Muzik calici calismiyor


YAHUDİLİK

Terör devleti İsrail

İlk Siyonist kongresi 1897 de İsviçre’nin Bassel kentinde 204 delegenin katılımı ile yapıldı. Yahudilere bir vatan bulma fikrinin babası ve tüm Yahudi örgütlerini bir çatı altında toplayan kişi Theodore Herzl’dir.

Bu kongre’de de Yahudilere Filistin’de, Kuzey sınırları Kapadokya’daki dağlara(Orta Anadolu’ya),Güney sınırı Süveyş kanalına uzanan bir devlet kurma kararı alındı. Bu sırada Filistin’de toplam 24 bin Musevi, 650 bin Arap yaşıyordu.

Bu tarihten sonra planlı bir Yahudi göçü başlatıldı. Abdülhamit’in geleceği gören basiretli tutumu bu göç dalgasına mani olunca, Yahudiler dünyanın her yerinde Osmanlı’nın yıkılması için faaliyet göstermeye başladılar.

1896 da İstanbul’a gelen ve Filistin’de toprak satın almak için izin isteyen Herzl’e Abdülhamit’in verdiği cevap tarihe altın harflerle yazılacak mahiyettedir.”Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmıştır. Türk imparatorluğu bana ait değil, milletime aittir. Ben onun bir parçasını bile veremem. Bizim cesetlerimiz taksim edilebilir ama canlı bir beden üzerinde otopsi yapılmasına müsaade edemem.”

Osmanlı imparatorluğu yıkıldıktan sonra Yahudi göçü büyük ivme kazanmış,1917 yılında Filistin’deki Yahudi nüfusu 56 bine çıkmıştır. Birinci dünya savaşından sonra Filistin İngilizler tarafından işgal edildi. Filistinli Araplar hem göçe hem işgale karşı dönem, dönem çeşitli şekillerde mücadele ettiler. Aynı dönemde Filistin’i yurt edinmek, bölgeyi Araplardan temizlemek için Yahudiler de örgütlenerek terör eylemlerine başladılar.

Bugün İsrail devletini kuran esas güç, bu tedhiş örgütlerinin kanlı eylemleridir. Yahudi terör örgütlerinin en bilinen ve en etkilileri, Hagana, Irgun ve Stern’dir. Bu örgütler 1920’li yıllardan başlayarak İsrail Devletinin kurulduğu 1948 yılına kadar bölgeyi kanla yıkamışlar, Filistinlileri yıldırmak, göçe zorlamak, topraklarını gasp etmek için her türlü insanlık dışı eylemleri yapmışlardır.

Adını saydığım Yahudilerin devletleşme mücadelesinin omurgasını teşkil eden örgütlerle diğer küçük örgütleri aynı hedefe yönelten kişi David ben Gurion’dur. Herzl siyonizmin teorisyeni yani Marks’ı ise, Gurion da pratisyeni yani Lenin’idir. Daha sonra İsrail’in ilk başbakanı olmuş, Yahudilerin atası olarak taltif edilmiştir.

İkinci dünya savaşında Avrupa’dan kaçan Yahudilerin büyük kısmı Filistin’e göçünce, 1945 de Filistin’deki Yahudi nüfusu 600 bini bulmuş, devlet olmak için gerekli demografik yoğunluğa ulaşılmıştı. Aynı yıl Ben Gurion Yahudi terör örgütlerine eylem emri verdi. Yahudi örgütleri hem işgalci İngilizlere, hem de Filistinlilere karşı birçok terör eylemi gerçekleştirdiler.

29 Kasım 1947 de Birleşmiş milletler Ülkenin Yahudilerle-Filistinliler arasında bölünmesi yönünde bir tavsiye kararı aldı. Bu karar Yahudilerin ümitlerini artırdı, eylemlerini daha çok Filistinlilere yöneltmeye başladılar.9 Nisan 1948 tarihinde Menahem Begin’in başında olduğu Irgun örgütüne bağlı militanlar Kudüs yakınındaki Deir Yasin köyünü bastı. Köylülerin tamamı(250 kişi) hunharca katledildi. Öldürülenlerin birçoğu kadın ve çocuk olup, cesetleri parça, parça edilmişti.

Bu olay İsrail için bir milat oldu. Yahudi saldırganlığının bu akıl almaz dehşeti Filistinliler üzerinde müthiş bir şok etkisi yaptı. Aynı akıbete uğramaktan korkan Filistinliler sağa sola göç etmeye başladılar. Bu da Yahudilerin Filistin’i Araplardan arındırma, tamamını işgal etme politikasına hizmet etti. Begin 1952 yılında yayınlanan hatıralarında Deir Yasin olmasaydı İsrail olmazdı diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Yahudi saldırıları Deir Yassin’le sınırlı kalmadı. Birçok köyde, yerleşim yerinde benzer dehşet verici katliamlar yapıldı. Her katliam Filistinlilerin kaçışına, bölgenin Yahudilerin eline geçmesine hizmet etti.

İsrail devleti kurulduktan sonra bu örgüt elemanlarının tamamı devlet yönetimine girdi. Dönemin bakanları başbakanları bu kan içici militanlar arasından seçildi. Gurion, Begin, Şaron, Şimon Perez, Şamir, İzak Rabin gibi isimler bakanlık, başbakanlık yaptılar. Örgütlerde kazandıkları alışkanlıkları, öğrendikleri metotları İsrail’i yönetirken de aynen uyguladılar. Asla çağdaş anlamda bir devlet yöneticisi olamadılar. İsrail’i bir örgüt devleti olarak kurup, örgüt devleti olarak yönettiler.

İsrail’in nasıl bir mantıkla idare edildiğini anlamak için genel Kurmay başkanı Refael Eytan’ın 1983 yılında söylediklerine kulak vermekte fayda var:”Açıkça ilan ediyoruz ki, Arapların Büyük İsrail’in bir santimini bile işgal etme hakları yoktur. Siz iyi yürekli insanlar(İsrailliler) şunu bilin ki; Hitler’in gaz odaları bile birer cennet sarayıdır. Zor(Arapların) tek anlayacakları şeydir. Öyleyse bizde Filistinliler dört ayaküstünde sürüne, sürüne bize gelinceye kadar zorun en şiddetlisini uygulamaya devam edeceğiz.”

İşte İsrail’i yöneten mantık budur. Daha hala Gazze katliamını anlamakta zorlanan, Hamas olmasaydı bunlar olmazdı diyen varsa, biraz vicdan muhasebesi yapmalarını öneririm. Çünkü vicdanı olan, bu katliama mazeret uyduramaz.

(İrfan Sönmez, www.habervaktim.com, 2009-01-01)

Yahudi yazarın İsrail’e küfür öfkesi

İsrail’in Gazze’de giriştiği katliam, insanlığın yüreğinde derin yaralar açtı. Yahudi asıllı antisiyonist şair Roni Margulies, İsrail’e küfretmek istediğini söyledi ve yapılması gerekenleri sıraladı.

Roni Margulies

Günlerce, aylarca Gazze’ye ambargo uyguladılar. Gazze halkı kadını ile çocuğu ile aç ve susuz bırakıldı. İslam dünyası tarafından yalnızlığa itildi. Bununla da kalınmadı canlarına kast edildi. En son ki İsrail katliamında da 300’den fazla Filistinli’nin canına kast edildi, yüzlerce de yaralı var. Peki Yahudi asıllı anti-Siyonist yazar, şair Roni Margulies, İsrail’in son vahşeti ile ilgili ne düşünüyor? Gazeteci yazar Arzu Erdoğral’ın görüştüğü Margulies bakın son Filistin katliam ile ilgili neler söyledi.

İsrail’in Filistin’deki son vahşetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Küfür etmek dışında ne diyeyim. Aslında çok ağır küfürler etmek istiyorum. Dün sabahtan beri gelişmeleri takip ediyorum. Bu saldırıda kadın çoluk çocuk herkes katledildi. Bütün dünya kınasa ne olur? ABD kınayamadı bile. Hamas’ı kınadı. Bu nasıl bir saçmalık hem insanların katledilmesini seyredeceksin, hem de sonra “ben senin katledilmene göz yumarım hem de özür dilemem” diyeceksin.

İsrail’in “insan kıyımı bahanesi” için yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bahane çok. Bu bahanelere bir çok neden gösterilebilir. Gerek İsrail’de yakında yapılacak seçimler, kısmen ateşkes,Hamas’tan kurtulmak. Ama en yaygın bahaneye baktığımızda “güvenlik bahanesine”. Hamas’ın roket saldırılarında 1 kişi öldü sadece. Ama Filistin’de 300 kişi katledildi. Sonuçta bu “insanlık suçu”. Sen bunu bahane ederek F 16’larla saldıracaksın. Sonra güvenliğimizi sağlıyoruz diyeceksin.

Türkiye sizce ne yapmalı?

Acil olarak hükümet bazında girişimler yapılmalı. Ama bence Türkiye hükümet bazında hiçbir şey yapmayacak. İsrail ve ABD ile ilişkileri bozmak istemeyecektir. Dünden beri gösteriler yapıldı. Bu yeterli değil. İsrail Filistin’e nasıl ambargo uyguluyor ise ayını ambargo İsrail’e uygulanmalı.

Bu saldırıların İsrail’deki seçimlere kadar devam edeceğini söyleyenler var. Katılıyor musunuz?

Uzun süre devam edemezler. 300 kişiyi katlettiler. İsrail işini bilir. Tahmin ederler ki bu sayı 1000’lere çıkarsa dünya tepki gösterir. Yakın zamanda bitirirler. 3- 5 gün geçer yine başlarlar. Dediğim gibi onlar işini bilir.

Yahudiler arasında İsrail’de bu katliamlara gerçek manada karşı çıkan yok mudur ki, bunlar “Müslüman kanı akıtılmalı, Gazze’yi yerle bir edeceğiz” diye seçim propagandası yapıyorlar?

Onlar hep güvenliği bahane ediyorlar. Hamas terörist, biz güvenliğimizi sağlıyoruz diyorlar. Aslına bakarsak dindarlık ile da alakası yok bunun. İsrail ideolojik bir devlet. Yoksa İsrail’de ki Yahudiler arasında vicdanlı olanlar, Filistinliler ile görüşenler, geniş bir barış hareketi, iki devlet çözümü isteyenler var.

Sizce son gelişmelerin ardından ne yapılmalı?

İsrail’e ciddi mesajlar verilmeli. Biz bu katliamlara karşıyız diye. Mümkün olduğunca kitlesel tepkiler devam etmeli. Acil olarak hükümetler bazında girişimler yapılmalı. Daha önce dediğim gibi Filistin’e uygulanan ambargo İsrail’e uygulanmalı. Bu katliamın hiçbir gerekçesi olamaz. Bu büyük bir insanlık suçudur.

Roni Margulies kimdir?

Yahudiliğinin öne çıkarılmasından hoşlanmayan Roni Margulies daha önce düşüncelerini tanımlarken, şunları söylüyor:

“Türkiye’de bütün Yahudilerin İsrail’i desteklediği zannı, yanılgısı yaygındır. Yahudilik başka bir şey Siyonizm başka bir şeydir. Benim görüşlerim ayrıca Yahudi olmamdan değil, sosyalist olmamdan kaynaklanıyor. Benim gözümde Yahudi olmam, boyumun 1.72 olmasından çok daha önemli bir şey değil. İsrail’in açtığı savaş dönemlerinde bütün insanlık öfke duyuyor; ama dünyadaki Müslümanlar daha büyük bir öfke duyuyor. Benim duyduğum öfke bir Müslüman’dan daha az değil. Ama Müslümanlar arasında şöyle bir anlayış yaygın; savaş dönemlerinde daha da yaygınlaşıyor: Ortadoğu’da sorun Yahudilerdir anlayışı. Oysa sorun Yahudiler değil İsrail devletidir.

Margilues, ayrıca; geçmiş dönemde de Filistin ve Lübnan’da yaşananlar üzerine İsrail’e en ağır eleştirileri yöneltmişti. Birgün Gazetesi’nin forum sayfasında, 33 günlük savaş boyunca sürekli İsrail politikalarını eleştiren yazılar ve çevirilere yer veren Margulies, bu süre boyunca en sıkıntılı günlerini de yaşamış. Aynı kökenden geldiği insanlara sert eleştiriler yöneltmekle yetinmeyen Roni Margulies, yaşadıklarını fazlasıyla içselleştirmiş ki, “İsrail saldırılarına bir Müslüman’dan daha çok öfke duyuyorum” demişti.

‘Yahudilerin İsrail’i desteklemesinin sebebini de açıklayan Margulies, günün birinde kaçmamız gerekirse gideceğimiz bir yer olsun düşüncesi. Geçmişten getirdikleri korkular sebebiyle İsrail’in aslında ne yaptığını görseler de itiraf etmeleri çok zor. Azınlık oldukları, toplumla kaynaşamadıkları için burada yaşanan pek çok sorundan söz edebiliriz. Ancak son tahlilde bu memleket, küçük bir Yahudi cemaatinin rahatça yaşayabildiği son Müslüman çoğunluklu yer.” İfadelerini kullanmıştı.

(www.haber7.com, 12-2008)

Obama ilk Yahudi devlet başkanı mı?

Obama , Şimon (Shimon) Peres’e soruyor: “İsrail için ne yapabilirim?” Haaretz, 17 Kasım 2008

Filistin Bölgesi İnsan Hakları BM Özel Raportörü Richard Falk, İsrail politikalarının insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu söyledi. ’Toplu cezalandırma” diye adlandırdığımız durumu yaşayan Filistin halkını korumak için BM’nin harekete geçmesi gerektiğini belirtti. Ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi İsrailli sivil liderlerin ve askeri komutanların Gazze kuşatmasında uluslararası ceza kanununu ihlalden suçlanıp dava açılması gerekip gerekmediğini soruşturmalı dedi. BBC Haber, 10 Aralık 2008

Obama Afrika’lı yakınları ile birlikte

İran ile sert ama doğrudan diplomasiyi azar azar arttırmamız gerekir. Onlara nükleer silahları geliştirmelerinin kabul edilemez olduğunu, Hamas ve Hizbullah gibi terörist örgütlere finans sağlaması, İsrail’e karşı tehditleri inandığımız her şeye karşı olduğunu açıkça anlamaları gerekir. Bu gruplara karşı sertleşmemiz gerekebilir. Ve onlara açık bir tercih sunmalıyız. Bunu sert yolla mı yumuşak yolla mı yapmak istiyorlar.

Önde gelen Siyonist sözcülerden biri olan, eski parlamento üyesi, Federal Yargıç, Başkan Bill Clinton’ın Beyaz Saray Danışmanı ve Obama’nın ilk destekleyenlerinden olan Abner Mikvner’e göre, “Barak Obama ilk Yahudi Devlet Başkanı’dır”. Mikvner’in doğrulaması Obama’nın hem İsrail Devletine hem de Birleşik Devletlerdeki Siyonist İktidar Düzeni’ne tek yönlü ve uzun süreli taahhüdünü yansıtıyor. Aynı zamanda mali ve siyasi olarak güçlü bir Yahudi Siyonistleri ağının uzun süreli ve başarılı çabasıyla “Birinci İsrail” siyasi düzenlerini Obama’nın “aklına sokmaya” çalışmasını yansıtıyor. İkincisiyle ilgili olarak çarpıcı olan bazı Yahudi Siyonist liderler tarafından Obama’nın profesyonel ve siyasi kariyerinin yapılmasında, gerçekte Başkan seçilmesinde kendi akademik veya profesyonel başarısını reddedip “başrolleriyle” ilgili küçük düşüren ve küstah iddiaların söylenmesidir. (Tarihi olarak bu bazı Amerikan Yahudilerinin Afro-Amerikalılar adına 60’larda Sivil Haklar savaşı için, özellikle siyahî Amerikalıların kendi mücadelelerindeki bağımsız siyasi rollerini reddederek, mücadele edip kazandıklarını sürekli iddia etmelerinde görünüyor.) Hatta onun “bilgeliği”, “dehası” ve “entelektüel zekâsı” hep İsrail Devleti’nin karşılıksız desteği ile bağlantılı kişisel övgüleridir. Şayet İsrail’e Gazze’deki açlık ambargosuna son vermesini önerirse Siyonist meslektaşlarının zekâsıyla ilgili alkışlarının yerini kaba tahkirlerin alacağını herkes kolaylıkla tahmin edebilir. Siyonistlerin adamlarını tanıdığını söylemeye gerek yok. Kendilerinden emin bir şekilde konuşmadan önce gücü ölçüp biçen ihtiyatlı ve sağduyulu bir politikacı olduğunu iddia ederken, özellikle beyaz Saray’ı, ekonomik konseyleri ve güvenlik takımlarını Siyonist fanatiklerle doldururken.

Obama’nın Yapılışı
Ulusal olarak önde gelen Birinci İsrail propaganda organı Chicago Jews News gazetesi, Pauline Dubkin’in yazdığı “Obama ve Yahudiler” üzerine uzun bir makaleyi yayınladı. (24 Ekim 2008). Makalede “siyasi sahnenin uzun süreli Yahudi gözlemcisi” olduğunu onaylayarak “Obama’yı Yahudilerin başkan yaptığını, nereye bakarsanız bakın bir Yahudi varlığı göreceğinizi” belirtiyor.

Obama Yahudiler ile ağlama duvarında

Bu sadece pek çok siyasi konuda sürekli bombardımana tutulduğumuz bir Siyonist gücü aracısının sıradan küstahça kendini büyük görme övünmeleri değil, aynı zamanda Obama’nın özellikle sonraki günlerde siyasi hırslarında ilerlemede neye dönüşeceğinin önemli bir parçasını yansıtıyor. Herhangi bir şey için (ne kadar kötü olduğu ya da ahlaksız olduğu fark etmez) övünmeye hazır kendi reklâmını yapan Siyonistler (ZSP), Wall Street spekülatörleri, Ivy League (Sarmaşık Birliği) profesörleri, Pentagon militaristleri, kültürel bilgeler ve hatta caz ve sürekli yeniden yazılan tarih gibi (ya da Obama’nın durumunda olduğu gibi biyografi) sanat tarzlarının anahtar patronları Amerikan yaşamının her yönünde kendi önemlerini en üst düzeye çıkarırlar. ZSP makalelerinde Obama’nın beyaz Yahudi olmayan büyük annesinin onu entelektüel yetiştirdiğinden ve yazma, konuşma ve eğitimli bir insan olarak akıl yürütme gibi entelektüel becerilerinin temelini aldığı elit özel okullara gitmesi için alacağı burslar için özenle talepte bulunduğunu bahsetmekten uygun bir şekilde kaçınırlar. Obama’yı elit bir Ivy üniversite mezunundan etkin bir sosyal eylemciye dönüştüren Rahip Jeremiah Wright’ın merkezi önemi ZSP tarafından onların “saptırmacı ve Yahudileştirilmiş” Obama biyografisinin dışında bırakılıyor. Wright’in desteği ve geniş güvenilirliği nedeniyle Obama Chicago’nun Afro-Amerikan civarlarında düzenlenen topluluklara katılabiliyordu. Bu Rahip Wright sayesinde olmasaydı, Obama’nın asla Chicago siyasetine katılmak için sosyal bir temeli ya da örgütsel bir deneyimi olmazdı. Obama bu becerileri ve halk ilgisini kazandıktan hemen sonra Siyonist çıkarcı politikacıları onu fark etti ve onun hırsları ve egosu üzerine çalışmaya koyuldu ve İsrail yanlısı gündemleri için onu kuvvetlendirip siyasi kariyerini finanse ettiler.

Obama ağlama duvarında dua ediyor

Siyonistlerin biyografisini yeniden yazmasına Obama tarafından karşı konulmadı. Yeni danışmanlarına, Birinci-İsrail ideologlarına ve mali destekçilerine uymak için kendi isteğiyle eski danışmanlarını, ayrıca İsrail’in koşulsuz destek çizgisindeki Siyonistlere bağlı kalmayan siyasi danışmanlarını ve siyasi arkadaşlarını aşağılayıp uzaklaştırdı. Hemen akla iki vaka geliyor. Obama’nın dış politika danışmanları arasındaki Zbigniew Brzezinski ve Robert Malley’in varlığına Siyonist görüştekiler muhalif olunca, Obama’nın iç halkasındaki Siyonistler tarafından hemen Obama’nın da onayıyla olayların merkezinden uzaklaştırıldılar. İşkence taraftarlığıyla adı çıkmış Harvard Hukuk Profesörü Siyonist faşist Alan Dershowitz Demokrat Parti Toplantısında konuşurken (eski başkanların yüzyıllardır süren siyasi geleneğini müteakip) eski ABD Başkanı Jimmy Carter (İsrail’in ırkçı politikaların prensipli bir eleştirmeni) hakkında uğultu çıkardığında, Siyonistler beş dakikalık bile onunla ilgili konuşmasını küstahça hakaretler ederek kestiler. Obama’nın da onayıyla ‘Profesör’ Dershowitz açıkça eski Başkanı sansürleyerek Demokrat aday Obama üzerine başarısı ve gücü hakkında övücü sözler söyledi.

Obama’nın Birinci-İsrailci olarak dönüşümü ZPC’nin ABD siyasi sistemine neredeyse yenilmez bir güç üssü kurma metotları için mükemmel bir vaka çalışmasıdır. ZPC’nin kuruluşu önceden planlanmış, merkezi olarak kontrol edilen bir entrika sonucu değildir. Obama’nın dönüşü ideolojik ayrım, bireysel, aile ve toplum temelli çabalarla başladı. Obama yerel ofisten siyasi ofise yükseldiğinde Siyonizmin reklâmı da yerel çabadan ulusal ve örgütlü bir çabaya dönüştü. Bu çabaların içinde kampanya finansmanı, iş kariyer tayinleri ve İsrail için ödenmiş propaganda ve öğreti ziyafetleri bulunuyordu.

ZPC Birinci İsrail çizgisine parmak ucuyla dokunmayı reddeden ve inatçı kalan İsrail’in kamu siyasi eleştirmenleri için pek çok Yahudi toplumsal örgütlerle medya karalamaları ve sistematik kamu teşhiri aracılığıyla misilleme ve gözdağı tehditleri ve ‘askere almalarla’ ilgili olarak olumlu yönlendirmeler yapıyor.

Chicago Jews News gazetesinde yayımlanan makaleye göre Obama’yı Birinci-İsrailciye dönüştürme Harvard Hukuk Okulundaki çalışmaları sırasında Siyonist Profesör Martha Minow tarafından “zeki, umut vadeden ve siyasi olarak hırslı” ve muhtemel bir asker olarak ‘belirlendiğinde’ başladı. Profesör övünerek Demokrat olan babası da dâhil aile üyeleriyle nasıl irtibat kurup, Chicago’da hukuk firmaları olan Siyonistlere Obama’yı işe almalarını nasıl tavsiye ettiğini anlatıyor. Kısacası Siyonistler arasına adam almada ilk adım ilk irtibat için prestijli bir akademik geleceği kullanmaktı ve bunu müteakip profesyonel bir ağla kariyer ilerlemesi vaadiydi.

Bir sonraki adım önde gelen Siyonist mali destekleyiciler de dâhil Yahudi Toplumundaki dostlar ve komşuların birliğine Obama’yı tanıtmaktı. Obama’nın ilk destekçileri siyasi geleceğinin Birinci-İsrail gündemine tam taahhüdüne dayanan Siyonist müttefiklere ve desteğe bağlı olduğunu ikna etmekte anahtar bir rol oynadılar. Demokrat Parti’deki Siyonist liberal destekçilerle bağları sıkılaştı. Siyah toplum örgütleri, Protestan rahibi ve eski danışmanı olan Afro-Amerikalıların vaizi Rahip Jeremiah Wright ile olan bağları zayıfladı. 1990ların sonları itibariyle Obama liberal Siyonist Demokrat Parti içine iyice yerleşti ve başkanlık kampanyasında çok önemli olan iki Siyonist kimlikle ekip kurdu: 2002’den beri Obama’nın baş siyasi stratejisti ve 2008’deki başkanlık kampanyasındaki baş mimar ve taktikçisi olan David Axelrod ile milyarder emlak sahibi ve azimli Birinci-İsrailci Phillip Klutznick’in kızı Bettylu Salzman. Salzman/Klutznick, Obama İsrail’in menfaatlerine taahhüdünü temin etmemiş olsaydı liberal siyaseti nedeniyle destekleyip finanse etmeyeceğini itiraf ediyor. Şöyle söylüyor, “Açıkçası İsrail’e ve simgelediği şeye muhalif olan birini desteklemeyeceğim. İsrail ile ilgili tüm meselelerde kesinlikle doğru yolda. (Hillary) Clinton ile tam olarak aynı yerde, belki daha da güçlü. Daha aydın bir düşünür.” (Chicago Jewish News, 24 Ekim 2008) Obama Illinois Senatosunda hizmet ederken, Ortodoks Yahudi ve fanatik Birinci-İsrailci Ira Silverstein ile aynı ofisi paylaştı. Rolünü Obama’ya Yahudi Ortodoksluğunu “öğretme” ve daha önemlisi “İsrail yanlısı duyguları paylaşmayı” öğretme olarak övünüyor. “Silverstein PLO (Filistin kurtuluş örgütü) bombalamalarını kınayan sayısız kararı desteklerken Obama da hevesle yardımcı destekçisi oldu.” (aynı haberde)

Chicago Siyonist İktidar Düzenine tam olarak girince Obama’ya Axelrod, Klutznick ve diğer önemli stratejistler tarafından İsrail’e zorunlu ritüel hac yolculuğunu yapması ve Senato kampanyası bağlamında liderlere itaatini göstermesi tavsiye edildi. İki yıl sonra 2006 yılında İsrail’e ziyareti sırasında Obama’ya Chicago Kenti Yahudileri Federasyonu’nun başkan yardımcısı eşlik etti. Siyonist rehberiyle Obama İsrail Ordusu tarafından vahşice baskı gören ve her gün Siyonist Faşist yerleşimciler tarafından saldırıya uğrayan Filistinlilerin durumunu tamamen görmezden gelerek İsrail devleti ile “bağlantı kurdu”. Obama tamamen kendini adamış bir Siyonist Afro-Amerikan politikacı olarak geri döndü.

İsrail ZPC sertifika onayıyla Obama’nın mali destek temeli genişledi. Illinois’de Obama’nın mali kampanyasını yürüten James Crown’ın babası Lester Crown gibi bazı zengin İsrail yanlısı Yahudi Amerikalıları dâhil etti. Baba Crown’a göre “Onunla tanıştığımdan beri, İsrail hakkında defalarca konuştuğumuz zamanlarda İsrail’in savunma pozisyonunun ve İsrail’in güvenlik durumunun ateşli destekleyicisiydi.” (aynı haberde)

Filistin’in tüm topraklarını İsrail’e katmak ve ‘Arapları’ sürmek isteyen ve Obama’nın geçici iki devlet çözümüyle rahatsız olan Siyonist faşistlere, Crown Obama’nın teklifinin Filistin’den tavizler için o kadar önemli taleplerle söylendiğini temin ediyor ki hükmü kalmamış bir kanun hükmünde olduğunu söylüyor.

Bu Siyonistliğe iyice girmiş Obama’yı tüm Yahudiler kabul etmiyor: Bazı ırkçılar Rahip Jeremiah Wright ile olan “çok yakın ilişkisi” nedeniyle güvenilmez ve niteliksiz bir ‘Kara’ olduğunu düşünerek reddediyorlar. Siyonizmden etkilenen kitle iletişim araçları fikirlerini aşırı muhafazakâr kanattan aldı ve Rahip Wright’a ve Obama ile bağlantılarına karşı bir nefret kampanyası başlattılar. Obama’nın başkanlık kampanyasını yürüten ‘liberal Siyonistler’ Obama’yı kendisini 1980lerdeki danışmanı ve eski vaizinden uzaklaştırması için kolayca ikna ettiler. Obama razı oldu. Bununla beraber, Cumhuriyetçi Sağ kanat ve Siyonist faşistler birlikte Obama’nın Rahibi açıkça reddetmesini talep ettiler. Liberal Siyonistler metni hazırladılar ve Obama ezberden okudu. Metin Rahip Wright’ı şiddetli kınama içeriyordu, özellikle Wright’ın Filistinlilerin özerklik ve kendi geleceklerini saptama savunması ‘suçlarından’ biri olarak sayılıyordu.

Obama Ürdün Nehrini geçti. Siyon faşistlere teslim olması liberal Siyonist destekçilerine yakın ve uzun süreli bağlılığının kaçınılmaz bir sonucuydu. Baskı görenlerin ünlü Afro-Amerikan Hıristiyan din adamının kamu önünde tasfiye edilmesi ve kırbaçlanması Siyonistlerin Obama’yı Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk Yahudi (daha doğrusu Siyonist) Devlet Başkanı yapması yolunda sadece bir başlangıçtı. Daha sonra geçmişte İsrail’in politikalarını en ılımlı şekilde bile olsa eleştirmiş ya da ABD’deki Yahudi Lobisinin ya da İsrail’in herhangi bir eleştirisini övmüş ‘merkezci’ ya da ‘gerçekçi’ tüm danışmanların tasfiyesine sıra geldi. Bu açıkça ‘ilişkilendirme yoluyla suçlamaydı’.

Siyonist faşistler kısa süre sonra Obama’nın liberal Siyonistlerini sırasıyla Soğuk Savaş Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski’yi, eski Devlet Başkanı Jimmy Carter’ı, Harvard Üniversitesi Kennedy Devlet Okulu’nda okutman ve yazar olan Samantha Power’ı, Siyonizme karşı sezilen suçlarından ötürü eski Clinton danışmanı Robert Malley’i başkanlık kampanyası sırasında tasfiye etmelerine zorladı. Brzezinski “tarafsız Orta Doğu politikasını” savunmaktan suçlandı. Bu durum Büyük Amerikan Yahudi Örgütlerinin Başkanlarına (PMAJO) hâkim olan İsrail’in koşulsuz destekçilerinin gözünde açıkça ‘Yahudi düşmanı’ olarak görünüyordu. Daha da kötüsü Yahudi siyasi görüntüye tam bir saldırı olarak görülen İsrail Lobisinin eleştirildiği Walt-Mearsheimer kitabını övüyordu. Power ve Malley aynı zamanda Birinci-İsrail çizgisini de ihlal etmişti. Brzezinski Profesörler Walt ve Mearsheimer’ın çalışmasını övdüğü sözlerini geri alsa da ‘sakıncalı üçlü’ dış politika uzmanının üyeleriyle birlikte uzaklaştırıldı ve Orta Doğu ile ilgili politika meselelerine herhangi bir katkı yapmaktan çıkarıldılar.

Obama’nın Orta Doğu politikasının kontrolü, İsrail’in İran nükleer ve askeri tertibatına öncelikli olarak silahlı saldırı dâhil aşırı militarist politikalarının şiddetli Siyonist savunucusu Dennis Ross tarafından üstlenildi. Ross Gazze Bölgesinde yaşayan 1,5 milyon kişinin İsrail açlık ambargosunun koşulsuz destekleyicisidir ve Lübnan’daki sivil hedeflere karşı hava saldırılarını tamamen desteklemiştir. Obama’nın Ross tayini liberal, Ortodoks ya da faşist fark etmez tüm Siyonistler için Orda Doğu’daki ABD politikasının İsrail Devleti’nin ve askeriyesinin menfaatlerine tabi olmaya devam edeceğinin en açık garantisidir.

Obama’nın Orta Doğu politikasıyla ilgili tüm ılımlı sesleri tasfiye etmesi ve fanatik Birinci-İsrailcileri kampanyasında ve yeni Yönetiminde anahtar pozisyonlara getirmesi Siyonist İktidar Düzenine uzun dönemli ve derinlemesine daldığını yansıtıyor. Sonuç “Yahudi Devlet Başkanı” olmasıdır. Beyaz Saray, ekonomi ve güvenlik ile ilgili en önemli tayinleri Obama’nın adaylığının seçim öncesi Siyonist güç tarafından yapıldığını, zorla kabul ettirildiğini ve yazıldığını en iyi şekilde yansıtmaktadır.

‘Yahudi Başkanın’ Biçimlendirilmesi
Obama’nın en uzun süre destekleyicilerinden biri olan Rabbi Arnold Jacob Wolf Obama’nın Siyonist tayinleriyle ilişkisine bir ipucu veriyor. Rabbi Wolf’a göre “Obama Yahudi dünyasının içine yerleşmiş durumda.” Rabbi tüm Yahudilerin Birinci-İsrail görüşlerini kabul ettiğini küstahça varsayarken, Yahudi-Siyonist dünyasını kastediyorsa kesinlikle haklıdır.

Obama’nın gözle görülür derecede başarısız ekonomist ve güvenlik görevlilerini seçmesini ZPC’ye olan uzun dönemli ve geniş çaplı bağlantılarından daha iyi açıklayacak bir şey yoktur.

Obama ABD-İsrail çifte vatandaşlığı olanları tayin ederek işe başladı. Illinois Meclis Üyesi Rahm Emmanuel ve Siyonist David Axelrod Beyaz Sarayda makama getirilirken, Lawrence Summers (Yahudi faşisti, işkence savunucusu Alan Dershowitz ile uzun süreli Harvard dostluğu oldu) Beyaz Saray ekonomi danışmanı başkanlığına getirildi. Summers ömrü boyunca Birinci-İsrailci oldu. Harvard Üniversitesindeki başkanlığını İşgal Edilen Bölgelerdeki İsrail politikalarını eleştiren bir grup fakülte öğrencisine konumundan güç alarak saldırmak için kullandı. Clinton dönemindeki eski Hazine Bakanı iken şu anda tamamen harap olan spekülasyonun hâkim olduğu mali sistemin baş mimarıydı. ‘Yahudi Başkanlığı’ çizgisinde Obama önde gelen Birinci-İsrailcilerden birini Ortadoğu politika yapıcılardan biri yaptı. – Dennis Ross İran ile ihtiyadi savaşı savunan bir başkanlık makamının metnini yazanlardan biri ve yönlendirici bir Siyonist düşünürdür. Ross Obama’nın muhitinde önemli bir Siyasi figürdür ve tayini Büyük Amerikan Yahudi Örgütlerinin 52 Başkanı (PMAJO) için garantidir. Obama rejimi Amerikan silahları ve Amerikan vergi parasıyla Arap ve Farsça konuşulan bölgesel komşulara her İsrail savaş suçunu, saldırısını veya işgalini takip edip destekleyecektir. Ross, Axelrod, Summers, Emmanuel ve Kongre’deki korkak takipçileri Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) ve tüm Siyonist toplumu temelli ağ ile Obama’nın kendi gündemlerine içinden çıkamayacak şekilde bağlı olduğunu temin edeceklerdir. İsrail’in Filistin’i işgalini ve sözde nükleer tehdidi ile ilgili uydurmalara dayanarak İran ile ihtiyadi savaşın reklâmına karşı gelen herhangi bir istihbarat soruşturmasının, yargısal sorgunun ya da Birleşmiş Milletler raporunun yayınlanmasına izin vermeyecekler. Son zamanlarda tayin edilen tüm Siyonistler İsrail’in sahte bir İran nükleer silahlar programı iddialarının aksini ispatlayan Birleşmiş Milletlere ve Uluslar arası Atom Ajansını suçladı. Yeni atanan Ulusal Güvenlik Danışmanı General James Jones’un İşgal edilen Bölgelerdeki sivil Filistin aklına karşı İsrail’in suçlarının yerinde soruşturmasının oldukça eleştirel iç raporunu asla kamuya açıklamayacağından emin oluyorlar.

Devlet Bakanı Hillary Clinton, Devlet Başkanı Obama ve Savunma Bakanı Gates Siyonist ağına öyle derinlemesine girmiş durumda ve Birinci-İsrail ideolojisini öyle derin aşılamışlar ki ZPC ‘baskısına’ gerek bile olmayacak. Aslında bu üç Siyonistleşmiş Zombi yaltaklanmaya ve boyun eğmeye hevesliler. Hatta her göz kırpma ve mimikte İran’a karşı BM vetoları ve tekrarlanan provokatif savaş eylemleri sinyali vermekteler. Filistinli mukimlerin haklarını etkili bir şekilde reddederek Kudüs’ü Yahudilerin ‘bölünmez’ başkenti olarak tanıyarak Siyonist danışmanlarını memnun etme hevesinde Başkan Bush’u bile geçtiler.

ABD’nin iç ve dış siyasi hayatı ve yönetimindeki stratejik ekonomi ve güvenlik makamlarının ele geçirilmesi üzerinde özenle çeki düzen verilen ilk ‘Yahudi Başkanlarını’ seçmelerinden ziyade ZPC’nin hâkimiyetinden kimse söz etmiyor.

Obama Somali’li müslümanlar ile birlikte

Sonuç

Dünyanın stratejik bir bölgesinde militarist bir sömürgesel güç için ilk ve en önemli hırslı siyasi dedektif olarak hareket edenlerin azınlığının yükselmesi, dünya barışına ve son zamanların tarihindeki ABD demokratik değerlerine en büyük tehlikeyi temsil eder.

Şunu bir düşünün: Siyonistler ve onların içine girmiş klonları sadece Beyaz Sarayı yönetmiyor, aynı zamanda gündemlerinin, örgütlerinin ve İsrail Devletinin herhangi bir eleştirisini cadı avıyla susturmak ve tahkir etmek için (sol, liberal, merkez ve sağdaki) tüm siyasi düzenlerin sahipleriler. Bir eleştirmenle karşılaştıklarında tüm düzen tek bir ağızdan ‘Yahudi düşmanlığı’ diye bağırıyor ve arkasından keskin sivil yaptırımlar geliyor. Siyonist menajerler altındaki Obama’nın kariyeri gösterdiğine göre eski Afro-Amerikan danışmanı ve manevi kurul üyesi Rahip Wright’a karşı itici suçlamalar yağdırabiliyor; eski Devlet Başkanı ve Obama destekleyicisi Jimmy Carter’ı bir tarafa atarak açıkça aşağılayabiliyor; İsrail’in işlediği insanlık suçlarına işaret ettiği için (gerçi bu tür gözlemler Avrupa basınında ve siyasi arenalarında her gün yapılıyor) Brzezinski gibi önceki Demokrat Yönetimden üst düzey dış politikacıları arıtıp ‘zararsız hale getirebiliyorlar’.

Düzen, teşvikleri (Obama’nın reklâmının yapılması gibi) ve caydırıcı önlemleri (Carter’ı etiketlemek gibi) birleştiriyor. Bir bireyin, politikacının, akademisyenin, yazarın ya da gazetecinin İsrail Devletine ‘faydalı’ mı (şartsız destekçi olması gibi) yoksa ‘zararlı’ mı (eleştirmesi gibi) olduğuna dayanıyor.

Obama deneyimi, küçük, sıkı örülmüş, yi örgütlenmiş ve iyi finanse olmuş bir azınlığın nasıl profesyonel makamlara ve güçlü ekonomik girişimlere getirildiklerini resmediyor. Geçmişte Siyonist eşkıyalığının sivil toplumdaki konuşma özgürlüğümüze saldırmasını yaşadıysak, bu eşkıyaların Beyaz Sarayın tam kontrolünü ellerine geçirdiklerinde neler yapabileceklerini bir düşünün. Gerçekten Amerika Birleşik Devletlerinin ‘İlk Yahudi Başkanı’! Amerikan halkını, onların haklarını, menfaatlerini ve ülkelerinin bağımsız dış politikasını nerede bırakıyor?

Son Söz

Aralık 2008’in başlarında İsrail’in ‘Bibi’ Netanyahu liderliğindeki sağ kanat partisi Likud gelecek ulusal seçimler için (12 Şubat 2009) aday listesini tayin etti. Gösterilen adayların çoğunluğu pek çok İsrail gazetecinin “sıkı sağcı” ya da tam olarak Siyon faşistliği olarak tanımladığı tarzda kişilerden oluşuyor. Likud Partisi çoğunluğu tüm Filistinlilerin (yani Yahudi olmayanların) Büyük İsrail’den kovulmasını, Gazze’nin askeri zaptını, barış görüşmelerinin her bahanesinin son bulmasını ve İran’ın hemen bombalanmasını destekliyor.

Şu anda Likud ve faşistleri İsrail Yahudilerinin çoğunluğunun desteğini alıyorlar. Kazanırlarsa “İsraillilerin kime oy vereceklerini sorgulamak bizim işimiz değil. Bizim görevimiz İsrail Devletini desteklemektir,” diyen ABD’deki İsrail yanlısı başlıca saygın Yahudi örgütlerin desteğini alacakları kesin.

İsrail faşist rejiminin seçilmesi Washington’daki bahsi arttıracak. Obama’nın Siyonist düzene girmesi Yahudi faşizmini, Filistin’in tamamen etnik arındırılmasını ve onların tek taraflı İran’ı ‘bombalama’ kararlarını desteklemeyi içeriyor mu? Başkanlığının üçüncü haftasına giren Obama’yı bölgedeki ABD politikasının yapısını tanımlayacak en büyük Ortadoğu meydan okuması bekliyor.

Obama son zamanlarda henüz ABD’de bir anlaşma olarak imzalanmasa da İsrail’i korumak için Washington’un İran’ı bombalayabileceğini ileri sürdü. Bununla ilgili olarak Bush Yönetimi Ortadoğu’daki küçük bir ülke için oğullarının nükleer yanma riskine Kansas’taki Amerikalı ebeveynlerin ikna edilmesinin oldukça güç olacağını küçümser bir şekilde belirtti. Açıkça Obama İsrail’i içeren meselelerde Bush’tan bile daha büyük bir savaş tüccarı. Bu ‘Yahudi Devlet Başkanı’ olmaktan ileri geliyor.

*James Petras, New York Binghamton Üniversitesinde eski Sosyoloji Profesörüdür, 50 yıldır sınıf mücadelesinde varlığını sürdürmekte. Brezilya ve Arjantin’deki topraksızlar ve işsizler hareketine danışmanlık yapmaktadır. Maskesi Düşen Küreselleşme (Globalization Unmasked) (Zed Books) ortak çalışma kitabının yazarlarından biridir. Petras’ın yeni kitabı Siyonizm, Militarizm ve ABD Gücünün Düşüşü ( Zionism, Militarism and the Decline of US Power), Ağustos 2008’de Clarity Press, Atlanta’dan çıktı.

(Hale Akman, Timeturk)

Mevlana Küçük Hüseyin Efendi kimdir?

İşadamı Üzeyir Garih’in Eyüp Sultan Mezarlığı’nda mezarına ziyarete gittiği sırada uğradığı saldırı sonucu ölmesi, bütün dikkatleri burada ziyaret ettiği Mevlana Küçük Hüseyin Efendi’nin üzerine çevrildi. Peki, bu zat kimdi?

Mevlana Küçük Hüseyin Efendi; Ankara’nın, Arslan Bey Mahallesinde, 1244 (1828) senesi dünyaya gelmiş. Babası, Katırcı Ali Abdullah Efendidir.

Gençlik yaşına kadar Ankara’da kaldıktan sonra, Ankara’yı terkederek Mihalıççık’a gitmek zorunda kalmış. Babasının vefatından sonra İstanbul’a gitmeye karar vermiş.

İstanbul’da Mevlevi tarikatına mensup bir ustanın yanında çıraklığa başlamış. Mevlevi usta; okuma – yazma öğrenmesi için, Küçük Hüseyin Efendi’yi, Bayezid Camii avlusundaki bir tesbihçinin yanına götürmüş. Tesbihçinin yanında iken, sabahları Süleymaniye Camii’ne gider, ders okurmuş.

Küçük Hüseyin Efendi’nin ilk şeyhi Hacı Feyzullah Efendi’dir. Onun vefatından sonra, Edirneli Mehmed Nuri Edirnevi Efendi’ye bağlanmış 8 yıl da bu Zat’ın eğitiminden geçmiş. Bir süre Hasan Visali Efendi ile sohbetlere devam eden Küçük Hüseyin Efendi, Hasan Visali Efendi’nin 1902 yılında vefatından sonra, 1902 yılında 76 yaşında iken şeyhlik ile görevlendirilir.

İrşad merkezi haline gelen evi; Kocamustafa Paşa’dadır. Çok talebesi olan Küçük Hüseyin Efendi, 397 gün hasta yattıktan sonra 14 Mart 1930’da ahırete göçmüş. Kabri, Eyüp Sultan’da; Karlık tepe (Gümüşsuyu) diye bilinen yerde ; ikinci şeyhi Mehmed Nuri Efendi’nin kabri civarındadır.

Küçük Hüseyin Efendi, 120 cm. boyunda, zayıf cüsseli, sol yanağında beni olup, sağ gözü ameliyatlıydı. Seyrek sakallı ve siyah beyaz karışımı idi.

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN GERÇEK KİMLİĞİ

Küçük Hüseyin Efendi’nin kronolojik hayatından sonra şimdi de gerçek kimliğini bildirelim:

Küçük Hüseyin efendi, Nakşi değil Mevlevi idi. Gerçek kimliğini öğrenebilmek için mensubu olduğu tarikatı bilmek gerekir.

Mevlevilik nedir?

Mevlevilik, önceleri tasavvufta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin ve talebelerinin takip ettiği bir yol, sahih bir tarikat idi.

Mevlana hazretlerinin, hayâtında tarîkat kurmak gibi bir teşebbüsü olmadı. Fakat daha sonra gelenler bu yola ‘Mevleviyye’ adını vererek yolun temel esaslarını ortaya koydular.

Tevâzû, hoşgörü, şefkat, merhamet, cömertlik, muhabbet gibi güzel huylarla ahlâklanmak bu yolun belli başlı esaslarındandı.

İnsanların Allahü teâlânın rızâsına, dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmalarını gâye edinen Mevleviyye yolu, geniş kitleler ve Selçuklu Sultanları üzerinde tesirli oldu. Osmanlı Sultanları da Mevlevîlere ve Mevleviyye dergâhlarına değer verdiler. Devlet adamlarından ve halktan büyük destek gören Mevlevîler köylere kadar yayıldılar. Çok büyük hizmetlere vesile oldular.

Mevleviliğin Bozulması

Ancak Bektâşî dergâhlarına ve Yeniçeri Ocağına sızan ve bu ocakların bozularak kapatılmasına sebep olan Eshâb-ı kirâm düşmanı Hurûfîler zamanla Mevlevî dergâhlarına da sızdılar.

Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin ismini istismar ettikleri gibi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin isminin arkasına sığınarak bozuk inanış ve düşüncelerini Mevlevîler arasında yaymaya başladılar. Mevlevî şeyhlikleri câhillerin eline düştü. Mesnevî’de geçen ‘ney’i çalgı sanarak ney, dümbelek gibi şeyler çalmaya, dans etmeye başladılar. İbâdetlere haramlar karıştırdılar.

Osmanlı Devletinin yıkılışını hazırlayan, Avrupa’ya köle duruma düşmemizi sağlayan Tanzimat ve Islahat hareketlerine, İtihat Terakkiye destek verdiler. Mevlevîler, Avrupa hayranı devlet adamlarından destek gördüler. Yurt dışına gidip Osmanlı Devletinin aleyhine faaliyet gösteren Jön Türklerle münâsebet kurdular. Midhat Paşa gibi mason devlet adamları Mevlevîler arasına katıldılar.

İkinci Meşrûtiyetin îlân edilmesine ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın tahttan indirilmesine taraftar oldular. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin oldu bittiye getirerek girdikleri Birinci Dünyâ Savaşına Mevlevî Alayı olarak katıldılar.

Son zamanlarında neredeyse İslamiyet ile alakası kalmayan, Yahudilerle, dış güçlerle içli dışlı olan Mevlevî tekkeleri, 1925 senesinde kapatıldı. Konya’da bulunan Mevlevîliğin merkezi Halep Mevlevîhânesine nakledildi. Fakat 1944 senesinde Suriye Devletinin tekkelerle ilgili aldığı yeni kararlarla Mevlevîlik resmî özelliğini kaybetti.

O DEVRİ YAŞAYANLARIN DİLİNDEN KÜÇÜK HÜSEYİN

Şeyh Küçük Hüseyin’in İslamî kesimin dışında bazı kesimlerle bağlantıları ve yaşayışı zamanının alimleri arasında zaman zaman tartışmalara sebep oluyordu. O günün şartları icabı birçok şeyhe baskı yapılırken, bunun rahat bir şekilde hareket etmesi, tutuklanma, takip ve baskı gibi hallere maruz kalmaması da dikkat çekicidir. Bunun için zamanının gerçek şeyhleri, alimleri buna hep şüphe gözüyle bakmışlar, kendisinden uzak durmuşlardır. Cenazesine bile iştirak etmemişlerdir.

Örneğin, Şeyh Efendi vefat ettiğinde talebeleri, Eyüp’ün meşhur alimlerinden birine gidip, Şeyh efendinin telkinini vermesini isterler. Meşhur alim, ‘Böyle birinin telkini verilmez’ deyip teklifi red eder. Fasık yani günahkar da olsa, Müslümana telkin verilirken bu alim buna niçin vermedi?

Yine bu alim, Eyüp’e yeni geldiğinde, Küçük Hüseyin’in çok talebesi olduğunu öğrenince merak edip, evine ziyaretine gider.

Şeyh Efendi hasta yatağında yatmaktadır. Bir ara gözünü açıp şunları söyler: ‘Alacaksan al canımı. Niçin bana eziyet ediyorsun, nedir senden çektiklerim, yeter artık!’ gibi serzenişlerde bulunur. Alim zat merak ettiği zatın, nasıl Cenab-ı Hakka karşı isyan halinde biri olduğunu anlar, oradan uzaklaşır.

Uzun süre Darüşşefeka’da öğretmenlik yapmış olan, Halid Turan Bey, kendine bir şeyh bulmak için yollara düşer. Tavsiye üzerine, Şeyh Küçük Hüseyin’in dergahına varır. Şeyh Efendi Müridleri ile oturmaktadır. Fakat Şeyh Efendi hiç konuşmuyor. Bu sessizlik dikkatini çeker. Bir ara mırıltı şeklinde birşeyler söylemeye başlar Şeyh Efendi. Konuştuklarına anlayamayan Halid Turan Bey, müridlerinden birine sessizce sorar: ‘Şeyh Efendi ne diyor?’ Mürid sus işareti yaptıktan sonra usulca cevap verir: ‘Sus! Efendi hazretleri Allah’la konuşuyor’ Halid Turan Bey yanlış adrese geldiğini hemen anlar, çıkıp gider.

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN YAHUDİLERLE DOSTLUĞU

Gazetelerde, Küçük Hüseyin’in Üzeyir Garih’in babasının evine sık sık geldiği ve babası ile dost olduğu yazıldı. Bu haberin doğruluğunu, Yahidiler ile Mevlevilerin içli dışlı olduklarını Sabateist (Yahudiliğin bir kolu) Rıfat Zorlu da teyit etmektedir. Eğitim – Bilim dergisinin Kasım 2000 sayısındaki repörtajında Zorlu şunları söylüyor:

‘İttihat ve Terakki döneminde Sabetaycılığın fonksiyonunu üç yerde görüyorsunuz: İttihat ve Terakki, Mason locaları ve İslamî tarikatlar. Özellikle Melamilik ve Mevlevilik içinde yaygınlar. Bu üç ayrı grup Sabetaycıların siyasi yapısını belirliyor.

Türkleştirme politikalarında Ermeni ve Yahudilerin devlet kadrolarından çıkartılması ile bu mevkiler Sabetaycıların eline geçmiştir. Bu da gayet kolay. Çünkü, birkaç lisan konuşabilen, Avrupa ile ilişkisi olmuş insanlar Sabetaycılar arasından çıkmıştır.’

Sabetaycılar kendi din adamlarını İslamî tarikatlar içinde yetiştirmişlerdir. Bu çok ilginç, adam hahamdır, ama dışarıdan baktığınız zaman Melamilik, Mevlevilik ve Bektaşilik tarikatları içinde yetişmiş din adamı gibi görünür. Nitekim, Selanik’teki Şemsi Efendi Okulu’nun kurucusu hahamdı. Haham olduğu cemaat içinde belgelenmiştir. Böyle bir tuhaflık da vardır.

Aynı dergideki başka bir yazıda da şu ifadeler yer alıyordu: ‘Türk Ocaklarının kurulmasında en fazla maddi desteği veren kişi, Yahudi asıllıydı. Tekin Alp müstear ismiyle yazan Moiz Kohen de bir Yahudi idi ve Türk Milliyetçiği üzerinde etkili olmuştur’

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK İLİŞKİSİ

Mareşal Fevzi Çakmak’ın Küçük Hüseyin’in müridi olduğu kesin. Zaten, vasiyeti üzerine yanına defnedilmiş. Anıtkabir’de devlet mezarlığı açılınca oraya nakledilmek istenmiş yakınları razı olmamış.

Burada anlaşılamayan, bütün tarikatların kapatılarak, tarikat mensuplarının yakın takibe alındığı bir zamanda Fevzi Çakmak gibi devletin en üst düzeyinde 21 yıl kalmış birinin bu ilişkiyi sürdürmesi.

Bazı yazarların da değindiği gibi burada şu akla geliyor: Acaba bu tarikat, faaliyetlerini derin devletin kontrolünde mi yürütüyordu? Bu faaliyetlere göz mü yumuluyordu?

Bu endişeyi taşıyanlardan biri de Fehmi Koru. Bu endişelerini Yeni Şafak’taki 29.8.2001 tarihli yazısında şöyle dile getiriyor:

‘Profesör Toktamış Ateş, Mareşal Fevzi Çakmak’ın ‘Türk Musevilerinin hâmisi’ olduğunun anlaşılmasından hiç mutlu olmamış. Bu tespitin Jak Kamhi’ye ait olduğunu sanıyor. Oysa, CNN-Türk’e Vitali Hakko’ya atfen yansımıştı o iddia, doğru kaynağı burada ben yazdım: Türkiye Musevileri ile ilgili araştırmalarıyla tanınan Rıfat N. Bali…

Toktamış Ateş ‘Yok öyle şey’ dese de gerçek değişmiyor: 500 yıldır ülkemizde yaşayan Museviler, bir ara kendilerine karşı ‘kitlesel imha planları’ yapıldığını düşünmüş ve bundan vazgeçilmesini Mareşal Fevzi Çakmak’ın müdahalesine bağlamışlar.

En iyisi bu konudaki bilgileri kaynağından almak. Rıfat N. Bali’nin ‘Cumhuriyet yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türkleştirme serüveni (1923-1945)’ adlı kitabına taşıdığı bilgi şöyle:

‘Azınlıklar arasında çok yaygın bir söylenti de neredeyse sarsılmaz bir kanaat olarak hepsinin ortak belleklerinde yer etti. Bu, ihtiyat olarak silâh altına alınmalarının nedeninin kitlesel olarak imha edilmelerinin önlenmesi olduğu söylentisiydi. İnanç haline gelen bu söylentiye göre azınlıkları kitlesel olarak imha etme tasarısı hükümetin bir planı idi. Genelkurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, bu tasarıdan haberi olunca Nafia Vekâletine bağlı olarak askere alınan azınlıkları Milli Müdafaa Vekâleti emrine aldırarak kendi emir kumandası altına soktu ve böylece onları imha edilmekten kurtardı.’ (s. 419).

Jak Kamhi’nin adı, kitapta, ‘Diyebiliriz ki, Mareşal Fevzi Çakmak Yahudilerin en büyük müdâfiiydi’ cümlesinin sahibi olarak geçiyor.

Mareşal Çakmak’ın ‘Nakşi’ olması (Nakşi değil Mevlevi) gerçek bir sürpriz; çünkü onun en önemli askerî koltukta oturduğu dönemde tarikatlarla epey uğraşıldı. Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin vefatından sadece sekiz ay sonra meydana gelen ‘Menemen Vak’ası’ yüzünden, aynı tarikatın büyüklerinden Şeyh Esat Efendi ve müritleri muhakeme edildi. Birçok kimse idam edildi.

Ne diyelim; Musevilere kol kanat germeyi başarmış Fevzi Çakmak’ın Nakşilere (müslümanlara) fazla bir yararı olamamış.’

Gerçekten garip bir durum değil mi? Yahudilere, Mevlevilere destek çıkan Fevzi Çakmak müslümanlara niçin kol kanat germedi? Bu hal birçok yazarın ifade ettiği gibi, yoksa bir danışıklı dövüş müydü?

MASON MUYDU?

Bu konuda kafası karışanlardan biri de Akit’ten Hasan Karaya. 30.8.2001 tarihli yazısında şöyle diyor:

‘Bir yanda Şeyh Hüseyin Efendi’nin kabri, bir yanda ‘beni şeyhimin yanına defnedin’ diyebilecek kadar ona bağlı Mareşal Fevzi Çakmak’ın kabri! Tam ortasında ise Üzeyir Garih!

Öyle bir ‘tarikat’ şeyhi ki; bir ‘Müslüman Mareşal’ de, bir ‘Musevi işadamı’ da onun müridi! Gel de, çık işin içinden! Öyle bir ‘mareşal’ ki;

Bütün ‘şeyh’lerin, ‘derviş’lerin ve de onların ‘mürid’lerinin inim inim inletildiği, adeta ‘köklerinin kazındığı’ bir dönemde, o, ‘Ankaravî Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye mürid olabiliyor!

‘Şeyh ve derviş avı’nın amansızca sürdürüldüğü o dönemde, şeyh de hayatta, müridi de ayakta kalabiliyor! Gel de çık işin içinden!

Acaba hangisi gerçek? Ya da; ‘Yalan’ olan hangisi? Şahsen ben, çıkamadım işin içinden! Öyle ya; Bir yanda ‘tarikat şeyhi’, öte yanda; biri ‘Müslüman’, öteki ‘Musevi’ iki mürid! Gelin de karışmasın kafanız. Gelin de sormayın:

Acaba Şeyh Hüseyin Efendi ve müridi Fevzi Çakmak da birer ‘mason’ muydu?’

GARİH’İN DİNLERARASI DİYALOG GAYRETİ

Üzeyir Garih’in ‘Toprağı bol olsun’ en büyük özelliği bütün müslümanlara yakın olması, herkesle diyaloğunun iyi olmasıdır.

Zaten gizli Müslümanlığı da pek ciddiye alınmadı. ‘Üzeyir Garih gizli din taşıyordu, aslında Müslümandı’ türü bir yakıştırmanın rolü olmadığı belli. Böyle bir iddiaya yer yok. Garih’in ‘inançlı’ bir insan olması ona ilgi duyulması için yetti. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye ve Mareşal Fevzi Çakmak’a duyduğu özel yakınlık, belli ki, ‘kişisel’ ve ‘Musevi cemaati’ eksenli bir duyarlılığın eseriydi. (F.Koru, Y.Şafak – 3.8.2001)

Garih’in, bu diyalog ile yapmak istediği de Müslümanlar ile Yahudi ve Hıristiyanları yaklaştırmaktı. Yani üçünün karışımı bir din ortaya çıkartmaktı. Bunu yaparken maksadının ne olduğunu; iyi maktsatla mı kötü maksatla mı yaptığını bilemeyiz. Fakat gerçek olan dinler arası bir diyaloğun sağlanması faaliyeti idi. Bu diyalog faaliyetini İngilizler yürüttüğüne göre, acaba Garih İngilizlerin adamı mı idi? Fanatik Yahudiler bunun için öldürtmüş olabilirler mi?

Nitekim, MİT eski Daire Başkanlarından Prof. Mahir Kaynak, ‘Eymür’ün iddiasına kesinlikle inanmıyorum. Türkiye’nin yaptığına bile inanmıyorum. Bu, Yahudilerin kendi aralarında yapmış olduğu iç çatışmanın bir sonucu olarak gerçekleştirilmiş bir cinayettir. Bunun dışında varılan her türlü kanaat spekülasyondur’ değerlendirmesini yaptı.

Diyalogta hayli mesafe alındı

Üzeyir Garih’in diyalog faaliyetinde de en çok teması, Fethullah Hoca ile idi. Bu faaliyetten dolayı da Yaşar Nuri Öztürk’le beraber Üzeyir Garih’e Hoca Efendi ödül vermişti. Bu diyalogta hayli mesafe de alındı. Alınan bu mesafeyi Zaman Gazetesi’nden Hüseyin Gülerce şöyle dile getiriyor: (30.8.2001)

‘Rahmetli Üzeyir Garih’in Neve Şalom Sinagogu’ndaki dinî törenine katılanlar, aslında tarihe tanıklık ettiler. 28 Ağustos 2001 tarihindeki bu törende siyaset, iş dünyası, medya ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri iki önemli tabloyu fark ettiler.

Gençliğimiz ‘Yahudi düşmanlığı’ ile geçmişti. Ama şimdi bir Musevi mabedinde, dost bildiğimiz bir insana vefa gösterme adına hiçbir zorlama altında kalmadan bulunuyorduk.

Demek ki diyalog ve onun temsilcileri çok önemliydi. Üzeyir Garih ismi dışında acaba başka kaç kişi bizi bu mabede getirebilirdi? Sayıları yüzü bulan Müslümanlar olarak bir sinagogun içindeki duruşumuzla kabullendiğimiz acaba neydi? Anlattığımız, anlatmak istediğimiz neydi?

Fark ettiğimiz ikinci tablo, bu Musevi mabedinin içinde bir dinlerarası diyalog sergileniyordu. Hahambaşı David Aseo, Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Vatikan temsilcisi Georges Marovitch, Türkiye Ermenileri Patriği 2. Mesrob Mutafyan, İstanbul Müftüsü Necati Tayyar Taş aynı mabedin çatısı altındaydılar.

Bu iki tablonun canlı yayında enfes yorumlarla bütün dünyaya gösterilmesini ne kadar çok istedim bilemezsiniz.

Ancak vefasızlık edemeyeceğim için bu iki muhteşem tablonun öncü kahramanı, Neve Şalom Sinagogu’ndaki tören boyunca hiç aklımdan çıkaramadığımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çünkü bugün dünya barışı için en önemli anahtar dinlerarası diyalog ise, bu diyalog için ilk adımı atma cesaretini gösteren insanı unutamayız.

Neve Şalom Sinagogu’ndaki törende hemen herkesle teker teker ilgilenen Türkiye Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, Ramazan Bayramı münasebetiyle 9 Ocak 2000′de gazetemiz Zaman’a şunları söylüyordu:

‘Hocaefendi, yaptığı diyalog çalışmaları ile bizleri bir kez daha keşfetti. Hocaefendi, sadece Müslümanlar ile diğer dinler arasında değil, Musevilerin, Hıristiyanların, Süryanilerin, Katoliklerin bütün dinlerin arasında da bir kaynaşma süreci başlattı. Şimdilerde dinler arasında dostluk ve uzlaşma mesajları vermek kolaylaştı. Ama önemli olan ilk adımı atacak cesareti göstermekti…’

Türkiye Süryani Katolik Patrik Vekili Yusuf Sağ’ın aynı tarihli gazetemizdeki sözleri ise şöyleydi:

‘Yıllarca Türkiye’de İslam ile Hıristiyanlık ve diğer dinler arasında sıcak ilişkilerin kurulması için ilk adımı atacak, bu cesareti gösterebilecek birini aradık. Bu dünyayı cehennemden çıkarıp, cennete çevirmek için beraber yaşamanın güzelliğini gerçekleştirecek biri çıkacak mı diye bekliyorduk. Beklediğimiz 1997′deki bir iftar yemeğinde gerçekleşti. Hayal dahi edilmeyen bir olayı gerçekleştirdiği için Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretlerine bütün kalbimle sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.’

Muhterem Fethullah Gülen, globalleşen dünyamızda, İslam, Hıristiyanlık, Musevilik hatta Hint ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyaloğun mecburî bir süreç olarak işleyeceğine inanıyor. Dünyamızın, insanlığın gerçek özünü bulacağı bir bahara gebe olduğuna inanıyor. Bu baharın hazırlanmasında en büyük rolün de Türkiye’ye düştüğüne inanıyor.

Neve Şalom Sinagogu’nda, iki diyalog tablosunu seyrederken gözüm hep Sayın Gülen’i aradı. Cesur adımları, ne güzel buluşmalara sebep oluyordu.’

Bu nasıl güzellik anlamak mümkün değil. Müslümanın ve Hıristiyanın, Yahudi mabedinde onların ayinlerine katılmasının neresi güzel. Sütle şarap karışında ortaya çıkacak şey kimin ne işine yarayacak? Ayinler, ibadetler birlikte yapılacaksa, ayrı ayrı mabetlere ne lüzumu var. Yoksa diyaloğun nihayi hedefi bu mudur? Üç dinin mensuplarını bir yerede toplayıp ortak bir ayin şekli mi ortaya çıkarılmaya çalışılıyor?

Bunu doğrulayan bir açıklama da Diyanet’ten gelmişti. Diyaloğun önde gelen savunucularından DİYANET İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Papa’yla görüşmesinden sonra CNN TÜRK’e açıklamalar yaptı. Kendisine, bu ‘diyalog’un niteliği soruldu: Diyalog iki dinin kurumları arasında bir tür ‘diplomatik ilişkiler’le sınırlı mı olacaktı, yoksa, ilahiyat (teoloji) alanında da ‘diyalog’ geliştirilecek miydi? Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz’ın cevabı: ‘İlahiyat alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacaklar (T.Akyol- 17.6.2000 Milliyet)

NETİCE

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Şeyh Küçük Hüseyin, muteber bir zat değildir; Osmanlı’nın yıkılmasını çalışan, Mevlevilik, Melamilik, Bektaşilik gibi bozuk tarikatlarla ve birçok karanlık güçlerle işbirliği içinde olmuştur. Yahudilerle dostluğu ve diğer tarikat mensuplarının ve alimlerin bu zata mesafeli olmaları bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Hiçbir islam alimi, gayri müslimlerle içli dışlı olmamış onları kendine dost edinmemiştir.

Peygamber efendimiz, gayri müslimlerle görüşmeye, onlarla alış veriş yapmaya müsaade etmiş; fakat onları sevmeyi, kalben muhabbet beslemeyi yasaklamıştır. Çünkü, Maide suresi 51. ayette, ‘Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.’ buyurulmuştur.

(www.iktibas.net, 9-2001)

Siyonist partiye oy veren cennetin 5. katında yer alacak

Siyonist İsrail’in aşırıcı ŞAS Partisi lideri ve aynı zamanda Siyonist İsrail’in dini müftülerinden sayılan “Aufadia Yusuf” , işgal altındaki Kudüs’te yaptığı konuşmada, “ŞAS Partisine oy verenler, Allah tarafından Cennet’in 5. katında yer alacaklar” ifadesini kullandı.

Fars Haber Ajansı’nın haberine göre, 71 yaşındaki bu Haham ayrıca, ŞAS Partisine oy vermenin bir diğer faydasının, oyunu veren şahsın ömrünün uzaması olduğunu belirtti. Mearyo gazetesi Haham Aufadia Yusuf’un iddiasına istinaden, “Tanrı göstermesin, bunlar benim kişisel görüşüm değil. Bunlar Tevrat’ta yazılı” diye söylediğini yazdı. ŞAS Partisine oy verenlerin ömürlerinin uzayacağına ilişkin iddia, bir diğer Yahudi müftü konumunda olan Haham Baba Baruh tarafından da tekrarlandı.

(www.habervaktim.com, 12-2008)

Holokost

Holokost, Nazi Soykırımı, Yahudi Soykırımı, ya da Ha-Shoa; Almanya’nın Nazi döneminde yaklaşık 6 milyon kişinin sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama verilen isimdir. Yahudiler başta olmak üzere Sintiler, Romanlar, Yenişler ve diğer “Çingene” kabul edilen insanlar, Nazi aleyhtarı Almanlar, özürlüler, homoseksüeller, Yehova’nın Şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır. Birçok akademisyen ise bu grupları Holokost’a dahil etmeyerek, Holokost’u sadece Yahudi Soykırımı olarak, Naziler olayları zaman zaman “Yahudi problemine nihaî çözüm” olarak tanımlamışlardır. Tüm Holokost kurbanları hesaba katılınca, hayatını kaybedenlerin sayısı, bazı akademisyenlere göre 17 milyon kişiye kadar çıkabilir.

Nazi kamplarında ölenlerin cesetleri

Cesetlerden toplanan altın dişler

Bu insanların öldürülme nedeni, Nazi döneminde doruğuna varmış olan Yahudi nefretinin ve Nazi ırkçılığı görüşüne göre “yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıf ırklar” olarak görülmüş olmalarıydı. Öldürülen insanların yanısıra, aralarında Afrika kökenli Almanların da olduğu binlerce kişi ise zorla kısırlaştırıldı.

Nazi kamplarında fırınlarda yakılarak öldürülen cesetler

(Vikipedi özgür ansiklopedi)

ABD’de yahudi yaşantısı

Amerika’da çok sayıda Yahudi yaşıyor. Sayıları yaklaşık olarak 6 milyon. Yani Amerika’da İsrail’den fazla Yahudi yaşıyor. Bu Yahudi topluluğunun daha çok dindar olanları ise New York Brooklyn’de toplanmışlar. Dindar Yahudiler kendi dinlerine, adet, gelenek ve göreneklerine oldukça bağlılar. Giyim ve kuşamları kendi dinleri neyi emrediyorsa ona göre şekilleniyor. Erkekler, başlarında siyah fötr şapka, ya da kippa, sırtlarında yaz kış ceket ya da uzun siyah palto ve yine siyah bir pantolon. Erkekleri sakallı, kimilerinin şakaklarından zülüfleri sarkıyor aşağıya doğru. Kadınlar uzun kollu giysiler ve genelde topuğa kadar uzanan etekler giyiyorlar. Eğer evlilerse başlarını örtüyorlar yada peruk takıyorlar. Çünkü evli bir kadının saçını eşinden başka erkeklere göstermesi dinlerine göre yasak yani haram.

Dindar Yahudilerin düğünleri haremlik selamlık yapılıyor. 1 haftadır birbirlerini görmeyen gelinle damat ancak dini törende birbirlerini görebiliyorlar. Düğün günü de gelinle damadın oruçlu olması gerekiyor. Yani kısaca onlar kendi dinleri, adet ve gelenekleri neyi emrediyorsa düğünlerinde de onu yaşatmaya devam ediyorlar.

Dindar Yahudilerin okulları kız ve erkek okulları olarak ayrılıyor. Hatta aynı okulda bayan ve erkeklerin binaya girişleri bile ayrı kapılardan. Okullarında öğrencilere İbranice öğretiliyor. Öğrenciler sabah saatlerinde hep dini dersler alırken öğleden sonra fen-matematik ve edebiyat derslerini alıyorlar. Dindar Yahudi kızları lise bittikten sonra 2 yıl da dini eğitim alıyorlar. Bu eğitimin ardından üniversiteye başlıyorlar. Küçük yaştan itibaren sıkı bir dini eğitim alan Yahudi erkek öğrenciler okullarındaki dua salonunda toplanıp hep birlikte dua ediyorlar. Öğrenciler aynı çatı altında hem eğitim müfredatındaki dersleri alıyor hem de dinlerini öğreniyor ve yaşıyorlar.

New York’da bir haham okulunu geziyoruz. Öğrenciler liseden sonra 4 yıl haham okulunda, 2 yılda halkın arasında eğitim aldıktan sonra haham olabiliyorlar. Bu koca kalabalık salon geleceğin hahamlarıyla dolu.

Yahudiler çok çocuk sahibi olmaya önem veriyorlar. Brooklyn caddelerinde 10 çocuklu Yahudi ailelerine rastlamak mümkün. Kendisiyle görüştüğümüz Haham Menachem Posner çocuğun servetten ve başarıdan daha büyük bir nimet olduğunu söylüyor. Ziyaret etiğimiz 6 çocuklu Yahudi aile ise Yahudi soyunun sürdürülebilmesi için çok çocuk sahibi olunması gerektiğine inandıklarını söylüyorlar.

Yahudiler koşer damgası olmayan ürünleri kesinlikle yemiyorlar. Koşer sertifikası veren bir şirketi geziyoruz. Firmaları denetleyen hahamlar incelemeler sonucunda koşer sertifikası veriyor işyerlerine. Bu iş için 3 bin dolar ile 200 bin dolar arasında bir ücret alıyorlar. Her yıl da bu sertifikanın yenilenmesi gerekiyor. Hatta Yahudi olamayan firmalar bile mallarını daha geniş kitlelere satabilmek için ürünlerine koşer damgası vurduruyorlar. Türkiye’den de çok sayıda firma koşer sertifikası almış bu işyerinden.

Yahudiler Cumartesi günleri çalışmıyor. Dindar Yahudilerin yoğun olarak yaşadığı Baro Parka’da Cumartesi günü bütün dükkanlara kilit vurulmuş. Şabat günü diyorlar Cumartesi’ye. Bu günü Tevrat okuyarak, Havraya gidip dua ederek geçiriyorlar. Araba kullanmanın da yasak olduğu bu günde aileleriyle beraber yürüyüşe çıkıyor Yahudiler.

Bugün Yahudiler Amerika’da ekonomide, sanatta, medyada, siyasette kısacası hayatın her alanında varlar. Bütün bunlar Amerika Birleşik Devletleri’nde ve onun en ünlü şehri New York’da oluyor. Düğünler haremlik selamlık olarak yapılıyor. Okulların girişleri bayan ve erkek olarak ayrılıyor. Törenlerde öğrencilere Tevrat hediye ediliyor. Kız ve Erkek okulları ayrı ayrı binalarda eğitime devam ediyor. Sabah saatlerinde dini dersler, öğleden sonrada fen dersleri veriliyor. Haham okulları her yıl yüzlerce haham yetiştirmeye devam ediyor. Hiç kimse ülkede laiklik elden gidiyor diye fırtına kopartmıyor. Hatta dinini yaşayan Yahudilere saygı ile bakılıyor. Hiçbir Yahudi dininden dolayı kınanmıyor. Giydiği giysiden dolayı rencide edilmiyor, horlanmıyor, itilip kakılmıyor. Onlar da kendilerine verilen bu özgürlükten dolayı Amerika’ya müteşekkirler. New York’un Yahudi vatandaşları bugün dünyada nüfus ve nüfuzlarıyla çok etkinler. Kısacası New York’ta hayat devam ediyor.

(Ayna Programı, 2008)