Muzik calici calismiyor


Tarihten İntihar Notları

Tür:

“Geçtiğimiz aylarda, TSK mensubu 11 subay çeşitli nedenlerle intihar etti. Aslında geçen yıldan beri intihar eden subay sayısı 20’ye yaklaştı. Görünüşte bu intiharların arkasında gönül işlerinden yolsuzluğa, fuhuş ve uyuşturucu ticaretinden Ergenekonculuğa, ekonomik sorunlardan amir baskısına kadar uzanan pek çok neden yatıyor. ‘Görünüşte’ diyorum çünkü bugüne dek ne TSK’dan, Milli Savunma Bakanlığı’ndan, ne TBMM’den, ne olayları soruşturan adli mercilerden, ne de ölenlerin ailelerinden tatmin edici bir açıklama geldi. Bunun bir istisnası, internette özel hayatına dair haberlerin dolaşmasından dolayı intihar ettiği ileri sürülen Albay Berk Erdem’in cenaze töreninde konuşan Deniz Kuvvetleri Komutanı Eşref Uğur Yiğit oldu. Ama Yiğit de açıklama yapmak yerine “Onur intiharları oluyor, susmak mümkün değil!” diyerek hamaset yapmayı tercih etti.

Bu vesile ile tarihimizdeki bazı intihar olaylarına değineceğim ama bunun hassas bir iş olduğunun farkındayım. Çünkü neresinden bakarsanız bakın, ölüm çok üzücü, çok sarsıcı bir olay. Hele de intihar. Yazıya başlamadan önce, ölenlerin ailelerine başsağlığı diliyorum.”

Kelimenin icadı

İngilizcedeki ‘suicide’ (kendi kendini öldürme) fiili ilk kez 1662 yılında, Fransızcadaki ‘suicidium’ fiili ise ilk kez 1737 yılında kullanılmış. Her iki kelime de Latincedeki ‘kendini öldürme, katletme’ anlamında, ‘sui homicidia’ veya ‘sui ipisus homicidium’ terimlerinden geliyor. ‘İntihar’ kelimesi Türkçeye Tanzimat’la beraber girmişe benziyor çünkü İbrahim Müteferrika’nın matbaasında basılan ilk kitap olan Vankulu Lügatı’nda (1727) veya Burhan-ı Katı Lügatı’nda (yazılışı 1652, tercümesi 1797) ‘intihar’ kelimesi yok. O güne dek ‘hançere düşmek’, ‘ateşe düşmek’ vb. metaforlarla anlatılan ‘intihar’, Şemseddin Sami’nin Kamûs-ı Türkî (1901) adlı sözlüğünde, Arapçada ‘kurban’ anlamındaki ‘nahr’ kelimesinden gelme olarak tarif ediliyor. İntihar düşüncesine yer veren ilk roman Ahmet Mithat Efendi’nin Hüseyin Fellah (1875) adlı romanı. ‘İntihar’ sözcüğünü ilk kullanan kişinin Âsaf mahlâsı ile yazan Mahmud Celaleddin Paşa (ö. 1903) olduğu sanılır. Abdülhamid’in kızkardeşi Seniha Sultan’la evlenerek saraya damat olan Paşa, intihar redifli 36 beyitlik İntihar Kasidesi’nde, kayınbiraderi Abdülhamid’le ters düşerek oğulları Prens Sabahattin ve Lütfullah Beylerle Avrupa’ya kaçtıktan sonra yaşadığı çileli hayat betimler.

İlahi dinlerde intihar

Ölüm önümde bugün
Mür kokusu gibi,
Rüzgârlı bir günde yelken altına oturmuş gibi.
Ölüm önümde bugün
Nilüferlerin kokusu gibi,
Sarhoşluğun kıyısına oturmuş gibi.
Ölüm önümde bugün
Yıllarını tutsaklıkta geçirmiş bir adamın,
Evini özlemesi gibi.

Bu satırlar, günümüzden 4 bin yıl önce, Mısır’da intihar eden birinin bıraktığı mektuptan alınma. Muhtemelen insanlık tarihi kadar eski olan intihar eylemi, Platon, Aristotales, Epikür, gibi Antik Çağ filozoflarınca olumsuzlanırken, ilahi dinlerin hemen hepsinde onaylanmayan davranışlar arasında sayılmıştır. Kur’an’da intihar kelimesi ve intihara ilişkin açık bir ifade bulunmamakla birlikte, bir kimseye hayat vermenin adeta bütün insanlara hayat verme gibi yüce bir davranış; bir cana kıymanın da adeta bütün insanları öldürme gibi ağır bir suç ve günah olduğunu belirten Maide Suresi’nin 32. ayetinden hareketle, İslam geleneğinde intihar günah kabul edilir, intihar eden kişinin cennete gidemeyeceği, cehennemdeyse ölümüne neden olan olayı tekrar tekrar yaşayacağına inanılır. En çok tartışılan konulardan biri de Peygamber’in intihar eden bir kimsenin cenaze namazını kıldırmayışından hareketle, intihar eden kimsenin cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı meselesidir.

Buna rağmen tarih boyunca İslam toplumlarında çok sayıda intihar olayı yaşanmıştır. Görünüşe göre bunların çoğu namus ve onurun korunmasıyla ilgilidir. 19. yüzyıldan itibaren modernleşme ile birlikte, Batı edebiyatının romantik intihar vakalarının da etkisiyle, karşılıksız aşk, başarısızlık, yoksulluk ve mali krizler yüzünden bunalıma düşenlerin intiharı oldukça sık rastlanan durumlar olur. Ya da modernleşme ile intihar vakaları görünür hale gelir.

O yıllarda bu bunalım haline ‘meyusiyet’ (karamsarlık, ümitsizlik) adı veriliyordu. Bu arada intihar yöntemleri de modernleşmiş; revolver, havagazı, kimyasal maddeler (prusik asit, kostik asit, cıva afyon, afyon tentürü, potasyum siyanür, arsenik, haşere ilaçları, kloroform ve striknin) gibi yeni araçlar kullanılmaya başlamıştı.

1876’da Abdülaziz’in ve 1916’da oğlu Yusuf İzzeddin Efendi’nin intiharlarını (ya da intihar süsü verilen ölümlerini) ileride ayrı bir yazıda ele almayı düşündüğünden, bu hafta bunlar dışındaki bazı intihar vakalarına göz atmaya çalışacağım.

Mülazım Mehmed Ali Bey’in intiharı

19 Temmuz 1919 günü, üniformasını giyip Ada Vapuru’na binen, vapurun baş kısmına gelip, şakağına bir kurşun sıkan, ardından denize düşerek ölen Mülazım (Teğmen) Mehmed Ali Bey’in intiharı, Japon kültüründen aşina olduğumuz ‘onur intiharları’na benziyordu ama bir yanıyla da gayet modern gerekçeli bir intihardı. Çünkü geride bıraktığı mektuba bakılırsa, henüz 21 yaşında olan Mehmed Ali Bey’i ümitsizliğe düşüren olay, aşk acısı ya da ekonomik sıkıntılar değil, ‘memleketin düştüğü yoksulluğu, ülkenin elden giden namusunu temizleyememesi’ idi! Olayın gerçekten böyle mi olduğu, yoksa mektubu yayımlayan Vakit gazetesinin olayı, milliyetçi şova dönüştürmek amacıyla imal mi ettiği bilinmemekle birlikte, adeta milliyetçi bir manifesto olan mektup şöyleydi:

“Muhterem Kumandanım,
Artık hayatı terk etmek icap etdi. Bundaki sebebi tamamen teşrih edecek (açıklayacak) bir halde değilim. Dimağıma (zihnime) üşüşen birtakım fikirler arasında bunaldım. Necatı (kurtuluşu) artık ölümde buluyorum. Zavallı Türkler ayak altına düşdükten sonra hayat bana zırva gelmeğe başladı. Hiçbir iş yapmadan öldüğüm için çok meyusum. Arkadaşlarımın benden daha metin olmalarını temin ederim. Ben daha fazlaya tahammül edemedim. Size büyük işler temenni ediyorum. Ruhum Türklerin saadetine iştirak edecektir. Fakat bugün çok meyusum.”

Reşat Çiğiltepe’nin intiharı

Bu olay aklımıza Milli Mücadele yıllarında yaşanan bir ‘onur intiharı’nı getiriyor. Hatırlanacağı üzere, 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz sırasında kendisine Sandıklı-Sincanlı-Dumlupınar üçgeninde, stratejik öneme sahip Çiğiltepe’nin alınması emredilen 57. Tümen Komutanı Yarbay Reşat Bey, tepeyi Mustafa Kemal’e söz verdiği gün olan 27 ağustosta alamayınca revolveri ile intihar etmişti. Geride bıraktığı notta “Başarısızlık, beni yaşantımdan bıktırdı” yazıyordu. O gün haberi duyduğunda çok sarsılan Mustafa Kemal, 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında, Reşat Bey’in ailesine (Reşat Bey evlenmemişti) ‘Çiğiltepe’ soyadını vererek ‘müntehir’ subayımızın onurunu iade etmişti.

Reşat Çiğiltepe

Entelektüel Beşir Fuad’ın intiharı

Bazılarına göre ‘İlk Türk Materyalisti’, bazılarına göre ‘İlk Türk Pozitivist ve Naturalisti’ olan Beşir Fuad, 6 Şubat 1887’de, Cağaloğlu Yokuşu’nda, Babıâli’deki ilk kitabevinin sahibi Arakel Tozluyan’ın dükkânının karşısındaki 12 numaralı evde, gece geç vakit intihar ettiğinde 35 yaşındaydı. O gece Beşir Fuad, koluna klorit kokain enjekte ederek bileklerini dört yerden kestikten sonra kendi kanını mürekkep yaparak izlenimlerini yazmaya koyulmuş, kendisini yoklamak için kapıyı çalan baldızını “çalışıyorum” diye savuşturmuş, bir süre sonra bağırıp yardım istemeye başlayınca çağrılan doktora ise “beyhude uğraşmayınız, beş dakikalık ömrüm kaldı” demişti. Kanıyla yazdığı son mektubunda şöyle diyordu: “Ameliyatımı icra ettim. Hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı. Vücudumu otopsi için Tıbbiye’ye bağışladım. Cenazem oraya nakledilmelidir.”

Beşir Fuad

Sözünün eri şair

Zengin bir aileden gelen, Cizvit mektebinde okuyan, dine mesafeli duran, birden fazla evlilik yapan, metresinden gayrimeşru bir çocuğu olan Beşir Fuad, intihar kararını tam iki yıl önce dostu edebiyat adamı Ahmed Mithad Efendi’ye yazdığı mektupla ayrıntılı olarak duyurmuştu. Mektubunda Tıbbiye’nin yılda ancak beş altı kadavraya kavuşabilmesini yetersiz bulduğu için, amacının vücudunun teşrih (otopsi) için Tıbbiye’ye bağışlamak olduğunu belirtiyor, intihar için seçtiği yöntemi anlattıktan sonra sözlerini şöyle bitiriyordu: “Şairler söz ile pek çok kahramanlık satarlar; fakat fiiliyata gelince, böyle bir metanet göstereceklerinden pek emin değilim. Çünkü şu intihar, beyne bir tabanca sıkmak, kendini asmak veya suya atılmak gibi değildir. Onlara bir kere teşebbüs edilince, onu menetmek ihtiyarı elden gider.”
Dostları kendisini ikna ettiklerini sanmış olmalılar, çünkü Beşir Fuad 1887 yılına büyük coşkuyla girmişti. Gazetelere tefrikalar, kitap ve tiyatro eleştirileri yazıyor, edebiyat polemiklerine katılıyordu. Dahası intiharından iki gün önce bile gelecekle ilgili iyimser planlar yapıyordu. Ancak sonunda kafasına koyduğunu gerçekleştirmişti. Gerçekleştirmişti ama Beşir Fuad’ın intiharı o dönem için son derece anlaşılmaz bir olaydı. Nitekim ölü bedeninin kadavra yapılması yolundaki vasiyeti Ahmed Mithad Efendi başta olmak üzere dostları tarafından şeriata aykırı bulunarak yerine getirilmedi. Bir iddiaya göre cenaze namazı da kılınmadı.

Sefir Sadullah Paşa’nın intiharı

Beşir Fuad’ın ardından bir intihar furyası başladı. Öyle ki peş peşe gelen intihar haberleri halkın moralini bozduğu için, Abdülhamid intihar haberlerinin yayımını yasakladı. Bu furyanın en dikkat çekici olayı, 1891’de şair ve bürokrat Rami Sadullah Paşa’nın sekiz yıl sefirlik yaptığı Viyana’daki evinde ağzına havagazı hortumunu sokarak intiharıydı. Bazılarına göre Paşa’yı intihara götüren, Abdülhamit’e muhalefet eden bazı arkadaşlarının tutuklanmasıydı çünkü Paşa’nın kendisi de Abdülhamit muhalifiydi, sefirliği de bir çeşit sürgündü. Bazılarına göre ise neden çok daha kişiseldi. Paşa, elçilikte çalışan Anna Schumann adlı 24 yaşındaki hizmetçi ile yaşadığı yasak aşkın ve bu aşktan doğan çocuğun muhafazakâr padişah Abdülhamit’in kulağına gitmesinden korktuğu için hayatına son vermişti. Gelin karar verin! Elbette, Sadullah Paşa’nın Sultan II. Mahmud Türbesi’nin haziresindeki mezar taşında ölüm nedeni yer almadı. Ancak ayak taşındaki şu kısa dize anlayana çok şey anlatıyordu: “N’olsan budur cihanda hayatın bahası.”

Rami Sadullah Paşa

İttihatçı intiharları

İttihatçı ideolog Ziya Gökalp, Diyarbakır’da İdadi son sınıfta okurken, İstanbul’a gitmek istemiş, amcası ve dayısının kendisine “Babasız koca bir evin büyük oğlusun. Artık amca veya dayıkızlarından biriyle evlenerek ailenin sahip olduğu arazi ve mülkle uğraşmalısın. Diyarbakır’da bunca arazi ve mülkümüz dururken, bu İstanbul, sevdası ne ola ki?” diyerek engel olmaları üzerine tabancayla intihara kalkışmıştır. Kurşun, alın kemiğini delemediği için beyne girmemiş, alın kemiği üzerine yayılmış, orada perçinleşmiştir. Gökalp o kurşunu ömrü boyunca kafasında taşır. İntihar sonrasında kendisine ilk yardımı yapanlardan İttihatçı ‘Pozitivist’ Abdullah Cevdet, bu yardımdan adeta pişman olduğunu şöyle anlatacaktır: “Ziya’ya Diyarbakır’da elimden geleni yaparak kurtulması için büyük çaba sarf ettim. Tanrının lütfu ile kısa zamanda iyileşti. Onun daha sonraları Türkçülük gibi geri fikirleri yayacağını kestirebilseydim, hiç alakadar olmazdım. Simdi düşünüyorum da Ziya’nın Türkçülük fikirlerini yaymasında, onu kurtarmak girişiminde bulunmakla, hiç arzulamadığım halde benim de dahlim vardır.”

Ziya Gökalp, Oğlu ve Kızı

Başarılı olanlar

Gökalp başarılı olamamıştı ama İTC’nin ‘mütemmim cüzü’ Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucusu Süleyman Askerî, Birinci Dünya Savaşı sırasında Irak ve Havalisi Genel Kumandanı iken, İngilizlere karşı Şuayyibe Muharebesi’ni kaybetmeyi gururuna yedirememiş ve 15 Nisan1915’te Basra’da bir sahra çadırının içinde kafasına tek el ateş ederek hayata veda etmişti.

Süleyman Askerî

İTC’nin kurucularından ve Diyarbakır Valilerinden Dr. Reşit ise, Mütareke Dönemi’nde, 1915 Ermeni Tehciri’ndeki rolünden dolayı Divan-ı Harb’e sevk edilmiş, arkadaşları tarafından tutuklu bulunduğu Bekirağa Bölüğü’nden kaçırıldıktan sonra yakalanacağını anlayınca 6 Şubat 1919 tarihinde intihar etmişti. 1926’da İzmir Suikastı Davası dolayısıyla aranırken, yakalanacağını anlayınca saklandığı kümeste intihar ettiği söylenen Kara Kemal’i de unutmayalım.

Kara Kemal

Kimyager Dr. Cevat Mazhar’ın intiharı

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki intiharlar üzerine bir araştırma yapan Fahrettin Kerim Gökay’a göre “Harp gibi bütün fikirleri bir nokta etrafında toplayan hadiseler esnasında intiharlar şüphesiz azdı. Fakat harp nihayet bulup mütareke senelerinin maneviyatı bozan, ruhlara azap veren derbeder hayatı başlayınca intihar salgını meydana çıkmıştır. Nitekim İstiklâl harbinin bütün sinirleri gerdiği 1922 senesinde bu salgın bir duraklama devresine girmiş fakat zaferi takiben Durkheim’in ‘büyük sevinçli hadiseler zamanında artar’ iddiasına uygun şekilde intiharın arttığına şahit oluyoruz. 1925 senesinde yeniden azalmıştır. 1925’ten sonra çoğalma artmıştır. 1929’da 291 intihar olmuştur.”

Gökay’ın tarif ettiği dalgaya girer mi bilmiyorum ama 10 Mart 1934’te, Bebek Set Sokak’taki evinde koluna boryum klorid enjekte ederek hayatına son veren Kimyager Dr. Cevat Mazhar’ın ölümü doğrudan 1933 Üniversite Reformu ile ilintiliydi. Bu ülkenin endüstriyel kimya alanında yetiştirdiği ilk uzman olan Cevat Mazhar Bey, yıllarca hocalık yaptığı Darülfünun, ani bir kararla İstanbul Üniversitesi’ne çevrilirken kadrodan çıkarılanlar arasındaydı. Hükümet, çoğu arkadaşına lise öğretmenliği, okutmanlık gibi işler ya da dolgun maaşlı emeklilik verdiği halde kendisine bunlar yapılmadığı için onuru kırılan Cevat Mazhar Bey, yedi ay süren acılı bir inziva döneminden sonra durumu düzeltmesi için reformun mimarı Dr. Reşit Galip’le görüşmeye bel bağlamıştı ancak, Reşit Galip’in 5 martta veremden ölmesi üzerine tüm ümidini yitirecekti. O günün gazeteleri, 1931’de çıkan ve 1933 ve 1934’te iki kez ağırlaştırılan Matbuat Kanunu yüzünden olaya arka sayfalarında yer vermişlerdi. Üstelik ölüm nedenini de saklamışlar, ‘asabi bir buhran sonucu feci çırpıntılar içinde vefat ettiğini’ yazmışlardı. Cevat Mazhar Bey’in gerçek ölüm nedeni ancak 1982’de, yani olaydan yaklaşık 50 yıl sonra kamuya açıklanacaktı.

Siyasetçi Namık Gedik’in ‘intiharı’

Demokrat Parti’nin İçişleri Bakanı Namık Gedik’in ‘intiharı’, 27 Mayıs 1960 döneminin karanlıkta kalan olaylarından biridir. Namık Gedik darbe günü evinden alınıp (bazı iddialara göre bir çöp arabasıyla ve dövülerek) Harp Okulu’na getirilmişti. Resmî iddiaya göre 30 Mayıs 1960 günü saat 22.55’te ‘ani sinir buhranı geçirip’ hapsedildiği odanın penceresinden atlayıp intihar etmişti.

Namık Gedik

Namık Gedik’in naaşı, ailesine gösterilmeden toprağa verilmişti. Aile yarayı deşmek istememiş, böylece bu şüpheli ölüm ‘intihar’ olarak tarihe geçmişti. Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy yıllar sonra, Namık Gedik’in ailesine verilen eşyaları arasında bulunan pijamasının arkasında delik olduğunu duyduğunu belirtecekti. Ama bu konudaki en ciddi iddialar 2008 yılında Yeni Aktüel dergisinde (158. Sayı) çıkan “27 Mayıs’ın dördüncü idamı mı?” başlıklı yazıda dile getirildi. O tarihte Tank Okulu’nda yedek subay öğrencisi olan Fehmi Yücel’e göre Namık Gedik intihar etmemiş, camdan atılmıştı. Yücel’in anlattığına göre Gedik’in tutulduğu oda çift pencereliydi. İkisi de arka arkaya ve tek kanatlıydı. İkisi de tavana yakın olan bu iki pencere arasındaki mesafe yaklaşık 30 santimdi. Bir kişinin odada hız kazanıp bu kadar yüksekteki iki camı birden kırması mümkün değildi. Zaten Yücel’in gördüğü kadarıyla cam elmasla kesilmiş gibi kırılmıştı ve kırık bölüm bir kedinin geçebileceği kadar küçüktü. İddia edildiği gibi camı Gedik kırmış olsa bile, ilk camı kırdığında birilerinin bu sesi duyması gerekirdi. Nitekim Namık Gedik’le aynı odada yatan dönemin Savunma Bakanı Ethem Menderes (Adnan Menderes’le akraba değildi) cam kırılırken uyanmamıştı bile. Ama ertesi günkü gazetelerde Ethem Menderes’in “Gedik ya Allah diyerek kendisini pencereden attı” şeklindeki şahitliği yer almıştı. Ne hikmetse Ethem Menderes, Yassıada’da 10 yıl hapis cezası ile kurtulmuştu. Bunu da yatmayacak, 1962’de iş hayatına atılacaktı.

Bayar ve Menderes’in intihar girişimleri

DP döneminin Cumhurbaşkanı Celal Bayar da dört kez intihara teşebbüs etmişti. Bunların ilki 27 Mayıs 1960 günü kendisini tutuklamaya gelen askerlere karşı koyarken olmuştu. İkinci kez, 14 Eylül 1960 gecesi ‘Düşükler Yassıada’da’ temalı filmin çekimi için yatağından kaldırılması ve rıhtımda bir mizansen yapılarak yürütülmesi üzerine, o sırada çevrede bulunan subayların gülüşmelerini ve kendine yapılanları haysiyet kırıcı bularak banyoya gitmiş ve belindeki kemerle kendini asmıştı. Çıkardığı hırıltı sesine koşanlar, kulaklarından kan gelmiş olarak ve ölmek üzereyken bulmuşlardı Bayar’ı. Üçüncü ve dördüncü girişimlerini Kayseri cezaevinde yapmıştı. Hepsinden kurtulan Bayar 102 yaşında eceliyle ölecekti.

Celal Bayar ve Atatürk Heykeli

Sakıp Sabancı ve 100 Yaşındaki Celal Bayar

Adnan Menderes’in de, kendisine verilen cezayı öğrenmeden bir gün önce ilaç içerek intihar etmeyi denediğini ama başaramadığını (oğlu Aydın Menderes’e göre amacı zaten intihar değil, idamını geciktirmekti), tedavisinin yapılmasından sonra, 17 Eylül 1961’de idam edildiğini anımsatarak bitirelim bu bölümü.

Adnan Menderes Yurt Gezisinde

Ve diğerleri

Demokrat Parti’nin katıldığı ilk seçimler olan 1946 seçimlerine hile bulaştırıldığını iddia eden Demokrat İzmir gazetesinin sahibi ve başyazarı Bülent Üstündağ olayı “Nesebi Gayrı Sahih” başlıklı köşe yazısıyla protesto etmişti. Seçimlerden sonra oluşan CHP Hükümeti, yazar hakkında Meclis’e hakaret ettiği gerekçesiyle tahkikat açtırdı ve gazetenin sorumlu müdürü, Bülent Bey’in eşi Müçteba Hanım hamile olmasına bakılmaksızın hapse atıldı. Eşinin kendi yazısı yüzünden hapse girmesine dayanamayan Bülent Bey, 10 Kasım 1947’de intihar etti. Ancak ailenin trajedisi bununla bitmedi. Müçteba Hanım, eşinin ölümünden tam 25 yıl sonra, 10 Kasım 1972’de intihar ederek hayatına son verdi.

(Ayşe Hür,  14.02.2010)

Bookmark and Share