Muzik calici calismiyor


TÜRK SİYASETİ

Çarşaf Açılımının Gerçek Yüzü

28 Mart yerel seçimleri öncesinde “Çarşaf” açılımı adı altında bazı partili kadınlara rozet takarak şow yapan CHP, gerçek yüzünü seçim sonrası icraatlarında gösteriyor. CHP’li kadınların dün gerçekleştirdikleri çarşaf yırtma eylemi ise, seçim öncesinde rozet takılan çarşaflı kadınları bir kez daha gündeme getirdi. Şimdi kamuoyu “o kadınlar ne düşünüyor?” sorusunun cevabını merak ediyor.

Deniz Baykal’ın 22 Temmuz seçimleri öncesinde çarşaflı ve başörütülü bayanlara rozet takarak şov yapması hafızalardaki yerini korurken, dün yaşanan ŞOK bir eylem hafızalardan uzun süre silinmeyecek bir şekilde kazındı.

Kamusal alanda başörtüsüne tahammül edemeyen ve çoğu üyesinin başörtüsü düşmanlığı açıkça bilinen CHP’nin “Çarşaf açılımı” adı altında sırf oy toplamak için yaptığı şovlar bir türlü inandırıcı gelmedi.

ÇARŞAF AÇILIMI BURAYA KADARMIŞ

28 Mart seçimlerinin hemen öncesinde CHP seçim otobüsüne binen çarşaflı bir kadının görevlilerce araçtan indirildi, bu sırada bazı partililerce tartaklanması, “çarşaf” açılımını baltalayan en önemli olay oldu.

CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu’nun Bağcılar gezisi sırasında CHP otobüsüne binen çarşaflı bir kadın, partililer tarafından zorla aşağı indirilmiş, CHP’liler “Provokasyon” iddiasında bulunmuştu.

SON SKANDAL MERSİN’DE YAŞANDI!

Partinin Mersin teşkilatı dün çok tartışılacak bir skandala imza attı. CHP’li kadınlar Hilafet’in kaldırılışının 86. yıl dönümünü kutlama bahanesiyle yanlarında getirdikleri çarşafları yırtıp ayakları altında çiğnediler. Skandal görüntüler ŞOK etkisine neden olurken, akıllara seçim öncesi CHP ve rozet takılan çarşaflı, böşörtülü kadınlar geldi.

Şimdi herkes bu soruyu merak ediyor: O kadınlar ne düşünüyor?

(Engin Kaşdaş, www.habervaktim.com, Mart 2010)

Buyurun Faşizm Görün

Sayın Baykal’ın bu çığlığını duyan da, gerçekten faşizme karşı olduğunu zanneder.
Kim kuruyormuş sivil faşizmi?
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan!
Nasıl kuruyormuş?
Üst üste tek başına iktidar olarak.
Nasıl tek başına iktidar olmuş peki?
Seçmen ekseriyetinin oylarını alarak.
Yani bu hesapça, millet de faşist!
Buna dense dense, “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” denir.
Aklı başında yandaşları dâhil, hiç kimse de bunu ciddiye almaz.

Açık ki, Sayın Baykal’ın iktidar hırsı kafasını fena halde karıştırmış bulunuyor.
Aksi taktirde, partisinin mazisinde faşizmin dik âlâsı varken, bu zeminde rakibiyle hesaplaşma hevesine kapılmazdı.
Önce açar partisinin tarihine bakardı.
Bir tarafta açlık, kıtlık, yokluk, yoksulluk.
Karne ile ekmek, torpille kuru fasulye.
Yolsuz, okulsuz, susuz köyler, elektriksiz şehirler, sahipsiz, eğitimsiz nesiller.
Öte yandan devlet terörü, zulüm, baskı, şiddet.
1946 seçimlerinde Demokrat Parti’ye oy attıkları için, sırtlarına eğer vurulup binilen gariban seçmenler.
Vergi borcunu ödeyemeyen fukara vatandaşın ahırından danasını çıkaran, çatısından kiremitini alan ceberrut tahsildarlar.
Kıyıdan balık tutmayı bile yasaklayan yöneticiler.
Öte tarafta başta ders kitapları olmak üzere her alanda estirilen inkâr fırtınaları.
Ezana hasret bırakılan öksüz minareler.
Satılan, kiralanan, yıkıma terk edilen camiler.
“Dini yayın yapmamaları” konusunda uyarılan gazeteler.  1942 ve 45 tarihli Matbuat Umum Müdürlüğü kaynaklı genelgeler.
Ders kitaplarında (1942 baskılı “Lise II” isimli MEB yayını) Kâbe’yi “tavla zarı”na benzetmeler, “âdi taştan” yapıldığını söylemek suretiyle aşağılamalar.
“Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanlarını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri, Ümmet kelimesi ile ifade olundu” şeklinde hezeyanlar.
“Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir” şeklinde bir yaklaşımla, Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğunu inkâr etmeler.
Allah’ın emriyle gerçekleştiğine her “Müslüman”ın inandığı meşhur “Hicret” olayını “Medine’ye kaçış” olarak küçümsemeler.
Efendimiz’in en yakın sahabelerini “Muhammed’in ölümünden sonra mirasını paylaşmak için bir birlerine düşen arkadaşları!” gibi göstermeler.
Aynı dönemde, “Ne örümcek ne yosun/ Ne mucize, ne füsun/ Kabe Arab’ın olsun/ Bize Çankaya yeter!” (Kemalettin Kamu) türünden sözde şiirler yazdırmalar.

Kemalettin Kamu

“İnönü’dür yurdun temel taşı/ O ulusumun başı/ O bize can yoldaşı/ Şanlı İsmet İnönü” benzeri şiirleri “Atatürk şiirleri” yerine koymalar.
Atatürk ölür ölmez paradan-puldan ve devlet dairelerinden fotoğraflarını kaldırmalar.
“Motorların şarkısı olsun yeni bestemiz/ Yeni din ezanları, minareler yerine/ Bulutlara püsküren bacalarda okunsun!” (Yaşar Nabi).

Yaşar Nabi Nayır

Bir kısım “yandaş” İlâhiyat Fakültesi hocasına hazırlatılan “Islâhat lâyihası”nda, camilere sıra ve musiki âleti konmasını, içeriye ayakkabı ile girilmesini, “sıralara oturularak tapınılması”nı, ayrıca Cuma hutbesinin “fraklı” filozoflar tarafından okunmasını teklif etmeler (O. Nuri Ergin’in “Türkiye Maarif Tarihi” isimli eserinin beşinci cildinin 1639-40-41. sayfalarında ayrıntı var).
Şapka giymeyen kanaat önderlerini asmalar.
Düzmece olayları bahane ederek kurdukları özel mahkemelerde hukukçu bile olmayan insanlara yargılattıkları mazlumları temyizi mümkün olmayan şekilde idama mahküm edip ipe çekmeler.
Haccı, Selçuklu-Osmanlı tarihini ve Türk sanat musikisini yasaklamalar.
27 Mayıs darbesine karşı olduğunu bile söyleyemeyerek “Ne içinde ne dışında” olduğunu (ne demekse) beyan ile kaçamak yapan eski önderlerini “Demokrasi kahramanı” ilan etmeler.
12 Mart 1971 müdahalesi sonrasında generallerin zorladığı hükümete partilerinin önderlerinden birini (Nihat Erim) Başbakan vermeler.
Ve daha neler, neler, neler.
Şimdi bunlar Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı “sivil faşizm” getirmekle suçlayacaklar da ben “eyvallah” edeceğim, öyle mi?
Kelam sussa kalem susmaz, kalem de sussa tarih konuşur.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2010-01-18)

Cumhuriyetin İlk Siyasi Partileri ve Parti Kapatmalar

DTP’nin kapatılması, cumhuriyet tarihinin ilk iki siyasi partisinin kurulma ve kapatılma serüvenlerini hatırlattı.
Parti kapatmak suretiyle sorun çözme alışkanlığından kurtulamamış olduğumuzu görmekle dehşete düştüm.
Çok partili demokratik sisteme geçişin ilk denemesi 17 Kasım 1924 tarihinde olmuş, bu tarihte “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” adıyla cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet partisi kurulmuştu.
İstiklâl Savaşı’mızın önder kahramanlarından Kâzım Karabekir Paşa bu partinin Genel Başkanıydı.

Kâzım Karabekir

Hamidiye Kahramanı ve Atatürk’ün başbakanı Hüseyin Rauf Orbay İkinci Başkanlığa, Ali Fuat Cebesoy ise genel sekreterliğe getirilmişti.

Mustafa Kemal ve Rauf Orbay

Ali Fuat Cebesoy

Parti tüzüğünde, yeni partinin başta dini inançlar olmak üzere, kişi hak ve özgürlüklerine taraftar olduğu belirtiliyordu. Bu kimliğiyle de Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan açık bir şekilde ayrılıyordu.
Gerek kurucular kurulundaki isimler (özellikle de Kâzım Karabekir ismi), gerekse başta din ve düşünce özgürlüğü olmak üzere tüm özgürlüklerin genişletileceği yolundaki parti programı, memleket sathında büyük bir heyecan dalgası uyandırmış, Karabekir ve ekibine büyük ümitler bağlanmıştı.
Sıcağı sıcağına Meclis’teki müzakerelere katıldılar. Hükümetten çeşitli sorunlar hakkında bilgi istediler.
Başbakan İnönü böyle şeylere alışık değildi. Sert tepki gösterdi. Tartışmalar özellikle bütçe görüşmeleri sırasında doruğa çıktı.
İnönü, bir yolunu bulup yeni partiyi kapatmaya can atarken, Doğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanı patlak verdi. Bu bahane ile “İstiklal Mahkemeleri” kuruldu. Ardından “Takrir-i Sükun Kanunu” çıkarılarak hükümetin eleştirilmesi yasaklandı. Bu kanun, herkesi bildiğini yutkunmak zorunda bırakıyor, hükümetin aleyhine sayılabilecek hiçbir yoruma izin vermiyordu.

Şeyh Sait

Ne tesadüf! Zaten son derece kısıtlı olan özgürlüklerin tümden yok edilmesi ve muhalif tüm seslerin kesilmesi için aranan bahane, tam da ihtiyaç duyulduğu anda, Şeyh Sait İsyanı’yla hükümetin ayağına gelmişti!
İsyan anında “irtica”ya bağlandı. Ve hemen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensupları hakkında “irticai faaliyet”te bulundukları iddiası ortaya atıldı (yani bu çok eski bir oyundur).
Bunun sonucu olarak da, 03 Haziran 1925 tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı. (Sadece birkaç ay yaşayabilmişti). Suçlamanın özü, daha sonra pek çok partinin kapatılmasında da kullanılacak olan bir ithamdı: “İrticayı tahrik”.
İsmet Paşa rahatlamış, derin bir soluk almıştı. Artık siyaset sahnesinde rakibi yoktu. Dilediği gibi at oynatabilirdi.
Tam bir dikensiz gül bahçesi oluşmuştu. Bu oluşum beş yıl kadar sürdü. Beş yılın sonunda yeni bir parti gündeme geldi. Bu kez Atatürk’ün yaptığı bir emrivaki ile Serbest Cumhuriyet Fırkası adıyla, Cumhuriyet tarihinin ikinci siyasi partisi kuruldu. (12 Ağustos 1930) Başına da Atatürk’ün isteği doğrultusunda yakın arkadaşlarından Londra Büyükelçimiz Fethi Okyar getirildi.

Ataturk, Fethi Okyar ve Okyarın Kızı

Ufukta belediye seçimleri vardı. Serbest Cumhuriyet Fırkası belediye seçimlerine katılarak kendini göstermek, bir anlamda rüştünü ispat etmek istiyordu. Kurucular, seçimi kazanacaklarına inanıyorlardı. Çünkü İstiklal Savaşı biteli sekiz yılı aşmasına rağmen İsmet İnönü iktidarı halkı biraz olsun rahatlatamamış, dertlerine deva olamamıştı. Halkın memnuniyetsizliği sandığa yansıyacak ve belediye seçimleri yeni partinin zaferiyle sonuçlanacaktı.

Atatürk ve İsmet İnönü

Ne var ki, kafasında kuyrukları bir birlerine değmeyen kırk tilki dolaştığı söylenen İsmet Paşa da yaklaşan tehdit ve tehlikenin farkındaydı. Tehlikeyi bertaraf etmek için başarılı olmaya çalışacağına, muhalefetin kitleleri harekete geçirmesiyle oluşacak havayı kullanarak muhalefeti bertaraf etme kararlılığı içinde fırsat bekliyordu. Beklediği fırsat, SCF Genel Başkanı Fethi Bey’in İzmir gezisi ile ortaya çıktı. İnönü’ye bu geziye ilişkin olarak gelen raporlar, İzmir halkının çok büyük bir heyecan ve coşku içinde Fethi Bey’i karşılamaya hazırlandığı biçimindeydi. Hemen tedbir aldı: Fethi Bey konuşturulmayacaktı. Bu talimatı alan yerel yöneticiler, olaylar çıkması ihtimalinden söz ederek Fethi Bey’e mitingden vazgeçmesini tavsiye ettiler. Fethi Bey durumu Atatürk’e iletmek için telgraf çekmek istediyse de telgrafını kabul edecek postahane bulamadı.
Çaresiz kalan Fethi Bey, telgrafını İzmir dışından Atatürk’e ulaştırmayı başardı. Atatürk, birer suretlerini, gereğini yapmaları için Başbakan’a, İçişleri Bakanı’na ve İzmir Valisi’ne gönderdiğini söylediği cevabi telgrafında özetle şöyle diyordu: “Fethi Bey, sen behemahal (mutlaka) nutkunu söyleyeceksin. Ve tesadüf edeceğin herhangi bir engeli bana bildireceksin.”
Nihayet miting izni çıktı. Ama bu kez farklı bir oyun tezgâhlanmış, Fethi Bey’in konuşacağı kürsünün karşısına bir kürsü daha kurulmuş ve sabırsızlanan kalabalığa Fethi Bey’in ikinci kürsüde konuşacağı duyurulmuştu. Fethi Bey’i dinlemek için o yana gidenler bir sürprizle karşılaştılar: Kürsüde Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt vardı ve İsmet Paşa’yı överek Fethi Bey’i yeriyordu.
Bu apaçık bir provokasyondu. Halk kandırıldığını anlayınca çok öfkelendi. Bağırarak durumu protesto etmeye başladı. Bıraksalar bağıra-çağıra birinci kürsünün yanına döneceklerdi, ama bırakmadılar.
Polis gücü harekete geçti. Kalabalığı itip kakmaya ve coplamaya başladı. Tam bu sırada birileri silahını ateşledi. Namludan çıkan mermi, babasıyla mitinge gelen ondört yaşlarında bir erkek çocuğun yüreğine saplandı. (Geçenlerde Diyarbakır’da sırtından vurulan genci hatırlayın). Çocuk anında öldü. Babası çocuğunu kollarının arasına aldığı gibi Fethi Bey’in yanına gitti: “İşte ilk kurban, hepimiz yoluna kurbanız, yeter ki sen bizi kurtar” mealinde sözler sarfetti. Olaylar kontrolden çıktı. Genel Başkan Fethi Bey ile beraberindekiler canlarını zor kurtardılar.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2009-12-23)


Patlak Veren DTP

Patlak Veren DTP

Siyasi Manevra

Siyasi Manevra

DTP Kapatılan 25. Parti Oldu

Anayasa Mahkemesi’nin kurulduğu 1963 yılından bu yana 24 siyasi parti kapatıldı, DTP ile bu sayı 25 oldu. Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşundan önce Millet Partisi ve Demokrat Parti kapatılmıştı.

Kapatılan DTP Partisi

Anayasa Mahkemesi’nin bulunmadığı 1954 yılında Millet Partisi, 1960 ihtilalı sonrasında ise 20 Haziran 1960 tarihinde Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi’nce kapatıldı.

Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan partilerin isimleri şöyle: 1968′de İşçi-Çiftçi Partisi (İÇP), 1971′de Türkiye İleri Ülkü Partisi (TİÜP) ile Türkiye İşçi Partisi (TİP), 1972′de Milli Nizam Partisi (MNP) ve Büyük Anadolu Partisi (BAP), 1980′de Türkiye Emekçi Partisi (TEP), 1983′te Huzur Partisi (HP), 1991′de Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 1992′de Sosyalist Parti (SP), 1993′te Halkın Emek Partisi (HEP), Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) ve Sosyalist Türkiye Partisi (STP), 1994′te Yeşil Partisi (YP), Demokrasi Partisi (DEP) ve Demokrat Parti (DP), 1995′te Sosyalist Birlik Partisi (SBP), 1996′da Demokrasi ve Değişim Partisi (DDP), 1997′de Emek Partisi (EP) ve Diriliş Partisi (DRP), 1998′de Refah Partisi (RP), 1999′da Demokratik Kitle Partisi (DKP), 2001′de Fazilet Partisi (FP), 2003′te Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)”Türkiye’de kapatılan 24 partiden 13′ünün gerekçesi “bölücülük” oldu.

TİP, TEP, TBKP, SP, HEP, ÖZDEP, STP, DEP, SBP, DDP, EP, DKP ve HADEP “bölücülük”, İÇP, TİÜP, BAP, YP ve DP ise ihtara rağmen kongresini yapmamak, hesabını süresinde vermemek, mevzuatını düzeltmemek, aykırılıkları gidermemek gerekçeleriyle kapatıldı.

DRP, 2 seçime katılmadığı gerekçesiyle kapatıldı. MNP laikliğe aykırı eylemler, HP laikliğe aykırı program, ÖZDEP bölücülüğün yanı sıra kısmen laiklik, RP ve FP ise laikliğe aykırı odak olma gerekçesiyle kapatılmasına karar verildi.

TBMM tarafından Avrupa’da ve Türkiye’de parti kapatılması konusunda bir rapor hazırlandı. Rapora göre, Türkiye’de 1961 yılından sonra Anayasa Mahkemesi tarafından 24 parti kapatıldı. Buna karşı 1943 yılından bu yana Almanya’da 3, İspanya’da ise bir partinin faaliyetine son verildi.

Almanya’da Nazi akımının önlenmesi amacıyla 1949 yılında Nazi Partisi’nin faaliyetine son verildi. Almanya’da 1952′de SPR (Sozialistische Reichspartei Deutschlands), 1956 yılında ise KPD (Kommunistische Partei Deutschlands) kapatıldı.

İtalya’da Benito Mussolini tarafından kurulan Partito Nazionale Fascista (PNF) 1943′te Hükümet tarafından siyasi faaliyetten men edildi. İtalya’da faşist partisi kurulması yasaklandı.

Belçika’da ise 2004 yılında Flaman Blok Partisi, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı bağlamında aykırı davrandığı gerekçesiyle 40 bin Euro para cezasına çarptırıldı. Bu karar doğrultusunda parti lideri partiyi feshedip, Vlamms Belang adıyla yeni bir parti kurdu.

İspanya’da faaliyetlerinde ETA terör örgütüyle bağlantısı olduğu ve ETA’nın eylemlerini kınamadığı gerekçesiyle Herri Batasuna Partisi 2003′te kapatıldı.

(CİHAN, 12-2009)

Partiyi Dağa Çıkarmak

Fişeklemek ve Çekilmek

Halkı Fişeklemek ve Süleyman Demirel

Halkın Arasına Sızmak