Muzik calici calismiyor


FİKİR

İmparatorluk ve İnsan

Osmanlı İmparatorluğu kurulduğunda Elazığ köylüleri nerede oturuyordu?
Kerpiç evlerde.
Birinci Meşrutiyet ilan edildiğinde nerede oturuyorlardı?
Kerpiç evlerde.
İkinci Meşrutiyet’te?
Kerpiç evlerde.
Saltanat kaldırıldığında?
Kerpiç evlerde.
Hilafet kaldırıldığında?
Kerpiç evlerde.
Cumhuriyet ilan edildiğinde?
Kerpiç evlerde.
Şapka devrimi yapıldığında?
Kerpiç evlerde.
1960, 1971, 1980 darbeleri yapıldığında?
Kerpiç evlerde.
28 Şubat darbesinde?
Kerpiç evlerde.
Şimdi nerede oturuyorlar?
Kerpiç evlerde.
1299’dan bu yana yaşanan onca olayın, savaşın, darbenin, gelişmenin Doğu ve Güneydoğu köylerine ne faydası oldu peki?
Hiç.
Hâlâ kerpiç evlerde yaşıyorlar, hâlâ kerpiç evlerde ölüyorlar.
O imparatorluk, hilafet, meşrutiyet, cumhuriyet, laiklik, darbeler, savaşlar, cinayetler kimin içindi?
Belli ki oralardaki köylüler için değildi.
Yapılan hiçbir değişiklik, o köylülerin hayatını da ölümünü de değiştirmedi.
Niye yaptık peki biz onca şeyi, kimin için yaptık?
O köylerde yaşamayanlar için.
Yapmasaydık o köylüler için ne değişecekti?
Hiçbir şey.
Bugün yeryüzünün hiçbir doğru dürüst ülkesinde insanlar 6 ölçeğindeki bir depremde ölmezler.
Burada niye ölüyorlar peki?
Cihan imparatorlukları kurmuşuz, cumhuriyetler ilan etmişiz, Atatürk’ün ilke ve inkılâplarını kabul etmişiz, şapka giymişiz, darbe yapmışız, çağdaş olmuşuz ama köylüler kerpiç evlerde sabah vakti yıkıntıların altında ölüyorlar.
Ben yeniyetmeyken mahalle çocuklarının çok sevdiği galiz bir laf vardı, dayanamayacağım söyleyeceğim, “bana faydası olmayan kilisenin papazını öpeyim,” alın imparatorluğunuzu, cumhuriyetinizi, laikliğinizi, ilke ve inkılâplarınızı, şapkanızı, darbenizi, ne isterseniz ondan yapın.
Bunlarının hiçbirinin o köylülere bir faydası yok, olmamış, olmayacak.
Onların hayatını bunların hiçbiri kurtarmaz, onların hayatlarını, buralarda aydın geçinenlerin bile bir tür “fantezi” sandıkları “demokrasi” kurtarır ancak.
“Önce cumhuriyet”, “önce laiklik”, “önce vatan” diye bağıranlar, “demokrasi gelirse ne olacak, memleket bölünecek” diyenler, gidin şimdi bunları Elazığ köylülerinin parçalanmış bedenlerine anlatın.
Demokrasi, insanın her şeyden daha önemli ve kutsal olması anlamına gelir, demokrasi olsaydı, Meclis lojmanlarına, orduevlerine, memur kamplarına, Atatürk heykellerine harcadığınız parayı Elazığ köylerine harcamak zorunda kalırdınız, kerpiç evlerin içinde sabaha karşı yıkılan duvarların altında ezilerek ölmezlerdi.
Asfalt yolları, sağlam evleri, çiçekli bahçeleri olurdu.
Keyfinizce yağmalayıp paylaştığınız paraların, silahlara savurduğunuz paraların, gösterişe harcadığınız paraların hesabını size sorarlardı demokrasi olsaydı, “burada bu derme çatma kerpiç evler dururken o paraları nereye harcıyorsun” diye sorarlardı.
Ama köydeki çobanla siz bir değilsiniz tabii, para sizin, keyif sizin, iktidar sizin, gösteriş sizin, eğlence sizin, babalanma sizin, efendilik sizin, kerpiç evlerle ölüm de zavallı çobanın.
Demokrasi, “çobanla profesörün oyunun eşit” olması değildir, demokrasi, çobanla siyasetçinin, paşanın, profesörün, şehirlinin “hayatının eşit” olmasıdır, aslında istemediğiniz bu, değil mi?
Sizin hayatlarınız, şaşaanız, debdebeniz, köylülerin hayatından besleniyor.
Onun için istemiyorsunuz demokrasiyi, onun için istemiyorsunuz eşitliği.
İmparatorluk yaptınız, meşrutiyet yaptınız, cumhuriyet yaptınız, laiklik yaptınız, inkılâp yaptınız, darbe yaptınız.
Niye hiçbiri o köylülerin işine yaramadı?
Niye ölüyor onlar, neyin eksikliği öldürüyor onları?
Bir düşünün Allahın cezaları, bir düşünün.

(Ahmet Altan, Taraf, Mart 2010)

Dilencisiz Milletten, Dilenci Bolluğuna

Siyasete ve siyasi olaylara öylesine kilitlendik ki, siyasi karmaşadan daha derin olan sosyal kanamaları göremiyoruz.
Dilenmediği (ya da sokaklarda kâğıt mendil satmayı reddettiği) için dövülüp hastanelik edilen bir çocuk, bence tüm siyasal olaylardan daha önemlidir.
Çünkü Türkiye’nin geleceğiyle doğrudan ilişkilidir.
Önce dilenmediği için ölesiye dövülüp hastanelik edilen bir çocuk girdi gündemimize.
Ardından tüm nüfusu dilenen bir köyden bahsetti gazeteler (Adana/ Kozan’dan Turgutlu Köyü).
Bu kanayan bir yara. Üstelik Turgutlu Köyü ile de sınırlı değil. Sadece İstanbul’da, dilenciliği “meslek” edinmiş 2 bin 500 civarında çocuktan bahsediliyor.
Oysa geçmişte İstanbul “dilencisiz”di. Bunu ben söylemiyorum, Fransa’nın meşhur gezginlerinden Comte de Bonneval söylüyor:
“İstanbul, şehriyle civarında takriben iki milyon nüfus yaşaması itibariyle Avrupa’nın en büyük şehirlerinden biridir. Bu fevkalâde nüfus yoğunluğuna rağmen tek bir dilenciye bile rastlanmaz.” (Anecdotes vénitiennes et Turques ou nouveaux mémories du Comte de Bonneval, Francfort 1740).
1600 ortalarında İstanbul’u ziyaret eden yine Fransa’nın meşhur gezginlerinden Du Loir, 1654’de Paris’te yayınladığı değerli seyahatnamesinin 191. sayfasında Comte de Bonneval’ı şu sözlerle doğruluyor:
“Türkiye’de dilenci nadir görülür. Fransa’da herkesi bunaltan tembel dilencilerin Türkiye’de kimseyi taciz etmesine imkân yoktur.”
Bunun sebebini Du Loir’ın soydaşı Corneille Le Bruyn açıklıyor:
“Türklerin hayrat ve hasenata çok düşkün olduklarını ve hatta Hıristiyanlardan çok fazla hayrat vücuda getirdiklerini inkâra imkân yoktur. Türkiye’de pek az dilenciye tesadüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de işte budur.” (İ. H. Danişmend, Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâkı, İstanbul Kitabevi, 1961).
Görüldüğü üzere geleneklerimizde ve töremizde dilencilik yoktur. Zaten dilencilik başkalarını düşünmeyen, “yardımlaşma”yı bilmeyen toplumlarda rastlanan bir “âriza”dır.
Bu haliyle de tam bir “Avrupa hastalığı”dır.
Osmanlı’nın toplumsal dinamiği ise “yardımlaşma” yani “infak” esasına dayalıydı. Bu da kuşkusuz “infak”a teşvik eden âyetlerle hadislerden besleniyordu.
Bu âyet ve hadislerle toplum öylesine “terbiye” olmuştu ki, “Komşusu açken tok uyuma”yı en büyük ayıp sayıyordu.
Yıkılış sürecine kadar, Osmanlı ekonomisinde kriz yaşanmaması bile bu yardımlaşma sayesindedir.
Yardımlaşmanın kaynağını “kulluk şuuru” teşkil eder. Bu şuur insanı yaradılış hikmetine en uygun boyuta taşır ve orada “Mü’minler kardeştir” hükmü çerçevesinde bütünleştirip toplumsallaştırdığı kütleyi büyük bir aileye dönüştürür.
Öte yandan, yardımlaşma ahlâkı; hasedi, kini, kıskançlığı en asgari düzeye indirir. Zekât, fitre, sadaka ve vakıf müesseseler yürekten yüreğe köprü olup büyük aileyi (toplumu) bir birine bağlar.
Yardımlaşma belli bir sistem içinde toplumun tüm katmanlarını kuşatıp kucaklar. “Vermek”, toplumda büyük ve önemli bir yarışa dönüşür. Bu çerçevede dara düşenler kayrılır, sıkıntıya düşenlere el verilir ve toplum, “dilencisi olmayan” bir refah ve fazilet toplumu haline gelir.
Kısacası, “Hayırda yarışınız” mealindeki âyetin hükmünü Osmanlı insanı derinden hissedip yaşamakta, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır” anlayışı çerçevesinde, hayatını yaradılış hikmetinin hizmetine vakfetmektedir.

Devlet, insanının bu ulvi çabasından öylesine etkilenmiştir ki, bizatihi kendisi devasa bir vakfa dönüşüp din, dil, renk, ırk, kıyafet farkı gözetmeksizin, tüm gücünü, yönettiği insanların hizmetine sunmuştur.
Çünkü insan hayatın merkezidir.
Bediüzzaman’ın deyişiyle, “Kainat hayata, hayat insana bakar.” Osmanlı’daki yardım müesseseleri ve vakıflar-vakfiyeler, insana (ve tabii ki hayata) duyulan sevgi ve saygının kurumlaşmış halidir.
O kurumların günümüze yansımaları (çeşitli isimler altında faaliyet gösteren yardım kurumları) bir süreden beri sistematik biçimde karalanmakta, çeşitli bahaneler ileri sürülerek pasifize edilmeye çalışılmaktadır.
Böylece fakir-fukara, garip guraba tamamiyle kaderine terk edilmiş olacaktır.
Bu tavır, bizim geleneksel ahlâkımızın ürünü değildir. Tamamıyla eski Batı’nın (çünkü yeni Batı’yı hâlâ keşfedemedik) “Altta kalanın canı çıksın” şeklinde özetlenen “bencil” ve “bireyci” tavrının ürünüdür.
Şimdi biz, maalesef eski Batı’nın “bencil” ve “bireyci” tavrını taklit ediyoruz. “Biz”den saymadıklarımızı acımasızca dışlıyor, yokluğa, hatta açlığa mahkûm ediyoruz.
Dilenenlere kızmadan, onları kınamadan önce, bu olgudan kendi sorumluluk payımızı idrak etmeye çalışmalıyız.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2010-01-14)

Siyasetin Gözyaşları

Bediüzzaman Hazretleri, “Birinci Said Dönemi” dediği gençlik döneminde, ülkenin siyasi ataklarla düzelebileceğine inanmış, hemen hemen her türlü siyasi cereyanın içinde yer almıştı.
Bedelini çok ağır ödedi. Bedel ödetmek yerine o tarihte Bediüzzaman’ı dinleselerdi, Doğu “Kürtçü”, Batı “Irkçı” olmayabilir, Türkiye huzur içinde kalkınmasını gerçekleştirebilirdi.
Fakat siyasetin kılcal damarlarına nüfuz etmiş “zındıka komiteleri” (onun tabiridir) siyasi çözüme izin vermiyordu. Baştaki padişah ne kadar iyi niyetli olursa olsun “dirayetli” olmasına müsaade edilmiyordu. Bu süreçte Sultan Abdülâziz katledilmiş, Sultan V. Murad mason yapılıp yedeğe alınmış, Sultan II. Abdülhamid bir manevra ile tahtından indirilmiş, Sultan V. Mehmed Reşad etkisizleştirilmişti. Sultan Mehmed Vahideddin’in akıbeti ise malum.
Bu dönemde İstanbul tam bir keşmekeştir: Askerler siyaset yapıyor, bürokrasinin hantal yapısı devleti kımıldayamaz hale getiriyor, her siyasi, ya da etnik grup kendi hâkimiyetini kurmak için, akla hayale gelmeyecek oyunlar tezgâhlıyordu.
Kafalar çok karışık, hedefler çok dağınıktı: Her kafadan bir ses çıkıyor, ama kimse kimseyi duymak istemiyordu. Siyaset sözün tam mânâsıyla “menfaat” etrafında dönüyordu.
Bediüzzaman, “Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır” dedi ve kafasını netleştirdi.
Bir sürü deneyimden sonra fark etti ki, memlekete siyasi açıdan hizmet etme imkânı kalmamıştır.
Çünkü siyaset hayata hâkimiyet kuramamakta, memleket-millet için hayırlı olacağı düşünülen tüm çözümler, karanlık odakların (onun deyişiyle zındıka komitelerinin) gizli müdahaleleriyle engellenmektedir.
Yani Osmanlı’yı o dönemin “Ergenekon”u kuşatmış boğmaktadır.
Bediüzzaman bu gerçeğe ulaşınca, siyasi yolla ülkenin düzeltilemeyeceğini anladı.

Bediüzzaman Said Nursi

“Avrupa oradan üflüyor, biz burada oynuyoruz” şeklinde tek cümle ile durumu özetledikten sonra, siyasete yeni bir bakış geliştirdi. Dedi ki: “İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz.”
Yani Türkiye doğrudan hareket noktası değil, kendi çözümünü bizzat üretmiyor. Peki ne oluyor?
“Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz.” (Bediüzzaman).
Bediüzzaman’ın “Avrupa” dediği, Osmanlı’nın kılcal damarlarına sinen “komitacılık ruhu”dur.
Bu yaklaşım sebebiyle siyaset bir yandan “ikbal ve istikbal” odağına dönüşürken, öte yandan “Batı’yı körü körüne taklit”e yönelmiş, ülke menfaatini hesaba katmanın yerini “şahsi menfaat” hesabı almıştır.
Bu “yabancılaşma” ve “sapma” karşısında yapılabilecek en doğru hareket olarak da karşısına “insan”ı almıştır.
Ve o günkü İstanbul siyasetinden Allah’a sığınarak (“Eüzübillahı mineşşeytanı vessiyase” formülü), Erek Dağı yalnızlığına sığınmış, akabinde “insan merkezli” yeni bir proje üretip harekete geçmiştir.
Bediüzzaman’ın bundan sonraki tüm faaliyeti “Ne kadar doğru insan, o kadar doğru vatan” anlayışı çerçevesinde olmuştur.
Artık iman hakikatleri eksenli kitaplar telif etmekte ve o devrin ulaşım imkânlarını zorlayarak teliflerini en ücra köylere kadar ulaştırmaktadır.
Çünkü;
“Bir azm, eğer iman dolu bir kalbe girerse,
“İnsan da, o imandaki son sırra ererse,
“En azgın ölümler ona zincir vuramazlar,
“Volkan gibi coşkun akıyor, durduramazlar.”
(Mehmed Âkif,  Dar-ül Hikmet-il İslâmiye’den Bediüzzaman’ın arkadaşıdır.)
Böylece “İkinci Said Dönemi” başlamıştır.
Ama bu dönemde de rahat bırakılmayacak, zindandan zindana, sürgünden sürgüne gönderilecektir.
Yazdıkları “siyasi amaç”la irtibatlandırılmak istenecek, ancak bu konuda delil bulunamadığı için her defasında beraat kararı alacaktır.
Yukarıda da belirttiğim gibi, Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminde, Bediüzzaman’ı dışlamak yerine dinleselerdi, Türkiye’nin doğusu “Kürtçü”, batısı “Irkçı” olmayacak, büyük ihtimalle de PKK belasıyla karşılaşılmayacaktı.
Belki de Bediüzzaman gibi, kafası berrak düşünürlere gadrettiğimiz için gadre uğruyoruz. Bir anlamda bedel ödüyoruz. Ödediğimiz bedel öyle “teğet” geçilecek türden de değil, son derece ağır: Teröre 30 bin can ile toplam maliyet olarak (kaldırılan köyler, mezralar, göçler dahil) 300 milyar dolar civarında para kaptırdık.
Bir şekilde bertaraf edilen her PKK’li teröristin maliyeti 15 milyon dolar civarındadır!
Yıllar sonrasına bile sarkacak kadar güçlü bir kin tufanı bırakması da ayrı bir dert.
Sayın Başbakan Erdoğan, “Eşimi başörtüsü yüzünden GATA Askeri Hastanesi’ne ziyaretçi olarak bile almadılar, ağlattılar” diye yakınırken, ben siyasetin gözyaşlarının tarihsel sürecinin izini sürmeye çalışıyordum.
Bütün bunlara rağmen, Türkiye’nin katettiği siyasi, ekonomik ve demokratik mesafeyi asla küçümsemiyorum.
Bunu da milletimizin büyük ölçüde doğru seçim yapmasına borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2010-02-06)

Öğretilmiş Çaresizlik ve Siyaset

Ah çocukluğum!
Halk, açlık ve yokluk kıskacında eğlenmeyi unutmuştu. En büyük eğlencelerden biri, köye ayda-yılda bir gelen, oynayan ayılardı.
Def eşliğinde oynayan ayıyı ağzımız bir karış açık seyreder, bunu ayıya nasıl öğrettiklerini düşünmekten kendimizi alamazdık.

İşin aslını geçenlerde Nesil Yayınları’nın konferans salonunda bize bir konferans veren Milli Eğitim eski Bakanı Hüseyin Çelik’ten öğrendim.
Ayı yavru iken yakalanırmış. Kızgın bir sacın üzerine durdurulurmuş. Ayıcık ayaklarının yanmaması için hoplayıp zıplamaya başlayınca def çalınır, ayıya eşlik edilirmiş.
Bir süre sonra ayı def sesine şartlanır, o sesi ne zaman duysa ayaklarının altında kızgın sac olduğunu zanneder, hoplayıp zıplamaya başlarmış.
Buna mantıkta “öğretilmiş çaresizlik” deniyor. “Öğretilmiş çaresizlik” öteden beri siyasete hâkim olan ruhtur.
Hatırlayalım: Türkiye çok partili siyasi yapıya 1950’de kavuştu. Kavuşur kavuşmaz da Demokrat Parti’yi (DP) iktidar yaptı. Değişiklik sadece 10 yıl sürdü. 27 Mayıs 1960’ta bazı subaylar emir-komuta zincirini kırıp darbe yaptılar.

Millet, devrilen Demokrat Parti’nin devamını 1965’te tek başına tekrar iktidar yaptı. Fakat o iktidar da 12 Mart 1971’de kesildi: Bu kez askerler yönetime muhtıra ile müdahale etmiş, Meclis’in istediği gibi değil, kendi arzuları istikametinde bir hükümet kurulması için Meclis’i zorlamışlardı.
Kısa aralıklarla millet tekrar tekrar aynı kadroyu iktidara getirecek; ne var ki yol 12 Eylül 1980’de yine tıkanacaktı: Askerler bir kez daha gelmişti.
Çok parti istemiyorlardı. Darbeci başı Kenan Evren “İki buçuk parti, iki buçuk gazete” diyordu. Seçim gecesi yasak olmasına rağmen televizyon karşısına geçti, “12 Eylül darbesinin ruh ve felsefesini devam ettirmek” üzere, Emekli General Turgut Sunalp’a kurdurdukları MDP’ye (Milliyetçi Demokrasi Partisi) oy istedi. “Bu olmazsa gitmeyiz” anlamına gelen sözler sarfetti.
Bereket versin millet onu dinlemedi, Turgut Özal’ın ANAP’ını (Anavatan Partisi) iktidara getirdi.
Rahmetli Özal’ın ömrü, “öğretilmiş çaresizlik” kıskacını kırmak için çabalamakla geçti. Celal Bayar hariç, ona kadar gelen bütün Cumhurbaşkanları yine öğretilmiş çaresizliğin ürünüydü: Hepsi ya general, ya da amiraldi. Siyasi kadrolar sivil bir Cumhurbaşkanı seçmeyi akıllarına bile getirmiyorlardı.
Çünkü darbeden korkuyorlardı. Birkaç keresinde de zaten ramak kalmıştı.
Atatürk, İsmet İnönü, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk (amiral), Kenan Evren generaldi.
Bu alışkanlık asker olsun, sivil olsun bütün devlet kadrolarına sinmişti. Bu yüzden Sayın Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı söz konusu olduğunda, cihet-i askeriye meşhur 27 Nisan “sanal muhtıra”sını yayınladı.
Asker “sözde değil, özde Atatürkçü” bir Cumhurbaşkanı istiyor, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığını açıkça “veto” ediyordu.
Cihet-i askeriyeden gelen bir muhtıraya siyaset ilk kez direndi ve sonuç aldı.
Zaten bence siyaset bir “demokratik direniş hareketi”dir. Bu hareketle “öğretilmiş çaresizlik” kısmen aşılmaya çalışıldı. Çekirge bu kez sıçramıştı.
Direnmeyi göze alamayan, bunun için cesareti yetmeyen ya da “Başım belaya girmesin” diyen politikacıların şapkalarını alıp iktidardan gittiklerine, yakın tarihimiz birkaç kez şahit olmuştur.
Sayın Demirel, ne zaman direniş bahsi açılsa, “Karşımda üç sehpa var” derdi. Hayatları İmrali Adası’na kurulmuş sehpalarda tüketilen Başbakan Adnan Menderes’e, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’a atıfta bulunurdu.
“Öğretilmiş çaresizlik”in ürettiği böylesine derin bir korku altında siyaset yapmak, insanı ister istemez ürkekleştirir. Ürkek yöneticiler, kendilerine temsil görevi vermiş halkın çıkarlarını yeterince koruyamazlar. Her adımlarını temkinli ve tedbirli atmak zorunda kalırlar.Darbeleri, idamları hesap ederler. Sürekli olarak askeri koklamak mecburiyetini hissederler.
Böyle durumların en vahim sonucu ise siyasetin “vesayet” altına girmesidir.
“Vesayet” altına giren siyasetten memlekete hayır gelmez. “Vesayet” altında bir siyasetle millet menfaatlerini koruyamazsınız. Dizginleri kaptırmışsanız, atın size ait olması bir şey ifade etmez. Çünkü atınızı istediğiniz yere götüremezsiniz. At, sizi istenilen yere götürür.
Biz millet olarak “bizden yana” siyaset yapacaklarını vaad eden kadroları iktidara taşıdık, ne var ki, istediğimiz yere hâlâ varamadık! Çünkü at, dizgini tutanların bildiğine gidiyor.
Dizgini de yıllar boyu askerler tutuyor.

***

Nasreddin Hoca gencecik çağlarında henüz bir “molla” iken gittiği köyde vazetmek istemiş.
Cami imamı, çarnaçar kabul etmiş genç mollanın arzusunu. Ama şöyle bir şart koşmuş:
“Serçe parmağına ip bağlayacağım, yanlış bir şey söylersen ipi çekeceğim. O zaman sen de yanlışını doğrultursun.”
Molla Nasreddin teklifi kabul edip kürsüye çıkmış. Bir ayet okumaya başlamış: “Kale”.
İp çekilmiş.
“Kûle” demiş bu kez yanlış başladığı kanaatiyle, ama ip yine çekilmiş.
Bu kez, “kile”yi denemiş, ip tekrar çekilmiş.
Genç Molla Nasreddin, nihayet işi fark etmiş: İmamın kendisini kıskandığını, ne dese ipi çekeceğini anlamış.
“Ey cemaat” demiş, “İpin ucu imamın elinde oldukça, size vaaz vermem mümkün değil.”
Kürsüden inmiş.
O devirde şapka olmadığı için de, sarığını alıp gitmiş.
Siyasetteki gidişleri izledikçe bu fıkrayı hatırlarım.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2010-02-07)


Piyango ve Kolay Kazanma Cinneti

Töremizde, yöremizde ve en önemlisi de inanç manzumemizde “alınteri” kutsaldır.
“Alınteri kurumadan işçinin parasını ödeyiniz” hükmü de bunu işaret etmektedir.
Faiz sanırım en azından bir yönüyle “emeksiz kazanılan para” olduğu için yasaklanmıştır.
Ama biz uzun süredir “lotarya” peşinden koşuyoruz.
Bunu gazeteler “promosyon” adı altında verdikleriyle, televizyonlar sözde “yarışma”larıyla körüklemektedirler.
Ama en kabul edilemez olanı devletin vatandaşlarını kolay para kazanmaya, yani kumara teşvik etmesidir.
Bu kumarın adına “Milli Piyango” demek ise başlı başına büyük bir felakettir. Bu konuda dünyanın hiç bir yerinde “milli” sözcüğü kullanılmaz, ayrıca buna “piyango” da denmez, “lotarya” (lotarie) denir ki, mahiyetini en iyi açıklayan kelime de budur.
Piyango, öncelikle dışarıdan alındığı için “milli” değildir.
İnançlarımızla çeliştiği için “milli” değildir.
Nihayet tarihsel yapımızla zıtlaştığı için “milli” değildir.
Yine de her yılbaşına doğru “Size de çıkabilir” denilerek milyonlarca insan kandırılmakta, “umut istismarı” yoluyla kitleler soyulmaktadır.
Bu yolla birkaç kişi sevinirken, milyonlarca kişi hüsrana uğratılmaktadır.
Hiç beklemedikleri servetlere konanların zaman içinde uğradıkları çöküntü ise ayrıca irdelenmesi gereken ilginç bir sosyal araştırma mevzuudur.
Devletin temel niteliklerini tahrip edici bir mahiyeti olmayan piyangonun, sıra milletin temel niteliklerine gelince, fevkalâde sarsıcı bir rol oynadığını görmezden gelmek mümkün değildir.
Havadan gelen külliyetli miktarda paranın aileleri darmadağın ettiğini zaman zaman gazetelerde görüyoruz.
Ancak aileyi koruyup kollamakla yükümlü devletin (anayasal bir görevdir) buna aldırmaması düşündürücü olsa gerektir.
Devlet bu işten para kazanmaktadır, ama millet zarar etmektedir. “Çağdaş devlet”, para için milletinin zararına göz yumamaz.
Yine de, şükürler olsun, kimseye silah zoru, ya da hapis tehdidiyle bilet satılmıyor. Yüzde doksan dokuzunun “Müslüman” olduğunu söylediğimiz kahraman Türk Milleti, “uğurlu” saydığı “Nimet Abla” gişelerinin önündeki kuyruğa gönüllü giriyor ve kuyrukta saatlerce gönüllü bekliyor. Biletini alıyor, düşünü kuruyor: “Ya çıkarsa!” Veya benim gibi bilet filan almıyor, haybeden servet gelecek diye de beklemiyor.
Sonunda piyango çekiliyor. Kimileri kazanıyor, kimileri kaybediyor.
Aslında bileti alan “helal” mı, “haram” mı olduğunu biliyor. Çünkü yıllardan beri halk bu konuda uyarılıyor. Merak eden herhangi bir ilmihali açar, bakar; ya da gider imamına, müftüsüne sorar.
Zaten hemen her konuda doğrular belli. Biz yanlışlarımıza “doğru” diyecek birilerini arıyoruz. Maksat vicdanımızı rahatlatmak ve biraz da tartışma çıkartmak galiba.
Geçen yıllardakine benzeyen bir kavga bu yıl da çıktı: Bazı hocalarımız, “Piyango bileti almak kesin haramdır” derken, bazıları, “Ne haram, ne helal; olsa olsa mekruhtur” diyor.
Diğer bazıları ise, geçen senelerdeki tartışmalardan biliyorum, her zamanki pervasızlıkları ve cüretkarlıklarıyla bir solukta “helal” fetvasını veriyorlar.
Kaçınılmaz olarak, herkesin fetvasına kendi ruhu ile birlikte yaşantısı da yansıyor.
Ama “mekruh” veya “helal” diyenlerin gerekçesi bana pek tuhaf göründü: “Devlet bu paralarla yol, köprü, baraj, okul” yaptırıyormuş. Çok afedersiniz, ama “haram” olduğu kesin olan alkollü içki ve genelevlerden gelen vergilerle de devlet aynı işleri yaptırıyor!
Bu mantık perişanlığına göre, bunlar da “helâl” mı sayılacak?
Ya da devlet para kazansın diye devleti uyuşturucu ticaretine mi sokacağız?
Bir miktarını hayır işlerine ayırmak şartıyla, uyuşturucu ticareti de “helal”, ya da “mekruh!” mu yani?
Olmadı “Resmi hizmete mahsus” sayın hocalar, yine tutturamadılar!

Peki de bu “piyango” hikâyesi nereden çıktı, ne zamandan beri var, ninelerimizle dedelerimiz de mi piyango bileti alıp köşe dönme rüyaları görüyordu?
Tabii ki hayır! Osmanlı’nın yükselme devrinde hiç bir “talih oyunu” (çoğunluğu mağdur ettiğinden bu oyun aslında talihsiz bir oyun) yoktur. Osmanlı insanı varlığını “şans”a değil “kadere” emanet eden bir anlayış içinde gecesini gündüzüne katıp çabalamakta, alın teri dökmekte ve sadece alın terine saygı duymaktadır.
Bozulma süreci, pek çok “doğru” ile birlikte Osmanlı insanının bu doğrusunu da kemirdi.
Ve 1889 Şubat’ında ilk piyango düzenlendi. Büyük ikramiye 15 bin 500 kuruştu.
14 Mart 1890 tarihinde düzenlenen ikinci piyangoda ise toplam ikramiye 7 bin 100 lira olmuştu. Biletler 12 Mecidiye’den satılıyordu.
Kayıtlara göre, İzmir Osmanlı Mektebi ve Maarif-i Umumiye Mektepleri menfaatine mahsus olmak üzere 1890’lı yıllarda başlatılan ve gelirinin bir kısmı bu mekteplere verilmek üzere düzenlenen piyango ile 1899 yılı sonlarında Vali Kemal Paşa’nın izniyle yedişer keşideli tertipler halinde ve nakit para ödüllü “İzmir Hamidiye Sanayi Mektebi Piyangosu” Osmanlı Devleti’ndeki piyango uygulamalarının ilginç örnekleridir.

Cumhuriyetin ilanından sonra, piyango düzenleme hakkı Tayyare Cemiyeti’ne (Şimdiki Türk Hava Kurumu) verildi. 5 Temmuz 1939’da ise Maliye Bakanlığı’na bağlı, tüzel kişiliği haiz, özel hukuk hükümlerine tabi ve her türlü tasarrufa yetkili, Türkiye’de karşılığı nakit olmak üzere piyango keşidesi hakkına sahip “Milli Piyango İdaresi” kuruldu.
O gün bugündür faaliyettedir.
O gün bugündür binlerce insana “büyük ikramiye” çıkmıştır.
Yine de ben o parayla mutlu olmuş tek kişi görmedim.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2010-01-05)

Paranın Putlaştırılması

Bir Müslüman için en büyük beş felâketten biri, parayı putlaştırması, taparcasına sevmesidir. Bunda gizli şirk vardır. Zamanımızda bu felâket yaygın hale gelmiştir.

Eskiden, aşağıda sayacağım kurumlar toplumu bu konuda, dizginliyor, frenliyor, uyarıyordu:

1. İslâm medreseleri. Bunlardan yetişen icazetli âlimler, fakihler, müftüler, vaizler Müslüman halka devamlı nasihat ediyorlar, onları para, mal, zenginlik konusunda orta yolda bulunmaya çağırıyorlardı.

2. Tasavvuf tarikatları da bu yönde terbiye veriyordu. Kâmil mürşidler, hakikî şeyhler hem nasihat ediyor, hem de örnek oluyorlardı.

3. Fütüvvet teşkilâtı ve loncalar. Bunlar da, iş ve ticaret hayatının, esnafın İslâm ahlâkı dairesinin dışına çıkmamasına dikkat ediyorlardı.

4. Aile. Eskiden İslâm aileleri vardı. Anneler ve babalar genellikle haram yemezlerdi. İslâm’ın kanaat ahlâkına riayet edilirdi. Çocuklarını da böyle yetiştirirlerdi. Paraları ve gelirleri fazla değilse tarhana çorbasına ekmek doğrarlar, bazen bulgur pilavı yerler, lakin kesinlikle haram yemezlerdi. Haram yemektense ölmeyi tercih ederlerdi.

Tanzimattan önce Padişahlar da oldukça ölçülü yaşardı. Topkapı sarayı, Batı’daki ihtişamlı sarayların yanında çadırlı ordugâh gibi kalır. Versailles sarayı ile Topkapı sarayını mukayese ediniz.

Avrupalılar Kanunî için “Muhteşem Süleyman” derler. Onun ihtişamı sarayında, yaşam tarzında değil, devletinin ve idaresinin büyüklüğündedir.

Eskiden, Padişahlarımız parasını kendi ceplerinden vererek adam tutarlar, Cuma selamlığına giderken “Padişahım mağrur olma, senden büyük Allah var!” diye bağırtırlardı.

Eski Frenk sefirlerinin, gezginlerinin hatıralarını okuyunuz, Osmanlı sarayındaki ziyafetlerin ne kadar mütevazı olduğunu anlarsınız.

Nerede “Devlet benim” diyen Fransa Kralı 14′ncü Louis’nin akıllara durgunluk verecek yemek sofrası, nerede padişahların mütevazı yemekleri.

Tanzimat’tan bu günlere Türkiye İslâm toplumu bozula bozula geldi.

Hele son otuz kırk yıl içinde bozukluk, bid’atler, para sevgisi, israflar, ihtişam düşkünlüğü, çeşit çeşit sefahat (beyinsizlik), fuhşiyyat korkunç boyutlara ulaştı.

Maalesef para en büyük değer olmuştur.

Para bir tür put olmuştur.

İslâm’ın kanaat, iktisat, orta hallilik, tevazu ilkelerinin pabucu dama atılmıştır.

Helâle harama dikkat edilmez olmuştur.

İnsî şeytanlardan acayip fetvalar alınarak haram kazançlar ve servetler edinilmiştir.

Lüks ve israf bataklarına batılmıştır.

Çocuklar ve gençler “İyi Müslüman, iyi insan, iyi vatandaş olmaları” için değil, hayata atıldıkları zaman bol para kazanmaları, lüks ve sefih bir hayat sürmeleri, israf yapmaları için yetiştirilmektedir.

Dindar ve faziletli atalarımız şu pisliklere bulaşmazlardı:

* Faiz ve riba alıp vermezlerdi.

* Şeriatın bâtıl ve geçersiz kabul ettiği ticareti, alış verişleri yapmazlardı.

* Rüşvet almaktan ve vermekten kaçınırlardı.

* Paranın ve servetin kendilerini, çoluk çocuklarını azdırmasına izin ve fırsat vermezlerdi.

Eskiden bozukluk, kötülük hiç mi yoktu? Olmaz olur mu? Asr-ı Saadet’te bile içki içilmiş, hırsızlık yapılmış, zina edilmiş, adam öldürülmüştür. Osmanlı zamanında da suç vardı, kabahat vardı, kötülük ve bozukluk vardı ama bunlar nüfusa nispetle çok azdı. Zamanımızda riba yaygın hale gelmiştir. Zina (bilhassa göz zinası) yaygın hale gelmiştir. İsraf yaygın. Lüks yaygın. Sefahat yaygın. Haram yeme yaygın.

Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, devlet, üzerinde TC yazılı resmî vesikalarla fahişe çalıştırılmasına izin veriyor, bunlardan KDV ve gelir vergisi alınıyor ve bütçeye konuluyor.

Peygamberimizin “Bütün kötülüklerin anası” dediği içki teşvik ediliyor, helâl gıdalardan alınan bazı vergiler rakıdan şaraptan, biradan alınmıyor.

Birtakım İslâmcılar haram rantlar, haram ve şaibeli ihaleler, haram avantalar, haram komisyonlar peşinde koşuyor ve haram milyonlarına haram milyonlar katıyor.

Bir yerde çok büyük bir arsa var. Yüzde otuzuna oniki katlı bina yapılmasına izin verilmiş. Allem ediyorlar, kallem ediyorlar, kulislerde fıs fıs fısk yapıyorlar ve inşaat oranı yüzde altmışa, kat sayısı yirmi ikiye çıkıyor ve bir milyar dolarlık bir rant doğuyor. Haram rant, ateş rant, uğursuz rant, cehennemlik rant, ahlâksız rant.

Kimler yapıyor bu işleri. Herkes yapıyor, İslâmcısı da yapıyor, Kemalisti de, Masonu ve Sabataisti de. Dinsizlerin ve çağdaşların yapmasına akıl erer de Müslümanlar nasıl yapar, akıl ermez.

Kişinin dini imanı para, zenginlik, madde olursa her şey yapılır, her … yenilir.

Evet Müslüman kesim çok bozuldu. Yanlış anlaşılmasın herkes bozuldu demiyorum. Bozulan bozuldu, bozulmayan bozulmadı. Zemzemle yıkanmış gibi temiz olanların, haram yemeyenlerin, ribaya bulaşmayanların, azıp kudurmayanların, lüks ve sefahat sergilemeyenlerin, Nemrud ve Firavun hayatı yaşamayanların, ölçülü ve mütevâzı olanların ellerinden ve eteklerinden öperim. Benim sözlerim ve oklarım onlara değildir. Sakın üzerlerine alınmasınlar.

Şu haram parayla süper zengin olmuş türedilere bakınız. Ayda kitaba, sanata, kültüre beş lira vermezler; lükse, israfa, tıkınmaya, gösterişe beş bin lira harcarlar.

Onbir ay her haltı yerler, her günahı işlerler, sonra bir umreye giderler, Kâbe’ye bakan lüks otel süitinde kalırlar ve böylece bilcümle günahlarından arındıklarını, pîr ü pâk olarak döndüklerini sanırlar: Beyinsizler!

Sayın Diyanet İşleri Başkanımız! Lütfen ve merhameten, parayı put edinmiş olan, zengin olmak için her haltı yiyen, ellerine servet geçince azıp kuduran, dinin ve şeriatın yasakladığı her günahı ve suçu işleyen azgınları, anlayacakları dille uyarınız, uyartınız.

Haram yiyen bir İslâm toplumu iflâh olmaz.

Parayı ana ve temel değer haline getiren bir İslâm toplumuKur’ân’dan, Sünnetten, Hikmetten uzaklaşmış, sapmış ve sapıtmıştır. Bir İslâm toplumunun seçkinleri, sorumluları, ilim sahipleri emr-i mâruf ve nehy-i münker farzını terk ederlerse azap iner başlarına.

Ülkedeki milyonlarca Müslüman sıkıntı ve sefalet içinde yaşarken, mutlu ve putlu bir azınlığın israf ve sefahat içinde yaşaması büyük bir belâdır.

Peygamberimiz “Komşusu aç gecelerken, kendisi tok yatan bizden değildir” buyurmuşken, zevkü sefa içinde hayat süren Müslümanlar iyi Müslüman mıdır, kötü Müslüman mı?

Şüyuu vukuundan beterdir sözünü bilirsiniz. İnşaallah doğru değildir ama kurban kesimi ile ilgili dedikoduları, rivayetleri, emniyet ve adliye takibatını ve tahkikatını duymuşsunuzdur. Bu hallere de mi düşecektik?

Öncelikle fakirlerin ve miskinlerin hakkı olan zekât konusunda dönen dolapları bendeniz bir nebze biliyorum.

İçinde vahim yanlışlar olan Kur’ân tercümelerini, meallerini, tefsirlerini, sözde din kitaplarını hazırlamak, tercüme etmek, yayınlamak da günahtır. Bunlardan kazanılan servetler helâl değil, haramdır.

Bid’atçi fırkalardan para alarak bid’atleri yaymak, bid’at propagandası yapmak, ya bu nedir?

İslâmî kesimde öyle adamlar ve firmalar vardır ki, ihaleye girmemek için bile muazzam paralar almaktadır.

Türkiye’de haram yenmiyormuş, abartıyormuşum. Ya öyle mi? Peki, Birleşmiş Milletler’in her yıl yaptırdığı temizlik ve şeffaflık anketinde Türkiye niçin 5′in altında not alıyor?

Ya İslâm’a, Kur’ân’a, Sünnete, şeriata, ahlâka, fazilete, hikmete uyarak haram yemekten ve azgınlıklardan vaz geçeceğiz. Haram servetlerimizi elden çıkartacağız. Nasuh tövbesi edeceğiz. Yahut azabın tepemize inmesini bekleyeceğiz.

(Mehmet Şevket Eygi, 01-2010)

Aç Ruhlara Sahte Gıdalar

Bir şey dikkatinizi çekiyor mu: Dünyevileşmiş Batı’nın aç ruhlarına, bariz bir biçimde, Doğu mistisizmi servis yapılıyor.

Çölleşen ruhlarını otlatacakları yeşillik arayan şımarık Batılılara, serbest cinselliği matah bir mal gibi pazarlayan Osho’nun ibahî, her şeyi mübah gören felsefesi pazarlanıyor. Kendisine egzotik eğlence arayan Batı’nın tatminsiz ruhlarına, yine onun Hindistan’da kurduğu serbest çiftleşme çiftlikleri adres gösteriliyor.

Osho (Bhagwan Shree Rajneesh)

Batılı yazarlar, Doğu mistisizmini pazarlama yarışında. Tüketme sırası şimdi onda. Şimdilerde kitabı peynir ekmek gibi satılan Robin S. Sharma onlardan sadece biri. Bu yeni satış stratejisini, sadece doğuyla sınırlı görmemek lazım. Buna kadim kültürleri ve hatta İslam tasavvufunu da dahil etmek gerek. Uyanık Batılılar, her değeri olduğu gibi bunları da ticarete elverişli bir meta kılmak için kuyrukta.

Harry Potter’lar ve Yüzüklerin Efendisi birinciye, İslam tasavvufunun silik ve kötü bir kopyası üzerine kurgulanan Simyacı ikinciye örnek.

Simyacı

Batı ve Doğu, bu anlamda dengesizliğin iki ucunu temsil ediyor. Batı aklı araç olmaktan çıkarıp tanrılaştırarak “akıllılığın” değil “akılcılığın”, Doğu ise hululcü panteizmiyle “akla vedanın” adresi. İslam ise insanlığın “akleden kalbini” temsil etmekle denge yolunu seçmiş.

Batı gürültücü; sözün gücüne değil, sesin gücüne inanmış. İnsanlık tarihinin en şamatacı uygarlığı. Doğu, tam tersine sükutu seçmiş. Konuşmadığı için ne düşündüğü bilinmiyor. İslam bu iki aşırılık arasında “kelam medeniyetini” temsil ediyor.

Batı hareket kültürünü temsil eder, çile felsefesinin banisi Doğu ise hareketsizlik kültürünü. Birinci görünme üzerine kurulmuştur, ikincisi kaybolma üzerine. Birincisinde amaç dünyada bekâ, ikincisinde ise fena (yok olma). İslam bütün bu alanlarda bu ikisi arasındaki denge noktasını temsil eder.

Son yıllarda ülkemizde de, Batı’dakine benzer bir Doğu mistisizmi modası yaygın. Kendine daha yakın olan Doğu’ya bile Batı’nın gözlüğüyle bakan, yabancılaşmış azgın azınlık için bu garip değil. Bunun ne kıymeti var? Onlar, kendi geleneklerine bile oryantalist gözüyle bakıyorlar.

Baksanıza, ömründe alnı secdeye gitmemiş olanlar, yoga kuyruğuna giriyor. Tarikat deyince rengi atanlar, Maharaşimistlerin ayinlerinde mistik tecrübe yaşıyorlar. Tekkelerin kapanmasını, şeyhlerin asılmasını devrimin amentüsü olarak öğrenen Cumhuriyet nesilleri, beş yıldızlı otellerde Mata-Şiri gibi Hint gurularının ayaklarını yıkayıp önünde secdeye kapanıyorlar. Ömründe hacca gitmeyi düşünmemiş olan modernleşmiş sınıflar arasından, Hindistan tapınaklarını komşu kapısı haline getirenler çıkıyor. Bu malum sınıfların medyadaki uzantıları da, bu yönelişe çanak tutup meccane meddahlık yapıyor.

Bir şeyi görmek lazım: Tarih boyunca dünyevileşmenin tavan yaptığı dönemler, mistik ve ahlakçı yönelişlerin çıkış noktasını teşkil etmiştir. İslam tarihinde tasavvufun ortaya çıkması da böyledir. Aslında İslam tasavvufunun muhtevası olan “irfan”, vahiyle yaşıttır. Fikir, zikir, şükür, sabır, kıyam-ı leyl, edeb, ihlas, ikan, iz’an gibi temel kavramlar etrafında şekillenen İslam irfanı, muhtevasını vahyin kendisinden ve Allah Rasulü’nün hayatından alır. İslam irfanının saf dönemlerini temsil eden Hz. Ebubekir, Hz. Ali, Selman, Suheyb, Mesruk, Malik, İbn Hanbel, Haris Muhasibi, Cüneyd, Bişr gibi isimlerin hayatında gördüğümüz bu irfandır.

Emevi ve Abbasi dönemlerindeki dünyevileşmeye tepki İslam irfanının tedvinine yol açtı ve tasavvuf adını aldı. Daha sonraki asırlarda da tarikat şeklinde örgütlendi. Tabiî ki ilerleyen yüzyıllarda İslam irfan yatağına akan mistik kültürlerin kirli suları bu yatağı da bulandırdı.

Tarihte gerçekleşene benzer bir tepki günümüzde de var. Yani, modern dünyevileşme karşısında insanlar sığınak arıyorlar. Batı, her arayışı olduğu gibi bu arayışı da sahte adresler gösterek saptırma gayreti içinde. İşte Doğu mistisizminin bilinçli bir biçimde pompalanmasının sebebi bu.

“İslam öcü, Hind mistisizmi cici” tarzı sizin de dikkatinizi çekmiyor mu? Bu adres şaşırtmaktır. Buna rağmen istatistiklere göre, Batı’da ve ABD’de en hızlı yayılan din İslam. Zaten korku da bu. Ruh açlığı çeken Batılı insanı, sahte gıdalarla oyalayacaklar. Bir aldanıştan diğerine, bir aşırılıktan diğerine, bir uçtan diğerine savrulmaktır bu.

Aynı açlık, dinle ilişkisini kesenler eliyle bu ülkede de oluştu. Köpürtülen “İslam korkusu”na rağmen, Batı’da İslam en hızlı yayılan din olsun da, bu ülke bundan nasibini almasın mı? Yani elin gavuru Müslümanlaşırken, bu toprakların çocukları Müslümanlaşmasın mı? Dönüyorlar. Fakat Batı’daki saptırıcıların yerli uzantıları, içerdeki bu gelişmeyi saptırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bizdeki saptırıcıların gösterdiği sahte adres çok: Seküler kilisenin “savaşma seviş”çi hedonizminden Hind bohemizmine, o da olmazsa İslam’dan sapmış çizgi dışı meşrep ve akımlara…

Dikkat edin: Kalpler ancak Allah’ın dini ile tatmin olur!

(Sami Hocaoğlu, www.yenisafak.com.tr, Ekim 2005)

***

Osho Kimdir?

Hindistan’ın Madhya Pradesh eyaletinde Kuchwada da 1931 yılında 11 aralıkta dünyaya gelmiştir. İlk çocukluk yıllarında başkaları tarafından verilen bilgiler ve inançları edinmektense, gerçekliği kendinin deneyimlemekte ısrarcı olan bir asi ruhu vardır.

Osho

21 yaşında üniversite öğrenimini tamamladı. Jabalpur üniversitesinde yıllarca felsefi dersleri verdi. Aynı zamanda tüm Hindistan’ı dolaşarak konuşmalar yaptı. Halka açık tartışmalarda tutucu din liderlerine meydan okudu. Geleneksel inanışları sorguladı ve hayatın tüm alanlarından insanlarla bir araya geldi. Osho kendi hayatını anın zamansız boyutunda yaşamanın kapısını keşfetmiş birisidir. O kendisini gerçek bir “varoluşçu” olarak adlandırmıştır. İnanç sistemlerini ve çağdaş insan psikolojisini anlamasında ufkunu geliştirecek bulabileceği her şeyi ama her şeyi okudu.

1960’ların sonuna doğru Osho, artık kendi dinamik meditasyonunu geliştirmeyi başlamıştı. Meditasyonun o rahat, düşüncelerden arınmış biçimini keşfetmeyi umut edilmesi için öncelikle geçmişin modası geçmiş yöntemlerinin ve günümüzün modern hayatının getirdiği sıkıntıların ağırlığı altında ezilen çağdaş insanın çok derin bir ruhsal temizlenme sürecinden geçmesinin şart olduğunu söylemiştir.

1970’lerin başlarında ilk olarak bazı Batılılar Osho’dan haberdar olmaya başladılar. 1974 te Hindistan’ın Pune şehrinde onun çevresinde bir “komün” kuruldu. Ve başlangıcında Batıdan tek tük gelen ziyaretçiler zamanla çoğaldı. Osho insan bilincinin gelişiminin tüm yönleri hakkında konuşmalar yaptı. Çağdaş insanın ruhsal arayışları için önemli olan şeylerin özünü entelektüel anlayış içinde değil, kendi varoluş deneyimi ile süzdü. O, hiçbir geleneğe ait olmadığını açıklamıştır.

“Ben tamamen yepyeni bir dinsel bilinçliliğin başlangıcıyım” demiştir. Ayrıca; “ Beni geçmişle bağlantılandırmayın, onu anımsamaya bile değmez” der.

Yakın öğrencilerine ve dünyanın her yerindeki izleyenlerine yaptığı konuşmalar ve otuzdan fazla dile çevrilmiş altı yüzden fazla cilt halinde yayınlanmıştır.

Osho 1985 yılında göçmenlik yasalarını ihlal etmek suçundan gözaltında olduğu sırada 19 ocak 1990 tarihinde bedenini terk etti. Amerikan hükümet ajanlarınca zehirlenerek öldürüldüğü iddia edilmektedir. Ceseti kendi isteği üzerine yakılmıştır.

Osho, 1985

Ceseti Yakılan Osho

Onun Hindistan’daki komünü, meditasyon, terapi, bede çalışmaları ve yaratıcılık programlarına katılabilmek için yada sadece bir Buda alanı içinde olabilmeyi deneyimlemek isteyen binlerce uluslar arası ziyaretçi çekerek, dünyanın en büyük ruhsal gelişim merkezi olabilmeyi başarmıştır.

Ülkemizde de Osho Meditasyon merkezi bulunmaktadır. “Kendini tanı” anlamına gelen KUN adındaki bu merkez Beyoğlu/İstanbul-Tünel’de açıldı. Günlük olarak Dinamik ve Kundalini Meditasyonlarının yapıldığı merkezde, dünyanın pek çok ülkesinden gelen hepsi Hindistan Puna’daki Uluslar arası terapistleri olan grup liderliği eşliğinde “workshoplar”,  grup çalışmaları yapılmaktadır.

Osho International Meditation Resort, Hindistan

Ve Osho der ki;


“Benim tüm çabam, dinsiz bir din yaratmaktır. Tanrı’yı merkez alan dinlere ne olduğunu gördük.”

“Yaşam kısa değil, sonsuzdur. Varoluşun acele içinde olduğunu gördün mü hiç? Mevsimler zamanında gelir, çiçekler zamanı gelince açar, ağaçlar hayat kısa diye hızla büyümek için koşuşturmazlar. Tüm varoluş, yaşamın sonsuzluğunun farkında gibi görünür.”

“Benim tüm çabam seni, sen ile varoluş arasında aracı olmadan meditasyonla baş başa bırakmaktır.”

“Benim tüm çabam her insan evladının kendisine ait olan ve önüne gelene dağıtmış olduğu öz saygısını geri vermektir.”

“Öncelik sensin. Köklerine git, kendini bul, bir asi ol, ve mümkün olduğunca çok sayıda asi yarat. Gelecekteki insanlığın altın bir gelecek yaratmasına yardım etmenin tek yolu budur.”

“Sakın unutma; ne zaman karşına bir seçenek çıksa, bilinmeyeni, riskli olan, tehlikeli ve güvencesiz olanı seç. Hiçbir zaman zarara uğramazsın.”

“Sevgi ancak kendini, diğerini, dünyayı derin bir şekilde kabul ettiğin zaman mümkündür. Kabullenmek, sevginin içinde büyüdüğü alanı, sevginin içinde açtığı toprağı yaratır.”

“Sevgide minnettarlık, sevecenlik ve birlik duygusu vardır. Eğer bu üç duyguyu da hissediyorsan, seviyorsun demektir.”

“Ne kadar çok düşünürsen, egon o kadar daha ortaya çıkar. Ego, geçmişte birikmiş düşüncelerden başka bir şey değildir. Sen olmadığın zaman Tanrı vardır. İşte yaratıcılık budur.”

“Bilgelik kalpten gelir. Akılla ilgisi yoktur. Bilgelik, varlığının en derin noktasından çıkar. Kafaya ait değildir.”

“Dünya bir gök kuşağı, zihin bir prizma ve varlık ise beyaz bir ışındır.”

“Tantra derindir, hayatın bütünüyle kabul edilmesidir.”

“Güçlü rüzgârlar seni oraya buraya sürüklüyorsa, onlara direnme: Onlar, sen direndiğin için güçlü görünüyorlar. Rahatla ve bırak seni götürsünler. Onlarla git, bütün olarak git.”

“Neden korkuyorsun? Dünya sana ne yapabilir? İnsanlar sana gülebilir; bu onlara iyi gelir. Gülmek her zaman bir ilaçtır, sağlıklıdır.”

“Her zaman ne varsa onu gör. Acele etme. Bir şeyi yanlış anlamaktansa anlamamak daha iyidir.”

“Neyi reddedersen et, onu başka bir yere koymak zorunda kalacaksın. Onu başka birisinin üzerine yansıtacaksın. Reddedilen kısım, bir yansımaya dönüşecektir”

(www.oshoturk.net, 2008)

Sadece Seyrederek Nereye?

Bugün, siyasetten, ticaretten ve gündemdeki her olaydan uzaklaşıp, sosyal bir yaraya temas etmek istiyorum. Olayın analizine geçmeden önce, bir durum tesbiti yapalım.
Hemen herkes kabul eder ki; modern yaşam denilen hayat tarzı, hepimizi etkiledi, insani vasıflarımızın birçoğunu aldı, götürdü. Meselâ, köy veya kasabalarda, insanlar, evleri birbirlerinden çok uzak olsa da, sık sık bir araya gelirler, hal-hatır sorarlar, birbirleriyle sohbet ederler, sıkıntıya düşen olsa, hemen yardım elini uzatırlar. Modern yaşam denilen günümüz hayat tarzında ise, bu toplumsal özelliklerimizin çoğunu kaybettik.
En basit örneği, etrafları duvarlarla çevrilip, bir anlamda izole edilmiş siteler ve o siteler içindeki apartmanlardaki hayat tarzı. Malûm, apartmanlarda, neredeyse bir köy nüfusu kadar insan, aynı çatı altında yaşıyor. Ama hepsi de ayrı dünyaların insanları. Doğru dürüst ne komşuluk var, ne hal-hatır sorma ve ne de yardımlaşma.
Hani, Yunus Emre’nin; Bir garip ölmüş diyeler, üç gün sonra duyalar dediği gibi bir gariplik ve kalabalıklar içinde yalnızlık yaşıyoruz! Apartmanlarda yaşayan çoğu insan yalnız, çoğu garip!

Sizin anlayacağınız; bilmem kaç kilometrekare toprak üzerinde oturan ve birbirinden hayli uzak evler, birbirleriyle sürekli temas halinde ve birbirlerine kalben çok yakın iken, apartmanlarda yaşayanlar, birbirlerine fiziken çok yakın oldular ama kalben uzak hâle geldiler!
Özetle;
Köylerde, evleri uzak iken birbirlerine yakın olan insanlar, içinde bir köyün oturduğu apartmanlarda, ev olarak yakınlar, ama ilişki olarak birbirlerine hayli uzaklar!

SOHBET DE YOK, MUHABBET DE!
Tabiî, bu durum; komşusu aç iken tok yatan bizden değildir gibi, harika bir kültürden gelen insanları, dinî ve sosyal bir yaşantıdan da kopardı!
Hayat tarzı değişince, anlayışlar da değişti! Artık, sadece apartmanın asansöründe karşılaşan insanlar, birbirlerine selâm bile vermiyor, göz göze gelmiyor, iki yabancı gibi, önlerine bakıyorlar!
Birbirlerine gidip-gelme olmayınca, misafirlik ve dolayısıyla sohbet kültürü de ortadan kalkıyor!
Muhabbet ölüyor, muhabbet!
Oysa, muhabbette, karşılıklı iletişim var, katılım var, aktivite var!
Modern yaşamda ise; misafirliğin yerini telesafirlik aldığından, televizyon var. İnsanlar, televizyonun karşısına geçip, saatlerce, sadece izliyorlar!

Evet, katılım yok, aktivite yok!
Herkes pasif, herkes izleyici!
Başkalarının hayatlarını izliyorlar!
Verilenle yetiniyorlar!
Ne kitap okuyor insanlar, ne dergi ve ne de gazete!
Oysa, okusalar, ufukları açılacak, farklılıkları görecekler, fikir sahibi olacaklar!
Ama, okumuyor insanımız!
Sadece seyrediyor!
Olan-bitene, seyirci kalıyor!

HAYATIMIZI TELEVİZYON YÖNLENDİRİYOR!
Düşünebiliyor musunuz;
Uykuda geçmesi gereken, yani televizyon izlenmemesi gereken gecenin saat 02.00’si ile sabahın 07.00’si arasındaki 5 saatlik zaman diliminde bile, tam 2.5 milyon insan zamanını ekran karşısında geçiriyormuş!
Dahası; ABD’den sonra, dünyada en fazla televizyon izleyen ülke olmuşuz, iyi mi?
Bir Amerikalı, günün 4 saat 49 dakikasını ekran karşısında geçirirken, bizim insanımız da bu rakama yaklaşmış!

Bizim insanımızın da;
19.00-24.00 saatleri arasında 21 milyonu, 21.00-22.00 saatlerinde ise 27 milyonu, zamanını ekran karşısında geçiriyormuş!
Önemli bir ayrıntı daha;
İnsanlar, tek başlarına televizyon izlemeyi tercih ediyorlarmış. Bunun oranı da yüzde 46’lara çıkmış!
Yani, insanımızın, neredeyse yarısı tek başına televizyon karşısında!
Ne konuşma var, ne sohbet!
Hani, seyredilen programlar da, matah bir şey olsa.
İnsanımız, özellikle de kadınlarımız, dizi manyağı olmuş durumda. Hemen her akşam bir veya iki dizi!
İşin garibi;
O diziler de, toplum yapısına ters ve sürekli çarpık ilişkileri, sapık ilişkileri dayatıyor!
Dizilerde; kim, kimi nasıl aldatıyor, kim kimin yatağındadan zina ve fuhuştan başka bir şey yok!

ÇOCUKLAR NİYE GEÇ KONUŞUYOR?
Peki, bu diziler, seyredildiği yerde kalıyor mu? Yani, bizleri hiç mi etkilemiyor?
Sadece, çocuklarla ilgili bir araştırmanın sonuçlarını vermek ve televizyonun çocuklarımızı nasıl etkilediğini gözler önüne sermek istiyorum:
Binlerce çocuk, televizyon yüzünden konuşmayı geç öğreniyor! İngiltere’de yapılan bir araştırmada erkek çocukların dörtte birinden fazlasının, kızlarınsa yedide birinin, etraflarındaki yetişkinlerin konuşmalarını anlamalarını zorlaştıran televizyon sesi yüzünden konuşma güçlüğü çektiği açıklandı.
İngiliz hükümetine çocuklarla ilgili danışmanlık yapan Jegan Gross’un araştırmasında, çocukların yüzde 3’ünün önemli konuşma problemleriyle karşılaştığı tesbit edildi.

Araştırmaya göre, televizyon seyretmeseler bile, arka planda duyulan televizyon sesi yüzünden çocuklar büyüklerin söyledikleri sözleri anlamak için özel çaba sarf etmek zorunda kalıyor.
Gross, ‘Beyinlerimiz makinelerden öğrenmeye göre evrimleşmedi. Bebekler bir yüze tepki vermeye ve anne-babasının yüzlerini tanımaya meyilli’ dedi.
Ebeveynlerin dörtte biri televizyonun ‘çoğu zaman’ veya ‘her zaman’ açık olduğunu söyledi.
Çocuklar genelde ilk kelimelerini 10-11 aylıkken söylüyor. Ancak araştırmada üç yaşındaki çocukların yüzde 4’ünün hâlâ konuşamadıkları da gözlendi.
Jean Gross’un tesbitine lütfen dikkat;
Bebekler makinalardan değil, anne-babasının yüzlerine bakarak öğrenmeye meyilli!
Peki; anne-baba, televizyon karşısında hiç konuşmadan duruyorsa, bebek nasıl öğrenecek konuşmayı, nasıl öğrenecek tepki vermeyi?
Söyleyin Allah aşkına;
Tepkisiz bir toplum olmamızın bir sebebi de,
Zamanımızı ekran karşısında geçirmemiz ve sadece seyirci olmamız değil mi?

EVLİLİK DÜŞTÜ, ZİNA ARTTI!
Televizyonun tek olumsuz etkisi, sadece çocuklarla ve onların geç konuşması ile sınırlı değil!
Dedik ya, televizyon büyükleri de etkiliyor. Çarpık ilişkileri ve sapık yaşantıları kanıksar hâle gelmemiz ve normal kabul etmeye başlamamız bir yozlaşma ve hatta kokuşma belirtisi değil midir?
Bakın, dün, ajanslardan, Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir araştırmanın sonuçları geçti.
Dünya Sağlık Örgütü’nün raporunda deniliyor ki;
Dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturan gençlerin karşılaştıkları riskler ve yeni durumlarda; ilk cinsel ilişki yaşının düşmekte olduğu, bu grup arasında kontraseptif (doğum kontrol araçları) kullanımının oldukça düşük olduğu ve genellikle geleneksel yöntemlere başvurdukları belirlendi.
Dünyadaki gebeliklerin yüzde 10’dan fazlasının ergenlik dönemine ait olduğu tesbit edilirken, her yıl meydana gelen sağlıksız düşüklerin yüzde 25’e tekabül eden 4 milyonunun ergenlik döneminde yaşandığı bildirildi.
Her 20 gençten birinde HIV/AIDS dışında bir CYBE (Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyonlar) görüldüğü ifade edilen raporda, yeni HIV/AIDS vakalarının yarısının 10-24 yaş grubu arasında olduğu kaydedildi.

Türkiye’de 15-24 yaş arasında cinsel ilişki deneyimi kadınlarda yüzde 34,5, erkeklerde yüzde 51,1. Yani Türkiye nüfusunun yüzde 19,5’ini oluşturan kesimin yüzde 42,8’i ilk cinsel deneyimini 15-24 yaş arasında yaşıyor.
Türkiye’de 25-49 yaş arasında ilk evlilik yaşı yüzde 20,8. 15-19 yaş arasında evlenenlerin sayısında azalma yaşanıyor.
1998 yılında yüzde 15,2 olan evli olanların oranı 2003’te yüzde 11,9’a, 2008 yılında da yüzde 9,6’ya düştü.
Genç nüfus içinde 20-24 yaş döneminde yapılan evliliklerde de düşüş yaşanırken, 2003 yılında bu yaş grubunda evlenenlerin oranı yüzde 49,7, 2008’de bu oran yüzde 45,5’e geriledi.
Tablodan da anlaşılacağı üzre;
Nikâhlı beraberliklerde, yani evliliklerde yaş sınırı yükselirken, zinada yaş sınırı düşüyor!
Yine rakamlar gösteriyor ki;
Boşanmalar sürekli artıyor!
Yani, özellikle genç nüfusun çoğu, evlilik sorumluluğunu almak istemiyor, bağımsız takılmak istiyor!
Bunlar, maalesef iyiye gidiş değil!

SEYİRCİ OLMAYIN, LÜTFEN OKUYUN!
Dünya ülkeleri ile birlikte Türk toplumu da içten içe göçüyor, içten içe çöküyor, büyük bir hızla kokuşuyor!
Bunda, çarpık ve sapık ilişkileri özendiren televizyonun, kocalarını aldatan kadınların anlattığı iğrençlikleri çarşaf çarşaf yayınlayan gazetelerin payı, elbette büyük!
Ama, onlardan beslenmekte bir sakınca görmeyen insanlar da, pek o kadar masum sayılmazlar!
Bir baba olarak, aile sorumluluğu taşıyan bir birey olarak, bu gidişattan son derece muzdaribim!
Ve diyorum ki;
Ne olur, sadece seyirci olmayın!
Okuyun! Okuyun! Okuyun!
Okuduklarınızı paylaşın!
Daha da olmadı, sohbet edin!
Aksi halde, modernitenin çarkları arasında erir ve kaybolup gidersiniz!

Her zaman söylediğim gibi;
Eğer okumaz iseniz, bir gün gelir, canınıza okurlar da, haberiniz olmaz!
Bilmem, anlatabildim mi?

(Hasan Karakaya, Vakit, 2010-01-08)