Michael Moore’un, son yıllarda Amerika’dan çıkan en etkili muhalif olduğunu düşünüyorum. Kendisine bir Oscar, bir de Altın Palmiye ödülleri getiren belgesel sinemayı çarpıcı bir biçimde kullanıyor. Konusunu doğrudan doğruya insan hikâyelerine taşıyarak işliyor. Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi de böyle bir film. Kriz ortamındaki Amerikan kapitalizmini de tek tek insanlar üzerinde odaklanarak eleştiriyor.

Emekçi katmanlardan filme taşınan insan manzaralarından örnekler vereyim:
İpotek borçları nedeniyle konutlarından polis zoruyla tahliye edilen insanları görüyoruz. Bu insanların önemli bir bölümü, uzun yıllardan beri oturdukları evlerden çıkartılıyor; zira, komisyoncuların, bankaların iğvasına kanarak konutlarını ipotekleyerek ilaveten borçlanmışlar ve tökezleyince evleri satılmış. Yirmi yıldır oturdukları konuttan polis zoruyla çıkarılan aileye emlâk komisyoncusu soruyor: “Evin son temizliği için dışarıdan insan tutacağız; isterseniz siz temizleyip bin dolar kazanın.” Kabul ediyorlar. 81.000 dolarlık borç nedeniyle tahliye ettikleri kendi evlerini temizleyip yeni sahipleri için hazır hale getirdikten sonra bin doları alıyor; kamyonetlerine binip kayboluyorlar.
Havayollarının bunalıma girmesi bahanesiyle maaşları düşürülen ve “yoksul Amerikalılar sınıfına” katılan pilotlar. Bazıları, yoksullara dağıtılan yiyecek karnelerine muhtaç kalmış; birisi mesai saatleri dışında köpek gezdirerek; bir başkası kanını satarak ek gelir kazanıyor.
Dev perakende zinciri Wal Mart’ta çalışırken kansere yakalanıp ölen adamın hikâyesini karısından izliyoruz. Hastanelere 100.000 dolar borçlanmışlar. Cenaze kalktıktan sonra öğreniyor ki Wal Mart kocası için bir hayat sigortası yapmış; ne var ki, sadece şirketin yararlanabileceği türden bir sigorta. İşçinin ölümü, aileyi iflasa sürüklerken, Wal Mart için kazanç kaynağı olmuş. Bir hayli yaygın olan bu tür sigortalara, finans çevrelerinde “köylü sigortası” dendiğini öğrenen dul kadın, “bu köylü lâfı çok ağırıma gitti” diyor.
Özel şirketler tarafından “işletilen” çocuk hapishanelerinden manzaralar izliyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, hapis süresi uzadıkça işletmenin kârlılığı artmaktadır. Basit kabahatler nedeniyle bir-iki ay hapis cezası alan yoksul çocukların hapis süreleri çeşitli bahanelerle birkaç kat uzatılmaktadır.
Amerikan ekonomisini yöneten kişilerin büyük şirketlerle göbek bağlarını Moore tek tek ortaya koyuyor. Ve gösteriyor ki, bunlar, dev bankalara hizmet ederken kazandıkları milyonlarca doların “karşılığını” hükümete geçtikten sonra eski şirketlerini doğrudan veya dolaylı yöntemlerle ödüllendirerek fazlasıyla ödemişlerdir.
Ünlü banker Warren Buffett’in “finansal sistemin kitle imha silahları” olarak adlandırdığı ve krize yol açtığı söylenen “finansal araçlar”dan bazıları, örneğin türevler, batık kredi takasları ne anlama gelmektedir? Wall Street’teki ofislerinden çıkan bankerlere, uzmanlara mikrofon uzatıyor; yanıt alamıyor. Harvard’lı ünlü profesör ve IMF’nin eski baş ekonomisti Kenneth Rogoff’a ulaşıyor; profesör açıklamaya çalışıyor; tökezliyor, beceremiyor. Bankalara 700 milyon dolar aktaran kurtarma operasyonunun izlerini sürmeye çalışıyor. Kongre’de bu süreci denetlemeyi üstlenen kişiye soruyor: “Bu para şimdi nerede?” Cevap, “bilmiyorum”. Moore’u, bundan sonra elinde bir torba; “vatandaş olarak paramı geri almaya geldim” diyerek tek tek dev bankaların kapılarında görüyoruz.

Warren Buffett
Michael Moore’un filmi, “krizden tablolar” olarak başlıyor; hızla kapitalizmin eleştirisine dönüşüyor. “Kapitalizm paranın egemenliğine dayandığı için özünde anti-demokratiktir; acımasızdır; habistir; ortadan kaldırılmalıdır.” Bu mesaj, film boyunca Moore’un, din adamlarının, sıradan insanların ağzından sık sık tekrarlanıyor. Sistemin kötülükleri, Moore’a göre, o kadar açıktır ki, isyan haklıdır. Esasen, film boyunca sıradan insanların dayanışmayla, mücadeleyle, fabrika işgaliyla kazandıkları “küçük zaferler” de anlatılmaktadır.
Peki, alternatifi nedir? Moore Reagan-öncesi Amerikası’na, kapitalizmin refah toplumu düzenlemelerine özlemle bakmakta; Roosevelt’e büyük saygı duymaktadır. Finans kapital ve savaş lobisi tarafından kuşatıldığını kabul etmesine rağmen Obama’yı hâlâ desteklemekte; bu yüzden de Amerikan solcularının bir bölümüne ters düşmektedir.

ABD’nin 32. Başkanı Franklin Delano Roosevelt
SAKINCALI BİR AŞK HİKâYESİ: KAPİTALİZM
Tüm dünyayı kasıp kavuran küresel kirizin bizi nereye götüreceğini merak ediyorsanız ve biraz kendi geleceğinizi düşünüyorsanız Michael Moore’un filmini mutlaka görün!
Yanılmıyorsam eylül ayındaydık. Yani küresel ekonomik krizin Amerika’da patlak verdiği ve dünyayı etkisi altına almasının neredeyse birinci yılı bitmek üzereyken Uluslararası Venedik Film Festivali gerçekleşiyordu. Festivale katılan ABD’li Michael Moore, çekimlerini tamamladığı yeni belgesel filmi, yaşamları şirketlerin çıkarları doğrultusunda alınan kararlarla mahvolmuş mücadeleci ve emekçi insanlardan çok etkilendiğini etkilendiği için onlara adadığını söylüyordu. Ünlü yönetmen Michael Moore daha öncede ‘Benim Cici Silahım’, ‘Fahrenheit 9/11’ ve ‘Hasta’ gibi kapitalizmi sorgulayan ve dünyada oldukça ses getiren belgesel filmlere imza atmıştı.
HER GÜN 14 BİN KİŞİ İŞTEN ATILIYOR
Moore, yeni belgesel filmi ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ ile aralıkta ülkemizdeki sinema izleyicisinin karşına çıkmaya hazırlanıyor. ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ filmini 7 Aralık akşamı AFM İstinye Park sinemalarında izledim. Bir şarap firmasının sponsorluğunda izleyicilere sunulan filmde, meslek yaşamı boyunca izini sürdüğü ‘kapitalizm’i mizahi bir dille mercek altına alan Moore’un, kendi deyimiyle aşk, şehvet, tutku içeren ve her gün 14 bin kişinin işsiz kaldığı ‘yasak bir aşk hikâyesi’ anlatıyor.
EGEMEN ŞİRKETLERİN MAHVEDİCİ ETKİSİ
Basın bülteninde yer alan bilgilere göre, Michael Moore, çığır açan başyapıtı Roger ve Ben’in 20. yıldönümünde gösterime giren ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ adlı yeni belgeselinde, kariyeri boyunca irdelediği konuya dönüyor: “Şirket egemenliğinin Amerikalıların ve doğal olarak dünyanın geri kalan ülkelerindeki insanların üzerindeki mahvedici etkisi.”
Moore, bedelini sıradan insanların ödediği ekonomik krizin sebeplerini ve sonuçlarını sergilediği belgeseliyle hem mizah hem de öfke barındıran bir yaklaşımla, tabu haline gelen bir soruyu irdeliyor: “Amerika’nın kapitalizme duyduğu aşk karşılığında ödediği bedel nedir?”
KAPİTALİZM AŞKI KÂBUSA DÖNÜYOR
Moore sorunun cevabını, izleyicileri hayatları tepe taklak olan sıradan insanların evlerine götürerek arıyor. Ama bu sefer sanık, General Motors’tan çok daha büyük ve suç mahalli de Michigan’daki Flint kasabasından Washington’daki iktidar salonlarına hatta Manhattan’daki küresel finans merkezine uzanıyor.
Elde ettiği bulgular ise zıvanadan çıkmış bir aşk macerasının belirtileriyle tamamen aynı: Yalanlar, istismar, ihanet ve her gün işini kaybeden 14 bin insan. Oysa yıllar önce bu aşk çok masumane gözüküyordu. Ancak gün geçtikçe aileler bu bedeli işleriyle, evleriyle ve birikimleriyle ödemeye başlayınca, büyük Amerikan Rüyası yavaş yavaş kabusa dönüştü. Venedik Film Festivali’nin Gençlik Jürisinin seçimi ile Altın Aslancık ödülünü alan ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ Moore’un önceki eserlerinin doruk noktası olarak, umut dolu bir geleceğin nasıl bir şeye benzeyebileceğine dair bir bakış açısı sunuyor.
Çürümeyi ABD’de garantiye alan sistemi irdeliyoruz
Moore, “Yeni filminde ne anlatıyorsun” sorusuna “Bu film bu yolsuzluğa ve çürümeye izin veren, sevk eden ve en önemlisi de böyle bir şeyi garanti eden sistemi ve düzeni irdelemektedir” diyor.
Bu filmi yapma konusunda size ilham veren nedir? Neden şimdi?
Amerika’da insanlar, belirli konuları açıkça ve alenen tartışmadan ve söylemeden önce, suların durulmasını bekleme eğilimindedir. Burnumuzun dibinde olsa ve bir şeylerin oldukça ters gittiğini sezse dahi insanlar akıntıya kapılıyor. Bayağılığa ve sıradanlığa alışıyor, bunları kabul ediyor ve duruma ayak uydurarak sakinleşip rahatlıyorlar. Çoğu insan başlarını öne eğip harıl harıl çalışırsa başarılı olacağını, ayakta kalacağını hissediyor. Ama birileri öne çıkıp konuşmalı. Sanatçı, müzisyen veya sinemacının işi kalabalığı takip etmek değil. Siyasetçi tek başına hiçbir şeyi değiştiremez. Onlar için cesur davranmak mantıklı bir şey değil. Onlara değişim yaptırtacak olan toplumdur. O halde, gerçek su yüzüne çıkar çıkmaz, dudak büküp küçümseyenler vazgeçecek ve bir zamanlar alay ettikleri yalnız insanlar gibi görünecekler.
Yakın zamanlarda gerçekleşen finansal çöküntü ve bunun yatırım, iş imkânı, ev fiyatları ve hükümet bütçeleri üzerindeki etkileri konusunda bir sürü insan öfke dolu ama kimi suçlayacaklarını bilmiyorlar. Film bu çöküntüde kimin kabahatli olduğunu görmede bize yardım edecek mi?
Finansal çöküntünün arkasında kimin olduğunun aslında bir sır olduğunu sanmıyorum. Ekonomimizi hortumlayan, sonra da kumar oynayan bankalara ve finansal kuruluşlara yönelik çok öfkeli tepkiler gösterildi. Ve böyle bir şeyin olmasına göz yuman siyasetçilere de. Yine başlamayayım şimdi. Bu film ekonomik canlanma, çöküntü veya devlet yardımıyla kurtarma hakkında değil. Ben bu film üzerinde çalışmaya ekonomi tepe taklak olmadan, başkanlık seçiminden bir ay önce Amerikan hazinesinin büyük çaplı bir yağmaya maruz kalacağına dair en ufak bir fikrim bile olmadan önce başladım. Bu film bu yolsuzluğa ve çürümeye izin veren, sevk eden ve en önemlisi de böyle bir şeyi garanti eden sistemi ve düzeni irdelemektedir.