Muzik calici calismiyor


BİYOGRAFİ

İman ile Gelen Dönüşüm: Necip Fazıl

İnsanın, inanç ve düşünce ikliminin değişmesiyle nasıl köklü ve temelden bir dönüşüm yaşayabileceğine misal olarak, İslam tarihinde, “İslam’dan önce Ömer, İslam’dan sonra Ömer” deyimi kullanılagelmiştir. Necip Fazıl ve hayatı da bu hususa misal gösterilebilir. Bu değişim, onun şiir kronolojisine bakıldığında açıkça görülür.

Mürşit olarak benimseyip bağlandığı ve sayesinde hakikatlerle tanıştığını ifade ettiği Arvasî Hazretleri’nden evvel, karamsar, kötümser, yalnız ve ümitsiz bir hayat felsefesiyle sürüklenen şair; imanı bütün hakikatiyle benimseyip yaşadıktan sonra büyük bir aşk, şevk, aksiyon, azim ve kararlılıkla koca bir nesli ardından sürükler hale gelmiştir.

Kaldırımlar ve Otel Odaları, Necip Fazıl’ı şiir sanatındaki yeri açısından parlak bir yıldıza dönüştüren ve geleceğin büyük şairini müjdeleyen ilk eserlerdendir. Dil ve ahenk bakımından harika olan bu şiirlere aşina olanlar iyi bilirler ki, bu eserler sıkıldığında avuca yalnızlık, ıssızlık, korku, hüzün ve sıkıntı dökülür. Hayata dair kafasını kurcalayan müthiş soruları cevaplayamayan sancılı şair, sıkıntısına derman olacak bir şeyler bulamayınca kendini geceye ve karanlığa atar. Hayatın gerçeğini tam keşfedemediği için, gördüğü yalanları geceyle örtmeye çalışır ve kendine bir hakiki yoldaş bulamadığı için kaldırımlarla söyleşir:

“İçimde damla damla bir korku birikiyor.
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.
Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor.
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.”

Korku, hayat resminde hakim bir renktir. Yalnızlığını ve sıkıntılarını gece, kaldırımlar ve aslı astarı olmayan hayallerle paylaşmak durumundadır. Hakiki dostlardan bu kadar uzaktır şair. Diğer şiirlerindeki dekorlar da bunlardan pek farklı değildir:

“Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,
Aradım, bir ömür arkadaşımı.
Ölsem dikecek yok mezar taşımı.
Halime ben bile hayret ederim.”

İnanmış bir gönlün kainattaki her varlığı bir ümmet görüp, her canlıya bir dost gözüyle bakan nazarından uzaktır şairin ilk devirlerindeki bakışı. Hayatta kendini yapayalnız hisseder. Etrafında kimse olmadığı gibi o, Allah gibi bir dostu görememenin ezikliği içindedir. Bu eziklik hayatındaki bütün lezzetleri de ister istemez ezmektedir:

“Susun susun uzakta ölümüme ağlayan,
Gencim, ölmem, arzular kanımda bir çağlayan.
Şırıl şırıl
Şırıl şırıl.
Ne olurdu bir kadın, elleri avucumda,
Bahsetse yaşamanın tadından başucumda.
Mırıl mırıl
Mırıl mırıl.”

Hakiki imandan uzak şair ölümden de ürker. Daha sonra göreceğimiz o Türk şiirinin ölümle dost mısralarının şairi, bu devirde ölüm karşısındaki çaresizliğiyle ağlamaklıdır. Ölmek istememekle beraber çok yaşamak da istemez; zîra ne ölümün ne de hayatın esrarını çözebilmiştir:

“Sanma bir gün geçer bu karanlıklar.
Gecenin ardında yine gece var.
Çocuklar hıçkırır anneler ağlar
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim.”

Şair, hakiki imanın o engin ve sarsılmaz ümit dünyasından uzak olunca geleceği pek parlak görememektedir. Hüznün, gözyaşının, dert ve kederin bitmeyen dairevî dünyasında yaşamaya mahkûm bulur kendini. Böyle bir dünyada Allah gibi bir Yar-ı Vefalısı olmayan ruh elbet de gelecekten ümitsiz olacaktır.

Peki, Necip Fazıl gibi; dava, azim, ümit adamında, iman adına bir döneme damgasını vuran ve kendinden sonraki dönemlerde de bu değerlerin sancaktarlığını yapan bir şairde bu büyük dönüşüm nasıl gerçekleşti?

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum.
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.”

1934 tarihli bu beyit, karanlıktan aydınlığa adım atan Necip Fazıl’ın bu yeni dönemdeki inanç, his, düşünce ve şiir dünyasına girişini sembolize eder. Üstad bu tarihten önce kaleme aldığı şiirlerin çoğunu çöpe attığını ifade eder. Yukarıdaki beyitler ise 1934 öncesine ait olmakla birlikte, sanat değerinden dolayı, çöpe atmayıp Çile’ye aldığı şiirlerdendir. Öyle görünüyor ki şair hakikate kapalı bir dünya ile hakikati ayan beyan gören bir dünyanın ruhlardaki resmini çok iyi görebilmemiz için bunları Çile’ye almıştır.

Necip Fazıl, 1934 yılında Allah dostu Abdulhakim Arvasi Hazretleri’yle tanışır. Gözlerinde Yüce Yaratıcı’nın “Gören gözü olurum.” hakikatini taşıyan bu Allah dostu, ona ilk nazar edişinde gönlündeki buz dağları bir bir erimeye başlar. Doğduğu günden beri içindeki sancıları dindirecek bir hakikati kovalayan büyük şair bunu o bakışlarda bulmuştur.

Bu tanışmadan birkaç yıl sonra kaleme aldığı Çile adlı şiirinde bu gerçeği haykırır:

“Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik.
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İç içe mimari, iç içe benlik.
Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur.”

Tefekkür dürbünüyle çevresine bakmayı öğrenen şair zerreden kürelere bir bakış sergiler. Eşyadaki baş döndürücü mimari, bu mimarideki sanat ve birlik onu Allah’a götürür. Daha önceki şiirlerinde karanlık tablolar çizen şair artık her yerde çevre çevre nur ve aydınlıkla karşı karşıyadır. İman, dünyasını aydınlatmıştır:

“Yaradan rahmetini kahrından üstün saydı,
Ne olurdu halimiz gözyaşı olmasaydı!”

Allah’ın rahmetini açıkça görmektedir artık. İnançsızlığın verdiği o vahşet dünyası yıkılmış, rahmet ve merhametin ışıdığı yeni bir dünya açılmıştır önüne. Kainatta tecelli eden rahmet eserleri, göğün mavisi, ağacın yeşili, çiçeklerdeki rengarenk cümbüş, canavarlarda bile tecelli eden evlat sevgisi, insanların gönüllerine taht kuran aşk ve merhamet duyguları şairi Büyük Merhamet Sahibi’ne götürüp gönlünü dalgalandırır. Merhamet öyle doldurmuştur ki gönlünü, kainattaki rahmet eserleri gözyaşı pınarlarını coşturmuştur:

“Ölüm, ölene bayram, bayrama sevinmek var.
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var.”

“Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun
Ölümü de öldüren Rabb’e secdeler olsun.”

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber.
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber!”

Şair, ölümün yüzündeki bu korkunç görünümün bir maske olduğunu, bunun altındaki şirin simayı, iman gözüyle görmüş ve göstermiştir. İman, ölümden korkan şairi ölümü aşk ve şevkle arzulayan şair haline getirmiştir:

“Rahminde cemiyetin ben doğum sancısıyım.
Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım.”

Daha önceleri, gecelerden ve kaldırımlardan medet uman şair artık dertlere derman sunan bir dava adamı olmuştur. Artık büyük emanetin bir hadimi olarak görür kendini. İman, ona öyle bir azim ve kararlılık vermiştir ki, kendini bu yolun ne olursa olsun dönmez yolcusu olarak görmüştür.

“Yokuşlar kaybolur çıkarız düze,
Kavuşuruz sonu gelmez gündüze.
Sapan taşlarının yanında füze,
Başka alemlerden farkımız bizim.”

Şairdeki değişim büyüktür. İçinde karamsarlık yerine büyük bir ümit vardır. “Gecenin ardında yine gece var” diyerek ümitsizliğin derinlerinde gezen adam gitmiş, “Kavuşuruz sonu gelmez gündüze” diyerek ümidin zirvesinde koşturan bir adam gelmiştir. Kavuştuğu güzelliklerin farkındadır. İmanı ona öyle bir dünya vaat etmiştir ki; bu dünya başka hiçbir hayat görüşü ve felsefesiyle ölçülemeyecek kadar güzel ve eşsizdir:

“Tohum saç, bitmezse toprak utansın.
Hedefe varmayan mızrak utansın.
Hey gidi küheylan koşmana bak sen.
Çatlarsan doğuran kısrak utansın.”

İman, şaire aynı zamanda büyük bir hamle adamı olma şuuru da vermiştir. Öyle bir hamle ve aksiyon adamıdır ki çevresindeki hiçbir menfîlik onu yapacağı işlerden vazgeçiremez. O, yapacağı işlerin neticesine bakmadan yapılması gerekeni yapacak kadar şuur sahibidir artık. Mühim olanın, kendisine düşen vazifeyi hakkıyla yapmak, gerisini düşünmeden yoluna devam etmek olduğunu kavramıştır:

“Mehmed’im sevinin başlar yüksekte.
Ölsek de sevinin, eve dönsek de.
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte.
Yarın elbet bizim elbet bizimdir.
Gün doğmuş gün batmış ebet bizimdir.”

Ümit ve şevkin zirveleştiği noktadır bu dörtlük. Zindanda bütün imkanlardan yoksun halde bile etrafa aşılanan şevk ve ümit… Şair daimî mekanı olmuş zindanlardan birindedir. Oğluna Türk şiirinin eşsiz şiirlerinden birini “Zindandan Mehmed’e Mektup”u yazar. Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi, hakiki imanı elde eden bir adam olarak, bu nimeti tadamamış saraylardaki nasipsizlerden daha hürdür. Öyle ki içerden dışarıya enginlik, ümit, aşk ve şevk saçar. Sadece dışarıya değil yakın ve uzak istikbale kadar gider bu ışık.

Sıkıntı ve kuruntularıyla kendini hayatın geçici zevklerine verip perişan eden bir adam, iman nuruyla, büyük yığınların dert ve ızdırabına çareler üreten büyük bir dava adamına dönüşmüştür. Hem öyle bir dava adamı ki, tek başına devrin bütün güçlerine kafa tutan, hakikatleri haykırdığı Büyük Doğu mecmuası her çıktığında hapse düşen ve hapisten her çıktığında tekrar büyük bir azimle mecmuasını yeniden çıkaran bir dava ve aksiyon adamı.

Şu beyit, bu büyük dava şairinden kendinden sonraki dava adamlarına bir vasiyet gibidir:

“Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı.
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı.”

(www.hanimlar.com, 2010)

İlk Türk Kadın Tiyatro Oyucusu ve Bir Dramın Öyküsü

Afife Jale (1902 – 1941)

İlk Türk kadın tiyatro oyucusudur. Babası onun tiyatrocu olmasına karşıydı ve Afife’nin oyuncu olmasını hafiflik olarak görmekteydi. Afife evden ayrı yaşamak zorunda kaldı. Bu arada Darülbedayi’deki ücretli görevine de son verildi. Güvencesiz ve parasız kaldı. Yaşadığı sıkıntılar nedeniyle şiddetli baş ağrıları çekmeye başladı. Doktoru morfinle tedavi yoluna giderek büyük bir yanlışlık yaptı ve Jale morfin bağımlısı haline geldi. Yaşamının son yıllarını Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde geçirdi ve 39 yaşındayken burada öldü. 1929′da evlendiği eşi Selahattin Pınar , Afife Jale için “Huysuz ve tatli kadin” adli şarkıyi bestelenmiştir. Günümüzde Yapı Kredi Sigorta tarafından düzenlenen ve gelenekselleşmiş hale gelen Afife Tiyatro Ödülleri her yıl sanatçının anısına düzenlenmektedir.

(Vikipedi)

***

Afife, konak çocuğudur, emrinde mürebbiyeler halayıklar var mıdır bilmiyoruz ama Dr. Sait Paşa’nın torunu olduğuna göre rahat yaşar. O yıllarda kadınlar ya ev hanımı olurlar, ya da ev hanımı olurlar. Lâkin Afife akranları gibi çeyizle meyizle uğraşmaz. Müslüman kadınlara sahnenin “yasak” olduğu bir dönemde “tiyatroculuğa” merak salar.

Asrın başlarında ortalık toz dumandır, birileri ısrarla “hukuku delmeye” bakar ve “maşa” kullanmaktan çok hoşlanırlar. Nitekim şöhret krizine giren üç beş kızcağızı ayaklandırır, onlara “kahraman” muamelesi yaparlar. Bunlardan Memduha, Beyza ve Behire gözlerini açar, yakalarını siyaset simsarlarının elinden kurtarırlar. Refika ise sahne gerisinde çalışmaya başlar. Elde kalır mı Afife? Üç beş prova seyreden çocuğu havalara sokar, ona “asrın yıldızı” gibi davranırlar.

Bir ara Darülbedayi, Kadıköy Apollon Tiyatrosu’nda “Yamalar” adlı oyunu sahneye koyar. Ancak Eliza Benemenciyan adlı Ermeni kızı gruptan kopunca ortada kalırlar. Mâlum şahıslar Afife’nin sırtını sıvazlar “şimdi tam sırası” buyururlar. Bunun kanunen “suç” olduğunu bilmezler mi? Bilirler ama nasıl olsa onlara “bişeycik” olmaz, yanarsa Afife yanar.

Afife, “Jale” takma adıyla sahneye çıkar ve rolünü rahatlıkla oynar. O geceyi “Anlatılmaz bir sarhoşluk içinde idim” diye anlatır, “Ağlama sahnesinde, taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım. Alkış, alkış, alkış. Perde kapandı, açıldı. Ayağımın dibine çiçekler atıldı. Muharrir Hüseyin Suat koşup geldi, alnımdan öptü. ‘Bize bir sanat fedaisi lâzımdı, işte o fedai sensin.’ diye haykırdı.”

Afife henüz seksek oynayıp, ip atlayacak yaştadır, “fedailiğin” ne mânâya geldiğini “hakkında takibat açılınca” anlar. Yönetimle hesabı olanlar ufacık çocuğu gaza getirir ve “direnmesini” sağlarlar. Afife’yi “Odalık” oyununda bir Türk için “riskli” bir role soyundururlar. Akılları sıra tedbir alır, muhtemel baskında sahne arkasından kaçış yollarını hazırlarlar. Nitekim Afife zaptiyeleri görünce kazan dairesinden kömürlüğe geçer ve o günlüğüne paçayı yırtar.

Peki sonra? Sonra ne olsun çekirge bir sıçrar, iki sıçrar sonunda yakalayıp içeri alırlar. Belki polisler babacan bir tavırla vazifelerini anlatsalar, çocukcağız hak verecektir ama onlar “nush (nasihat) ile” babını atlar, “kötekle uslandırmaya” kalkarlar. Şöhretten başı dönen kızcağızı, döndüre döndüre döver, posasını sokağa atarlar. Sonra gider Darulbedayi idarecilerinin kulağını çeker, (dahiliye nezaretinin 204 sayılı bildirisiyle) kuralları hatırlatırlar.

O güne kadar Afife’ye “kurtarıcı” muamelesi yapan tiyatro idarecileri iki polis görünce tırsar, 17 yaşındaki kızcağızı cascavlak ortada bırakırlar. “Ne yer, ne içersin? Paran pulun var mı?” diye sormaz, selâmını bile almazlar. Garibim ailesinin yanına da dönemez zira mahallenin bitirimleri “Afife”ye “Aşufte” gözüyle bakmaya başlar. Çocukcağız boşa koyar dolduramaz, doluya koyar aldıramaz.

Her şeye yeniden başlamaya, biricik babasının hanım kızı olmaya, sıcak evinde oya moya yapıp nasibini beklemeye dünden razıdır ama meğer ki geçmiş ola. Sahi nerededir o sırtını sıvazlayanlar, alnından öpenler, ayakta alkışla-yanlar? Çaldığı kapılar yüzüne kapanır. Dost bildikleri “git, belediye baksın” der, başından savarlar.

“Olmak ya da olmamak.” Bunu sahnede terennüm kolaydır ama hayatla “oyun” olmaz. Afifecik soğuk ve rutubetli izbelerde, hırsızın uğursuzun dolandığı ucuz ve pis semtlerde sersefil bir hayat yaşar. Uykusuzluk, gıdasızlık hele hele çaresizlik onu çok hırpalar. Zaten bünyesi narindir, öksürük, aksırık neysede baş ağrılarına dayanamaz. Hekim geçinen “kalbi bozuklar” onu morfine alıştırırlar. Cumhuriyetin ilanı ile Türk kadınlarına uygulanan tiyatro yasağı kalkar. Ancak Afife eski Afife değildir, bir iki kırık dökük kumpanya ile Anadolu turnesine çıksa da aradığını bulamaz. Bir ara ud, tambur çalan Selahattin Pınar’la tanışırlar. Birbirlerinden hoşlanır ve evlenme kararı alırlar (1929). Kocası onun için besteler bile yapar ama Afife uyuşturucuyla yatar, uyuşturucuyla kalkar. Adam, bakar bataktan çıkası değil, ayrılırlar.

Selahattin Pınar

Ve perde iner!
Film acıklı biter, el bebek, gül bebek yetiştirilen paşa torunu, pis, ıslak, soğuk kaldırımları mekân tutar. Vücudu kurur, gözleri çöker, genç yaşta kamburu çıkar. Elleri ayakları tutmaz olunca onu akıl hastahanesine yatırırlar. Afife zaman zaman Mazhar Osman’a içini açar “keşke ünlü bir sanatkâr olacağıma çocuklarıyla boğuşan sıradan bir anne olsaydım, akşamları camın önüne oturup kocamın yolunu gözleseydim” diye dert yanar.

Ruh ve sinir hastalıkları uzmanı Mazhar Osman

Sahipsizin ölümü nasıl olsun? Bir sabah genç kadının cesedini bulurlar. Tımarhaneden alıp, gasilhaneye bırakırlar. Afife hâlâ birilerinin “aklına” ve “işine” geliyor. Karnı toklar, sırtı pekler ve tuzu kurular “söylevler” irad buyuruyor, “Afife, gerçek bir fedai ve korkusuz bir devrimciydi. Onun adına ödüller düzenlemek, örümcek kafalılara atılabilecek en güzel tokattır” diye kürsü yumrukluyorlar. İnsan kullanmanın da bir sınırı var. Zavallının gençliğini, hayallerini, hayatını çaldılar, şimdi ruhuna musallat oluyorlar. Sahi, Afifeciği “fedai ve devrimci” gibi tanıtanlar, onun yürek parçalayan hikâyesini niye anlatmıyorlar?

(www.saatlimaarif.com)

Doktor Duzi

Doktor Duzi (Reinhart Pieter Anne Dozy) (1820 – 1883)

Ülkemizde Doktor Duzi olarak tanınan, Risale-i Nur’da, İslamiyet ve Kur’an aleyhindeki yazılarından dolayı ismi anılan, Hollandalı şarkiyatçı, Güney Fransa’dan Leiden’e göç eden, Protestan mezhebine mensup bir ailenin çocuğudur. İslam Tarihi ve Kur’an-ı Kerim hakkında yazmış bulunduğu kitaplarındaki hakaretlerinden ötürü, İslam Dünyasında haklı bir infiale ve öfkeye sebep olan ve Müslümanların nefretini celbeden kimliğiyle tanınmaktadır.

Reinhart Pieter Anne Dozy

Reinhart Pieter Anne Dozy

Dozy, 1820 yılında Leiden’de doğdu. Leiden Üniversitesi’ndeki öğrenimi sırasında filoloji, edebiyat ve tarih alanlarına gösterdiği ilgi ile dikkatleri çekerek önemli başarılar kazandı. Şark dilleri uzmanı olan Weijers’ten Arapça dersleri aldı. Hocasının da yönlendirmeleriyle Şark tarihi üzerinde araştırmalar yapmaya başladı. Hollanda Kraliyet Akademisi tarafından tertiplenen, “Geçmişten günümüze Araplar tarafından kullanılan kadın ve erkek elbiseleri” konulu yarışmaya sunduğu çalışmasıyla birincilik ödülünü aldı.

İslam tarihinde başladığı çalışmalarını sürdürerek, doktorasını, “Arap Kaynaklarına Göre Abadiler” konulu teziyle tamamladı. İspanyolca’yı öğrenip Endülüs Tarihini, İspanyol kaynaklarından araştırmaya başladı. Bu alanda çok sayıda yanlış bilgilerle karşılaşınca yeni bir tarih yazmaya başladı. Bazı idari görevlerde de bulunan Dozy, 1850 yılında Leiden Üniversitesi genel tarih kürsüsüne asistan profesör unvanıyla atandı ve dört yıl sonra da profesörlük unvanını aldı.

Özellikle on dokuzuncu yüz yıl, Batının Doğuya doğru yayılmasının hız kazandığı bir asırdır. Şarkı tamamen kontrolleri altına alıp sömürgeleştirmeyi temel gaye edinen Batı, amacına ulaşmak için gerekli çalışmaları çok yoğun bir şekilde desteklemiştir. İslam coğrafyası ve kültürü hakkında yapılan çalışmalar en üst kademedeki devlet organları tarafından desteklenmiştir. Destek görüp, teşvik edilenlerden bir tanesi de Dozy’dir. Özellikle 1861-1867 arasında sürdürdüğü Şark dilleri kürsüsündeki çalışmaları sırasında maddi-manevi çok büyük destek gördü. Muhtelif ülkelerdeki akademilerin üyeliklerine seçildi ve bir çok devlet tarafından çeşitli nişanlarla ödüllendirildi.

Dozy’nin en kapsamlı çalışmalarından bir tanesi, “İspanya Müslümanlarının Tarihi” adlı eseridir. Bu eserini on yılda tamamladı. Konuyla ilgili olarak Avrupa kütüphanelerinde bulunan kaynakları taradı. Çok sayıda eseri inceleyip uzun emek sarf etmesine rağmen, bazı konularda haddinden fazla tafsilata girdi. Yorum ve tarafgirliğin en çok görüldüğü alanlardan biri olan siyasi tarihe ağırlık verdi. Kültür tarihini ihmal ettiği gibi, İslamiyet’in İspanya’da gerçekleştirmiş olduğu seyir ve bunun temel sebepleri hakkında objektif değerlendirmelerde bulunamadı. Sübjektif yorumları sert eleştirilere sebep oldu.

Tamamen sübjektif değerlendirme ve yorumlarlardan ibaret olan ve İslam Dünyasının haklı tepkilerine sebep olan, Abdullah Cevdet tarafından 1908 yılında Türkçe’ye “Tarih-i İslamiyet” adıyla tercüme edilen eseridir. Yazar bu eserinde, din, vahiy, peygamberlik ve Peygamber Efendimizin peygamberliği, İsmaililer, Dürziler, Karmatiler gibi muhtelif konulara temas etmiştir. Gerek Kur’an-ı Kerim gerekse Peygamber Efendimiz (asm) hakkında iftira ve hakaretlerle dolu ifadelere yer vermekten çekinmemiştir. Müslümanların inançlarını rencide eden eseri tercüme eden Abdullah Cevdet ise, “Bugün Müslümanlar için Tarih-i İslamiyet’ten daha faydalı bir kitap yoktur” demekle kalmayıp, bu eseri yazanın Müslüman sayılması gerektiğini iddia edecek kadar ileri gitmiştir (Mehmet Özdemir, “DOZY”).

Kitaptaki bariz İslam düşmanlığına rağmen tercüme edilip genç dimağların bulandırılması çok sert tepkilere sebep oldu. Hükümet 17 Şubat 1910 yılında aldığı kararla mevcut nüshaları toplatarak kitabı yasaklattı. Eserle ilgili olarak, Sırat-ı Müstakim, Beyanülhak ve Sebilürreşad’da seri makaleler halinde eleştiriler kaleme alındı. Türkçe tercümesinin yayınından yaklaşık iki yıl sonra yasaklanan ve toplatma kararı alınan bu eser, tamamen ortadan kalmadığı gibi, sonraki dönemlerde bazı kütüphanelerde varlığını devam ettirdi.

Doktor Dozy gibi bir İslam düşmanının eserlerine ilişilmezken Risale-i Nur’lar hakkında verdirilen toplatma kararları, daha sonraki zamanlarda toplumda fikri bunalım ve anarşizme yol açtı.

Denizli Mahkemesinde yaptığı müdafaada Bediüzzaman, “Kur’an aleyhinde yazılan Doktor Duzi’nin ve sair zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara, “hürriyet-i fikir ve hürriyet-i ilmiye” düsturuyla, bir suç sayılmadığı halde; hakîkat-i Kur’aniyeyi ve îmaniyeyi öğrenmeye gayet muhtaç ve müştak olanlara, güneş gibi bildiren Risale-i Nur’u okumak ve yazmak bir suç sayılmış.” (Tarihçe-i Hayat) diyerek uygulanan tezada dikkat çekmiştir.

Dozy’nin hakaret ve iftiralardan ibaret olan eserini eleştiren Bediüzzaman, bu eserin yayın ve dağıtımına fikir hürriyeti adı altında izin verilirken, bu iftiraları izale edip gençleri fikir bunalımına düşmekten kurtaracak olan eserlere karşı takınılan tavırlara ve neticesinde meydana gelecek felaketlere dikkat çekti:

“Acaba, mahkeme-i kübrada, bu üç yüz milyar davacıların karşısında sizden sorulsa ki: “Doktor Duzi’nin, baştan nihayete kadar serapa Islamiyetiniz ve vatanınız ve dîniniz aleyhinde ve frenkçe Tarih-i Islam namındaki eseri ki; zındıkların kütüphanelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şakirtleri, kanununuzca cemiyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik gibi, siyasetinize muhalif cemiyetlerine ilişmiyordunuz. Neden hiçbir siyasetle alakaları olmayan ve yalnız îman ve Kur’an cadde-i kübrasında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını îdam-ı ebedîden ve haps-i münferidden kurtarmak için Kur’an’ın hakîki tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve hakîkat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyasî cemiyetle münasebeti olmayan o halis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cemiyet namı verip ilişmişsiniz? Onları pek acîb bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz?” dedikleri zaman ne cevap vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz. Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle vatana ve millete zararlı bir sûrette meşgul eyleyen muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka “cumhuriyet” namı vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka “medeniyet” ismi vermekle, cebr-i keyfi-i küfrîye “kanun” ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perişan ederek, hakimiyet-i Islamiyeye ve millete ve vatana, ecnebî hesabına, darbeler vuruyorlar.

“Ey efendiler! Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale-i Nur şakirtlerine şiddetli bir sûrette taarruz ve zulüm zamanlarına tevafuku ve herbir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işaretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semavî ve arzî belalardan siz mes’ulsünüz” (Tarihçe-i Hayat)
(Risale-i Nur Enstitüsü, 10-2001)

Arap Çöllerinde Alman Şeyh

Müslüman oldu ve kendini “Almanlar’in şeyhi“ olarak tanıtarak bir bedevi çadırında dört yıl yaşadı. Almanya onu unutturmaya çalışıyor, Avrupa tanımıyor, Doğu ise hiç bilmiyor. Asistanlığını yapan Yahudi kızın hayatını kurtardığı için İsrail tarafından “righteous among the nations“ (Uluslararası dürüst insanlar) ünvanıyla ödüllendirildi. Hitler hükümetine hizmet ettiği ileri sürülerek verilen paye geri alındı. İsrail’in olduğu kadar, Müslümanların da kafasını karıştıran ilginç bir Alman Antropolog Ludwig Ferdinand Clauss. Müslüman adıyla; Muhammed Ferid El Almani, Alman bedevilerin şeyhi.

Muhammed Ferid El Almani

Muhammed Ferid El Almani

Sene 1927, sıcak bir yaz günü. Sadece kıyafetleriyle değil, beden diliyle de bir bedeviden ayırt edilemeyen genç bir adam Mitgal Pasa’nın çadırına ayak bastı ve Beni Zaher kabilesinin reisine kendisini şöyle tanıttı; Selamun Aleyküm. Ben Almanl bedevilerin şeyhi, Muhammed Ferid El Almani.

Bu adım dört yıllık bir beraberliğe de atılan ilk adımdır. Alman Psikolog ve ırk teorisyeni, ünlü Alman filozof Edmund Husserl’in öğrencisi Ludwig Ferdinand Clauss bu çadırda ömrünün dört yılını geçirecek ve Nazi yönetiminin sağladığı maddi destekle Arap ırkının ruh alemini, genetik kodlarını ve fitri alışkanlıklarını inceleyecektir.

İsrail’in “soykırım şehitlerini ve kahramanlarını anma‘ idaresi olarak bilinen Yad Vashem‘in, asistanı Margarete Lande’yi Brandenburg’daki çiftliğinde saklayarak tehcirden kurtardığı için verdiği ödülü 15 yıl sonra (1992 yılında) geri alması aslında, Clauss’un hayatının ne büyük ikilemlerle dolu olduğunun bir belgesidir. Araştırmacı kişiliğini, Şark’a duyduğu sempatiyle destekleyerek, dönemin sağladığı imkanları da bohçasına koyup kendini çöllere vuran bu mütecessis ruhun bir başka özelliği ise, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayanlardan olmasıdır. İkinci dünya savaşından önce bir yahudiyi kurtardığı için meslekten men edilir ve eserlerine neşir yasağı konulur. Savaştan sonra ise Naziler’in kıyıcı ideolojisine bilimsel katkı sağladığı öne sürülerek faşist ilan edilir ve mesleğini icra etmesi engellenir.

Ludwig Ferdinand Clauss kimdir?

Ludwig Ferdinand Clauss

Ludwig Ferdinand Clauss

Clauss, 8 Şubat 1892 yılında Almanya’nın Offenburg şehrinde dünyaya gelir. Babası yargıçtır. Liseyi Freiburg’da bitirdikten sonra Üniversiteye de burada devam eder ve Freiburg üniversitesinde Felsefe, Psikoloji ve İngiliz Filolojisi okur. Dört yıl ünlü Alman Filozof Edmund Husserl’in asistanlığını yapar ve onun rehberliğinde doktorasını yazar. Husserl’in önerdiği “Wilhelms von Humbolts’a göre dil felsefesi“ konulu Doçentlik tezini ise yarım bırakır.

1923 yılına kadar çeşitli derneklerde ve teşkilatlarda görev alır. Bir ara Norveç’de tarım işçisi olarak çalışırken görülür. Ardından gemici olarak Danimarka ve İsveç sahillerine doğru yelkenlerini açar. Uzun bir süre mihrakını arayan güneş gibi ordan oraya savrulup, yalpa vurduktan sonra Balkanlar’a atar kendini ama fazla duramaz.

Kudüs’e yolculuk

1927 yılında seyahatlarinin finansamanlığını yapan Alman asilzadelerinden Prens Friederich Wilhelm’in onayı ile, Freiburg Üniversitesinde tanışdığı musevi kız Margarete Lande ile birlikte Doğu’ya doğru sefere çıkar. Bir süre Damaskus’da kalır ve rotayı Kudüs’e doğru kırar. Güneş bu yolculuklar sırasında mihrakını bulur ve Clauss ihtida ederek müslüman olur. Kudüs’de aldığı gezi notlarında şehrin İngiliz sömürgesi altında ve Siyonist mültecilerin istilasıyla sanayileştiğini yazar. Yazara göre Siyonistlerin Filistin’e göçü, Batı’nın Doğu’yu işgaliyle aynı anlamı taşımaktadır. Yabancı kültürel parametreler, yerleşik algıyı şaşırtmakta ve doğal dokuyu bozmaktadır. Batı Doğu’ya, Doğu da Batı’ya müdahale etmemeli, her kültür kendi toprağında ve kendi doğal harmonisinde yeşermelidir. Clauss Kudüs’te aldığı notlarda İslam ülkelerini siyonist istilasına karşı uyarır ve bu gidişata “dur” demeye çağırır.

“Oryantalizm” kitabının yazarı Edward Said “Doğu’yu inceleyen kişi ister Avrupalı olsun, İster Amerikalı olsun, kendi gerçeğinin zorladığı temel kuralların dışına çıkamaz” der. Clauss Edward Said’le aynı görüştedir ve Şark’ı doğru tetkik edebilmek için Şarklı olmaya karar verir. Birçok meslekdaşının uyguladığı kafa tası ölçümleri gibi metodlardan nefret eder. En mühim eserlerinden bir olan “Rasse und Seele” (Irklar ve Ruhlar) kitabında düşüncesini şu cümlelerle özetler: Her ırkın kendine ait bir değerler sistemi ve değerler cetveli vardır. Bunlar bir başka ırka ait değerler cetvelleri ile ölçülemezler.

Ve Clauss sadece kıyafetlerini değiştirmekle kalmaz, adeta mistik bir metamorfoz yaşar ve kendini bütün bedeni ve ruhuyla bir bedevi gibi algılamaya çalışır. Ürdün çöllerinde ikamet eden bir göçebe Arap kabilesine dört yıllığına iltica eder, çünkü Clauss’a göre yalnızca çölde yaşayan bedevi Araplar gerçek Arap soyunun bütün yerli özelliklerini korumayı başarmışlardır. Bir bedevi çadırında tıpkı bir bedevi gibi değil, bir bedevi olarak yaşayan Clauss, burada Arap ırkının ruhani dünyasını gözlemler ve bu dünyaya has ıstılahları çözümlemeye gayret eder. Clauss asistanı Margarete Lande’yi de kabileye, Meryem hanım“ olarak tanıtmıştır. Lande özellikle bayanların çadırlarında yapılması gereken araştırmalarda Clauss’a yardımcı olur.

Yuvaya dönüş ve hızla yükselen kariyer

Ülkesine geri döndükten sonra, ırk araştırmaları sahasında bastırdığı birbirinden ilginç kitaplarla Almanya’da “Rassenseele“ (ırkların ruhu) ekolünü kuran bilm adamı olarak tarihe geçer. Bu kitaplar arasında bedeviler‘le birlikte geçirdiği günleri anlattığı, Bir bedevi olarak bedeviler’in arasında“ isimli eseri büyük yankı uyandırır. Clauss, Alman ırkının yabancı neseblerden temizlenerek kendi nordik özüne geri dönmesi gerektiğini talep ediyor ancak aynı ideolojiyi paylaştığı düşünülen diğer Alman ideologların aksine; hiçbir ırkın bir diğerinden üstün olmadığını, sadece birbilerinden farklı olduklarını haykırıyordu.

İslam’ın ve Nasyonal Sosyalizm’in birbirine çok yakın dünya görüşlerine sahip oldukları iddiasını da taşıyan aykırı bilim adamı, SS vakfının sunduğu özel bir teklifle Savaşta ırklar araştırmasında yer alır ve Bosna’da bulunan SS birliğini “müslümanların ve Arap ırkının savaş algısı“ konularında bilgilendirir. Bütün bunların yanısıra, aynı zamanda gezileri sırasında edindiği, Güney Asya ve Çöl insanlarıyla ilgili bulgular üzerinde teferruatlı araştırmalar yapmaya devam eder. Eserlerinde sık sık Sami ırkıyla Arap ırkı arasındaki farklara vurgu yapan Clauss, Sami ırkının Güney Asya ırklarından olduğu ve Araplar’dan tamamen farklı olduğu görüşünü taşıyordu. Onun bu hassasiyeti İktidardaki despot yönetimin savunduğu kriterlerle de örtüşüyordu. Müslümanları ürkütmekten şiddetle imtina eden Nazi yönetimi gibi, Clauss da çalışmalarında, Antisemitizm ifadesi yerine, yahudi karşıtlığı ifadesini kullanmaya özen gösteriyordu.

Karierin zirvesindeyken gelen kötü haber

Bütün bu araştırmaları sırasında asistanlığını yaparak kendisine destek olan musevi kız Margaret Lande’nin kadirsinaşlığı bile Clauss’ın 1933 yılında Alman Nasyonal Sosyalist Partisine üye olmasını engelleyemez. Clauss bu kadarla da yetinmez ve “Almanlar’ın hıristiyanlığı terkedip Nordik Arı irkina ait eski inanç ve akaidlerine geri dönmesi gerekir” gibi uçuk kaçık ve ütopik tezleri olan “Hauers Alman İnanç Hareketi” isimli aykırı bir derneğe üye olur. Nordik Zinciri isimli yayın organının yardımlarıyla “Irklar” adı altında bir gazeteyi de çıkartmaya başlayınca, SS vakfına ait “Alman Soy Mirasını Araştırma Kurumu”’nun tam desteğini arkasına alır.

1935 yılında evlenir. Akabinde Doçentlik tezi kabul edilir. Berlin Üniversitesinde dersler vermeye başlar. Kariyerinin zirvesindeyken eşinin yaptığı bir ihbar üzerine, asistanını Brandenburg’daki çiftlik evinde saklayarak toplama kampına gönderilmekten kurtardığı ortaya çıkar. Nürnberg nesep kanunlarına aykırı hareket ederek bir Yahudiyle ilişkiye girmekten dolayı yargılanır, partiden atılır ve meslekten ihraç edilir.

Türkiye‘ye yolculuk

Savaştan sonra da kader kahramanımızın yüzüne gülmez. Lande’nin hayatını kurtarmıştır ancak çalışmalarıyla Faşizme destek olmuş ve Nazi ideolojisine bilimsel malzeme teminatı sağlamıştır. Clauss temyize gider ve dava 11 yıl sürer. 1962 yılında mahkeme Clauss’un Irkçı partiyi desteklediği ancak yine aynı parti tarafından ihraç edilerek maddi manevi zarara uğratıldığı kanaatine varır. Vasatın altında bir emekli maaşı bağlanır ve Alman Araştırma Vakfı tarafından yapacağı seyahatlerin giderleri karşılanır.

Kendisine ait bir karavanla çeşitli Arap ülkerini gezen talihsiz bilim adamı Türkiye ve İran’a da gider. Bu yolculuklar sırasında İslam’ın ırkçılıkla ilgili felsefesini daha sağlıklı kaynaklardan öğrenebilme imkanı yakalamış olmalı ki, bu tarihlerden sonra kaleme aldığı araştırma çalışmalarında ve romanlarında ırkçılığı tamamen reddeder. Seyyid Kutub’dan sitayişle bahsettiği, İslam’ın Dünya Saatleri isimli eserinde İslam’a göre ırkçılığın küfür olduğunu ve bir müslümanın asla ırkçı olamayacağını savunur. Müslümanların hurafelerden uzaklaşarak İslam’ın asıl kaynaklarına dönmeleri gerektiğini yazar ve dünyayı Kapitalizm’in kirli çarklarının arasında ancak ve ancak İslam kurtarabilir der.

Ludwig Ferdinand Clauss 1936

Ludwig Ferdinand Clauss, 1936

Ludwig Ferdinan Clauss bir ırk araştırmacısından ziyade Irk, soy, nesep gibi konularla ilgilenen bilim dallarında, dolayısı ile Antropoloji alanında kullanılan metodları reforma tabi tutan bir bilim adamıdır. Fizyonomik mimikler geliştirmiş ve ırkların çeşitlerini incelemekten öteye gidemeyen antropologların önünde yeni ufuklar açmıştır.

(Emine Karahocagil Arslaner, Özgün Duruş, 11.2009)

Bu Dünyadan Bir Şerif Paşa Geçti

Güney Kürdistan’ın güçlü aşiretlerinden Baban Aşireti’nin Xendan kolundan, Osmanlı Şurayı Devlet başkanı Kürd Said Paşayê Xendanîzade’nin oğlu Şerif Paşa, 1865 yılında Üsküdar’da dünyaya geldi. Galatasaray Lisesi’ni üstün dereceyle bitirdikten sonra Fransa’da Saint Cyr askeri akademisinde eğitim gördü. Mezun olduğu gibi Osmanlı sarayına babasının da etkisiyle yaver olarak atandı. 1890′da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunlarından Emine Xanima Qewalî ile evlenen Şerif Paşa, sırasıyla Brüksel ve Paris’e askeri ateşe olarak gönderildi. Bu görevlerden sonra İstanbul’a döndü ve sultana karşı gelişen muhalefetin önde gelenlerinden biri oldu. Bunun üzerine 4 Mart 1898′de İsveç’e Stockholm Büyükelçiliği görevine atanarak İstanbul’dan uzaklaştırıldı ve 1908′e kadar bu görevi sürdürdü.

Şerif Paşa Avrupada

Şerif Paşa, Stockholm’deki çalışma ofisinde, İsveç, 1903.

İsveç’teki özgür yaşam havasından etkilenerek Abdülhamid tarafından hiçe sayılan temel insan haklarını korumak için önceleri Kürt aydınlarının da kurucuları arasında olduğu İttihat ve Terakki ile bağlantılar geliştirdi. Bu durum üzerine Madrid sefaretine gönderilince devlet görevinden istifa ederek Paris’e gider ve Monte-Carlo’da, Mon Kief Şatosu’na yerleşir. Kimi kaynaklara göre bu bir mecburî ikamettir. Meşrutiyet ilanından sonra bir dönem İstanbul’da kalarak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Pangaltı şube başkanlığını yaptı. Fakat sonradan İttihatçı devrimcilerin çok kültürlü ve çok dinli Osmanlı halklarını iyi yönetemediklerini ve ırkçı tutumlar sergilediklerini görünce cemiyetten desteğini çekerek istifa eder. İstifa dilekçesinde cemiyetin kendi ilkelerine ters düştüğünü, özgürlüklerin ırkçı tutumlarla hiçe sayıldığını dilere getirerek uyarılarda bulundu. İttihat ve Terakkiciler ona karşı imha politikası başlatınca da 1909′da Paris’e kaçmak zorunda kaldı.

Paris’te İttihatçılara karşı güçleri bir araya getirmek için Osmanlı Islahat-ı Esasiye Fırkası’nı kurarak başkanlığını üstlendi. 1913 yılına kadar varlığını sürdüren fırka sonradan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katıldı.11 Haziran 1913′te İttihat ve Terakki hükümetinin sadrazamı (başbakan) Mahmud Şevket Paşa’nın makam otomobilinde uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmesi olayına karıştığı ve azmettirdiği için Şerif Paşa gıyaben yargılanarak idama mahkûm edildi. Fakat yurtdışında bulunduğu için hükümet güçleri bir şey yapamayınca İttihatçı suikastçılar tarafından Şerif Paşa’ya Ocak 1914′te bir suikast düzenlenir. Şerif Paşa yara almadan kurtulur ve damadı suikastçılardan birini öldürür. Üzerinden çıkan kimlik onun İttihat ve Terakki’nin Selanik şubesinden olduğunu gösterir.

Kürt Şerif Paşa, İttihatçılardan ayrıldıktan sonra 1908′de kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alarak Milli Kürt davasının farkına varılması gerektiğini ısrarla belirtir. Bu tarihten sonra Kürtlerle ilgili çalışmalarda aktif rol oynar. Aralık 1914′te Kürdistan’daki İngiliz Keşif Güçleri ile Bağımsız Kürdistan için anlaşma çabasına girer fakat bu istek İngilizler tarafından kabul görmez. 1918′in Haziran ayında Sir Percy Cox ile bağlantı kurarak İngilizlerin Kürtlere yönelik daha etkili ve yaratıcı bir politika izlemesini önerir. Bu öneriler arasında İngilizler ile Kürt halkı arasında karşılıklı bir dayanışma ile Kürdistan’ın kurulabileceği vardı. Şerif Paşa, Cox ile görüşmesinde İngilizlerin Kürtlerin gelecekteki durumuna dair niyetlerini belirten resmi bir belgenin önemini vurguluyordu fakat ilhak fikrine karşı sert çıkışlar yapıyor ama İngiliz himayesinde devlet kurulabileceğini belirtiyordu. Şerif Paşa böylece yaklaşan Dünya Barış Konferansı’nda Kürtlerin haklarını garanti altına almak istiyordu. Sir Arnold Wilson bu önerilerin aslında bir siyaset dehası olan Şerif Paşa’nın İngilizlerin manda rejiminin gelişini akıllıca bir sezgiyle öngörmesine bağlıyordu.

Nitekim 16 Ocak 1919′da Paris’teki Dünya Barış Konferansı’na Osmanlı delegesi olarak katılır fakat ilk oturumda Osmanlı delegasyonundan istifa ettiğini ve bu toplantıya Kürtlerin ve Kürdistan’ın temsilcisi sıfatıyla katıldığını deklere etti (Bazı kaynaklar onun direkt olarak Kürt delegesi olarak katıldığını söylerler). Konferansı Kürtler lehine etkilemek için bir dizi görüşmeler başlattı, konuşmalarında bütün dünya halkları gibi Kürtlerin de özgürlük ve bağımsızlık haklarının tanınmasını istedi.

İttihatçıların 1915 ve sonraki yıllarda gerçekleştirdikleri katliamlarla Kürtler ile karşı karşıya getirdikleri Ermeniler ile bazı ittifaklar kurdu ve İngilizlerin garantörlüğünde Kürdistan ve Ermenistan devletlerinin kurulması için girişimlerde bulundu. Ermeni temsilcisi Boghos Nubar Paşa ile bir mutabakata vararak diğer ülkelerle görüşmelerde iki halk arasında bir sorun olmadığını vurgulamaya, böylelikle Kürt karşıtı bir cephenin olmamasına çalıştı. Ne var ki, her ne kadar bu tutumu onun derin siyaset bilgisine dayanıyorduysa da Kürtler arasında İttihatçıların yaydığı propagandalar etkili oldu ve Şerif Paşa, Kürtlere ve İslam ümmetine ihanet etmekle suçlandı. Türk devleti, bu dönemde karşı bir atak geliştirerek eski şeyhülislam ve nazır İbrahim Efendi El-Haydarî başkanlığında bir Kürt sorunu çözüm komitesi oluşturdu. Bu komite Kürt Teali Cemiyeti ile doğrudan ilişki geliştirdi, bu gelişme sonrası Şerif Paşa’nın Ermenilerle yaptığı ittifak İstanbul’da Molla Saidê Kurdî (Nursi) önderliğindeki grup tarafından protesto edildi ve milliyetçi Kürt entelektüelleri arasında derin ayrılıklar oluştu. Şerif Paşa’yı Kürdistan’ı tanımamakla suçlayan bir Kürt grubu dahi türedi. Süleymaniyeli Kürt ailesinin oğlu Şerif Paşa, en son çocukluğunda Kürdistan’a gitmişti ve Barış Konferansı’nda sunduğu Kürdistan haritası Kürtlerin o gün anlayamadığı garipliklerle doluydu. Örneğin Kürt Dağı’ndan başlayarak Hatay’ın büyük bir kısmı, İskenderun, Mersin ve Adana, Kürdistan topraklarında görülüyordu. Kars ile Erzurum’un yarısı Ermenistan’a verilmiş ama karşılığında Karadeniz kıyılarından Artvin alınmıştı. Xaneqîn bölgesi olarak düşünülen Kürdistan’ın güney sınırı ise Basra Körfezi’ne kadar iniyordu. Hazar Denizi’ne ise Tahran yakınlarından ulaşılıyordu. Bunun önemini kavrayamayan Kürtler onu Kürdistan’ı bilmemekle suçlayınca Kürt Şerif Paşa çıkan huzursuzluklardan dolayı istifa etmek zorunda kaldı. Fakat 22 Mart 1919 tarihli ‘Kürt Halkının İstemleri Üzerine Memorandum’ adıyla yayımladığı broşürü, onun, Kürtler ve Kürdistan ile ilgili ne kadar kapsamlı düşüncelere sahip olduğunu ve ne derece öngörülü olduğunu tarihe kazıdı. Kürt Şerif Paşa’nın çabaları 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Barış Antlaşması’nda meyvelerini verdi. Birçok can sıkıcı koşula rağmen, Kürtlerin milli haklarının tanınması sağlandı ve Kürtleri ilgilendiren maddeler Kürt Şerif Paşa’nın istekleri doğrultusunda belirlenmişti.

Her şeye rağmen Şerif Paşa hayatı boyunca hazmedemediği bu başarısızlıktan sonra Paris’te yaşamaya devam etti. Bir dönem İtalya’ya yerleşti. Kürtlere olan kızgınlığı hiç geçmedi. 22 Mart 1951’de Catalanzaro’da yaşamını yitirdi. Ölümüne kadar istihbarat mensupları tarafından izlendi ve Kürt çevreleriyle yaptığı toplantılara saldırılar düzenlendi. Vasiyeti üzerine Mısır’da eşinin yanına gömüldü.

(kurdistantime.com, 2009)

Hanzala

Hanzala, ünlü bir karikatür sanatçısı ve adı Filistin davası ile özdeşleşmiş olan Devrimci çizer Naci Salim El Ali’nin tiplemesi olan Filistinli bir kız çocuğu idi. Filistinlilerin ‘Devrimin Vicdanı’ olarak nitelendirdiği çizerin bütün çizgilerinde bir sembol olarak Hanzala’yı insanlar hep arka cepheden ve yamalı elbiseleri ile görüyorlardı.

Naci Salim El Ali ve Hanzala

Hanzala’nın etkisi o kadar güçlü idi ki, İsrail, kendisine en az çocukların attıkları sapan taşları kadar büyük zarar veren bu çizgi karakterin çizerini ortadan kaldırmakta görüyordu çareyi. Kendisini bir karikatür sanatçısı olmaktan çok, halkının davasına adamış isim olarak yaşamayı tercih eden Naci El Ali, takvimler 22 Temmuz’u gösterirken, Londra’da bir caddede bedenine saplanan mermilerle yere yığıldı. Yaralı olarak en yakın hastaneye kaldırıldı. Bir ay süreyle hastanede yaralı olarak tedavi gören Naci Ali, bütün müdahalelere rağmen kurtarılamıyor ve 29 Ağustos 1987′de Şehadet şerbetini içiyordu.

Kulağına Hoş Gelmek

Ali, 1937′de Tabariye’nin Şecere köyünde dünyaya geldi. Yüz binlerce Filistinli gibi o da 1948 yılında topraklarından sürüldü. Filistin toprakları üzerine İsrail Devleti kurulduğunda, ailesiyle birlikte Lübnan’ın güneyindeki Sayda kenti yakınlarındaki Aynül Hilva Mülteci Kampı’na sığındı ve canını kurtardı. Kampta her Filistinli gibi acılar içinde yaşadı. Ama çaresizliğe kapılmadı, zulme teslim olmadı.

Yahudilere Taş Fırlatmak

Ölümünden sonra Naci Ali “Kanı ile Filistin’i çizen sanatçı” olarak tanındı. Naci Ali, geride 40 bin eser bıraktı. Her çizgisinin altında sırtı okuyucuya dönmüş küçük bir çocuk vardır. Hep 10 yaşındadır. Çünkü Naci El Ali yurdundan kopartıldığında o yaşta idi. Diken diken olmuş saçlarıyla Hanzala, Filistin dramını haykırır dünyaya. Hanzala kendini şöyle tanımlar:
“Ben Hanzala.
Babamın adı: Önemli değil.
Annemin adı: Nakba (Filistinliler işgalin ardından Filistin topraklarında İsrail Devleti’nin ilan edildiği 15 Mayıs 1948′i Nakba yani büyük felaket günü olarak tanımlar. S.T.)
Kız kardeşimin adı. Fatıma.
Ayakkabı numaram: Bilinmiyor. Çünkü ben hep yalın ayakla dolaşırım.”

Kitaba Kilit Vurmak

(hanzala.org)

Naci el-Ali’nin Hanzalası
Naci el-Ali

İsrail’in vahşet ve yıkım politikasından doğmuş bir çocuktur ve dış görünümünün, onu mülteci kamplarının diğer çocuklarından -Zeyneplerden, Muhammedlerden, Fatmalardan ayıran- belirgin hiçbir özelliği yoktur. Besili, şımartılmış ya da rahat bir çocuk değildir Hanzala. Tıpkı kamp arkadaşları gibi yalınayak, çirkin, bakımsız ve kirpi saçlı bir çocuktur. 10 yaşındaki bu çocuğu diğerlerinden ayıran, onun ‘negatif’ ve küskün biri olmasıdır. Bağladığı elleri arkasında bu çocuk Amerika ve İsrail’in bölgedeki politikalarını ve önerdikleri ‘çözümü’ protesto etmektedir. Hanzala ellerini bağlamaktadır, buna Henry Kissinger’ın Filistin politikasını öğrendiğinde karar vermiştir.

Horozun Ağzını Bağlamışlar

Hanzala’yı mülteci kamplarındaki çocuklardan ayıran, onun bize sırtını dönmesidir. Negatif bir kişiliktir o; reddeden biri ve reddettiği sadece Amerika ve İsrail’in politikaları değildir. Hanzala nadiren yorum yapan ve eyleme geçen bir tanıktır; bazen onu bir taşa uzanırken ya da taş fırlatırken de görürüz, ama esas olarak Filistin’de olup bitenleri izlemektedir. Filistin mücadelesinin direnişçi unsurlarını ve Arapların acısını temsil etmektedir, ama bir yandan da Arapların bölünmüşlüğünü ve Filistin halkının acılarına kayıtsızlığını eleştirmektedir. Arapların sessizliğine, İsrail’in işlediği savaş suçlarına, dünyanın ikiyüzlülüğüne ve Arap yönetimleri ile FKÖ içindeki yozlaşmaya da sırtını dönmüştür. Doğanın kanunları Hanzala üzerinde etkili değildir, çünkü o 10 yaşında doğmuştur ve her zaman o yaşta kalacaktır. Hanzala’nın büyümesinin, 10 yaşını geçebilmesinin tek koşulu onun Filistin’e dönebilmesidir. Hanzala bu bakımdan, diğer kamp çocukları gibi, çizeri Naci el-Ali’nin acısını da temsil etmektedir. Naci el-Ali, 1948′de, on yaşındayken ayrılmak zorunda kaldığı Celile’deki köyüne bir daha dönememiştir. Tıpkı büyümesi gibi, Hanzala’nın yüzünü görebilmemizin de bir koşulu vardır: Okur, onun yüzünü ancak Arap halkı özgürlüğünü ve tehdit altındaki haysiyetini yeniden kazandığında görebilecektir. Hanzala’yı kendi küçük gövdesine hapseden ve içini acıyla dolduran Naci el-Ali’nin acımasızlığı değil, bizzat yaşadıklarıdır. Hanzala’nın elleri arkasında sessizlik içinde tanıklık ettiği göç, yoksulluk ve kamp hayatı, büyük ölçüde Naci el-Ali’nin de kişisel gerçeğidir.Karikatür çizmeyi cezaevinde öğrenen Ali, ilk çizimlerini mülteci kampının duvarlarına yapar. 1960′ların başında Filistin mücadelesinin önderlerinden Gassan Kanafani onun yeteneğini farkeder ve bu alanda profesyonel olarak çalışmasını sağlar. Filistin mücadelesinin Nasırcı Arap milliyetçiliğinden devrimci bir çizgiye kaymasında önderlik edenlerden biri olan Kanafani onun ilk çalışmasını el-Hürriyet dergisinde yayımlar. Artık çizmeyi ciddiye alan Naci el-Ali, daha sonra Kuveyt’teki Tali’a dergisinde çizer olarak çalışmaya başlar. 1968′den 1975′e kadar es-Siyase gazetesindedir. Bu tarihte Lübnan gazetesi es-Sefir’e geçer. Artık çizimleri yayılmaya ve çizgisinin karakteristik özellikleri belirginleşmeye başlamıştır. Çok keskin ve detaycı bir çizgisinin olduğu söylenemez ve fikrin daha ön planda olduğunu kabul etmek gerekir. Yine de hareketin fazla olmadığı bu çizimlerin donuk olduğunu söylemek haksızlık olacaktır. Naci el-Ali’ninki açık sözlü, cesur, mitlere ve hiziplere teslim olmamış bir çizgidir. Ama kabul etmeli ki, onun çizgisi yenilgilerin ortasına düşmüştür; 1967 ve 1982 yenilgilerinin ortasında biçimlenmiştir. O kadar öyle ki, hayatının son on yılında (1977–1987) hep kendi kuşağının yenilgisinin sonuçlarıyla boğuşmuştur. Yenilenler mücadelede ‘düşenler’ ve ‘göbekliler’dir, o ise Filistin’in direnişçi unsurlarını temsil etmeye devam etmektedir. Bu o kadar da kolay bir şey değildir ve en büyük dayanağı kendi kahramanı Hanzala’dır. Naci el-Ali, Hanzala’yı yaratmıştır, ama Ali’yi korkudan, geri adım atmaktan koruyan da Hanzala olmuştur. Hanzala Filistin’e sadıktır ve yenilginin dev dalgalarının Ali’yi alıp götürmesini engellemiştir. Yine de Naci el-Ali bir korkuyu her zaman taşıdı: “Sınırlamalardan korkmuyorum ve hiç hesabını yapmıyorum. Tek korktuğum yeisin kalbime ulaşması.”

Tersten Yorumlamak

Naci el-Ali 1987′de Londra’da öldürüldüğünde İngiltere, İsrail ve Filistin yönetimlerinin hepsi olayın örtbas edilmesinde pek istekli davrandılar. ‘Maskeliler’ ve ‘göbekliler’, yirmi yıl boyunca kendileriyle mücadele eden ‘negatif’ bir çocuktan kurtulmuşlardı. Naci el-Ali kederin kalbini sarmasına izin vermeden öldü, ama Hanzala bizi korkaklıktan, geri adım atmaktan ve ‘göbeklilere’ teslim olmaktan koruyabilir. Naci-el Ali’nin Hanzala’sı bize galiba bir şey daha söylüyor: Hepimiz çok daha ağır yenilgiler yaşadığımıza inanmış olabiliriz, ama bir çocuğun suratımıza bakmayı reddetmesi de yabana atılacak bir yenilgi sayılamaz.

Handala facing the sea

Sigmund Freud’un Son Yılları

Freud, bir doktordu. Ancak isteksiz ve işini sevmeyen biriydi. Yahudilerin seçebileceği meslekler o zaman sınırlı olduğu için, mecburen tıbbı tercih etmişti. Zaten Freud da, “ne o zaman ne de daha sonra, doktorluk mesleğine karşı bir tutkum yoktu.” demekteydi.

Sigmund Freud

1906 yılından ölüm yılı olan 1939’e kadar Freud’un yakın dostu olan Ferenczi, onun hakkında şöyle diyordu: “Freud, hastaların yalnızca ayaktakımı olduklarını söylerdi. Hastalar yalnızca, analistin (tedavi edenin) yaşamasına yardım ettiği (yani para kazandırdığı) ve kavram için materyal sağladığı takdirde iyidir. Onlara yardım edemediğimiz açıktır. Bu, terapatik bir nihilizmdir (yani tedavi hiçtir). Bununla beraber, bu kuşkuları onlardan saklayarak ve tedavi olma ümitlerini harekete geçirerek hastaları kandırırız.”

Freud, felsefeye büyük ilgi duyuyordu. Bu yüzden teorilerini, hastalarını kendine göre yorumlayarak felsefik temellere oturttu. Psikanaliz adını verdiği metodu özel seanslarda, bir yandan purosunu içerek uygulardı. 1923’te kendisinde çene kanseri teşhis edildikten sonra bile, yine bu alışkanlığını sürdürdü. Kendisine uyanıklığı ve çalışabilme kapasitesini veren şeyin tütün olduğunu söylerdi. Sigmund Freud bu süre içinde çeşitli tümörleri aldırmak için tam otuzbir ameliyat geçirdi, ağzının yarısını değiştiren protezi defalarca çıkarttırıp taktırdı. 1938’de artık konuşması imkânsız hale geldi. Tümör habisti ve ameliyat edilemeyecek durumdaydı.

Sigmund Freud Eşi Martha Bernays Freud ve Eşinin Kızkardeşi Minna Bernays, 1929

Sigmund Freud, Eşi Martha Bernays Freud ve Eşinin Kızkardeşi Minna Bernays, 1929.

Bu sırada Hitler, Avusturya’yı işgal etti. Freud önce ülkeden kaçmak istemedi. Sonunda göçmeye karar verdiğinde de Naziler gitmesine izin vermek için ondan fidye istediler. Ölüm yatağındaki Freud, zengin kütüphanesini ve diğer bütün önemli eşyalarını geride bırakarak Londra’ya gitti, oğlunun oradaki evine yerleşti. Orada da çalışmayı sürdürdü, ama artık hastalarıyla seanslarını kızı Anna yürütüyordu. Freud’un yüzü süzülmüş adeta içi boşalmıştı. Giderek büyüyen kanserin sancılarına rağmen, ağrı ilacı almayı da reddediyordu. Ancak 1939, eylül ayının son günlerinde pes etti. Doktorlar yanağını kesmiş, terminal tümöre ulaşmaya çalışmışlardı. Açık yaradan gelen koku öyle kötüydü ki, sevdiği köpeği bile Freud’un yanına gitmez olmuştu.

Sigmund Freud ve Köpeği

83 yaşındaki ihtiyar, artık yiyemiyordu. Yarasına konan sinek ordusundan korunabilmek için her yanı cibinliklerle kaplıydı. Ölmeden iki gün önce doktoruna şöyle demişti: “İlk konuşmamızı hatırlıyor musun? Devam edemeyeceğim gün geldiğinde, bana yardımcı olacağına söz vermiştin. Artık bir işkence haline geldi, anlamı da kalmadı.” Doktor Freud’a bir morfin iğnesi yaptı. Oniki saat sonra bir doz daha verilince, Freud komaya girdi ve ertesi sabah öldü.

(Dr. Sefa Saygılı, Zafer Dergisi, Mayıs-2002)