Muzik calici calismiyor


YAKIN TARİHİMİZ

Tunceli Dersim Kıyımına Rağmen Neden CHP’yi Tutar?

Tartışmalar Dersim’i İsmet Paşa’nın mı yoksa Celal Bayar’ın mı bombalattığı üzerinden devam ediyordu ki, 19 Ağustos’ta HEPAR Genel Başkanı Osman Pamukoğlu’nun açıklamaları bomba gibi düştü gündeme. Emekli General Pamukoğlu’na göre lafı evirip çevirmenin anlamı yoktu: Dersim’in imha emrini bizzat Atatürk vermişti.

Emekli Asker Osman Pamukoğlu

Bundan sonrasını Osman Pamukoğlu’nun ağzından dinleyelim:

“Atatürk, Dersim isyanında Karadeniz Bölgesi’ndeydi, bizzat haritaya kırmızı ve mavi, kendisi işaretlemiştir ‘Bizim kuvvetlerimiz ve isyancıların kuvvetleri’ diye. Harekâtın nasıl yapılacağını ve ortadan kaldırılacağını bizzat kendisi eliyle yazmış ve şekillendirmiştir. Harita Trabzon’dadır. Hatta doğuda görevliyken, isyanlarda bulunan çok yaşlı bir Kürt vatandaş ile sohbet ettim. O isyanları bana anlattı. Söylediği söz, ‘Mustafa Kemal Paşa başımıza taş yağdırdı’. İsyanları [başka] devletler nasıl bastırdıysa, Atatürk de öyle bastırdı. Bundan sonra olacaksa yine aynı şekilde bastırılacaktır.”

Dersim’e bombalar yağdırılırken, İnönü deniz banyosunu ihmal etmiyordu.

Emekli bir askerin ve bir parti başkanının bu sözlerini nasıl yorumlamak gerekir? ‘Sıkıysa Atatürk’e de laf edin’, diye cepheyi genişletmek ve Dersim’i Atatürk’ün icraatına dahil ederek yeniden dokunulmaz kılmak mıdır gayesi?

Dersim dersini iyi çalışmamız gerektiği açık. Bir kere ‘Dersim olayı’nın, en başta CHP’nin tabanını bir bıçak gibi iyiye böldüğünü görelim. Zira bugünkü adıyla Tunceli olan Dersim halkının katı bir şekilde CHP’yi desteklediğini seçim sonuçlarından biliyoruz. Normal şartlarda halkın, 1937-38 katliamını yaptıran CHP iktidarından nefret etmesi ve tek bir oy dahi vermemesi gerekmez miydi? Yani Dersimlilik kimliği ile CHP’lilik kimliğinin aynı kapta yer alması çok tuhaf. Ama mevcut durum tam tersini gösteriyor. Üstelik bugün CHP Genel Başkanlığı koltuğunda bir Dersimli oturuyor (her ne kadar ‘Akşehirliyim’ diyorsa da).

Bunun sebebi ne olabilir? “Kurbanlık psikolojisi” mi? Yoksa ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesi mi?

Bu pek açık değil. Açık olan, 1936′dan itibaren Dersim’de bir “sömürge yönetimi”nin kurulmuş olmasıdır. Şaşırdınız belki ama dönemin basınını taradığınız zaman yöre insanının sık sık “haydut”, “vahşi” ve “sergerde” olarak nitelendirildiğini görürsünüz. Cumhuriyet’in bölgeyi yeniden fetih stratejisi, orayı medenileştirmeyi amaçlamıştır. Resmî dilde “ıslah” veya “reform” projesi denilir.

Yakalanan Dersimli aşiret liderleri Elazığ’daki Atatürk heykeli önünde böyle poz verdirilmişti.

1937′den önce Türkiye’nin en az okulu olan ili, 1940′lı yılların sonlarında kişi başına en fazla okul düşen ili haline gelir. Bu yatırımların amacı, bölgeyi eğitim yoluyla ıslah etmek, Cumhuriyet değerlerine sahip yeni bir nesil yetiştirmek ve Dersimli kimliklerini unutturmak, hatta ondan utanmalarını sağlamaktır. Böylece Dersim/Tunceli’de eskisiyle münasebeti bulunmayan yeni bir neslin yetişmesi amaçlanır. Dersimli kalmak, geriliği kabul etmektir çünkü. Aşağılanmamak için bütün acı hatıralar unutulur ve yeni ve ileri bir kimlik edinilir. Bu geçmişi örten kimlik, o zamandan başlayarak CHP’li kimliği olmuştur.

İşte Tuncelililerin yaşadığı kimlik bunalımı bundan kaynaklanır. Dersim’in acılarını gündeme getirseler CHP’li kimliklerine çarpıyorlar, CHP’nin (ve Atatürk ile İnönü’nün) 1937-38′deki rolünü savunsalar bu defa kurbanları oldukları bir faciaya ses çıkarmamaları gerekiyor. Bir başka deyişle, Dersimli olmak ile CHP’li olmak şeklinde ikiye kesilmiş bir kimlikleri var Tunceli halkının.

Osman Pamukoğlu’nun sözlerine henüz bir yorum getirmediğimin farkındasınızdır. İşte orada da bir bakış bölünmesi yaşandığını görüyoruz. Kendi sağlığında yapılan her şeyi Atatürk’e mal eden bir tarih eğitiminden geliyoruz. Tek kişinin haklılaştırılması üzerine oturtulmuş bu tarih anlayışının önündeki tuzaklardan birisi de, Dersim faciasıdır. Dersim’e gelince, Atatürk sisli bir bölmeye alınır ve ön plana nedense başbakanlar geçer. Halbuki mesela Montrö Antlaşması’nı İnönü yaptı denilmez, Atatürk’ün bir başarısı olarak anlatılır. Öyleyse Dersim’de neden Atatürk geri plana itilir?

Bakın inkılap tarihi kitaplarına, aynı günlere rastlayan Hatay’ın bağımsızlığını kazanması üzerinde genişçe durulur ama Dersim’den tek kelime bahis yoktur. Neden? Dersim’in kendi deyişleriyle “medeniyete açılması” Cumhuriyet’in bir başarısı, bir “kazanımı” ise bu önemli olay neden bahse değer görülmez? Ve Atatürk’ün icraatı arasında sayılmaz?

Efendim, Atatürk’ün Dersim’de olan bitenden haberi yoktu. Zaten çok hastaydı, operasyonları ona sormadan yaptılar. Seyyid Rıza’yı da Elazığ’a gelmeden çabucak astılar. O, duysa asılmasına izin vermezdi vs. vs.

Peki aynı yıl Nyon Konferansı’na gönderdiği bakan Aras’la bizzat telgraflaşarak dış politikayı güdümüne almaya çalışan ve bu yüzden İnönü’yü devreden çıkaran Atatürk’ün Dersim gibi bir olaydan haberdar olmaması mümkün olabilir mi?

Adına ister “katliam” deyin, ister “medeniye açma”, gerçekten de Dersim’de Atatürk’ün rolü neydi?

(Mustafa Armağan, Zaman, 22 Ağustos 2010)

İnönü, ABD Mandasını Savunmuş muydu?

Zaman gazetesi yazarı Mustafa Armağan, bugünkü “İnönü, Amerikan mandasını savunmuş muydu?” adlı makalesinde şunlara yer verdi;

İsmet İnönü yakın tarihimizin kilit taşıdır. Onu yerinden çekip aldığınızda ardından hangi dağların yıkılabileceğini tasavvur edemezsiniz kolay kolay.

Yaklaşık 50 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti’nin ya bir numarasıydı, ya iki numarası. Kendi başına bir partiydi neredeyse. Öyle bir ‘parti’ ki, kökleri devletin temellerine kadar inmekteydi. Ancak uzun zaman başında bulunduğu siyasi organın adı Halk Partisi olsa da halkla arası pek iyi olmadı. Halkın da onu sevmediğini, demokrasiyle bir alakası bulunmayan Tek Parti döneminden sonra girdiği bütün seçimleri (buna, sonuçlarını kapalı kapılar ardında değiştirttiği 1946 seçimlerini ekleyebilirsiniz) kaybetmiş olmasından da anlayabilirsiniz.

Allah insana uzun ömür versin ama uzun siyasi ömür vermesin. Neden mi? Bu sürede performans ve saygınlığınızı beraberce koruyabilmek büyük bir hünerdir de ondan. Ve bu hüneri gösterene de pek rastlanmaz. (Herkesin Churchill ve Adenauer kadar talihli olamayacağı açık.) Rastlandığında ise şartların gereği olarak bir çelişkiler yumağına dönüşmüş görürsünüz onu.

Ne ki, İnönü dar alanda bile en büyük çelişkileri yaşamış bir zattır. Mesela Kasım 1922′de Lozan’a giderken ‘Halife için gerekirse kanımızı dökmeye hazırız’ diyecek, ama dönüşte Halifeliğe karşı en sert tavır alanlardan biri olacaktır. Lozan’da ‘Mümkün değil, imzalamayacağım’ diye reddettiği bir anlaşmayı, sadece 15 dakika sonra, ‘Getirin, imzalayacağım’ diyerek Avrupalı diplomatların bile akıllarını durdurmuş ilginç bir “diplomat”tır.

İnönü, Askeri Okşarken

Bu yüzden İsmet Paşa’nın eleştirilecek yanlarını bulup çıkarmak, çelişkilerini yakalamak marifet sayılmaz. Ancak zor olan, ardında bıraktığı süprüntüyü hafıza mezarlığımıza gömmesine izin vermemektir. Malum, 1941′de bütün ders kitaplarını elden geçirtmişti. Hatırlatma işini de en şık bir şekilde yakın arkadaşı ve meslektaşı Kâzım Karabekir yapmıştır.

Karabekir’in yazdıklarından yola çıkarak yazılmış bir yakın tarih (inkılap tarihi) kitabı kim bilir ne kadar renkli olurdu! Her ne kadar bütün yazdıkları doğru olmayacaksa da, tarihimizin farklı bir resmini elde edeceğimiz kesindir.

Karabekir’e bakılırsa, İsmet Bey daha Anadolu’ya geçmeden önce kendisine bir mektup yazmış ve Amerikan mandasına taraftar olduğunu dile getirmiştir. Sonradan Garp Cephesi komutanı olacak İsmet Paşa, 27 Ağustos 1919′da Erzurum’daki Karabekir’e şöyle içini dökmektedir (metni kısmen sadeleştirdim):

“Şimdi İstanbul’da belli başlı iki akım vardır. Amerikan ve İngiliz taraftarlığı.. Eğer Amerika’nın gelmesi suya düşerse İngilizlerin topraklarımızın bugünkü bölüşümünü genişletmekten başka yapacakları bir şey kalmıyor ki, Fransızlar ve İtalyanlar ona bu konuda yardımcı olacaklar, karşı çıkmayacaklardır. Eğer Anadolu’da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerika milletine başvurulsa çok faydası dokunacaktır deniliyor ki, ben de tamamiyle bu kanaatteyim. Ülkenin bütünlüğünü parçalamadan Amerika’nın kontrolüne emanet etmek, yaşayabilmek için tek katlanılabilir çare gibidir. Bu pazarlığın sürdüğü zamanda Amerika lehine ağırlık koymak gerekir” (“İstiklâl Harbimiz”, 2008).

İsmet Bey aynı mektubunda Askerî Şura’dan ihraç edilmesinin sebebini, hükümetin kendisini İstanbul’a silah ve cephane gönderiyor zannetmesine bağlıyor; bu işle zinhar hiçbir alakası bulunmadığını söylüyor ve şu sözü ekliyor: “Tam tersine Anadolu’da tutulan hatalı yolun inat ve ısrarla takibinden doğan sonuçlar bakalım ne olacaktır?”

Yani 1) ABD mandasına taraftar ve 2) Milli Mücadele’ye inanmayan bir İsmet Paşa portresi çıkıyor bu mektuptan. Kitabının sonuna İnönü’nün el yazısıyla yazılmış mektubun orijinalini koyan Karabekir Paşa, altına şu yorumu yapmış:

İnönü’den Kazım Karabekir’e mektup

“İsmet Bey’in bu mektubunda Anadolu’daki hareket hakkındaki görüşünde hiç isabet yok. Anadolu’da asayişsizlikten, anarşiden ve sonucu büyük olacak bir felaketten söz ediyor. Oysa o tarihte vaziyet iyiye doğru gidiyor, belki de her zamankinden daha iyi haldedir.”

İşin peşini bırakmayan Karabekir, hemen oracığa bir dipnot daha düşerek İnönü’nün Amerikan mandası taraftarlığının ve Anadolu’daki harekete inanmayışının yalnız Ağustos 1919 tarihli mektubuyla sınırlı kalmadığını, 1920 başlarına kadar devam ettiğini de kaydetmiştir. İstanbul’da kalıp orada kurulacak olan yeni hükümete girmeyi planlamış, bu yüzden Milli Mücadele’ye geç katılmıştır.

Ancak inkılap tarihi kitaplarında bu önemli belgeye nedense hiç yer verilmez, es geçilir. Israrla görmezden gelinir.

Hoş, diyeceksiniz ki, tek görmezden gelinen belge bu olsa iyi. Haklısınız, hele Milli Mücadele yıllarında Konya’da çıkan “Öğüt” gazetesinin 10 Ekim 1920 tarihli nüshasında şunları yazdığını öğrendikten sonra diyecek bir şey bulamıyorum doğrusu:

‘Kuva-yı Milliye ve Büyük Millet Meclisi sevgili Padişahımızın (Vahdettin’in) gizli emirleriyle kurulmuştur.’

Tabii “Öğüt” gazetesinin hiçbir kütüphanemizde eksiksiz bir koleksiyonunun bulunmadığını, bu tür önemli ipuçlarının bu yüzden çoğu araştırmacının gözünden kaçtığını söylememe gerek yok. Prof. Sina Akşin gibi görenler de bu tür haberleri “şirinlikler” yapmak şeklinde yorumlayarak ciddiye almamışlardır.

Ne yapalım: Türkiye’de tarih böyle yazılıyor maalesef.

(Mustafa Armağan, 15.08.2010)

Şapka Takmayanı Mezardan Çıkartıp Asarlar

Dünya üzerinde gelişmiş ne kadar ülke mevcutsa bakınız hepsinde mutlaka inkılaplar ve ilerleme hareketleri yaşanmıştır. Meselâ Almanya’da 1920’li yılların başında yaşanan Eğitim alanındaki o müthiş devrim veya İtalya’da yaşanan Ağır Sanayi İnkılabı, Amerika’daki şehirleşme İnkılabı bu sosyal hareketlere örnek gösterilebilir. Dünyada bu mühim gelişmeler yaşanırken elbette Türkiye’de de devrimler yaşanıyordu. Hem de peş peşe. Avrupa’da yaşanan bu devrimlere karşılık bizde yaşanan devrimlerin ne olduğunu merak mı ediyorsunuz? O halde buyurun kısaca devrim tarihimiz;

25 Kasım 1925: Kıyafet devrimi. “Şapka iktisası” kanunlaştı. Eskiden giyilen başlık türlerini bırakın giymeyi, hakkında yazı yazmak bile yasaklandı.

30 Kasım 1925: Tekke, Zaviye ve türbeler kapatıldı.

26 Aralık 1925: Takvim ve Saat devrimi yapıldı. Hicri ve Rumi takvim kullanmak her şekliyle yasaklanıp, yerine 3. Papa Gregorius adına nispetle “Gregoryan takvimi” adı verilen Hıristiyan takvimine geçildi.

17 Şubat 1926: İsviçre Medenî Kanunu Türkçe’ye tercüme edilerek “Türk Medenî Kanunu” adı verildi.

1 Mart 1926: İtalyan Ceza Kanunu tercüme edilerek “Türk Ceza Kanunu” adı verildi. Yine aynı tarihte bütün orta dereceli okullardan din dersleri kaldırıldı.

28 Mayıs 1927: Binalar üzerindeki tarihî kitabe ve tuğraların kazınması hakkında kanun çıkarıldı. Dünyada görülmemiş bir tarihi eser katliamı başlatıldı. İstanbul Üniversitesi merkez binasının kazınmış olan tuğrası buna mühim bir örnektir.

10 Nisan 1928: Lâiklik kabul edildi. Anayasadan “Devletin dini, din-i İslâm’dır” ibaresi kaldırıldı. Milletvekili yeminlerinde “vallahi” yerine, “Namusum üzerine” lafı getirildi.

24 Mayıs 1928: Rakam devrimi yapıldı.

3 Ekim1928: Harf devrimi yapıldı. Dünyada ilk defa bir milletin yazısı değiştirilerek, okuma yazma oranı bir gecede “sıfıra” indirildi. İslâm harfleri atılıp Lâtin harfleri alındı.

1 ocak 1929: Arapça harflerle dilekçe ve kitap yazılması yasaklandı.

1 nisan 1931: Ölçü ve tartı devrimi yapıldı. Bin yıl boyunca kullanılan ölçüler atılıp, yerine Avrupa’da kullanılan ölçü ve tartı birimleri getirildi.

Bu devrimler, iktidarı ele geçiren zümrenin, toplumun devlet eliyle yeniden şekillendirme projesinin bir ürünüydü. İktidar, halkın geçmişiyle olan tüm bağlarını koparıp yepyeni bir sayfa açmak istiyordu. Ancak bu sayede halk nezdinde meşruiyet kazanacağını düşünüyordu. Avrupa karşısında “yenilmişlik psikolojisi”, devrimleri uygulayan kadronun bilinç altına motive eden en etkin unsurdu. Bu unsur, söz konusu kadronun kendine ait tüm değerlerden nefret etmesine yol açtı. Buna batıya ait değerlere hayranlığı da eklemek gerek. İşte devrimler, bu psikolojik arka planla yapıldılar. Devrimleri yapan kadro, kendine ait değerleri her gördüğünde “yenilgisini” hatırlıyordu. Bu onda öz değerlerine olan kini bir kat daha arttırıyordu. En sonunda bu süreç “kendinden nefret” noktasına varıp dayandı. Zaten devrimlere yönelik tepkiler karşısında devrimci kadronun uyguladığı şiddet ve kanlı uygulamalar, ancak böylesi bir psikoloji ile izah edilebilirdi.

Söylemeye gerek yok ki, bütün bu devrimler halka rağmen yapıldı. Sadece bu ülkede değil, dünyanın neresinde olursa olsun, böylesi bir mühendislik projesi tepkiyle karşılanırdı. Tabiatıyla bu ülke insanı da, “tepeden adam etme” operasyonlarını tepkiyle karşıladı.

Öncelikle böyle bir uygulama sosyoloji biliminin bulgularına aykırıydı. Kanunla, yasayla, sopayla, kurşunla bir halk kendi kültüründen bir çırpıda koparılıp bir başka kültüre eklemlenemezdi. Yani kendisi olmaktan çıkarılıp başkası yapılamazdı. Nitekim öyle de oldu. Anadolu insanı bu tepeden yürütülen mühendislik operasyonuna yer yer çok şiddetli tepkiler verdi. Halkın bu tepkileri hemen her zaman sivil itaatsizlik adı verilen türden tepkilerdi. Fakat her seferinde bu tepkiler silah zoruyla bastırıldı. Devrimlere yönelik her sivil tepki, devrimciler tarafından bir “isyan” olarak telakki edildi. Öyle telakki edildiği için de, şiddet yöntemiyle, kan dökerek bastırılma yoluna gidildi.

Sivil tepkilere karşı en kanlı eylem “kıyafet devrimi” adı verilen şapka iktisası hakkındaki kanunun yürürlüğe girmesi ile başladı. Nitekim cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal 22 Ocak 1923’te Bursa’da;

Kan ile yapılan inkılaplar daha muhkem (sağlam) olur, kansız inkılap ebedileştirilemez.” Demiştir. Bunun yanı sıra Harbiye marşında;

Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” mısrası yer bulmuştur. Yine aynı şekilde Şapka İnkılabını tanıtmak için gittiği Kastamonu’da Mustafa Kemal, şapka giymek istemeyenleri kastederek;

Bu kadar yüksek ve önemli amaca ulaşabilmek için, gerekirse bazı kurbanlar verilir.” Demekten kendini almayacaklardır.

Bu “yüksek ve önemli amaç”ın gerçekleşmesi, yurdun dört bir yanındaki onlarca insanın hayatına mâl olmuştu. Bundan ayrı olarak Beyoğlu’nda Hıristiyan nüfusa şapka dikmekle geçimini temin eden Yahudi ve Hıristiyan şapkacılar da bir anda zengin olmuş, şapka devrimi en çok onlara yaramıştı. Şimdilerin Ünlü Vakko’sunun eski sahipleri de şapka devriminin zengin ettiği gayr-i Müslimlerdendi. Çünkü o günlerin fiyatıyla bir şapka, bir aylık maaşa bedeldir.

Bu müthiş devrimden sonra ülkede başta tüm memurlar olmak üzere vatandaşlar şapka giymeye, giymeyenler ise hapislere atılmaya veya asılmaya başlandı. Ülkede şapka ithalatı yüzünden ciddi bir ekonomik kriz yaşandı. O dönemi yaşayan Rıza Nur şöyle söyler;

Ekonomik olarak müthiş bir zarar. Milyonlarca lira dışarıya akıp gitti. Bundan da Yahudiler yararlandılar. İtalya ve Fransa’da mevcut yeni ve eski şapkaları milyonla memlekete soktular. İki-üç Frank kıymeti olan bu şapkalar en aşağı on liraya (120 Frank) satıldı. Bunların çoğu zımpara kâğıdı ile temizlenmiş kullanılmış şapkalardı.

Bir ülkenin vizyonunu bir anda genişleten bu müthiş  şapka İnkılabını protesto etmek için ülkede isyanlar, olaylar çıkmadı değil. Meselâ;

28 Kasım’da Sivas’ta çıkan ve “Şapka giymek istemiyoruz. Gâvur kılığına girmek istemiyoruz” naralarıyla bağırarak valilik binasına yürüyen halk asker tarafından durduruldu ve yürüyüşü tertip etme suçundan dolayı 2 hoca idam ile cezalandırılmış geri kalan ise, çeşitli sürelerde hapse mahkûm edilmiştir.

Aynı tarihlerde Erzurum’da halk, çifte minareli camii meydanında şapka aleyhtarı bir eylem yapmış bunun karşılığı olarak asker kalabalığa ateş etmiş 15 kişi vurularak öldürülmüş, biri kadın olmak üzere 13 kişi idam edilmiş, 80 kişi tutuklanmıştır.

Erzincan’da yaşanan hadise ise tam bir insanlık ayıbıdır. İstiklal Mahkemesi o tarihlerde şapkaya karşı çıktığı için Mevlevi İbrahim Hakkı Efendi’yi gıyabında idama mahkûm eder. Fakat hocaefendiyi bulamadığı için bu idamı gerçekleştiremez. Bir sabah namazı vakti İbrahim Efendi ruhunu Allah’ına teslim eder. Çocukları babalarının ölüm haberini İstiklal Mahkemesine bildirir. Mahkeme tarafından köye bir müfreze gönderilir. Müfreze başındaki yetkili bu durumu kabul etmez. “Olmaz. bu adam kanuna karşı geldi mutlaka asmam lazım” der. Bunun üzerine kabir açılır. Şahitlerin huzurunda kanuna muhalefet etmek suçundan ceset asılır sonra tekrar gömülür.

24 Kasım’da Kayseri’de, 27 Kasım’da Maraş’ta, 17 Aralık’ta Rize’de, 31 Aralık’ta Ankara’da, 2 Ocak’ta Çorumda, 1 Şubatta Giresun’da halk eylemleri görülür. Sonuç yine aynıdır. “Bu yüksek ve önemli amaç” için binlerce kişi öldürülür yüzlerce kişi asılır. Onbinlerce kişi hapse atılır. Bu arada bu şehitlerden biri de herkesin bildiği rahmetli İskilipli Atıf Hoca’dır. Başka söze ve başka misale gerek var mı?

(Ahmet Anapalı, Ağustos 2010)

Osmanlı Mirasına İhanet

Cumhuriyet döneminin başlarında ve 1950 öncesine rastlayan zamanlarda, gayr-ı müslim lere ait vakıflar ve mektepler büyük bir itina ile himâye görürken, müslümanlara ait vakıflar çarçur edilmiştir. Ali Himmet Berki ‘nin tesbitine göre 200 ile 300 bin arasındaki vakıf malı İstanbul’da,çoğunlukla da gayrımüslimlere olmak üzere, yok pahasına satılmıştır. İki caminin arası ölçülmüş ve eğer 500 metreyi geçiyorsa, küçük olanı yıkılmıştır. Hamdolsun öz yurdumuzda azınlık statüsünden kurtulmaya başladığımızdan beri, bu konulara da sahip çıkmaya başlamışızdır.

1923 tarihli Lozan Muâhedenamesi ise, ekalliyetlerin himâyesi için 9 madde sevkederken, öz vatanında ekalliyet durumuna düşen müslüman Türk halkı için, ciddi bir şey ortaya koyamamıştır. Bu arada fethin ve İslâm’ın sembolü olan Ayasofya’da, Fâtih ‘in cami halini değiştirenlere lanet etmesine rağmen, yâd eller tarafından, eski haline çevrilememişse de, asıl maksadı da ortadan kaldırılarak müzeye çevrilmiştir. Kanaatimize göre, Ayasofya, Lozan’ın “Türk hükümeti, mezkûr ekalliyetlere ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve sair müessesât-ı diniyeye her türlü himâyeyi bahş eylemeyi taahhüd eder” şeklindeki 42. maddesinin III. fıkrasına dayanılarak kapatılmıştır. Ancak kapatılma kararı, hem eski vakıf hukuku açısından ve hem de kararın şekli açısından hukuka aykırıdır. Zaten bakanların bir çoğu da imzalamamıştır.

Netice olarak, Lozan Muâhedenâmesinden sonra, İngiliz Avam Kamarasında “Türklerin istiklalini ne için tanıdınız?” diye yükselen itirazlara, yahudi olan Lord Gürzon şu cevabı vermiştir: “İşte asıl bundan sonraki Türkler, bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz”. Yine kendisi gibi yahudi olan Nayim Hayun ise “Siz Türkiye’nin mülkî istiklalini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâm’ın bayraktarlığı vasfını, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum” demiştir. Ve gerçekten de Nayim, Türk murahhaslar heyetinin müşaviri durumundadır. Ancak müslüman Türk milleti rahmet-i ilâhiyyeden ümit kesmemiştir ve Yüce Allah da, bin senedir dininin bayraktarı olan Türk milletini yine eski haşmet ve şevketine kavuşturacak günlere getirmiştir. Yani tekrar müslüman Türk milletinin hâkim sınıf ve azınlıkların da azınlık olacağı bir devreye girmiş bulunuyoruz. Bu silsilenin son halkası Ayasofya’dır ve bazı yahudi bozmaları istemese de, tekrar ulu ma’bed haline gelecektir.

Haim Naum

Haim Naum (Ortada Siyahlı)

(Ahmet Akgündüz)

Menderes ve Kocatepe Camii

Eski DP Milletvekili Gıyaseddin Emre, 1925-1950 yılları arasında tek bir cami yapılmadığı için adı “Mabetsiz Şehir”e çıkan başkent Ankara’ya bir mabet kazandırmak için çaba sarf eden Adnan Menderes portresini ortaya çıkaracak şekilde şöyle anlatıyor:

Gıyasettin Emre

“Kocatepe Camii’nin temelinin atılacağı günlerdi. Allah rahmet eylesin Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun yanına gittim. Dedi ki;

Eyup Sabri Hayırlıoğlu

- Gıyasettin Bey, Menderes beni çağırmış. Benimle birlikte gelir misin?

- “Hocam” dedim, “Seni çağırmış ben niye geleyim?”

- “Ne soracak bilmiyorum; sen de yanımda ol” dedi.

- “O halde ben önceden gideyim siz sonra gelin” dedim.

Saat 16’da görüşeceklermiş. Ben belirlenen saatten önce Adnan Bey’in yanına gittim. Saat 16.00’da Diyanet İşleri Başkanı’nın geldiğini haber verdiler. “Gelsin” dedi Menderes. Az sonra kapı açıldı. Adnan Bey Diyanet İşleri Başkanı’na hitaben şöyle dedi: “Kocatepe Camii’nin temelini atıyoruz . Babamın hayrı için temele bir şeyler koymak istiyorum. En helalinden ne yapabiliriz? Ne yapmak uygun olur?” Başkan sordu:

- Babanızdan intikal eden arazinin dışında başka neler var?

- “Atlar var” dedi Adnan Bey. Başkan,

- “Atları satabiliriz” cevabını verdi. Menderes safkan İngiliz atlarından bir kısmını satıp 110 bin lirayı temele harcadı. Temel atıldıktan iki gün sonra Menderes’i tebrik için gittik. Ahmet Emin Yalman’ın 1931 yılında yazdığı bir makaleyi saklamış. Çıkarıp bize okudu. Yalman diyordu ki;

Ahmet Emin Yalman

- “Bütün başkentler büyük bir mâbedin etrafında kurulmuştur. Bu hurafeden kendini kurtaran tek başkent Ankara’dır”

Menderes:

- “İşte” dedi,  “Kocatepe Camii’ni vücuda getirebilirsek Ahmet Emin Yalman’ı fiilen tekzip etmiş oluruz!”

İstiklal Mahkemeleri’nde Kaç Kişi İdam Edildi?

Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan “İstiklal Mahkemeleri”nde kaç kişi hakkında idam kararı verildi?

Son yıllarda bazı yazarlar “30 bin kişinin idam edildiğini” yazıp çizerken hangi belgeye ve hangi araştırmaya dayanıyorlar? Hemen yanıtlayalım: Hiçbir araştırmaya dayanmıyorlar. Bu konudaki yazıların hiçbir kanıt ve belgesi yok.

“İstiklal Mahkemeleri” konusunda bugüne dek yayımlanan en kapsamlı ve doyurucu araştırma İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ergün Aybars tarafından yapılmıştır. Aybars’ın Ankara DTCF’de doktora tezi olarak hazırladığı “İstiklal Mahkemeleri” adlı kitabında bu konuda TBMM arşivlerine dayalı sayılar verilmektedir.

Prof. Dr. Ergün Aybars

Aybars’ın belgelere dayanarak verdiği listeye göre 1920 – 1922 yılları arasında 59 bin 164 sanık birinci dönem İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış, bu 59 bin 164 sanıktan 11 bin 744 sanık aklanmış, 41 bin 768 sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştır. 1920 yılı Ocak ayından 1922 yılı Temmuz ayına kadar geçen sürede, çeşitli İstiklal Mehkemeleri’nce verilen idam kararları 1054′tür.

Çeşitli İstiklal Mahkemeleri’nce verilen ve uygulanmayan idam cezası sayısı da 2.827′dir. Bu cezalar genellikle asker kaçakları için verilen ve uygulanmayan kararlardır. İstiklal Mahkemeleri tarafından görülen davalar arasında “casusluk, asker kaçakçılığı, vatana ihanet, komünistlik, düşmanla işbirliği, ayaklanma” gibi suçlar da bulunmaktadır.

Ankara İstikla Mahkemesi tarafından haklarında ölüm cezası verilenlerin 28′i Rum ve Ermeni asıllıdır. Konya İstiklal Mahkemesi, dört eşkıya, beş asker kaçağı, iki casus olmak üzere 12 kişinin idamına karar verdi.

Konya İstiklal Mahkemesi, ayaklanmaya karıştıkları gerekçesi ile 33 kişi hakkında idam kararı verdi. Samsun İstiklal Mahkemesi Rum-Pontus ayaklanması nedeniyle 485 kişiyi ölüm cezası ile cezalandırdı. Yozgat İstiklal Mahkemesi 56 kişi hakkında ölüm cezası verdi. Birinci dönem İstiklal Mahkemeleri – Ankara İstiklal Mahkemesi dışındakiler – 1921 yılı Şubat ayında kaldırıldı. İkinci dönem İstiklal Mahkemeleri, asker kaçaklarının çoğalması ve kaçak sayısının 39 bin 809′a ulaşması üzerine yeniden kurulup 1921 yılı Ağustos ayında göreve başladılar.

1925 yılındaki “Şeyh Sait Ayaklanması” sanıklarını yargılayan “Şark İstiklal Mahkemesi” 48 kişi hakkında idam cezası verdi. Bu cezalardan 47′si infaz edildi. Şeyh Sait Ayaklanması’ndan sonra süren ayaklanmalar nedeniyle, aynı mahkeme, 207 kişi hakkında daha idam kararı verdi. Bu kararlar infaz edildi. Mahkeme 213 işi hakkında da “gıyabi idam” kararı verdi, 2 bin 779 kişi de aklandı.

Atatürk’e karşı düzenlenmek istenen “İzmir suikastı” nedeniyle Ankara İstiklal Mahkemesi, İzmir’de 13, Ankara’da da “İttihatçılar Davası” sonunda 4 kişiyi ölüm cezasına çarptırdı. Ankara İstiklal Mahkemesi, soygunculuk, cinayet, ayaklanmaya katılma gibi suç gerekçeleri ile 76 idam kararı verdi.

İstiklal Mahkemeleri “mahkeme” sayılmazlar. Bunlar, savaş ve ihtilal dönemlerinde rastlanan anti-demokratşk “infaz kurulları”dır.

Örneğin Fransa’da 1793 – 1794 arası “Tribunal Revolutionaire” adı verilen İstiklal Mahkemesi, yalnız Paris’te 2774 kişiyi idam cezasına çarptırdı; aynı yıl içinde Fransa’da 17 bin kişi hakkında ölüm cezası verildi, sokak ortasında öldürülenlerle birlikte bu sayı 400 bine ulaştı.

Aynı acımasız çark 2. Dünya Savaşı’nda da döndü. Alman işbirlikçisi “Vichy Hükümeti” Devlet Başkanı Mareşal Philippe Petain ve Başbakan Pierre Laval, General De Gaulle’ün kurduğu “yüce divan” tarafından ölüm cezasına çarptırıldılar. Petain’in cezası, yaşam boyu hapis cezasına dönüştürüldü, Laval idam edildi. Binlerce kişi “işbirlikçilik” suçuyla yargılandı, binlerce kişi sokak ortalarında infaz mangaları tarafından öldürüldü.

Bunlar, demokrasinin ve hukukun anayurdu Fransa’da, hem de 1940′lı yıllarda yaşanan acı olaylardır. Atatürk dönemini bir de Fransa’da yaşanan bu olaylarla karşılaştırmak gerekir.

Kurtuluş Savaşı sırasında işbirlikçilik yapanların bir kısmı 1924 yılında çıkarılan bir yasa ile bağışlanmış, bir kısmı da “150′likler” listesine alınarak sınır dışı edilmişlerdir. Sınır dışı edilen “150′likler”i bağışlamak için de 1938 yılında 3527 sayılı yasa çıkarılmıştır.

“İstiklal Mahkemeleri 30 bin kişiyi ipe çekti” gibi dayanaksız suçlamalar ve yalanlarla da bu dönem ile ilgili yorum yapılamaz. Atatürk dönemini öteki ülkelerde yaşanan olaylarla karşılaştırmak gerekir. Hem bunu yapmak gerekir hem de çok partili düzende neler yapıldığını anımsamak gerekir.

Yalnızca 12 Eylül döneminde 47 kişi terör olaylarına karıştıkları nedeniyle idam edildi. 1961 yılında başbakan, iki bakan; 1963 yılında bir kurmay albay, bir binbaşı; 1972 yılında üç genç ipe çekildiler. Son bir yıl içinde 30′u aşkın insan, güvenlik güçlerince öldürüldü. 12 Eylül öncesinde 5300 kişi terör olaylarında yaşamını yitirdiler. 1984 yılından bu yana Güneydoğu’da öldürülenlerin sayısı ise – güvenlik görevlisi, sivil halk, PKK’lısı – 7000′i aştı.

“Atatürk düşmanları”, olayları vicdanlarında bir de bu açılardan değerlendirmelidirler. Tabi eğer vicdan denen duygu kalmışsa!

(Uğur Mumcu)

En Beyhude Devrim

Şapka giyiminin kanunlaşması, başta Erzurum olmak üzere çeşitli illerde tepkiyle karşılanmıştı. Şapka Kanunu çıkmadan bir gün önce de, 24–25 Kasım tarihlerinde Kayseri’de Şeyh Ahmet Efendi ve 4 arkadaşının yönlendirmesiyle büyük bir yürüyüş yapılmış, yürüyüşten sonra 300 sarıklı tutuklanmıştı. Bu olaylar üzerine gezici Ankara İstiklâl Mahkemesi Kayseri’ye gelerek tutukluları yargılamış, sonunda Şeyh Ahmet Efendi ile 4 arkadaşı idama mahkûm edilmişlerdi. Yine kanunun kabul tarihi olan 25 Kasım günü Sivas’ta şapka aleyhine duvarlara asılan afiş ve yazılar dolayısıyla da şehrin bütün muhtarları tutuklanmıştı. Gezici Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin baktığı dâvâ sonucu suçsuzlukları anlaşılan muhtarlar beraat etmişlerdi. Ancak aynı suçtan dolayı Sivas ulemasından İmamzade Mehmet Necati Efendi ile Abdurrahman Efendi “Türkiye devletinin şeklini tebdil ve tağyir amacıyla halkı ayaklanmaya kışkırttığı ve suçları sabit olduğu” gerekçesiyle idama mahkûm edilmişlerdi. Abdurrahman Efendi firar ettiğinden, İmamzade Mehmet Necati Efendi 28 Kasım günü idam edilmişti.

Benzeri olaylar Maraş ve Rize’de de görülmüştü. Maraş’ta Cami-i Kebir civarında toplanan halk “Şapka istemeyiz” diye bağırmışlardı. Olaya edilen müdahale sonunda birçok kişi tutuklanmış, tutuklular “dini kıyam” ve “şapkaya muhalefet” suçundan yargılanmışlardı. Yargılama sonucu suçları sabit görülen İmam Molla İbrahim Efendi, Muhtar ve Bayraktar Hamdi Efendi, Hafız Mehmet Efendi, İnşallah-Maşallah lâkaplı Ali Efendi ile Pekmezci Hacı Hüseyin Efendi idama mahkûm olmuşlardı.

Rize’deki olayda ise halk, başlarında cami imamları olduğu halde hükümet konağına ve karakola karşı yürüyüşe geçmişti. Buradaki olaylar köylere kadar sirayet ederek 10 gün kadar sürmüştü. Olaylar sonucu 143 kişi tutuklanmış, Ankara İstiklâl Mahkemesi tutukluları yargılamaya 12–13 Aralık 1925 tarihinde başlamıştı. 2 gün gibi kısa bir sürede yargılamayı bitiren Ankara İstiklâl Mahkemesi, 14 Aralık 1925 günü 143 sanıktan 8’ini idama mahkûm etmişti. 80 kişinin beraat ettiği dâvâda 55 kişi ise çeşitli cezalara çarptırılmıştı.

İstiklâl Mahkemesi istatistiklerine göre, Şapka Kanunu’nun yürürlüğe sokulduğu 2,5 ay içinde tam 57 kişi idam edilmiş, yüzlerce kişi de çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştı.

İskilipli Atıf Hoca

Şapka Kanunu’nun hayata yansımaları ise çok ilginç olmuştu. Şapka giyimi etrafında Bakanlar Kurulu kararının alındığı 2 Eylül’den başlayarak kanunun çıkacağı 25 Kasım’a kadar olan 3 aylık bir süre içinde ilginç bir takım gelişmeler oldu. Şapka giyimi konusu bu sırada bazı yabancı şapka imalatçısı firmalar tarafından dikkatle izleniyordu. Nitekim kanun çıkmadan 1-2 ay kadar önce dünyaca ünlü fötr şapka imalatçıları İtalyan Borsalino Kardeşler’e ait, ağzına kadar şapka dolu bir gemi İstanbul Karaköy Limanı’na demir atmıştı. Eylül’ün ilk haftasında gerçekleştirilen bu olaydan sonra Borsalino Kardeşler hemen gümrük işlemlerini yaptırarak bir-iki gün içinde içi şapka dolu gemiyi boşaltmış ve bu işten büyük bir kazanç sağlamışlardı. O haftalarda çeşitli Avrupalı şapka imalatçıları da Türkiye’ye “şapka seferleri” düzenlemiş; fötr, panama, kasket gibi şapka türleri İstanbul’a getirilerek halkın alımına sunulmuştu. Bu sevkıyata karşılık meydana getirilmiş şapka ihtiyacı karşılanamamış, yerli üretime geçilmesi ve şapka imalatı kurulması kararlaştırılmıştı. Bu arada İstanbul halkının başlarına geçirdikleri her çeşit şapkayla sokaklarda bir karnaval havası oluşmuş, çoğu erkeklerin başlarında kadın şapkası bile görülmeye başlanmıştı.

Giuseppe Borsalino

Şapka fiyatlarındaki yükseklik yüzünden hükümet, şapka almakta zorluk çeken memurlarına “şapka avansı” adıyla bir yıl vadeli olmak üzere borçlar vermeye başlamıştı. Diyanet İşleri Reisliği de “şapka avansı”ndan yararlanan kurumlardan biri olmuştu. Rıfat Börekçi, kuruma gönderdiği tamimlerde kendi görevlilerinin de şapka almaları gerektiğini, şapka fiyatlarının memur maaşlarına oranla pahalı olduğu gerekçesiyle de memurlarına 50’şer lira “şapka avansı” verileceğini bildiriyordu. Şapka fiyatlarının giderek yükselişi üzerine bu avans 80 liraya çıkarılacaktı. Bu arada İngiltere’den bile gemilerle fötr ve panama kasketler getirilmeye başlanmıştı. Marksistler devrim ve inkılâplara “gardırop devrimi” diyerek küçümsemiş hatta alaya almışlardır.

(Tanzimat’tan 12 Mart’a Kılık – Kıyafet ve İktidar , Cihan Aktaş)

***

Paul Gentizon ”Mustafa Kemal oul Orient en Marche” isimli eserinde, şapkayla ilgili bakanlar kurulu tarafından sonra oldukça meraklı sonuçların ortaya çıktığını, Beyoğlu’nun nadir şapkacı dükkanlarının tahmin edilemeyecek kadar çok alışveriş yaptıklarını ve bir kaç ay içinde umulmayacak kadar zengin olduklarını anlatır. Gentizon,”Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” isimli kitabında bu durumu şöyle bir tesbitle ifade etmeye çalışır:

Paul Gentizon

“Kıtlık günlerinde,bazı saatlerde ekmek fırınlarının önünde olduğu gibi, şapkacı dükkanları da adeta müşteriler tarafından sarılıyor ve önünde uzun kuyruklar oluşturuyordu.”

Eylül 1925 tarihlerinde basın da üzerine düşen görevini yapıyor ve alabildiğine sarık, cübbe ve fes üzerine hücuma geçiyordu. Şapkaya övgüler düzülerek yürütülen kampanya da fesle ilgili gazete başlıkları dikkat çekiciydi. Gazeteler fes’i şöyle veriyorlardı:

”Bu özük kazın rengindeki başlık bütün bir milletin kanının akıtıldığı bir rejimi hatırlatmaktadır”,

”Opera -komik olan bu başlık”,

”Bu fuar tiyatrosu malzemesi”,

”İçiyle ve dışıyla tanı bir şarap şişesi kasesi”,

”Gelincik”,

”Horoz İbiği”ni kullanmak herkesi utandırıyor”,

“Her adımda bir rüzgar esintisinde sallanan püskülüyle fes”

Gazete başlıklarıyla halkın fesiyle alay ediliyor, fesli komikliklere karşı halk mücadeleye çağırılıyordu. Gazetelerin yönlendirmesiyle özellikle İstanbul’da halk içinde büyük kavgalar başlıyordu. Şapka giyenler, feslilerin sarıklıların karşısına çıkmışlar, hükümet desteğini de düşünerek tenha yerlerde gördükleri fesli kişileri, sarıklı kişileri grublar halinde feci şekilde dövüyorlardı. Mustafa Kemal üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Paul Genziton kitabında bu konunun şahidi olarak şapkayla ilgili terör olaylarına yer verir:

“Şapka giyenler, her yerde külah giyenlerin karşısına çıktı. Hatta neredeyse çoke baş giysinini değiştirecek yerde fes’de ısrar edenlere veya şapka giymeyip başı açık dolaşanlara karşı dayak dahil her türlü enerjik çarelere başvrulurdu. Birçok fırsatlarda sokaklarda,vapurda, gösteri salonlarında şapkalar, feslere hücum etti! Fes ve fesliler daima yenildi. Fesler şapkalılarca parçalandı, ayaklar altına alınıp ezildi veya denize atıldı.”

Şapka’lar Fes’lere hücum etti, dayak dahil her türlü enerjik çarelere başvuruldu ifadeleri, bir yabancının gözüyle bile ne tür bir terör estirildiğini ve şapkalıların feslileri nasıl bastırdığını açıkça ifade eder. Ve en korkuncu, şapka giymeyip başı açık olanların bile dövüldüğü bir çılgınlıklar ortamı olmuştur zamanın Türkiyesi.

Bu sert uygulamalar, tabi Anadolu’da ve Doğu’da hükümet yaptırımları ve meşhur jandarma uygulamaları ile çok kısa zamanda -şapka kanunlaşmadan önce- şapkanın zaferi gerçekleşmiş, artık şapka, fes tartışmalarının yerini, yazlık şapka, kışlık şapka, kır şapkası, otomobil şapkası, spor şapkası, şehir içi şapkası, cenaze törenleri şapkası ve kabul resminde giyilecek şapka gibi şapka türleri almıştı. Artık gazeteler “hangi şapka nerde?”, ”şapkayı nasıl giyinmeli?’ gibi müstakil ”adab-ı muaşeret” köşeleriyle olayı işlemeye ve halkı bilgilendirmeye başlamışlardı! Ekim 1925, Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa gibi yerlerde şapkanın kullanımı üzerine yapılan tartışmalarla geçmişti.

Tartışmalarda dikkat eken bir nokta halkın kendilerine çok ucuz olacak, festen daha ucuz olacak diye söyledikleri şapkanın çok pahalıya mal oluşu ve ekonomik yönden herkesin bunu sırtlanamayacağı idi. Nitekim seyyar satışlarla rızkını temin eden gezgin satıcılar bu işte ilk başkaldıranlar olmuştu. Gezgin satıcılar, ”bizim bu kazancımız aylık 40-50 lira, onu da şapkaya verirsek, biz çoluk çocuk ne yiyeceğiz?” diye haklı olarak şapka satınalmayı protesto etmişlerdi. Hatta ekonomik yönden şapka alamayanlar kendi kafalarına göre çucal, telis ve benzeri şeylerden evlerinde şapkaya benzeterek başlıklar dikmişler ve sokaklarda öylece gezmişlerdi. Garibtir bu fakir insanların, sırf maddi kaygılarla alamayıp, kendi imkanlarıyla şapkaya benzeterek diktikleri bu başlıklar ”siz şapkayı protesto etmek için bunu yapıyorsunuz!” diyerek başındaki bu garip kıyafetle beraber kendileri de içeri alınmışlardı. Memur olmadıkları için onlara ”şapka avansı” verilmediğinden şapka alamayan nice fakir fezginci ilk aylarda göze çarpmamak için işini gücünü terkederek evlerine kapanmışlardı.

Şapkalı Dersim(Tunceli) Köylüleri

Hükümet şapka pahalılığının geçici olduğunu ve en kısa zamanda önlemler alınacağını ileri sürerek halkı yatıştırmaya çalışıyordu. Gazeteler de, hükümetin bu tavrını desteklemek ve halkı yatıştırmak açısından sürekli yayınlar da bulunuyorlardı.

Kuvay-ı Milliye’nin kadın kahramanlarından olduğu bilinen ve özellikle Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’ye yakınlığıyla tanınan Halide Edib (Adıvar) da, şapka uygulamaları, fakir halka karşı girişilen baskı ve halkın şapkaya olan başkaldırısı üzerine o yıllarda şöyle diyordu;

Halide Edip Adıvar

”Şapka kanunu bu dönemde girişilen devrimlerin ilki ve en gözalıcısı olmakla beraber, aynı zamanda en beyhude, en anlamsız ve en sathisi idi.”

M. Kemal Atatürk

Halide Edib Adıvar’a göre, devrimler arasında en ciddi muhalefeti yaratan şapka kanununa, sokaktaki adamın karşı koyması, kanunu yapanlardan gerçekte çok daha batılıydı. Çünkü şapkaya karşı koyanların çoğu, ekonomik nedenler dahil, bir çok haklı temellere dayanıyorlardı.

Halide Edip Adıvar’ın beyhude ve anlamsız addettiği şapka kanunu ve uygulamaları ile ilgili olarak, daha çok hiç bir hukuki temele dayanmadan yürütülen baskılarla ilgili olarak Mete Tuncay’ın yaklaşımı da bir hayli ilginç ve düşündürücü niteliktedir. Mete Tuncay ”Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması” adlı eserinde;

Mete Tuncay

‘Şapkaya karşı doğan tepkilerin şiddetle bastırılması üzerine, gerçekten pahalı olduğu halde, hiç kimseden şapka giymenin pahalı olabileceğini söyleyecek hal kalmamıştır. Çünkü görülmüştür ki, artık sorun fes ya da şapkayı değil, onlardan birinin giyileceği kafayı yerinde tutabilmektir.” diyerek Eylül-Ekim 1925 tarihlerinde, artık Türkiye’de gelinen noktanın şapkayı veya fesi değil, onu giyecek kafanın yerinde kalması probleminin olduğunu,yani ölmek veya ölememek sorununun yaşandığını dile getirir.

”Sorun fes ya da şapkayı değil, onlardan birinin giyileceği kafayı yerinde tutabilmektir!” sözünün en açık anlamı ”şapka için ölmek veya ölmemek” tir.

Tarih 25 Kasım’a gelindiğinde, meclis şapkayla ilgili 2 Eylül Kararnamesinin yerine ”Şapka Kanunu” çıkması ve uygulamaların kanun ışığında daha zecri tedbirlerle yürütülmesi için bir kanun teklifi vermişti.

Konya mebusu Refik Bey ve 16 arkadaşının Meclise sunduğu ”Şapka Kanunu” teklifi beklenmedik tartışmalara da neden oldu. Kanun teklifinin gerekçesinde: ”Aslında hiç bir öneme sahip olmayan ve fizik olarak hiç bir kıymet ifade etmeyen başlık konusu, muasır medeniyet ailesi içerisine girmeye kararlı Türkiye için özel bir değere sahiptir. Şimdiye kadar Türkler ile, diğer çağdaş, medeni milletler arasında bir simge/sembol niteliğinde sayılan şimdilik başlığın, fesin değiştirilmesi ve yerine çağdaş medeni milletlerin tümünün ortak başlığı olan ve medeniyetin de bir simgesi olan şapkanın giyilmesi gereği belirmiştir. “Türk milleti de çağdaş medeni milletler arasına girmeye karar verdiğinden, behemahal şapkayla ilgili kanunun kabulünü teklif ederiz.” denilerek şapkanın medeni/uygar olmakla eş anlamlı olduğu belirtiliyor. Günümüzde ise söz konusu olan muasır medeniyetin önünde duran bayanlarımızın başındaki örtünün verdiği rahatsızlıktır.