Muzik calici calismiyor


Zekat Ne Kazandırır?

Zekat insana o kadar çok şey kazandırır ki, saymakla bitmez.

Bir kere faiz gibi hayatı kemiren bir musibetten uzak tutar. Çünkü zekât hayata bereket verir, içinizde mutluluk tomurcukları yeşertir.

Bireysel olarak güzel alışkanlıklar kazandırırken, geniş dairede, toplum açısından da o kadar hayati çiçekler açtırır ki, gerçekten hayat yaşanır hale gelir.

Çünkü bir defa dünya barışının en önemli çıkar yolu, zekât kurumunun yaşaması, uygulama alanına girmesi ve insanların onun gizemli güzelliğiyle tanışmasıdır.

Bütün kavganın, kargaşanın, her türlü terörün ve krizin temeli, faiz belasının yaşaması ve zekâtın terk edilmiş olması, dolayısıyla gelir dengesizliğinin ortaya çıkmasıdır.

İnsanlık tarihine baktığımızda bütün kargaşanın ve kavganın kaynağı “bir cümle” olduğu gibi, bütün ahlaksızlığın kaynağı da tek “bir cümle”dir:

Birinci cümle: “Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!”

İkinci cümle: “Sen çalış, ben yiyeyim.”

Evet, sosyal hayatta zenginler ve fakirler bir denge içinde rahatça yaşarlar. O dengenin temeli ise varlıklı kesimden merhamet ve şefkat, fakirlerden de hürmet ve itaattir.

Birinci cümle, zenginleri zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe itmiş. İkinci cümle de, fakirleri kine, hasede, kavgaya ve çekişmeye sürüklemiş, birkaç asırdır insanlığın huzurunu kaçırdığı gibi, şu asırda da emek sermaye çatışması sonucu Fransız İhtilali meydana gelmiştir.

İşte, dünya bütün hayır kurumlarıyla, ahlâkî ekolleriyle ve o kadar polisiye ve askeri düzenlemeleriyle dünya barışını sağlayamadığı gibi, bu iki yarayı da tedavi edememiştir.

Kur’ân, birinci cümle olan “Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!” felsefesini zekâtı farz kılmakla kökünden söker, tedavi eder. İkinci cümle olan “Sen çalış, ben yiyeyim” anlayışını da faizi haram kılmakla kökünden söker, tedavi eder.

“Evet, Kur’ân âyetleri âlem kapısında durur, faize “Yasaktır” der. “Kavga kapısını kapamak için faiz kapısını kapayınız” diyerek insanlara ferman eder, talebelerine “Girmeyiniz!” diye emreder.’ (Sözler)

Açıkça söylemek gerekirse, bugün dünyayı bir cendere içinde sıkan terör belasını telafi edecek en kestirme çare ve bu bulaşıcı hastalığı tedavi edecek en önemli reçete, faizden kurtulmak ve zekatla barışık yaşamaktır.

Son yıllardaki ekonomik gelişmeye baktığımızda dünyanın yavaş yavaş faizden kurtuluşa girdiğini görüyoruz. Bir de zekât şöyle bir yaygınlaşacak olsa, gerçek anlamda kardeşlik hayatın bütün gözeneklerine girer.

(Mehmet Paksu, Bugün)

Bookmark and Share

Tehlikeli Bir Aşk Hikayesi: Kapitalizm

Michael Moore’un, son yıllarda Amerika’dan çıkan en etkili muhalif olduğunu düşünüyorum. Kendisine bir Oscar, bir de Altın Palmiye ödülleri getiren belgesel sinemayı çarpıcı bir biçimde kullanıyor. Konusunu doğrudan doğruya insan hikâyelerine taşıyarak işliyor. Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi de böyle bir film. Kriz ortamındaki Amerikan kapitalizmini de tek tek insanlar üzerinde odaklanarak eleştiriyor.

Emekçi katmanlardan filme taşınan insan manzaralarından örnekler vereyim:

İpotek borçları nedeniyle konutlarından polis zoruyla tahliye edilen insanları görüyoruz. Bu insanların önemli bir bölümü, uzun yıllardan beri oturdukları evlerden çıkartılıyor; zira, komisyoncuların, bankaların iğvasına kanarak konutlarını ipotekleyerek ilaveten borçlanmışlar ve tökezleyince evleri satılmış. Yirmi yıldır oturdukları konuttan polis zoruyla çıkarılan aileye emlâk komisyoncusu soruyor: “Evin son temizliği için dışarıdan insan tutacağız; isterseniz siz temizleyip bin dolar kazanın.” Kabul ediyorlar. 81.000 dolarlık borç nedeniyle tahliye ettikleri kendi evlerini temizleyip yeni sahipleri için hazır hale getirdikten sonra bin doları alıyor; kamyonetlerine binip kayboluyorlar.

Havayollarının bunalıma girmesi bahanesiyle maaşları düşürülen ve “yoksul Amerikalılar sınıfına” katılan pilotlar. Bazıları, yoksullara dağıtılan yiyecek karnelerine muhtaç kalmış; birisi mesai saatleri dışında köpek gezdirerek; bir başkası kanını satarak ek gelir kazanıyor.

Dev perakende zinciri Wal Mart’ta çalışırken kansere yakalanıp ölen adamın hikâyesini karısından izliyoruz. Hastanelere 100.000 dolar borçlanmışlar. Cenaze kalktıktan sonra öğreniyor ki Wal Mart kocası için bir hayat sigortası yapmış; ne var ki, sadece şirketin yararlanabileceği türden bir sigorta. İşçinin ölümü, aileyi iflasa sürüklerken, Wal Mart için kazanç kaynağı olmuş. Bir hayli yaygın olan bu tür sigortalara, finans çevrelerinde “köylü sigortası” dendiğini öğrenen dul kadın, “bu köylü lâfı çok ağırıma gitti” diyor.

Özel şirketler tarafından “işletilen” çocuk hapishanelerinden manzaralar izliyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, hapis süresi uzadıkça işletmenin kârlılığı artmaktadır. Basit kabahatler nedeniyle bir-iki ay hapis cezası alan yoksul çocukların hapis süreleri çeşitli bahanelerle birkaç kat uzatılmaktadır.

Amerikan ekonomisini yöneten kişilerin büyük şirketlerle göbek bağlarını Moore tek tek ortaya koyuyor. Ve gösteriyor ki, bunlar, dev bankalara hizmet ederken kazandıkları milyonlarca doların “karşılığını” hükümete geçtikten sonra eski şirketlerini doğrudan veya dolaylı yöntemlerle ödüllendirerek fazlasıyla ödemişlerdir.

Ünlü banker Warren Buffett’in “finansal sistemin kitle imha silahları” olarak adlandırdığı ve krize yol açtığı söylenen “finansal araçlar”dan bazıları, örneğin türevler, batık kredi takasları ne anlama gelmektedir? Wall Street’teki ofislerinden çıkan bankerlere, uzmanlara mikrofon uzatıyor; yanıt alamıyor. Harvard’lı ünlü profesör ve IMF’nin eski baş ekonomisti Kenneth Rogoff’a ulaşıyor; profesör açıklamaya çalışıyor; tökezliyor, beceremiyor. Bankalara 700 milyon dolar aktaran kurtarma operasyonunun izlerini sürmeye çalışıyor. Kongre’de bu süreci denetlemeyi üstlenen kişiye soruyor: “Bu para şimdi nerede?” Cevap, “bilmiyorum”. Moore’u, bundan sonra elinde bir torba; “vatandaş olarak paramı geri almaya geldim” diyerek tek tek dev bankaların kapılarında görüyoruz.

Warren Buffett

Michael Moore’un filmi, “krizden tablolar” olarak başlıyor; hızla kapitalizmin eleştirisine dönüşüyor. “Kapitalizm paranın egemenliğine dayandığı için özünde anti-demokratiktir; acımasızdır; habistir; ortadan kaldırılmalıdır.” Bu mesaj, film boyunca Moore’un, din adamlarının, sıradan insanların ağzından sık sık tekrarlanıyor. Sistemin kötülükleri, Moore’a göre, o kadar açıktır ki, isyan haklıdır. Esasen, film boyunca sıradan insanların dayanışmayla, mücadeleyle, fabrika işgaliyla kazandıkları “küçük zaferler” de anlatılmaktadır.

Peki, alternatifi nedir? Moore Reagan-öncesi Amerikası’na, kapitalizmin refah toplumu düzenlemelerine özlemle bakmakta; Roosevelt’e büyük saygı duymaktadır. Finans kapital ve savaş lobisi tarafından kuşatıldığını kabul etmesine rağmen Obama’yı hâlâ desteklemekte; bu yüzden de Amerikan solcularının bir bölümüne ters düşmektedir.

ABD’nin 32. Başkanı Franklin Delano Roosevelt

SAKINCALI BİR AŞK HİKâYESİ: KAPİTALİZM

Tüm dünyayı kasıp kavuran küresel kirizin bizi nereye götüreceğini merak ediyorsanız ve biraz kendi geleceğinizi düşünüyorsanız Michael Moore’un filmini mutlaka görün!

Yanılmıyorsam eylül ayındaydık. Yani küresel ekonomik krizin Amerika’da patlak verdiği ve dünyayı etkisi altına almasının neredeyse birinci yılı bitmek üzereyken Uluslararası Venedik Film Festivali gerçekleşiyordu. Festivale katılan ABD’li Michael Moore, çekimlerini tamamladığı yeni belgesel filmi, yaşamları şirketlerin çıkarları doğrultusunda alınan kararlarla mahvolmuş mücadeleci ve emekçi insanlardan çok etkilendiğini etkilendiği için onlara adadığını söylüyordu. Ünlü yönetmen Michael Moore daha öncede ‘Benim Cici Silahım’, ‘Fahrenheit 9/11’ ve ‘Hasta’ gibi kapitalizmi sorgulayan ve dünyada oldukça ses getiren belgesel filmlere imza atmıştı.

HER GÜN 14 BİN KİŞİ İŞTEN ATILIYOR

Moore, yeni belgesel filmi ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ ile aralıkta ülkemizdeki sinema izleyicisinin karşına çıkmaya hazırlanıyor. ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ filmini 7 Aralık akşamı AFM İstinye Park sinemalarında izledim. Bir şarap firmasının sponsorluğunda izleyicilere sunulan filmde, meslek yaşamı boyunca izini sürdüğü ‘kapitalizm’i mizahi bir dille mercek altına alan Moore’un, kendi deyimiyle aşk, şehvet, tutku içeren ve her gün 14 bin kişinin işsiz kaldığı ‘yasak bir aşk hikâyesi’ anlatıyor.

EGEMEN ŞİRKETLERİN MAHVEDİCİ ETKİSİ

Basın bülteninde yer alan bilgilere göre, Michael Moore, çığır açan başyapıtı Roger ve Ben’in 20. yıldönümünde gösterime giren ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ adlı yeni belgeselinde, kariyeri boyunca irdelediği konuya dönüyor: “Şirket egemenliğinin Amerikalıların ve doğal olarak dünyanın geri kalan ülkelerindeki insanların üzerindeki mahvedici etkisi.”

Moore, bedelini sıradan insanların ödediği ekonomik krizin sebeplerini ve sonuçlarını sergilediği belgeseliyle hem mizah hem de öfke barındıran bir yaklaşımla, tabu haline gelen bir soruyu irdeliyor: “Amerika’nın kapitalizme duyduğu aşk karşılığında ödediği bedel nedir?”

KAPİTALİZM AŞKI KÂBUSA DÖNÜYOR

Moore sorunun cevabını, izleyicileri hayatları tepe taklak olan sıradan insanların evlerine götürerek arıyor. Ama bu sefer sanık, General Motors’tan çok daha büyük ve suç mahalli de Michigan’daki Flint kasabasından Washington’daki iktidar salonlarına hatta Manhattan’daki küresel finans merkezine uzanıyor.

Elde ettiği bulgular ise zıvanadan çıkmış bir aşk macerasının belirtileriyle tamamen aynı: Yalanlar, istismar, ihanet ve her gün işini kaybeden 14 bin insan. Oysa yıllar önce bu aşk çok masumane gözüküyordu. Ancak gün geçtikçe aileler bu bedeli işleriyle, evleriyle ve birikimleriyle ödemeye başlayınca, büyük Amerikan Rüyası yavaş yavaş kabusa dönüştü. Venedik Film Festivali’nin Gençlik Jürisinin seçimi ile Altın Aslancık ödülünü alan ‘Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi’ Moore’un önceki eserlerinin doruk noktası olarak, umut dolu bir geleceğin nasıl bir şeye benzeyebileceğine dair bir bakış açısı sunuyor.

Çürümeyi ABD’de garantiye alan sistemi irdeliyoruz

Moore, “Yeni filminde ne anlatıyorsun” sorusuna “Bu film bu yolsuzluğa ve çürümeye izin veren, sevk eden ve en önemlisi de böyle bir şeyi garanti eden sistemi ve düzeni irdelemektedir” diyor.

Bu filmi yapma konusunda size ilham veren nedir? Neden şimdi?
Amerika’da insanlar, belirli konuları açıkça ve alenen tartışmadan ve söylemeden önce, suların durulmasını bekleme eğilimindedir. Burnumuzun dibinde olsa ve bir şeylerin oldukça ters gittiğini sezse dahi insanlar akıntıya kapılıyor. Bayağılığa ve sıradanlığa alışıyor, bunları kabul ediyor ve duruma ayak uydurarak sakinleşip rahatlıyorlar. Çoğu insan başlarını öne eğip harıl harıl çalışırsa başarılı olacağını, ayakta kalacağını hissediyor. Ama birileri öne çıkıp konuşmalı. Sanatçı, müzisyen veya sinemacının işi kalabalığı takip etmek değil. Siyasetçi tek başına hiçbir şeyi değiştiremez. Onlar için cesur davranmak mantıklı bir şey değil. Onlara değişim yaptırtacak olan toplumdur. O halde, gerçek su yüzüne çıkar çıkmaz, dudak büküp küçümseyenler vazgeçecek ve bir zamanlar alay ettikleri yalnız insanlar gibi görünecekler.

Yakın zamanlarda gerçekleşen finansal çöküntü ve bunun yatırım, iş imkânı, ev fiyatları ve hükümet bütçeleri üzerindeki etkileri konusunda bir sürü insan öfke dolu ama kimi suçlayacaklarını bilmiyorlar. Film bu çöküntüde kimin kabahatli olduğunu görmede bize yardım edecek mi?
Finansal çöküntünün arkasında kimin olduğunun aslında bir sır olduğunu sanmıyorum. Ekonomimizi hortumlayan, sonra da kumar oynayan bankalara ve finansal kuruluşlara yönelik çok öfkeli tepkiler gösterildi. Ve böyle bir şeyin olmasına göz yuman siyasetçilere de. Yine başlamayayım şimdi. Bu film ekonomik canlanma, çöküntü veya devlet yardımıyla kurtarma hakkında değil. Ben bu film üzerinde çalışmaya ekonomi tepe taklak olmadan, başkanlık seçiminden bir ay önce Amerikan hazinesinin büyük çaplı bir yağmaya maruz kalacağına dair en ufak bir fikrim bile olmadan önce başladım. Bu film bu yolsuzluğa ve çürümeye izin veren, sevk eden ve en önemlisi de böyle bir şeyi garanti eden sistemi ve düzeni irdelemektedir.

Bookmark and Share

ABD’nin Sömüren ve Sömürülen Bankaları

Amerikan finans piyasaları, tarihinin en karanlık tünelinden geçiyor. Mortgage kriziyle başlayan finansal sıkıntılar, kapitalizmin kuleleri olarak kabul edilen dev bankaların çöküşüyle sonuçlandı.

Trilyon dolarlık zarar ve binlerce bankacının işsiz kalmasına sebep olan kriz, bazı bankalar için büyüme fırsatı oldu. Rakiplerini piyasa şartlarının çok daha altında bedelle satın alma ve pazar payını artırma fırsatını iyi değerlendiren bankaların başında JP Morgan Chase geliyor. Bu banka 11 Eylül 2001′deki terör saldırılarından kısa süre önce Rockefeller ailesinin Chase Manhattan’ı ile Morgan ailesinin JP Morgan şirketiyle birleşmesinden doğmuştu. 1 Temmuz 2004′te ABD’nin altıncı büyük bankası olan Bank One, satın alan JP Morgan Chase, ABD’deki mortgage krizinde de ilginç satın almalarla ikinci büyük unvanını pekiştiriyor. ABD’nin beşinci büyük yatırım bankası Bear Stearns’ü martta sadece 236 milyon dolara alarak ilk hamlesini yapan JP Morgan Chase, eylül sonunda Washington Mutual’ı da 1,9 milyar dolara bünyesine kattı. Mutual için birkaç ay öncesine kadar 60 milyar dolar değer biçiliyordu.

JP Morgan Chase

1881 yılında henüz 34 yaşındaki John Pierpont Morgan tarafından kurulan JP Morgan, özellikle kriz dönemlerinde yaptığı atılımlarla dikkat çekiyor. 1902′de Amerika’nın en büyük demiryolu ağını satın alarak bu alanda da faaliyet gösteren şirket, devlet kâğıtları alıp dış piyasalarda satıyordu. Morgan’ın ünü Avrupa’ya ulaşınca, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1914′te Almanya’ya karşı savaşan İngiltere ve Fransa hükümetleri için özel ‘savaş bonoları’ hazırladı. Rothschild ailesinden aldığı yardımlarla da Avrupa’da söz sahibi bankacılarından birini hazırladı ve ABD Merkez Bankası ve hazine kâğıtlarını pazarladı. Bankayı Amerikan finans sisteminin önemli oyuncularından biri haline getiren ise 1913′te kabul edilen ‘Federal Reserve Kanunu’ oldu. Düzenlemeyle Amerikan Merkez Bankası’nın para basma yetkisini büyük sermaye gruplarına ait özel bankaların denetimine bırakılması Morgan ailesi için fırsat oldu. Yeni kurulan New York Federal Reserve Bankası’nın kurucu ortaklarından JP Morgan, bu sayede dolar basma yetkisine de sahip oldu.

John Pierpont Morgan

1929 ‘Ekonomik Buhranı’ sırasında imtiyazlı konumunu muhafaza etmeyi başaran banka, bu dönemde çıkan, yatırım ve ticari bankacılık faaliyetlerinin ayrılmasını öngören ‘Glass-Staegall Kanunu’ ile ikiye bölündü. Yatırım bankacılığının önde gelen kurumlarından Morgan Stanley’i doğuran bu ayrışmadan sonra 1935-1955 arasını uzmanların nitelemesi ile ‘uykuda geçirdi’. JP Morgan, 1959′da kendisinden 4 kat büyük Guaranty Trust ile birleşti. 30 yıl boyunca Morgan Guaranty Trust tabelası altında faaliyetlerini sürdüren banka, 1980′lerin sonunda JP Morgan ismini geri aldı. Finansal küreselleşmenin öncü kuruluşlarından şirkete 90′ların ortasından itibaren evlilik teklifleri yağıyordu. Talipleri arasında şu anda can cekişen Goldman Sachs, Credit Suisse ve Deutsche Bank da yer alıyordu. Tartışmalar 2000′de Chase Manhattan ile kıyılan nikâhla son buldu.

Küçük banka yutarak büyüdü

Bugünkü Rockefeller şirketler grubunun kurucusu ticarete muhasebeci olarak başlayan John D. Rockefeller, sonraları simsarlık şirketine ortak oldu. Petrol endüstrisinin vaat ettiği geleceği sezen Rockefeller, madencilik ve çelik işleriyle uğraştı. Rockefeller ailesi, Standard Oil Company ile dünyanın en zengin ailesi olurken, finans sektörüyle de ilgilenmeye başladı. 1877′de John Thompson tarafından bankayla hiçbir bağlantısı olmayan ABD Hazine Sekreteri Salmon Chase ismi verilerek kurulan Chase Manhattan Bank, kuruluşundan itibaren bir seri küçük bankaları satın alarak 1920′de Chase Securities Corporation adını aldı.

Dünyanın Gelmiş Geçmiş En Zenginlerinden Yahudi John Davison Rockefeller

1930′da Rockefeller’ın büyük hissedarı olduğu Equitable Trust Company of New York’la birleşmesiyle dönemin en büyük bankasına dönüştü. Önceleri toptancı bankası olan Chase, sonraları petrol endüstrisine finansman sağlayarak Standard Oil’in bölünmesiyle ortaya çıkan Exxon-Mobil’in yönetim kurulu ve yöneticileriyle uzun soluklu ilişkiler kurdu. 1995′te Chemical Bank ile yine Chase Manhattan Bank adı altında birleşen kurum, macerasına 2000′de JP Morgan evliliğiyle devam etti.

(Serkan Şahin, Zaman, 12 Ekim 2008)


Bookmark and Share

Devlet Bahçeli Ülkücü müydü?

Niçin soruyorum, zamanı mı şimdi?
Evet tam zamanı ve herkesin her şeyi bilmesi lazım.
Ekranlarda görüyorsunuz, bir öfke, bir azamet, bir tehdit yoğunluğu.
“Ülkücü” olmak için sanki Devlet Bahçeli’nin EVET onayı vermesi ön şart. Aksi halde geçmişi ne olursa olsun, “Aforoz” durağına mahkûm ediliyor.
Ben bir ÜLKÜCÜ’yüm. Ölene kadar da Ülkücü kalacağım. Devlet Bahçeli Ülkücüsü olmaktan utanırım.
Yine bana kızacak birkaç kıçıkırık nevzuhur Ülkücü müsvettesi.
Peki, Bülent Ecevit ve Rahşan Ecevit, “Eli kanlı katiller, faşistler” ithamında bulunduğunda ne yaptı Sayın Bahçeli? Kendisine iktidar olma güneşi doğduğu halde gidip Bülent Ecevit ile ortak hükümet kurmadı mı?
Bu nasıl Ülkücülük?
Ülkücü gümrükçülüğü yaparak “Sen geç-sen dur” emri vermek, gerçekten Ülkücülük müdür?
Bir soru daha:
Ülkücü hareketin kuruluşundan 12 Eylül darbesine kadar geçen süre içinde Ülkü Ocakları başkanlığı, Ülkü-bir, Ülkü-Tek, Ülkü-Köy, Ülkücü esnaf, Ülkücü memurlar derneklerinde hiç yer almış mıdır Sayın Bahçeli?

Hangi konferanslara katılmış, hangi mitinglerde yer almıştır? Eli kalem tutuyor, hangi eseri yazmıştır Ülkücülük hakkında?
Henüz hayattadır Ülkücülük hizmetinde ön saflarda bulunanlar ve bedel ödeyen yiğitler.
Peki, Devlet Bahçeli nerede bedel ödemiştir?
Bugün kalkmış “Ülkücü tokadı, Osmanlı tokadı” savurması yapıyor. Fazla gülünç duruma düşmeyeceğine inansa, herkesi “Yüce Divan”a gönderme tehdidine hedef seçecek.
İlk Ülkü Ocağı Genel Başkanı’ndan, son (12 Eylül darbesine kadar) Genel Başkanlık yapanlardan aforoz yememiş kaç kişi var?
Bana inanmayanlar sorabilirler yaşayanlardan.
Herkesi “Hainlikle” suçlamaktan başka bir özelliği var mı Devlet Beyimizin?
Neyin haini be kardeşim?
Hainlik üretim merkezi gibi çalışan bir parti kimi inandırır ki?
Toplama Ülkücü kopyeleri hariç?
Rahmetli Seyid Ahmed Arvasi Hoca derdi ki:
“Ülkücülük istismar vesilesi olmamalı. Bakıyorum da Ülkücü geçinenler, Ülkücülükten geçinenler çoğalırken, esas Ülkücüler azaldı.
Yanlış mı bu değerlendirme.
Ülkücü olmanın şartlarını bilmeyen, Ülkücü hareket içinde ülkenin bekası için bedel ödemeyen birileri gençliklerini, istikballerini Ülkücülüğe adamış, mertçe mücadele vermiş Ülkücüleri “Menfaatçilikle” suçlarsa, sormazlar mı?
Yahu sen Ülkücülüğün neredesindeydin?
Aforoz mekanizmasını işletme, kimini hainlikle, kimini Ülkücü olmamakla suçladıkların henüz hayattalar. Kendi iradelerini kullandıkları zaman niye bu denli feveran ediyorsun?
Görüyorsun işte bir cevap veren ve senin hakkında tartışma açan çıkabiliyor, çıkması lazım.
Şehit cenazelerinde Nuh Nebi zamanından kalma üç-beş slogan söylemek ve dahi taşkınlık yapmak Ülkücü adabına sığmaz.
“Şehitler ölmez, vatan bölünmez” anladık anlamasına da sizden kaç kişi şehit oldu arkadaş? Faşist bir yöntem geliştiren bazı rütbeli askerlere sahip çıkıyorsunuz, amma soru bile soramadığınız gibi, soru soranları “hain” diye yaftalıyorsunuz. Maksadınız belli oldu. Siz “OHAL”ci, sıkıyönetimci bir rejimden yanasınız. Çünkü demokrasiyle, halkoyuyla iktidara gelmeniz mümkün değil. Eh, Ecevit de gitti gelinmez yere. Ben bir Ülkücü’yüm. İşte belgeleri:

Çıktık Ötüken’den günün birinde
Yıkandık Mekke’nin Tevhid Nurunda
Hem dünde, bugünde, hem de yarında:
İslâmlık Miraç’tır, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.

Kenan Evren Anayasasının değişmesine “hayır” avazeleri ile haykıran ve kendilerini “Ülkücü” zanneden nevzuhurlarla ne benim, ne de esas Ülkücü yiğitlerin bir yakınlığı olabilir. Ülkücülüğün çilesini çekenleri ismen saymayı düşünmekteyim. Muhtemelen onları da aforoz edecektir Devlet Bey. Olacak mı o kadar?

(Abdurrahim Karakoç, Vakit, 2010-09-01)

Bookmark and Share

Aile Boyu Sigorta Üçkağıdı

“İktidara geldiğimizde soymayacağız, soydurmayacağız” diyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendisi, “SSK’daki yolsuzluklar”dan “Rahşan Affı” ile kurtuldu. 10 aylık torunu Duru, usûlsüz şekilde sigorta ettirildi.

14 yaşındaki oğlu Kerem, hem de ilköğretim öğrencisi iken sigorta ettirildi! Ne ilginçtir ki; Kerem’i “sigorta” ettiren Ekinciler Holding, Kerem’in ablaları Zeynep ve Azime’yi de sigorta ettirmiş, hem de “birer ay” çalışmış göstererek! Kılıçdaroğlu, bu işlerde bir “üçkağıt” olup-olmadığını açıklamalı, ya da dürüstlük edebiyatını bırakmalı!

LİSE ÖĞRENCİSİYKEN İŞE GİRMİŞ

Vakit’in ele geçirdiği SSK dökümlerine göre Kılıçdaroğlu’nun küçük kızı 1979 doğumlu Zeynep Kılıçdaroğlu’na henüz 17 yaşında iken Ekinciler Holding’te sigortalı olduğu ortaya çıktı. 3402199619167 SSK sicil nolu Zeynep Kılıçdaroğlu’nun kayıtlarına göre 10.06.1996 tarihinde işe giriş yaptığı, 1 ay sonra, yani 10.07.1996 tarihinde ise işten ayrıldığı görülüyor. Üstelik Zeynep Kılıçdaroğlu, okulların açık olduğu o tarihlerde Ankara’da lise öğrencisi, Ekinciler Holding ise İstanbul’da bulunuyor.

AZİME DE EKİNCİLER HOLDİNG’TEN SİGORTALI

Kemal Kılıçdaroğlu’nun büyük kızı 1976 doğumlu Azime Aslı Nadir Kılıçdaroğlu’nun da 1995 yılında henüz 19 yaşında iken ve ne hikmetse yine Ekinciler Holding bünyesinde sigortalı olduğu ortaya çıktı. 3402199507899 SSK sicil nolu Azime Aslı Nadir Kılıçdaroğlu’nun kayıtlarına göre 01.04.1995 tarihinde işe girdiği, yine 1 ay sonra, yani 30.04.1995 tarihinde işten çıktığı görülüyor. Buna göre Azime Aslı Nadir Kılıçdaroğlu’nun hem Ankara’da okulda okuduğu, hem de İstanbul’da 1 ay kadar çalıştığı anlaşılıyor.

SORULARDAN KAÇTILAR

Kılıçdaroğlu’nun kızları, haklarındaki iddialarla ilgili sorularımızdan kaçtı. Azime Aslı ve Zeynep Kılıçdaroğlu kardeşler, “İlk sigortanız ne zaman ve nerede yapıldı?, 1996 yılında Ankara’da öğrenci değil miydiniz?, İstanbul’da mı, Ankara’da mı çalıştınız? Ne iş yaptınız?” şeklindeki sorulara, sanki anlaşmışlar gibi “Bu konularla ilgilenmiyorum. Yorum yapmak istemiyorum. Size iyi günler” diyerek telefonu kapattılar.

SİGORTALARI YAKIN ARKADAŞ YAPMIŞ!

Kılıçdaroğlu’nun çocuklarının sigorta işlerini yapan kişinin Ekinciler Holding Mali İşler Koordinatörü Ramazan Aktaş olduğu ortaya çıktı. Aktaş, Kılıçdaroğlu’nun hem üniversiteden, hem de Hesap Uzmanlığı döneminden çok yakın arkadaşı. Aktaş, emekli olduktan sonra Ekinciler Holding’e Mali İşler Koordinatörü olarak işe girdi. Vakit’e konuşan Aktaş, Kılıçdaroğlu’nun çocuklarının sigorta işlerini kendisinin yaptığını kabul etti. Azime ve Zeynep’in İstanbul’da stajyer olarak çalıştığını iddia eden Aktaş, kızların nerede çalıştığı ve öğrenci olup olmadıkları sorularını geçiştirerek, cevap verdi. CHP Grup Başkanvekili iken 10 Ekim 2009 tarihinde, yakın arkadaşı Ramazan Aktaş’ın Burdur’un Askeriye Köyü’nde oturan ailesini ziyaret etmiş ve Aktaş’ın anne ve babasının elini öpmüştü.

AMAÇ, KIYAK EMEKLİLİK!

Kılıçdaroğlu’nun kızlarını henüz lise öğrencisi iken sigortalı yaptırmasının ardında kıyak emeklilik amacının yattığı belirtiliyor. Kılıçdaroğlu’nun SSK eski Genel Müdürü olması hasebiyle mevzuatı iyi bildiği ve böyle bir yola başvurduğu belirtiliyor. Yasalara göre hayali çalışma ve sahte sigortalılık gibi usûlsüzlükler suç teşkil ediyor. Sigortalının fiilen çalışan olmadığının tespiti halinde işveren ve işçiler hakkında sahtecilik ve usûlsüzlük iddiasıyla suç duyurusunda bulunuluyor. Usûlsüzlüğün tespit edilmesi halinde ise sigortaların iptal edilmesi, yapılan masrafların talep edilmesi ve para cezası söz konusu. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), geçtiğimiz günlerde Kılıçdaroğlu’nun oğlu Kerem’in 14 yaşında Ankara’da ilköğretim öğrencisiyken, İstanbul’da bir şirkette çalışıyor gösterilerek sigortalı yapılmasını incelemeye almıştı. Kılıçdaroğlu’nun usûlsüzce sigortalatılan kızlarının da incelenebileceği belirtiliyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Müzisyen Oğlu Kerem Kılıçdaroğlu

DÜRÜST İMAJI YERLE BİR OLDU

“İktidara geldiğimiz zaman soymayacağız. Soydurmayacağız. Zenginleşmeyeceğiz. Boğazımızdan haram lokma geçmeyecek” diyen Kılıçdaroğlu’nun, SSK Genel Müdürü olduğu dönemdeki “yolsuzluk”larla ilgili davalardan “Rahşan Affı” ile kurtulduğu biliniyor. Aynı Kılıçdaroğlu’nun; çocuklarını her defasında Ekinciler Holding’te usûlsüz sigortalı yaptırdığının ortaya çıkması, kamuoyunda oluşturulan dürüst imajını yerle bir etti. Kılıçdaroğlu’nun henüz 14 yaşındaki oğlu Kerem ve 10 aylık torunu Duru Nadir’in de usûlsüzce sigortalı yapıldığı ortaya çıkmıştı.

(Hasan Tosun, Vakit, Ağustos 2010)

Halkı İçin Sırılsıklam Islanan Kemal Kılıçdaroğlu!

Bookmark and Share

Hz. Peygamber’in Vefatı ve Halifelik Seçimi

İslam tarihinde meydana gelen çok önemli bir olaydan söz edeceğiz bugün. Bu olayı, Alevi ve Sünni kaynaklar, ittifakla naklederler. Anlatacağımız, son derece önemli olan bu olay, İslam tarihinde Alevi-Sünni ayrılığının doğuşunun da temel sebepleri arasında yer almaktadır.

Hz. Peygamber vefat etti

Yüce Allah Kur’an’da “Her nefis ölümün tadını tadacaktır” diye buyurmuştur. O nedenle kişi peygamber de olsa, madem ki insandır, mutlaka ölümün tadını tadacak ve bu dünyadan bir gün göçecektir.

İşte bu ilahi fermana uyarak sevgili peygamberimiz de, hicretin 11. yılında Rebiülevvel’in 12′sinde pazartesi günü, miladi takvime göre 8 Haziran 632 tarihinde akşamüzeri vefat ettiler, ilahi emre uyarak temiz ruhu ile yüce rabbinin huzuruna uçtular.

Başta ehlibeyt olmak üzere bütün Müslümanlar sonsuz bir acıya boğuldular. Kafirler ile gizli kafir münafıklar ise büyük bir sevince kavuştular.

Bir süre ciddi bir heyecan ve panik havası oluştu, üzüntüden kim ne yapacağını bilmiyordu. Bir kısmı da Hz. Peygamber’in ölümüne bir türlü inanamıyordu. Hatta Ömer kılıcını çekerek “Kim Muhammed öldü derse başını vururum” diye haykırıyordu. Sonra sinirler yatıştı. Ebubekir, bir konuşma yaptı, “Her kim Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim Allah’a tapınıyorsa bilsin ki Allah ölümsüzdür ve ebedidir. Her nefis ölümün tadını tadacaktır. Muhammed de bir insan olarak ölmüştür. Bunu kabul edelim ve sakin olalım” anlamında bir konuşma yaptı. Böylece heyecanlar dindi, insanlar sakinleşti ve panik havası dağıldı.

Hz. Peygamber’in naaşı, vefat esnasında bulunduğu Aişe’nin odasındaydı. Üstüne bir örtü örttüler ve sakinleşen sahabeler ve ehlibeyt, cenazenin yıkanması ve defin işini düşünmeye başladılar. Tabii hanımlar yine ağlaşıyorlardı. Fakat erkekler ve bilhassa başta Hz. Ali olmak üzere ileri gelenler, cenazenin normal işlerini nasıl yapacaklarını planlıyorlardı.

İşte tam bu sırada bir haber geldi. Medineli Müslümanların yani Ensar’ın ileri gelenleri, Beni Saide gölgeliği denilen yerde toplanmışlar ve Hz. Peygamber’in yerine kimin halife seçileceğini tartışıyorlardı.

Bu haberi duyan sahabelerden Ebubekir, Ömer, Osman ve Haşimilerin yani peygamberimizin ehlibeyti ile diğer akrabalarının dışında herkes cenazeyi terk etti ve halifelik tartışmasının yapıldığı yere gittiler.

İkinci gün yani 9 Haziran 632 Salı günü cenazenin yıkanma ve defin işi ile uğraşıldı. Cenazeyi Hz. Ali yıkadı, Fadl bin Abbas, Usame bin Zeyd ve kölesi Şükran, yıkama işinde Hz. Ali’ye yardımcı oldular.

Cenaze namazı uzun sürdü, önce erkekler sonra kadınlar ve çocuklar gruplar halinde odaya girip imamsız olarak cenaze namazlarını kıldılar.

Vefat ettiği Aişe’nin odasında bir mezar kazıldı ve ancak bir gün sonra, çarşamba günü seher vakti defin yapılabildi.

Hz. Ali, ehlibeyt ve diğer Haşimiler, cenazenin yıkanması, namazının kılınması ve defin edilmesi hizmetleri ile meşgul olurlarken, diğer sahabeler halife seçimi için tartışıyorlardı. Bu durum; başta Hz. Ali olmak üzere, ehlibeyt mensuplarını, yani peygamberimizin akrabalarını derinden yaralamış ve fazlasıyla üzmüştü.

Beni Saide gölgeliğinde hilafet tartışması yapan Mekkeli ve Medineli sahabiler, uzun tartışma ve çekişmelerden sonra Ebubekir’i halife seçmişlerdi. Bu sırada Hz. Peygamber’in cenaze töreni sona ermişti. Ebubekir, mescide toplanan halka bir hitabede bulunarak, nasıl adaletle muamele yapacağına dair bilgiler vermişti.

Tabii, halife seçimi işine Hz. Ali ve Haşimiler katılamamıştı. O nedenle de Hz. Ali, seçilen Halife’ye biat etmediler, yani seçimi kabul ettiklerini, onun emrine girdiklerini açıklamadılar. Hz. Ali, ancak aradan 6 ay gibi bir zaman geçtikten sonra biat etmişlerdir.

(Zekeriya Beyaz, Sabah)

Bookmark and Share

Pembeli Göz

Bookmark and Share