun?” diye düşünmeli. Bir dağdan ovayı seyretmeli. Hiçbir ressam yeryüzündeki renkler kadar güzel renkler yapamaz. Hiçbir heykeltıraş şu çiçeği canlandıramaz. Horozlar bağırıyor, köpekler havlıyor, kuşlar ötüyor, hafif bir rüzgâr ıslık çalıyor.

Yeryüzü bir orkestra-i İlahi. Dinle, ruhun canlansın. İmanın galeyana gelsin. Ayağa kalk, içinden bağır: “Allah’ım ben dinim için ne yapabilirim?” Hatırla ki daima yabancıların yazdıklarını okudun. “Volter demiş ki, Aristo demiş ki” Başını iki elinin arasına al ve sor, “Allah ne demiş? Bu uzun seyahatin sebebi nedir?”

Sen tatildesin, meyve ağaçları öyle büyümüş ki.

Zamanın kıymetini bilmeyen, zamanla kıymetsiz olur. Dünya cennetin bekleme salonudur, haberin var mı? Evvela kendini kurtar.

Şimdi yaz tatili. Çocuğunun elinden tut, cami cami dolaşın. Mezarlıklara gidin. Türbeleri gezin. Ona ne istiyorsa alın. Çocuk sizi beğenirse sizi taklit eder. İnsan çevrenin tesirinden kurtulamaz. Çocuğunun nasıl olmasını istiyorsan onu al o çevreye git.

Günahı süslediler. Günahı reklâm ettiler.

Geçmiş yıllarda saçları karışmış, sakalı uzamış, pantolonu düşmüş birisine fazla bakmıştım ki, “Niçin bakıyorsun?” diye sordu. Ben de dedim ki, “Senin alkole verdiğin parayı İslam yolunda harcayabilsem. Senin alkol uğruna katlandığın çilelere ben de İslam yolunda katlanabilsem.”

Helal dünyanın adamı, haram dünyanın adamlarına bakıp hızını artırabilir. Cehenneme gitmek isteyenlere bakıp, cennete gitmekte daha gayretli olabiliriz. Fakat hiçbir zaman cehenneme gitmek isteyenlerin gayretini ve fedakârlığını geçemeyeceğiz.

Ben her sene zekâtımı verirken tövbe ederim, “Allah’ım, kumarbazların kumara verdiği parayı ben dinime veremedim, sefahate harcanan paralar kadar ben dinime hizmet edemedim, beni affet!”

Risale-i Nur’da buyrulmuş ki, “Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır.”

Yani Müslüman’ın tatili, ölümdür.

(www.hekimogluismail.com, 2010)

Ramazan, İrade Talimi Yaptırır

1950 senesinde askerî okula girdim. Askeriye elbisesini giydirdiler. Davutpaşa Kışlası’nın alt katında kalmamız için bize bir yer gösterdiler.

Yüz öğrenciydik. Yatak, yorgan yok; ayakkabıları yastık yaptık. Kaputa sarılıp yattık. Sabah, öğle, akşam sadece ekmek ve çorba; başka yok. Dedik, “Niye böyle?” “Askerlikte bundan daha zor günler yaşayacaksınız. Savaş zamanı size karyola getirecek değiliz. Çamurda yatabilirsiniz. Savaşta yemek de bulamayabilirsiniz. Askerlik budur. İşinize geliyorsa kalın, gelmiyorsa çıkın, gidin.” dediler. Çok işsizlik vardı. Ayrılmadım, devam ettim. Onların dediği gibi oldu. Karaburun’da atışlar yapacaktık, çadırları kurduk, saat 9′da öyle bir rüzgâr çıktı ki çadırlar yıkıldı, dışarıda kaldık. Bir yağmur başladı, sabaha kadar o çamurda, o yağmur altında oturduk. Sayamayacağım kadar çok tehlikelerle karşılaştık. Hepsine razı oldum. Askerlik bu, başka türlüsü yok.

Askerlik bizi nasıl zor şartlara hazırlıyorsa Allah bu Ramazan’la bizi zor şartlara hazırlıyor. Ramazan sabrı, şükrü, kanaati, iktisadı, itaati öğretiyor. El kadar ekmekle, günü gün etmemiz gerekebilir, Allah korusun. Mesela Müslüman evine gittiğinde yemek yoksa peynir ekmek yer, şükreder. Yani yemek yok diye hanımına baskı yapmaz, huzur bulur. Hayat düz çizgi değildir. İnişi yokuşu çoktur. Gün güne uymaz.

Ramazan, irade talimi yaptırıyor. Ramazan sahur öğretiyor. Mesela doktorlar “oruç tutmayacaksın” dediler. İmamlar, “yaşlısın, hastasın, sana ruhsat var” dediler. Herhalde o zorlu günlerin taliminde yetiştik, Allah’a da sığındım. Oruç tutuyorum, çok da memnunum. Evet Ramazan sahur talimi, sabır talimi, şükür talimi, irade talimi. Ramazan, hayatın zor şartlarına göre bizi yetiştiriyor, talim ettiriyor. Kumandana itaat ettiğim kadar Allah’a itaat etsem evliya olurum. Sofrada yemekler hazır, “ye!” emri gelmediği için yemiyorum. Yani yeryüzü bir ordugâh oldu. Allah, kumandan-ı azam. Ben de o orduda neferim. Ye emri gelinceye kadar bir şey yiyemem. Zaten askeriyede de usul şöyledir: Bölük yemekhaneye girer. Herkesin yemeği dağıtılır. Askerler bekler, nöbetçi subay gelecek, “Afiyet olsun!” diyecek. İşte o zaman yemeğe başlayacaklar. Şimdi biz de sofranın başında bekleyeceğiz. “Ye!” emrini bekleyeceğiz. Askerliğe ne kadar çok benziyor.

Akşam ezanının okunması “ye!” emrinin gelmesidir. Bekliyoruz. Bu hâl 20 sene askerlik yapmış olan beni çok sevindiriyor. Çok şükür, çok şükür Allah’a asker olmuşum. “Yeme!” dedi imsakta yemeği kestim. İftarda “ye!” emri gelecek, yiyeceğim.

Demek ki askeriyeden emekli oldum ama Allah’a askerliğim devam ediyor. Her insan bu dünyada bir askerdir. Ramazan, insana bu şuuru kazandırıyor.

(Hekimoğlu İsmail,  Ağustos 2010)

Nimetlere Şükretmek ve Azmamak

Yediğimiz yemekler Allah’ın bize rızık kıldığı şeylerdir. Kaliteli olmayan yiyecekleri tenkit etmek doğru değildir. Pilav lapa olmuş, yiyeceksin ve şükr edeceksin. Ekmek biraz kurumuş yiyeceksin ve şükr edeceksin. Tavuk kızartması yerken “Bu ne biçim tavuk, eski tavuklar çok lezzetli olurdu” demek, küfran-ı nimettir. Bari, “Rabbimizin nimetlerine şükürler olsun, eskiden köy tavukları vardı, onların lezzeti başkaydı.” de. Sağlığa zarar verecek bozuk yiyecekler dışında, kalitesiz de olsalar her helâl gıda maddesi yenir.

Gurur ve kibrinden dolayı mütevazı yemekleri hor görenler, tenkit edenler, bir gün gelir onlara muhtaç olur. Allah gururlananları, kibirlenenleri sevmez.

Tarhana çorbası, yeşil mercimek yemeği, bulgur pilavı ve kuru erik hoşafı ne büyük bir ziyafettir. Pakistan’da 15 milyon kardeşimiz su baskınları dolayısıyla perişan vaziyette. Onlara böyle bir ziyafet verilse ne kadar sevinirler.

Yeme içme konusunda kendimizden yüksekte olanlara değil, alçakta olanlara bakmalıyız.

İnsanlığa en güzel örnek ve model olarak gönderilmiş Resûl-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya Efendimiz hazretleri ne kadar mütevazı yaşarlardı, “Paça yemeği daveti bile olsa icabet ediniz” buyurmuşlardır.

Eline para geçince azan, kuduran, lüks ve sefahate yönelen kişiler ne kadar hayırsız, uğursuz, dengesiz kimselerdir.

Zengin mi oldun, paylaşma ahlâkı ile ahlâklanıp imkânsızlara, muhtaçlara ikram edeceksin.

Lokantaya gittin, güzel bir yemek yedin. Bu yüzden sana sevap yazılmaz. Giderken yanına imkansız birini alıp ona yemek yedirdin.İşte bundan sevap ve ecir kazanırsın.

Pisboğazlık günahtır.

Devamlı olarak doyduktan sonra yemek günahtır. İstisnâî olarak misafirlikte veya iftarda biraz fazla yenilebilir.

Lüks lokantalara giderek gururlanmak ve kibirlenmek büyük günahtır.

İsraf günahtır.

Allah’tan korkan Müslümanlar yemek içmek konusunda şer’î ve ahlâkî sınırları aşmazlar, azmazlar, kudurmazlar.

Müslüman yemek için yaşamaz, yaşamak için yer.

Bu devirde birtakım türediler nazarında yeme içme mecazî mânâda din haline gelmiştir.

Devamlı pahalı, lüks yemekler yiyen, doyduktan sonra yiyen, beslenme konusunda sınırları aşan kimseler dünya hayatında hastalıklarla ceza görür, terbiye edilir.

Sakın mütevazı ve basit yemekleri hor görme. Gün gelir, bu küstahlığından dolayı burnun yere sürtülür ve bir kaşık bulgur pilavına muhtaç kalırsın.

Sakın “Ben ucuz halk lokantalarında yiyemem”deme, öyle bir gün gelir ki, bir sille yersin, dördüncü sınıf lokantaya gidecek para bulamazsın.

Ey sersem! Ne oldum deme, ne olacağım de.

Topraktan yaratılmışsın, toprağa yakın ol.

Yükseklere çıkmaya heves etme, yüksekten düşen kurtulmaz.

Âdemoğullarının Seyidi nasıl yaşamış, nasıl yemiş içmiş onu örnek al. Rızkına razı ol, şükr et.

Sakın azanlardan, kuduranlardan, gururlananlardan, kibirlenenlerden, beyinsizlerden olma.

Ehlullaha bak. Onlar bulunca dağıtıp infak ediyorlardı. Bulmayınca şükr ediyorlardı.

(M. Şevket Eygi, Milli Gazete, 2010-08-31)

Adamperest Olanlar

Bir adam, Hazreti Ali’ye gelerek “Senin haklı olduğunu anladım ve senin tarafına geçtim” demiş.
Hazreti Ali de ona “Benim haklı olduğumu nasıl anladın?” diye sormuş.
Adam, “Sen, Hazreti Peygamberin damadısın, onun amcaoğlusun. Onun için senin haklı olduğuna inandım” demiş.
Hazreti Ali, “Sen, haklının yanında değil, adamın yanındasın” diye cevap vermiş.

***

Kur’an-ı Kerim’de peygamber çocuğu olmanın kişinin haklı olduğunu göstermeyeceğini örnekleriyle verir.
Yusuf suresinde Hazreti Yusuf’u kuyuya atanların peygamber eğitiminden geçen peygamber çocuğu olduklarını ama haksız iş yaptıklarını haber verir.
Hud suresinin 43-43′üncü ayetlerinde Hazreti Nuh’un oğlunun kafirler arasında kalarak boğulduğu haber verilir.
Leheb/Tebbet suresinde sevgili peygamberimizin amcasının haksız kafirlerden olduğunu ve öylece cehenneme odun olduğunu haber verir.

***

Hazreti Ali, “Söylenene bak, söyleyene değil” demiş. ”
Söz doğru ise onu kim söylerse söylesin o söz doğrudur.
Söz yanlış ise onu kim söylerse söylesin o söz yanlıştır.
Peki, buna itiraz eden mi var denebilir.

***

A partisinde iken savunduklarını B partisine geçince tam aksini savunanları nereye koyalım?
- Kanaati değişmiştir.
Olabilir. Yeni bilgiler edinir ve eski kanaatinin yanlışlığını yeni partide öğrenmiş ve gerçeği görmüş olabilir.
Ama tekrar eski partisine geri dönüp eski kanaatlerine yeniden dönen adamlar için ne diyelim?
Ona Hazreti Ali’nin dediğini tekrarlatalım ve “Sen, doğrunun yanında değil adamın yanındasın” diyelim.

***

Amerika, Irak’ta bir buçuk milyon Müslüman’ı öldürmek için harekete geçtiğinde Birleşmiş Milletleri ikna etti, Türkiye devletinin kara, hava ve deniz yollarını kullanarak suç ortağı yaptı.
Bunu yaparken kendini haklı çıkarmak için kullandığı ölçüleri kendisi yaptı ve o ölçülere göre haklılığını basınımızın bir kısmı da onayladı.
Burada onun ölçüsüne göre olayı değerlendirenler de haklının yanında değil, o ölçüyü koyanın yanında yer aldılar.

***

Adamperestlik bütün hızıyla dünyayı kasıp kavurmaya devam ediyor.
Geçmiş dönemlerde putlarının önünde adam kurban edenler, günümüzde kendini bütün doğruların koyucusu ve dünyadaki yedi yüz küsur üssüyle koruyucusu ilan edenlerin önüne çıkanları kurban ediyorlar.

***

“Atom bombası zararlı mı faydalı mı?” sorusunu dünyanın seçme insanlarının toplandığı Birleşmiş Milletlerdeki iki yüz temsilciye sorsanız cevap “Amerika ile İsrail’in elinde olursa faydalı, diğerlerinin elinde olursa zararlı” çıkıyor.
Adamperestlik ortaya çıkıyor.

***

Filistin ülkesini ve insanlarını Siyonist işgalden kurtarmak için mücadele veren ve birkaç İşgal askerinin öldürülmesi emrini veren Halit Meşal, Türkiye’ye geldiğinde onun ve onu getirenlerin aleyhinde söylenmedik söz bırakmayanlar ve ona terörist başı muamelesi yapanlar, bir buçuk milyon Müslüman’ı öldüren terörist başı Bush, Türkiye’ye geldiğinde ona muhalif görünenlerle onun kapıkulları elini sıkmada yarış ettiler ve elini sıkamayanlara hava atarak adamperest olduklarını ortaya koydular.

(Mahmut Topbaş, Milli Gazete)

Halit Meşal

Köpeğinden Ayrılamayan Bush

Niçin Müslümanlardan Büyük İsimler Çıkmıyor?

Hürriyet’in İslamofobik yazarı Özdemir İnce, geçenlerde “Neden Müslümanlar çağa uyumsuz?” diye bir yazı yazdı. Ve Müslümanlara hitaben şöyle sordu:

“Aranızdan neden büyük fizikçiler, matematikçiler, kimyacılar, bilim adamları, büyük müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, filozoflar çıkmıyor? O kendi tekke ve tarikat hesabınıza göre değil, dünya ölçüsüne göre .”

Özdemir İnce

Bu gerçekten de önemli bir soru. Nitekim 19. yüzyıldan bu yana da pek çok Müslüman aydının zihnini meşgul etti.

Ve yine 19. yüzyıldan bu yana, Özdemir İnce gibi “sorun İslam’da; bırakın kurtulun!” diyenler çıktığı gibi, meseleye daha derinlemesine bakanlar da oldu.

Bu isimlerin fark ettiği bir nokta, Müslüman dünyanın söz konusu tutukluğunun yeni bir şey oluşuydu. Çünkü aslında İslam medeniyeti, ilk bin yılında dünyanın en başarılı, dinamik ve yaratıcı uygarlığı olmuştu. Büyük bilim adamları, sanatçılar ve düşünürler, Ortaçağ’da zaten hemen hep Müslümanlar arasından çıkmıştı.

Amerikalı Yahudi tarihçi Martin Kramer, bu gerçeği teslim eder ve “eğer 1000 yılında Nobel ödülleri veriliyor olsaydı, hepsini Müslümanlar alırdı” der.

Martin Kramer

İslam’ın böylesine görkemli bir altın çağı olduğuna göre, demek ki bu din “terakkiye mani” değildir. Ve demek ki sorun İslam’da değil, başka bir şeydedir.

Bu “başka bir şey”i araştıran Bryan Turner veya Fernand Braudel gibi Batılı tarihçi ve sosyologlar, bizde de Sabri Ülgener veya Erol Güngör gibi düşünürler, meselenin özünde “ekonomi”nin yattığını keşfettiler. Gördüler ki, İslam’ın ilk yüzyıllarındaki görkeminin altında, Kur’an’ın getirdiği küresel vizyon kadar, dünya ticaret yollarının merkezinde yer alan Ortadoğu’nun dinamizmi yatıyordu.

Ticaret, sadece zenginlik değil aynı zamanda “sosyal hareketlilik” ve “kozmopolitizm” de yaratıyor, Müslümanların farklı kültürleri tanıyıp onlardan yeni fikirler ve teknikler edinmelerini de sağlıyordu.

Laikperest kültürden ne çıkıyor?

13. yüzyıldaki korkunç Moğol istilası bu dinamizme ağır bir darbe indirdi. Asıl darbe ise üç asır sonra geldi: Batı’nın “coğrafi keşifleri” nedeniyle dünya ticaret yolları okyanuslara kaydı. Sonuçta Kuzey Avrupa zenginleşip gelişirken, bütün Ortadoğu ve hatta Akdeniz düşüşe geçti.

Son 4-5 yüzyıldır Müslüman dünyaya egemen olan “zihinsel durgunluğun” sebebi budur. Zaten sadece bu dünya değil, Uzak Asya’dan Hıristiyan Latin Amerika’ya kadar her medeniyet “geri” kalmıştır, Batı’nın “bireysellik” üzerinde yükselen dinamizmi karşısında.

Osmanlı aydınları arasında bu gerçeği kavrayanlar vardı. Bunlardan biri olan Sabahattin Bey, “ilerlememize mani olan şey dinimiz değil, cemiyetimizin yapısıdır” diyor, çözüm olarak da Anglo-Sakson modeli “teşebbüs-ü şahsi”yi savunuyordu.

Fakat ne yazık ki sorunu “dinimiz”de gören aklı evveller, meşhur tabirle, “devleti ele geçirdiler.” 80 yıldır da devlet üzerinden dinle savaşıp duruyorlar.

Bunu yaparken yarattıkları “laikperest kültür”den hiçbir “terakki” çıkmadığını ise fark etmiyorlar.

Çünkü, öyle ya, Özdemir İnce’nin Müslümanlara yönelttiği sorunun bir versiyonu onun gibilere de sorulabilir:

“Aranızdan neden büyük fizikçiler, matematikçiler, kimyacılar, bilim adamları, büyük müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, filozoflar çıkmıyor? O ADD ve YARSAV hesabınıza göre değil, dünya ölçüsüne göre .”

Demek ki neymiş; “İslam-sonrası dönem”e geçmekle kimsenin başı göğe ermiyormuş.

(Mustafa Akyol, 21-07-2010)

Arıyla Karıncanın Hikâyesi

Bediüzzaman Said Nursi buyurmuş ki, “Hayat-ı içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya mübarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-ilahi ile ihsan eder, yedirir.” (28. Mektup)

Kanaate Hırs ile Saldırmak

Hırslı insan, iradesinin dışında ister. İsteğinde ölçü yoktur. Her ölçüsüzlük de bir felakettir. İslamiyet ölçü ve ahenk dinidir. Günümüzde pek çok insan, mal konusunda çok hırslı. Daha çok para kazanayım, daha çok malım mülküm olsun, daha çok şöhretim olsun diyerek, insan daima koşar.

Bir arkadaş vardı. Adamcağız haram helal dinlemeden, zengin olmaya çalışırdı. Ona dedik ki, “zengin olursun amma, açtığın yaralar tedavi edilmez.” “Para her pisliğin üstünü örter.” diye cevap vermişti. Sonra hastalandı. İlaçlar tesir etmez oldu. Doktorlar ümidi kestiğinde dedik ki, “hani para her derdin dermanı diyordun, her pisliği örter diyordun?” İnleyerek şu cevabı verdi: “Gerçeği anladım amma, çok geç.”

Yine hırsla çalışıp zengin olan bir arkadaşın çocuğu, babasının zenginliğiyle her pisliğe bulaşmıştı. Öyle kötü bir hayat yaşadı ki, babasının serveti de yetmez oldu. Ağlayarak bana gelmişti, “Ağabey, oturup evladımın ölmesi için dua ediyorum” demişti.

Hangi konuda hırs gösterilirse gösterilsin, sonu felakettir. Balık denizde yaşar amma, denizi içmez. Gemi, denizde gider amma, suyu içine alırsa batar. Para da bizler için deniz gibi olmalı. Para sevgisi, hırsı içimize girerse batarız.

Parasız hayat yaşanmaz. Fakat para hırsı kontrol edilebilir. İnsan her şeyden evvel, kendini idare etmeye memur edilmiş. Dünya ve ahiret saadetinin sırrı, insanın kendi kendini Müslüman’ca idare etmesinde düğümlenmiş.

Peygamber Efendimiz hasır üzerinde uyurmuş. Abdullah b. Mesud bir gün O’na (sas) demiş ki, “Anam babam sana feda olsun Ya Resulallah! Sana yumuşak bir döşek edinsek?” Peygamber Efendimiz, “Benim, dünya ile olan misalim, halim, bir ağacın altında biraz gölgelendikten sonra onu bırakarak yoluna devam eden bir süvarinin misali, gibidir” buyurmuş.

İnsan doymak bilmeyen bir mahlûktur. İster ki bütün dünya onun olsun. Hâlbuki ne yapacak dünyayı? Yiyeceği birkaç lokma.

Âlim bir zat, talebesine demiş ki, “Bu bahçeye meyve ağaçları dik.” Talebe de söyleneni hemen yapmış. Ağaçlar hızla büyümüş ve gelişmiş. Bol bol meyve vermiş. Bahçe sahibi, ağaçlara ve dallara adeta hürmet eder olmuş. O alim şahıs, bir gün talebesini ziyarete gitmiş. Bakmış ki sürekli bahçeyle meşgul oluyor. Ağaçların dallarını kırarak yere atmış. Talebe dehşet içinde, “Aman hocam, bir hata mı yaptık?” diye sormuş. O da, “ben sana, ağaçları bahçeye dik dedim, kalbine değil!” diye sitem etmiş.

Hırs, yani sınırsız büyümeler organlarımızdan bitkilere kadar her şeyde felakettir. Allah, yağmurdaki felaketleri kaldırmış, yağmuru rahmet olarak yağdırıyor. Rüzgârdaki felaketleri kaldırmış, onu faydalı hale getirmiş.

Durmak da felaket, durmadan koşmak da. Çalışalım fakat İslamî ölçüler içinde çalışalım.

(Hekimoğlu İsmail, 16 Mayıs 2009)

Çıldırtan Gerçek

1850 ile 1893 yılları arasında yaşamış Fransız hikâyecilerinden Maupassant’ın şöhreti dünyanın dört bucağına yayılmıştır.

Saç isimli hikâyesinde zengin olduğunu, istediği her şeyi alabildiğini, Fransız usulünce dilediği kadınla kalabildiğini anlattıktan sonra, “Geçmişi arıyorum, halden korkuyorum, gelecek ise ölümdür. Her şeye acıyorum, her canlıya ağlıyorum. Elimden gelse zamanı durduracağım ve geriye çevireceğim. Saatler dursa çok iyi olur amma, durmadan işliyor, zaman ilerliyor, benden saniyeleri koparıp, yokluk adına alıp götürüyor. Ölmek ve bir daha yaşamamak, işte bu gerçek beni çıldırtıyor.” diyor.

Gerçekten Maupassant çıldırmış, yıllarca hastane köşelerinde kalmış ve genç yaşta ölmüştü.

Guy de Maupassant

Meşhur muzdaripler bu kadar değildir. Hıristiyanlıktan uzaklaşan, İslamiyet’e giremeyen pek çok Avrupalı ilim adamı, devlet adamı ve filozoflar, çektikleri ıstırapla da meşhur oldular, kocaman akıllarıyla ıstırap çektiler.

Alman filozoflarından Nietzsche ve Schopenhauer bunlardan sadece ikisidir. Zaman zaman İslamiyet’in lehinde şeyler söylemiş olan Voltaire de muzdariptir.

Arthur Schopenhauer

Friedrich Nietzsche Delirerek Ölmüştü

Voltaire Ünlü Bir Masondu

Bunların Müslüman olmamasında zahiri iki mühim sebep vardır. Biri, İslamiyet’i bütünüyle öğrenmemiş olmaları, diğeri de, Müslümanları görüp, İslamiyet’ten yüz çevirmeleridir. Amma, Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar, Müslümanların sayısı, gayrimüslimlerin Müslüman olmasıyla artmıştır. Bu da ayrı bir gerçek.

İspanya’da yüzlerce sene saltanat sürmüş olan Endülüs Emevi Devleti, pek çok Hıristiyan’a tesir etmiş; hatta Müslüman gibi yaşayan Hıristiyanların sayısı çokmuş. İngiliz tarihçilerinden Prof. Dr. Philip K. Hitti’nin yazdığı ve Prof. Dr. Salih Tuğ tarafından tercüme edilen İslâm Tarihi’nde deniliyor ki: “Halife Abdurrahman devrinde, harem sistemi dâhil, Endülüs Müslümanlarının dil, edebiyat, din ve diğer sosyal müesseselerin tesir ve cazibesi o derece büyük oldu ki, fiilen İslamiyet’i kabul etmemiş Hıristiyan şehir ahalisinin çoğu, Müslümanlar gibi bir yaşayış içine girdiler.

Philip Khuri Hitti

Bir zamanlar Avrupalılar, Müslümanları taklit edermiş, şimdi de Müslümanlar Avrupalıları taklit ediyor. Şu tablo gösteriyor ki biz, o ecdada layık torunlar değiliz.

Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı İslâm devlerinin tesir sebebiyle Esop gibileri Müslümanların kıssalarını alıp, anekdot diye anlattılar. Victor Hugo, “Sefiller” isimli romanında, evliyaların hayatını, papazların ve Jan Valjan gibi sefillerin üzerinde dile getirdi. Dante ise hem cehennem tarifini Kur’an’dan aldı, hem de İslâm büyüklerini cehennemde gösterme küstahlığına gitti. Bu misallerin sayısını artırabiliriz. Neticede, Avrupa’yı taklit eden Türkiye’de iki türlü anlayış meydana geldi: Ahirete inananlar ve inanmayanlar.

Dante Alighieri

Victor Hugo

Ahirete inanmayanlar, “Bu dünyada ne yaparsak, yanımıza kâr kalır” düşüncesiyle, her türlü kötülüğü yapabiliyor. Fakat akılları, geçmiş zamanın pişmanlıklarını ve gelecek zamanın korkularını hatırlatıyor. Özellikle ölümden çok korkuyorlar. Maupassant’ın çömezleri sayılacak bu gibi kimseler, ölümü hatırlamamak için kendilerini ya içkiye veriyorlar veya kumara. Böylece hayat daha da zorlaşıyor.

Her türlü ekonomik meseleyi tartışabilen sosyalistler, ölüm hakkında konuşmak istemezler. Onlar akıllarına göre bir hayat yaşamak isterler, bu da İslamî açıdan çok uzaktır. Kapitalistler de bunlardan daha iyi değil.

Ölüm yokluk ve hiçlik değildir. Ruhunu tekâmül ettiren insan, ölümden korkmaz. Ecnebilerin dediği gibi, “life for life”, yaşamak için yaşamak şeklinde hayatını sürdürüyorsa, ölümden korkar.

(Hekimoğlu İsmail, Kasım 2009)

***

Maupassant Hayatı


Maupassant, genç yaşında baş ağrılarından şikayet etmeye başladı. Hastalığı, 1884′ten itibaren, zihin yorgunluğunun ve gördüğü hallüsinasyonların etkisiyle gittikçe artıyordu. Sağlık durumu günden güne bozuluyordu. Ne olduğunu bilmediği ve kendisine düşman bellediği bir varlığı hep yanı başında hissediyor ve ölüm düşüncesi sürekli olarak aklını kurcalayıp duruyordu.

Guy de Maupassant, 1887 yılında yayımlanan “Le Horla” adlı öyküsünde, delilik belirtilerinin nasıl başladığını ve insan üzerinde ne gibi değişiklikler meydana getirdiğini anlattı. Bu kitap yayımlandıktan sonra, iyileşmek ümidiyle, uzunca bir deniz yolculuğuna çıktı. Yolculuktan döndükten sonra “Pierre et Jean” adlı romanını tamamladı. Daha sonra “Notre Coeur” adlı romanı kaleme aldı. 1890′da yayımlanan “La Vie Errante” adındaki yapıtından sonra da pek bir şey yazamadı. Sağlık durumu da adamakıllı bozulmuştu. Fazla ilâç almak yüzünden o iriyarı bedeni ve zihni yıpranmıştı. 1892′nin Ocak ayında kendini öldürmeye kalkıştı. Ağır hasta olarak Paris’e getirildi ve bir sağlık yurduna yatırıldı. Maupassant, 1893 yılında iyileşemeden öldü. Paris’teki Montparnasse mezarlığına gömüldü.