Muzik calici calismiyor


YAKIN TARİHİMİZ

Dersim, Alevistan, Zazaistan

11. yüzyıldan itibaren Horasan’dan yola çıkıp Anadolu’ya akın eden Türkmen aşiretlerinin heterodoks fikirlere eğilimli olduğu, Kürt aşiretlerinin ise, en azından Osmanlı İmparatorluğu’na dahil oldukları 1515 yılına kadar, sadık Sünniler olduğu fikri genellikle kabul edilir. Şiiliğin (ve bu bağlamda Kızılbaşlığın) Kürtler arasında ne zaman ve nasıl yayıldığı konusu yazının çapını aşar, ancak Osmanlı Devleti ile İran arasında kalan Dersim’in Osmanlı Devleti’nin egemenliğine girdiği 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş Türkmenler kendilerine Bektaşi tekkelerinde yer bulurken, Kızılbaş Kürtlerin içine kapandığı anlaşılır. 19. yüzyıla gelindiğinde, devletin Rafızî (Şiiliğin 21 kolundan biri) veya lâdini (dinsiz) olarak adlandırdığı, ancak belli bir özerklik tanıdığı bu gruplar, bölgede yoğun bir faaliyet gösteren Protestan misyonerlerinin etkisine girecektir.

Dersim inançları

Osmanlı’nın kapısını çalmaya cesaret bile edemediği bölgede, Protestanlar geleneklerle çatışmadan Alevileri modernleştirmeye çalışırlar. Kızılbaş Kürtlerin cem ayinlerine girmeyi başaran ilk yabancılardan biri, 1814’te Ten Years on the Euphrates (Fırat’ta 10 Yıl) adlı bir kitap yayınlayan C.H. Wheeler, kitabında şöyle der: “(Kızılbaş) Kürtlerin hiç değilse büyük çoğunluğu sadece sözde Müslüman. Aralarında dinsel törenler ve ayinler düzenlerler. Şimdiye kadar pek az bilinmekle birlikte bu törenler Müslümanlık, Hıristiyanlık ve putperestliğin bir karışımı gibi görünmektedir. Kürtlerin çoğunluğu Müslümanlık dinine bağlıdır. Diğer kol Kızılbaşların kendilerine has inançları vardır. Genellikle Türklerden korktuklarından gerçek inançlarını gizlemeye çalışırlar. Aralarındaki garip öğretilerden biri de içlerinden birinde ‘Kutsal Ruh’ un bulunduğudur. Bu kişi ‘Dede’ olarak adlandırılır. Kendisine büyük saygı gösterilir. Hepsi değilse bile Kızılbaşların bazıları Panteisttir (=Tanrıyı evrenle özdeşleştiren felsefi akım). Çarmıha gerilen İsa’yı da dualarında anarlar. İsa ya da Muhammed gibi diğer insanları, hayvanları, ağaçları, kayaları da kutsal sayarlar. Tüm varlıklar onlar için tanrıdır.”

Etnik köken ve dil

Dersimlilerin etnik kökeni konusunda çok değişik görüşler var. Örneğin Erzurum’daki Rus konsolosu Jaba, 19. yüzyıl ortalarına ait bir Kürt kaynağına dayanarak Dersim’in dağlık bölgesinin tümüne verilen bir ad olan Dujik Baba’dan dolayı ‘Dujik Kürtler’ olarak adlandırır ve ekler: “Türkler onları Dujik Kürtler ya da basit Kürtler (Ekrad) olarak adlandırırlarken, gerçek Kürtler de onlara Kızılbaş derler.”

Dersim Sürgünü

Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak ‘Dirsimli’ veya ‘Dujik/Duşik’ aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi ‘Ekrâd (Kürtler) taifesinden’ olarak sınıflandırır. Yalnızca Balabanların Yörükan taifesinden gelme Türkler olduğu söylenir. Dersim’i 1866’da ziyaret eden Diyarbakır’daki Britanya Konsolosu Taylor’a göre ise Dersimliler “aslen pagan bir Ermeni neslin” ardıllarıdırlar.

Erken dönemde Zaza terimine yer veren nadir kaynaktan biri 1911 yazında Dersim’i ziyaret eden L. Molyneux-Seel’in seyahatnamesidir. Bugün tartışmaların odağında olan Zazalık meselesi daha çok dille ilgilidir. Dersim aşiretlerinin büyük bir bölümünün konuştuğu Zazacanın (Dersimlilerin diliyle Kırmancki veya Dımılkinin) Kürtçeden ayrı bir dil olduğunu söyleyenlerle, Zazacayı Kürtçenin bir lehçesi sayanlar arasındaki savaşı, son yıllarda ilk grubun kazandığı görülüyor.

1915’te Dersim

Osmanlı döneminde Dersim, merkez için sürekli bir sorun kaynağıydı. Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı Devleti Dersim’e tam 108 kez müdahale etmiş ancak İttihatçıların Dersim konusundaki uzmanlarından biri olan Naşit Hakkı’nın (Uluğ) deyişiyle, “devlet Dersim’e sefer eylemiş ama zafer eyleyememişti”.

Bu sorunun temelinde, başlangıçta Sünnilik-Kızılbaşlık gerilimi ile vergi ve asker gibi merkezî devletin ihtiyaçlarının zaten yoksul olan bölgede yarattığı gerilim varken İttihatçılar döneminde buna bir de Türk-Kürt-Ermeni milliyetçilikleri arasındaki gerilimler eklendi.

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı, imparatorluğun diğer cemaatleri gibi, Dersimli Kızılbaşların kimliklerini açıkça ve kolektif olarak ortaya koymaları için fırsat yaratmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ilk başta bu durumu kontrol altına almak için, askerî güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini seçti. Baha Sait Bey, güya Alevilik ve Bektaşilik üzerine araştırmalar yapmak üzere bölgeye gönderildi. Ruslara ve Ermenilere karşı mücadelede Dersimlilerin desteğini almak isteyen İttihatçılar, Dersimlileri ikna etmekte Bektaşi Çelebisi Celaleddin Efendi’nin yardımını istemişlerdi ama Çelebi’ye eşlik eden Kürt milliyetçisi Nuri Dersimi’ye göre bu çabalar karşılık bulmamıştı.

1915 Ermeni kırımı sırasında Türkmenler yani Kızılbaş Türkler, İTC’nin safında oldular ancak Ermeni kırımında yer almadılar. Ermenilerle iç içe, yan yana yaşayan, benzer inançları paylaşan, merkez tarafından benzer şekilde dışlanan Kızılbaş Kürtler ise 1894-1896 kırımında olduğu gibi, Ermenilerle dayanışma içinde oldular. Dersim ve Ermeni kaynaklarına göre bölgeye sığınan Ermenilerden 20 bin kadarı, Erzincan üzerinden oluşturulan ‘yeraltı demiryolu’ sayesinde Rusya’ya kaçarak hayatta kalabildiler.

Kemalistlerin Dersimli algısı

Böylesi bir tarihçenin, İttihatçıların ardılı olan Kemalistleri nasıl etkilediğini tahmin etmek zor değil. Hollandalı antropolog-sosyolog Martin van Bruinessen, “Aslını İnkâr Eden Haramzadedir” başlıklı makalesinde şöyle der: “Kemalizm’in Kürtler hakkındaki görüşü, her zaman içsel çelişkilerle dolu olmuştur. Bir yandan resmî görüş onların Türk olduklarını iddia ederken; öte yandan, Türk olmadıkları için onlara hiçbir zaman güvenilmemiş ve onları asimile ederek Türk olmayan özelliklerini kaybettirmek için kasti girişimlerde bulunulmuştur. Alevi Kürtlere karşı tutum çok daha paradoksal ve tutarsız olmuştur. Alevi olduklarından ötürü, bir yandan İslâm’ın gerçek bir Türk versiyonuna bağlı oldukları için ve Kemalistlerin laikleşme programının doğal müttefikleri olarak selamlanmışlar; öte yandan, Zazalıkları ve Kürtlükleri onları yabancı ve güvenilmez kılmıştır. Alevi Kürtlerin dinsel törenlerde kullandıkları dilin Türkçe olduğu gerçeği, onların kolay asimile olacaklarına dair umut verici ihtimaller sunar görünmekle birlikte, Alevi Kürtlerin devlete muhalefetlerinin tarihi onları ziyadesiyle şüpheli kılmıştır.”

Jandarma raporu

Gerçekten de, 1930’ların başında Jandarma tarafından Dersim üzerine hazırlanan bir çalışmada şu gözlemler yer alır: “[Zaza alevilere gelince:] Bunlarda mezhep ve âdet dili Türkçedir. Ayinlerde iştirak edenler Türkçe konuşmak mecburiyetindedir. Bu mecburiyettir ki Alevi Zazalık asırlardan beri ihmal edildiği halde Türklükten pek de uzaklaşmamış, Dersim Alevileri arasında cevap istememek şartile Türkçe meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan nokta şudur ki 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu halde. Türk dili tamamen Zazalaşmakta ve hele 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır.”

Ancak, raporun yazarı bir sonraki paragrafta onları Türklükten ayıranın dilin ötesinde bir şey olduğunu itiraf eder: “Aleviliğin en kötü ve açıklama ihtiyacı duyuran cephesi Türklükle aralarındaki derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbaşlık itikadıdır. Kızılbaş, Sünni Müslümanı sevmez, kin besler, onun ezelden düşmanıdır. Sünnileri Rumî diye anar. Kızılbaş ilahi kuvvetin hamili bulunduğunu ve imamların Sünnilerin elinde işkence ile öldüğüne inanır. Bunun için Sünnilere düşmandır. Bu o kadar ileri gitmiştir ki Kızılbaş, Türk ile Sünni Kürt ile Kızılbaş kelimesini aynı telâkki eder.” Yazar, Kızılbaşlardan söz ederken, aslında Kızılbaşlara ilişkin kendi (elbette devletin) bakışını ele vermektedir.

Bruinessen’e göre, rapordaki bu fikirler, 1925 Şeyh Said İsyanı sonrasında, bizzat Mustafa Kemal yönetimince Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit Tankut’un ‘etnopolitika’ çalışmalarından esinlenmiş olmalıdır. Küçük bir yetimken Maraş Elbistan’da Alevi Kürt bir ailece evlat edinilen Reşit Tankut, çalışmalarını Mustafa Kemal’e ve CHP’ye gizli raporlar halinde sunmuştu. Bu görüşlerin devletin Dersimli algısını şekillendirmekte önemli rolü olduğu anlaşılıyor.

Kürt milliyetçiliği ve Zazalık bilinci

Martin van Bruinessen’e göre 1960’ların sonundan itibaren kitlesel bir hareket olarak ortaya çıkan Kürt milliyetçiliği Alevi (Kızılbaş) Kürtleri de etkilemiş ve bünyesine katmıştı. 1970’lerin siyasal kutuplaşması, sağcı ve solcu radikallerin bu cemaatleri ikmal bölgeleri olarak seçerek, karşılıklı şeytanlaştırmaya katkıda bulunmalarıyla Sünni-Alevi zıddiyetini şiddetlendirmişti. Çorum’da, Kahramanmaraş’ta yaşanan Alevi katliamları ortak bir Alevi bilinçliliğini güçlendirmede etkisi büyük oldu. Bu çatışmaların yer aldığı bölgede, Kürt ya da Türk olmak çok da önemli değildi; kişinin aslî kimliği dinsel olandı.

1980’ler Aleviliğin, Batı Avrupa’daki Türk ve Alevi göçmen cemaatler arasında gerçek bir kültürel ve dinsel yeniden doğuşuna tanıklık etti. Farklı eğilimlerden eylemciler, –solcular, Sünni Müslümanlar, faşistler, Kürt milliyetçileri- daha önceden bu cemaatleri örgütleme girişimlerinde bulunmuşlardı, ancak Türkiye’deki 1980 askerî darbesinden sonra çok sayıda tecrübeli örgütçünün, sığınmacı olarak Batı Avrupa’ya gelmesiyle yeni bir aşamaya geçildi. Bu kadrolar arasında en başarılı olanlar, radikal Sünni Müslümanlar ve daha sonra içlerinden PKK’nin çıkacağı Kürt milliyetçileriydi.

PKK’ye karşı Alevilik

Bu arada Türkiye’deki rejim, belli başlı cami federasyonlarını merkez alarak ve Sünni İslâm’ın ‘Türk-İslâm sentezi’ olarak bilinen aşırı muhafazakâr ve milliyetçi kanadını destekleyerek göçmen cemaatler üzerinde yeniden denetim sağlama çabasına girmişti.

Bu faaliyetler yıllarca kimliklerini gizli tutan Alevilerin de örgütlenmesi konusunda teşvik edici oldu. İlk defa büyük Alevi dinsel törenleri kamuya açık olarak düzenlendi. Alevi örgütleri kuruldu ve bu örgütler, daha önceleri çeşitli solcu ve Kürt yapılanmalarda ön planda yer alan birçok genç Aleviyi çekti. Bu tarihten itibaren pek çok kişi, Marksist-Leninist kimliklerinin yanı sıra Alevi kimliklerini vurgulamaya ve ‘Alevistan’ diye ayrı bir yurttan söz edecek kadar Alevilerin bir tür ulus olduğunu düşünmeye yöneldiler.

Aslında Alevistan kelimesi ilk kez, 1976 yılında Hürriyet gazetesinin Almanya’daki bölücü faaliyetler ile ilgili bir raporunda yer almıştı. Güya, devletin Maoist düşmanları, Türkiye’yi doğuda Kürdistan, merkezde Alevistan ve batıda Sünni Türk bakiye şeklinde bölmek için komplo kuruyorlardı. Gerçi 1980’lerde Almanya’da benzer bir şekilde Alevistan’ı bağımsız kılmak niyetini açıklayan Kızıl Yol adında kısa ömürlü aşırı solcu bir örgüt vardı ama birçok Kürt milliyetçisi ve başka eğilimlerden solcular, bu girişimlerin ‘Sünni ve Türk’ bir milliyetçi tepki yaratmaya çalışan Türk istihbarat servisinin oyunları olduğundan şüpheleniyordu.

Sonuçta, Avrupa’daki bu faaliyetlerle Türkiye’de aşamalı siyasal liberalleşme birleşerek, Türkiye’de de Alevi uyanışını harekete geçirdi. Görünüşte laik, aslında Sünni olan Türk Devleti’nin PKK’nin sesini artık güçlü bir biçimde duyurduğu 1980’lerin sonunda, PKK’nin Kürt (ve Zaza) Aleviler arasında daha fazla destek kazanmasını önlemek amacıyla Alevi kimliğine geçit vermeye yönelmesi de bu eğilimi destekledi.

Devletin hesaplayamadığı

Aslında, PKK’nin kuruluşunu gerçekleştirmekte büyük zorluklarla karşılaştığı ve her zaman diğer siyasal radikal hareketlerle yarışmak zorunda kaldığı bölge Dersim’di. Dersim halkı, en azından 1960’lardan beri, her zaman Kürt milliyetçiliğinden ziyade solcu radikalizme meyilli olmuştu. Başlangıçta militan bir şekilde din karşıtı olan PKK, 1980’lerin ortalarında, Sünni bölgelerde daha çok halk desteği sağlamak için gittikçe Sünni İslâm’a karşı uzlaşmacı bir tavır benimseyince bu durum, PKK’nin Aleviler arasındaki popülerliğine katkıda bulunmadığı gibi muhtemelen Alevi öznelliğini güçlendirdi.

PKK’ye göre ise, Alevi uyanışı, Kürtler arasına ayrımcılık ekmek için doğrudan devletçe yönetiliyordu ve buna önayak olanların tümü ajandı. Bu yaklaşım, bir yandan Alevilerin PKK’den soğumalarına, bir yandan da PKK saflarındaki Alevilerden kuşkulanılmasına ve onların tasfiyesine yol açtı. Dinsel boyut giderek daha önem kazandığı bu süreçte Sünni köktenciliğine ve kapsayıcı Kürt milliyetçiliğine karşı bir tepki olarak asli bir kimlik olarak Aleviliğe yapılan vurgu güçlenmeye başladı.

Avrupa’daki gelişmeler

1983’te Paris’te Kürt Enstitüsü kurulurken, ortak bir standart dile dair eski rüya yeniden su yüzüne çıkmış; ancak ne Kurmanci ne de Sorani konuşanlar ötekine imtiyaz tanımadıklarından, Kürdistan’ın tüm kesimlerinden okuyucuları hedef alan dergiler, hem Kurmanci hem de Sorani dillerinde bölümlere yer vermişlerdi. Kürt Enstitüsü’nce aynı yıl yayımlanan Hêvî/Hîwa dergisine bir de Zazaca bölümü ekledi.

Bruinessen’e göre Zazaca yayıncılık, siyasal nedenlerden ötürü dilsel ayrımcılığa şiddetle muhalefet eden belli milliyetçi entelektüel çevrelerde sert olumsuz tepkilere yol açtı. Bunların bir kısmı, sentetik bir birleşik Kürt dili için çalışıyor; diğerleri iki yazılı Kürt diline tahammül edebileceklerini düşünüyorlardı. Ancak daha önce neredeyse hiç yazılı geleneğe sahip olmayan Zazacayı bir diğer yazılı dil olarak geliştirmenin Kürt ulusu arasına ayrılık tohumları ekmek olacağına karar vermişlerdi.

Zazaca dergiler

Ancak, “Zazaca ayrı bir dildir ve Zazalar ayrı bir halktır” diyen ilk Zaza aydını olan Ebubekir Pamukçu’nun 1985 yılında İsveç’te çıkardığı Ayre dergisi ile Zaza kimliği ve varlığı daha güçlü biçimde gündeme gelmeye başladı. Bunu 1988’de İsveç’te yine Pamukçu’nun çıkardığı Piya dergisi izledi. Dergide Zazaca, Türkçe, İngilizce makaleler olduğu halde Kürtçe makale yoktu ve Zazalardan, kimlikleri uzun zamandan beri sadece Türk devletince değil, Kürtlerce de reddedilen ayrı bir halk olarak söz ediliyor ve coğrafi bir ad olarak Kürdistan teriminin yerine ‘Zazaistan’ terimi öneriliyordu. Derginin ilk başta çok küçük bir okuyucu çevresi oldu ama bir süre sonra artan sayıda derginin görüşlerini benimsedi. Halen örgütlü bir milliyetçi Zaza hareketi görünmemekte ama hepsi Zazaların Kürtlerden farklı olduklarını iddia eden, Avrupa’da yayımlanan iki dergi (Desmala Sure ve Ware) ve Türkiye’de yakın zamanda çıkan bir dizi kitap ile yayımcılık faaliyetleri giderek artmakta.

Dersimlilerin talepleri

Geçtiğimiz günlerde, Yaşar Kaya’nın başkanlığını yaptığı Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu adına bir heyet Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, Dersimlilerin taleplerini içeren bir mektup sundu. Mektupta UNESCO raporlarına göre ölü bir dil haline gelmekte olan Zazacaya TRT’de, üniversitelerde yer verilmesi, bu dilin Dersim’deki okullarda zorunlu ikinci dil olarak okutulması, Dersim’e kamu görevlisi atanırken, bu dili bilenlere öncelik tanınması, Dersim’deki yerleşim yerlerine de eski isimlerinin verilmesi, Alevi/Kızılbaş inancının temsilcileri olan ocakların tarihsel ve kültürel misyonlarının tanınması, bu kuruluşların özerkliğinin yasal güvence altına alınması, Munzur, Harçik ve Peri vadilerinde yapımı planlanan baraj inşaatlarının durdurulması gibi talepler vardı. 1937-1938’de çeşitli ailelere evlatlık verilen ya da Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilen Dersimli yetimlerin akıbetlerinin ortaya çıkarılması, 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanması ve naaşlarının aile mezarlığına defnine izin verilmesi talebiyle devam eden mektup, devletin içten bir özrünün 71 yıldır devlete küskün, kırgın olan Dersimlilerin gönlünü almaya yeteceği ifadesi ile bitiyordu. Bakalım devlet bu sese kulak verecek mi?

(Ayşe Hür, Taraf, Kasım 2009)

31 Mart’ın Derin Yüzü

“Hakim Bey, Allah bizi affetsin, günahımız çok büyüktür. 31 Mart uydurma ihtilâli hazırlandığı zaman ben Talât Bey’e bundan kaçınılması lâzım geldiğini söyledim. Beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin ne büyük cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: Ne yapalım Rıza Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin paraya ihtiyacı var. Bu ihtiyacı ancak Yıldız Sarayı’nın zenginliği ve oradaki hazine karşılayabilir.”

Meşrutiyet’in ilanında olsun, 31 Mart ayaklanmasında olsun ön saflarda mücadele veren Filozof Rıza Tevfik, yalnız yazdığı o tehlikeli şiirle II. Abdülhamid’in manevî şahsiyetinden özür dilemekle yetinmeyecek, aynı zamanda bazı kişilere nedametini böyle dile getirecekti.

Miladi takvimle 13 Nisan’a tekabül eden 31 Mart 1325 (1909) kanlı ayaklanması, bir dizi zincirleme reaksiyonla II. Abdülhamid’in tahttan indirilip sürgüne gönderilmesine varan olayları tetiklemiş, yakın tarihimizde neredeyse 20 yıl süren artçı sarsıntılara sebep olmuştu. Bu sarsıntılar bittiğinde yaklaşık 4 milyon kilometrekare büyüklüğündeki bir imparatorluğun çöktüğüne ve Anadolu’ya büzülerek canını kurtarabildiğine şahit olunacaktı. Dolayısıyla sonuçları itibarıyla aradan yüz yıl geçmesine rağmen üzerimizdeki etkisi hâlâ devam eden ‘derin’ bir olay karşısındayız.

31 Mart’ın 100. yıldönümünde Mustafa Turan adlı muzikacı subayın anlattıklarından takip edelim ibretlik olayları. Okuyunca yüz yıldan beri ne kadar az şeyin değiştiğini göreceksiniz.

12 Mart 1909 günü cuma selamlığından dönen askerler Taşkışla’daki koğuşlarında sarıklı, sakallı birtakım hocaların erata vaaz vermekte olduklarını görürler. Bunların ne aradıklarını sorduklarında Hassa Ordusu Kumandanlığı’nın emriyle geldikleri söylenir. Oysa sorumlu komutanların bu emirden haberleri yoktur.

Derken 31 Mart günü gelir. Bir paşa çıkar askerin karşısına, kendilerine padişahın fermanı gereği bundan sonra siperlikli şapka giyileceğini söyler. Aslında paşa da, yanındaki subaylar da sahte üniformalar giydirilmiş İttihat ve Terakki yöneticileridir. Bahaaddin Şakir, Mithat Şükrü (Bleda) ve Ömer Naci beylerdir bunlar. Bir yandan dinî telkinle şişirilen askere, gavur işi şapka giydirmek; senaryo askeri sokağa dökmek üzerine kuruludur. Artık asker kabına sığmaz haldedir.

Nitekim Mustafa Turan’ın da içinde yer aldığı 7. Alay bandosu “Ey gaziler, yol göründü yine garip serime” marşını çalarak Dolmabahçe yolundan Meclis’in bulunduğu Ayasofya’ya doğru yürüyüşe geçer. Araya karışan tahrikçiler tabancalarını çıkarıp havaya ateş etmeye başlarlar. Askerlere “Ne duruyorsunuz, sizler de ateş etsenize!” diye bağırırlar. Mavzerler havaya dikilir, ateş başlar, isyanın fitili tutuşmuştur.

İnsan seli Galata Köprüsü’nü kaplar önce, sonra Ayasofya’ya kadar uzanır. Beyaz sarıklı softalar askerin yolunu keserek “Müslümanlık elden gidiyor, şapka giydireceklermiş, Şeriat isteriz” şeklinde bağrışırlar. Bu arada Meclis civarında silahlar patlar. Hüseyin Cahit (Yalçın) zannettikleri Şekip Arslan adlı Lazkiye milletvekili yanlışlıkla öldürülür. İsyancıları yatıştırmak isteyen Adalet Bakanı Nazım Paşa pencereden nasihat vermek isterken vurulur. Yine yanlışlıkla: Vuranlar onu Meclis Başkanı Ahmet Rıza zannetmişlerdir! Fırsatçılar ise “Şûra-yı Ümmet” ve “Tanin” gazetelerinin matbaalarını tahrip ederler.

Deniz kuvvetleri de karışmıştır. Ali Kabuli Bey adlı Asar-ı Tevfik zırhlısı süvarisi sarayı bombalayacağı gerekçesiyle yaka paça Yıldız Sarayı’na getirilip Abdülhamid’in karşısına çıkarılır. O da Mabeyn penceresinden Bahriye Nezareti’ne götürülüp sorgulanmasını ister ve içeri girer. Bu sırada Ali Kabuli linç edilir.

31 Mart senaryosu başarıyla yürürlüğe konulmuş, başkent İstanbul tam anlamıyla kaosun içine yuvarlanmıştır.

23 Nisan günü Abdülhamid son cuma selamlığına çıkmadan önce subayları huzuruna davet eder. Onlara son bir konuşma yapar. Hareket ordusunun İstanbul’a girmek üzere olduğunu, kesinlikle çatışmaya girilmemesini tembihler ve şöyle devam eder:

“31 Mart günü okunan ferman benim değildir, bu hadise bazı düşmanlar tarafından tertiplenmiştir. Sizleri aldatmışlar, kötü emelleri için teşvik ve tahrik etmişler. Asker evlatlarım bunlara kesinlikle inanmasınlar. Kışlalarında sakin olsunlar, silah kullanmasınlar.”

O gün Abdülhamid 33 yıl sonra en sessiz cuma selamlığına çıkar. Askere resmi geçit yaptırmaz. Sessiz sedasız namazını kılar ve saraya döner.

Kışlaya döndüklerinde bir sürpriz karşılar askerleri. Avcı taburu subayları sırra kadem basmışlardır. Bir tek Albay İsmail Hakkı kalmıştır başlarında; o da askere sıkı sıkıya tembihler tahrike kapılmamalarını. Ancak 23 Nisan gecesi avcılar gizlice cephaneliğin kilitlerini kırarak silahları koğuşlarına taşırlar. Ertesi gün Hareket Ordusu şehre girmiş ve elinde cephane bulunan Avcı Taburları ile kıyasıya bir çarpışma başlamıştır. Taşkışla topa tutulmuş, kimi katları yıkılmıştır.

Binbaşı Enver Paşa görünür kapıda. Yanında Bulgar eşkıyası Sandinski vardır. Albay İsmail Hakkı, astı olan Enver Bey tarafından Bulgar eşkıyaları huzurunda tokatlanır. Albay da yüzüne tükürür Enver’in. Düşmanların yanında bir Türk askerine yaptığı bu hakareti “Seni utanmaz alçak” diye iade eder. Tabii sonu kurşuna dizilerek katledilmek olur bu şerefli askerin.

Ardından Sandinski’ye döner Enver ve ‘Hak etmedi mi?’ diye sorar. Ardından suçlu olduğuna kanaat getirdiği askerleri teker teker süngületerek öldürtür. Enver Paşa’yı kahraman ilan edenler bu sahneleri iyi okusunlar!

Ardından Yıldız Sarayı yağması başlar. Yine de cemiyeti rahata erdirecek hazineyi bulamamışlardır. Haremağası Cevher Ağa yerini bir türlü söylemez gizli hazinenin. İşkencelere rağmen konuşmaz. Sonunda darağacını boylar. İkinci Musahip Nadir Ağa hazinenin yerini söylemek zorunda kalır.

Sonrasını biliyorsunuz zaten. Abdülhamid’siz yüz yıl.

Ancak biri iki kısık sesli hatıra takılır hafızamıza.

Abdülhamid’in gizli hazinesi diye bulduklarının bir kısmı, belki 30 yıldır dokunulmamış, dokunulmadığı demir raflara değen kısımlarının pas tutmasından anlaşılan atlas altın keseleridir. Sultan 93 Harbi’nde parasızlığın devletin elini ayağını nasıl bukağıladığını bizzat yaşadığı için ilk fırsatta yer altında gizli bir kasa yaptırıp ileride bir savaşta lazım olur diye altınları depolatmış ve en sıkışık zamanlarda dahi kullanılmasına müsaade etmemişti.

Bir de Ümraniye’de bir cami vardır, geçerken bakın, üstünde Abdülhamid’in tuğrasını göreceksinizdir. Halen 5 vakit ezan okunan bu cami kimin midir? İttihatçıların astıkları Habeşistanlı Cevher Ağa’nın. Oysa Enver’inden Talat’ına kadar İttihatçıların ‘Panteonu’ olarak tasarlanan Şişli’deki Hürriyet-i Ebediye tepesinin, hava iyiyse pazar günleri mangalcılar dışında uğrayanı yok gibidir. Hem bu tepenin yanı başına dev bir Adalet Sarayı inşa edilmekte oluşunda bir ima arayalım mı? Yargılama yeniden mi başlayacaktır yoksa?

(Mustafa Armağan, Zaman, Nisan 2009)

Atatürk’ü Döven Hafız Hoca Kimdi?

İnternetin bir kötülüğü de, uydur kaydır bilgilerin kendisine kolayca müşteri bulabiliyor olması. Biri bir taş atıyor internetin kuyusuna, kırk akıllı çıkarabilirsen çıkar artık. İşte sizin posta kutunuza da gelmiş olması muhtemel o ‘müthiş bilgi’:

Güya Yavuz Sultan Selim Ridaniye seferine giderken yaptırdığı çeşmeyi dönüşte harap vaziyette bulmuş; bunun üzerine de aşağıdaki mısraları kendisi kaleme aldırarak çeşmenin üzerine yazdırmış. Şiirin anlamı 1999′da Hasan Pulur’un bir yazısında dile getirilince çeşmenin üstündeki kitabe silinmiş! Çeşmenin kitabesinde şu yazılıymış:

Kürde fırsat verme Ya Rab dehre sultan olmasın
Ayağını çarık sıksın karnı bile doymasın
Vur sopayı al haracı asla iflah olmasın
Ol bu çeşmeden gavur içsin, Rum içsin Kürde nasip olmasın.

Bunu okuyup sersemlemiş olan okurlarım soruyor: Acaba bu bilgi doğru mu?

Bunun gibi konularda atalarımız ‘Tut kelin perçeminden’ diye şık bir kelam etmişler. Neresinden tutalım?

1) Bu çeşme neredeymiş? Bir resmi, kazınmış da olsa kitabesini gösterin. Rivayetle, -mış, -miş ile tarih olmaz. Yerini söylesinler, gidip kendim göreyim.

2) Sözü edilen en basit vezin ve kafiye bilgisinden yoksun birinin söylediği açık olan manzume, şiirimizin atılım devri olan Yavuz devrine ait olamaz. Kelimeleri, bozuk vezni, külhanbeyi üslubu ile ise Yavuz’a hiç ait olamaz, zira onun Osmanlı padişahlarının en âlimi, üstelik Kürtlere en yakın davranan padişahlardan olduğunu biliyoruz.

3) Yavuz hiç Türkçe şiir yazmamıştır, divanı Farsçadır. Ona atfedilen “Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân / Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek” diye başlayan ünlü kıtası dahil olmak üzere bazı Türkçe parçalar Nesrî gibi başka şairlere aittir.

Sanırım soruyu bana değil de, bu soruyu ortaya atanlara sormalısınız. Önce böyle bir çeşmenin varlığını ispat etsinler, görelim, ondan sonra konuşalım. Olmaz mı?

Üstelik ben ‘Milliyet’in internet arşivinde aradım, taradım, Hasan Pulur’un 1999′da böyle bir yazısına rastlayamadım. Kaynak olarak zikredilen Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde de böyle bir hikâye yok.

Kazınmış da olsa kitabe yok, bir fotoğrafı yok, kaynak diye verdikleri Evliya Çelebi’de yok, Yavuz’un Türkçe şiiri yok, o yok, bu yok ama ortada koskocaman bir yalan fırıl fırıl dolanıyor. Ve mine’l-garaib.

Can Dündar’ın kandırmacası

Söz aldatmacalardan açılmışken “Mustafa” filmindeki bir kandırmacaya da dikkatinizi çekmek istiyorum. Can Dündar Atatürk’ün Sivil (Mülkî) Rüşdiye’de kendisini döverek kanlar içinde bırakan Kaymak Hafız adlı hocası yüzünden din adamlarına düşman kesildiğini ve daha sonra yaptığı inkılapların psikanalitik temelinin bu olay olduğunu bir masal tadında anlatıyordu filmde.

Ancak ciddi bir yanıltmaca, hatta bubi tuzağı gizlidir burada. Doğrusu şudur:

Kaymak Hafız adlı hoca, belki Hafız olabilir ama asla bir din adamı değildi. Ya neydi? Matematik hocasıydı.

Nitekim Falih Rıfkı Atay’a bakarsak, bir gün aynı zamanda okulun müdür yardımcılığı görevini yürüten Kaymak Hafız adlı matematik hocası, bir arkadaşıyla kavga eden Mustafa’ya “kanlar içinde bırakıncaya kadar” dayak atar. O da bu dayağı bir türlü şerefine yediremediği için okulu terk eder ve Askerî Rüşdiye imtihanlarına girer.

Bir matematik hocası, üstelik de kavga ettiği için bir çocuğu dövüyor ama sözde belgeselimiz, sırf isminde ‘Hafız’ kelimesi geçti diye, Atatürk’ün o dayak yüzünden din adamlarına diş bilemeye başladığını ima ediyor.

İşte tarih böyle tahrif ediliyor.

NTV Tarih’in çarpıtması

“NTV Tarih” dergisinde yer yer faydalı yazılar çıkmasına rağmen bazen geniş kitlelere okutacağım diye konuları sulandırıyor. Nitekim kasım sayısında “Filistin’i Haydarpaşa’daki esrarengiz patlamada kaybetmiştik” başlıklı yazım Derya Tulga tarafından aynı üslûpla cıvıklaştırılmış.

Ben Haydarpaşa Garı’na yığılan silah ve mühimmatın Filistin cephesine gönderileceği sırada Fransız ajanlar tarafından havaya uçurulduğunu yazmıştım ya, magazinci yazar yanıldığımı ve o cephanenin aslında Bağdat’a gönderileceğini iddia ediyor. Neye dayanarak peki? Sadece kendi deyişiyle ‘tahminleri’ne.

Almanlar ve Enver Paşa’nın Bağdat’ı geri alma tasavvurları vardı elbette. Yıldırım Orduları Grubu bunun için kurulmuştu. Ancak temmuz-ağustosta İngilizler cepheyi Filistin’e kaydırınca öncelik oraya verilecek, Bağdat’a hücumdan vazgeçilecekti. Eylülden itibaren savaşın kilitlendiği cephe Filistin olacak ve Bağdat’ta silah bile patlamayacaktır. Bunun komplo teorisiyle bir alakası yok. Burada dayandığım birinci el kaynağı zikrediyorum: O sırada Haydarpaşa Garı’nda görevli olan subay A. Baha Özler, hatıralarını Yıllarboyu Tarih dergisinde yayımlamıştı (Sayı: 10, Ekim 1980, s. 9-12). Ayrıca Paul de Sailly adlı bir Fransız casusunun hatıratından aktarılan bilgiler için bkz. Tarih Coğrafya Dünyası, Sayı: 2, 1 Mayıs 1959, s.115-116.

Şahsen akıl cebimden hiç eksik etmediğim soru şudur: Yakaladığım ipuçlarını tarih adına bir kazanca dönüştürebilir miyim? Bir tarih dergisinden bu çabaya alkış beklemesem de, saygı duyulmasını beklemek hakkımdır diye düşünüyorum.

(Mustafa Armağan, Aralık 2009)

Evvel Zaman İçinde Halifelik Vardı

1-2 Kasım 1922 gecesi saat 3.00’te, gök gürültüsünü andıran alkışlar arasında Saltanat’ın kaldırılmasını sağlayan iki maddelik kanunun 1. maddesinde, Misak-ı Milli sınırları içinde TBMM Hükümeti’nden başka hükümet tanınmayacağı kesin bir dille belirtilirken, 2. maddesinde “Türkiye Devleti, Hilafet Makamı’nın dayanağıdır” denmişti. Çünkü henüz dinî hassasiyetleri kullanmaya ihtiyaç vardı. Nitekim geçtiğimiz günlerde CHP Mersin Kadın Kolları üyesi bir grup modern hanımın çarşaf yırtarak kutladığı Hilafetin İlgası ancak 16 ay sonra gerçekleşti. Gelin bu 16 ayın hikâyesine birlikte bakalım.

Eskisi gitti, yenisini seçelim

Ankara’nın İstanbul’daki adamı Refet (Bele) Paşa, Vahdettin’in maiyetindeki dokuz kişiyle birlikte 17 Kasım 1922 sabahı saat 6.00’da iki İngiliz Kızılhaç ambulansı ile önce Tophane rıhtımına, oradan da İngilizlerin HMS Malaya gemisine bindiğini haber verdiğinde, Ankara rahat bir nefes almış olmalı. Çünkü Meclis, Saltanat’ı ilga ederken Vahdettin’in Halifeliği İslami usullere uygun bir fetva ile sonlandırılmış değildi. Vahdettin o günlerde henüz hainlikle suçlanıyor da değildi. Bu durumda devlette iki başlılık kaçınılmaz olduğu için Vahdettin’in ülke dışına kaçması, Ankara’nın işini büyük ölçüde kolaylaştırmıştı. Yine aynı gerekçe ile yeni bir Halife seçmek gerekiyordu.

18 kasımdaki oturumda, seçilecek Halife’ye biât edilip edilmeyeceği, Halife’nin Ankara’da mı yoksa Bursa’da mı ikâmet etmesi gerektiği gibi konulardaki ateşli tartışmalar yapıldıktan sonra ertesi gün yeni Halife’nin seçimi yapıldı. Seçime katılan 162 mebustan 148’i Hükümetin adayı olan Sultan Abdülaziz’in oğlu Abdülmecit Efendi’ye oy verirken, dokuz milletvekili çekimser kalmış, diğer beş oy II. Abdülhamid’in şehzadelerinden Selim ve Abdürrahim efendilere gitmişti.

Abdülmecit Efendi, devlet görevleri yanında, ressamlığı ve sanatsal olaylara verdiği maddi, manevi destekle tanınıyordu. Saray Ressamı Fausto Zonaro ve Sanayi-i Nefise Mektebi hocası Salvatore Valeri gibi önemli isimlerden resim dersi alan Abdülmecit Efendi, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin gazete çıkarma girişimlerine, Galatasaray Sergilerine, Şişli Atölyesi’ne, Viyana Sergisi’ne ve ünlü ressam Avni Lifij’in Paris’te burslu olarak okutulması gibi konulara destek olmuş, altı dil bilen aydın bir kişiydi.

Abdülmecit Efendi

Ankara’nın şartları

TBMM’nin kararını Abdülmecit Efendi’ye tebliğ etmek üzere Müfid Efendi başkanlığında kura ile seçilmiş 15 kişilik heyet İstanbul’a gönderildi. Ankara törenin sade olmasını istiyordu ancak Abdülmecit’in bazı istekleri vardı. Mustafa Kemal bunlar arasında özellikle Abdülmecit’in Fatih kıyafetine bürünmek istemesini alaylı bir gülme ile karşılayacaktı. Refet Paşa’ya bir telgraf çekilerek, Vahdettin’in “Halife-i Müslümin” unvanıyla birlikte “Hadim’ül Haremeyn” unvanını da kullanabileceği, ancak Fatih kıyafeti ya da askerî üniformayı kesinlikle giyemeyeceği, kıyafetinin “İstanbulin” (pantolon ve ceketten oluşan sade bir kıyafet türü) olacağı kesin bir dille belirtildi. Ancak Abdülmecit biât töreni sırasında tahtının Hümayun’un Topkapı Sarayı’nın Akağalar Kapısı önüne konulmasını, Kılıç Alayı ve muayede denilen el öpme töreninin yapılmasını, ardından Eyüp Sultan’a gidilmesini istiyordu. Anlaşılan eski altın günleri canlandırmayı hayal ediyordu.

Halifelik töreni

24 kasım cuma günü önce Topkapı Sarayı’nda Kutsal Emanetler bölümüne giden Meclis Heyeti, Vahdettin’in gidişinden sonra hiçbir şeyin eksik olmadığına dair mazbatayı aldıktan sonra Bağdat Kasrı’na gitti. Burada Müfid Efendi bir konuşma yapıp kırmızı bir atlas kese içinde seçim mazbatasını yeni Halife’ye verdi. Kutsal Emanetler Dairesi’nin anahtarı Abdülmecit Efendi’ye teslim edildikten sonra hep beraber Hırka-i Şerîf’in ziyaret edilmesiyle Bîat Merasimi tamamlandı.

Ancak hutbenin İstanbul’dan önce Ankara’daki Hacı Bayram Veli Camii’nde ve Meclis’in bir temsilcisi tarafından okunması, İstanbul’da, Cuma namazı için gidilen Fâtih Camii’nde hutbeyi Halife Hazretleri’nin değil (‘Hazretleri’ unvanına TBMM karar vermişti), heyet başkanı Müfid Efendi’nin okuması ve cami avlusunda İstiklal Marşı’nın çalınması gibi iktidarın tam olarak Ankara’ya devrini gösteren sembolik olaylar vardı.

Halifeli Cumhuriyet

İlk rahatsızlık, Abdülmecit Efendi’nin biât törenini takiben, teşekkür telgrafını TBMM Başkanlığı yerine “Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine” diye çekmesi; imzasını da “Halifeyi Resullullah Hadimü’l-Haremeyni’ş-şerifeyn Abdülmecit bin Abdülaziz Han” diye yasaklanmış terimlerle atmasıyla yaşandı. Abdülmecit Efendi’nin sakallarını tam boy uzatıp, bütün nişanlarını takıp sağda solda gezmeye başlamasının ardından Hilafet konusundaki olumlu görüşleri gayet iyi bilinen Refet Paşa’nın Abdülmecit Efendi’ye süslenip püslenmiş Konya adlı beyaz bir at hediye etmesi epey can sıkmıştı ki Abdülmecit Efendi Eyüp Camii’ndeki Cuma namazlarından birine Halifelik nişanları ile katılınca Ankara‘da alarm zilleri çalmaya başladı.

Mustafa Kemal, İstanbullu gazetecilere 17-18 Ocak 1923’te İzmit Kasrı’nda verdiği mülakatta Halifelikle ilgili planlarının ipuçlarını vermişti ama mayıs ayında Halife Abdülmecit Efendi, yaveri Edip Bey’i Ankara’ya yollayıp, Halifeliğin İslam dünyasında tanınması için, İslam ülkelerinden heyetler davet edilmesini isteyecek kadar hayal âleminde yaşıyordu. Yine de 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde Halifelik Makamı’na dokunulmaya cesaret edilmedi. İrili ufaklı pek çok olaydan sonra basında ve Meclis’te Halifeliğin mi Meclis’in mi daha üstün olduğu tartışmalarına Hint Müslümanlarının dahil olmasıyla ortam iyice gerilmişti ki 22 Ocak 1924’te Mustafa Kemal’in Başbakan İsmet Paşa’dan aldığı şifreli telgraf sonun başlangıcı oldu. Telgrafta İsmet Paşa, Halife Efendi’nin bazı isteklerinden bahsediyordu. Bunlar arasında en önemli olanı Halifenin bütçesinin arttırılmasıydı. Bu talep Mustafa Kemal’in canını çok sıktı çünkü yeni oluşturulan Cumhurbaşkanlığı makamı için 247.320 lira ayrılırken, Halifelik Makamı için bir önceki yılla aynı miktar yani 331.695 lira tahsis edilmişti. Yani Halifelik Cumhurbaşkanlığı’ndan daha mı önemli bir kurumdu?

Halife’nin yabancı siyasi konukları kabul etmek için izni istemesi ise Mustafa Kemal’in Halife yanlılarına nihai darbeyi vurması için altın tepside sunulmuş bir fırsat gibiydi. Mustafa Kemal ani bir kararla aynı gün İsmet Paşa’ya cevabi telgrafını yazdı. Telgrafta Halife’nin gerek kendisi gerekse makamı ile ilgili olumsuz gösterilere yol açtığını belirtip yaşam tarzını, Cuma Alaylarını, tantanalı gezintilerini eleştiriyordu. Devamında Hilafet Makamı’nın ancak tarihsel bir anı olduğunu hatırlatarak Halife’nin bu tür siyasi ilişkiler kurmak istemesinin Cumhuriyet’e saldırı olduğunu söylüyordu. Telgraf, kendisine ayrılan ödeneğin yaşamını sürdürmesi için verildiği, debdebe için olmadığının hatırlatılmasıyla bitiyordu.

Paşaların rızası

Ama nihai karar, 15-20 Şubat 1924 günleri İzmir’de yapılan Harp Oyunları sırasında alındı. Manevraların amacı Mussolini Yunanlılarla ittifak ederek Türkiye’ye saldırırsa Türk ordusunun başarılı olup olamayacağını anlamaktı ancak biraraya gelen devlet büyükleri bu arada Halifelik meselesini de görüştüler. Paşaların tavrı olumlu olmalıydı ki Mustafa Kemal aynı günlerde bir Fransız dergisine verdiği bir demeçte şöyle dedi: “Tarihimizin en mutlu dönemi hükümdarlarımızın Halife olmadıkları zamandır. Ne Acemler, ne Afganlılar, ne Afrika Müslümanları İstanbul Halifesi’ni asla tanımadılar. Bütün İslam milletleri üzerinde yüce ruhani görevini yerine getiren tek Halife fikri gerçekten değil, kitaplardan çıkmış bir fikirdir. Halife hiçbir zaman Roma’daki Papa’nın Katolikler üzerindeki kuvvet ve iktidarını gösterememiştir. Biz Halife’yi eski ve saygıdeğer bir geleneğe saygı duyarak yerinde bıraktık. Halife’ye saygımız vardır.” Ama bu saygı ifadeleri kâğıtta kaldı çünkü 27 şubatta İsmet Paşa Türkiye’nin dış temsilciliklerine Hilafet’in kaldırılacağını ve Hanedan’ın sürgüne gönderileceğini şifreli telgrafla bildirdi.

Sarıklıların teklifi

Halifeliğin kaldırılması için 1 Mart 1924’te başlayacak bütçe görüşmeleri seçilmişti. 3 marttaki son oturumda bütçenin lehte ve aleyhte görüşlerin dinlenmesine geçildiğinde Urfa Milletvekili Şeyh Saffet (Yetkin) Efendi ve 53 arkadaşı tarafından verilen bir önerge ile Halifeliğin hem ülke içinde, hem de dış ilişkilerde iki başlılık yarattığı, Hanedanın yüzyıllardır bir felaket olduğu ve Türk milletinin yıkımına sebep olduğu, Halifeliğin bu açıdan Türkiye’nin bekası açısından yeni tehlikelere gebe olduğu söylendi ve ilgası istendi.

Teklifin Meclis’in ‘sarıklı’ milletvekilleri tarafından yapılması tepkileri azaltmış olmalı çünkü zabıtların incelenmesinden anlaşıldığı kadarıyla bu önemli konunun görüşülmesi sadece 3,5 saat sürmüştü. Konunun müzakeresi boyunca 34 milletvekili söz almış ama bunların 19’u sadece hatiplere laf atmak suretiyle müdahale etmiş, üçü birkaç cümlelik konuşmalar yapmıştı. Geri kalan 12 mebus ise değişik uzunluklarda konuşmuşlardı. Sadece iki üye Halifeliği savunma cesareti bulmuştu. Bunlardan İkinci Meclis’in tek bağımsız üyesi Gümüşhane Mebusu Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey “Hilafet ittihat-ı İlâma İslâm dünyasının birleşmesine imkân tanıyacak önemli bir vesiledir. Bendeniz ittihat-ı İslâm taraftarıyım Hilafetin ilgasını kabul ederek bugünkü vaziyet dahilinde bu müthiş kuvveti düşmanların veyahut diğer hükümetlerin kucağına atmayalım.  Bana öyle geliyor ki, bunun zamanı henüz gelmemiştir. Dokuz umde ile halka bunu ilan etmiştik” demeye cesaret etmiş ancak salondan yükselen itiraz sesleri arasında sesi kaybolmuştu. Kastamonu mebusu Dadaylı Miralay Halid (Akmansü) Bey “Kurtuluş Savaşı’nda ‘Halifelik Makamı’nı bütün vatanla birlikte kurtaracağız’ dedik. Halk, Halifelik Makamı olmadan Cuma namazını kılamayacağı inancındadır” dedi ama atmosfer öylesine ateşliydi ki sesini bile duyuramadı. TBMM Gizli Celse Zabıtlarına göre bu konuşmaları İzmir Mebusu ve Adalet Bakanı Seyyid Bey’in “İslam tarihinde önemli bir başarıya imza atmak üzereyiz” diye başlayan uzun ‘ilmi’ konuşması izledi. Mete Tunçay’a göre Seyyid Bey’in konuşması zabıtlara daha sonradan monte edilmiş olmalıdır çünkü bu konuşma 2 Mart 1924 günlü CHF Grup Toplantısı Tutanakları’nda da vardı.

Konuşmanın ardından oylamaya geçildi ve Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılması Hakkındaki (431 Sayılı) Kanun, oturuma katılan 158 üyenin 157’sinin oyuyla kabul edildi. (Halifelik lehine konuşanlardan Miralay Halid Bey, yine de Hilafetin ilgasında bir mahsur görmediğini söyleyerek lehte oy vermişti.) Aynı oturumda Cumhuriyet tarihi boyunca önemli sonuçlar doğuracak olan Şer’iye ve Evkaf ve Erkânı Harbiye-i Umumiye Vekâleti’nin İlgasına Dair Kanun ile Tevhid-i Tedrisat Kanunu da kabul edilmişti.

Abdülmecit Efendi’nin tepkisi

Kararı Abdülmecit Efendi’ye bildirme işi İstanbul Valisi Haydar Bey ve Polis Müdürü Saadettin Bey’e düştü. İddialara göre Abdülmecit Efendi, ilk anda karara inanmak istememiş ve heyeti saraydan kovmaya kalkışmıştı. Sarayın çevresinin sarıldığını ve telefon bağlantısının kesildiğini anlayınca sakinleşmişti. Halife ve ailesi halkın galeyana gelmesini önlemek için ertesi sabah, saat 5.00’te gizlice Çatalca istasyonuna götürüldüler. Burada bir süre Rumeli Demiryolları Şirketi’nin Yahudi kökenli amiri tarafından ağırlandıktan sonra Simplon Ekspresi’ne (eski Şark Ekspresi) bindirildiler.

431 Sayılı Kanun’a göre sürgüne gidecek olan Osmanlıların sayısı 155’ti. O tarihte ülkede, 36’sı erkek, 48’i kadın ve 60’ı çocuk olmak üzere 144 hanedan mensubu bulunuyordu. Bunlardan 140’ı 15 mart akşamına kadar ülkeyi terk etti. Mart ayının sonuna gelindiğinde Türkiye sınırları içinde Osmanlı Hanedanı’na dahil bir kişi bile kalmadı.

Abdülmecit Efendi’nin istasyona gitmek üzere otomobile binerken “Mademki milletin ve memleketin saadet ve selameti için çalışıyorsunuz. Allah muvaffak etsin” derken, trende kendisine ulaşmayı başaran gazetecilere ise “Bütün düşüncem, milletin kararı karşısında uymaktır. Millete duacıyım. Şimdilik İsviçre’ye gidiyoruz. Yabancı ihtiraslara alet olmayacağım” demişti. Ancak sürgünün ilk durağı Montrö’de bir bildiri yayımlayarak Ankara Hükümeti’ni ‘ladini’ (dinsiz, din dışı) olmakla suçladı ve İslam dünyasını Hilafet konusunda karar almaya çağırdı. Ama Ankara’nın İsviçre’ye baskısı üzerine bir daha böyle konuşmalar yapmadığı gibi İslam dünyasından da yardım göremedi. O tarihten itibaren pek çok kişi Halifeliğini ilan etti ama Halifelik bir daha eskisi gibi olmadı.

Abdülmecid, kızı ve torunuyla Paris’te

İngiliz komplosu mu

Bazıları Halifelik ile ilgili sıkıntıların çoğu biçimsel konularda iken ve Musul meselesi ortada dururken, İngiltere’ye tek baskı yapma aracı olan Hilafetin kaldırılmasını İngilizlerin baskısına bağlarlar. Örneğin Rauf Bey’e göre, Lozan’a giden Türk Heyeti’ndeki Hahambaşı Naum Efendi’nin etkilediği İngiltere temsilcisi Lord Curzon, İsmet Paşa’ya baskı yapmıştır. Rauf Bey, İngilizlerin daha Said Halim Paşa’nın sadrazamlığı döneminden (Haziran 1913-Şubat 1917) beri Halifeliği para ile satın almaya çalıştıklarına inanır. Kazım Karabekir, 1933’te Emekli Kurmay Albay Halit Akmansü’ye benzer bir açıklama yapacaktır. Ancak Lozan Heyeti’ndeki Rıza Nur, hatıratında Naum Efendi hakkında ırkçılığa varan yorumlar yaptığı halde böyle bir iddiada bulunmaz.

Nitekim İngilizler Halifeliğin kaldırıldığını duyduklarında büyük bir şok yaşamışlardır. İngiliz Dışişleri belgelerini inceleme fırsatını bulan Ömer Kürkçüoğlu’na göre, İngiltere’nin Musul’daki bir görevlisi Türklere tek Halifelik bağı ile bağlı olan Kürtlerin durumunu düşününce bu olayın “Türklerin kendi bindikleri dalı kesmelerinin İngiltere için inanılmayacak kadar mükemmel olduğunu” söylemiştir. Kürkçüoğlu Hilafetin kaldırılmasının, “İslam Türklerle Kürtler arasındaki tek bağdı. Türkler şimdi bunu kopardığına göre Kürtler de kendi geleceklerini düşünmek zorundadırlar” diyen Şeyh Said’in 1925’teki ayaklanmasında rol oynadığına inanır.

Mete Tunçay’a göre ise Halifeliğin kaldırılması demokratikleşmeden çok laikleşmeye önem veren Mustafa Kemal tipi Jakoben modernleşme projesi açısından gayet anlamlıdır. Sadece zamanı tartışmaya açıktır. Gerçekten de olayların gidişatı Mustafa Kemal’in Halifeliğe karşı mücadeleyi siyasi rakiplerini tasfiye ederken uygun bir zemin olarak gördüğünü ve bu olayı, gücünü herkese ispat için kullandığını gösterir. Nitekim bu tarihten itibaren atılan bütün adımlar, rejimin otoriter niteliğini ve Mustafa Kemal’in tek adamlığını daha da pekiştirecektir.

(Ayşe Hür, 07-03-2010)

National Geographic’de Harf İnkılabı

2 Aralık 1928: Bir ay evvel yapılan “harf inkılâbı” hızla yaygınlaştırıldı; bugün itibariyle de, bütün gazete yazıları ve sokak isimlerinin Latin harfleriyle yazılması mecburiyeti getirildi.

Harf inkılâbının birden yapılması ve uygulamasının da çok sert biçimde sürdürülmesi, tamiri ve telâfisi imkânsız zararlara yol açtı. Milletin yüzde 99′u bir günde cahil bir duruma düşürüldü. Bütün ömrünü okumayla, ilim tahsili ile geçirenler, bir gün içinde “hiçbir işe yaramaz” hale getirildi. Zira, öyle bir inkılâp yapıldı ki, bununla sadece yeni harflerin okunması mecburiyeti getirilmedi; aynı zamanda, eski harflerin (yani İslâm harflerine dayalı Osmanlıcanın) de kesinkes yasaklanması cihetine gidildi. Kısacası, eskiye ait ne varsa tarih mezarlığına gömülmeye çalışıldı. Böylece 80 yaşındaki bir âlim, 8 yaşındaki çoğun bile gerisine düşürülmüş oldu.

Harf devrimi günlerinde “orta yolu” bulma arayışları çerçevesinde yapılan “Yeniyi mecbur edelim; ama, hiç olmazsa eskiyi yasaklamayalım” teklifleri dahi en sert şekilde yüzgeri edildi. İslâm yazısına “Arap yazısı” damgası vurulurken, Latin yazısı da hiçbir alâkası olmadığı halde “Türk harfleri” diye söylenmeye çalışıldı.

Oysa, Türk harfleri olsa olsa Göktürkler’in de kullanmış olduğu “Uygur harfleri” olabilirdi. Ki, Türkler İslâmiyeti kabul ettikten sonra bile, bu Uygur yazısını uzun süre kullanmışlar ve hiçbir şekilde “yasak” engeliyle karşılaşmamışlardır. Uygurcanın terki, zamanla ve fıtrî bir seyir içinde olmuştur. Türklerin İslâm harflerine dayalı geliştirmiş oldukları Osmanlıca’yı ise, kelimenin tam anlamıyla bir “medeniyet lisanı” haline getirmişlerdir. Zaman içinde gelişen bu Osmanlıca lisanında kullanılan harf sayısı 36′ya varmıştı. Bu, Türkçe’nin gerek telaffuz (fonetik) ve gerekse şekil itibariyle zirveye ulaştığı, mükemmeli yakaladığı anlamına geliyordu. Şimdi kullanılan ve 28 harfle sınırlandırılan Latin alfabesi ise, Türkçe’nin söz ve yazı dilindeki incelik gerektiren ihtiyacını karşılamaktan çok uzaktır.

Halk nasıl bir gecede cahilleşti?

1 Kasım 1928 tarihinden bu yana her yıl 1-7 Kasım tarihleri arası Türk Harf Devrimi Haftası olarak biliniyor. 1 Kasım 1928′de Latin esasından alınan harfler, Türk dilinin özelliklerini belirten işaretlere de yer vererek “Türk harfleri” adıyla 1353 Sayılı Kanunla kabul edildi. Yazı dilinde kullanılan Arap harflerinin yerine Türk harflerinin alınmasını ifade eden Harf Devrimi yapıldı. Devrimin arkasındaki zihniyet Arap harflerinin Türk diline hiç bir zaman uymadığı görüşündeydi. Yine bu zihniyettekilerin görüşlerine göre Türkçe, Arap harfleri ile kolay yazılıp okunamıyordu. Devrimin sahipleri Harf İnkîlabının hedefini, “okuyup yazmayı kolaylaştırmak ve yaymak, modern öğretim ve eğitimin gerçekleşmesini sağlamak” olarak belirlemişti. Gelin görün ki, koca bir milleti bir gecede cahilleştirmek, tarihini ve kökenini unutturmak ve millet şuurunu onlarca yıl geriye götürmek gibi onulması güç zararlara sebep olduklarını göremeyeceklerdi.

Harf İnkılabının ilk adımı, 20 Mayıs 1928′de 1288 sayılı kanunla, Arap rakamlarının kullanılmasına son verilerek, uluslararası rakamların kabulü ile başlamıştı. M. Kemal, 9 Ağustos 1928 gecesi İstanbul’da Sarayburnu Parkı’nda düzenlenmiş bir şenlik sırasında, Harf Devrimini halka duyurmuştur. M. Kemal bu konuşmasında şu ifadeleri kullanmıştır: “Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli, zengin lisanımız (dilimiz) yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz. Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle behemehal pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlaşacağız ki, Milletimizin yazısıyla kafasıyla bütün medeniyet aleminin yanında olduğunu gösterecektir. Vatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Bütün millete, kadına, erkeğe, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz”

1 Kasım 1928′de Latin alfabesine dayalı yeni Türk Alfabesinin kabulünden sonra, 24 Kasım 1928′de yayımlanan Millet Mektepleri Talimatnamesi gereğince, yurdun her köşesinde Millet Mektepleri açılmış, halka yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir. M. Kemal bu çalışmalara “Millet Mektepleri Başöğretmeni” sıfatıyla katılmıştır.

Böylesine büyük bir inkılab yaşanırken, Avrupa’nın buna verdiği reaksiyon da oldukça ilginçti. Ta o günlerde bu güne kadar batı dünyasının en prestijli dergilerinden biri olagelen National Geographic de bu devrimi İstanbul’a yolladığı bir muhabiriyle okuyucularına detaylarıyla aktarmaktaydı. National Geographic’in Ocak 1929 tarihli sayısında kapaktan bir başlıkla duyurulan haberin başlığı: “Türkiye okula gidiyor” (Turkey Goes to School) şeklindeydi.

İstanbul’da o günlerde çekilmiş 17 adet tarihi fotoğrafla süslenen yazıyı Maynard Owen Williams kaleme almıştı. Bu önemli göreve yollanan Maynard Owen Williams, National Geographic’in ilk yurtdışı muhabiri olmak gibi bir özelliğe sahipti. Williams’ın bir diğer özelliği de çok iyi fotoğraf çekebilmesiydi. Yazısını zenginleştiren 17 fotoğrafın sırrı da işte buydu.

Geographic’in Ocak 1929 tarihli sayısında yayınlanan tarihi yazıda, Türkiye’de yaşanan harf inkılabının etkileri yansıtılmaktaydı. Yazının girişinde maksatlı olarak Arapça’nın zorluklarından bahsediliyor ve gerçeği yansıtmayacak şekilde Arapça’da 482 harf kombinasyonu olduğu buna mukabil yeni Türk alfabesinde 29 harf olduğu ifade ediliyordu. Halbuki Arap dili alfabesi 28 harften oluşur. Bu harfleri oluşturan temel şekil sayısı ise 17′dir.

Geographic’te yayınlanan makalede “Arap alfabesi güzel görünüyor, fakat çok zor” deniliyordu. Muhabir buna delil olarak Eyüp Sultan türbesinde yer alan kaligrafi süslemelerini orada bulunan kimsenin okuyamadığını söylüyordu. Halbuki herkes bilir ki, hat sanatı denilen Arap harfleri kaligrafisi tamamen bir süsleme sanatı olup, burada amaç okunabilirlik değil, göze hoş görünmesidir. Ancak muhabir bu türden karmaşık bir hat yazısını kimsenin okuyamamasını “Arapça’nın zorluğuna” bağlayacak kadar maksatlı bir yazı kaleme almıştı. Geographic’te yer alan haberde her yaşta Türkiye vatandaşının sanki okuma yazmayı yeni öğrenen çocuklar gibi her köşe başında kalemi ve kağıdı eline alıp ders çalıştığı yansıtılıyordu. Yine haberde, değişen Türkiye’nin üç simgesi olarak “fes ve başörtüsünden arındırılmış vatandaşlar ve yeni latin harfleri” vurgulanmaktaydı.

(Umut Yavuz)

Fevzi Çakmak’ı Kimler Öldürttü?

1942′de Başbakan Refik Saydam’ın İstanbul’daki evinde ölü bulunması da, Turgut Özal’ın ani ölümü de çok konuşulmuştur. Gelin görün ki, Mareşal Fevzi Çakmak’ın, genel seçimlere sadece bir ay kala vefatı nedense fazla ilgi uyandırmamıştır. Oysa olayların seyrine baktığınızda tuhaf bir ölümdür bu. Tuhaf ve şüpheli.

Refik Saydam

Üstelik eşi Fıtnat Hanım şüpheleri bizzat anlatmış olmasına rağmen iddiaların üzerine gidilmemiştir ki, nereden baksanız ilginçtir.

Nitekim halkın sadece “Mareşal” diye andığı Fevzi Çakmak, siyasete girerken akıbetini adeta sezmiş ve 1947′de düzenlediği basın toplantısında şu çarpıcı açıklamayı yapmıştı:

“CHP propagandacıları beni kastederek “o da, Demokratlar da asılacaktır” diyorlar. Evet. Bu gidişin sonunda ben de, Demokratlar da asılabiliriz. Fakat şuna emin olsunlar ki, asılırsak sadece bu memlekete ve millete hizmet etmek istediğimiz için asılmış olacağız.”

Yoksa bu kahince sözlerden, Tek Parti diktasını yıkmak için Demokratlar ile birlikte bir ölüm yemini ettikleri anlamını mı çıkarmamız gerekiyor? Yorum sizin.

Fevzi Çakmak ve Kemal Atatürk

Öte yandan Fıtnat Hanım’ın üzerinde durduğu noktalar şöyle özetlenebilir:

1949 yazında İstanbul’a dönen Paşa, soğuk almış, zatürre olmasından korkulurken, prostattan yatağa düşmüştü. Ameliyat olması gerekiyordu. Böylece Teşvikiye Sağlık Yurdu’na yatırılır. Tam ameliyattan bir gün önce, o zamana kadar ortalıkta görünmeyen bir doktor çıkar meydana. Adı, Fevzi Taner’dir. (Paşa’nın ‘Günlükler’inden öğrendiğimize göre asker kökenli bir doktordur.) İlk prostat ameliyatını yapmışsa da, başarısız olmuştur. Basında cayır cayır ameliyatın yanlış yapıldığı yazılmakta ve çeşitli şüpheler ibraz edilmektedir.

Mareşal eve geçer. Bülent Ecevit gibi hastanede bozulan sağlığı, evde düzelmeye başlar. Ancak aynı doktor onları yalnız bırakmamaya kararlıdır. Acayip bir teklifte bulunur. Der ki, hastane masrafı çok fazla olacak, paranız yetecek mi? Fıtnat Hanım’ın cevabı gayet nettir: “Gerekirse evimizi satmaya hazırız.”

Ancak bu esrarengiz doktor, yakalarını bırakmak niyetinde değildir. “Hükümet size istediğiniz yerden bir apartman ve bir miktar para vermek istiyor.” deyince kafalar karışır. Bu doktor hangi yetkiyle hükümet adına konuşmaktadır?

Besbelli, CHP hükümeti 1946′da kendi saflarına çekemediği Paşa’ya çengel atmaktadır. CHP, hiç değilse Paşa’ya sahip çıkıyor görünme telaşındadır. Hem bu, hem de bu sıkışık zamanında yapacağı teklife evet dedirtirse, ‘Bakın, Paşa bizim sayemizde apartman sahibi oldu’ diyecek, böylece önünü kesecektir. İktidara karşı muhalefeti tek başına bir parti kadar kudretle yürüten Mareşal’e seçim rüşveti verilmek isteniyordu. Cevap mı? Tabii ki, teklif reddedilmiştir.

Ancak Fıtnat Hanım bu her türlü oyunun döndüğü o seçim atmosferinde Paşa’nın bir suikasta kurban gitmesinden korkmaktadır. Ne ki, esrarengiz doktorun yaptığı tıbbî hatanın düzeltilmesi gerekmektedir. Bu defa ikinci ameliyat için bastırırken görürüz doktoru’. Diğer doktorlar ‘Acelesi yok, yazı bekleyin’ derken, o lapa lapa kar altında yapmak ister ameliyatı. Ancak aile, tanıdığı bütün doktor ve tıp profesörlerini çağırır ve onların gözetiminde yapılan ameliyat gayet başarılı geçer. Plan boşa çıkartılmış gibidir. Şimdilik.

Aile hastaneye Fevzi Paşa’nın kan grubundan 10 şişe kan getirttiği halde, Dr. Fevzi Taner, Ankara’dan bir şişe “plazma” buldurur ve yine hastanede yeni çalışmaya başlayan bir başka doktor ve hemşireyle el birliği yaparak onu Mareşal’in damarlarına vermeyi başarır. Bu arada dost doktorları da her şeyin normal olduğunu söyleyerek gönderir. Plan başarıyla işlemektedir.

Bundan sonrasını Fıtnat Hanım şöyle anlatıyor:

“Ben odaya girdiğimde bir hemşire ile hastabakıcı kan veriyorlardı. Kan verme 10 dakika sürdü. [Ancak] 10 dakika sonra sapasağlam Mareşal gitmiş, yerine başka bir adam gelmişti. [O sırada] Hastanede tek bir doktor bile yoktu.”

Mareşal’in titremeye başlaması üzerine hastane müdürünün evine koşar Fıtnat Hanım. Hastayı gören doktorun, “Gitti Mareşal. Benim haberim olmadan tek bir iğne bile yapılmayacak demedim mi?” diye bağırmaya başladığını söylüyor. Kan verilmesinden sonra ateşi 41′e fırlayan Fevzi Çakmak’a yapılan tam 30 adet iğne de fayda etmeyecek ve son nefesini “Allah, Allah” diye verecekti (Tarih: 10 Nisan 1950, saat: 07.35).

Sonra Ankara’dan cenazenin derhal gömülmesi için baskılar başlamıştır. Fıtnat Hanım vermez kocasının naaşını. Yakında bir ev tutarak oraya taşıtır ve haberi duyar duymaz eve doluşan gençlerle birlikte iki gece başında nöbet bekler. Nihayet Mareşal, ayın 12′sinde İstanbul’un gördüğü en kalabalık cenaze törenlerinden biriyle bir millet büyüğü olarak Eyüp’te toprağa verilir.

Acılı Fıtnat Hanım şunu der: “Bize rüşvet teklif eden ve serumu yaptıran doktor Fevzi Taner bir hafta sonra Ankara’dan son model siyah bir arabayla döndü.”

Ne var ki, doktorun keyifli günleri sadece 1 yıl sürmüş ve bir kaza sonucunda o da hayatını kaybetmiştir.

Fıtnat Çakmak bir cümle daha söyler ki, adeta 1 numarayı deşifre etmekte, Fevzi Çakmak’ı İnönü’nün öldürdüğünü ima etmektedir: “İnönü kocamı hiç sevmezdi.” Öyle ya, durduk yerde bu cümleyi telaffuz etmesinin bir mantığı olmalı, değil mi? Belki daha çok şey söyledi ama bize bu kadarı yansıtıldı. Tabii bir de şu sözleri:

“Şimdiye kadar sustum. Artık millet hakikati öğrenmeli.”

Öyleyse sormak hakkımızdır:

Şimdiye kadar yalanlanmadığı halde, 44 yıldır gazetenin deyişiyle bu ‘korkunç ifşaat’ın üzerine neden gidilmedi? Neden bünyesi ve nabzı kontrol edilmedi? Paşa’ya neden ve kimin emriyle plazma verildi? Aniden ortaya çıkan doktor, işini bitirdikten sonra nasıl aniden ortadan kaldırıldı?

Unutuyordum az daha: Paşa 1947 tarihli basın toplantısında şunları eklemişti sözlerine:

“Cenab-ı Hak’tan dileğim şudur: Bana, bu milletin hak ve hürriyetlerini elinde tuttuğu günü nasip etmeyecekse bir an evvel canımı alarak bana azap çektirmesin.”

Belki de duası tuttu, kim bilir!

Not: Fıtnat Hanım’ın “korkunç ifşaat”ı, ilk olarak 1966 Eylül’ünün 29′unda İzmir’de çıkan bir haftalık gazetede (Hüryol) gündeme getirilmiş, ondan 15 gün önce de başka bir gazetede çıkmıştır.

(Mustafa Armağan, Zaman, 2010)

Tarihten İntihar Notları

“Geçtiğimiz aylarda, TSK mensubu 11 subay çeşitli nedenlerle intihar etti. Aslında geçen yıldan beri intihar eden subay sayısı 20’ye yaklaştı. Görünüşte bu intiharların arkasında gönül işlerinden yolsuzluğa, fuhuş ve uyuşturucu ticaretinden Ergenekonculuğa, ekonomik sorunlardan amir baskısına kadar uzanan pek çok neden yatıyor. ‘Görünüşte’ diyorum çünkü bugüne dek ne TSK’dan, Milli Savunma Bakanlığı’ndan, ne TBMM’den, ne olayları soruşturan adli mercilerden, ne de ölenlerin ailelerinden tatmin edici bir açıklama geldi. Bunun bir istisnası, internette özel hayatına dair haberlerin dolaşmasından dolayı intihar ettiği ileri sürülen Albay Berk Erdem’in cenaze töreninde konuşan Deniz Kuvvetleri Komutanı Eşref Uğur Yiğit oldu. Ama Yiğit de açıklama yapmak yerine “Onur intiharları oluyor, susmak mümkün değil!” diyerek hamaset yapmayı tercih etti.

Bu vesile ile tarihimizdeki bazı intihar olaylarına değineceğim ama bunun hassas bir iş olduğunun farkındayım. Çünkü neresinden bakarsanız bakın, ölüm çok üzücü, çok sarsıcı bir olay. Hele de intihar. Yazıya başlamadan önce, ölenlerin ailelerine başsağlığı diliyorum.”

Kelimenin icadı

İngilizcedeki ‘suicide’ (kendi kendini öldürme) fiili ilk kez 1662 yılında, Fransızcadaki ‘suicidium’ fiili ise ilk kez 1737 yılında kullanılmış. Her iki kelime de Latincedeki ‘kendini öldürme, katletme’ anlamında, ‘sui homicidia’ veya ‘sui ipisus homicidium’ terimlerinden geliyor. ‘İntihar’ kelimesi Türkçeye Tanzimat’la beraber girmişe benziyor çünkü İbrahim Müteferrika’nın matbaasında basılan ilk kitap olan Vankulu Lügatı’nda (1727) veya Burhan-ı Katı Lügatı’nda (yazılışı 1652, tercümesi 1797) ‘intihar’ kelimesi yok. O güne dek ‘hançere düşmek’, ‘ateşe düşmek’ vb. metaforlarla anlatılan ‘intihar’, Şemseddin Sami’nin Kamûs-ı Türkî (1901) adlı sözlüğünde, Arapçada ‘kurban’ anlamındaki ‘nahr’ kelimesinden gelme olarak tarif ediliyor. İntihar düşüncesine yer veren ilk roman Ahmet Mithat Efendi’nin Hüseyin Fellah (1875) adlı romanı. ‘İntihar’ sözcüğünü ilk kullanan kişinin Âsaf mahlâsı ile yazan Mahmud Celaleddin Paşa (ö. 1903) olduğu sanılır. Abdülhamid’in kızkardeşi Seniha Sultan’la evlenerek saraya damat olan Paşa, intihar redifli 36 beyitlik İntihar Kasidesi’nde, kayınbiraderi Abdülhamid’le ters düşerek oğulları Prens Sabahattin ve Lütfullah Beylerle Avrupa’ya kaçtıktan sonra yaşadığı çileli hayat betimler.

İlahi dinlerde intihar

Ölüm önümde bugün
Mür kokusu gibi,
Rüzgârlı bir günde yelken altına oturmuş gibi.
Ölüm önümde bugün
Nilüferlerin kokusu gibi,
Sarhoşluğun kıyısına oturmuş gibi.
Ölüm önümde bugün
Yıllarını tutsaklıkta geçirmiş bir adamın,
Evini özlemesi gibi.

Bu satırlar, günümüzden 4 bin yıl önce, Mısır’da intihar eden birinin bıraktığı mektuptan alınma. Muhtemelen insanlık tarihi kadar eski olan intihar eylemi, Platon, Aristotales, Epikür, gibi Antik Çağ filozoflarınca olumsuzlanırken, ilahi dinlerin hemen hepsinde onaylanmayan davranışlar arasında sayılmıştır. Kur’an’da intihar kelimesi ve intihara ilişkin açık bir ifade bulunmamakla birlikte, bir kimseye hayat vermenin adeta bütün insanlara hayat verme gibi yüce bir davranış; bir cana kıymanın da adeta bütün insanları öldürme gibi ağır bir suç ve günah olduğunu belirten Maide Suresi’nin 32. ayetinden hareketle, İslam geleneğinde intihar günah kabul edilir, intihar eden kişinin cennete gidemeyeceği, cehennemdeyse ölümüne neden olan olayı tekrar tekrar yaşayacağına inanılır. En çok tartışılan konulardan biri de Peygamber’in intihar eden bir kimsenin cenaze namazını kıldırmayışından hareketle, intihar eden kimsenin cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı meselesidir.

Buna rağmen tarih boyunca İslam toplumlarında çok sayıda intihar olayı yaşanmıştır. Görünüşe göre bunların çoğu namus ve onurun korunmasıyla ilgilidir. 19. yüzyıldan itibaren modernleşme ile birlikte, Batı edebiyatının romantik intihar vakalarının da etkisiyle, karşılıksız aşk, başarısızlık, yoksulluk ve mali krizler yüzünden bunalıma düşenlerin intiharı oldukça sık rastlanan durumlar olur. Ya da modernleşme ile intihar vakaları görünür hale gelir.

O yıllarda bu bunalım haline ‘meyusiyet’ (karamsarlık, ümitsizlik) adı veriliyordu. Bu arada intihar yöntemleri de modernleşmiş; revolver, havagazı, kimyasal maddeler (prusik asit, kostik asit, cıva afyon, afyon tentürü, potasyum siyanür, arsenik, haşere ilaçları, kloroform ve striknin) gibi yeni araçlar kullanılmaya başlamıştı.

1876’da Abdülaziz’in ve 1916’da oğlu Yusuf İzzeddin Efendi’nin intiharlarını (ya da intihar süsü verilen ölümlerini) ileride ayrı bir yazıda ele almayı düşündüğünden, bu hafta bunlar dışındaki bazı intihar vakalarına göz atmaya çalışacağım.

Mülazım Mehmed Ali Bey’in intiharı

19 Temmuz 1919 günü, üniformasını giyip Ada Vapuru’na binen, vapurun baş kısmına gelip, şakağına bir kurşun sıkan, ardından denize düşerek ölen Mülazım (Teğmen) Mehmed Ali Bey’in intiharı, Japon kültüründen aşina olduğumuz ‘onur intiharları’na benziyordu ama bir yanıyla da gayet modern gerekçeli bir intihardı. Çünkü geride bıraktığı mektuba bakılırsa, henüz 21 yaşında olan Mehmed Ali Bey’i ümitsizliğe düşüren olay, aşk acısı ya da ekonomik sıkıntılar değil, ‘memleketin düştüğü yoksulluğu, ülkenin elden giden namusunu temizleyememesi’ idi! Olayın gerçekten böyle mi olduğu, yoksa mektubu yayımlayan Vakit gazetesinin olayı, milliyetçi şova dönüştürmek amacıyla imal mi ettiği bilinmemekle birlikte, adeta milliyetçi bir manifesto olan mektup şöyleydi:

“Muhterem Kumandanım,
Artık hayatı terk etmek icap etdi. Bundaki sebebi tamamen teşrih edecek (açıklayacak) bir halde değilim. Dimağıma (zihnime) üşüşen birtakım fikirler arasında bunaldım. Necatı (kurtuluşu) artık ölümde buluyorum. Zavallı Türkler ayak altına düşdükten sonra hayat bana zırva gelmeğe başladı. Hiçbir iş yapmadan öldüğüm için çok meyusum. Arkadaşlarımın benden daha metin olmalarını temin ederim. Ben daha fazlaya tahammül edemedim. Size büyük işler temenni ediyorum. Ruhum Türklerin saadetine iştirak edecektir. Fakat bugün çok meyusum.”

Reşat Çiğiltepe’nin intiharı

Bu olay aklımıza Milli Mücadele yıllarında yaşanan bir ‘onur intiharı’nı getiriyor. Hatırlanacağı üzere, 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz sırasında kendisine Sandıklı-Sincanlı-Dumlupınar üçgeninde, stratejik öneme sahip Çiğiltepe’nin alınması emredilen 57. Tümen Komutanı Yarbay Reşat Bey, tepeyi Mustafa Kemal’e söz verdiği gün olan 27 ağustosta alamayınca revolveri ile intihar etmişti. Geride bıraktığı notta “Başarısızlık, beni yaşantımdan bıktırdı” yazıyordu. O gün haberi duyduğunda çok sarsılan Mustafa Kemal, 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında, Reşat Bey’in ailesine (Reşat Bey evlenmemişti) ‘Çiğiltepe’ soyadını vererek ‘müntehir’ subayımızın onurunu iade etmişti.

Reşat Çiğiltepe

Entelektüel Beşir Fuad’ın intiharı

Bazılarına göre ‘İlk Türk Materyalisti’, bazılarına göre ‘İlk Türk Pozitivist ve Naturalisti’ olan Beşir Fuad, 6 Şubat 1887’de, Cağaloğlu Yokuşu’nda, Babıâli’deki ilk kitabevinin sahibi Arakel Tozluyan’ın dükkânının karşısındaki 12 numaralı evde, gece geç vakit intihar ettiğinde 35 yaşındaydı. O gece Beşir Fuad, koluna klorit kokain enjekte ederek bileklerini dört yerden kestikten sonra kendi kanını mürekkep yaparak izlenimlerini yazmaya koyulmuş, kendisini yoklamak için kapıyı çalan baldızını “çalışıyorum” diye savuşturmuş, bir süre sonra bağırıp yardım istemeye başlayınca çağrılan doktora ise “beyhude uğraşmayınız, beş dakikalık ömrüm kaldı” demişti. Kanıyla yazdığı son mektubunda şöyle diyordu: “Ameliyatımı icra ettim. Hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı. Vücudumu otopsi için Tıbbiye’ye bağışladım. Cenazem oraya nakledilmelidir.”

Beşir Fuad

Sözünün eri şair

Zengin bir aileden gelen, Cizvit mektebinde okuyan, dine mesafeli duran, birden fazla evlilik yapan, metresinden gayrimeşru bir çocuğu olan Beşir Fuad, intihar kararını tam iki yıl önce dostu edebiyat adamı Ahmed Mithad Efendi’ye yazdığı mektupla ayrıntılı olarak duyurmuştu. Mektubunda Tıbbiye’nin yılda ancak beş altı kadavraya kavuşabilmesini yetersiz bulduğu için, amacının vücudunun teşrih (otopsi) için Tıbbiye’ye bağışlamak olduğunu belirtiyor, intihar için seçtiği yöntemi anlattıktan sonra sözlerini şöyle bitiriyordu: “Şairler söz ile pek çok kahramanlık satarlar; fakat fiiliyata gelince, böyle bir metanet göstereceklerinden pek emin değilim. Çünkü şu intihar, beyne bir tabanca sıkmak, kendini asmak veya suya atılmak gibi değildir. Onlara bir kere teşebbüs edilince, onu menetmek ihtiyarı elden gider.”
Dostları kendisini ikna ettiklerini sanmış olmalılar, çünkü Beşir Fuad 1887 yılına büyük coşkuyla girmişti. Gazetelere tefrikalar, kitap ve tiyatro eleştirileri yazıyor, edebiyat polemiklerine katılıyordu. Dahası intiharından iki gün önce bile gelecekle ilgili iyimser planlar yapıyordu. Ancak sonunda kafasına koyduğunu gerçekleştirmişti. Gerçekleştirmişti ama Beşir Fuad’ın intiharı o dönem için son derece anlaşılmaz bir olaydı. Nitekim ölü bedeninin kadavra yapılması yolundaki vasiyeti Ahmed Mithad Efendi başta olmak üzere dostları tarafından şeriata aykırı bulunarak yerine getirilmedi. Bir iddiaya göre cenaze namazı da kılınmadı.

Sefir Sadullah Paşa’nın intiharı

Beşir Fuad’ın ardından bir intihar furyası başladı. Öyle ki peş peşe gelen intihar haberleri halkın moralini bozduğu için, Abdülhamid intihar haberlerinin yayımını yasakladı. Bu furyanın en dikkat çekici olayı, 1891’de şair ve bürokrat Rami Sadullah Paşa’nın sekiz yıl sefirlik yaptığı Viyana’daki evinde ağzına havagazı hortumunu sokarak intiharıydı. Bazılarına göre Paşa’yı intihara götüren, Abdülhamit’e muhalefet eden bazı arkadaşlarının tutuklanmasıydı çünkü Paşa’nın kendisi de Abdülhamit muhalifiydi, sefirliği de bir çeşit sürgündü. Bazılarına göre ise neden çok daha kişiseldi. Paşa, elçilikte çalışan Anna Schumann adlı 24 yaşındaki hizmetçi ile yaşadığı yasak aşkın ve bu aşktan doğan çocuğun muhafazakâr padişah Abdülhamit’in kulağına gitmesinden korktuğu için hayatına son vermişti. Gelin karar verin! Elbette, Sadullah Paşa’nın Sultan II. Mahmud Türbesi’nin haziresindeki mezar taşında ölüm nedeni yer almadı. Ancak ayak taşındaki şu kısa dize anlayana çok şey anlatıyordu: “N’olsan budur cihanda hayatın bahası.”

Rami Sadullah Paşa

İttihatçı intiharları

İttihatçı ideolog Ziya Gökalp, Diyarbakır’da İdadi son sınıfta okurken, İstanbul’a gitmek istemiş, amcası ve dayısının kendisine “Babasız koca bir evin büyük oğlusun. Artık amca veya dayıkızlarından biriyle evlenerek ailenin sahip olduğu arazi ve mülkle uğraşmalısın. Diyarbakır’da bunca arazi ve mülkümüz dururken, bu İstanbul, sevdası ne ola ki?” diyerek engel olmaları üzerine tabancayla intihara kalkışmıştır. Kurşun, alın kemiğini delemediği için beyne girmemiş, alın kemiği üzerine yayılmış, orada perçinleşmiştir. Gökalp o kurşunu ömrü boyunca kafasında taşır. İntihar sonrasında kendisine ilk yardımı yapanlardan İttihatçı ‘Pozitivist’ Abdullah Cevdet, bu yardımdan adeta pişman olduğunu şöyle anlatacaktır: “Ziya’ya Diyarbakır’da elimden geleni yaparak kurtulması için büyük çaba sarf ettim. Tanrının lütfu ile kısa zamanda iyileşti. Onun daha sonraları Türkçülük gibi geri fikirleri yayacağını kestirebilseydim, hiç alakadar olmazdım. Simdi düşünüyorum da Ziya’nın Türkçülük fikirlerini yaymasında, onu kurtarmak girişiminde bulunmakla, hiç arzulamadığım halde benim de dahlim vardır.”

Ziya Gökalp, Oğlu ve Kızı

Başarılı olanlar

Gökalp başarılı olamamıştı ama İTC’nin ‘mütemmim cüzü’ Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucusu Süleyman Askerî, Birinci Dünya Savaşı sırasında Irak ve Havalisi Genel Kumandanı iken, İngilizlere karşı Şuayyibe Muharebesi’ni kaybetmeyi gururuna yedirememiş ve 15 Nisan1915’te Basra’da bir sahra çadırının içinde kafasına tek el ateş ederek hayata veda etmişti.

Süleyman Askerî

İTC’nin kurucularından ve Diyarbakır Valilerinden Dr. Reşit ise, Mütareke Dönemi’nde, 1915 Ermeni Tehciri’ndeki rolünden dolayı Divan-ı Harb’e sevk edilmiş, arkadaşları tarafından tutuklu bulunduğu Bekirağa Bölüğü’nden kaçırıldıktan sonra yakalanacağını anlayınca 6 Şubat 1919 tarihinde intihar etmişti. 1926’da İzmir Suikastı Davası dolayısıyla aranırken, yakalanacağını anlayınca saklandığı kümeste intihar ettiği söylenen Kara Kemal’i de unutmayalım.

Kara Kemal

Kimyager Dr. Cevat Mazhar’ın intiharı

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki intiharlar üzerine bir araştırma yapan Fahrettin Kerim Gökay’a göre “Harp gibi bütün fikirleri bir nokta etrafında toplayan hadiseler esnasında intiharlar şüphesiz azdı. Fakat harp nihayet bulup mütareke senelerinin maneviyatı bozan, ruhlara azap veren derbeder hayatı başlayınca intihar salgını meydana çıkmıştır. Nitekim İstiklâl harbinin bütün sinirleri gerdiği 1922 senesinde bu salgın bir duraklama devresine girmiş fakat zaferi takiben Durkheim’in ‘büyük sevinçli hadiseler zamanında artar’ iddiasına uygun şekilde intiharın arttığına şahit oluyoruz. 1925 senesinde yeniden azalmıştır. 1925’ten sonra çoğalma artmıştır. 1929’da 291 intihar olmuştur.”

Gökay’ın tarif ettiği dalgaya girer mi bilmiyorum ama 10 Mart 1934’te, Bebek Set Sokak’taki evinde koluna boryum klorid enjekte ederek hayatına son veren Kimyager Dr. Cevat Mazhar’ın ölümü doğrudan 1933 Üniversite Reformu ile ilintiliydi. Bu ülkenin endüstriyel kimya alanında yetiştirdiği ilk uzman olan Cevat Mazhar Bey, yıllarca hocalık yaptığı Darülfünun, ani bir kararla İstanbul Üniversitesi’ne çevrilirken kadrodan çıkarılanlar arasındaydı. Hükümet, çoğu arkadaşına lise öğretmenliği, okutmanlık gibi işler ya da dolgun maaşlı emeklilik verdiği halde kendisine bunlar yapılmadığı için onuru kırılan Cevat Mazhar Bey, yedi ay süren acılı bir inziva döneminden sonra durumu düzeltmesi için reformun mimarı Dr. Reşit Galip’le görüşmeye bel bağlamıştı ancak, Reşit Galip’in 5 martta veremden ölmesi üzerine tüm ümidini yitirecekti. O günün gazeteleri, 1931’de çıkan ve 1933 ve 1934’te iki kez ağırlaştırılan Matbuat Kanunu yüzünden olaya arka sayfalarında yer vermişlerdi. Üstelik ölüm nedenini de saklamışlar, ‘asabi bir buhran sonucu feci çırpıntılar içinde vefat ettiğini’ yazmışlardı. Cevat Mazhar Bey’in gerçek ölüm nedeni ancak 1982’de, yani olaydan yaklaşık 50 yıl sonra kamuya açıklanacaktı.

Siyasetçi Namık Gedik’in ‘intiharı’

Demokrat Parti’nin İçişleri Bakanı Namık Gedik’in ‘intiharı’, 27 Mayıs 1960 döneminin karanlıkta kalan olaylarından biridir. Namık Gedik darbe günü evinden alınıp (bazı iddialara göre bir çöp arabasıyla ve dövülerek) Harp Okulu’na getirilmişti. Resmî iddiaya göre 30 Mayıs 1960 günü saat 22.55’te ‘ani sinir buhranı geçirip’ hapsedildiği odanın penceresinden atlayıp intihar etmişti.

Namık Gedik

Namık Gedik’in naaşı, ailesine gösterilmeden toprağa verilmişti. Aile yarayı deşmek istememiş, böylece bu şüpheli ölüm ‘intihar’ olarak tarihe geçmişti. Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy yıllar sonra, Namık Gedik’in ailesine verilen eşyaları arasında bulunan pijamasının arkasında delik olduğunu duyduğunu belirtecekti. Ama bu konudaki en ciddi iddialar 2008 yılında Yeni Aktüel dergisinde (158. Sayı) çıkan “27 Mayıs’ın dördüncü idamı mı?” başlıklı yazıda dile getirildi. O tarihte Tank Okulu’nda yedek subay öğrencisi olan Fehmi Yücel’e göre Namık Gedik intihar etmemiş, camdan atılmıştı. Yücel’in anlattığına göre Gedik’in tutulduğu oda çift pencereliydi. İkisi de arka arkaya ve tek kanatlıydı. İkisi de tavana yakın olan bu iki pencere arasındaki mesafe yaklaşık 30 santimdi. Bir kişinin odada hız kazanıp bu kadar yüksekteki iki camı birden kırması mümkün değildi. Zaten Yücel’in gördüğü kadarıyla cam elmasla kesilmiş gibi kırılmıştı ve kırık bölüm bir kedinin geçebileceği kadar küçüktü. İddia edildiği gibi camı Gedik kırmış olsa bile, ilk camı kırdığında birilerinin bu sesi duyması gerekirdi. Nitekim Namık Gedik’le aynı odada yatan dönemin Savunma Bakanı Ethem Menderes (Adnan Menderes’le akraba değildi) cam kırılırken uyanmamıştı bile. Ama ertesi günkü gazetelerde Ethem Menderes’in “Gedik ya Allah diyerek kendisini pencereden attı” şeklindeki şahitliği yer almıştı. Ne hikmetse Ethem Menderes, Yassıada’da 10 yıl hapis cezası ile kurtulmuştu. Bunu da yatmayacak, 1962’de iş hayatına atılacaktı.

Bayar ve Menderes’in intihar girişimleri

DP döneminin Cumhurbaşkanı Celal Bayar da dört kez intihara teşebbüs etmişti. Bunların ilki 27 Mayıs 1960 günü kendisini tutuklamaya gelen askerlere karşı koyarken olmuştu. İkinci kez, 14 Eylül 1960 gecesi ‘Düşükler Yassıada’da’ temalı filmin çekimi için yatağından kaldırılması ve rıhtımda bir mizansen yapılarak yürütülmesi üzerine, o sırada çevrede bulunan subayların gülüşmelerini ve kendine yapılanları haysiyet kırıcı bularak banyoya gitmiş ve belindeki kemerle kendini asmıştı. Çıkardığı hırıltı sesine koşanlar, kulaklarından kan gelmiş olarak ve ölmek üzereyken bulmuşlardı Bayar’ı. Üçüncü ve dördüncü girişimlerini Kayseri cezaevinde yapmıştı. Hepsinden kurtulan Bayar 102 yaşında eceliyle ölecekti.

Celal Bayar ve Atatürk Heykeli

Sakıp Sabancı ve 100 Yaşındaki Celal Bayar

Adnan Menderes’in de, kendisine verilen cezayı öğrenmeden bir gün önce ilaç içerek intihar etmeyi denediğini ama başaramadığını (oğlu Aydın Menderes’e göre amacı zaten intihar değil, idamını geciktirmekti), tedavisinin yapılmasından sonra, 17 Eylül 1961’de idam edildiğini anımsatarak bitirelim bu bölümü.

Adnan Menderes Yurt Gezisinde

Ve diğerleri

Demokrat Parti’nin katıldığı ilk seçimler olan 1946 seçimlerine hile bulaştırıldığını iddia eden Demokrat İzmir gazetesinin sahibi ve başyazarı Bülent Üstündağ olayı “Nesebi Gayrı Sahih” başlıklı köşe yazısıyla protesto etmişti. Seçimlerden sonra oluşan CHP Hükümeti, yazar hakkında Meclis’e hakaret ettiği gerekçesiyle tahkikat açtırdı ve gazetenin sorumlu müdürü, Bülent Bey’in eşi Müçteba Hanım hamile olmasına bakılmaksızın hapse atıldı. Eşinin kendi yazısı yüzünden hapse girmesine dayanamayan Bülent Bey, 10 Kasım 1947’de intihar etti. Ancak ailenin trajedisi bununla bitmedi. Müçteba Hanım, eşinin ölümünden tam 25 yıl sonra, 10 Kasım 1972’de intihar ederek hayatına son verdi.

(Ayşe Hür,  14.02.2010)