Muzik calici calismiyor


YAHUDİLİK

Biz Yahudiler Amerika’yı Kontrol Ediyoruz

Amerika’da İsrail’i eleştirenler çok kısa bir süre sonra kendilerini ya hapiste ya da işlerinden kovulmuş buluyorlar. Güçlü Yahudi lobisinin Amerikan Kongresi’ne seçilenleri tek tek incelediği ve birçoklarına finansal destek sunduğu tüm Amerikalılar tarafından bilinmese de bazı Amerikalılar tarafından biliniyor.

2002 yılında hakkında ortaya atılan ‘rüşvet’ suçlaması nedeniyle 7 yıl hapis yatan Amerikalı eski Kongre üyesi Jim Traficant da ABD’deki Yahudi lobisinin gazabına uğramış olanlardan biri. Traficant, 1984′ten 2002′ye kadar doğup büyüdüğü ve şeriflik yaptığı Ohio eyaletinin Yougnstown kentini Amerikan Kongresi’nde temsil etti. Her seçimde en az yüzde 70′ten fazla oy alacak kadar büyük bir desteğe sahip olan Traficant, Kongre’de İsrail’i en fazla eleştiren bir iki kişiden biri olarak tanınıyordu.

İSRAİL’İ ELEŞTİRDİ, KONGREDEN ATILIP HAPSE GÖNDERİLDİ

Jim Traficant

Traficant’ın İsrail’in Amerika’yı Yahudi lobisi aracılığıyla kontrol ettiğine dair lafını esirgemediği ifadeleri başına dert oldu. 2002 yılında Traficant hakkında ‘rüşvet’ suçlamasıyla dava açıldı ve Traficant Kongre’de 420′ye 1 oyla Kongre’den atıldı. 7 yıl hapse mahkum olan Traficant, eğer af dileseydi daha az ceza çekebilecekken ‘İşlemediğim bir suç yüzünden hapse atıldığım için af dilemem’ dedi ve ancak geçtiğimiz Eylül ayında 7 yıllık cezasını tamamladı. Traficant hapisten çıktıktan sonra binlerce seçmeni tarafından karşılandı.

ARİEL ŞARON’UN O SÖZLERİ

Traficant hapisten çıkar çıkmaz ilk yaptığı şey yine Amerikalıların Yahudi lobisi tarafından nasıl kontrol edildiği ve yönetildiğine dair açıklamaları oldu. İsrail lobisine kafa tuttuğu için 7 yıl hapis yattığı söylenen Traficant, halen komada yatan, 1982′de Lübnan’daki Filistinlilere ait Sabra ve Şatila kamplarındaki katliam emrini veren Ariel Şaron’un bir sözünü hatırlattı. 3 Ekim 2001′de İsrail Başbakanı Ariel Sharon söylediği “Biz Yahudiler Amerika’yı kontrol ediyoruz. Amerikalılar bunu biliyor” ifadelerine dikkati çeken Traficant, Amerikalılara şu uyarıyı yaptı: “Ariel Şaron’un bu sözlerini sürekli size hatırlatıyorum, çünkü İsrail’in Amerikan hükümetini, ticaretini ve medyasını kontrol ettiğini söylediğim için hem Amerika hem de İsrail tarafından hedef seçildim. İsrail bizleri kendisi için savaşlara sürüklerken bu savaşlara katılan çocuklarımızın cesetleri tabutlar içinde geri dönüyor.”

Ariel Şaron

TÜRKİYE’DEN GİDEN GAZETECİNİN KOŞER SEVDASI

‘Rüşvet’ suçlamasıyla 7 yıl hapis yatan Traficant, artık Kongre üyesi olmadığı için İsrail’le ilgili sözleri pek etkili olmayabilir ancak 68 yaşındaki eski şerif, Amerikalıları İsrail gerçeği konusunda bilgilendirmek için geri adım atacak gibi görünmüyor. Türkiye’de ise geçtiğimiz hafta, İsrail tarafından davet edilen bir gazetecinin İsrail ile ilgili ‘hoş’ sözlerini duyduk. Daha Filistinlilerin ne için mücadele ettiğini bilmeyen bizim cahil gazetecimiz (gazeteciği de tartışılır) uluslar arası hukukun bile ‘işgal’ saydığı topraklardan döndükten sonra işgalciye övgüler yağdırarak hem hukuki hem de ahlaki bir suç işledi.

(Süleyman Kaya, www.habervaktim.com)

Hahamın Korkunç Fetvası

İsrail’de geçtiğimiz hafta yayınladığı kitapta “Bebekleri katletmek dini bir vecibe” diyen İzak Şapiro isimli hahamdan sonra bir başka haham da, Filistinlilerin mallarının Yahudilere helal olduğu ve çalınması gerektiği fetvasını verdi.

İşgal altında bulundurduğu Filistin topraklarında şiddet ve soykırım uygulayan İsrail’in Filistinlilere nasıl bir gözle baktığı hahamların yayınladığı fetvalarla bir kez daha gün yüzüne çıktı. Gazze katliamı sırasında askerlere ‘Sivilleri öldürmek sevaptır” emri veren ordu hahamı General Avi Ronzki ve geçtiğimiz günlerde yayınladığı bir kitapta ‘Bebekleri katletmek vaciptir” fetvası veren haham İzak Şapiro’dan sonra bir başka haham da ‘Filistinlilerin mallarını çalmanın helal olduğu” fetvasını verdi.

Haham General Avi Ronzki

General Haham Avi Ronzki

“FİLİSTİNLİLERİN MALLARI YAHUDİLERE HELAL”

İşgal altındaki Batı Şeria’da yaşayan Haham Murdakhai Elyaho (Mordechai Eliyahu), Yahudilerin Filistinlilerin zeytinlerini çalması gerektiğini belirterek, “Filistinlilerin zeytinlerini çalmak mübah. Çünkü bu zeytin bahçeleri bizim topraklarımız üzerinde kurulmuş” dedi. Elyaho, İsrail’deki en büyük dini otoritelerden Başhaham Yusef Melmid’in Yahudilerin Filistinlilerin mallarına el koymasının helal olduğuna dair bir fetva verdiğini de söyledi.

Mordechai Eliyahu

Mordechai Eliyahu

14 BİN ZEYTİN AĞACI YOK EDİLDİ

İşgal altındaki Filistin topraklarında Yahudi yerleşimcilerinin Filistinlilerin zeytin ağaçlarına nasıl zarar verdiğine dair bir rapor hazırlayan Filistinli Toprak Araştırma Merkezi, 2009 yılında Filistinlilere ait 14 bin zeytin ağacının yok edildiğini bunun da Yahudi hahamların verdiği fetvalar doğrultusunda gerçekleştiğini bildirdi. Yahudilere yeni yerleşim birimi açmak zeytin ağaçlarının kesildiğini açıklayan Toprak Araştırma Merkezi’nin araştırmasına göre, İsrail işgal güçleri bin 455 zeytin ağacını yakarken, 7 bin ağaç Yahudi yerleşim birimleri için ortadan kaldırıldı, 5 bin 500 ağacın ise Yahudi yerleşim birimlerince saldırıya uğradı.

SİYONİST ZİHNİYETİN ÜRÜNÜ

Araştırma merkezi, Yahudilerin Filistinlilere ait ağaçlara saldırmasının yanı sıra, Filistinli çiftçilerin zeytinlerini toplamasına da izin vermediğini belirterek, Yahudilere dağıtılan broşürlerde Filistinlilere ait zeytin ağaçlarının kesilmesi ve zeytinlerinin toplanması çağrısı yapıldığını bildirdi. Araştırma merkezi, Filistinlilere ait zeytin ağaçlarının yok edilmesinin arkasında Siyonist zihniyetli hahamların fetvalarının bulunduğunu belirterek, Haham Murdakhai Elyaho’nun bu konuyla ilgili sözlerini hatırlattı.

HAHAMIN FETVASI

Haham Murdakhai Elyaho fetvasında, Filistinlilere ait zeytinlerin Yahudilere helal olduğu ve bunların çalınması gerektiğini belirterek, “Filistinlilerin zeytinlerini çalmak mübah. Çünkü bu zeytin bahçeleri bizim topraklarımız üzerinde kurulmuş” dedi. Elyaho, İsrail’deki en büyük dini otoritelerden Başhaham Yusef Melmid’in Yahudilerin Filistinlilerin mallarına el koymasının helal olduğuna dair bir fetva verdiğini de söyledi.

(Mehmet Nedim Aslan, www.habervaktim.com, 12-2009)

***

The Brutal Fatwas in Israel

While people in Muslim countries have been preoccupied with fatwas (religious rulings) concerning breast-feeding adults, the purity of the Prophet’s urine, and the legality of the recent different types of marriages such as Misyar and Mesfar, perhaps it would be appropriate to take a look at fatwas in Israel. It might give us a chance to compare the two, evaluating the circumstances on both sides.

It is worthy of further consideration to consider the Israeli fatwas that my Palestinian colleague Salih Al-Tuhami observed. Conservative Jewish thought and tradition say that in case the country’s laws contradict the rabbi’s fatwas, the fatwa must be implemented and anything the government says is worthless. That’s the opinion of Rabbi Elie — who is one of Israel’s senior rabbis — who is supported by the majority of his peers.

These Jewish fatwas are responsible for instigating religious Jews against Arabs. Last year, Rabbi Mordechai Eliyahu, former Sephardic chief rabbi and an influential authority among conservative Jews, issued a fatwa asking the Israeli Army not to flinch from killing Palestinian civilians in the context of the ongoing military campaign against armed groups resisting the occupation. He mentioned in his fatwa, which received special attention from religious media outlets and hundreds of pamphlets distributed inside synagogues in Israel. that all Palestinians must be murdered, even the ones who are not participating in the war against terrorism. This wasn’t enough for the revered rabbi, who said that this was not only a fatwa, but a religious duty from God that Jews must follow.

After that, one of the most important Jewish rabbis issued a fatwa that allowed his students in one of the Jewish settlements in the northern West Bank to steal the agricultural produce grown by Palestinians. It said that everything in the West Bank belongs to the Jews, giving them the right to confiscate such properties. This fatwa was implemented and his students confiscated the agricultural yield of the Palestinians.

Rabbi Dov Lior, chief rabbi of Hebron and Kiryat-Arba, issued a fatwa that allowed Jewish settlers to poison the livestock and water wells owned by Palestinians in neighboring cities and villages. The settlers didn’t hesitate in implementing the fatwa. Not a single day passed without Palestinians finding dead sheep and poisoned water.

On the other hand, a group of prominent Jewish rabbis addressed the Israeli defense minister, Shaul Mofaz, saying that killing enemy civilians was “normal” during wartime and that the Israeli Army should never hesitate to kill non-Jewish civilians in order to save Jewish lives. “There is no war in the world in which it is possible to delineate neatly between the population and the enemy’s army, neither in the US war in Iraq, the Russian war in Chechnya, nor in Israel’s war with its enemies,” the rabbis said.

The rabbis quoted a Talmudic ruling, which states “Our lives come first.” In their famous letter, the rabbis warned against what they called Christian preaching in dealing with conflict. “The Christian preaching of ‘turning the other cheek’ doesn’t concern us, and we will not be impressed by those who prefer the lives of our enemies to our lives,” they said.

These tense times have influenced a number of other fatwas from rabbis about underestimating the lives of Arabs and humiliating them. Yediot Ahronot newspaper reported on July 25, 2002 that Rabbi Ovadia Yosef, the current spiritual leader of the Shas political party in the Knesset (Israel’s Parliament), said that until Christ the Savior arrives, he will send all Arabs to hellfire. “Why doesn’t Ariel Sharon do what needs to be done? He’s scared of the people of the world. But when the Savior Christ comes, he won’t fear anyone. He will send all the Arabs to hell.” Yosef described Arabs as snakes and said Jews should not trust them.

It’s no wonder that one of the rabbis — Isaac Ginzburg — published a book entitled “Baruch the Hero” to immortalize the name of Dr. Baruch Goldstein who perpetrated the 1994 Cave of the Patriarchs massacre in the city of Hebron, killing 29 Arab attendants of the Ibrahimi Mosque (within the Cave of the Patriarchs) and wounding another 150 in a shooting attack.

As for Rabbi Eli Albaz, who is one of the distinctive Eastern rabbis, he never misses an opportunity to attack Islam and condemn the Prophet (pbuh). He insists on complaining in front of his audience by telling jokes that address Muslims and Palestinians and using filthy language to attack Muslims. And Rabbi Eliyahu Reskin continuously ridicules the reconciliation attempts to create dialogue between Jewish rabbis and Arab officials. He believes that the only language of dialogue between Muslims and Jews should be bullets. He feels that without convincing the Arabs in general, and the Palestinians specifically, settlement can’t be forced upon Israel so the efforts of peace are worthless.

It’s true that from a legal perspective, the rabbis’ fatwas concerning political issues don’t exert much influence. But their words, that come from their religious backgrounds, have a huge impact especially with the increasing dominance of religious parties that have developed tremendous political power that cannot be underestimated. Therefore, their fatwas influence more than religious people and are used to pressure political decisions. It’s true that conservatives, whether the followers of Zionism or from the ultra-Orthodox movement, make up 28 percent of the Israeli population, yet more than 50 percent of the inhabitants of the country introduce themselves as conservatives. These people empathize greatly with Jewish religious authorities and pay attention to what they say.

What’s interesting is that all the laws and systems in Israel have never tried, not even once, to address those rabbis or question them about their racial discrimination. Not only that, but these rabbis, who are involved in this discrimination, are given great prominence in Israeli politics. Decision makers in Israel compete with each other to earn the endorsement of rabbis, and to be close to them.

When one examines these fatwas and their influence in instigating and serving the Zionist schemes and its evil goals, one can’t help but feel sad and bitter when compared with the fatwas that are preoccupying Muslim scholars. The latter provoke gossip among people and divert their attention from what’s vital and fateful, making them regress instead of moving forward.

I pray to God to enlighten our scholars and guide them.

(Fahmi Howaidi, www.inminds.co.uk, 2007)

Sabetaycılık Tartışmaları ve Kimlik Sorunlarımız

Yıllardır üzerinde geniş çaplı araştırmalar yapageldiğimiz Sabetaycılık konusunda bugüne kadar yazmayı, araştırmalarımızı yazıya dökmeyi, konunun son derece çetrefilli ve çok geniş siyasi implikasyonları barındırması dolayısıyle, istememiştik. Buna karşın son dönemlerdeki konuya ilişkin tartışmalar bizi böyle bir zorunluluğa yöneltti. “Meşhur Mechul” konumunda olup, ülkemizin başlıca sorunlarından biri olan, Sabetaycı kimlik, ya da Sabetaycılık sorunu, 20. yüzyılda zaman zaman gündeme gelmiş, yüzyıl başında “ Dönmeler”, “ Dönmelerin Hakikati” gibi eserlerle tartışılan konu, zaman zaman Sabetaycı cemaat içerisinde bulunmuş olup, itiraflarda bulunan kimseler vesilesiyle de gündeme damgasını vurmuştur. Bunun ilk örneği 1924’teki Karakaşzâde Mehmed Rüşdü Bey olayıdır. Son dönemlerde ise Sayın Ilgaz Zorlu’nun “Evet, Ben Selanikliyim” kitabı, Prof. Yalçın Küçük’ün “Tekelistan, Tekeliyet” adlı eserleriyle ve en son Soner Yalçın’ın “Efendi” kitabıyla gündemin en üst sıralarında yerini almıştır.

Ancak, konuya ilişkin kitap ve makalelerde genellikle, Sabetaycı cemaat içinden olanları ve yabancı kaynaklı olanları hariç, ya çok ciddi ve sağlıklı bilgiler içermediği, ya da siyasi manipulasyon içeren, abartılara çok fazlaca yer veren çalışmalar olduğu gözlemlenmektedir. Özellikle, 50’li yıllardan sonra, genelde milliyetçi/Muhafazakâr kesimin konuya ilişkin yayınlarında, konunun ülkemiz açısından son derece ciddiyet kesbetmiş olmasına rağmen, hiç bir ciddi bilgi ve kaynağa dayanmadığı, daha çok tepkisel ve ideolojik yorumları içerdiği gözlemlenmiştir. Bugüne kadar konuya ilişkin birkaçı hariç sadra şifa bilgi ve araştırmaya dayalı önemli bir çalışmanın pek de ortaya konulmadığı görülmektedir. Veya, son dönemlerdeki bazı çalışmalarda Türkiye’deki nüfusun büyük bir çoğunluğunun İbranî kökenli olduğunu ileri sürecek derecede konunun fazlasıyla abartıldığı, halkın önemli bir bölümünün gereksiz yere töhmet, zann ve şüphe altında bırakıldığı müşahade olunmaktadır. Bu yüzden, abartı ve spekülasyonlara tepki olarak, bunları baz alarak gerek bazı Sabetaycı kökenli çevreler, gerekse bazı pro-semitic/pro-sabetaycı İslamcı çevreler ironic/alaycı yaklaşımlarla konunun ehemmiyetini gözardı ettirerek, örtbas etmeye çalışmaktadırlar.

Oysaki, Sabetaycılık konusu ülkemizin yaklaşık iki yüzyıllık bir tarih diliminin , batılılaşmaşma sürecinin, kimlik çatışmalarının doğru biçimde okunmasının anahtarlarından biridir. Sabetaycı kimlik, abartılmamakla birlikte, bu topraklardaki batılılaşma/modernleşme serüveninin içerideki başat kimliğidir. Bu kimlik doğru biçimde araştırılıp, okunmadığı müddetçe, bu serüvenin içerideki dinamiklerinin sağlıklı bir şekilde tesbit edilemeyeceği açıktır.

Tarihsel Arka Plan

Bu makaleler dizisinde, İzmirli Haham Sabetay Sevi’nin (1626-1676) Kabbala’dan etkilenerek 1666’da Musevilerin/Yahudilerin beklenen “Mesih” i olduğu iddiasıyla ortaya çıkıp, Yahudi/Musevi toplumu içinde çalkantıların oluşmasına neden olduğu zamandan başlayan Sabetaycılık serüveninin tarihini uzun uzadıya anlatmayacağız. Zira, konu ciltler dolusu çalışma ve eserlerin yazılmasını gerektirmektedir.

Sabetay Sevi

Sabetay Sevi

Ancak, şu şekilde uzun bir özet yazabiliriz. Sabetay Sevi’nin 1666’da Mistik/Kabbalistik bir yorumla İzmir’de mesihliğini ilân ederek, yakında mesih olarak Yahudileri tekrar Filistin’e, kutsal topraklara döndürüp, Kutsal Dünya Yahudi krallığını kuracağını vadetmesi, zâten birçok Hristiyan Avrupa ülkesinde zor koşullarda ve Katolik kilisesinin baskısı altında olan Yahudiler arasında büyük yankı uyandırır, hatta en rahat biçimde yaşayan Osmanlı Yahudileri arasında da aynı yankı ve heyecanı uyandırır. Yahudi toplumu bu Mesih hareketiyle çalkalanır. Çoğu bu umutla, Sabetay Sevi’nin yanına koşar. Bu durum, Orthodox/Rabbinical yahudileri ve hahamlarını oldukça rahatsız eder, bu Mesiyanik hareket Orthodox hahamlar tarafından sapkın ve heretic olarak ilân edilir. Özellikle, İstanbul, İzmir ve Manisa’daki Yahudi hahamları Sabetay’a karşı cephe alır. İlk önceleri, Yahudi toplumu içerisindeki bu olaya müdahale etmemeyi öngören Osmalı idaresi, sonradan, özellikle bazı etkili yahudi haham ve bankerlerin etkisiyle konuya eğilir ve Sabetay tevkif edilir. Önce Gelibolu’da kal’abendliğe tabi tutulan Sabetay daha sonra olayların durulmaması üzerine Sadrazam Köprülülü Fazıl Ahmed Paşa’nın emriyle Edirne Sarayı’na getirtilerek Padişah IV. Avcı Mehmed’in huzuruna çıkarılır. Ve burada kurulan bir ulema divânında muhakemeye tabi tutulur. Ulemadan, Şeyhülislâm Minkarîzâde Yahya Efendi (vefatı:1678) ve İmâm-ı Sultânî meşhur Vânî (Vanlı) Mehmed Efendinin başında bulunduğu bu heyetin muhakemesini padişah da özel bölmesinden seyreder. Bu sırada, Türkçe konuşamayan Sabetay’ın tercümanlığını musevilikten dönme olan Hekimbaşı Hayyâtîzâde Mustafa Fevzi Efendi (Asıl adı Moses Ben Raphael Abrabanel’dir) yapar. Sabetay Sevi’den iddia ettiği gibi mucizelerini göstermesi istenir. Aksi takdirde, aksi takdirde vücudunun en mahir okçulara nişan hedefi yapılacağı kesin bir dille söylenir. Hayatının tehlikeye girdiğini farkeden Sabetay, bu sefer iddialarını inkar eder, asla mesihlik iddiasında bulunmadığını, kendisinin bu konuda iftiraya uğradığını ifade eder. Ancak, ulema ve padişah bu cevaptan tatmin olmaz. Bunun üzerine Hekimbaşı Hayyâtîzâde (Terzizâde) Mustafa Fevzî Efendi, Sabetay’a Müslüman olma teklifini götürür. Sabetay önce bunu kabule yanaşmaz. Ancak, Musevi Dönme’si olan Hekimbaşı, ona bunu kabul etmediği takdirde türlü, türlü işkencelerle öldürüleceğini Ladino diliyle uzunca anlatır. Başka bir şekilde canını kurtamayacağını anlayan Sabetay Sevî zahirî olarak müslüman olmayı kabul eder ve ardından, diliyle kenisine söylenen kelime-i şehâdeti tekrarlar.

Sadece zahirî olarak müslümanlığı kabul eden Sabetay bunun üzerine hamama gönderilerek gusül abdesti aldırılır ve müslüman kisvesi giydirilir. Ve kendisine yevmi 150 kuruş maaşla Edirne sarayında Kapıcıbaşı-çavuşluk rütbesi verilir. Adı da Mehmed Efendi olarak değiştirilir.

O dönemde Yahudî toplululğunun önemli bir bölümü için kurtarıcı Mesih olarak görülen Sabetay Sevi’nin birdenbire görünürde de olsa, müslüman oluvermesi, Mesihliğini ilanı kadar yankı uyandırıp şok etkisi yapar. Mesihliğine inanarak ona umut bağlayan yahudilerin büyük bölümü ilk şok ve şaşkınlıkları üzerlerinden attıktan sonra onu lanetleyerek tekrar orthodox yahudiliğe dönüş yaparlar. Hahamlar başta olmak üzere ona inanmamış olan Yahudiler ise onun bu durumundan rahatlama hissederler. Böylece Yahudilik içindeki fitne ve bölünmenin sona erdiği kanaatine sahip olurlar. Bu şekilde, Osmanlı sarayının Sabetay’ı müslüman ederek Yahudiliği, bölünme ve perişanlığa sürüklenmekten kurtardığını ifade ederek teşekkür ediyorlardı. Ancak, ona inanaların bir bölümü, başta daha önce onun mesihliğini her tarafa yaymaya çalışan kohen Gazzeli Nathan olmak üzere inanmaya devam ederler. Olayı kabbalistik yorumlarla tevil ederler. Onun büyük bir hikmete binaen zahiren müslüman olduğunu, mesihliğinin bir gereği olduğu yorumunda bulunurlar ve bu yorumlarına diğerlerini inandırmaya çalışırlar. Bu şekilde Sabetay’a inanmaya devam eden Yahudiler, mesihliğinin kendi yorumlarınca hikmetine binaen, onun yolunda giderek zahiren müslümanlığı kabul etmeye başlarlar. Hatta, sabetay’ın Edirne sarayındaki konumunu Hz. Musa (AS.)’nın Fir’avun’un Mısır Sarayında yetişmesi durumuna benzeten yorumlar sergilerler. Sabetay’a bağlı museviler çeşitli bölgelerden Edirne’ye gelerek sarık ve cübbe giyip müslüman kisvesine bürünürler, Polonyalı karısı Sara da bu kervana katılır. Sara, Fatma adını alır. Bunlar mü’minler anlamına gelen İbranice Ma’min adını alırlar. Bu şekilde Sabetay’ın taraftarlarının peyderpey zahiren müslüman olmaları, Saray nezdinde Sabetay’ı bir ihtida hareketi önderi konumuna getirmişti. Hatta Sabetay’ın sinagoglara giderek diğer Yahudileri de İslam’a çekmesi teşvik edilir. Ancak, Sabetay’ın orthodox Yahudiler arasında artık etkili olmadığı görülür.Önce Edirne ve Selânik’te yeni müslüman kisvesi ile dolaşan Sabetay sonra üç yıl İstanbul’da bulunur.

Zahirdeki bu müslümanlaşma furyasına karşın, Sabetay taraftarlarıyla birlikte gizlice kendi kabbalistik/Mesiyanik yorumu ile Musevî ayin ve toplantılarını sürdürmeye devam eder. Hatta bu durumu Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa’ya ihbar edilir. Bunun üzerine Sadrazam adamlarını gizlice gönderir. Sadrazamın adamları, Sabetay’ı kendisine bağlı bazı Yahudilerle birlikte, Boğaziçi’nde-kuruçeşme’de ayîn yapıp mezâmir okurken yakalarlar. Bu duruma Sadrazam çok içerler. Sadrazam’ın yanısıra orthodox yahudiler de olaydan rahatsızlık duyup, Sadrazam’ın onu İstanbul’dan sürgün etmesine çalışırlar. Bunun üzerine Sabetay ailesi ile birlikte Arnavutluk-Berat’a sürgüne gönderilir. Sabetay burada iken de küçük bir cemaatle faaliyetlerini sürdürür. Burada beş yıl yaşadıktan sonra ölür. Avram Galanté’ye göre Berat’ta müslümanlar tarafından, şehrin içinden geçen ırmağın kıyısında toprağa verilir. Sabetay’ın ölüm tarihi kaynaklarda çelişkili olarak verilir. Bu çelişki, sabetaycı cemaatin mesihleri Sabetay’ın ölmediğine inanmalarından kaynaklanmıştır. Avram Galanté, sabetay’ın 30 Eylül 1675’te bir Yom Kippur (Keffaret Günü) bayramında öldüğünü kaydetmekte, Gershom Scholem ise, Sabetay’ın kaleminden çıktığını belirttiği bazı mektuplardan yola çıkarak bir çok farklı tartışmaları da kaydettikten sonra 1676 tarihini vermektedir.

Sabetaya inananlar mesihlerinin ölümüne inanmazlar, onun göğe yükselmiş olup, yeniden geleceğine dair inançlarını sürdürüler. Hala inançlı Sabetaycılar, belli zamanlarda deniz ve ırmak kenarklarına gelerek “ Sabetay sevi Seni bekliyoruz” diye bağırma geleneğini sürdürmektedirler. “Kayıp Mesih” kitabının yazarı John Freely bu kitabı yazdıktan sonra bazı Sabetaycılardan hala Sabetay’ın mesih olduğuna inandıklarını ifade eden mesajlar aldığını belirtmiştir.

Sabetay Sevi, İstanbul ve Berat’ta bulunduğu yıllarda Sabetaycı inancın kurallarını belirler. Kendi Mesihliğine olan inancı yaymaya devam eder ve Müslüman kisvesi altında kabbalist-mesihçi yorumla inançlarını ne şekilde sürdüreceklerinin de kural ve kaidelerini tesbit eder. Hatta Tevrat’taki On Emir’e nazire olarak. On Sekiz Emri kaleme alır. Bu Onsekiz Emr’in İbranice metni 1910 yılında, Rabbi Abraham Danon tarafından Paris’te basılan, “Etudes Sabbatiennes” adlı eserinde yayınlanır. Aynı metin daha sonra, Avram Galanté’nin kitabında da Ladino ve Fransızca tercümesi ile beraber yayınlanır. On Sekiz Emri içeren metin şu şekilde kaydedilmiştir:

“ İşte Efendimiz, Kral ve Mesihimiz Sabetay Sevi’nin On Sekiz Emr’i bunlardır. Şan ve Şerefi Artsın,

1. Yaratıcının birliğine ve ondan başka bir hâlik bulunmadığına dair olan iman muhafaza edilecek. Bir ve eşsiz olan yaratıcının dışında hiçbir âmir ve hakime sena ve övgüde bulunulmayacak.

2. Onun Mesih’inin gerçek Mesih olduğuna ve ondan başka kurtarıcı bulunmadığına ve Efendimiz , kralımız Sabetay Sevi’nin Davud’un neslinden geldiğine iman edilecek. Şerefi bol olsun.

3. Ne Tanrının, ne de Mesih’in adına yalan yere yemin edilmeyecek. Zira, Mesih’in adı da Tanrı’dan alınmıştır. Tanrı’nın adı onda mündemiçtir.

4. Gerek Tanrı’nın , gerekse Mesih’in adının geçtiği yerlerde tazim ve saygı gösterilecek Yine bilgisi ile akranları arasında temayüz edenlere de tazim ve saygı gösterilecek.

5. Mesih’in sırrını anlatmak ve araştırmak için meclisten meclise, toplantıdan, toplantıya gidilecektir.

6. Onlar (Sabetaycılar) arasında katiller bulunmayacak. Hatta, kendilerinden nefret eden başka topluluk mensuplarından kimse de öldürülmesin.

7. Kislev ayının ( Musevi yılının dokuzuncu ayı) 16’ncı günü herkes bir ev veya mekanda toplanarak Mesih hakkında ve Mesih inancının sırrı hakkında işittiklerini birbirlerine anlatacaklar.

8. Cemaatin arasında zina hüküm sürmesin. Beriâ vesilesinde bile hilekârlardan dolayı ihtiyatlı bulunulacaktır.

9. Yalancı şahitlikte bulunulmayacak ve kendi yakınına karşı yalan söylenmeyecek, birbirlerini hatta ma’min olmayanları bile ihbar etmeyeceksin.

10. Hiç kimse sarık imanına (yani cemaate mahsus olan Zahiri müslümanlığa) zorla sokulmasın. Hatta inansa bile.. Zira, cidâl üstadlarının zümresine (Cemaatin Oganları) mensup olanlar oraya ancak kendiliklerinden ve kendi gönülleri ve iradelerinin sevkiyle girerler.

11. Aralarnda kıskançlar, ihtiraslılar ve kendilerine ait olmayan şeylere karşı arzu ve hırs gösterenler bulunmasın.

12. Kislev ayının 16’sındaki bayram büyük bir sevinç ile ilan edilip kutlanacak. (Bu Sabetay’ın Edirne Sarayında müslüman edilip sünnet edildiği Rebi’ulevvel’in 16. günüdür.)

13. Birbirine karşı iyiliksever ve merhametli davranılcak. Ve kendisine yakın olanın arzusu kendi arzusuymuş gibi gayret gösterilecek.

14. Davud’un Mezâmir’i her gün gizlice okunacak.

15. Her ay, kamer’in doğuşu izlenecek ve Ayı’n yüzünü Güneş’e çevirmesi ve Ay’la Güneş’in karşı karşıya gelip bakışmaları için duâ edilecek.

16. Müslümanların âdetlerine onların gözlerini boyamak için dikkat edilecek. Ramazan orucunu tatbik için sıkıntı gösterilmeyecek, kurban içinde aynı şey yapılacak. Zahirde gözüken herşey yerine getirilecek.

17. Onlarla (Müslümanlarla) evlilik akdi yapılmayacak, nikahlanılmayacak.

18. Oğulların sünnet edilmesine itina gösterilecek. Bu, mukaddes ve seçilmiş Milletten hayasızlığı kaldırmak içindir.

Emrettiğim On Sekiz madde budur. Bunlardan bazıları “ Beriâ” (Yaratılış) kanununa âittir. Bunun böyle oluşu, henüz İsrailoğullarının şeytandan ve taraftarlarından intikam almaya müsait olacak güce erişmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Güç elde edilip o tarih geldiğinde herkes ve herşey eşit olacak. Hiçbir emir, günah ve sevap kalmayacak. Küçük büyük herkes beni tanıyacak. Bana inanan (Ma’min) kimselere şunu da haber vereyim: Beriâ (Yaratılış) ile Asiluth’a itina göstersinler. Keşif ve ilham zamanına kadar ondan hiçbir şey eksiltmesinler. Onlar o zaman hayat ağacının altına girecekler. Ve hepsi birer melek olacaklar. İlâhî ve Ezelî irade bir an evvel tecelli etsin. Amin. “

Sabetay Sevi bu On Sekiz Emr’in yanısıra, başta 22 Mart’taki Kuzu Bayramı olmak üzere 16 ayrı bayram ihdas eder.

Sabetay Sevi, kısa bir süre sonra karısı Sarah’ın ölümünün ardından, Selanikli Yoheved adlı bir yahudi kadınla evlenir. Bu kadına Müslüman adı olarak Aişe adı verilir. Kayınpederi Yossef Pilosof, Abdülgafur adını, kayınbirâderi Yossef Kerido da Abdullah Yakup adını alır. Sabetay’ın ölümünden sonra onun mesihliğine inanan ve onun yolunda giderek zahiren müslüman olan ma’minler daha çok Selânik’te toplanırlar. Ancak onların önemli bir bölümü İzmir, Manisa ve Aydın civarına yerleşir.

Önceleri, kayınbiraderi Yakub’un liderliği yürütmeye çalıştığı cemaatte anlaşmazlıklar, bölünmeler husule gelir. Sabetay’ın Berat’ta ölümü üzerine Kayınpederi Abdülgafur oğulları ile Selanik’e gelir.Cemaatin ileri gelenlerinin bir bölümü Yakup Kerido’nun cemaatin başına geçmesini ister. Ve bu doğrultuda Cemaatin idaresini eline alır. Ancak koyduğu bazı yeni kurallar, bir kısım cemaat üyelerini rahasız eder. Özellikle, zahirde müslüman gözükmek için Hacc dahil her türlü dini vecibenin yerine getirilmesi gerektiğini savunur. Buna Sofyalı Mustafa Çelebi’nin başını çektiği bir grup karşı çıkar. Bunlar Sabetay’ın öğretilerinde değişikliğin olamayacağını ileri sürerler. Yaklaşık 200 Sabetaycı ailenin önemli bir bölümü Mustafa Çelebî’nin saflarında yer alır. 1690 yılında Selanik’te Yakub’un evinde yapılan toplantı sırasında oluşan bir anlaşmazlık üzerine, Mustafa Çelebî’nin ayağa kalkarak “ Beni seven arkamdan gelsin” demesinin ardından bu bölünme fiilen gerçekleşir. 43 Aile Yakub’a sadık kalır. Bunlara artık Yakubîler adı verilecekti. Diğerleri ayrılır. Yakup Kerido yeni koyduğu prensipleri sıkı sıkıya uygulamak için Mustafa adlı bir bağlısıyla beraber Hacc’a bile gider Hacc yolculuğu esnasında Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir mevkide azgın bir devenin saldırısına uğrar. Bu devenin ayakları altında can verir. Kendisi Hicaz’da terk-i hayat eder ancak, arkadaşı Mustafa Hacı olarak Selanik’e döner. Yerine, nesli olmadığı için Hacc arkadaşı Hacı Mustafa bu grubun başına geçirilir.

Yakub Kerido’ya karşı gelerek cemaati bölen Sofyalı Mustafa Çelebî, Karakaşlar olarak adlandırılacak olan grubu kurmuş olur. Yakub’un grubundan ayrıldıktan 12 yıl sonra, 1702 yılında yeni reenkarnasyonu (reincarnation) içeren mistik yorumlara girişir. Mustafa Çelebi bu tarihte, Sabetay Sevi’nin ruhunun kendi taraftarlarından Abdurrahman adlı bir Sabetaycı’nın oğlu Osman’da tekrar tecessüm ettiğini iddia eder. Sözde Sabetay’ın ruhu bu çocuğa geçmişti. Bu şekilde Mustafa Çelebî, Osman’ı Sabetay’ın halefi olarak ilan eder. Sonra da 1716 yılında o sırada 40 yaşında olan Osman’ı Mesih olarak ilan eder. Bu durum Karakaş cemaati içinde tartışmalara neden olur. Cemaat içinden İbrahim Ağa adlı biri buna karşı çıkarak, Osman Ağa’nın Sabetay’ın temsilcisi olabileceğini, ancak Mesih olamayacağını söyler. Cemaat içinde ayrılıklar büyür. Ancak on yıl sonra 1726’da Osman Ağa ölür. Yerine oğlu Abdurrahman geçer. Ancak İbrahim Ağa bu gruptan kendi taraftarlarıyle birlikte tümden koparak, Kapancılar olarak nitelendirecek olan grubu kurar. İbrahim Ağa, Sabetay’ın öğretilerinin Sabetay’ın hayatta olduğu dönemlerdeki şekliyle korunmasını öngören fikirler ileri sürüp, bu yönde kurallar vaz’eder.

Uzun süre, Müslümanlarla ihtilat etmeden, gerek Selanik’te gerekse İzmir ve Manisa çevresinde daha çok izole bir hayat sürerler. Her ne kadar Yakubiler, müslümanlarla ihtilatı bir şekilde ön görse de bu pek fazla gerçekleşmez. Sabetaycılar, 18. yüzyılda gerek ticari, gerekse siyasi alanda ciddi bir varlık gösteremezler. Yalnız Selanik ve İzmir limanlarında ticaret dolayısıyla, yabancı tüccarlarla zaman zaman irtibata geçerler.

Ancak 19. yüzyılın başlarından itibaren, adı geçen liman kentlerinde yabancı tüccar ve misyonlarla irtibatlarının artmasıyla, yabancılara ve Batı’ya açılmaya başlarlar. Ticari hayatta atılımlar gerçekleştiriler. Ticari sahada Rum ve Ermenilere rakip olacak hale gelirler. Capitulationlar dolayısıyla yabancılarla artan irtibatları zamanla eğitim konusunda da Batı’ya açılma eğilimi gösterirler. Özellikle Tanzimât sonrasında mektep ve medreselerde yer alırlar. Ayrıca bu süre içinde Osmanlı Rumelisinin birçok yerine dağlıp yerleşirler. Bulgaristan, Bosna, Arnavutluk, Teselya, Tırhala, Mora, Girit, Sakız, Drama, Edirne gibi yerlerde Sabetaycı aileler oluşur. Hata bir bölümü Balıkesir’in bazı kazalarına yerleşirler. Zamanla müslüman ailelerle daha sıkı ilşkilere girerler.

Özellikle, Bektaşilik, Mevlevîlik, Melamilik gibi tarikatlar içerisinde yer almaya başlarlar. Bunun ilk örnekleri, Üçüncü devre Melâmîliğinin kurucusu Şeyh Seyyid Muhammed Nûr El-Arabî’nin Mısır’da Ezher’de tahsilini tamamlamasının ardından Rumeli’de Yanya’ya göç etmesinden sonra görülmüştür.

Seyyid El-Hacc Muhammed Nûr El-Arabî, Aslen Kudüslü Seyyid İbrahîm’in oğlu olup, 1228 Hicri tarihinde Mısır’da Mahalletu’l-Kübra kasabasında doğmuştur. Ezher’de tahsilini tamamlamış ve Nakşibendi tarikatına girmiştir. Sonradan, Bugün Yunanistan’ın Arnavut bölgesinde kalan Yanya şehrine göçmüştür. Nakşibendî-Müceddidîliğin, Melâmiyye kolunu kurmuştur. Bunun dışında Muhammed Nûr El-’Arabî, Halvetî Şa’bânî, Ekberî ve Uveysî silsilesine de sahip olmuştur. 19. yüzyılda Melamîliği tekrar canlandırmıştır. Bir çok ünlü halifesi vardır. Fatih türbedârı ’Amiş Efendi, Tibyânu’l-Vesâil sahibi Harîrîzâde Kemaleddîn Efendi bunlar meyanındadır. Yanya’dan sonra Selânîk ve Üsküp’te ikâmet eden Muhammed Nûr El-’Arabî son olarak Ustrumca’da ikamet etmiş ve 29 Cemaziyelahir 1305 tarihinde burada vefat ederek, vefat ettiği odada gömülmüştür. Tasavvufta Melâmet ve Vahdet-i Vücud ekolüne bağlı olan, Nûr El-’Arabî Hazretleri 17’si Arapça, diğerleri Türkçe olmak üzere 55 civarında eser kaleme almıştır. Buna karşın, Selânîk ve Üsküp’te kendisine intisap edenlerin önemli bir bölümü Sabetaycı kökenliydi. Bunlar arasında, Ali Örfî, Usturumcalı Hacı Süleyman Bey, Selânîkli Osman Zevkî Bey önde gelenlerdendi. Şeyh Muhammed Nûr El-’Arabî’nin vefatından sonraları, Rumeli ve İstanbul’da Melâmilik genellikle Sabetaycıların kontrolünde bulunmuştur [1]. Hatta, Üçüncü devre Melâmiliğine ait dergâhların bazıları, aynı zamanda gizli Sabetaycı sinagogları olarak faaliyet göstermekteydi. Halen de İstanbul ve İzmir’de az sayıdaki Melâmîlerin çoğunluğu Sabetaycı kökenlilerden oluşmaktadır.

Üçüncü devre Melâmîliğinin yanısıra, Sabetaycı kökenliler, 19. yüzyıldan itibâren Mevlevîlik, Bektâşîlik ve Celevetîlik gibi tarikatlarda yoğun bir şekilde yer almışlardır.

Mevlevî tarikatındaki bunun ilk önemli örneği, Selânikli Mevlevî Es’ad Dede’dir. Hüseyin Vassâf, Mehmed Es’ad Dede ile ilgili yazmış olduğu ancak basılmamış halde kalan “Es’adnâme” adlı eserinde, Esad Dedenin hayatını anlatırken şu şekilde bir başlangıç yapar:

“Arif-i esrar-ı Mesnevî Mehmed Es’ad Dede, Selânîk tüccarından ve avdetî (Dönme) lerden Receb Efendi’nin sulbünden 1259 Hicri, 1258 Rumî (Milâdi 1843) tarihinde dünyaya gelmiştir. Mahall-i vilâdeti Selânîk’te Kadı Abdullah Efendi mahallesidir.

Hususi muallimden tahsil-i ilme başlayıp, henüz sinn-i büluğa vâsıl olmadığı bir çağda iken âlem-i menâm (Rüyâ) da görür ki, bir kuyuya düşmüş; Server-i âlem (SAV) Efendimiz Hazretleri şeref-zâhir olup mübârek yed-i saâdet-münevverlerini uzatıp Cenâb-ı Es’ad’ı kurtarmıştır.

İşte bu neş’e onun hâlini diger-gûn etmiş, mertebe-i celîle-i İslâmiyyet’de sâhib-i makâm ve nâil-i merâm olmasına sebeb-i lutf-i İlâhî olmuştur.” (Hüseyin Vassâf, Es’adnâme)

Hüseyin Vassâf’a göre İslâm’a bu rüya sonucunda iyice ısınıp bağlanan, Mehmed Es’ad önce Selânik’te bazı hocalarda tahsil görür. Selanik Vilayet kaleminde bir süre çalışır. O sırada Selanik’te Bedeviyye tarikatı şeyhlerinden Şeyh Osman Efendi diye birisine bağlanır. Sonra da İstanbul’a gelerek medreselere girer uzun zaman medrese tahsili görür. Kısa zamanda zekasıyla temayüz eder. Birçok kitap okuyup, toplar geniş bir kütüphane kurar. Çeşitli dini ilim dallarında icazetler alır. Ders okutmaya başlar birçok talebesi olur. Fatih’teki Tahir Ağa tekkesi, Yenikapı Mevlevihânesi ve Kasımpaşa Mevlevihanelerinde bulunur. Buralarda Mesnevi dersleri okutur. Altı kez Hacc ve Umre yapar. Bir çok kimseye icâzet verir. İcazet verdikleri arasında, Es’adnâme kitabının müellifi Hüseyin Vassâf, Tahiru’l-Mevlevî (Tahir Olgun, Yenikapı Mevlevihânesi’nin ünlü Mesnevihanlarından olup, bir çok eser telif etmiştir. Şapka kanunununun ardından, İstklâl mahkemesinde, İskilipli Atıf Hoca ile birlikte yargılanmıştır. Birçok eseri yayınlanmış olan Tahiru’l-Mevlevî 1951 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Mezarı Eyüp’te kırkmerdivenlerdedir.), Şeyh Muhammed Zâhid El-Kevseri gibi ulema ve maşâyihten ünlü kimseler vardır. Mehmed Es’ad Efendi 12 Şa’bân 1329/11 Ağustos 1914 tarihinde Pazartesi günü vefat etmiş olup, Kasımpaşa Mevlevihanesi mezarlığına defnedilmiştir. Ancak, mezarı Mevlevihanedeki diğer mezarlar gibi tekkelerin kapatılmasının ardından 1926’da kaldırılmış, mezarı Fatih’te Aşık Paşa mahallesindeki Tahir Ağa tekkesinin haziresinde, Salahaddin Uşşakî’nin ayak ucuna nakledilmiştir. Halen mevcut olan ve demir parmaklıkla çevrili mezarın demir çerçeve içindeki mermer kitâbesini şu şekilde okuduk. Kitâbe Hüseyin Vassâf’a aittir:

Huve’l-Hayyu’l-Bâkî
Mesnevî-Hân, kenz-i esrâr u hikem Es’ad Dede
Alem-i devrânda dervîş-i hümâ-pervâz idi
Feyz-i nutkun ahz edenler, dediler tarîhini
Gitdi sû-yi lâmekâna, nâsih-i mümtâz idi
Mesnevî-Hân-ı şehîr Mehmed Es’ad Dede Efendi hazretlerinin ruh-ı pür-fütuhları için Fatiha
12 Şa’bân Sene 1329 Yevmu’l-İsneyn 25 Temmuz Sene 1327

Mevlevî Es’ad Dede’nin bir kısmı Arapça ve Farsça olmak üzere 16 eseri vardır. Farsça gramerle alakalı olarak ” Numune-i Kavâid-i Farsi” adlı bir eseri basılmıştır. Vakfettiği yazma eserlerin 700 cilde yakını bugün Beyazıt Devlet kütüphanesindendir. Günümüzdeki ünlü Sabetaycı Bezmenler ailesi bu zâtın neslinden gelmektedir.

Mevlevîlik’teki ikinci önemli Sabetaycı da Selanik Mevlevihanesi Şeyhi İshak Dede olayıdır. Karakaş Sabetaycılarının önemlilerinden olan , İshak Dede Mevleviliğe intisabından bir süre sonra Selanik Mevlevihanesinin postnişînliğine yükselir. Aynı zamanda güçlü bir sabetaycılık eğitimi de alan İshak Dede, Mehmed Es’ad Dede’nin aksine Sabetaycı geleneği ve inancını gizliden güçlü bir şekilde sürdürür. Sabetaycılar içerisinde hahamlık (Ogan) mevkiine yükselir. Selanik’teki Sabetaycı mezarlığının bitişiğinde olan Mevlevîhanenin şeyhi olarak maruf günlerde Mevlevî ayin ve erkânını sürdürdüğü gibi, bu mevlevihanede çifte kimlikli mürtleriyle birlikte gizliden Sabetaycı ayinlerini de sürdürür. Mübadele sonrasında İzmir’e gelen İshak Dedenin ölüm tarihini tesbit edemedik. Dışişleri Eski bakanı Prof. Dr. Emre Gönensay İshak Dede’nin torunlarındandır.

Emre Gönensay

Emre Gönensay

Sabetaycılar, Melamilik ve Mevlevilik dışında en güçlü bir şekilde Bektaşilik tarikatında yer alırlar. Başta, Selanik, Serez, Drama, Üsküp, Teselya, Batı Trakya ve Edirne olmak üzere İzmir Ve Manisa’da yoğun bir biçimde Bektaşilik tarikatına nüfuz ederler. Bektaşilğin geniş meşrepliliği onların nüfuzunu çok daha kolaylaştırır. Sonradan İstanbul’daki bazı Bektaşi tekkelerine de ciddi bir şekilde nüfuz ederler. Bugün bile gerek Rumeli’de gerekse İzmir, Aydın ve İstanbul’da, hatta Ankara’da Bektaşilerin önde gelenlerinin önemli bir bölümü Sabetaycılardan oluşmaktadır. Bektaşilikte yer alan Sabetaycıların bir bölümünü şu şekilde sıralaya biliriz. Sabetaycı ve Mason Mesut Koman Baba, Kazlıçeşme Bektâşî Tekkesi son postnişîni Sabetaycı Küçük Abdullah Baba, Sabetaycı ve Mason üstadı Teoman Güre (İlhâmî )Halifebaba, İzmir’de hazine avukatlığı yapmış olan Sabetaycı Feyzi Akeren Baba, Selânikli Ali Aydın Baba, Mason ve Sabetaycı Yenişehirli Hüseyin Hüsnü (Erdikut)Baba, Sabetaycı Hüseyin Coşkun Eren, Sabetaycı Prof. Ragıp Üner, Mustafa Kemal Atatürk’ün başhekimi Sabetaycı Dr. Hasan Ragıp Erensel Halifebaba, Sabetaycı Ali Gâlip Eren Halifebaba, Kazlıçeşme Bektâşî Tekkesinin haziresinde medfun olan Tabip Binbaşı Sabetaycı Haydar Bey, Emekli Albay Sabetaycı Cavid Aker Baba, Emin Uras Baba, Eski Ziraat vekili Sabetaycı Nedim Ökmen, Ali Oktay Cever, Besim Berkmen, Cevdet İşçimen.

Sabetaycılar, Bu tarikatlerin yanısıra, Rufâi tarikatına sızarlar. İstanbul’da, Fatih’te Ümmi Kenân tekkesinin kurucusu Selânikli ünlü Kenan Rifâî de bu cemaatin bir mensubuydu. 1867’de Selanik’te doğan Kenan Bey, burada önce Alliance Israélite ve Terakki mekteplerine devam eder, daha sonra İstanbul’da Galatasaray Sultanisi ve hukuk mektebini bitirir. Medine , İstanbul ve başka şehirlerde muallimlik yapar. Medine’de iken Rifâî şeyhlerinden Şeyh Hamza Efendi’den icazet aldığını ileri sürer. İstanbul’da Fatihte halen mevcut olan Ümmü Kenan tekkesini kurar. Tekke 1909’da Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi’ye yaptırılır. 1925’e kadar tekke faaliyetini sürdürür. Geniş meşrepli olup, bir sosyete tarikatı şeklinde faaliyetlerini sürdüren Kenan Rifâî (Büyükaksoy) 7 Temmuz 1950 yılında vefat ederek Merkez Efendi mezarlığına defnedilmiştir. Kenan Rifâî’yi takiben bir çok Sabetaycı aile mensubu halen merkez Efendi ve Kozlu mezarlıklarına defnedilmeye devam etmektedir. Kenan Rifâî’den sonra Kubbealtı cemiyeti şeklinde faaliyetini sürdüren cemaatin başına Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kızkardeşi Semiha Ayverdi geçer. (Ölümü: 1993)

Kenan Rıfai

Kenan Rıfai

Sabetaycılar, Tarikatlerin yansıra, ticari alan başta olmak üzere diğer alanlarda da boy göstermeye başlarlar. İlkin en önemli adımları eğitim alanında atarlar. Fransız Ve Türkiye Yahudilerinin birlikte Selanik, İzmir gibi Batıya açık ticari liman kentleri başta olmak üzere faaliyete geçirdikleri Alliance Israélite okulları buralardaki Sabetaycıların ilgi göserip devam ettikleri okullar olmuşlardır. Daha sonra Robert koleji başta olmak üzere diğer yabancı okullarda da Sabetatycılar yer almışlardır.

Edirne Alliance Israelite Universelle Evrensel Musevi Birliği Okulu

Edirne Alliance Israelite Universelle
(Evrensel Musevi Birliği Okulu)
Kaleiçi semtinde bu gün İnönü İlköğretim Okulu olarak kullanılmakta.

Robert College Gould Hall, İstanbul

Robert College Gould Hall, İstanbul

Ancak Sabetaycıların eğitim alanındaki asıl atılımları, kendi kurdukları, Terakki ve Feyziye mektepleriyle olmuştur. Bu her iki mektep grubunun temelleri Atatürk’ün Selânik’teki öğretmeni Şemsi Efendi (Şimon Zwi) tarafından atılmıştır. Sabetaycıların Kapancılar koluna mensup olup, 1851 yılında Selanik’te Koca Kasım mahallesinde Abdi Efendi ile Rabiâ Hanım’ın oğulları olarak dünyaya gelen Şemsi Efendi Selanik rüşdiyesini bitirir. Bunun yanısıra hususi dersler alır. Önce Arapça ve Farsça dersler alır. Ayrıca, İbranice öğrenir. Daha sonra Selanik’teki Alliance Israélite okulunda Fransızca dersler alarak bu dili öğrenir. Rüşdiyeyi bitirdikten sonra hemen öğretmenliğe merak saran Şemsi Efendi genç yaşta, okula gitme imkanı bulamayan Sabetaycı çocuklara hususi öğretmenlik yapar. Bir ara Aynaroz gümrük kâtipliğinde de çalışan Şemsi Efendi, 1871 yılında Selanik’e tekrar döner. Hedefi Selânik’te Sabetaycı Cemaat mensuplarına yönelik Avrupaî tarzda eğitim yapan okul açmaktı. İlkin burada Yabancı bir okulda Türkçe öğretmenliği yapmaya başlar. Şemsi Efendi bununla kalmayarak, 1872’de ilk hususi mektebini açma izni alır. Selanik’te Sabri Paşa caddesinde, Çarşamba tekkesi karşısında tek katlı bir binada ilk mektebini açar. Sadece Sabetaycı Cemaat mensubu çocuklara yönelik olarak hizmet veren bu mektep, Sabetaycıların Terakki ve Feyziyye mekteplerinin nüvesini oluşturacaktı. Avrupâî usulde eğitim veren Şemsi Efendi’nin bu mektebinde daha sonra Mustafa Kemal Atatürk de okuyacaktı. Bu, Şemsi Efendi’nin “Atatürk’ün Hocası” ünvanını almasına neden olacaktı. Ilgaz Zorlu’ya göre Şemsi Efendi aynı zamanda en büyük Sabetaycı Kabbalistlerden ve Kabbala üstadlarından biriydi. Hatta, kendi mektebinde Sabetaycılık eğitimi verdiği de bilinmektedir.

Atatürkün ilk öğretmeni şemsi efendi Şimon Zvi

Atatürk’ün ilk öğretmeni Sabetaycı Şimon Zvi (Şemsi Efendi)

1879 yılında Selanikte Terakki mektebi kurulur. Kabbala mistisizminden etkilenen Şemsi Efendi, Karakaşlarla Kapancılar grubunu yeniden birleştirme çabalarına girer. Hatta bu amaçla, kendisi Kapancılar koluna mensup olmasına karşın, Karakaşlar grubu ile anlaşarak 1884’te onlara ilk Feyziye mektebini kurar. Bu mektepte öğretmenliğini sürdüren Şemsi Efendi ilk kurduğu tek katlı mektepde de öğretime devam eder. İlk önce kısa bir süre mahalle mektebine devam eden Mustafa Kemal de, bir süre sonra Ali Rıza Bey tarafından mahalle mektebinden alınarak Şemsi Efendi Mektebi’ne kaydedilir. Mustafa Kemalin ilk ciddi öğrenimi bu mektepte olur. Daha sonra Askeri Rüşdiyeye kaydolan Mustafa Kemal bu sırada Fransızca öğrenmek için Selanik’teki Alliance Israélite okuluna da bir süre devam eder.

1912’de Balkan Harbi sonrasında Selanik’in Osmanlılar tarafından kaybedilmesi üzerine, Şemsi Efendi buradan göç etmek zorunda kalır. Önce, İzmir’e yerleşmek isteyen Şemsi Efendi (Şimon Zwi) İstanbul’a yerleşmek zorunda kalır. İstanbul’da Fatih Kız Lisesine Fransızca öğretmeni olarak tayin edilir. Ancak bir süre sonra sağlığı bozulmaya başlar. 1917 yılında İstanbul’da vefat ederek, Kapancılar koluna mensup olmasına karşın, Üsküdar Bülbülderesi’ndeki Selanikli-Sabetaycılar mezarlığında, Karakaşlar bölümünde defnedilir. Yine cemaat mensuplarından Makbule Hanım adlı birisiyle evlenmiş olan Şemsi Efendi’nin makbule Hanım’dan Ma’rife Ve Yektâ adlı iki kızı olur. Müziğe ve eğlenceye meraklı olan Ma’rife düzgün bir eğitim almaz, evlenip biri erkek üç çocuk sahibi olur. Okumaya ve Fransızca öğrenmeye meraklı olan Yektâ ise, ablası gibi güzel olmamasına karşın iyi bir eğitim alır. Sonra, Şemsi Efendi’nin akrabası ve yetiştirdiği İbrahim İhsan’la evlenir ancak bu evlilik bir gece sonra sona erer. İbrahim İhsan hakkındaki siyasi suçlamalardan dolayı Selanik’i terkeder. Yektâ’nın İbrahim İhsan’dan Veli adlı bir oğlu olur. Annesi ve Şemsi Efendi tarafından büyütülen Veli Efendi de Şemsi Efendi ile birlikte İstanbul’a göçeder. 1934’te ki soyadı kanununda Zeren soyadını alan Veli Efendi sonra Nazime Hanım diye yine kapancılardan bir bayanla evlenir. Veli Zeren 1983 yılında İstanbul’da vefat eder.

1877-78 (93) harbi sonrasından başlayarak, Balkanları terk ederek İstanbul vesair şehirlere göç etmek zorunda kalan sabetaycılar, Selanik ve çevresinde kurdukları müesseseleri de yeni geldikleri yerlere taşıdılar. Feyziye ve Terakki mektepleri sadece İstanbul’da değil İzmir, Bursa, Manisa ve İzmit gibi merkezlerde de kurulur. Özellikle Sabetaycıların, İstanbul’da Nişantaşı, Şişli ve Teşvikiye semtleri çevresinde kümelenmeleriyle her iki cemaate ait bu mektepler lise olarak Teşvikiye’ye taşınır. Şişli Terakki lisesi ve Işık liseleri olarak faaliyet gösteren bu mekteplerden Terakki lisesi son yıllarda buradan taşınır. Feyziye mektebi ise halen burada Işık lisesi olarak faaliyetini sürdürmektedir. Her iki mektep’te uzun süredir Sabetaycı cemaat mensubu olmayan bir çok öğrenci de öğrenim görmektedir. Feyziye Mektepleri vakfına bağlı kurum daha da genişleyerek, son yıllarda Işık Üniversitesini kurar, bu üniversitenin rektörlüğünü halen İstanbul Üniversitesi eski rektörlerinden karakaşlar cemaatine mensup, Prof. Bülent Berkarda yürütmektedir.

(www.haberakademi.net, 2009)

Bebekleri Öldürmek Dini Bir Görev!

İsrailli hahamdan tüyler ürperten bir kitap: İşgal altındaki Filistin topraklarında en acımasız şekilde şiddet politikası yürüten İsrail’in bu şiddet politikasının arkasında “Yahudi olmayan herkesin öldürülmesi” fetvasını veren hahamlar olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Gazze katliamı sırasında “Öldürmek iyi bir özelliktir. Sivilleri de öldürün” ifadeleriyle askerlerini Filistinlileri katletmek için motive eden ordu hahamı General Avi Ronzki’den sonra, bir başka haham da yayınladığı kitapta “İsrail tehdit altındaysa, bebek ve çocukların da öldürülebileceğine” dair ifadelerin yer aldığı bir kitap yazdı.

Haham General Avi Ronzki

Haham General Avi Ronzki

Filistin’de soykırım ve işgal politikasını sürdüren İsrail’de, ordu hahamının askerler için hazırladığı “Sivilleri de öldürün” ifadelerinin yer aldığı kitapçıktan sonra bir başka haham da, İsrail’i tehdit edebileceği düşünülen kimselerin Yahudiler tarafından öldürülebileceğine dair ifadelerin yer aldığı bir kitap yayınladı.

“GEREKİRSE BEBEK VE ÇOCUKLAR DA KATLEDİLEBİLİR”

İsrail’in işgali altındaki Batı Yaka’da yaşayan İzak Şapiro, yeni çıkan “Kralın Tevrat’ı” isimli kitabında İsrail’e tehdit oluşturan bebek ve çocukların bile öldürülebileceğini ifade ediyor. İsrail’in Haaretz gazetesinde yer alan habere göre Haham İzak Şapiro, kitabında bebek ve çocukların bile öldürülmesine dair ifadelerini İncil’e dayandırırken, bunların kendi yorumu olmadığını söylüyor.

“İSRAİL’İ TEHDİT EDENLERİ ÖLDÜRMEK MÜBAHTIR”

Kitabında, “Başka halklar içerisinde, İsrail’i tehdit edilmesinden sorumlu olmayanların öldürülmesi bile mübahtır” diye yazan Haham Şapiro, “Eğer biz emredilen 7 şarta uymayanları, bize karşı günah işleyenleri öldürürsek, bunda bir yanlış yok. Çünkü biz kurallara uyuyoruz” ifadelerini kullandı. Haaretz, Şapiro’nun kitabının diğer üst düzey hahamlar tarafından kendi öğrencilerine de tavsiye edildiğini bildirdi.

İsrail’i Tehdit Eden Suçlu Bir Bebek!

“VAHŞET BAZEN İYİ BİR ÖZELLİK”

İsrail’de Yahudi olmayanlara karşı cinayet işlenmesine dair fetva daha önce İsrail ordusunun baş hahamı General Avi Ronzki tarafından da verilmişti. Gazze katliamı sırasında İsrailli askerlere dağıttığı kitapçıkta Ronzki’nin, tüm Filistinlilerin öldürülmesi gereken düşmanlar olduğu ve ‘Vahşetin bazen iyi bir özellik’ olduğunu yazdığı kaydedildi. ‘Benim Savaşımı Savaşın: Savaş Sırasında Askerler ve Komutanlar İçin El Kitabı’ başlıklı kitapçık, İsrail’in Gazze katliamı sırasında askerlere dağıtılmıştı. Kitapta Filistinlilerin katledilmesi gerektiğini söyleyen radikal Yahudi hahamı Shlomo Aviner’in öğretilerinden bölümler yer almıştı.

‘ULUSLARARASI HUKUKU BOŞVERİN, ÖLDÜRÜN’

Kitaptaki bir bölümde, Haham Aviner’in, İncil’de adı geçen Filistinlilerin bugünkü Filistinliler olduğu ve bunların İsrail’in varlığını tehdit edenler olduğu ifadelerini kitapçığa alan General Ronzki, askerlere sivillerin korunmasını öngören uluslararası hukuku göz ardı etmelerini tavsiye etmişti. İsrail ordusunda savaşmayı reddeden ‘Breaking the Silence’ isimli grubun ortaya çıkardığı kitapçıkta Filistinlilerin tamamının İsrail’in düşmanı olduğu ve katledilmesi gerektiği belirtiliyor.

Shlomo Aviner

Shlomo Aviner

(Mehmet Nedim, Vakit, 11-2009)

Ilgaz Zorlu Sabetaycıları Anlattı

Sabetaycı Yazar Ilgaz Zorlu

Sanıyorum bazı sıkıntılar yaşayacaksınız ama ben size durumu anlatayım. Sabetaycılık hakkında rahatça konuşulabilmeli. Bunda ciddi bir sakınca yok aslında.Türkiye’de bir resmî tarih ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin getirdiği bir seçkin bürokrat Türkler anlayışı var. Bu anlayış 1924’teki mübadelede Sabetaycıların Türkiye’ye getirilmesiyle doğdu. Sabetaycılığın devlet içindeki rolünün anlaşılabilmesi için Türkiye tarihindeki iki noktanın aydınlatılması gerekiyor.

Bir dakika. 1924’te gayri Müslimler dışarı gönderildi ve Müslümanlar Misak-ı Millî sınırlarına dahil edildi.

1924 mübadelesinde Türkler ve Türkiye’de yaşayan gayri Müslimler yer değiştirdi.

Yani, Sabetaycılar Müslüman kabul edilerek mi Türkiye’ye getirildi?

Tabii. Sabetaycılar, Osmanlı Devleti’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kayıtlarına göre Müslümanlar. Ben, Müslüman olmadıklarını iddia ediyorum. Sabetaycılık, 17. yüzyılda ortaya çıkmış, Sabetay Sevi’nin kurduğu bir Yahudi tarikatıdır. Sabetaycılar, 17. yüzyıldan 1920’lere dek Yahudiliğe bağlı kaldılar. 1924’te Karakaş Rüştü vakası yaşandı. Karakaş Rüştü, Ankara’da Millet Meclisine başvurdu ve Sabetaycılığı resmen mahkemelere sundu. Türkiye’de Sabetaycılık diye bir şey olduğunu söyledi ve bunun araştırılmasını talep etti. Konu, o zamanın Vatan, Vakit, Son Saat gibi gazetelerinde tartışıldı. Fakat hiçbir sonuca varılamadı. Aynı tartışma 1937 yılında yeniden gündeme geldi. Ahmet Emin Yalman ve Yunus Nadi arasında bir tartışma geçti.

Yunus Nadi de mi Sabetayistti sizce?

Hayır ama sanıyorum eşi Berrin Nadi Sabetaycı idi. Yakınları arasında da Sabetaycılar vardı. Bu arada bir parantez açayım: Herkes bana bütün bunları nereden bildiğimi ve nasıl bu kadar emin konuştuğumu soruyor. E, tabii ben cemaatin içinden çıkan bir adamım. İkincisi ben bir cemaat tarihçisiyim. Cemaat üyesi 420 kadar aile üzerinde çalıştım. Türkiye kayıtlarında Sabetaycılık diye bir şey yok ama bakın [kalın, İngilizce bir kitap uzatıyor bana] adamın biri Amerika’da, bin sayfa, Sabetay Sevi hakkında kitap yazmış. Bu, Yahudi dünyasında çok önemsenen bir kitap çünkü yazarı İsrail Bilimler Akademisi üyesiydi. Bazıları, Türkiye’de Sabetaycılık diye bir şey yok diyorlar ama böyle de bir kitap var ortada.

Yani, İzmir’de ortaya çıktığı halde Sabetaycılık Türkiye sınırlarını aşmış durumda öyle mi?

Yemen, Suriye, İtalya, Fransa ve daha pek çok ülkede yayıldı Sabetaycılık. Sabetay Sevi’nin ölümünden sonra merkezi Selanik’e taşınan bir Türkiye Sabetaycılığı var. Osmanlı İmparatorluğu belgelerinde avdetî [Dönen, dönme. Sabetaycılar için kullanılan bir kelime] kelimesi geçiyor. Sabetaycılar, Osmanlılar’ın hiç bilmediği bir cemaat değil fakat Osmanlı’da insanların inançları saygıyla karşılandığı için bu konu hiç kurcalanmamış. Sabetaycılığın siyasi teorisi ise, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde geliştirilmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin elemanlarının çoğu Sabetaycıydı. Sabetaycılık gizli bir örgüttü; İttihat ve Terakki de o dönemde merkezî hükümete karşı bir hareketti ve saraya açıkça muhalefet etmesi mümkün değildi. Onun için, Sabetaycılar, mason locaları gibi, Osmanlı İmparatorluğu içinde faaliyet gösteren fakat başka ülkelerin koruması altında olan teşkilatlar içinde yer aldılar. Zaten ben bunları kitabımda da yazdım. Sabetaycılar üç-dört örgütte etkinlik gösterdi: Mason locaları, İttihat ve Terakki, Melami ve Bektaşi tarikatı ve ordu.

Ordu mu?

Evet.

Bugün de orduda.

Tabii. Bugün de orduda Sabetaycılar var ve Sabetaycı generaller var. Şimdi ben burada isim vermeyeceğim.

Neden?

Çünkü dava açılmasını istemiyorum. Onaltı tane hakaret davası açtılar. Çünkü Sabetaycılık bir hakaret gibi algılanıyor. Halbuki bugün bir ordu komutanı ve bir kuvvet komutanı Sabetaycı kökenlidir. Ve bundan başka pek çok Sabetaycı kökenli kurmay subay var.

Siz Sabetaycıydınız ve hakkınızı arayıp Yahudi oldunuz.

Ben Sabetaycılığın Yahudilik olduğunu söylüyorum, buna dikkat edin. Sabetaycılığın, bazılarının iddia ettiği gibi, Müslümanlaşmış bir grup olmadığında ısrarlıyım.

Sabetaycıydınız ve Sabetaycılığı deşifre ediyorsunuz. Mehmet Şevket Eygi ve Abdurrahman Dilipak gibi İslamcılarla da birlikte çalışıyorsunuz. Sizin niyetiniz ne?

Niyetten kastınız?

“Ben şunu istiyorum ve o yüzden bunları söylüyorum” şeklinde bir cümle kurun.

Bakın, şunda anlaşalım. Burada bilimsel olarak incelenmesi gereken bir hadise var. Bir kişinin siyasal kararlarına etki eden birtakım özel süreçler vardır; aile ve yetişilen çevre gibi. Türkiye’deki bir grup, devlette çok etkili yerlere geliyor. Siyaset bilimiyle ilgili bir hususa dikkat çekiyorum ben. İkincisi, sosyal antropoloji olayı olarak görüyorum meseleyi. Ve bugün Türkiye’de egemen bir Sabetaycı kültürü olduğunu iddia ediyorum.

Egemen mi?

Bir komplo teorisinden söz etmiyorum. Çeşitli etnik gruplar var ve Sabetaycılar da bunlardan biri. Mehmet Şevket Eygi, Sabetaycıların siyasi rolleri hakkında yıllardan beri yazılar yazan biriydi. Abdurrahman Dilipak da Türkiye’deki tüm etnik gruplar üzerinde çalışan bir gazeteci. Dilipak ve Eygi ile bizim düşünce bakımından bir ortak noktamız yok; onlar İslamcılar. Fakat onlar da ben de Sabetaycılığın bilimsel manada araştırılması gerektiğini düşünüyoruz. Konumuza dönersek, CHP, kendisini İttihat ve Terakki’nin devamı olarak görüp, devrimci bir kimlik edindiğini söylüyor. Ben de bu devrimci kimliği Sabetaycıların ortaya çıkardığını ve Türk siyasetini şekillendiren önemli bir faktör olduğunu söylüyorum. Solcular biraz kızacak ama, işin gerçeği, Türkiye’deki sol hareketi kuranlar Sabetaycılardır. Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü Sabetaycıdır. Yalçın Küçük’ün Tekelistan adlı kitabına da bakmanızı öneririm. O isim bilimi üzerinden açıklıyor bu hususları. Bense cemaatin içinde olduğumdan, Şefik Hüsnü’nün ailesini bulduğum için size bunları söyleyebiliyorum.

İsim bilimi biraz uyduruk mu nedir?

Hayır, asla. Yahudiler, dünyanın her yerinde isimlerini belli kurallar çerçevesinde belirlerler. Yalçın Küçük’ün kitaplarının benim kitaplarımdan daha ciddi olduğunu söyleyebilirim.

Türkiye’de solculuğun temellerini Sabetaycılar attı diyorsunuz?

Elbette. Yıldız Sertel’in Annem İçinisimli kitabında uzun uzun, Sabetaycıların Türk solunu nasıl kurdukları açıkça yazılıdır. Biliyorsunuz, Yıldız Sertel’in annesi Sabiha Sertel Sabetaycıydı, zaten kızı anılarında bunu anlatıyor. Derviş ailesinden gelen önemli insanlar var ve bunlar Yıldız Sertel’le akrabalar. Ben size şu anlattıklarımı mahkemelere delil olarak sundum, o açıdan bir problem yok. İttihat terakkinin beyin takımından iki kişi, Maliye Nazırı Cavit ve Doktor Nazım Sabetaycıydılar. Ve bunlar örgütlendiler. İttihat ve Terakki içindeki Sabetaycıların toplanması ve bunlar arasından bazı kişilerin devlet mekanizmalarına getirilmesi için çalışıldı. İttihat ve Terakki yönetimine baktığımızda Emanuel Karasu’nun, ki Yahudidir, Cavit’in ve Nazım’ın çok önemli olduğunu görüyoruz. İzmir Suikastı’nın, yanılmıyorsam 1927’deydi, iki sanığı olarak yargılanan Cavit ve Nazım asıldı. Bu adamların suikastla ilgisi olmadığına dair ciddi iddialar var. Peki o halde niye asıldılar? Hiç araştırılmamış bir konu bu. Cavit ve Nazım, aslında cumhuriyetin karakterine karşıydılar. Onlar, Cumhuriyet Türkiye’sinin ittihatçı bir karater taşımasını arzu ediyorlardı ve Atatürk iktidara geldikten sonra ittihatçıları planlı ve sistemli bir biçimde temizledi.

Bu söylediğiniz, Atatürk’ün Sabetaycı olmadığı anlamına mı geliyor?

O konuya hiç girmeyeceğim çünkü bu konuda elimde kesin veriler yok, araştırıyorum. Bir ‘Atatür’ ailesi var. Bu ailenin Bülbülderesi Mezarlığı’nda Karakaş’lar bölümünde mezarları, mezar taşları var. Aileden henüz bir kişiyle konuşabildim. Dolayısıyla kesin konuşamam. Yalnız, Ahmet Emin Yalman’ın Mustafa Kemal’le 1927’de yaptığı röportajda, Yalman şunu söylüyordu “Sizin hayatınızı etkileyen iki öğretmen var. Biri benim babam, öteki de Şemsi Efendi’ydi.” Şemsi Efendi, benim büyükbabamın büyükbabasıdır. Atatürk’ün ilk öğretmeni Şemsi efendi bir hahamdır ve benim ailem de 17 kuşak boyunca bir haham ailesi olarak gelmektedir.

Atatürk’ün ilk hocası sabetaycı Şimon Zvi (Şemsi Efendi) Mezarı

Bu arada, Ahmet Emin Yalman da Sabetaycıdır. Atatürk’ün Sabetaycı olup olmaması önemli değil ama şu bir gerçek ki Atatürk, Sabetaycı kültürün içinde yer almış bir insandı. Şu hususu vurgulamak istiyorum: Bir Sabetaycının dinî kimliğini devam ettirip ettirmemesi önemli değildir. Yahudilik, bir din olduğu kadar bir kültürdür. Dünyanın her yerindeki Yahudilerin belli ortak özellikleri vardır. Sabetaycılar da Yahudi kültürünün bir parçasıdırlar. Sabetaycılar son derece organizedirler çünkü Yahudilik dünyanın her yerinde organizedir. Bunun en belirgin kanıtı da İsrail’in kuruluş sürecidir.

Dilerseniz artık günümüze gelelim.

Eğer size Rahşan Ecevit’in Sabetaycı olduğunu söylememi istiyorsanız, tamam Rahşan Ecevit Sabetaycı kökenlidir; ben size bunu söyleyeyim, siz de yazın fakat.

Hayır, benim böyle bir beklentim yok.

Size biri “Sırf adamın biri bunu söyledi diye nasıl yazarsın?” diye sorabileceği için ben size 1924 mübadelesini anlatmak zorundayım. 1924 mübadelesinde Rahşan Ecevit’in ailesi ve benzeri aileler Selanik’te ve civarında bulunan mal varlıklarına karşılık İstanbul – Ankara – İzmir’de mülk alamadıklarından, Cumhuriyet devrinde bir komisyon kurulmuş [Muhtelif Mübadele İşleri Komisyonu] ve bu komisyon tarafından kendilerine Şebinkarahisar’dan toprak verilmiştir. Şimdi bu hanımefendi “Ben Şebinkarahisarlıyım” diyor. Ve kendileri gidip Şebinkarahisar’da oturmamıştır. Geçenlerde Sadık Albayrak bir yazısında soruyordu: “Şebinkarahisar’dan kaç kişi Robert Koleji’ne gidicik paraya sahipti?” Çok doğru bir soru. Şebinkarahisarlı bu aile, İzmir’deki bir aile ile topraklarını değiş tokuş etmiştir ve İzmir’de oturmuştur.

Çiller’e gelelim: Geçenlerde DYP’den beni aradılar, soruyorlar “Tansu Çiller Sabetaycı mı?” Tansu Çiller’in babası, Mustafa Necati Çiller’di galiba adı, 1924 mübadelesi sırasında ya Son Saat ya da Vaki gazetesinde muhabirdi ve Karakaş Rüştü’yü birebir izleyen biriydi. Cemaat tarafından görevlendirilmişti. Demek istediğimi, bir kişini Sabetaycı olması, ille de bir dinî inancı sürdürmesi demek değil, o kültürün içinden gelmesi demek. Mesela, bir Sabetaycı hiçbir zaman İslam’a inanamaz, bu mümkün değil.

Ciddi misiniz?

İnandığını söylüyorsa da yalan söyler. Siz bana Şeyhülislam olabilmiş ya da Nakşibendilik gibi bir tarikata girmiş bir Sabetaycı ya da İstanbul’un varoşlarında yaşayan bir Sabetaycı gösterirsiniz, ben de size “Evet, yanılmışım, bu adamanı durumu farklı” derim. Sabetaycılar, İstanbul’da bile gettolar halinde yaşıyorlar, Etiler-Teşvikiye-Maçka üçgeninde. Etraflarındaki insanlar köylüler, Anadolu’dan gelip geçim sıkıntısı çekenler değil ki. Böyle bir ekonomik seviyede olan adamın getirdiği İslam anlayışıyla, Anadolu’dan çıkmış bir adamın İslam anlayışı aynı olabilir mi?

Onların İslam anlayışı kültürel bir jestler toplamından mı oluşuyor?

Ben onların İslam’ı kabul ettiklerine inanmıyorum. Zaten geçenlerde Can Paker, Milliyet gazetesinde “İslam modernize olmak zorundadır ve bir Protestan İslam’a gitmek zorundayız” dedi. Bunu söylerken ciddiydi ve Türkiye’de işlerin bu yönde ilerleyeceğinden de kuşkunuz olmasın. Öte taraftan, Türkiye’deki laiklik uygulamalarından Yahudi cemaati de zarar gördü, sadece İslamcılar değil. 20 bin kişilik Yahudi cemaati ‘Laik konsey’ diye bir konsey kurdu ki böyle bir şey dünyanın hiçbir yerinde yok.

Bu durumda Kemal Derviş.

Kemal Derviş’in Sabetaycı olduğunu, şimdi size bir makale vereyim ve hemen.

Kemal Derviş, İsmail Cem, Rahşen Ecevit ve Can Paker dörtlüsü.

Can Pakerle ben akrabayım. Can Paker’in eşi olan Mihriban hanım, benim annemin teyzesinin oğlu olan Yaşar Malta’yla Yeni Tekstil diye bir şirkette ortak. Size sözünü ettiğim birçok insanla da akrabayım zaten, yani size verdiğim bilgilerin çoğu aile kaynaklarından geliyor, asparagas değil.

Sabetayist olduklarını belirttiğiniz bu dörtlü.

Türkiye’de iktidara doğru geliyorlar.

Hükümetler üstü bir konumdaki Kemal Derviş.

Kemal Derviş Türkiye’ye getirildi ve yaptığı hiçbir şeyden ötürü siyasi sorumluluğu yok. Demokratik sistemde böyle bir şey olabilir mi? Bu adam bakan, siyasi sorumluluğu nasıl olmaz?

Siz bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti kanunları Sabetaycılara farklı, diğer insanlara farklı uygulanır. Bunun bir örneği, Halil Bezmen. 1994’te Amerika’ya gitti ve“Ben Yahudi’yim,Türkiye’de baskı görüyorum”dedi.Halil Bezmen mesela Kürt olsaydı,Amerika’da “Ben Kürt’üm,baskı görüyo rum” deseydi ne olurdu?Devlet Güvenlik Mahkemeleri Halil Bezmen hakkında dava açardı ve vatandaşlıktan çıkarılması için uğraşırlardı. Hiçbir DGM,Halil Bezmen’in“Ben Yahudi’yim ve baskı görüyorum”lafını bir suç kabul ederek dava açmadılar. Çünkü açamazlardı.

Neden

Çünkü, Türkiye’de uzun yıllar ceza davalarında bilirkişi olan Prof. Dr. Sahir Erman Sabetaycıydı. Size verdiğim, Şişli Terakki Lisesi’nin Vakfı’nın genel kurulunu gösteren belgeye dikkat edin. [Terakki Vakfı Genel Kurulu’nu gösteren iki sayfalık bir broşürde vesekialı fotoğrafları bulunan üyelerden söz etmeye başlıyor.] Vakfın Başkan Yardımcısı Bülent Tanla şu anda CHP’de ikinci adamdır. Yan tarafta Prof. Dr. Hasan Erman’ın fotoğrafı görülüyor; sözü geçen Sahir Erman’ın oğludur Hasan Erman ve İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. 1972’de İnönü’yü deviren raporu yazan Prof. Dr. Ahmet Yücekök’ü görüyoruz sayfanın altında; o da şu anda aktif olarak siyasetin içinde. Arka sayfanın başında, Kemal Derviş’in yakın dostu Asaf Savaş Akad var, Sabetaycıdır kendisi. Ah, Can Paker de bu okulda, ne tesadüf! Aşağıda, TESEV’in çok önemli bir üyesi ve Türkiye Sabetaycılarının siyasi örgütlenmesini sağlayan adamlardan biri olan Prof. Dr. İlter Turan’la karşılaşıyoruz. Bu insanların çok kısa sürede yükseleceklerini ve Türkiye’de çok önemli yerlere geleceklerini, Jarusalem Report dergisine yazdım.

Bu adamlar, Amerika’ya gidip “Biz Yahudi’yiz, bakın adamın biri yazdı, kendisi tarihçidir, doğru söylüyor, bize yardım edin” dediler ve Yahudi lobisi bunlara yardım ediyor, bu kadar basit. Söylediklerim sizi şaşırtmasın. Şimdi bu adamlara karşı Türkiye mahkemeleri bir dava yürütebilir mi?

Madem öyle, kaç Sayetayist olduğunu söyleyin.

Ben, 1924’te 25 bin Sabetaycı geldiğini biliyorum. Bugüne kadar da toplam nüfusun 100 bin civarına ulaştığını tahmin ediyorum.

1924’ten bugüne, Sabetaycılar hiç asimile olmadan bugünlere geldiler, öyle mi?

1950’lerde cemaat içinde asimilasyon evlilikler yoluyla başladı.

Günümüze dönelim.

1970’lerden itibaren CHP içinde bir değişim yaşandı. İsmet İnönü’nün ekibine karşı Rahşan Ecevit bir ekip kurdu. Bu ekibin önde gelen isimleri Bülent Tanla, İlter Turan ve Ahmet Yücekök’tü. Rahşan hanım, o tarihte, pek çok Sabetaycıyı biraraya getirdi. Zaten, Robert Koleji yıllarında mesela Mehmet İsfan’la bu hanımefendi sınıf arkadaşıydı. Mehmet İsfan Sabetaycıdır ve eski İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsfan’ın akrabasıdır. Benzer şekilde Neşe Derviş Deriş ya da Nur Derviş de Kemal Derviş’in akrabası olup, Rahşan Hanım’la Robert Kolej’den bağı olan insanlardır. Kemal Derviş Türkiye’ye getirildiği zaman da belirttim, Türkiye yeni bir İttihat ve Terakki dönemi yaşıyor. Talat – Enver ve Cemal Paşşaların yerine İsmail Cem, Rahşan Ecevit ve Kemal Derviş getirilmiştir.

IMF heyetinde de Türkiye’de de Kemal Derviş’ten çok daha iyi iktisatçılar olduğu halde Kemal Derviş getirildi çünkü Rahşan hanımın istediği biriydi ve Sabetaycıydı. Rahşan Ecevit, Kemal Derviş’le beraber Türkiye’ye yeni bir model getirmek istedi. Bunu 1970’lerde denemiş fakat başaramamışlardı. Önlerindeki en büyük engel de MHP’ydi. MHP durumun farkında değildi. CHP “Biz ortanı solundayız” ifadesiyle bir sol modeli geliştirmeyi çalışıyordu. Ve bu model aslında bir Çavuşesku Romanya’sı veya Tito Yugoslavyası modeli olacaktı fakat bu engellendi, ardından da 12 Eylül ihtilali oldu. 12 Eylül’de kaç tane Sabetaycı tutuklandı bakalım. İsmail Cem o zaman aktif olarak siyasetin içindeydi, tutuklanmadı. Bülent Tanla tutuklanmadı. Haklarında dava dahi açılmadı.

Ordu bilerek mi tutuklamadı yani?

Askerlerin içinde de Sabetaycılar var. Mesela geçmişteki Genelkurmay Başkanlarından Refik Tulga Sabetaycı kökenliydi. Belki de ailesi bunu yalanlar. Burada ciddi bir problem var: Bir Sabetaycı, “Ben Sabetaycı değilim” diyebilir. Mesela, Orhan Pamuk, Aksiyon dergisinde açıklama yapıyor ve “Ben Sabetaycı değilim”diyor. Bu bey, eski İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın akrabasıdır. Yalçın Küçük’ün söyle diyor çok ilginç bir şey var. Diyor ki“Türkiye’de bir insanın bir yere gelebilmesi için Sabetaycı olması gerekiyor.” Ben de buna katılıyorum.

Orhan Pamuk’un “büyük romancı” olmasının yanında AB vb. konularda beyanatlar vermesi sizce, Sabetaycı oluşuyla mı alakalı?

Sorarım size, mesela Can Paker kimdir? Henkel adlı firmanın genel müdürüdür. İşadamı değildir, maaşlı müdürdür. Can paker aynı zamanda TESEV’in başkanıdır. Bu beyefendi her hafta NTV’ye çıkıyor, neden sizce? Çünkü NTV’nin sahibi Şahenk ailesidir. Şahenk ailesi Niğdelidir, ama Selanik göçmeni bir ailedir. Osmanlı Bankası ve Garanti Bankası da bu grubunudur ve demeç verebilecek birçok adamları olduğu halde neden Can Paker’i her hafta ağırlıyorlar?Çünkü, Can Paker geleceğin başbakanı olarak yetiştirilen bir Sabetaycıdır.

Can Paker başbakan olacak öyle mi? Bu kadar basit mi sizce?

Evet. Bakın, Türkiye bu kadar basit yönetiliyor. 200 milyar dolara yakın iç ve dış borcu olan bir ülke, eğer öksürmek için Amerika’dan izin alıyorsa ve bugün Türkiye’de yaşayanların çoğu bir şekilde kapağı Amerika’ya atıp çoluğumu çocuğumu Amerika’da okutayım diye dua ediyorsa, Türkiye’de İngilizce eğitim veren okullardan çıkan insanlar birinci sınıf, geride kalanlar ikinci sınıf vatandaş oluyorsa, siz bunu seçseniz de seçmeseniz de bu olur. Ya seçimle olur ya da 28 Şubat süreci gibi, Çevik Bir gibi Sabetaycı bir subayın yaptığı bir hareketle.

Bir saniye siz Çevik Bir’e Sabetaycı mı.

Evet, bunu kendisi açıkladı zaten. Şimdi bana öyle sorular soruyorsunuz ki şaşırıyorum.

Yalçın Küçük de Çevik Bir’in Sabetaycı olduğunu ima ediyor ama açıkça söylemiyor.

Çünkü çekiniyor. Ben bunları söylüyorum çünkü bir akademiye bağlı değilim, bir cemaat tarihçisiyim.

Söylediklerinize göre, Türkiye’de Sabetaycı bir siyasi ekip ve onların bir siyasi projesi var. Anladığım kadarıyla da Türkiye’nin ekonomik bunalımından istifade etmeye dayalı bir proje bu ve pek de hayırhah değil. Bunu mu diyorsunuz?

Sosyal bilimlerde olaylar bizi bir yere götürür. 1919’da Türkiye’de Wilson Prensipleri Cemiyeti adlı bir cemiyet kuruldu. Bu cemiyeti kuranlardan biri Ahmet Emin Yalman ki Sabetaycıdır, öteki Rasih Nuri ileri (o da sabetaycıdır], bir diğeri de Halide Edip Adıvar’dır, o da Sabetaycı kökenlidir. Bu insanlar Türkiye’de Amerikan mandası kurulması için Başkan Wilson’a rapor hazırlayıp sunmuşlardır. O tarihlerde Atatürk, Sivas Kongresi’nde mandaya karşı çıkmıştır ve Nutuk’ta da Ahmet Emin Yalman’ı mandayı desteklediği için, isim vermeden fakat çok açık bir biçimde eleştirmiştir. Şimdi seksen sene sonrasına bakıyoruz: Bugün Türk halkı arasında Amerikan mandası ister misiniz diye bir oylama yapılsa, ben sonucun isteriz şeklinde çıkacağını düşünüyorum.

Yani bu iyi bir durum mu?

Ben bir araştırmacıyım, olayları iyi ya da kötü diye değerlendirmem.

Nasıl yani? Bir ülkenin bağımsızlığından vazgeçmesi iyi bir şey olabilir mi?

Bunu o ülkede yaşayan insanlara sormak gerek.

İnsanların politik olarak ümitlerinin tükenmesi ya da tüketilmesi söz konusu demek ki?

Bu tamamen ayrı bir konu.

Ayrı değil, bütünüyle bunun içine yerleşen, içinden çıkan bir konu.

Biz Osmanlı’yı neyle suçladık? Duyun-u Umumiye idaresiyle suçladık. Bugün Türkiye’de yeni bir Duyun-i Umumiye idaresi olarak IMF heyeti var. Osmanlı’yı vatana ihanetle suçlayanlar, yarın bu yönetimi de aynı sebeple suçlayabileceklerdir.

Şimdi neden bu durum açığa vurulmuyor?

Çünkü Sabetaycı kökenli politikacılar çok büyük miktarda para dağıtıyorlar. Mesela, çok merak ediyorum TESEV adlı vakıf ABD hükümetinden ya da ABD’deki sivil toplum örgütlerinden ne kadar para alıyor ve bu paralarla kimlere iş yaptırıyor? TESEV’in destek lediği bazı gazeteciler var. Bunlardan biri kim biliyor musunuz? Can Paker’in kızkardeşi olan Canan Barlas’ın kocası Mehmet Barlas.

Mehmet Barlas şu anda Yeni Şafak’ta yazıyor ve gazete içinde muteber bir konumda. Eşi Sabetayist olduğu için Sabetayist kültürle yakından ilişkili olduğunu söylüyorsunuz yani Mehmet Barlas’ın?

Evet, bunu söylüyorum.

Mehmet Barlas’la Yeni Şafak arasındaki.

Bunu bana sormayın, Mehmet Barlas’a 10 bin dolar maaş veren Yeni Şafak’ın idarecilerine sorun.

Sizin yorumunuzu soruyorum. Yani İslamcılarla.

Bakın, Türkiye’de birinci sınıf vatandaşlar ve ikinci sınıf vatandaşlar var. Diğer ayrımlar bunun gerisindedir.

İslamcıların konumunu ve fonksiyonunu hesap dışı tutamazsınız.

Erbakan, orduyla en çok didişen kişi olduğu halde 28 Şubat kararlarının altına imza atmadı mı? Bugün en çok tartışılan meselelerden biri de bu. Ben Türkiye’de bir model olduğunu söylüyorum. Bunu kabul etmek size ağır geliyor. 1970’lerde Vietnam bu modeli kabul etmedi ve Amerika’yla savaştı. Bağımsızlığını korudu. İran ve Küba da bunu yaptı, şimdi de Kuzey Kore yapıyor. Bu ülkelerin halini görüyorsunuz. Amerikalılar, her ülkede kendilerine destek olacak adamları bulurlar, seçerler. Bu insanlarla birtakım maddi ilişkiler kurarlar, ABD’de yaşama imkanı ve benzeri avantajlar sağlarlar. Sadece Türkiye’de değil, her yerde böyledir. Türk halkı, kendisinin bağımsız olduğu gibi yanlış bir inancı taşıyor. Halbuki bağımsızlık maddiyatla olur. Ben bu duruma Türkiye’de yaşayan biri olarak üzülüyorum. Aksi takdirde bu insanları böyle açıkça deşifre etmezdim. Yine de benim size bunları anlatmamın bir anlamı yok. Çünkü yarın Mehmet Barlas çıkıp “Ben Sabetaycı değilim” diyecek. Söyledi de zaten. Benzer şekilde ben iki sene önce DSP’yi Rahşan Ecevit’in yönettiğin söylediğimde Mehmet Şevket Eygi de Abdurrahman Dilipak da buna gülüp geçerdi. Bugün Rahşan hanımın konumunu görüyorsunuz. Milletvekili olmayan, hükümet içinde hiçbir ağırlığı olmayan biri olduğu halde bugün bir partiyi fiilen yönetmektedir. Ve 30 Ağustos’a kadar Silahlı Kuvvetler’den Kıvrıkoğlu’nun gitmesi ve sonra da Rahşan Ecevit’in cumhurbaşkanı olması sağlanacaktır.

Yapmayın lütfen bu Muppet Show [Tv.’de yayınlanan bir kukla şovu] gibi bir şey.

Göreceksiniz.

Türkiye’nin ilk kadın cumhurbaşkanı, 81 yaşını aşmış Rahşan hanım mı olacak yani?

Kıvrıkoğlu gittikten sonra, orduda yükselecek Sabetaycı subaylar var. Gene 28 Şubat benzeri bir süreç yaşanacak. Libya Lideri Muammer Kaddafi “28 Şubat sürecinde Sabetaycıların parmağı var” dediğinde bu adamlar Libya’yla ilişkileri kesmeye kalktılar. Aynı askerler, Çevik Bir Amerika’da Yahudi olduğunu söylediği zaman neden bir şey yapmadılar? Ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Rahşan Ecevit Türkiye’nin ilk kadın cumhurbaşkanı olacak. Ben bunları 1998’de yazdım ama Türkiye’de yazmadım çünkü bunlar beni Türk siyasi hayatı açısından değil Yahudi coğrafyası açısından ilgilendiriyor.

Yani Yahudilere durumu bildirmek için mi yazıyorsunuz?

Ben Yahudilere şunu söyledim: Türkiye, dünyada anti-semitizmin olmadığı ender ülkelerden biri. Ve Türkiye’de Yahudilerin ve Sabetaycıların hiçbir problemi yoktur.

İsmail Cem, Yunan Dışişleri Bakanıyla birlikte Cenin’deki katliam ve Ramallah’ta yaşananlardan ötürü İsrail’e gitti.

Yorgo Papandreu’nun annesi de Musevi’dir. Bir Yunan gazetesi, 1999’da, Türk-Yunan barışını Yahudiler sağlayacak şeklinde bir yazı yayınlamış.

Bahsettiğim ziyaretin Filistinliler açısından hiçbir işlevi olmadı.

Hatırlarsınız, cumhurbaşkanlığı seçimine İsmail Cem girmişti. Ben o tarihte İsmail Cem’in cumhurbaşkanı olmak istediğini yazdım, az kalsın seçiliyordu.

Fakat seçilmedi?

Meclis’teki adamlar, Türkiye’yi kendilerinin yönettiği zehabına kapıldılar ve biz bu adamı seçmiyoruz dediler. E, seçmezsen Rahşan Ecevit’i seçersin birkaç yıl sonra.

Sözünü ettiğiniz Sabetayistler, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine ne diyorlar? Yoksa daha ziyade ABD ve İsrail eksenli bir dış politikayı mı benimsiyorlar?

AB’ye girilmesini istiyorlar ve zaten en çok da Sabetaycı politikacılar destekliyor burnu, çünkü AB süreci Türkiye’nin çehresini değiştirecek ve muhtemelen de Bosna-Hersek’te yaşananları yaşayacağız.

İç savaş mı çıkacak sizce?

Türkiye zaten buna doğru gidiyor.

Ne kadar iç karartıcı ve sinir bozucu sözler sarfediyorsunuz.

Beni görevim sizi mutlu edecek sözler değil gerçekleri söylemek.

Peki, iç savaşın tarafları kim olacak?

Bu konu o kadar tuhaf ki, 1980 öncesinde çatışan taraflar ne oldu? Bir anda yokoldular. Türkiye’de bu tip olaylar her zaman suni olarak üretilir. Bizim insanlarımız da saf ve temiz oldukları için aldanırlar.

AB’yle bunun ne alakası var? Yani nüfusunuzun bir kısmını yokedin öyle gelin mi diyecekler?

Bilmiyorum. Bosna olayı benim çok ilgimi çekmişti. Avrupa’nın ortasında bir soykırım yapıldı. Ve buna İngilizler karşı çıktı. Teatcher, “Bu bir soykırım” dedi ama Avrupalılar hiçbir şey yapmadı. Bugün Sırbistan’ın AB’ye girmesi tartışılıyor.

Türkiye’deki Sabetayistleri müthiş bir güç odağı olarak sunuyorsunuz. Bu insanların karşısında yer alan bir başka güçlü unsur yok mu?

Var, mesela Çerkezler var.

Nasıl yani?

Devlet yönetiminde görev alan Çerkez kökenli insanlar var.

İdeolojik bir ayrım yapmak gerekirse.

Sabetaycıların karşısında onlar kadar kuvvetli hiçbir kesim yok.

Abarttınız.

Abartmadım.

Tayyip Erdoğan ve çevresine ne diyeceksiniz?

Yapmayın lütfen, Tayyip Erdoğan’ı ciddiye almıyorum. Amerika’nın bize çizdiği bir rota var. Siz bu rotayı kabul etmiyorsanız, ödersiniz borçlarınızı, Türkiye’de bir idari reforma gidersiniz ve Amerikalıların etkisini azaltacak bazı işler yaparsınız. Kurallar koyarsınız, mesela, Türkiye’de memur olan kişiler Amerika’ya gitmeyecek, dersiniz. Bunu yapamadığınız ve Amerika’ya göbekten bağlı olduğunuz sürece bir şey yapamazsınız.

“Buna niyeti olan kimse yok” mu diyorsunuz?

Yok. Ben duymadım.

Çevik Bir genelkurmay başkanı olma yolundaydı. Ve siz onun bir Sayetaycı olduğunu söylüyorsunuz. Fakat onu ekarte ettiler?

Çevik Bir çok hatalar yaptı.

Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki’yi giderdiğini de siz söylediniz.

Orada Sabetaycılar önemli bir tarihî hata yaptılar. 1915 Ermeni olaylarında Nazım’ın ve Cavit’in çok ciddi rolleri vardı. Bu olayı onlar planlamıştı. Çünkü Ermeniler Yahudiler karşısındaki en büyük siyasi güçtü.

Bugün Türkiye’de 28 Şubat sürecinin zararlı olduğu ortaya çıktı çünkü 28 Şubat Ecevit’i getirdi. İsmail Cem’in cumhurbaşkanı olmasını engellediler, onu seçmediler ama işte Kemal Derviş geldi başlarına. Ayrıca, Derviş çok çelişkili demeçler verdi. Seçim olursa başımız yanar diyen adam,şimdi seçim olsun ben aktif politikaya gireceğim diyor. Size daha ne anlatayım. Yeni Şafak’ta üç kişi var, bunlara dikkat edin. Bunlardan biri Cengiz Çandar’dır, Sabetaycıdır ve bunu Şalom gazetesine verdiği beyanatta belirtmiştir. İkincisi, Mehmet Barlas. Üçüncüsü de annesi Sabetaycı kökenli olan Nazlı Ilıcak’tır. Bütün bunları anlatmanın durumu değiştirmeyeceğini de belirtmek gerek. Kimsenin umursadığı da yok zaten. Bana öyle acayip mektuplar geliyor ki. Adamın biri, Millî Eğitim Bakanlığı’nın bilmem hangi şubesinde şef, müdür yardımcısı olmak istiyor ve bana diyor ki “Ilgaz Bey, benim de Sabetaycı olduğumu yazarsanız beni müdür yardımcısı yaparlar”. Durum bu noktaya gelmiş.

Size bir çırpıda dört tane Sabetaycı dışişleri bakanı sayabilirim: Tansu Çiller, İsmail Cem, Emre Gönensay, Coşkun Kırca. Kürtler de dahil hiçbir etnik grubun dört dışişleri bakanı yok. Çünkü böyle bir organizasyon yok.

Yani Sabetaycılar diye bir grup var ve Türkiye’nin üzerine çöreklenmişler.

Çöreklenmiş demeyelim. Sabetaycılar bir menfaat grubu haline gelmiş durumdalar. Osmanlı’da Sabetaycılar hiçbir siyasi örgütlenme içinde değilken, 350 sene asimile olmadan yaşamışlardı. 1924’ten bu yana ise Sabetaycılık yüzde 70 asimile olmuştur. Üç kuşak sonra Sabetaycı diye bir şey kalmayacak.

Sizin asıl meseleniz bu mu? Yani Sabetaycılar bakan oluyorlar ve Sabetaycılık bundan zarar görüyor?

Sabetaycılar, Sabetaycılıkları sayesinde ABD lobisinden açık destek alıyorlar. Kendi menfaatleri uğruna cemaatin menfaatlerini feda ediyorlar.

İslamcı bir dostum dışişleri bakanı olsa bu beni memnun eder. Sizde durum neden tam tersi?

Sabetaycı biri olan Can Paker “İslam’da reform yapılmalı” dediğinde siz buna karşı nefret duymuyor musunuz? “Kardeşim sana ne, sen ne karışıyorsun İslam’a” diyorsunuz. Bu kime zarar veriyor? Sabetaycılara. Bir adamın Sabetaycı olduğu söylendiğinde artık bu bir hakaret sayılıyor. Halbuki Sabetaycı da sizin gibi bir insan. Sizden bir farkı yok.

Yahudilik meselesine dönelim. Siz Yahudi olmayı başardınız. Diğer Sabetaycılara da öneriyor musunuz?

Kimseye bir şey söylemiyorum. Türkiye’de din değiştirebilmek için bir mahkemeden karar almak gerekiyor. Bu çok uzun bir süreçtir. Ben mahkemeye başvurduğumda Hürriyet gazetesinde haber oldu. Televizyonlara falan çıktım. Kendimi maymun gibi hissettim. Ama konuyu kamuoyuna duyurabilmek için de başka çarem yoktu. Benim özel problemimdi; yani ben homoseksüel de olabilirdim ve homoseksüelliğimi tescil ettirmeye çalışabilirdim. Yani Yahudi olduğumu onaylatabilmek için televizyona çıkmak, bir kamuoyu baskısı oluşturmak zorunda kaldım.

Son olarak Şükrü Sina Gürel.

Şükrü Sina Gürel Sabetaycıdır, istediği kadar değilim desin. Sina isminden de bu anlaşılıyor. Siz hiç Türkiye’de ben Sabetaycıyım diyen adam gördünüz mü?

Şükrü Sina Gürel DSP’nin başına mı getirilecek mi sizce?

Rahşan Ecevit’i ikna edemedikçe hiç kimse istediğini yapamaz. Can Paker’i büyük ihtimalle ANAP’a getirecekler. DSP’den İsmail Cem’i ayırıp Kemal Derviş’le birlikte CHP’ye yollayacaklar. DSP’de bir Sabetaycı olacak ama artık Sina Gürel mi olur başkası mı bilemiyorum. Fakat neticede ANAP-DYP-CHP koalisyonu, DSP muhalefeti olacak. Ve bunu da en çok İslamcılar destekleyecek Nasıl AB’ye girelim diye bu kadar destekliyonlarsa.

Saçma. İslamcılar bunu niye desteklesin ki?

Yahu, Tayyip Erdoğan Mehmet Barlas’tan destek alan bir adam. Türkiye’de iktidara gelmek isteyen bir kişinin Amerikan Musevi lobisiyle ilişki kurması zorunludur.

Saadet Partisi de sizin hesabınıza göre bu tuhaflığı destekleyecek, öyle mi?

1980’lerde yaşananlardan sonra Ecevit’lerin bir daha iktidara gelmeleri mümkün müydü? Değildi ama geldiler. N’oldu MHP’ye? 1974 senesini gazetelerini okuyun. Türkiye’de MHP bunlarla çatışıyordu. Şimdi bunlarla koalisyon kurdu. O zaman kursalardı 1980 ihtilalini yaşamazdık.

Hüsamettin Özkan’ın dışlanması, Sabetayist olmadığından mı?

Hep söylerim, Rahşan hanım, Golda Meir’e benzer. Yapısı, karakteri, fikriyatı onun aynısıdır. Golda Meir nasıl baskıcı, hiçbir şekilde demokrasi tanımayan, İsrail’in kurtuluşu için bütün Arap dünyasının yokedilmesini savunan biriyse, Rahşan hanım da aynı şeyi İslamcılar için düşünen biridir. İsrail’de de bazı kişisel konuşmalarında bunu söylemiş. 81 yaşında olduğu için de Rahşan hanımı küçümsemeyin, 70 yaşının altında olup da onun çiklet gibi çiğnediği insanlar var. 1972’de İnönü’yü devirdiği zaman söylediği meşhur bir sözü var, “Ben, Varlık Vergisi’nin intikamını aldım” dedi. Atatürk’ün yakın silah arkadaşını CHP’den atabilmiş olan bir insandan bahsediyoruz. Ayrıca daha en az 20 sene yaşayacağına da kesin gözüyle bakıyorum.

(Murat Menteş, Netpano.com,  03.2005)

Haham’dan kan ve revan çağrısı

Filistin’i işgal altında bulunduran İsrail, Batı Şeria’daki El Halil kentinden sonra şimdi de Arapların yoğunlukta yaşadığı kuzeydeki Nasıra kentinin Yahudileştirilmesi çabası içerisinde. İsrail’in bu yılın başındaki Gazze saldırısı sırasında “Filistinli bebekleri de öldürün” açıklamasıyla tanınan Yahudi haham Dov Lior, İsrail’in işgal altında tuttuğu Nasıra kentine gelerek buradaki Yahudilere, kenti Yahudileştirme çağrısı yaptı.

YAHUDİ ŞERİATINI AÇIKLADI: SİVİLLERİ DE KATLEDİN

Rabbi Dov Lior (elinde kağıt olan)

Nasıra’daki tarikatına bağlı öğrencilerle bir araya gelen ırkçı haham Dov Lior, Batı Şeria’daki Hebron (El Halil) kenti örneğini vererek, Nasıra’nın da Hebron gibi Yahudileştirilmesi, Arapların bu kentten çıkarılması gerektiğini söyledi. Hazreti İsa’nın çocukluğunun geçtiği ve Hazreti Meryem’in memleketi olarak bilinen Nasıra’nın her zaman bir Yahudi kenti olduğunu iddia eden Lior, “Nasıra da, Hebron gibi Yahudileştirilmeli. Şu anda Araplar tarafından işgal edilen bu kent, hep Yahudi kenti olarak kalmıştır” dedi.

“ARAPLARI TEMİZLEYEMEZSEK, RAHAT EDEMEYİZ”

Nasıra kentinin Araplardan temizlenerek Yahudileştirilmesi çağrısı yapan Dov Lior, Filistin topraklarını işgal eden İsrail’deki en radikal hahamlardan biri olarak biliniyor. Yesha Hahamlar Konseyi Başkanı olan Haham Lior, iki yıl önce yaptığı bir açıklamada, Filistinlilerin kötü emelli insanlar olduğunu ifade etmiş ve “Arapları buradan temizleyemezsek rahat edemeyiz. Gerekirse tazminat ödeyip, onları buradan temizleyelim” demişti.

“YAHUDİ İNANCINDA SİVİLLERİN ÖLDÜRÜLMEMESİ DİYE BİRŞEY YOK”

Lior, geçtiğimiz yıl yaptığı bir açıklamada da “Savaş sırasında sivillerin düşünülmesi diye bir şey yok” diyerek Filistinlilerin öldürülmesi gerektiğini söylemişti. Araplara ev ve iş vermenin Yahudi inancından yasak olduğunu belirten ırkçı haham Lior, İsrail’in bu yılın başında Gazze’ye düzenlediği ve çoğunluğu kadın ve çocuk 1500 kişinin hayatını kaybettiği saldırıyla ilgili olarak da, İsrail askerlerine bebekleri dahi öldürebilecekleri tavsiyesinde bulunmuştu.

(Mehmet Nedim Aslan, Vakit, Temmuz 2009)

Sabataycı Okullar ve Üniversiteler

Ülkemizde cemaat okulları, üniversiteleri, hayır kurumları bulunmaktadır. Meselâ:

Robert College Amerikan Evangelist misyonerlerinin okuludur.

İstanbul’daki Notre Dame de Sion Fransız Katolik okuludur.

Sabataycı cemaatin veya lobinin de okulları ve üniversiteleri vardır. Bunu inkâr etmek “Biz Atatürk okulları ve üniversiteleriyiz” demek gerçeği değiştirmez ki.

Heybeliada’daki Rum Ortodoks Ruhban Okulu’nda da baş köşede Atatürk resmi vardı. Atatürk resmî var diye o okul Atatürkçü mü olur?

Atatürk resmi olmayan bir tek İmam-Hatip okulu, İlahiyat fakültesi gösterebilir misiniz?

Evet ülkemizde Sabatay (Avdetî, Selanik dönmesi) okulları vardır. Bunların pîri Selanikli Şemsi efendidir. Şemsi efendinin asıl adı Şimon Zvi’dir. Ve kendisi gizli Sabataycı hahamıdır.

Sabataycı okulları ve üniversiteleri Atatürkçülüğe hizmet perdesi altında ne yaparlar? Sabataycılığa hizmet ederler. Kendi çocuklarını “iyi” yetiştirirler, Müslüman çocuklarını da kendilerine benzetmeye çalışırlar.

Sabataycıların Sabataycılığa hizmet etmeleri normaldir. Katolik Katolikliğe, Evangelist Protestanlığa, Bahaî Bahaîliğe, Yahudi Yahudiliğe hizmet eder.

Müslümanlar İslâm’a hizmet ederler mi? Maalesef hepsi hizmet etmez. Yahudiliğe, Nasranîliğe, misyonerliğe, Sabataycılığa hizmet eden nice Müslüman biliyoruz.

Türkiye’de Sabatay cemaatinin okul ve üniversiteleri vardır. Bu gerçeği kimse inkara yeltenmesin.

İşin vahim tarafı bu değildir. İmam-Hatip okulları ve İlahiyat fakülteleri dahil bütün Türkiye okullarında Sabataycılığın ağır baskı ve etkileri bulunmaktadır.

Bizdeki resmî millî eğitim Sabataycılığa uygun bir eğitimdir.

Resmî ideolojide haddinden fazla Sabataycılık tuzu biberi salçası bulunmaktadır.

Sabatay Sevi, Şimon Zvi, Moiz Kohen Tekin Alp ve daha nice Sabataycı ve Yahudi, modern Türkiye’nin kurucuları heyetine dahildirler.

Atatürkün ilk öğretmeni Şimon Zvi (Şemsi Efendi)

Bir alimler, araştırıcılar ekibi kurulsa ve bunlar sağlam bilgilerin ve belgelerin ışığında son iki yüz yıllık tarihimizin ihtilallerini, darbelerini, yeniliklerini, değişimlerini inceleseler bu dediklerim gün ışığına çıkacaktır.

Tevhid-i Tedrisat devrimi “Tevhidî Tedrisat”a karşı yapılmıştır.

Sayın Kültür Bakanımız “Heybeliada Rum Ortodoks Ruhban Mektebi” mutlaka açılacaktır dedi.

Peki soruyorum: İslâm medreseleri de açılacak mıdır?

Hiç sanmam. İslâm medreselerinin açılması Sabataycılığa aykırıdır.

Yazık! Şu İslâm memleketinde Sabataycılar kadar hürriyet ve haysiyetimiz yok.

(M. Şevket Eygi, Milli Gazete, 2009-07-22)