Muzik calici calismiyor


BİYOGRAFİ

Cengiz Han ve Hülâgû Fitnesi

Zalimlikte sınır tanımayan dede ile torun

Sadece İslâm tarihi değil, dünya tarihi ölçeğinde bakıldığında da zalimlikte emsâline, benzerine rastlanılmayan iki dehşetli imparatorun ön plâna çıktığı görülecektir. Bunlar, dede ile torun olan Cengiz Han ile Hülâgû Han’dır.

Hülâgû, Tului’nin (Toluy) oğlu, Cengiz’in torunudur. Cengiz’in babası ise, kim olduğu tam olarak bilinemiyor.

Hülâgû, dedesinden miras olarak devralmış olduğu zulümkârlığı en uç noktasına kadar götürmüş, hatta yer yer dedesini dahi geride bırakabilmiş bir kanlı zalimdir.

Bu iki zâlimin dehşetli fitnesinden hem âyet, hem hadis, hem de Hz. İmam–ı Ali îmâlı ve işarî bir şekilde haber veriyor. Bu haberler ise, Risâle–i Nur’un muhtelif bahislerinde zikrediliyor ve zamanımızın şeddatlarıyla da irtibatlandırılarak ehemmiyetle nazara veriliyor.

Cengiz’in orduları, önce Harzemşah, ardından Selçuklu İslâm devletini yıkarak dehşetli bir fitneye imza atarken, Hülâgû’nun kuvvetleri ise, hilâfeti de temsil eden Abbasî devletini benzeri görülmemiş bir kanlı mezâlimle yıkarak tarih sayfasından sildi.

CENGİZ HAN

Dünyanın En Zalim Gaddarlarından Olan Cengiz Han

1162–1227 yılları arasında yaşayan Cengiz Han, Moğol asıllı olup Moğolistan’da dünyaya geldi.

Daha genç yaşta iken, kabile içinde hakimiyet kurma sevdasına düştü. Bir süre göçebe hayatı yaşadı. Çok erken yaşlarda evlendi. Kabile çatışmaları esnasında hanımı Börte kaçırıldı. Dolayısıyla, Börte’nin ilk çocuğu olan Cuci’nin kimden olduğu tam olarak bilinemedi. Börte Hanımın Cuci dışında üç oğlu ve bir kızı daha oldu.

Cengiz Han, zaman içinde kabile mücadelesini kazanarak yükseldi ve 200 bin nüfuslu Moğolistan’ın hakimi oldu. Bu nüfusun 70 bini asker idi.

1206′da ise, Cengiz’in başında bulunduğu devlet büyüdü ve başka unsurları, başka toprakları da bünyesine katarak Moğol İmparatorluğuna dönüştü.

Bu tarihten sonra, Cengiz Hanın önüne hiç kimse geçemez oldu. Moğolistan’dan harekete geçen Cengiz’in orduları, önlerine gelen bütün toprakları istilâya başladı. Zamanla Çin, Rusya, Kafkasya, İran ve Anadolu dahil, Doğu, Orta ve Batı Asya’nın hemen tamamını içine alan büyük bir imparatorluk kuran Cengiz’in ordularını en fazla uğraştıran ve çoğu zaman mağlup eden şahsiyet ise, Harzemşahların lideri Celâleddin–i Mengüberdî oldu.

Ne var ki, Moğol fitnesi zaman içinde bu engeli de aştı ve Harzemşahlar ile Selçukluları kapıştırarak, Müslüman olan her iki kuvveti de kırıp hiçe indirdi.

Böylelikle, Harezm, Buhara, Semerkant, Maveraünnehir ve Horasan gibi fevkalâde temayüz etmiş bulunan büyük İslâm merkezleri işgal ve istilâya uğrayarak birer harabeye döndürüldü. Kitaplar yakıldı, yüzlerce kütüphane, mescit, medrese yıkıldı, yerlebir edildi. Katledilen Müslüman sayısı ise, bilinemeyecek, hesap edilemeyecek kadar çoktur.

Ne gariptir ki, Cengiz ve ordusu bunca tahribatı yaparken, yanına çekmiş olduğu Cafer Hoca gibi bazı din âlimlerinin nüfuzundan da istifade etti, daha doğrusu onları istediği gibi kullanarak maksadına âlet yaptı.

HÜLÂGU HAN

Cengiz Han’ın Torunu Putperest Hülâgû Han

Cengiz Han hayatta İken, imparatorluğun topraklarını dört oğlu arasında paylaştırdı. Merkezî yönetim ise, vasiyeti üzerine Ögedey Hana devredildi.

Cengiz’in bir diğer oğlu olan Toluy Han (naib), uzun müddet “Savaş Bakanlığı” yaptı. Bu sayede, Moğol yönetimi Ögedey Handan sonra kendi çocuklarının eline geçti.

İşte, bu çocuklardan biri olan Hülâgû, 1255 yılında Ortadoğu taraflarına gönderildi. Hedef, bu coğrafyada henüz ele geçirilmemiş olan toprakları da İmparatorluğa katmaktı.

Hülâgû’nun hedefindeki İran, Irak, Suriye ve Şarkî Anadolu’da ağırlıklı olarak Müslüman nüfus yaşıyordu: Abbasiler, Harezmiler, Artukiler, Eyyübiler, Selçukiler, Memlukiler gibi.

Bu tarihlerde, hatta 1243′te Sivas’ta Moğollarla yapılan Köse Dağ Savaşından sonra Selçukluların kuvveti büyük çapta kırılmış olduğundan, Hülâgû’nun saldırılarına karşı Anadolu’da herhangi bir varlık gösterilemedi. Bundan cesaret alan Hülâgû, iki başlı hale gelen Selçuklu ülkesini kendi atadığı valilerle yönetmeye çalıştı.

Anadolu’yu hakimiyeti altına alan Hülâgû, tahripkâr ordusuyla bu kez Abbasî İslâm Hilâfeti merkezinin bulunduğu Bağdat’a yöneldi.

Putperest ve bir itikada sahip ve İslâma bütün zerratıyla düşman olan Hülâgû, Bağdat’ta bulunan Abbasî Halifesine bir elçi göndererek teslim olmasını ve halkı da direniş göstermeden teslim olmaya çağırmasını istedi.

Hülâgû, esasında hiç olmayacak ve kabul edilemeyecek bir teklifte bulundu. Ayrıca, kan dökmek için bahane arayan ve asla güvenilmeyen bir zalim olarak zaten tanınıyor, biliniyordu. Dolayısıyla, haksız yere yapmış olduğu teslimiyet çağrısını reddetmekten başka çare yoktu.

Nitekim, Halife Mustasım Billah da öyle yaptı; asla teslim olmayacaklarını ve Bağdat’ı sonuna kadar müdafaa edeceklerini söyledi.

Saldırmak için zaten bahane arayan Hülâgû, savaş ahlâkını da bir tarafa bırakarak, askerlerine Bağdat’ı yakıp yıkmayı, asker–sivil ayırt etmeksizin bütün ahaliyi öldürmelerini emretti.

Şehri çepeçevre kuşatan Hülâgû’nun ordusu, verilen emri aynen yerine getirdi. Gaddarlıkta sınır tanımayan ordu, bir yandan önlerine çıkan surları, sarayları, cami ve medreseleri yakıp yıkarlarken, bir yandan da canlı namına ne varsa vurup katletmeye başladı.

Bu şiddetli saldırılara daha fazla mukavemet edemeyen Abbasi kuvvetleri, kısa süre sonra mağlup düştü. Şehre giren Hülâgû’nun askerleri, şehri baştan başa yakıp yıkıp yağma ettiler. Yağma, bir haftadan fazla sürdü.

Son olarak Halife Mustasım’ı da yakalayan Hülâgû, onu keçeden yapılmış bir çuvalın içine koyarak, atların ayakları altına attırdı ve insanlık dışı bir muameleyle halifeyi katletti. Ayrıca, Abbasî hanedanından yakalayabildiği diğer bütün fertleri de, değişik işkence yöntemleriyle öldürdü. Hanedanın kurtulabilen fertleri ise, Bağdat’tan gizlice kaçarak Mısır’daki Memluk Devletine sığındı.

1217–1265 yılları arasında yaşayan Hülâgû, Bağdat’ı ele geçirdikten sonra İran’a gelerek istiklâlini ilân etti ve burada İlhanlı Devletini kurdu. Öldükten sonra yerine oğlu Abaka Han geçti. Abaka Han ise, oğlu Argun’a son Selçuklu Sultanlarından IV. Kılıçarslan’ın kızı Selçukî Hatunu zorla alıp Tebriz’deki saraya getirtti… Bir Müslüman kızının putperest bir aileye zorla gelin edilmesi, Anadolu’daki Beylikleri kızdırıp harekete geçirdi. Yer yer çatışmalar yaşandı. Ancak, netice değişmedi.

Selçukî Hatun ise, zorla gelin edildiği ailede çocuklara sessiz sadâsız bir şekilde İslâmiyeti öğretmeye, onlara imân ahlâk dersini öğretmeye çalıştı. Ve gün geldi, onun yetiştirmiş olduğu (büyük ihtimalle öz oğlu) Muhammed Gazan Hana saltanat sırası geldi. Gazan Han, tahta geçtikten sonra İlhanlı devletinin bir İslâm devleti olduğunu bütün dünyaya ilân etti. (1295)

Birçok hadisede görüldüğü gibi, burada da insanlar zulmetmiş, ancak kader adâlet etmiş ve yüreği yaralı bir Müslüman hanımın eliyle koca bir devletin İslâmlaşmasını netice vermişti.

Risâle–i Nur’dan birkaç iktibas

Resûl–i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm, nakl–i sahih–i kat’î ile ferman etmiş: “Yaklaşmakta olan bir şerden vay Arapların haline!” deyip, Cengiz ve Hülâgû’nun dehşetli fitnelerini ve Arap Devlet–i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. (Mektubat)

Hülâgû ve Cengiz gibi zalimlerin gaddarâne sergüzeştleri. (Mektubat)

Resâili’n–Nur’un ikinci ismine tevafukla işaret eden umum o âyetler, dehşetli asır olan Hülâgû ve Cengiz asrına dahi îma ederler. (Şuâlar)

Perde altında yine o ehl–i dalâlet fırkaları, siyaset yoluyla Hülâgu–Cengiz fitnesini İslâmların başına getirdiler. Bu fitneden hem hadis, hem Hazret–i Ali Radıyallahu Anh sarîh bir sûrette aynı tarihiyle işaret ediyorlar. Sonra bu zamanımızın fitnesi en büyük bir fitne olduğundan, hem müteaddit hadisler, hem çok işârât–ı Kur’âniye aynı tarihiyle haber veriyorlar. (Mektubat)

(M. Latif  Salihoğlu, www.saidnursi.de, 2009)

Bilim Aciz Kalınca Allah’a Sığındım

Dini terbiye almadan büyüdüğünü söyleyen Ümit Meriç, “Sorduğum soruların cevaplarını bilimde aradım. Ancak bilimin de yapacağı pek bir şey yok gibiydi. Bunalımlarım büyüdü” diyor.

Prof. Ümit Meriç

Orhan Turhan’ın röportajı:

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 30 yıl doçent ve profesör olarak çalıştı. Ziya Gökalp’in kurduğu en eski sosyoloji kürsüsünde ilk kadın profesör ve kadın başkan olarak bölüm başkanlığı ve Sosyoloji Araştırma Merkezi Müdürlüğü yaptı. Konuğumuz ünlü düşünür ve edebiyatçılarımızdan Cemil Meriç’in kızı Prof. Dr. Ümit Meriç. Başörtüsü takmaya başladığında İstanbul Üniversitesi’nde bölüm başkanı olan Ümit Meriç, baskılar karşısında görevinden ayrılmayı tercih etti. Başörtüsü yasağının mağdurları arasına girdi. 31 yaşında ilk namazını kılan, 53 yaşında ise başını örtmeye karar veren Meriç, bilimin, aradığı cevaplar karşısında aciz kaldığını anladığında Allah’a sığınmış. Meriç, hayatındaki köklü değişimi başlatan bu yönelişin geldiği noktayı “Allah’a sığındığımda tüm çıkmazlarım sonsuzluğa açıldı” diyerek özetliyor.

Cemil Meriç

Ümit Meriç nasıl bir aile çocuğuydu?

Ne annemin başı örtülüdür, ne de akrabalarımın. Ben bir İstanbul kızıyım. Tango yapmış bir annenin kızıyım. Annem Darul Fünun mezunudur. Erenköy Kız Lisesi’nden Reşat Nuri Güntekin’in talebesidir. Piyano çalarlar falan. Öyle bir kuşak. Dedem Osmanlı hakimidir. Cumhuriyet’i görmemiş. Annem ve babam biz küçükken asla dini telkinlerde bulunmadılar. ‘Siz kendiniz öğrenin ve neye isterseniz ona inanın’ derlerdi. Bizi son derece nötr yetiştirdiler.

Cemil Meriç ve Kızı Ümit Meriç

Ailenizin bu duruşu gençliğinizi nasıl yönlendirdi?

Üniversiteyi bitirene kadar agnostik bir inanç çizgim vardı. Ölümden korkuyordum. Ancak Canab-ı Hak’la irtibat nasıl kurulur. Kurulmalı mıdır, var mıdır, yok mudur işin bu tarafını hiç görmedim ya da farketmedim.

HAYATTAN ÜMİDİMİ KESMİŞTİM

Bir bilim insanı olarak Ümit Meriç’in hayatına yön veren o değişimde, ilk kırılma noktası nasıl oldu?

Bu tamamen psikolojik bir patlamaydı. 30 yaşındaydım. Biliyorsunuz 30 yaş, insan hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Sebepsiz bir sıkıntı kapladı içimi o dönemde. Buna sebep bulamıyordum. Dünyadan nefret eder hale geldim. Her şey kapkaranlık görünmeye başladı. Sonunda ‘bu kadar çekilmez bir dünyada ben niye yaşıyorum’ demeye başladım. Ben dini bir terbiye almadan büyümüş, hayatının önemli bir bölümünü agnostik bir insan olarak geçirmiş biriyim. Sosyoloji profesörüyüm. Sorduğum soruların cevaplarını bilimde aradım. Ancak bilimin de yapacağı pek bir şey yok gibiydi. Bunalımlarım büyüdü. Ölmeyi hatta intihar etmeyi bile ciddi ciddi düşündüm. O kadar ümitsizdim ki, hayatın devamı olan ölümden bile ümidi kesmiştim.

Neydi o sorular?

Ölümden çok korkuyordum. Akademik bir kariyerim olmasına rağmen neden dünyada olduğumuzu sorguluyordum. Her gün güneş doğuyor ve batıyordu. Yaşamaktan var olmaktan öte başka bir şeyin varlığını sorguluyordum.

BİR SABAH EZANIYLA DEĞİŞTİM

Sonra ne oldu?

Böyle düşündüğüm bir gece geçirdikten sonra, gecenin sonunda sabah ezanını ilk defa fark ederek dinlemeye başladım. ‘Bu ne’ dedim kendi kendime. Ben her şeyi denedim. Sigara içtim, müzik dinledim, gezdim, eğlendim. İçimdeki karanlık gitmedi. 1978 yılındaydı. 31 yaşındaydım. O sabah oturup namaz kıldım. Böylece hayatımın ilk namazını o zaman kılmış oldum.

31 yaşında namaz kılmaya karar verdiniz ancak başınızı 53 yaşında örttünüz?

17 Ağustos depreminin üçüncü gecesi Armutlu’daydık. Daha önce başımı örtmeyi düşünmüyordum. ‘Yarın kıyamet kopacak’ duygusu geldi. Yatsı namazından sonra iki rekât daha namaz kılmak istedim. Allah’a dua ettim; bu dünyayı bize bağışlaması için dua ettim. O an bir utanç duydum içimde. Sadece deprem gecesi Cenab-ı Allah’a yapmış olduğum duaların kabul olduğunu hissettiğim bir anda Cenab-ı Hakk’a karşı müthiş bir mahcubiyet duydum. Ve dedim ki, “Sen Allah’sın ben kulum. Dualarımı sen kabul ediyorsun, ben senin emirlerini yerine getirmiyorum” dedim. Allah’tan çok utandım. O an başımı örtmeye karar vermiştim. “Beni bana mahcup etme” dedim. O dönemde İstanbul Üniversitesi’nde 3 yıllık Bölüm Başkanlığım bitmiş Ana Bilim Dalı Başkanlığı görevine başlamıştım.

Kamusal alanda başörtüsü takmak bizdeki laiklik anlayışıyla çeliştiği için üniversiteden ayrılmak zorunda kaldınız.

Laiklik ilkokul yurttaşlık bilgisi kitaplarında devletin dine ve dindarlara müdahale etmemesi şeklinde tanımlanır. Devlet benim vücuduma devlet üstü alanda müdahale etmek hakkına sahip değildir. Bu benim yaşamamla ilgili bir hakkım, varlığımla ilgili bir hakkım. Allah’ın bana emriyle ilgili bir hakkım. Buna ne çocuğum, ne komşum, ne arkadaşım müdahale edebilir. Laik olan devletimin bana, inandığım dindarlığıma müdahale etmeye hakkı yoktur. Bu laikliğe aykırıdır.

Agnostik dünyadan bugüne, sosyolojiye bakışınız değişti mi?

Sosyolojiyi dünyevi buluyorum. Oysa benim yaşadığım süreç sadece dünyevi değil. Bu çok daha büyük, sosyolojiyi de içine alan egzistansiyel bir değişim süreci benim yaşadığım. Kendi açmazlarımı insanlığın belli kesimlerinde görüyorum. Beşeriyet ruhi patinajlar içerisinde. İslam kendi açmazlarımla ilgili ispata gerek bırakmayan bir kuşatıcılıkla sardı beni. Dolayısıyla gündelik hayatımda buna göre şekillendi. Ben şahsen beşeriyetinde de, bugün içinde bulunduğu açmazlarının, kendi kendisiyle tanışma sürecinin, en uç boyutlara kadar götürerek, faniliğimizin, aslında sadece bedensel bir fanilik olduğunu, ruhumuzun ebedi olduğunu idrak ederek aşabileceği kanaatindeyim. Beşeriyetin önünde başka hiçbir alternatif yok! Bilim bu noktada aciz kalıyor. Zaten ben de içimdeki açmazlarla ilgili çıkış yolu arayışımda bilimin bu acizliğini gördüm.

Tüketme kültürüne Müslüman direnmeli

Kendi arayışlarınız sonucu inanç dünyanızı oluşturan biri olarak, geleneksel dindarlara yönelttiğiniz eleştiriler var. Mesela Müslüman bir kadının jipe binmesiyle ilgili.

Allah kazananları sever. Veren el, alan elden de üstündür. Ben bu alandaki zenginleşmeyi olumlu görüyorum. Anadolu Kaplanları gibi ya da Türk okullarının açılması gibi gelişmeler geniş bir perspektif sağlıyor bize. Müslümanların dünyaya açılmaları lazım. Hem ekonomik, hem siyasi hem de kültürel. Artık mehterle Viyana’ya gitmemize gerek yok. Çünkü orada okullarımız var. Fakat, Türkiye’de ve dünyada bu kadar uçurumlar varken, Allah, kendisine ‘yürü ya kulum’ dediği kişilerin ölçüyü kaçırmaması lazım. Zekat 40′ta birdir evet ama bu en düşük orandır. Yani Müslümanın cimrisi ancak bu oranı verecektir. İslamiyet’te lüksün yeri yok. Gardroplarımızı hafifletmek zorundayız. Tüketme kültürüne Müslümanların direnmesi lazım.

Ramazan hayatımızın mayası olmalı

Ramazan ayını ve onun bizlere mesajını nasıl okumak lazım?

Ramazan hayatımızın mayası olacaksa anlamlıdır. Ramazan’ı diğer 11 aydan ayırmak istemiyorum. Tabii ki 11 ayın sultanıdır. Oruç insanın kendi bedeniyle tanışma sürecidir. Fakat nasıl ki, iki vakit arasındaki zaman, hırsızlık yapmamız, zina yapmamız için bizlere verilmemişse ve her an bir Müslüman gibi geçirmeye mükellef isek, Ramazan’da da, diğer aylar arasındaki kıyaslamada da aynı hassasiyeti göstermek lazım. Ramazan bunun biraz daha yoğunlaştığı bir zaman dilimi. Neticede biz, Ramazan’ın manasını diğer aylara mayalarsak işte o zaman Ramazan gerçek manasına ulaşmış olur. ‘Oh Ramazan bitti, vur patlasın çal oynasın’ diyeceksek Ramazan’ın manasını da yitirmiş oluruz.

(Yeni Şafak, 17 Ağustos 2010)

Emanuel Karasu Hakkında Yazılanlar

B’nai B’rith’in Selanik’teki üyelerinden Musevi Lider Emanuel karasu , Jön Türk hareketini ustaca manevralarla Masonluğa bağlayan halka olacaktır. Emanuel karasu I. Dünya Savaşı’na sokulan Osmanlı ordusunun iaşe müfettişliğini kapmış ve bu işten hatırı yüklü bir servet kazanmıştı. Ancak savaş suçlularının yargılanacağı belli olunca , o da diğer vatan kurtaran arslanlarımız gibi yurt dışında alacaktı soluğu . 1919 ‘da İtalya’ya kaçtı ve orada , kazandığı serveti ölünceye kadar harcadı. Sonradan anlaşıldı ki , Karaso , İtalyan vatandaşıymış! (Mustafa Armağan , Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı)

Emanuel Karasu ya da Emanuel Karaso sonradan Emanuel Carasso, Selanik doğumlu musevi asıllı Osmanlı siyaset adamı. Selanik’te avukatlık yaparken İttihat ve Terakki Cemiyetine üye oldu. II. Meşrutiyet’ten sonra Meclis-i Mebusan’a girdi. II. Abdülhamit’in tahtan indirilmesine gelen heyetin sözcüsü, Danone firmasının kurucusu, Bilge Karasu ve İzak Karasu (Isaac Carasso) nun babası. Selanik’te kurulan Risorta isimli Mason locasının ilk başkanı. 1912 ve 1914 yıllarında iki sefer daha mebus seçildi. Mondros Mütarekesi sonrasında İtalya’da Trieste’ye yerleşti ve 1934 tarihinde, aynı yerde öldü. (wikipedia.org)

Karaso , İtalya’dan para alan bir casus olup , Libyan ‘nın İtalya tarafından yutulmasına meş’um bir rol oynamış , sonradan İtalya’ya kaçmış bir vatan hainidir. (Yılmaz Öztuna , Büyük Türkiye Tarihi)

Parvus Efendi Meğer Ajanmış

CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Türkiyenin ‘Kültür Mozaiği’ içerisinde gösterdiği Parvus Efendi’nin aslında bir ajan olduğu ortaya çıktı. Parvus Efendi hakkındaki çarpıcı bilgileri, Sabah gazetesinden Engin Ardıç ve Akşam gazetesinden Atılgan Bayar köşelerine taşımış. Her iki yazar’da son cümlelerini, Kılıçdaroğlu’na hitaben birkaç cümle ile tamamlamışlar. İşte o iki yazı:

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu

Parvus Efendi

Başbakan partisinin kongresinde bir konuşma yaptı, “sahip çıkılması gereken değerli kişiler” listesi verdi, muhalif basın üç gündür tartışıyor. Başbakan’a uyuzluk olsun da torba dolsun.

Nasreddin Hoca’nın “şuna değdi, buna değmedi” hesabı gibi, “şu var da bu neden yok” geyiği ayyuka çıktı.

Başbakan’ın listesini, Kemal Kılıçdaroğlu da beğenmemiş. Beğenmesi beklenemezdi.

Ancak Sayın Kılıçdaroğlu, bu gibi durumlarda hemen akla gelen Yaşar Kemal, Aziz Nesin “harcıalem” isimleri saydıktan sonra, bu listede “Parvus Efendi”yi de görmek istediğini belirtmiş.

Kılıçdaroğlu, Parvus Efendi’yi, Tatyos Efendi, ya da Yorgo Bacanos gibi birisi sanıyor olmalı!

Üstelik Parvus “Efendi” ha. “İttihatçı ağzıyla” söylenişi. Liman von Sanders “Paşa”, Von der Goltz “Paşa”, Yarbay Lange “Bey” gibi bir şey.

Bu adamın asıl adı, Alexander Helphand.

Parvus Efendi

Türk olmadığı gibi, “Osmanlı tebaı” falan da değildir.

Kendisi bir Alman ajanıdır.

Aynı zamanda silah taciridir.

O dönemin Alman gizli servisi tarafından “sosyalist rolü oynamakla” görevlendirilmiştir, hani bizim Mahir Kaynak gibi.

Nitekim, 1917 yılında Rusya’nın daha da karıştırılması, büsbütün çökertilmesi ve savaştan çekilmesi için Lenin ve arkadaşlarını Zürih’ten hani o ünlü “mühürlü trenle” Almanya’yı dikine geçerek İskandinavya üzerinden Petersburg’a gönderen de bu adamdır! Pazarlığı o yürütmüştür.

Lenin

Düşman topraklarından düşmanla anlaşarak rahatça geçen, “Alman smokiniyle devrim gerdeğine giren” Lenin’i eleştirmek doksan yıldır hiçbir komünistin aklına gelmemiştir, işin o yanını geçelim şimdi.

Parvus “namıyla maruf” Helphand, İstanbul’da uzun süre bulundu.

Görevi, Almanya’ya domalmış İttihat ve Terakki büyüklerine akıl öğretmekti.

Savaşı kazanırsak bir Alman sömürgesi haline gelecek olan Türkiye’yi buna hazırlamak. Özellikle, İttihatçılar’ın “Turancılık” ideolojisini iyice körüklemek. Rus İmparatorluğu parçalanıp Enver Kafkasya’ya dalsın ki Bakû petrolleri Almanlar’a kalsın!

İttihatçılar bu adama “izzet ve itibar” ettiler, el üstünde taşıdılar. Ağzının içine baktılar. Şimdi de, İttihat ve Terakki’nin mirasçısı olan Cumhuriyet Halk Partisi mi bakacak yani?

Meraklısı bilecektir: Parvus, Kemal Tahir’in romanlarında, özellikle Yorgun Savaşçı’da da “Carlos Çorbacı” olarak geçer.

Buraya kadarını Google’a bakmadan, bu adamın dilimize de tercüme edilmiş biyografisine yeniden şöylesine bile bir göz atmadan, hafızamdan, kafadan yazdım sevgili dostlar. Bir densiz işgüzar çıkıp da “araklıyor” demesin diye. Merak eden açar bakar, okur. Doğum tarihini, ölüm tarihini falan da öğrenir. Burası ansiklopedi sayfası değildir. Bize düşen, değinmektir.

Fakat Kılıçdaroğlu bu potu cahilliğinden kırdıysa kötü. Bilerek konuştuysa, o daha da kötü.

Benim söyleyeceğim şudur: Parvus’u “kültür mozaiğimiz” içinde kabul eden Kemal Kılıçdaroğlu’na, değil oy vermek, günahımı bile vermem.

***

Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Tayyip Erdoğan’a nispet yaptığı açılım listesindeki bir ismi görünce gözlerim yerinden oynadı:
Parvus Efendi!
Kim yahu bu, diyeceksiniz. Anlatayım.
Bu adamın gerçek adı, Alexander Israel Helphand.
Adından da anlayacağınız gibi, bir Yahudi. Ama bu Alman/Rus vatandaşının Yahudi kimliğinden çok daha farklı vasıfları var.
Bir kere Alman, Rus ve Osmanlı ihtilallerinde bu ülkelerde bulunuyor ve ihtilalleri kışkırtıyor.
Aktif bir Bolşevik teoriysen.
Ve fakat, II. Meşruiyet’ten sonra Osmanlı’da, hem ülkeyi bölünmeye götüren İttihat ve Terakki’yi; hem de daha sonra Türk Milliyetçiliği’nin kurucularını doktrine ediyor.
Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Tekin Alp (Moiz Kohen)’e teorik ağabeylik yapıyor. Milliyetçi yayınlarda, yazılar yayınlıyor.

İttihat ve Terakki üzerindeki etkisiyle, Osmanlı’nın Almanya’nın yanında I. Dünya Savaşı’na girmesini kışkırtıyor.
Savaş süresince silah ticareti yapıyor, dünyanın sayılı zenginlerinden biri oluyor ve Lenin devrimini finanse ediyor.
Lenin ise, devrimden sonra, ortalığı karıştırabileceği endişesiyle onu ülkeye kabul etmiyor.
1924 yılında, dünyanın en zengin adamlarından biri olarak ölüyor.
Buraya kadar okuduklarınız gözünüzün önüne bir profil getirmiştir.
Şimdi daha ileri gidelim ve Kılıçdaroğlu’nun açılım listesindeki Parvus Efendi, yani Alexandre Israel Helpland hakkında İlk kez bu sütunda okuyacağiniz bilgilere geçelim:
Parvus Efendi aynı zamanda büyük bir Mason üstadıydı. Ama o devirdeki Masonluğu bugünkülerle karıştırmayın. Dönemin Mason localarında gizli ama doğrudan siyaset planlaması yapılıyordu.
Moskova’daki Uranis locasına üyeydi.
Türkiye’de Abdülhamit’in devrilmesinde büyük rol oynayan ve merkezi Rusya’da olan Astrea locasını, Abdülhamit’in burnunun dibinde oluşturmuştu.
Keza, kendi yetiştirmesi Jalobinsky, ilk Siyonist örgüt olan Meskala’yı İstanbul’da kurmuştu.
Tarihte şöyle bir baktığımızda; Osmanlı’yı Filistin’i kaybedeceği bir savaşa girmesi konusunda teşvik eden bu adamın, tesadüf bu ya, o topraklarda yeni bir devlet kurulmasının teorik altyapısına da aynı zamanda katkıda bulunmuş olduğunu görüyoruz.
Türk sosyalistleri ve milliyetçileri ise Parvus Efendi’yi çok sevmişti. Değil mi ki, hem bolşevikti hem de Türk Milliyetçiliği’ne teorik katkılarda bulunuyordu. O vakit Lenin ona kapıları kapatsa da, iyiydi. Parvus Efendi onlara ‘anti-emperyalist’ yüzünü göstermişti sadece.
Peki CHP’nin açılım listesinde hangi niteliğiyle yer alıyor Parvus Efendi?
Bu soruya da, Kılıçdaroğlu cevap versin, zahmet olmazsa.

(Atılgan Bayar, Akşam)

Babıali’nin Hekimoğlusu

“Hekimoğlu İsmail” müstear ismiyle 40′ın üzerinde kitap ve sayısız makaleye imza atan yazar Ömer Okçu, bugünlerde çok hasta. Babıali’nin usta kalemi sevenlerinden dua bekliyor.

Minyeli Abdullah ile Erzincanlı Ömer arasında pek fark yoktur aslında. Ha Mısır’da maznunsun, ha Türkiye’de parya. Dinini, milletini, devletini seven orada da horlanır, burada da.

DUALARINIZI BEKLİYOR

Çengelköy’de ziyaret ettiğimiz Ömer Abinin okuyucularımıza çok selamı var. Yüzünden okunsa da ızdırabını saklıyor. Ne şikayet ne yakınma. Sadece dua bekliyor.

Altmışlı yıllar. Ümraniye henüz avuç içi kadar. Merkez dediğin beş on sokak. Üç beş sokak da Sondurak’ta. Çakmak mahallesi şekillenmemiş daha. Tabiri caizse mezra.
Ana caddeyi saymazsanız yol yok, elektrik yok, su yok.
Ama kasap var, berber var, yazlık sinema var. Bakkallarda çivit, ispirto, üç ortalı harita metod, timsahlı kalem, teneke kutuda bisküvi ve zambo sakız satılıyor. En gözde ürün gaz ve lamba camı. Lüküs hakikaten lüks, benim diyenin eline geçmiyor.
Fırıncı merkeple ekmek dağıtıyor, yumurta saman dolu sepetlerden seçiliyor.
Bahçesinde tulumba olmayanlar galvaniz kovaları yükleniyor, en az kırk kişinin beklediği çeşme başında sıraya giriyor.
Otobüs parmak hesabı, kaçıran taaa Kısıklı’ya yürüyor. Mesafe mesele değil de Namazgâh civarı çok sapa, çoban köpekleri üstünüze üstünüze geliyor.
Arazinin ortasına bir ilkmektep yapmışlar, çamur taa belinize çıkıyor. Okula girmeden evvel çizmelerini yıkamayan azar işitiyor.

VATİZDİZ? İTİ ZEBUK!

Orta ve lise bildiğiniz baraka, dikine kesilmiş konserve kutusu diyeyim de anlaşıla. Oluklu saçtan yapılan derslikler yazın yanıyor, kışın donuyor. Düşen perçinlerin deliklerinden içerisi görünüyor.
İngilizce muallimi yok, vekil öğretmenler “Vatsyorneym? Mayneymiz”in ötesinde bir şey öğretemiyor. Gatenby tarafından hazırlanan 949 baskılı kitaplarda Mr ve Mrs Brown adlı bir karı koca ile George, Jack, Mary ve Rose adlı dört veled var ama bunlar ne yer, ne içer, ne konuşurlar? Muammayı çözemeyenler Ömer Okçu’nun kapısını çalıyor.
Ömer Abi çiçeği burnunda bir astsubay. Defalarca Amerika’ya gitmiş gelmiş, gavurun lisanını sular seller gibi konuşuyor.
Talebelerinden biri abim, akşamları defterini koltuğuna sıkıştırıp derse gidiyor. Umumiyetle misafir odasına alıyor, oturacak yer bulursan çök, yer kitap, gök kitap. Ortalık müsveddeden geçilmiyor.

YASSAH HEMŞERİM!

Bir gece yatsı vaktiydi, kapı çalındı baktık Ömer abi. Tedirgindi. Elinde kül renkli bir dosya. “Yüzbaşım rica etsem gözden geçirir misin acaba? Bak kırılacağımı sanma, sizin fikriniz önemli, eksiği gediği neyi varsa?”
Tükenmez kalemle yazılmış yüzlerce kağıt. Okumayı yeni sökmüşüm, başlık gözümden kaçmıyor. “Midyeli Abdullah” diye heceliyorum, gülmekten kırılıyor.
Babam geceleri eline sabit kalemi alıyor, kendince bir şeyler çiziyor, oklar, notlar. Yatarken kağıtları dürüp paketliyor, camdan fıydırılacak hale getiriyor.
Söylemiyorlar ama biliyoruz. O günlerde subay, astsubay evleri basılıyor, ola ki dini bir yayın, bir Osmanlıca kitap yakalattın, çıra gibi yandın.
Hele İslam harfleri cızzz. Buldular mı başına en püsküllüsünden dert aldın. Velev ki bu Cumhuriyeti ve İstiklal harbini öven bir kitap dahi olsa.
Babam bir zamanlar sahaflardan hayli taş baskı ve yazma toplamış. N’olur n’olmaz diye bir ahbabına yollamış. Adamcağız da ürkmüş, gömmüş, kitaplar kitaplıktan çıkmış. O güzelim cildlere, ince tezhiplere nasıl yanmazsın, sayfalar erimiş erimiş akmış.

HEKİM OĞLUNUN OĞLU

Meğer Ömer abi de bazı kitapları poşetleyip kuyuya sarkıtıyor, çalışmalarını döşeme tahtasının altında, sifon haznesinde saklıyormuş. Halbuki genç bir askerin şiir roman yazması kadar tabii ne var? Masum, mâkul, temiz, gayretler bunlar.
Sanırım bu kadar peşrev yeter, artık hikayesine girsek iyi olacak.

Efendim Ömer Okçu 1932 yılında Erzincan’da doğuyor. Hekimoğlu mahlası boş değil, dedesi İsmail yörede tanınan bir hekim, Ermeniler tarafından şehit ediliyor.
Babası Fahri Bey Kâzım Karabekir Paşa’nın emrinde dört yıl askerlik yapıyor. Savaş bitiyor, elde avuçta bir şey yok. Garibim madalyasını satıp kerpiç bir ev alıyor.
O yıllarda devletlüler halka yol, okul, hastane getiremiyor ama baskı kurmasını pek biliyorlar. Misal, Kur’an-ı kerim yasak. Bir kaç gözü kara ihtiyar, tehlikeyi göze alıyor, çocuk okutuyor. Ömer Abi de saklana saklana bir kadının evine gidiyor, jandarma korkusundan ödleri kopuyor.
Derken Erzincan zelzelesi. Henüz 7-8 yaşlarında. Gecenin bir vakti sarsıntıya uyanıyor, bir bakıyor duvar kaydı gitti, çil çil yıldızlar görünüyor. Onu toz toprak içinden çekip alıyorlar, dışarısı ayaz, üstünde sadece fanilası pijaması var. O hengamede kız kardeşi vefat ediyor, ağabeyi sır oluyor bir daha haber alınamıyor.
Ortalık harabe, yokluk kıtlık bel büküyor. Sonraki yıllar zor geçiyor, garibim büyük hedeflerini ertelemek zorunda kalıyor. Bir an önce eline ekmek alabilmek için Astsubay Okuluna yazılıyor.

KAMETLEMESİNİ BİLSE

Okulu bitirip kıtaya çıkıyor. Neşeli, yakışıklı bir genç. O günlerin en gözde kulüplerinden Davutpaşa’da forma giyiyor. Çalımbaz, süratli, bilekleri kıvrak. Hasımlarını bir o yana, bir bu yana yatırıyor.
Etrafında bomboş insanlar, alkol, fuhuş, kumar. Sıkılıyor, daralıyor.
Yıl 1950. Bir ikindi Süleymaniye Camii’ne giriyor. Cemaat iki kişi. Biri o, diğeri imam. Hoca efendi “haydi kametle” diyor. İyi de kamet nasıl getiriliyor?
İşte o açlık ile okumaya başlıyor, “Serdengeçti” derken “Büyük Doğu” ile tanışıyor.
İlk yazılarını Babaeski’de tek odalı bir evde yazıyor, büyük bir cesaretle Necip Fazıl’a yolluyor.
Ya duyarlarsa?
Duyarlarsa duysunlar! O zemheri gecesi enkaz altından don gömlek çıktı ya, artık tehlikelere aldırmıyor. Rızka Allah (Celle Celalüh) kefil, kullara takılmıyor.
Yıl 1958. Bir kurs sonrası ABD’den dönüyor. Atlas Okyanusu üzerinde tayyarenin dört motorundan üçü susuyor, hızla irtifa kaybediyorlar. Öyle ki dalgaların köpükleri görünüyor. Uçuş ekibi son bilgileri veriyor. “Köpek balıklarından korunmak için şu kimyasalı sürün, havadan görünmek için şu boyayı dökün”.
Millet panik içinde Ömer Abinin rahatlığı kan donduruyor. “Sevinin” diyor, “Sevinin büyük bir mezarımız olacak. Çok büyük. Okyanus kadar!”

BİZİM ÖMER’İN ROMANI

İlerleyen yıllarda gözlerini ağrıtasıya okuyor, parmaklarını acıtasıya yazıyor.

Derken Minyeli Abdullah, Sabah gazetesinde tefrika ediliyor. Üstleri birşeylerin farkındalar ama mahlas kullanıldığı için ispat edemiyorlar.
O günden sonra yıldırma seansları başlıyor. Alıyorlar bir odaya, saatlerce oturtuyor, oturtuyor, salıyorlar. Adı “sakıncalı personel” ya, vebalı muammelesi görüyor. Ömer Abi açıkça teklif ediyor: “Hoşlanmıyorsanız tayin edin.”
- Olmaz!
- Atın öyleyse.
- O hiç olmaz!
Nasıl atsınlar? Onsuz işler sarpa sarıyor. Derken gece yarısı baskınları, evinde şok aramalar. Sarma tenceresi bile didikleniyor. Yok, yok, yok.
Ta ki bir arkadaşı sağda solda “Bizim Ömer’in Romanı” diye boşboğazlık edinceye kadar. Mahkeme, mahkeme, mahkeme. Düşünebiliyor musunuz askeri savcı 7 yıl hapsini istiyor. Ömer Abi, Sermin Teyzeye “Beni tevkif ettiler mi üç gün bekle” diyor, “baktın gelmedim, kolundaki bilezikleri sat, doğru babana! Dönersem ne âlâ, dönmezsem El Fatiha.”

ZENGİN OL, FAKİR YAŞA

Emekliye ayrılınca Yeni Asya gazetesinin başına geçiyor. Titiz, tertipli, geldiği saat belli, gittiği saat belli. Herkesten fazla çalışıyor ama kuruş almıyor. Yetmez gibi Anadolu’nun dört bir yanında konferanslar veriyor. Yol masrafıymış, konaklama ücretiymiş hepsi cepten gidiyor.
Ömer Abi mütedeyyin insanların da ticaret yapmalarını çok istiyor. Çünkü hizmet parayla dönüyor. Birçok şirket kuruyor, sermaye sahipleri ile iş bilenleri buluşturuyor. Maksat “Bakın biz yaptık, oldu” demek.
Oluyor da.
Şüphesiz para kazanıyor ama dervişçe yaşıyor. Kırçıllı bir paltosu, damalı bir kaşkolu vardı. Bunlar yıllarca üstünde kaldı.
Kitaplar, kitabevleri, yayın şirketleri, imza günleri.
Malum cenah, yıldırmaya çalışıyor, nitekim bir yazısına kulp takıp içeri alıyorlar. Umurunda sanki, Şile Cezaevine gülerek giriyor, gülerek çıkıyor.

Nazara mı geliyor bilmiyoruz, bir sabah namazı (3 Şubat 2002) Eyyûb Camiinde gözü kararıyor. Apar topar kaldırıyorlar, yorgun beden bitap, beyni kanıyor. Doktorlar “gidici” diyorlar ama dualar kabul oluyor, Allahü teâlâ onu sevdiklerine bağışlıyor.
Şuuru yerine gelse de bazı şeyler bulanık kalıyor. Ama gayreti eskisi gibi. O yaştan sonra tekrar Kur’an-ı kerim öğreniyor. “Tohum gibiyim” diyor, yeşermeye çabalıyor.
Ömer Abi bu günlerde de hasta. Ağrıları var, yürüyemiyor. “Derdimi Seviyorum” diye cild cild kitaplar yazan birinin halinden şikayetçi olmayacağı vakıa. Sadece dua bekliyor.

NAZLI HİLAL AŞKINA

Em. Füze. Alb. M. Necati Özfatura anlatıyor:

Ömer Okçu ile hem Kılıçlı’da hem de Alemdağ Füze Üssünde çalıştık. Çok iyi bir ekiptik, üç NATO teftişi geçirdik, üçünü de birinci bitirdik. Amerika’da atışlara katıldık, yine lideriz. Hem de açık ara farkla. Kafaya koymuşuz, nazlı hilal mutlaka zirvede olacak! İngilizi, Fransızı, İtalyanı. Düşünün NATO içinde kaç ülke var?
Alemdağ tepe, rüzgâr ilik donduruyor. Mustafa 40 derece ateşle jeneratör başında. “Astsubayım seni revire göndereyim!”
- Yok komutanım siz bu köhne jeneratörü çalıştıramazsınız sonra, teklerse sistemdeki değerler uçar. İşinize bakın, acı patlıcanı kırağı çalmaz.
Diğerleri de öyle sabahlara kadar vida sıkarlar, birini atlasalar gitti puanlar. Hem inançlılar, hem donanımlılar. Yunus, Durmuş, Ünal. Hepsi ayrı pırlanta.
Zekiler, uyanıklar. Ben de teşvik ettim, çoğu yüksek tahsil yaptılar.
Zamanla et tırnak gibi olduk, birine diken batsa hepimizin canı yanar. Üs komutanı soruyor “Ya bu Necati’yi niye seviyorsunuz bu kadar?”
Rahmetli Bahaeddin atlıyor: “Bilemem ama git şu Hercules’i (dev bir füze) sırtla dese, düşünmeden girerim altına.”

KAHVENİN HATIRI

Amerika’da atıştayız, El Paso’da. Ömer’le Juarez’e geçeceğiz, Meksika’ya. Hudut belli belirsiz, sadece küçük bir dere var arada. Tramvaya bindin tamam.
Aşırı alkol alan ve vukuatları ile tanınan bir arkadaş ansızın dikildi karşımıza. Yüzünden düşen bin parça. “Juarez’in bataklık olduğunu bilmiyor musunuz? Ne işiniz var orada?”
- Kahve alacaktık ama.
- Alın benim kahvelerim sizin olsun. N’olur gitmeyin oraya!
Adımız dindara çıkmış ya alaya alınacağımızdan korkuyor. Kalıba değil, kalbe bakacaksın. Bu ne temizlik ya. Donduk kaldık, gel de ağlama.
Hava Kuvvetlerinde gelenektir, yıl sonu toplantıları yapılır. Tenkidler dinlenir, teklifler toplanır.
Bir keresinde Ömer kalktı: “Efendim üssümüze bir cami yaptırsak.”
- İyi de paramız yok, askerimiz az..
- Ben ne bir torba çimento istiyorum, ne de bir er. Karışmayın yeter.
Yapar mı yapar. Ah izin çıksa.

KESİŞEN YOLLAR

Ömer önceleri Ömerli’de otururdu. Köy mesirelik, yazları çağırır, pek de güzel ağırlar. Ne hikmetse yollarımız sık kesişti ondan sonra. Yıllarca komşuluk yaptık, hanımlar da iyi anlaştılar. Tekaüd olunca ikimiz de Babıali’ye koştuk, düşünebiliyor musun iş yerlerimiz yine aynı aralıkta (Çatalçeşme Sokak).
Çok defa Üsküdar’dan vapura birlikte bineriz, birlikte vururuz Cağaloğlu yokuşuna.
Onun en sevdiğim yanı bilmediğine “bilmiyorum” diyebilmesidir, muhatabını arar, çekinmeden sorar. Bir gün geldi, baktım elinde kağıt, belli ki soruları var. Ömer bu, kimbilir ne ince mevzular. Ani bir kararla “gel” dedim, birlikte Askeri liseden hocamız Emekli Albay Hüseyin Hilmi Işık Bey’in kapısını çaldık. Nasıl âlim, nasıl halim bir insan. Söz sözü açtı. Ümraniye’nin kelime manasından girdiler, Asr-ı saadet yıllarına açıldılar. Sahabe-i kiram efendilerimizi öyle bir anlattılar ki. Anlatamam. Odada Münevver Medine rüzgarları dolanıyor sanki, hurmalıklar hışırdıyor kulaklarımızda.
Ayrıldık. Ömer çok hislenmiş, sesi titriyor ayan beyan. “İyi de abicim biz buraya niye geldik? Hani sorular?”
- Ben istediğimi aldım Necati abi. Öyle ip uçları verdiler ki, düğümler çözülüverdi. Şimdi ufkum daha berrak!

SATIRLAR ARASINDA

TGRT FM Genel Müdürü Em. Füze Alb. İlhan Apak anlatıyor:

Alemdağ’da bir sene kadar birlikte çalıştık. Bir gün geldi “Komutanım matematik çalıştırır mısınız bana?”
“Kabul” dedim, “Sen de İngilizce öğreteceksin ama!”
Dostluğumuz ilerledi, baktım çok okuyor. Kitap olmayan bir evde büyümüş, büyük bir açlığı var. Felsefe, psikoloji, iktisat teorileri, mimari, Rus klasikleri, hukuk, tarih, coğrafya. Sağdan da okuyor, soldan da. Ne bulursa.
Sabahlara kadar satırlar arasında geziniyor. Masanın bir ayağını kesmiş, uyursa sendeliyor, kendine geliyor.
Kese kağıtlarını bile didikliyor, takvim yapraklarını, sararmış gazete kupürlerini saklıyor. Kırılmayacağını bildiğim için “selüloz tüccarı” diye takılıyorum ona.
Ben de okumayı severim ama daldan dala konmam. Vaktimi seçme eserlere ayırır, tekrar tekrar okurum icabında.
Nöbet geceleri uzundur, konu konuyu açar. Bazen yeri gelir, üç beş kelime ile katılırım mevzuya. Yüzüme hayretle bakar “Valla siz haklısınız komutanım” der, “bin kitap da devrilse bu incelik yakalanamaz!”

(www.saatlimaarif.com, Eylül 2009)

Nevzat Tandoğan Neden İntihar Etti?

Tek parti döneminin sembol isimlerinden biri olan Anakara valisi ve belediye başkanı Nevzat Tandoğan makam odasında tabancasını kafasına dayayarak 9 Temmuz 1946’da intihar eder.

Atatürk ve Nevzat Tandoğan (Şapkalı)

Bu intihar olayının arkasındaki düğüm henüz çözülemedi. 31 Mart isyanının bastırılması, Dersim isyanı gibi olaylarda aktif rol alan zamanın genelkurmay başkanı Kazım Orbay bu intihar olayı ile bağlantılı olarak görevden alınarak Askeri Şura üyeliğine tayin edildi.

Kazım Orbay

Nevzat Tandoğan’ı intihara sürükleyen olay, büyükelçilerin doktoru olarak bilinen Dr. Neşet Naci Arzan’ın muayenehanesinde tabanca ile vurularak öldürülmesi ile başladı.

Cinayetin faili olarak Reşit Mercan adında bir kişi yakalanır. Fakat mahkemede Reşit Mercan çelişkili ifadeler vermeye başlayınca savcılık cinayetin adi bir suç olmadığı görüşüne vararak yeniden başlatır. Tahkikat sonucunda katile silahı sağlayan kişinin Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay olduğu anlaşılır.

Nevzat Tandoğan katil zanlısı ile görüşmüş

Mehmet Sait Esen adlı dönemin ünlü bir gazetecisi cinayetin 100 bin Lira para karşılığında Haşmet Orbay tarafından azmettirildiğini, arabuluculuğu da Nevzat Tandoğan’ın sağladığını iddia eder. Katil zanlısı Reşit Mercan teslim olmadan önce valilik binasında görüşmüş, bu görüşmeden sonra teslim olmuştur. Bu görüşme hakkında ne katil zanlısı ne de Nevzat Tandoğan görüşmenin yapıldığını söylemelerine rağmen ne konuştukları konusunda susmuşlardır.

Reşit Mercan, mahkeme devam ederken ifadelerini değiştirir, suçsuz olduğunu para karşılığında suçu üstlendiğini, asıl katilin Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay olduğunu iddia eder.

Mahkeme Reşit’i adam öldürmekten suçlu bularak 20 yıl ağırlaştırılmış hapis cezası verir. Haşmet Orbay’da katile silah sağladığı gerekçesi ile 1 yıl hüküm giyer.

Dava, kendi içerisinde tezatlar olduğu gerekçesi ile Yargıtay tarafından bozulur ve tekrar görüşülmesi için Bolu Ağır Ceza Mahkemesine gönderilir.

Sanık Reşit Mercan, kendi lehine tanıklık yapması için Vali Nevzat Tandoğan’ı şahit olarak gösterir.

Nevzat Tandoğan sade bir vatandaş gibi mahkemeye çağrılmasından rahatsızdır. Mahkeme’de sanıkla görüştüğünü söylese de ona herhangi bir teklifte bulunmadığını söyler. Hâkimin ne konuştuklarını sorması üzerine herhangi bir cevap vermez.

Gerçek suçlunun Haşmet Orbay olduğu mahkeme tarafından anlaşılır ve 18 yıl hapis cezasına çarptırılır.

İntihar etmeden bir gün önce Adalet Bakanı Ali Rıza Türel’e “Bana mahkeme suçlu gibi davranıyor. Ben Ankara valisiyim bu durumlara düşecek adam değilim“ der ve ertesi gün beylik tabancası ile intihar eder.

Nevzat Tandoğan mahkemeye çağrılmasını bir onur meselesi mi olarak gördü yoksa Reşit Mercan’ın ifadelerinde söylediği gibi arabuluculuk mu yaptı bilinmez, dava bir daha açılmamak üzere kapatılır.

Nevzat Tandoğan kimdir?

Nevzat Tandoğan, Tek parti döneminin sembol isimlerinden birisidir. Atatürk döneminden başlayarak intihar edene kadar Ankara valiliği yapmış olan Tandoğan “Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz” sözlerinin sahibidir. Despotluğu hukuk tanımazlığı ile meşhur olup valiliğinin yanı sıra 18 yıl Ankara belediye başkanlığı da yapmıştır.

Said Nursi’yi makamına getirterek zorla şapka giydirmeye çalışmış, kendi döneminde köylülerin Ankara’ya girmesini yasaklamıştır.

Sarıklı Said Nursi

Osman Yüksel Serdengeçti’nin kendisi hakkında konuştuğunu işitince tutuklanmasını istemiş, makamına getirildiğinde Serdengeçti’ye “Ulan Öküz Anadolulu! Milliyetçilik, komünizm size ne, Sizin göreviniz mahsul yetiştirmek ve oğullarınızı askere göndermektir. Sizden beklediğimiz sadece bunlardır!” demiştir.

Osman Yüksel Serdengeçti (ortada)

(Dünya Bülteni, Şubat 2010)

İntihar Eden Yazarlar ve Son Notları

Hakikat kapısını aralamış bir çok düşünür, yazar, şair; çıkmazlarda yol bulamaz hale gelince hayatını kendi arzusuyla noktalamak çözümüne köle olmuşlardır. Kafalarında dönüp duran, birbirine çarpıp hasarlara sebep olan düşünceler, sonsuz bir hakikatle tamir olunmayınca; sonlulardan bunalan insan son çareyi intiharda bulur. (Goethe)

Heinrich Von Kleist: Bir sonbaharda Wannsee nehri kıyısında tabanca ile önce sevgilisini ardından kendini öldürdü. İntihar mektubunda şunları söyledi. ‘Yeryüzünde artık öğrenip edineceğim hiçbir şey kalmadığı için ölüyorum. Elveda! ‘

Ernest Hemingway: Hayatının sonlarına doğru herşeyin boş olduğuna dair fikirleri oluştu. 62 yaşında babası ve annesi gibi av tüfeği ile kendini vurarak yaşamına son verdi. Nobel ve Pulitzer Ödülü sahibiydi.

Romain Gary: Dünya çapında tanınan bir yazardı. Eski jean seberg’de tutkuyla bağlıydı.Eşinin ölümden bir yıl sonra 65 yaşında Paris’te yaşamına son verdi. Ardından bıraktığı notta ‘çok eğlendim. hoşçakalın ve teşekkürler’ yazıyordu.

Sadık Hidayet: İran edebiyatının önde gelen kaleminden biriydi. Daha önce bir kez intihara teşebbüs eden Hidayet’in ölümünü arkadaşı şöyle anlatır;’Paris`te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, ve buldu. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu.’

Yukio Mişima: Japon edebiyatının önemli kalemlerinden. Eşcinseldi. Aykırı yaşamı tepkilere neden oluyordu. 44 yaşında Hara – Kiri yaparak intihar etti.

Stefan Zweig: Avusturyalı yazar. Yahudi asıllı yazar, Hitler’in dünya düzeninin kalıcı olmasından duyduğu korku ve karamsarlık sonucu girdiği bunalımdan kurtulamayaıp 61 yaşında karısıyla beraber intihar etti.

John Kennedy Toole: ABD’li yazar.Kitabının yayıncılar tarafından basılmaması sonucunda depresyone girdi ve 39 yaşında intihar etti.Ölümünden sonra kitabı basıldı Pulitzer Ödülü’nü kazandı

Kurt Tucholsky: Alman gazeteci ve yazar. Özel yaşamında geçirdiği çalkantılı dönemler, faşist Almanya’nın gidişatından duyduğu üzüntüler sonucunda bunalıma girdi ve 35 yaşında hayatına son verdi.

Robert E. Howard: Amerikalı yazar ‘Conan’ başta olmak üzere pek çok çizgi kahramanın yaratıcısıydı. Annesinin ağır hasta olduğunu öğrenince bunalıma girdi. Ona olan düşkünlüğü ondan sonra bir hayat yaşamasına izin vermeyecek kadar büyüktü. Annesinin ölümünü görmemek için 30 yaşında intihar etti. [color="red"]Son sözleri şunlar oldu: ‘ her şey olup bitti, ölüleri yakacak odunların üstüne yatırın beni, ziyafet sona erdi, söndürün kandilleri…’ ^

Virginia Woolf: İngiliz edebiyatının en önemli kadın yazarıydı.Feminist çıkışları ile dikkat çekti Bir görüşe göre üvey babasının oğlunun tacizlerine dayanamayıp intihar etti. Buhranını şu sözlerle anlatır: ‘Yaşamak neden böyle içler acısı, neden bir uçurumun yanıbaşından geçen daracık bir yol gibi”

Beşir Fuad: Ataistti. Kaderin insanın elinde olduğunu kendisine kanıtlamak için bileklerini keserek intihar etti. Öldüğünde 45 yaşındaydı.

Osamu Dazai: Japonların önde gelen edebiyatçılarındı.Hayatını esrarkeş, veremli ve alkolik biri olarak geçirdi. Birkaç kez intihar etmeye kalkıştı. Dazai, 1948’de metresiyle birlikte suya atlayarak intihar etti.

Jack London: Tüm zamanların en çok okunan romancısı olarak kabul edilir.’Dişisine kötü davranan tek hayvan insandır’ sözünün sahidir.Yazdığı kitaplardan çok para kazanmasına rağmen 40 yaşında ilaç içerek yaşamına son verdi.

İlhami Çiçek: ‘Yalnız Hüznü vardır, Kalbi olanın’ dizeleri ile buhranını anlattı. 29 yaşında balkondan atlayarak intihar etti.

Zafer Ekin Karabay : Akademisyendi. Üniversitedeki odasında kendisi asarak intihar etti. Tek kitabı ölümünün ardından yayınlandı. ‘ Hayatın neresinden dönülse kardır’ dizeleriyle bir veda mektubu bıraktı.

Arthur Koestler: Kanser olduğunu öğrendikten sonra hastalığın kendisini yavaş yavaş öldürmesine tahammül edemedi ve yaşamına son vermeye karar verdi.Bu kararında eşi kendisi yalnız bırakmadı ve 82 yaşında eşiyle beraber hayatına son verdi.

Sadullah Paşa: Babı-ali’nin sıkı kalemlerindedi. Viyana sefiri iken, ecnebi bir kadınla yaşadığı yasak aşkın duyulması sonucu bunalıma girip intihar etti. Tarihi Sadullah Paşa yalısının sahibiydi.

Ziya Gökapl: 27 yaşında tabanca ile intihara teşebbüs etti. Ölene kadar kafasındaki kurşunla yaşadı.

Cesare Pavese: İtalya’nın önemli edebiyat ödüllerinden Strega Ödülü’nü aldığı yıl bir otel odasında bir kutu uyku hapı alarak intihar etti.Öldüğünde 45 yaşındaydı.

Eleanor Marx: Marksizimin babası Karl Marx`ın en küçük kızıydı.Nikahsız yaşadığı adamın gizlice bir oyuncu ile evlendiğini öğrenince bunalıma girdi.Sevgilisinin temin ettiği hidrojen siyanürü içerek intihar etti. Elenor öldüğünde 45 yaşındaydı

Tadeusz Borowski: Rus yazar 1950 yılında Ulusal Edebiyat Ödülü’nü aldı. 1951 yılında gaz sobasından, gaz solumak suretiyle, 28 yaşında intihar ederek yaşamına son verdi.

(Fethi Üncal, Ocak 2010)