Muzik calici calismiyor
Kavisli Yol
Ülker Cumhuriyet’i Niye Destekler?
Koç, Sabancı ve Çapan’dan sonra Murat Ülker’in de, Ergenekon Terör Örgütü üyesi oldukları gerekçesiyle yargılanan yazarları bulunan Cumhuriyet gazetesine destek vermesi muhafazakar kesim tarafından manidar bulundu.

Bir tek Cumhuriyet okurunun Ülker’e ait her hangi bir ürünü almadığı bilinmesine rağmen, muhafazakar basında pek rastlanmayan Ülker ilanlarının Cumhuriyet gazetesinde yer alması sorgulanıyor. Ülker’in, neredeyse her gün dindar ve muhafazakar insanları karalayan haber ve yazılar yayınlayan, MOSSAD ve ETÖ gibi örgütlerle işbirliği yaptığı söylenen Cumhuriyet Gazetesi’ne reklam vermesi dikkat çekiyor.
MÜTEDEYYİN İNSANLARA HAKARET EDİYOR
“Tehlikenin farkında mısınız?” sloganıyla mütedeyyin insanları hedef gösteren ve Ergenekon Terör Örgütü sanıklarının adeta üssü ödurumundaki Yerli Pravda Cumhuriyet’e ilan veren Ülker’in bu tutumu, özellikle muhafazakar kesimler tarafından tepkiyle karşılanıyor. Haber ve yazılarda mütedeyyin insanlara yönelik olarak ‘dinci’, ‘gerici’ gibi kelimelerin bolca kullanıldığı Cumhuriyet, yayınladığı karikatürlerle de mütedeyyin insanlara hakaret etmişti.
MUHAFAZAKARLAR SAHİP ÇIKMIŞTI
Marketlerde özellikle Ülker ürünlerini tercih eden muhafazakar kesim, Murat Ülker’den, bu tezata bir an önce açıklama getirmesini de bekliyor. Ülker, 28 Şubat post-modern darbe sürecinde cuntacılar tarafından ‘irticai firma’ olarak fişlenmiş ancak muhafazakar insanların sahip çıkmasıyla darbe sürecinde daha fazla kar sağlamıştı.

Murat Ülker
ÜLKER’İN FİNANSE ETTİĞİ CUMHURİYET’İN YAZARI İSRAİL’E BİLGİ GÖNDERMİŞTİ
Ülker’in reklam vererek finansal destek sağladığı Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay Türkiye’ye ait gizli belgeleri İsrail’e postalamakla suçlanırken, gazetenin İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk da AK Parti’ye karşı dönemin ABD Başkanı Dick Cheney’e işbirliği teklifi götürdüğü iddia edilmişti.
(www.habervaktim.com, Mart 2010)
***
Atatürk’ün Kurduğu Cumhuriyet’e Ülker’in Vatani ve Vicdani Borcu!
“ÜLKER AŞ’den Milyon Dolarlık Mehir” başlığıyla, dergimizin Ocak’ 99 tarihli nüshasında yayınlanan yazı ile çarpık zihniyete ve bu zihniyetin bazı itiraf ve başkaca icraatlarına da dikkat çekmek istedik. Önceki yazımızda ‘yeşil sermaye’ olarak nitelenen muhafazakar sermayeyi ‘çift yönlü takiyye’ tavrının sahibi olmakla eleştirmiştik. Daha açıkçası bu kesimlerin sermaye arttırma adına aldatma politikasını bir yaşam biçimi, bir kimlik tercihi olarak benimsedikleridir. Bu tercihi bir ’sınıf bilinci’nden kaynaklanan ilhamla pratize ettiklerinin izahtan vareste olduğu da bir gerçek.
Biz söz konusu yazımızda da bu durumu Ülker AŞ üzerinde örnekleyerek, adı geçen firmanın insan emeğini, alınterini ve dini istismar eden kapitalist zihniyet ve organizasyonun ta kendisi olduğunu vurgulamıştık. Ve ana tema olarak Ülker AŞ’nin halen ülkemizde faaliyet gösteren TÜSİAD üyesi Koç, Sabancı, Enka, Eczacıbaşı vb. holdinglerden hiçbir farklılığının olmadığını aksine benzeşmekte, hatta aynılaşmakta olduğunu iddia etmiştik. Bu durumda söz konusu firmanın itiraz bir tarafa, karanlık bazı odaklarca ‘İslamcı, irticacı’ vb gibi iftiralarla oluşturulan kamuoyundaki yanlış imajını düzelttiği için dergimize teşekkür etmesi bile gerekirdi. Çünkü düzeltme ve açıklama yazısında da iki nokta üzerinde durulmuş; ilk olarak Ülker AŞ’nin TSK’ya yapmış olduğu bağışların “tabii ve teşviki gereken bir davranış” olduğu beyan edilmiş. Üstelik geçmişi sayısız hayır ve bağış halkalarından oluşan Ülker’in, elinde koca bir zincir bulunuyormuş. Ülker’in, ‘yeni bir Yavuz kampanyasında’ Türkiye genelinde en büyük 3. büyük bağışı gerçekleştirdiği hatırlatılmış. Deniliyor ki; “bu tür bağışlar ilk değildir, son da olmayacaktır”.
Ülker dün, bugün hep devletin, ordunun safında olmuş, yarın da devletinin yanında olacaktır. İspatı mı? Ülker Grup İdare Heyeti üyesi Necdet Buzbaş 22 şirket, 1 milyar 200 milyon dolar ciro, 150 milyon dolar ihracat geliri ve 6 bin 500 çalışanı bulunan grubun 2000 yılı hedeflerini haftalık Ekonomist dergisine anlatmış. Ekonomistin ‘Cumhuriyetin 75. yıl kutlamalarında ana sponsor oldunuz. Ayrıca bağışlar yaptınız. Neden?’ sorusunu Necdet Buzbaş şöyle yanıtlıyor;’ 75. yıl kutlamaları için 250 bin dolar verdik. Ayrıca büyük şehirlerdeki kutlamalar için 170 milyar liraya yakın harcama yaptık. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’te Ülker’in buna katkı yapması vatani ve vicdani bir borçtur.’(Ekonomist 03-10 Ocak 1999) Tabii malum olduğu üzere ulu önder Atatürk’ün rızasını kazanmak üzere yapılan bu bağışların Sabri amcanın holdingine kredi, teşvik, vergi indirimi vs şeklinde rahmet olarak geri döneceğine ilişkin inancı hiç kaybetmeden.

Ülker’in Kurucusu Sabri Ülker
İkinci nokta ise ‘yazıya sıkıştırılan işçi çıkarılması gibi iddiaların doğrudan veya dolaylı 15.000 kişiyi çalıştıran sınai bir kuruluşta tabii olabileceği’ değerlendirmesi. Yani Sabri amcanın Ülker’i işçinin alınterinden, emeğinden, ekmeğinden, sağlığından, ömründen, ailesinin rızkından gaspederek çoğalttığı milyon dolarları kurulu düzenin ilahlarına, 75. yıl gibi ibadi törenlerinde kurban ederek elde edeceği sermaye artırımını ‘tabii ve teşviki gereken bir davranış’ olarak benimsiyor. Açıklamada, sözkonusu yazı için ‘haksız, suiniyetli, gerçek dışı ve hayal mahsulü’ vb değerlendirmeler yapılmış ama cevabi açıklamadan başka herşeye benzeyen bir kurgu ve üslupla bir şeyler kaleme alınmış. Ama hiç bir eleştiri cevaplandırılamamış.
Netice itibariyle Ülker AŞ ve benzeri sermaye kesimlerinin, statükoyla çatışan görüntülerine rağmen, hem doğrudan hem de dolaylı olarak devlet politikasıyla uyumlu politikaların sahibi olduklarını söylemiştik. Firmadan gönderilen açıklama da bu yönde olduğu için pek fazla söze de hacet yok denilebilir. Belki Ülker’e değil de, arkasına Ülker sermayesini alıp da sermaye adına tez üreten düşünce kulüpleri’ne dikkat çekmek daha bir önem arzetmektedir. Çünkü devletin İslam’ı yoketme politikaları kadar, bu kesimlerin İslam’ı ve müslümanları ifsad eden burs, kurs, seminer gibi süreçleri de tehlike arzetmektedir. Sermaye, statükoya sadece ekonomik ve moral destek vermekle kalmıyor, aynı zamanda muhalif İslami kesimleri de sisteme entegre eden bilim, sanat, edebiyat, sempozyum tarzı organizasyonları da devrede tutuyor. Bu çevreler tarafından işlenen muhafazakar ‘gelenek’ tezlerinin, ‘İbrahimi/vahyi’ gelenekle hiçbir bağı olmadığı, aksine vahyi geleneği sosyal hayata taşıyanlara karşı bir saldırı üssü işlevi gördüğü bilinince, karşı karşıya olunan durumun bir ’sermaye/saltanat tezgahı’ olduğunu tartışmaya da gerek kalmıyor.
(Haksöz Dergisi, Mart 1999)
İmparatorluk ve İnsan
Osmanlı İmparatorluğu kurulduğunda Elazığ köylüleri nerede oturuyordu?
Kerpiç evlerde.
Birinci Meşrutiyet ilan edildiğinde nerede oturuyorlardı?
Kerpiç evlerde.
İkinci Meşrutiyet’te?
Kerpiç evlerde.
Saltanat kaldırıldığında?
Kerpiç evlerde.
Hilafet kaldırıldığında?
Kerpiç evlerde.
Cumhuriyet ilan edildiğinde?
Kerpiç evlerde.
Şapka devrimi yapıldığında?
Kerpiç evlerde.
1960, 1971, 1980 darbeleri yapıldığında?
Kerpiç evlerde.
28 Şubat darbesinde?
Kerpiç evlerde.
Şimdi nerede oturuyorlar?
Kerpiç evlerde.
1299’dan bu yana yaşanan onca olayın, savaşın, darbenin, gelişmenin Doğu ve Güneydoğu köylerine ne faydası oldu peki?
Hiç.
Hâlâ kerpiç evlerde yaşıyorlar, hâlâ kerpiç evlerde ölüyorlar.
O imparatorluk, hilafet, meşrutiyet, cumhuriyet, laiklik, darbeler, savaşlar, cinayetler kimin içindi?
Belli ki oralardaki köylüler için değildi.
Yapılan hiçbir değişiklik, o köylülerin hayatını da ölümünü de değiştirmedi.
Niye yaptık peki biz onca şeyi, kimin için yaptık?
O köylerde yaşamayanlar için.
Yapmasaydık o köylüler için ne değişecekti?
Hiçbir şey.
Bugün yeryüzünün hiçbir doğru dürüst ülkesinde insanlar 6 ölçeğindeki bir depremde ölmezler.
Burada niye ölüyorlar peki?
Cihan imparatorlukları kurmuşuz, cumhuriyetler ilan etmişiz, Atatürk’ün ilke ve inkılâplarını kabul etmişiz, şapka giymişiz, darbe yapmışız, çağdaş olmuşuz ama köylüler kerpiç evlerde sabah vakti yıkıntıların altında ölüyorlar.
Ben yeniyetmeyken mahalle çocuklarının çok sevdiği galiz bir laf vardı, dayanamayacağım söyleyeceğim, “bana faydası olmayan kilisenin papazını öpeyim,” alın imparatorluğunuzu, cumhuriyetinizi, laikliğinizi, ilke ve inkılâplarınızı, şapkanızı, darbenizi, ne isterseniz ondan yapın.
Bunlarının hiçbirinin o köylülere bir faydası yok, olmamış, olmayacak.
Onların hayatını bunların hiçbiri kurtarmaz, onların hayatlarını, buralarda aydın geçinenlerin bile bir tür “fantezi” sandıkları “demokrasi” kurtarır ancak.
“Önce cumhuriyet”, “önce laiklik”, “önce vatan” diye bağıranlar, “demokrasi gelirse ne olacak, memleket bölünecek” diyenler, gidin şimdi bunları Elazığ köylülerinin parçalanmış bedenlerine anlatın.
Demokrasi, insanın her şeyden daha önemli ve kutsal olması anlamına gelir, demokrasi olsaydı, Meclis lojmanlarına, orduevlerine, memur kamplarına, Atatürk heykellerine harcadığınız parayı Elazığ köylerine harcamak zorunda kalırdınız, kerpiç evlerin içinde sabaha karşı yıkılan duvarların altında ezilerek ölmezlerdi.
Asfalt yolları, sağlam evleri, çiçekli bahçeleri olurdu.
Keyfinizce yağmalayıp paylaştığınız paraların, silahlara savurduğunuz paraların, gösterişe harcadığınız paraların hesabını size sorarlardı demokrasi olsaydı, “burada bu derme çatma kerpiç evler dururken o paraları nereye harcıyorsun” diye sorarlardı.
Ama köydeki çobanla siz bir değilsiniz tabii, para sizin, keyif sizin, iktidar sizin, gösteriş sizin, eğlence sizin, babalanma sizin, efendilik sizin, kerpiç evlerle ölüm de zavallı çobanın.
Demokrasi, “çobanla profesörün oyunun eşit” olması değildir, demokrasi, çobanla siyasetçinin, paşanın, profesörün, şehirlinin “hayatının eşit” olmasıdır, aslında istemediğiniz bu, değil mi?
Sizin hayatlarınız, şaşaanız, debdebeniz, köylülerin hayatından besleniyor.
Onun için istemiyorsunuz demokrasiyi, onun için istemiyorsunuz eşitliği.
İmparatorluk yaptınız, meşrutiyet yaptınız, cumhuriyet yaptınız, laiklik yaptınız, inkılâp yaptınız, darbe yaptınız.
Niye hiçbiri o köylülerin işine yaramadı?
Niye ölüyor onlar, neyin eksikliği öldürüyor onları?
Bir düşünün Allahın cezaları, bir düşünün.
(Ahmet Altan, Taraf, Mart 2010)














