Muzik calici calismiyor


YAKIN TARİHİMİZ

Atatürk’e Düello Daveti

Tarih araştırmacısı Yılmaz Koç, “Unutulanlar- İnkılap tarihi ve İstiklal Savaşı’nın bilinmeyen detayları” adlı kitabında, Meclis-i Mebusan ve ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde nelerin konuşulduğunu, kararların nasıl alındığını, tarihi şahsiyetlerin az bilinen yönlerini, bilinmeyen ya da zaman içinde unutulan olayları aktarıyor.

Koç, kitabı için şöyle diyor: “Kimileri hiç yazılmamış, yalnızca devletin arşivlerinde kalmış ve üzeri tozlanmış konuları yeniden gün ışığına çıkarmaya çalıştım. Bunu yaparken Osmanlı’nın son dönemi ve Kurtuluş Savaşı döneminde yaşanmış bazı diyaloglara da yer vermek istedim. Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi, toplumun büyük kesimince ezbere bilinir. Ancak kimi detaylar hiç bilinmez. İşte ben tarihin tozlu raflarından çıkarabildiklerimle, bu bilinmeyen ya da az bilinenleri aktarmayı amaçladım.” “Tarih tekrar ediyor” dedirten kitaptan bazı bölümler şöyle.

Meclis’te ilk sigara yasağı ne zaman gündeme geldi?

90 yıl önce Büyük Millet Meclisi’nin ilk kurulduğu günlerde hemen her yerde sigara içilmesi normal karşılanıyordu. Sigaradan rahatsız olan milletvekilleri sigara yasağını, Büyük Millet Meclisi’nin toplantı salonunda uygulamak istemişti. Ancak Meclis’ten bu yasağa dair karar çıkmasına rağmen uygulamak mümkün olmadı. Milletvekilleri uzun toplantılarda dayanamayıp sigaralarını yakıyorlardı. Bu dumanlı ortamdan bunalan Ardahan Milletvekili Osman Server Bey, 8 Mart 1923’te önerge vererek, Meclis’in toplantı salonunda sigara içilmesinin yasaklanmasını, içenlere para cezası uygulanmasını talep etti. Meclis Başkanı, “önergeyi oylarınıza sunuyorum” demesine rağmen milletvekilleri, “Gerek yok” diye bağırarak, oylama yapılmasını engellediler. Böylece Meclis’in toplantı salonunda sigara içilmeye devam edildi.

Atatürk kimin elbisesini giydi?

Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1923’te en yaşlı üye sıfatıyla Meclis Başkanı olarak Sinop Mebusu Şükrü Bey’in açılış konuşmasıyla çalışmaya başladı. Sonra Mustafa Kemal Paşa söz aldı. Sivil kıyafeti biraz üstünden akar gibiydi. Çünkü elbise Erzurum Valisi Münir Bey’e aitti ve “İstanbulin” denilen uzun ceket, boyuna göre değildi. Reye pantolon, uzun ve eğreti duruyordu. En yakışıksız görünen de ciğer rengine çalan festi.

O zamanlar bu renk makbul görünmemesine rağmen başka fes bulunamamıştı. Atatürk’ün açılışa emanet elbiseyle katılması, Anadolu yollarını arşınlarken ne büyük yokluklar içinde yaşadığının kanıtı olarak hafızalarda yerini aldı.

İlk Gizli Oturum

TBMM’nin ilk gizli oturumu, açıldıktan bir gün sonra 24 Nisan 1920’de yapıldı. Başkanlık koltuğunda en yaşlı üye olarak Sinop Mebusu Şükrü Efendi vardı. Bu oturumda 19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı tarihten, 11 ay sonra Meclis’in açıldığı 23 Nisan 1920’ye kadar yaşanan olaylara değinildi.

Lazistan mı Rize mi?

27 Ocak 1923 tarihinde Çorum Milletvekili Haşim Bey, Lazistan livası isminin “Rize” livası olarak değiştirilmesi için bir teklif verdi. Ancak teklif tartışmalara yol açtı. Haşim Bey, “Lazistan denilince akla birçok şehir ve kasabanın geldiğini” beyan etti, bütün Karadeniz bölgesinin Laz olarak tanıtılamayacağını ifade etti. Ortalık alevlenince Başkan oylamaya geçti. Teklifin hükümete gönderilmesi reddedildi.

Kürtler de “Ortada Mesele Yok” Dedi

17 Mart 1921 tarihinde TBMM’de Kürdistan ile ilgili genel görüşme yapıldı. Görüşmede, “Kürdistan meselesi diye bir mesele mevcut olmadığına” dair doğu vilayetlerinden gelen telgraflar okundu. Meclisi yöneten Başkan, “Son günlerin hadisesi durumuna gelen Kürdistan meselesi ile ilgili olarak Kürt kardeşlerimiz de böyle bir meselenin olmadığına dair telgraflar göndermişlerdir. Bunlardan bir tanesini okuyalım” diyerek bir telgrafın okunmasını istedi. 24 Mart 1921 tarihinde tekrar Kürdistan meselesinin mevcut olmadığına dair muhtelif yerlerden telgraflar olduğu bildirildi.

Bu telgraflar teker teker okundu. 31 Mart 1921’de TBMM’ye bu konuda telgraflar gelmeye devam etti. Malatya Milletvekili Fevzi Efendi, bu telgraflara cevap yazılması gerektiğini söyledi. Oturumu yöneten Başkan bu telgraflardan birinin okunmasını istedi… Telgrafın okunması bittikten sonra Yozgat Milletvekili İsmail Fazıl Paşa telgrafların nerelerden geldiğini sormuş, Başkan, “Çapakçur, Genç ve birçok yerden” diye cevap vermişti. İsmail Fazıl Paşa, “Bitlis’ten, Siirt’ten, Süleymaniye’den mesela” deyince, Başkan da “Her taraftan geldi” diyerek, İsmail Fazıl Paşa’yı tasdik etti. Kütahya Milletvekili Cemil Bey bu telgraflara, Meclis namına teşekkür yazılmasını önerdi. Böylece Kürdistan meselesi olmadığına dair görüşmeler de bu çerçevede bitti.

Atatürk’ü kim, niye düelloya davet etti?

“Alfred Rüstem” olarak bilinen ve Sivas’tan beri aralarında bulunan Rüstem Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın tam karşısında oturuyordu. Etler yendikten sonra Rüstem Bey bir sigara yaktı. Mustafa Kemal Paşa, “Yemekten sonra yaksaydınız” dedi. Tatlı yenecekti, onu ima ediyordu.

Rüstem Bey biraz da bozularak, “Sizden izin almadan sigara yakmama ihtarda bulunuyorsunuz. Yemek arasında sigara her zaman içiliyordu” diye karşılık verdi. Mustafa Kemal Paşa’nın izahatına zaman bırakmadan yemek masasını terk ederek dışarıya çıktı. Yemekten sonra Mazhar Müfit Bey odasına geldiğinde Rüstem Bey’i kendisini beklerken buldu. Rüstem Bey hiçbir zaman olmadığı kadar sinirliydi. “Paşa’ya söyleyiniz kendisini düelloya davet ediyorum. Silahı da kendisinin seçmesini istiyorum” dedi. Mazhar Müfit Bey “Paşa’yı öldürecek misiniz?” diyerek hayretini belli edince, “Hayır ben Paşa’ya hiçbir şey yapmayacağım. O beni ya öldürecek ya da yaralayacak. Böylece şerefim kurtulmuş olacak” diyerek düşüncesini açıkladı. Mazhar Müfit Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın odasına gitti.

Ankara’ya giden Heyet-i Temsiliye üyeleri,  Kayseri. Mustafa Kemal’in bir yanında Rauf Bey, diğer yanında Polonya asıllı Alfred Rüstem Bey (sakallı).

Olayı biraz da alay ve şaka tarzında anlatınca, ikisi de gülmeye başladılar. Mazhar Müfit Bey, “Silahı da siz seçecekmişsiniz” deyince Mustafa Kemal Paşa, “Silah ne olacak biliyor musunuz, süpürge sopası” diyerek gülmeye devam etti. Mazhar Müfit Bey, Mustafa Kemal Paşa’yı düelloya davet eden Rüstem Bey’e silahın süpürge sopası olacağını bildirerek onu sakinleştirdi ve yolladı.

Rüstem Bey bir süre asık suratla ortalarda dolaştıktan sonra yine eski durumuna döndü.

Vekillerin ortasına neden çan fırlatıldı

İsmet Paşa, Büyük Millet Meclisi’nde gizli olarak yapılan oturumda Lozan görüşmelerini anlattı. Başvekil Hüseyin Rauf Bey, Musul’un Misak-ı Milli sınırları içinde olduğunu, ancak Musul için harp mi edileceğine, yoksa sulh ile bir çözüm mü bulunacağına Meclis’in karar vereceğini, Musul’un bizde kalması halinde Karaağaç’ın bırakılabileceğini beyan etti. Mustafa Kemal Paşa da görüşmelere katıldı. Kürsüye çıkarak karar verilmesi gerektiğini söyledi. Ordumuzu yürüterek Musul’un alınmasının mümkün olduğuna işaret ederken, bunun sulhu da engellemeyeceğine dikkat çekti. Bunun üzerine mecliste tansiyon yükseldi. Mustafa Kemal Paşa kürsüden inerken muhalefette bulunan milletvekilleri çevresini sararak, tacizde bulundular. Herkes birbirine bağırmaktaydı. Oturumu yöneten Ali Fuat Paşa işin içinden çıkamayacağını anlayınca “Efendiler rica ederim sakin olun” diyerek elindeki çanı birbirine girmek üzere olanların ortasına fırlattı. Bir anlık şaşkınlıkla susan milletvekillerine oturuma ara verdiğini bildirdi.

Vehbi Koç’un ağzından

Vehbi Koç öğrencilik yıllarında Meclis’e memur olarak girmiş ve müsahhih (düzeltmen) yardımcısı olarak Meclis’te bir süre çalışmıştır. Meclis’in açıldığı ilk günü Vehbi Koç şöyle anlatmıştır: “Bütün Ankara halkı oradaydı. Meclis binasının önü mahşeri andırıyordu. Mustafa Kemal Paşa, Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Efendi, Ankara Vali Vekili Yahya Galip ve o günkü ileri gelenler meclis merdivenlerine sıralanmıştı. Önce Mustafa Kemal Paşa halka hitaben bir konuşma yaptı. Daha sonra Rıfat Efendi dua etti. Bunu takiben de o zamanın mebusları Meclis binasından içeri girerek tarihi toplantıyı yaptılar.”

(Şule Türker, Vatan, 29-11-2009)

12 Eylül’ün Yaşı Büyütülen Erdal Eren’i Bilir misiniz?

Vatandaşlıktan çıkartılan: 14 bin, İşkencede ölen: 171, kuşkulu ölüm: 144, İdam edilen: 50, İşkence: Yüzbinler. Sadece birini, kemik yaşı büyütülerek asılan çocuğu hatırlayalım. Erdal Eren’in idam kararını iki kez bozan emekli hakim anlatıyor.

12 Eylül döneminin “Asmayalım da besleyelim mi” politikasının bir kurbanı!

12 Eylül darbesi sonrası darağacına gönderilen Erdal Eren’in idam kararınını iki kez bozan Yargıtay 3’üncü Dairesi üyesi emekli Hakim Albay Ahmet Turan 28 yıl sonra ilk kez konuştu.

Ahmet Turan

30 Ocak 1980. Sağ sol çatışmasının doruk noktasına çıktığı, sıkıyönetim günleri. Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi ODTÜ öğrencisi Sinan Suner, MHP’li Bakan Cengiz Gökçek’in koruması Süleyman Ezendemir tarafından öldürülünce olaydan 2 gün sonra bir protesto gösterisi yapılır. Göstericiler ile askerler arasında çıkan çatışmada er Zekeriya Önge ölürken, Erdel Eren 24 kişiyle gözaltına alındı. Bundan sonra tarihin belki de en hızlı yargılama süreci yaşandı ve Erdal Eren 19 Mart 1980’de idama mahkum edildi. Eren 13 Aralık 1980’de Ankara Merkez Cezaevi’nde idam edildi. Yakın tarihimize damga vuran olayın perde arkasını emekli Hakim Ahmet Turan şöyle anlattı:

İdam kararını 2 kez bozduk

Erdal Eren davası 12 Eylül’den önce başlamıştı ama sıkıyönetim ilan edildiği için sıkıyönetim mahkemeleri vardı. Erdal Eren, sıkıyönetim mahkemesinde yargılanıyordu. Mahkeme, Erdal Eren’in inzibat eri Zekeriya Önge’yi bilerek, kasten, taammüden öldürdü diye idama mahkum etti. Avukatlar kararı temyiz etti ve dosya bize geldi. Ben raportör olarak atandım. Dosyayı inceledim ve diğer üyelere anlattım.

Erdal Eren

Erdal Eren’in eri kasten, bilerek öldürdüğü noktasında bir delil yoktu ve 15 Temmuz 1980’de kararı 2 muhalif oya karşı 3 oyla bozduk. Bozma kararımız üzerine dosya tekrar sıkı yönetim mahkemesine gitti. Yeniden yargıladılar Erdal Eren’i. Tekrar idama mahkum edildi. Temyiz edildiği için tekrar bize geldi. Yaptığımız inceleme sonunda 28 Ekim 1980’de kararı tekrar bozduk. Askeri Yargıtay Başsavcılığı kararı “onayın” diye bize göndermişti ama biz kararı yine yetersiz bulduk.

Müebbet olurdu

Kararı 2’nci kez bozunca yasaya göre Başsavcılık kendi tebliğnağmesine aykırı karar çıkınca itiraz hakkı olduğu için itiraz etti ve dosya Daireler Kurulu’na gitti. 15 kişilik heyette 2 muhalif üyenin oyuna karşı 13 üyeyle kararı onadılar. Hakkı Erkan ve Erdoğan Başhekim adlı üyeler bu karara muhalifti. Çünkü Erdal Eren asılmasın, en azından Ceza Kanunu’ndaki 59’uncu takdiri tahrir sebebi yani kendi takdirini kullanarak idam cezasına müebbete çevrilmesini istediler. Ama olmadı.

Kurşunlar incelenmedi

Ben idam kararına karşı çıktım. Çünkü Erdal Eren ifadesinde diyor ki; “İnzibat askerleri üzerime doğru gelirken panikledim ve ateş ettim. Askerlerin hepsi benim hedef menzilim içindeydi. Yedek şarjörüm, tabancamda daha 5 tane mermi vardı. Eğer öldürme kastıyla hareket etmiş olsaydım bunların hepsini kullanırdım. Askerler üzerime gelince ben gelişi güzel ateş ettim” diyor. Burada çok hassas bir nokta var; Vurulan erin cesedinden çıkarılan mermi çekirdeği ile sanığın tabancasından çıkan mermi çekirdeklerinin doğru dürüst mukayesesi yapılmadı. Olay yerinde iki tabancaya ait boş kovanlar bulunuyor ama onların Adli Tıp’a gönderilip mukayesesi yapılmadı. Eri vuran kurşun yüzde 100 Erdal’ın tabancasından çıktı diye bir şey yok dosyada. Çünkü incelenmemiş.

Provokasyon olabilir

En önemlisi; Erdal Eren girdiği bir evin bahçesinde sinmiş bir yere. Askerler geliyor. Elinde de kendi tabancası var, gelişi güzel ateş etmiş. Diyelim ki gelen askerleri hedef gözeterek ateş etti. Üzerine gelen askerlerden biri öldüğüne göre göğsünden yara alması lazım. Halbuki vurulan asker sırtından vurulmuş. Bu durumu Avukat Niyazi Ağırnas duruşmada söyledi ve ’bir provokasyon olabilir’ dedi. Benim vicdani kanaatim provokasyon vardır ya da yoktur diyemem ama yüzde 100 Erdal’ın tabancasıyla vurulduğuna dair kesin delil yoktu. O nedenle ben iki defa kanaatı bozdurdum. Benim görüşüm doğrultusunda Yargıtay 3. Dairesi ama Daireler Kurulu da 2 muhalif üyeye karşı onadı.

KEMİK YAŞI BÜYÜTÜLEREK ASILDI

Erdal Eren’in yaşı tutmuyordu, 18 yaşında değildi. Rontgen çektirip kemik kalınlıklarına göre bir rapor hazırladılar ve 18 yaşında dediler. Onun inandırıcı olduğunu sanmıyorum. Adli Tıp’ta adam rontgeni çekiyor ve yaşı 18 diyor. Tarafsız mıdır? Nereden bileceğim o ortamda.

Hafifletici neden gözetilmedi

Çocuk “Ben eğer askerlere karşı hareket etmiş olsaydım. Hepsi benim atış menzilim içimde. Paniğe kapıldım ateş ettim” diyor. Bir sürü insan geliyor ama o ateş etmeyi durdurmuş. Bütün ifadelerinde “Benim bu eylemimden dolayı Zekeriya Önge ölmüşse, buna ben neden olmuşsam çok üzüntü duyuyorum” diyor. Her noktada, her duruşmada söylüyor bunu. Bu üzüntü ifadesi yargılama esnasında takdiri hafifletici sebeptir.

‘Emirle hakimlik olmaz’

12 Eylül 1980’de Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları’nın yönetimde iş başına gelmesiyle anayasa yürürlükten kaldırıldı. Biz Yargıtay Mahkemesi olarak anayasaya göre kurulmuş kuruluşlarız. Anayasa ortadan kalktığına göre işlevimiz kalmadı. Asker yönetime el koyduktan sonra istifaları ve emeklilikleri durdurdu. 12 Eylül harekatını beğenmeyenler ayrılıp gidebilirdi. Buna mani olundu. 1981 Ağustos’un da ayrılmak isteyenler için 15 günlük bir süre tanıdılar. Ben ve 17 arkadaşım ayrıldık. Benim yaş haddime 8 sene vardı ama erken emeklilik istedim. Anayasa olmadığı için emre göre görev yapmam gerekiyordu. Onu da ben kabul edemezdim Atatürk’ün okullarında yetişmiş bir aydın olarak. İsteğe göre karar vermek durumundasın demektir o zaman. Anayasa yoksa, garantin de yok demektir. Eğer emre göre karar vermek istemiyorsan yapılacak olan iş ayrılmaktır. Emirle hakimlik olmaz. Açıktan kimse emir vermedi. Ama hissediyorsun, rahat olmuyorsun karar verirken.

Evren incelese idam ettirmezdi

Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun 2’ye 13 oyla ”idam edilsin” kararını Kenan Evren’in başkanlık ettiği 5 kişilik Konsey de onayladı. Eğer Konsey, kararı bir hukukçuya dikkatlice tetkik ettirseydi, iki üye neden muhalif kalmış. ”Doğru mu yanlış mı yapıyoruz“ diye incelettirselerdi ”İdam ettirmeyelim“ diyebilirlerdi. Bu yapılmadı. O hengamede çala kalem gitti. İdam edildiğinde çok üzüldüm. Bence haksız yere idam edildi.

12 Eylül bilançosu (Adalet Bakanlığı verilerine göre)

İdam edilenlerin sayısı: 50

Kuşkulu ölümlerin sayısı: 144

İşkecede ölenlerin sayısı: 171

Vatandaşlıktan çıkarılanlar: 14.000

Gökalp EREN (Erdal Eren’in amcasının oğlu)

Adli Tıp tiyatro oynadı

İdam sürecinin başlangıçı dönemin başbakanı Demirel’in ”Bu olayın failleri TCK’nın en ağır hükümlerince cezalandırılacaktır “ lafıdır. Cuntacılar bunun gereğini yaparak Erdal Eren’i darağacına gönderdi. Erdal mahkeme süresince ”Korktuğum için değil, doğrusu bu olduğu için söylüyorum“ dedi. Cinayete uygun bir Adli Tıp Heyeti oluşturuldu ve burada adli tıp uzmanı bile bulunmuyordu.

Nihat TOKTAY (Erdal Eren’in avukatı)

Otopsiler tam tersiydi

Otopside kurşun giriş deliği etrafında yanık halesinin olduğu yazılıydı. Bunun anlamı yakından atış yapıldığı, yani 10 santim ile bir metre arası demektir. Ancak Eren’in en yakın askere uzaklığı 12.5 metreydi. Yine, kurşun askerin sırtından giriyor ve aşağıdan yukarı yol izliyor, göğsünden çıkartıyorlar. Yani atışı yapanın Önge’den aşağıda olması gerekiyor. Ancak Erdal’ın konumu en az 2 metre 30 santim Önge’den yukarıda, yani kurşunun yukarıdan aşağıya girmesi gerekiyor.

(Eylül, 2007)

Tanrı Dağı Kadar Türk, Hıra Dağı Kadar Müslüman

REJİMİN IRKÇI DAMARI

İkinci Dünya Savaşı yıllarında rejimin ırkçı-Türkçülüğe karşı yaklaşımı esas olarak Almanya ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilere göre şekillenmişti. Almanların ilerlediği dönemlerde ırkçılık yükselmiş, tersi olduğunda ırkçı hareketlere mesafe konulmuştu. Bu bağlamda, 1944 Turancılar Davası, dünyada faşizmin, ırkçılığın suçüstü yakalandığı ve lanetlendiği döneme denk düşüyordu. Her ne kadar bu davada ceza alanlar 1945 sonrası Batı Bloku ile kurulan ilişkiler sayesinde Sovyetler Birliği’nin bir tehdit olmaktan çıkması üzerine beraat ettirilmişlerdi ama artık kimsede açık açık faşist tezleri destekleyecek cesaret kalmamıştı. Dolayısıyla ırkçı Türkçüler söylem değiştirdi.

DEĞİŞEN SÖYLEM

Artık ‘Turancılık’ yerine ‘milliyetçilik’; ‘Bozkurtlar’ yerine ‘milliyetçiler’; ‘Türk ırkı’ yerine ‘Türk milleti’ diyorlar, yeni tezlerini Millet, Orhun, Kopuz, Büyük Doğu, Hareket gibi yayın organları, Türk Gençlik Teşkilatı, Kıbrıs Türk Kültür Derneği, Komünizmle Mücadele Derneği gibi örgütler aracılığıyla kitlelere yaymaya çalışıyorlardı. Alparslan Türkeş ve kurmaylarının 1965’te ele geçirdikleri Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP) ismini 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirmesi ve paramiliter faşist ‘ülkücü’ gençlik örgütlerinin çekirdeğini oluşturan ‘komando kampları’nı kurmasıyla ırkçı-Türkçülük yeni bir dönemece girmişti.

Başbuğ Alparslan Türkeş’in , CKMP’nin 1968 yerel seçimlerde Türkiye’de ilk belediye başkanlığını kazandığı Tercan’ı Ziyareti

‘DEJA VU’ ETKİSİ

1970’lerde yerli ve yabancı istihbarat servisleri tarafından ustaca yönlendirilen ‘ülkücüler’ tarafından Alevi ve Sünnilerin bir arada yaşadığı Orta Anadolu şehirlerinde çıkarılan kanlı çatışmalar, kamuoyunu 1980 darbesine hazırlamakta önemli bir işlev görmüştü. AK Parti ile MHP arasındaki ‘türban-başörtüsü’ konusundaki ittifak sırasında TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçın Doğan, MHP’nin demokrasi siciline dikkat çekmişti ama, kendi demokrasi sicili de hiç parlak olmayan bir kesimin temsilcisi olduğu için olsa gerek, kimse üstünde durmamıştı. Bu haftayı, son dönemde bazı Anadolu şehirlerinde ‘Ülkücü-Kürt öğrenci çatışması’ diye kodlanan çatışmaları yorumlamakta belki faydası olur diye 30 yıl öncesinin olaylarına ayırdık.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ortaya çıkan özgürlük atmosferinde sadece solcular değil, milliyetçiler ve dinciler de hızla örgütlenmeye başlamışlardı. 1961’de Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü ile isim babalığını Necip Fazıl Kısakürek’in yaptığı Anadolu Kulübü kuruldu. 1962’de kurulan Türkçüler Derneği, 1964’te yerini Türkiye Milliyetçiler Derneği’ne bıraktı. 1965’te muhafazakâr-dinci çizgideki 1000 Temel Eser Dizisi yayınlanmaya başladı. Aynı yıl Alparslan Türkeş ve kurmayları Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ni (CKMP) kontrollerine aldılar, partinin adını 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirdiler. Paramiliter faşist ‘ülkücü’ gençlik örgütlerinin çekirdeğini oluşturan komando kamplarını kurdular. 1970’lerde faaliyete geçen Milli Türk Talebe Birliği, Yeniden Milli Mücadele Derneği, Kültür Ocakları, Milli Gençlik Vakfı ve Ülkü Ocakları gibi örgütler, Türk-İslam sentezci öğrencilerin bir araya geldikleri çatıları oluşturdu.

AYDINLAR OCAĞI

Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi hocalarından Fuad Köprülü ve Zeki Velidi Togan gibi Türkçü ideologların öğrencisi olan ve doktorasını Selçuklu Sultanı Melikşah üzerine veren Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, öğretim üyelerine ve aydınlara hitap edecek bir oluşum arayışına girmiş ve 1969’da 70’e yakın fikir adamını 2. Milliyetçiler Kurultayı’nda buluşturmuştu. Bu tarihten sonra bir yıl boyunca sürekli toplantılar yapan muhafazakâr aydınlar, sonunda Süleyman Yalçın’ın isim babalığını yaptığı Aydınlar Ocağı’nı kurdular. Kuruluş için DP’nin iktidara gelişinin 20. yıldönümü olan 14 Mayıs 1970 seçmişlerdi. Aynı tarihlerde faaliyette olan İlim Yayma Cemiyeti ile dirsek teması içinde, resmî ideoloji yapımında önemli roller üstlenen Aydınlar Ocağı’nın kurucularından ve uzun yıllar yöneticilik yapan Süleyman Yalçın’a göre “Türkün en kısa tarifi, Türkçe konuşan Müslüman” şeklindeydi.

İbrahim Kafesoğlu ve Ahmet Kabaklı

SEYYİD AHMET ARVASİ

1970-1980 arasında MHP Genel İdare Kurulu üyesi olan Ağrı-Doğubeyazıtlı Nakşibendî eğitimci Ahmet Arvasi (ö. 1988) Türk-İslam Sentezi’ni ‘Türk-İslam Ülküsü’ adıyla yeniden tarif etti. Arvasi’ye göre İslam dini ‘biyolojik ırk’ gerçeğini inkâr etmiyor, ancak bir Batı-Hıristiyan kavramı olan ‘biyolojik ırkçılığı’ reddediyordu. Arvasi’nin biyolojik ırkçılığı reddederken yerine koyduğu kavram ‘bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin sınıf ve tabakaların soy birliği şuuru demek olan içtimai ırkçılık’ idi. Kimse biyolojik verasetini tâyin irâdesine sahip değildi ama içtimaî ırk tercihe açıktı. Ve adeta ‘Allah’ın bir ayeti olan’ bu görüş en veciz şekilde Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm diyene” sözüyle ifade edilmişti.

Seyyid Ahmet Arvasi

BATILILAŞMAYA PANZEHİR

Eski sentezcilere yeni ‘ülkücülere’ göre ‘Türk Kültürü’ çok eski, dünya tarihinde önemli yeri olan, gelenekleri olan, coğrafi açıdan yaygın, cihan hâkimiyetini sağlamış bir kültürdü. Türkler, beyaz ırktan, insancıl, adil, hiçbir zaman kan dökmemiş, hoşgörülü, laik, zayıflara, yaşlılara, kadınlara, aileye ve orduya saygılıydı. Din ‘milleti millet yapan’ değerlerin en başta geleniydi. Din sayesinde, ‘Müslüman Türk’, ‘nefsini bilen’, ‘kendini bilen’, ‘Rabbini bilen’ ‘fazilet sahibi’ nesiller yetiştiriyordu. Din, Türk’ü kendisine yabancılaşmaktan ve Batı’ya benzemekten kurtaran en önemli öğeydi. İslamiyet adeta Türkler için indirilmiş bir dindi, çünkü İslam uygarlığıyla Türklerin İslamiyet öncesi kültürleri arasında büyük benzerlikler vardı. Bunlar, tek tanrı inancı, ruhun ölümsüzlüğüne inanç, adalet duygusu, aile ve ahlakın önemiydi. Türkler de İslamiyet’e büyük ‘hizmetler’ yapmıştı. Bunlardan en önemlisi Haçlı Seferleri’ni durdurmalarıydı. Eğer bu olmasaydı, İslamiyet yerine Hıristiyanlık ‘cihan’ hâkimi olurdu!

SENTEZCİ DARBECİLER

Türk-İslam Sentezi, 1980 darbesi sonrasında olağanüstü koşulların yaşandığı bir dönemde, yitirilen toplumsal düzenin yeniden sağlanacağı ve birliğin ve bütünlüğün ilelebet korunacağı vaadini örgütleyerek ideolojik ufkunu çizdi. Darbe sonrasında TTK’nin yerine açılan Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (AKDTYK) Türk İslam sentezinin en önemli ideoloji üretim merkezi oldu. Yedi kişilik yönetim kurulunun Cumhurbaşkanı tarafından atanan dört üyesi Türk-İslam sentezcisiydi. Kurumun 20 Haziran 1986 tarihli 10. oturumunda sunulan raporda Türk kültürü, Asyalı ve Müslüman olarak tanımlanıyordu. ‘Soydaşlar’, ‘Dış Türkler’, ‘Pan Turancılık’, ‘Türklerin İslamiyet’e hizmetleri’ gibi kavramlar bu tarihten sonra daha sık kullanılmaya başladı. 1990 sonrasında Komünist Blokun yıkılması Türkçülere ‘sonunda doğrulanmış oldukları’ duygusu yaşatmıştı. Öyle ki, Orta Asya kökenli Şamanizm ve Ahmet Yesevi düşüncesi Aleviler, Kemalistler ve solcular arasında bile yaygınlaşmaya başlamıştı. Yıllardır savundukları tezlerin toplumun geneline yayılması onları gururlandırmıştı. ‘İslam’da reform’ ve ezanın Türkçeleştirilmesi çağrıları sentezin bu dönemdeki yeni açılımları oldu.

SENTEZİN SOKAKTAKİ TEZAHÜRÜ: ÜLKÜCÜ TERÖRÜ

1970′lerde sentezin kitlelere yansıması çok kanlı oldu. MHP, Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’ne (MSP) oy vermiş olan kitlenin bir bölümünün MHP’ye yönelmesini sağlamak için ünlü ‘3K’ (Kızılbaş-Kürt-Komünist) formülünü ustaca parti söylemine dâhil etmişti. Nitekim, 1973 seçimlerinde yüzde 11,8 oranında oy alan MSP, haziran 1977’de 8,6’ya gerilerken, MHP oyunu 3,4’ten 6,4’e yükseltti. Bu oy artışı MHP’yi yeni bir stratejiyi uygulamak konusunda cesaretlendirdi. Alevi ve Sünnilerin birlikte yaşadığı, sanayileşmesi gecikmiş Orta ve Doğu Anadolu bölgelerinde milliyetçi çevrelerin önderliğinde yaratılacak ‘iç savaş’ koşulları gerekçesiyle ordu ve MHP’nin içinde olduğu bir iktidar bloğu oluşturulmaya çalışmaları başladı.

MALATYA’DA 17 BOMBA

Bu stratejinin ilk adımı MHP’nin 15 Nisan 1978’de Ankara’da yapacağı Büyük Yürüyüş’tü. Yürüyüşten bir hafta önce hepsi Ankara’dan olmak üzere, Pazarcık, Adana, Adıyaman ve Malatya’da Sünni ve Alevi kesimlerden saygın kişilere bombalı paketler gönderilmişti. CHP Pazarcık İlçe Eski Başkanı Memiş Özdal paketi şüphelenerek almadı ama PTT’de patlayan paket bir görevlinin ölümüne neden oldu. Adana’da Ahmet Akalın’a gönderilen bomba etkisiz hale getirildi. O sırada tenzil-i rütbe ile Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcılığı’na atanmış olan (geleceğin içişleri bakanı) Abdülkadir Aksu’ya gönderilen paket ise alıcısına ulaşmadan İçişleri Bakanlığı tarafından ele geçirildi ve Scotland Yard uzmanlarının yardımıyla imha edildi. Bu arada, halkın galeyana getirilmesi mümkün olmadığı için olsa gerek, 15 Nisan Büyük Yürüyüş’ü fiyasko ile sonuçlandı.

HAMİDO’NUN ÖLDÜRÜLMESİ

Ancak hesaplar Malatya’da tutacaktı. Çünkü 14 nisandan itibaren büyük bir gerilim içine sokulan Malatya’nın çeşitli yerlerinde 17 bomba bulunmuştu. Dahası, şehrin sağ eğilimli Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu, 7 nisanda kendisine gönderilen bombalı paketi 14 nisanda aldığı halde işlerinin yoğunluğu yüzünden ancak ayın 17’sinde açmış, patlayan bomba ‘Hamido’ lakaplı Fendoğlu’yla birlikte iki torunu ve gelininin de ölümüne sebep olmuştu. Nihayet beklenen hareketlilik sağlanmıştı. 18 nisan sabahı çevre il ve ilçelerden Malatya’ya akın eden 20 bin kişi Malatya sokaklarında ‘Dan dan, intikam!’, ‘Müslüman Türkiye!’, ‘Kahrolsun Komünizm!’, ‘Katil Ecevit!’ sloganlarıyla şehri talan etti. 19-20 nisan günlerinde devam eden çatışmalar sonucunda aralarında faşistlerin de bulunduğu sekiz kişi öldü, 100 kişi yaralandı.

Hamit Fendoğlu

SİVAS’TA 9 ÖLÜ, 350 YARALI

Bunu Sivas olayları izledi. Gerilimin ilk işareti 11 Eylül 1978’de Alevi-Kürtlerin yoğun olarak bulunduğu Divriği ilçesinde Ramazan Bayramı’nın arifesinde bir caminin duvarlarına orak-çekiç çizilip bir bomba koymasıyla verilmişti. ‘Aleviler camiyi bombaladı’ denilerek başlatılan kışkırtma ertesi yılın Ramazan Bayramı arifesinde benzer bir gerekçe ile tekrarlandı. 4 eylül günü sabahın ilk saatlerinde farklı camilerde kılınan bayram namazları esnasında ‘Komünistler, Kızılbaşlar kardeşlerimizi öldürdü’, ‘Müslüman yok mu?’, ‘Allah’ını seven bizimle gelsin!’, ‘Kanımız aksa da zafer İslam’ın’ sloganları atarak camilerde toplanan halk, faşistlerin kışkırtması ise galeyana geldi. Sonuç dokuz ölü, 350 yaralı idi.

MARAŞ’TA KİTLESEL KATLİAM

Ama daha korkuncu yoldaydı. Alevi yurdu diye bilinen Kahramanmaraş’ta, 3 Nisan 1978’de ülkücüler tarafından öldürülen Alevi dedesi Sabri Özkan’ın cenaze töreninden beri süren gerginlik aralık ayında zirveye ulaş(tırıl)mıştı. Görevli olduklarını söyleyen bir takım kişiler, Alevilerin ve solcuların oturdukları semtlerde, bir tür nüfus sayımı yaptıklarını söyleyerek konutları dolaşmışlar, yeni numaralar verdikleri kapıları kırmızı boyayla işaretlemişlerdi. Bazı bölgelerde ise PTT görevlisi olduklarını söyleyen kişiler kapılara işaret koymuşlardı. Müftü de resmî araçla şehri dolaşıp kışkırtıcı konuşmalar yapmıştı. 19 Aralık gecesi, ‘Esir Türkler Haftası’ vesilesiyle Türkiye’de Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD) tarafından tüm Türkiye’de eş zamanlı gösterilen Sovyetler Birliği aleyhtarı Güneş Ne Zaman Doğacak? adlı filmin gösterimi sırasında Kahramanmaraş’taki Çiçek Sineması’na düşük tesirli bir bomba atıldı. Bir grup faşist ‘Müslüman Türkiye!’ sloganlarıyla CHP İl binasına saldırdı. 20 aralıkta Yenimahalle’de Alevilerin gittiği Akın Kıraathanesi’ne bomba atıldı. 21 aralıkta öldürülen iki solcu öğretmenin cenaze töreninden sonra yürüyüşe geçen grup karşılarında ‘Komünistler geliyor! Komünistler Ulu Cami’yi yakıyor!’, ‘Ordu bizimle beraber!’, ‘Neden duruyorsunuz, sizde din iman yok mu? Din elden gidiyor!’ Yürüyün, komünistleri öldürelim!’, ‘Alevilere ölüm!’, ‘Yaşasın Türkeş!’ diye bağıran 10 bin kişilik faşist grubu bulmuştu. Belediye hoparlöründen yapılan anonsla saldırı başlarken MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş Ankara’da İka haber ajansına şöyle diyordu: “Hükümetin düşmesi belki yarın belki yarından da yakındır.” 23-24 aralık günleri arasında, baltalı, palalı saldırganlar tarafından, resmî rakamlara göre ölü sayısı 111, gayri resmî kaynaklara göre bunun en az iki katı insan, doğranarak, işkence edilerek, yakılarak katledildi. Çok sayıda kadına tecavüz edildi, göğüsleri kesildi. 552 ev ve 289 işyeri tahrip edildi.

HÜKÜMETİN BECERİKSİZLİĞİ

Süleyman Demirel olaylardan sonra kendisini sıkıştıran gazetecilere ünlü cevabını vermişti: “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz!” Daha açık sözlü olan Tercüman gazetesi yazarı Ahmet Kabaklı ise olayları şöyle nitelemişti: “Binicisini beğenmeyen asil bir kısrağın şahlanışı!” Olaylar boyunca sesi çıkmayan CHP’li İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı daha sonra hazırladığı raporda katliamları şehre seyyar piyangocu olarak gelen 26 kişinin planladığını söyleyecekti. Olaylardan sonra Ecevit Hükümeti’nin tek yaptığı 13 ilde sıkıyönetim ilan etmek oldu.

Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel

ÇORUM’DA İKİNCİ KİTLESEL KATLİAM

Tedavi gördüğü kanser hastalığı yüzünden ölmesi an meselesi olan MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın bilinmeyen kişilerce 27 Mayıs 1980 günü Ankara’da öldürülmesiyle doğan gerilimin ‘meyveleri’ Çorum’da toplandı. Haziran ayı boyunca Çorum kent merkezinde ve çevre köylerde gerginlik tırmandırıldı. 4 temmuz cuma günü ‘Komünistler Alaaddin Camii’ne bomba attılar’ söylentisinin yayılması ve bunun TRT’nin 19:00 bülteninde yer almasıyla başlayan saldırıda saldırganlar ‘Kanımız aksa da zafer İslam’ın’, ‘Kana kan, intikam’, ‘Müslüman Türkiye’ sloganları atıyorlardı. Bilânço çoğu Alevi 50’den fazla ölü 100 civarında yaralıydı. 100’den fazla işyeri de tahrip edilmişti.

Gün Sazak ve Alparslan Türkeş

VE BEKLENEN DARBE

Kasım 1979′da AP azınlık hükümetini kuran Süleyman Demirel, gazetecilere olayların ‘komünistlerin tahrikiyle’ çıktığını söylemiş ve “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın” demişti. Mesaj alanlar gözlerini Fatsa’ya çevirmişlerdi ki 12 Eylül 1980 darbesi oldu. Türkiye’yi kana bulayan olaylar bıçak gibi kesildi. Sıra, itinayla pişirilen bu acı yemeği sağcısıyla solcusuyla tüm Türkiye’ye yedirmeye gelmişti.

1980 Askeri Darbesi

MARAŞ YARGILAMALARI

Diğer olayların failleri bulunamamıştı ama Kahramanmaraş olaylarından dolayı 804 kişi hakkında dava açıldı. Ancak bunların çoğu böyle bir olayı tertipleyecek nitelikte olmayan, ev hanımı, çöpçü, biletçi gibi sıradan insanlardı. Bu sanıklardan 29’u ölüm cezasına, yedisi müebbet hapse, yedisi 15-24 yıl arasında, 29’u 10-15 yıl, 259’u da beş ila10 yıl arasında, 26’sı ise bir-beş yıl arasında hapis cezası aldılar. 379 kişi davadan beraat ederken 68 kişi firarda olduğu, veya dava sırasında ölmüş olduğu için davaları düştü. Ölüm ve müebbet hapis cezaları dışındakilere 1/6 oranında cezai indirim uygulandı. Ancak mahkemenin kararı Yargıtay tarafından bozuldu. Yeniden yargılama yapıldıktan sonra, dosya hafif cezalarla kapatıldı. 1991’de çıkan Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan değişiklikle katliam sorumlularının hepsi salıverildi. Olaylardan hemen sonra Ankara’daki Ülkücü Gençlik Derneği Genel Merkezi’ni telefonla arayarak durumu rapor ettiği iddia edilen Ökkeş Kenger (olaylardan sonra Şendiller soyadını almıştı) beraat ettikten sonra MHP ve BBP’den milletvekili olarak meclise girdi. Yıllar sonra İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’nın raporunda olaylar sırasında Maraş’ta oldukları belirtilen bazı isimler Susurluk Olayı’nda tekrar karşımıza çıktılar.

Kahramanmaraş Olayları, 1978

MİT RAPORU

20 Aralık 2006 tarihinde, Bülent Ecevit, 1979’dan beri kasasında sakladığı bir belgeyi gazeteciler Can Dündar ve Rıdvan Akar’a açıkladı. Üzerinde ‘çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir’ notu bulunan belgede ‘CHP iktidarı devraldıktan sonra vuku bulan büyük olayların (Malatya, Sivas, Kahramanmaraş) çıkacağına dair bir-iki ay evvelinden haber verilmediğinden yüzlerce vatandaşımızın can ve mal kaybına sebebiyet vermişlerdir. Önceden haber vermek bir tarafa olayın yaratılmasında en etkin rol oynamışlardır. Nitekim Kahramanmaraş olayı MİT’ten …, …, …, … ’in (isimler gazeteci Can Dündar ve Rıdvan Akar tarafından gizlenmişti) müşterek planlamaları ile çıkarılmıştır. Türkeş oraya …’in tavassutuyla …’u tayin ettirerek Güney Bölgesi’ni ele geçirmiş ve Maraş olayını rahatlıkla tertip ettirmiştir. MİT olayın içinde olmasaydı Maraş’tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi. MİT, CHP zamanında büyük olayları yapan ve yaptıran MHP’lilere ait bilgileri saklamış, sıkıyönetim mahkemelerine sadece sola ait raporların verilmesi hususunda Türkeş, MİT’teki elemanlarına talimat vermiştir’ yazıyordu. Ökkeş (Kenger) Şendiller, “Bu belgeden anlaşıldığı üzere, MİT, rahmetli Türkeş ve Ecevit ciddi olarak zan altındadır. O zaman MİT’in başında Adnan Ersöz Paşa vardı. Bu münasebetle TSK da zan altındadır. Eğer bu belge gerçekse olayın üzerine muhatapları ve vârisleri gitmeli ve gerçekler ortaya çıkarılmalıdır” dedi. Ancak tahmin edileceği üzere kimse olayın üstüne gitmedi.

Bülent Ecevit

(Ayşe Hür, Taraf, 13-04-2008)

Reşit Bey’in Atatürk’e Mektubu

Çerkes Edhem’le birlikte idama mahküm edilen ve ancak Yunan tarafına geçerek hayatını kurtarabilen, aynı aileden biri daha var: Edhem Bey’in ağabeyi Çerkes Reşid Bey. Reşid Bey, (1877-1951) ilk BMM’de Saruhan (Manisa) milletvekiliydi. “Hain” ilan edilince, 8 Ocak 1921’de milletvekilliği düşürüldü ve Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından idama mahküm edildi. Sonradan 150’likler listesine alındı. Bu yüzden yıllar boyu Amman’da yaşamak zorunda kaldı. 1951’de öldü.

Çerkes Reşid Bey

İşte bu zatın 80 sene önce Atatürk’e hitaben yazdığı bir “Açık mektubu” var.
Bu mektup Şam’da çıkan “El-Kâbes Gazetesi”nde yayınlanmış (aslı Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde), yayınlanır yayınlanmaz eminim elçiliğimiz tarafından tercüme edilip Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e sunulmuştur.
Mektubun yayınlandığı dönem, Kürt isyanlarının arka arkaya patlak verdiği dönemdir.
Reşid Bey mektubunda “Kürt sorunu”nun nasıl ele alınması gerektiğini izah ediyor ve Atatürk’e bazı önerilerde bulunuyor.
Özetle diyor ki:

İşittiklerime ve gördüklerime dayanarak şunu söyleyeyim ki, hem Kürtlerin dinlerine tutku derecesinde bağlılıklarına, hem de kamuoyunun vicdanına aykırı olan mevcut durum, bu necip milleti tehlikelere ve savaşlara sürüklemektedir.
İşte kanlar akmakta, canlar yok olmakta, hırs uyanmakta, intikam sevdası kalplerde kök salmaktadır.
Ülkemin çöküşe doğru gittiği meydandadır. Dahası, cahil ve gafil Türk gazeteleri bu ayaklanmayı muhaliflerden yalnız birkaç kişinin üzerine yıkmaktadırlar.
Kürtlerin zulme gelemeyecekleri şüphesiz iken, şiddet, despotluk ve türlü imha yöntemleri ve Kürt beylerinin -Seyyid Abdülkadir de onlardandır- idamlarıyla sonuçlanan Şeyh Said İsyanı’nın (1925) ikinci bir isyan doğurmayacağını mı zannediyordunuz?
Kürtlerin intikamları da şiddetli olur. Tarihten delil getirmeye gerek yok. Yalnız bu son isyan bile öldürme, zulüm, şiddet ve köklerini kazımanın (sürgün politikası) sınırları olduğunu gösteriyor.
Ülkemizin 15 milyona ulaşan nüfusunun yarısını teşkil eden Kürtler, tarihin en eski zamanlarından beri kendi mamur beldelerinde yaşamakta iken, uygulamakta olduğunuz siyaset, memleketlerini bölüp parçaladı.
Hâlbuki çeşitli vesilelerle ve özel olarak da tarafınıza, Kürtlerin geleneklerine ve dinen kutsal bildikleri şeylere hücum etmenin, ülkemizin çöküşüne neden olacağını açıklamıştım. Ne var ki, hükümetimizin başı (İsmet Paşa’yı kastediyor) ve yoldaşlarının Türk milliyetçiliğinde ve ülkenin harap ve bitap düşmesinde ısrar, hatta inat ettikleri görülüyor.
Ey Gazi, şu an bu fırsattan yararlanmak için üzerinize büyük bir görev düşüyor.
1. Mert Kürt milletini zayi etmeyin (harcamayın) ve ona karşı düşmanlığın devamına meydan vermeyin.
2. Tarih bizim geçmişteki beraberliğimizi tescil etmiş bulunuyor. Günahlarınız yüzünden ülkenin bölünmesinden kaygı duyuyorum. Unutmayın ki, en büyük ve uzun ömürlü şöhret, tarihin tescil ettiği şöhrettir.
Bir an için kendinizi ölmüş farz edip, namınızı yükseltmeye bakmalısınız. Kürtlerin dine tutkunlukları ve millî asaletleri, onları Türklerden ayrılmaktan men ediyor.
Ancak bir şartla: Yönetimi cumhurdan, yani halktan ılımlı ve hür bir gruba emanet etmeniz gerekir.
Böyle yaparsanız, himayeniz altındaki milletlerin (Türklerin ve Kürtlerin) özgürlüğünü temin ve ülkemizin selametini muhafaza etmiş, böylece tarihte büyük bir ad ve şöhrete nail olmuş olursunuz.” (Bu mektup Mete Tunçay tarafından Tarih ve Toplum Dergisi’nin Ekim 1992 sayısında yayınlanmıştır).

Bediüzzaman Said Nursi

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de, Reşit Bey’in mektubundan bağımsız olarak benzer fikirler seslendirmişti.
Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizden başlayarak bütün vatanı “kardeşlik kuşağı” ile sarmalayacak bir eğitim projesi üzerine çalışmış, bu projeyi son birkaç padişah dışında Ankara’ya da sunmuş, ancak Sultan Reşat “maaş”la, Ankara ise “makam”la onu susturmaya çalışmıştı.
“Medresetü’z-Zehra” adını verdiği ve Türkçe, Kürtçe, Arapça eğitim öngördüğü üniversite projesinde din ilimleriyle fen ilimleri birlikte okutulacaktı.
Çünkü” diyor, “Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir, ikisinin imtizacından hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”
Peki böyle bir üniversite ile ne amaçlıyordu?
“Arabistan, Hindistan, İran, Kafkasya, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki, müsbet ve kudsi ve umumi milliyet-i hakikiye olan İslamiyet milliyeti ile ‘inneme’l-müminune ihvatun’ (Mü’minler kardeştir) Kur’an’ın bir kanun-u esasisinin tam inkişafına mazhar olsun.”
Kelimeleri açıklamak için maalesef yerim kalmadı, bir zahmet sözlükten bakın.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2010-01-10)

Çerkes Edhem Bey Hain Değildi

Bu milletin çocukları, ezanı, bayrağı ve ata yadigârı toprağı savunmak için, kimi zaman karlı dağlarda, (Sarıkamış Harekâtı gibi), kimi zaman çöllerde (Medine Müdafaası gibi), kimi zaman Trablusgarp’ta, kimi zaman Balkanlar’da, kimi zaman Çanakkale ve Sakarya’da el ele, gönül gönüle savaştı yıllar boyu.
Kimi Türk, kimi Kürt, kimi Laz, Çerkes, Abaza, Arnavut, Arap kökenliydi, ama kimse kökenine bakmıyor, herkes ortak bir “ümmet” bilinci içinde savaşıyordu.
Biliyorlardı ki, “Osmanlılık” kavramı çökerse devlet de çökecek, herkes enkaz altında kalacaktı.
Bu bakış açısıyla bu topraklar savunuldu ve altıyüz sene bir büyük devlet ayakta tutuldu.
Bu devlette ne Türk’ün Kürd’e, ne Kürd’ün Türk’e bir üstünlüğü vardı. Hangi etnik kökene mensup bulunursa bulunsun, herkes onurlu bir “vatandaş”tı.
O kadar ki, Mustafa Kemal, Çerkes Edhem’in ağabeyi Reşid Bey’e 07 Ocak 1920 tarihinde Ankara’dan çektiği telgrafta, “İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle” olmanın erdemini vurguluyor:
“Bu din ve devletin sağlam bir uyruğu olan Çerkes kardeşlerimiz, hepimizin övdüğümüz baş tacımızdır. Bugün düşmanlarla çevrili Türk, Çerkes ve diğer din kardeşlerimizin el ele vermeleri, sarsılmaz bir bütün oluşturmaları, namus ve yaşamımızı kurtarmak için bir zorunluluktur.”
Ne var ki, İstiklâl Savaşı şekillenip zaferin ucu gözükmeye başlayınca, durumlar değişiyor.
İşgali kırmak için canını ve malını ortaya koyanlar çevreden uzaklaştırılıyor. Boşluklar, işin başında Milli Mücadele’ye sıcak bakmayanlarla dolduruluyor.
Bu arada iç isyanları bastıran Çerkes Edhem’le ağabeylerine de “farklı” gözle bakılmaya başlanıyor.
Başta İsmet Paşa olmak üzere, “icra”nın başında bulunan “Ankara Ekibi”, Çerkes Edhem’in BMM Genel Kurulu’nda coşkuyla karşılanmasını ve dakikalarca alkışlanmasını içlerine pek sindiremiyorlar.
Çerkes Edhem ise sürekli alkışlar karşısında çok sıkıldığını, hatta terlediğini yazıyor hatıralarında.
İlk kez karşılaştığı İsmet Paşa hakkında ise şu tespitleri yapıyor:
“İlk defa karşılaşıyorduk. Daha sonra hayatımdaki menfilik ve haksızlıkların kaynağı olan bu zatın ilk anda üzerimdeki intibaının derin olmadığını, çehresinin ve hareketlerinin bariz hususiyet ifade etmediğini itiraf ederim.
“Fakat konuştukça ve fikirlerini dinledikçe, onu birçok meziyetleri bulunan erkân-i harp hususiyetleri taşımakla birlikte hiçbir zaman zaferi temsil edecek kumandanlık vasfına sahip bulamadım.”
Belli ki, İsmet Paşa da ondan hoşlanmamıştı.
Zira, herkesin “Edhem Bey” olarak bilip alkışladığı kahramana İsmet Paşa ısrarla “Çerkes” diyor. Araları açıldıktan sonra, Mustafa Kemal de Edhem Bey’i bu lâkapla anıyor ve “Nutuk”una geçiriyor.

Yozgat İsyanı’nı bastırmak üzere görevlendirilen Çerkez Ethem (1885 – 1948) ve adamları İstasyon’daki karargah binası önünde Mustafa Kemal’le (Haziran 1920)

Ancak Edhem Bey etnik kökeniyle anılmaktan rahatsızdır:
“Hepimiz Osmanlı’ydık. Eğer milliyet ve ırk tefriki (ayırımı) yapılmaya kalkışılsaydı, bu vatanda şeceresi karışmamış kim kalırdı?” diye soruyor.
Aznavur Ahmed isyanıyla Yozgat İsyanı gibi iç isyanları maharetle ve hızla bastıran Edhem Bey git gide yıldızlaşmış, ancak hased okları da üzerine çevrilmiştir.
Meclis’in ve halkın son derece sevip sayarak güvendiği bu adam, “Ankara Ekibi” tarafından nedense hep “kuşkuyla” izleniyor.
Nihayet “defteri dürülmeye” karar veriliyor.
Ama önce Edhem Bey’in ve ağabeylerinin son derece güvendikleri Ali Fuat Paşa Garp Cephesi Kumandanlığı’ndan alınıyor. Yerine İsmet Paşa getiriliyor.
Edhem Bey ise bu değişikliği, kendisinin bertaraf edilmesine karar verildiği şeklinde yorumluyor: “İsmet ve Refet beylerin benim için düşündüklerini tatbik etmeye Mustafa Kemal Paşa’yı ikna etmeleri ve yolda vaziyeti müsait bulmalarıdır” diyor.
Haklıdır: Zira gerçekten de Ankara, Edhem Bey’in tasfiyesine karar vermiş, bu iş İsmet Paşa’ya ısmarlanmıştır.
Edhem Bey son anda oyunu bozmaya çalışıyor.
Maiyetiyle birlikte İsmet Paşa’nın Eskişehir’deki karargâhını basıp aniden İsmet Paşa’nın yanına giriyor.
Fakat İsmet Paşa yalnızca bir asker değildir. Aynı zamanda kafasında, kuyrukları bir birine değmeyen kırk tilki dolaştırdığı söylenen bir siyasetçidir.
Edhem Bey’le karşılaşır karşılaşmaz hissettiği derin endişeyi anında yeniyor ve gülümseyerek yanına gidiyor.
Gerisini Edhem Bey’in anılarından okuyoruz:
Başını kaldırınca beni gördü. Bakışlarında hayret ve ürkeklik vardı. Ayağa kalktı. Şaşırmıştı. Tereddüt geçirdi.
Sonra süratli adımlarla bana doğru geldi. Yüzündeki şaşkınlığı hemen tebessüme çevirmeyi başardı. İki eliyle ellerimi tuttu, daha sonra ellerini kollarıma doğru çıkardı ve o vaziyette konuşmaya başladı:
- Ne vakit teşrif buyuruldu? Elleriniz sıcak ve ateşli. Doktorunuz seyahatinize nasıl müsaade etti? Hastalığınızı hakikaten merak ediyordum. Şöyle buyurun.
Edhem Bey şöyle cevap verdiğini yazıyor:
- Samimiyetten eser kalmayan müşterek mesaimize son vermeye geldim. Niçin böyle yapılıyor, anlayamıyorum.
Aleyhime gizli-açık birçok tedbirlere başvuruluyor.
Rica ediyorum, eğer kendinize ait olmasını istediğiniz, fakat açıkça ifade edemediğiniz hususlar varsa bunları işte karşı karşıyayız, cesaretle söyleyin.
Arada itiraz etmeye kalkıştığını söylediği İsmet Paşa’yı susturup devam ediyor:
- Ben sizinle açık ve ciddi konuşuyorum ve böyle olmanızı rica ederek açık ve samimi cevap bekliyorum.
Sözü bu kez İsmet Paşa alıyor ve öfkesi burnunda Edhem Bey’i yatıştırmaya çalışıyor:
- Allah fesatçıların cezasını versin Edhem beyefendi. İtimad ediniz ki ben sizin gibi arkadaşlarımın mevcudiyetine güvenerek Garp Cephesi Kumandanlığı’nı aldım.
Ordu içinde menfi propaganda yapanları teker teker araştıracağım ve cezalandıracağım. Ben bu hizmeti beraberce yürüteceğimize samimiyetle inanıyorum. Sizin de aynı histe olduğunuzu çok iyi biliyorum.
Özü-sözü aynı olan, hile-hurda bilmeyen Edhem Bey, İsmet Paşa’nın yanından kısmen tatmin olmuş olarak ayrılıyor. Kendisine yanlış istihbarat verildiğini düşünüyor.
Fakat hüküm çoktan verilmiştir. Ne yapsa artık kâr etmeyecektir.
O da bu sırada BMM’ye ağır bir telgraf çekmek suretiyle “hayatının hatası”nı yapıyor.
Bu telgraf kendisini tutan milletvekilleri tarafından bile “tehdit” olarak algılanır ve bu yüzden İsmet Paşa, ilk kez Meclisin desteğini kazanıyor.
Onun son aradığı da zaten budur.
Harekete geçiyor.
Edhem Bey’i sıkıştırmaya başlıyor.
Ve ağabeyiyle birlikte Yunanlılara sığınmak zorunda bırakıyor.
O sırada Edhem Bey ve ağabeyi Reşid Bey’in elinde hatırı sayılır miktarda para ve mühimmat vardır. Ancak tek kuruşuna dahi el sürmüyorlar.
Maaşlarından arta kalan birkaç kuruşla yurt dışına çıkıyorlar ve sefalet içinde yaşıyorlar.
Sonradan Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde idamlarına hükmediliyor.
150’likler listesine alınıyorlar. 1937’de diğerleriyle birlikte affediliyorlar, Atatürk’ün Edhem Bey’e para ve pasaport gönderttiği söylenir ama Edhem Bey çok sevdiği ülkesine dönmeyi içine sindiremiyor. Bunu da hatıralarında şöyle izah ediyor:
Ben milletime ve tarihe ‘hain’ diye tanıtılmış, gıyabında idama mahkûm edilmiş bir adamım.
Ama hakikatte ben, asgari bana böyle diyenler kadar vatanperverim. Ve Milli Mücadele’de hepsinden kıdemliyim.
Ben hain olmaya icbar edildim, buna rağmen hain olmadım. Şimdi hakikatleri açıkça konuşabilecek miyiz? Hepimiz adil ve bitaraf hâkimler önüne çıkabilecek miyiz?
Haydi bunlar oldu diyelim; ya zihinlere yerleştirilmiş menfur kanaatleri nasıl ıslah edeceğiz? Burada gurbette ölürüm, fakat hiç olmazsa günün birinde doğru tarihin hakikatleri ele almasını ümit ederek gözlerimi kaparım.
Edhem Bey 1948 Eylül’ünde Amman’da hayata gözlerini yumuyor.
Şeria Nehri’nin kıyısında toprağa veriliyor.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2010-01-06)

Peygamberin Doğumu Milli Bayrammış

TBMM’nin 90. yılı nedeniyle açılan ‘90 yılda 90 belge’ isimli sergide ilginç bir belge yer alıyor. Bu belgeye göre İlk Meclis, Kutlu Doğum Günü’nü, Millî Bayram kabul etmiş ve bu bayram 12 yıl süreye resmen kutlanmış.

Atatürk’ün başkanlığını yaptığı Türkiye Büyük Millet Meclisi, Peygamber Efendimiz’in (sas) doğum gününü ‘milli bayram’ ilan etmiş. Kutlu Doğum Günü’nü milli bayram olarak öneren yasa teklifi, Saltanat’ın kaldırılmasından bir gün sonra Meclis gündemine getirildi. Cumhuriyet’in ilanından beş gün önce de kabul edilen yasa 12 yıl yürürlükte kaldı. Kutlamalar yapılmadığı gerekçesiyle 1935′te iptal edilmiş.

TBMM’de önceki gün Meclis Başkanı M.Ali Şahin, Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılan ‘90 yılda 90 belge’ isimli sergide ilginç bir belgeye yer verildi. Türk Demokrasi tarihini gözler önüne seren belgeler arasında Meclis’in Peygamber Efendimiz’in (sas) doğum gününü milli bayram olarak kabul etmesi de yer alıyor. “12 Rebiülevvel gecesiyle gününün Milli Bayram olmasına dair teklif ile kanun metni” başlıklı belgenin hikayesi oldukça ilginç. Saltanat, Cumhuriyet’in ilanından önce 1 Kasım 1922′de kaldırılmıştı. Bir gün sonra yani 2 Kasım tarihi 12 Rebiülevvel’e yani İslam Peygamberi’nin doğum gününe denk geldi. Aynı gece Mevlid Kandili kutlanacaktı. Yozgat mebusu Süleyman Sırrı Bey, hem alınan kararları kutlamak hem de Mevlid-i Nebevi’yi anmak için dua okunmasını, bir de top atılmasını önerdi. Burdur mebusu İsmail Suphi Bey’in önerisi ise ilgi çekiciydi. Bu günün milli bayram olmasını teklif etti. İcra Vekili Reisi Rauf Bey, her iki teklifi de birleştirerek 1-2 Kasım gecesi ve ertesi günün ‘milli bayram’ olmasını önerdi. Bu teklif Meclis’i oluşturan milletvekilleri tarafından sevinçle karşılandı. Yapılan oylamada da kabul gördü. Rauf Bey’in teklifi Meclis’te müzakere edildikten sonra 24 Ekim 1923′te kabul edildi.

Mustafa Kemal ve Rauf Orbay

Hz. Muhammed’in doğum gününün milli bayram kabul edilmesi Cumhuriyet’in ilanıyla aynı günlere denk geldi. Bu kanundan 5 gün sonra 29 Ekim 1923′te Cumhuriyet ilan edildi. İki kutlamanın tarihlerinin yakın olmasının ‘Hakimiyet Bayramı’nı gölgede bıraktırarak, unutturduğu öne sürülüyor. Hakimiyet Bayramı, tam 12 yıl yürürlükte kalmasına rağmen hiçbir zaman kutlanmayan bayram olarak da tarihe geçti. 12 Rebiülevvel Gecesiyle Gününün Milli Bayram Adinde Dair Kanun şöyle: Leyle-i Viladet Hazreti risaletpenahiye müsadif olup Türkiye’de saltanat-ı şahsiyenin ilgasıyla hukuk-ı saltanatın uhde-ı millete istikrarını ve hakimiyet-i milliyenin teessüsünü suret-i katiyede tesbit eyleyen kararın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabul edildiği 12 Rebiülevvel gecesi ile günü Hakimiyet Bayramı addolunmuştur.

(Zaman, 01-2010)

TBMM Bir Osmanlı Meclisiydi!

Yok, yok, sandığınız gibi değil, bu yazıda, 89. kuruluş yıldönümünü kutladığımız TBMM’nin açılış günü kurbanlar kesildiğini, Sakal-ı Şerif taşındığını, mevlit okutulduğunu filan yazacak değilim. Amacım, TBMM’nin aslında yeni bir meclis olmadığı, daha doğrusu İstanbul’daki meclisin bal gibi devamı olduğunu ortaya koymak.

Yalnız bunu yapabilmek için tarihin en sıkıcı faslı olan zaman dizimini (kronolojiyi) bir miktar hatırlamamız gerekiyor.

12 Ocak 1920′de İstanbul’da Meclis-i Mebusan açılır. 28 Ocak’ta Misak-ı Millî ilan edilince işgal kuvvetleri öfkelenir. 4 Mart’ta Celaleddin Arif, Meclis başkanlığına seçilir. 16 Mart’ta İstanbul resmen işgal edilir. 2 gün sonra Meclis son olarak toplanıp tatile girer. 2 Nisan’da Salih Paşa kabinesi istifa eder. Artık İstanbul’da yapılacak iş kalmamıştır. 9 Nisan’da birçok milletvekili gibi Meclis Başkanı Celaleddin Arif, Ankara’ya gelir ve 10 Nisan’da bir bildiri yayımlayarak milletvekillerini Ankara’da toplanmaya davet eder. Ertesi gün Sultan Vahdettin Meclis’i feshettiğini bildiren iradeyi yayımlar. 21 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa, Meclis’in 2 gün sonra açılacağı ilan eder. Ve 23 Nisan.

Celaleddin Arif

Olaylar zincirini bu şekilde okuyunca İstanbul-Ankara sürekliliği daha net kavranabiliyor ve tarih kitaplarımızdaki saptırmalardan sıyrılabiliyoruz. Ancak yine sabrınızı istirham ederek olaylar zincirini 10 gün daha sürdürmek istiyorum.

24 Nisan’da M. Kemal Paşa Meclis Başkanı seçilir, C. Arif Bey ise 2. başkandır. Aynı gün ilk kanun çıkar. Ne kanunu bu, biliyor musunuz? “Ağnam”, yani koyun keçi vs. vergisi kanunu. İşin ilginç yanı şu ki, bu kanun, İstanbul Meclisi’nin son görüştüğü kanundur.

Ankara’da Osmanlı meclisi

Başkan aynı, gündem aynı, milletvekillerinin çoğu aynı, daha da çarpıcı olanı, mantık aynı. Evet, bu düpedüz bir ‘Osmanlı’ meclisidir.

Şimdi birileri kızacak ama “Osmanlı meclisi” tabirini ben değil, Mustafa Kemal Paşa kullanıyor. Nerede? TBMM’de. Ne zaman? 24 Nisan’da. Beraber okuyalım:

“Meclisimizde şekillenen ve tecelli eden milli kudretimiz hilafet ve saltanat makamını yabancı baskılarından ve Osmanlı Devleti’ni dağılma ve esaretten kurtaracak tedbirleri alacaktır. Heyet-i Temsiliyemiz Osmanlı kanunlarının yürürlüğünü temin etti. Bu dakikadan itibaren Osmanlı milletinin akıbetinden sorumluluk, muhterem heyetinizin faaliyet sebebi olacaktır.”

Şimdi bu fikirleri yukarıdaki olaylar zincirine bağlayarak tekrar okuyalım:

1. Milli kudretimiz TBMM’de şekillenmiş olup bu meclis hilafet ve saltanatı kurtaracak, dahası Osmanlı Devleti’ni dağılmaktan koruyup özgürlüğe çıkaracaktır.

2. Erzurum Kongresi’nde kurulan ve M. Kemal Paşa’nın başkanı olduğu Heyet-i Temsiliye, ‘Osmanlı kanunları’nın yürürlüğünü sağlayan organ olmuştur.

3. Asıl önemlisi, milletvekilleri ‘bu dakikadan itibaren’ ‘Osmanlı milleti’nin, yani Org. İlker Başbuğ’un açıkladığı anlamda ‘Türkiye halkı’nın sorumluluğunu üstlenmişlerdir.

Kronolojiye devam edersek, 26 Nisan’da Meclis Sultan Vahdettin’e bağlılığını bildirir, ertesi gün Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nazırı Fevzi Çakmak Ankara’ya gelir, Meclis, oturumunu tatil ederek onu karşılamaya gider. Fevzi Paşa Meclis’e gelerek konuşma yapar, bir hafta sonra da başbakan seçilir.

Mustafa Kemal ve Fevzi Çakmak

Tahsin Demiray’ın 1950′de yazdığı gibi bu manzara, aşağı yukarı Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı’nda ikiye bölünmesini andırır. Fransız kuvvetleri Almanya karşısında yenilince bir kısmı Vichy’de bir hükümet kurmuş ve işgalcilerle iyi geçinmeye çalışmış, diğer kısmı ise Afrika’ya geçerek silahlı mücadele birlikleri meydana getirmişti ama sonunda iki Fransa birleşmesini bilmişti.

Aynı şekilde 1920 Türkiye’si de ikiye bölünmüştü; başkenti işgal edilmiş, devlet başkanı düşmanın elinde esir kalmıştı. Ama halk direniş cepheleri oluşturmuş, milletvekilleri başkentten Anadolu’ya geçmiş, meclis faaliyetine Ankara’da devam etmişti. Ayrı bir devlet kurmak için Ankara’ya gidilmediği şuradan bellidir ki, 1921 Anayasası, asla bir devlet başkanı öngörmemiştir. Neden? Başkan İstanbul’daki padişahtır da ondan. Bayrak bile aynı; sadece hükümetler farklıdır.

Lozan’da asıl korku neydi?

İlginçtir, bu hükümetin kuruluşu, yabancı ülkelerin devletlerin başkanlarına değil, dışişleri bakanlıklarına bildirilmiştir. Bu da ‘Biz yeni bir devlet kurmuyoruz.’ mesajının anlamlı bir parçasıdır. Öyle ya, işgal altındaki topraklarda yeni bir devlet kurmaya kalksanız sizi kim tanıyacak, varlığınızı kime kabul ettirecektiniz? Böylece aynı devletin içinden yeni bir hükümetin doğuşunun başlangıcı olduğu daha iyi anlaşılır 23 Nisan’ın. Bu hükümet nihayet 29 Ekim 1923′te Osmanlı’nın yerini alacak ve bir devlet başkanı seçmek gereğini duyacaktır. Oysa o tarihte Vahdettin yurtdışına çıkalı 1 yıl olmuştur.

O zaman bir soru: 1922 Kasım’ından 1923 Ekim’ine kadar devlet başkanımız kimdi? Atatürk mü? Ama o Meclis Başkanı değil miydi? Rauf Orbay? O Başbakan değil miydi? Halife Abdülmecid? Sadece Halife değil miydi? Cevap, TBMM olacaktı. İşte 10 Ocak 1923 günü Bediüzzaman Said Nursi’nin milletvekillerine hitaben yaptığı konuşmada söylediği o cümlenin anlamı burada gizli: “Şu Meclis’in şahsiyet-i maneviyesi [ortak kişiliği], sahip olduğu kuvvet cihetiyle mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir [saltanatın içeriğini üstlenmiştir].” Bir ay sonra Mustafa Kemal Paşa, Balıkesir hutbesinde, camiler sadece namaz kılmak için yapılmamıştır, demektedir. Bir din adamı mecliste, bir devlet adamı camidedir. İngilizler korkmasın da kimler korksun? Lozan işte bu korkudan kurtardı İngilizleri.

(Mustafa Armağan, Zaman, Nisan 2009)

Dersimliler Kan İçer, İnsan Eti Yerler

Dersim raporundaki ifadeler tüyler ürpertiyor. Harekat için asker resmen o dönem andıç oluşturmuş! İşte o yüzleşilmesi gereken utanç belgeleri:

Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık’ın, Dersim araştırmasında ulaştığı yüzlerce belge ve fotoğraf kitap oluyor. Belgelerde ölenlerin ve sürgüne gönderilenlerin gerçek sayısının yer aldığı bir raporla, olaylar sırasındaki fotoğraflar da bulunuyor.

Hasan Saltık

Tunceli Doğumlu Hasan Saltık

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in TBMM’deki konuşmasıyla gündeme gelen ‘Dersim İsyanı’ ve devletin düzenlediği harekâtla ilgili 71 yıldır gizli kalmış belge ve fotoğraflar gün ışığına çıktı. 1937-1938 yıllarında harekâta katılan asker ve subayların, dönemin emniyet müdürlerinin, vali ve kaymakamların kişisel arşivlerinden isyanla ilgili hiç bilinmeyen yüzlerce fotoğraf ve yazılı belgeye ulaşıldı. Belgeler arasında, ölenlerin ve sürgüne gönderilenlerin gerçek sayısının bulunduğu bir raporla, isyanın liderlerinden olduğu öne sürülen Seyit Rıza’nın idam kararının alındığı mahkeme çıkışında oğluyla kol kola görüldüğü fotoğraf da bulunuyor.

Onur Öymen

Onur Öymen

Bölgenin önemli aşiret reislerinden Şahin Ağa ve amcasının cansız bedenini, askerlerin mağaralara düzenlediği baskınları ve halkın çaresizliğini gösteren fotoğraflar da dikkat çekiyor. Bir başka karede ise askerlerin gözetimindeki kadın aynı anda iki çocuğunu birden emziriyor. Fotoğrafların birinde ise harekât emrini veren dönemin Başbakanı İsmet İnönü, Hozat ziyaretinde görülüyor.

İsmet İnönü ve Ağlayan Vatandaş

4. UMUM MÜFETTİŞLİK RAPORU

Dersim olaylarıyla ilgili 9 yıl boyunca araştırma yapan Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık, arşivindeki bu önemli belgeleri ilk kez SABAH’la paylaştı. Harekâta katılmış, hayatta kalan asker ve bürokratlara, ölenlerin akrabalarına ulaşan Saltık; sahaflar, müzayedeler, özel koleksiyoncular ve İngiliz Ulusal Arşivleri’nden de yararlanarak, kendi tabiriyle ‘çuvallar dolusu belge ve yüzlerce fotoğrafa’ ulaştı. ‘Katliam’ olarak nitelendirdiği Dersim olaylarında ölen ve sürgüne gönderilenlerin sayısının yanlış bilindiğini söyleyen Saltık, “Harekâtın başında olan bir subayın Dördüncü Umum Müfettişlik raporuna ulaştım. Bu rapora göre, 13 bin 160 sivil ölü var. Sürgüne gönderilen hane sayısı 2 bin 258. Kişi sayısı ise 11 bin 818″ diye konuştu.

Dersim Sürgünü

“KAN İÇER İNSAN ETİ YERLER”

Dönemin Ovacık Kaymakamı’nın Ankara’ya yazdığı bir rapora da ise Tunceliler’in kan içip, insan eti yediği, güneşe taptığının yazıldığını anlatan Saltık, “Harekât için daha ne bekliyorsunuz demeye getirmiş. Bir müzayedede o dönemin Tunceli Emniyet Müdürü’nün fotoğraf albümünü de ulaştık. Harekat sırasında çekilmiş fotoğraflardı. Bir vali muavinin arşivini de bulduk, ölenlerin tek tek fotoğrafları var” dedi. Belge toplarken zorlandığını da ifade eden Saltık, nedenini şöyle anlatıyor; “Bazıları hiç konuşmazken bazıları anlattıklarının kayıt altına alınmasını tercih etmedi. Konuştuklarının öldükten sonra yayımlanmasını isteyenler oldu. Kimi ‘12 Eylül’de solcular bizi öldürür’ korkusuyla elindeki tüm fotoğrafları imha etmiş. Araştırmalarım sonucu şunu gördüm ki, Dersim hareketine katılan askerlerin, subayların çoğu bir daha eski haline dönememiş. Çoğunun söylediği aynı: ‘Çok kötü şeyler yaptık’.”

Dersim Kürt Alevi İsyanı ve Katliamı

BU DA JANDARMANIN DERSİM ANDICI

Jandarmanın 1931′de tuttuğu Dersim raporunda, “Kızılbaş, Sünni’yi sevmez, kin besler ona ezelden beri düşmandır” deniyor. Türklüğü telkin için 2 okul açılması öneriliyor Jandarma Umum Kumandanlığı’nın (Jandarma) 1931 yılında Dersim’le ilgili tuttuğu raporu ortaya çıkardı. Tutulan raporlar, bir kitap haline getirildi ve sadece 100 adet basıldı. Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’nin raflarında bulunan “Dersim” kitabında; aşiret, aşiretlerin yapısı, hükümete yakın olanlar olmayanlar, devlet karşıtı aşiretlerin içlerine sızma yöntemleri ile Batı’ya göç ettirilen aşiretlerin listesine yer veriliyor.

KILIÇDAROĞLU’NUN AŞİRETİNE

Cumhuriyet döneminde, Dersim’de devlete karşı ayaklanan, kendi içlerinde işbirliği yapan aşiretlerin tümü sürgün ediliyor. Sürgünde Trakya ilk adres oluyor. CHP’li Onur Öymen için ‘gereğini yapsın” diyen partisinden Kemal Kılıçdaroğlu’nun isyancı dedesinin Kureyşanlı Aşireti, Tekirdağ’ın Saray kazasına gönderiliyor. Trakya’ya sürgüne gönderilen 347 aileden 3 bin 470 kişinin ulaşım masrafları devletin kasasından çıkıyor. Botanlı Aşireti Edirne (Uzunköprü), Koç Uşağı Aşireti ve Hozat Reisleri Balıkesir (Balya), Şadilli Aşireti Balıkesir ( Bandırma), İksor Aşiret Reisleri (Kırklareli), Balabanlı Aşiret Reisleri Çorlu’ya gönderiliyor.

Onur Öymen ve Hitler

KİM BU DERSİMLİLER?

Rapordaki en dikkat çekici bölüm ise devletin bakış açısını ortaya koyması açısından Dersimliler’le ilgili tespitler:

Konuştukları dil Zazacadır. Dersim kalabalık ve çok silahlıdır. Dersim’de silah toplamak gün ve ay işi değildir. İki sene işidir. Türk ve Türklüğü telkin etmek için iki mektep açılmalı. Hükümete karşı tamamıyla anarşiktir. Dersim hükümeti cumhuriyet için bir çıbandır. Dersimliler askerlik yapmazlar. Zaza kadını, Türkmen ve Yörük kadınları gibi cinsi temasa pek düşkündür. Türkmen kadını gibi evinin işlerini çevirir. Yavuz Sultan Selim’in gazabı olmasaydı bugün güzel Türkiyemiz’de tek bir Sünni’ye tesadüf etmek imkanı belki de mümkün olmayacaktı. Aleviliğin en kötü ve tefrika değer cephesi Türklük’le aralarındaki derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbaşlık itikadıdır. Kızılbaş, Sünni Müslümanı sevmez. Kin besler, onun ezelden düşmanıdır.

CHP ve Irkçılık

Kızılbaşları, yuvarlak kafası, geniş alnı basık yüzü ile gözlerinin daima akın yollarını, uzakları araştıran cevvaliyeti ile Türk neslinden ayrı bir nesle bağlamak güç bir iş olur. Dersim; Türk, Faris, Asur, Ermeni, Arap gibi milletlerin tortularını almış bir mıntıkadır. Ermenilik Dersim içinde şimale gittikçe kesafetini kaybetmiş ve ancak kasabalar ve onların yakınında barınıp taşamamış ve hiçbir zaman Dersim umum nüfusunun yüzde 20’sini aşamamıştır. Harbi umumiden sonra izlerini bırakarak ölmüştür.

(12-2009)