Muzik calici calismiyor


TÜRK SİYASETİ

Çarşaf Açılımının Gerçek Yüzü

28 Mart yerel seçimleri öncesinde “Çarşaf” açılımı adı altında bazı partili kadınlara rozet takarak şow yapan CHP, gerçek yüzünü seçim sonrası icraatlarında gösteriyor. CHP’li kadınların dün gerçekleştirdikleri çarşaf yırtma eylemi ise, seçim öncesinde rozet takılan çarşaflı kadınları bir kez daha gündeme getirdi. Şimdi kamuoyu “o kadınlar ne düşünüyor?” sorusunun cevabını merak ediyor.

Deniz Baykal’ın 22 Temmuz seçimleri öncesinde çarşaflı ve başörütülü bayanlara rozet takarak şov yapması hafızalardaki yerini korurken, dün yaşanan ŞOK bir eylem hafızalardan uzun süre silinmeyecek bir şekilde kazındı.

Kamusal alanda başörtüsüne tahammül edemeyen ve çoğu üyesinin başörtüsü düşmanlığı açıkça bilinen CHP’nin “Çarşaf açılımı” adı altında sırf oy toplamak için yaptığı şovlar bir türlü inandırıcı gelmedi.

ÇARŞAF AÇILIMI BURAYA KADARMIŞ

28 Mart seçimlerinin hemen öncesinde CHP seçim otobüsüne binen çarşaflı bir kadının görevlilerce araçtan indirildi, bu sırada bazı partililerce tartaklanması, “çarşaf” açılımını baltalayan en önemli olay oldu.

CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu’nun Bağcılar gezisi sırasında CHP otobüsüne binen çarşaflı bir kadın, partililer tarafından zorla aşağı indirilmiş, CHP’liler “Provokasyon” iddiasında bulunmuştu.

SON SKANDAL MERSİN’DE YAŞANDI!

Partinin Mersin teşkilatı dün çok tartışılacak bir skandala imza attı. CHP’li kadınlar Hilafet’in kaldırılışının 86. yıl dönümünü kutlama bahanesiyle yanlarında getirdikleri çarşafları yırtıp ayakları altında çiğnediler. Skandal görüntüler ŞOK etkisine neden olurken, akıllara seçim öncesi CHP ve rozet takılan çarşaflı, böşörtülü kadınlar geldi.

Şimdi herkes bu soruyu merak ediyor: O kadınlar ne düşünüyor?

(Engin Kaşdaş, www.habervaktim.com, Mart 2010)

Buyurun Faşizm Görün

Sayın Baykal’ın bu çığlığını duyan da, gerçekten faşizme karşı olduğunu zanneder.
Kim kuruyormuş sivil faşizmi?
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan!
Nasıl kuruyormuş?
Üst üste tek başına iktidar olarak.
Nasıl tek başına iktidar olmuş peki?
Seçmen ekseriyetinin oylarını alarak.
Yani bu hesapça, millet de faşist!
Buna dense dense, “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” denir.
Aklı başında yandaşları dâhil, hiç kimse de bunu ciddiye almaz.

Açık ki, Sayın Baykal’ın iktidar hırsı kafasını fena halde karıştırmış bulunuyor.
Aksi taktirde, partisinin mazisinde faşizmin dik âlâsı varken, bu zeminde rakibiyle hesaplaşma hevesine kapılmazdı.
Önce açar partisinin tarihine bakardı.
Bir tarafta açlık, kıtlık, yokluk, yoksulluk.
Karne ile ekmek, torpille kuru fasulye.
Yolsuz, okulsuz, susuz köyler, elektriksiz şehirler, sahipsiz, eğitimsiz nesiller.
Öte yandan devlet terörü, zulüm, baskı, şiddet.
1946 seçimlerinde Demokrat Parti’ye oy attıkları için, sırtlarına eğer vurulup binilen gariban seçmenler.
Vergi borcunu ödeyemeyen fukara vatandaşın ahırından danasını çıkaran, çatısından kiremitini alan ceberrut tahsildarlar.
Kıyıdan balık tutmayı bile yasaklayan yöneticiler.
Öte tarafta başta ders kitapları olmak üzere her alanda estirilen inkâr fırtınaları.
Ezana hasret bırakılan öksüz minareler.
Satılan, kiralanan, yıkıma terk edilen camiler.
“Dini yayın yapmamaları” konusunda uyarılan gazeteler.  1942 ve 45 tarihli Matbuat Umum Müdürlüğü kaynaklı genelgeler.
Ders kitaplarında (1942 baskılı “Lise II” isimli MEB yayını) Kâbe’yi “tavla zarı”na benzetmeler, “âdi taştan” yapıldığını söylemek suretiyle aşağılamalar.
“Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanlarını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri, Ümmet kelimesi ile ifade olundu” şeklinde hezeyanlar.
“Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir” şeklinde bir yaklaşımla, Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğunu inkâr etmeler.
Allah’ın emriyle gerçekleştiğine her “Müslüman”ın inandığı meşhur “Hicret” olayını “Medine’ye kaçış” olarak küçümsemeler.
Efendimiz’in en yakın sahabelerini “Muhammed’in ölümünden sonra mirasını paylaşmak için bir birlerine düşen arkadaşları!” gibi göstermeler.
Aynı dönemde, “Ne örümcek ne yosun/ Ne mucize, ne füsun/ Kabe Arab’ın olsun/ Bize Çankaya yeter!” (Kemalettin Kamu) türünden sözde şiirler yazdırmalar.

Kemalettin Kamu

“İnönü’dür yurdun temel taşı/ O ulusumun başı/ O bize can yoldaşı/ Şanlı İsmet İnönü” benzeri şiirleri “Atatürk şiirleri” yerine koymalar.
Atatürk ölür ölmez paradan-puldan ve devlet dairelerinden fotoğraflarını kaldırmalar.
“Motorların şarkısı olsun yeni bestemiz/ Yeni din ezanları, minareler yerine/ Bulutlara püsküren bacalarda okunsun!” (Yaşar Nabi).

Yaşar Nabi Nayır

Bir kısım “yandaş” İlâhiyat Fakültesi hocasına hazırlatılan “Islâhat lâyihası”nda, camilere sıra ve musiki âleti konmasını, içeriye ayakkabı ile girilmesini, “sıralara oturularak tapınılması”nı, ayrıca Cuma hutbesinin “fraklı” filozoflar tarafından okunmasını teklif etmeler (O. Nuri Ergin’in “Türkiye Maarif Tarihi” isimli eserinin beşinci cildinin 1639-40-41. sayfalarında ayrıntı var).
Şapka giymeyen kanaat önderlerini asmalar.
Düzmece olayları bahane ederek kurdukları özel mahkemelerde hukukçu bile olmayan insanlara yargılattıkları mazlumları temyizi mümkün olmayan şekilde idama mahküm edip ipe çekmeler.
Haccı, Selçuklu-Osmanlı tarihini ve Türk sanat musikisini yasaklamalar.
27 Mayıs darbesine karşı olduğunu bile söyleyemeyerek “Ne içinde ne dışında” olduğunu (ne demekse) beyan ile kaçamak yapan eski önderlerini “Demokrasi kahramanı” ilan etmeler.
12 Mart 1971 müdahalesi sonrasında generallerin zorladığı hükümete partilerinin önderlerinden birini (Nihat Erim) Başbakan vermeler.
Ve daha neler, neler, neler.
Şimdi bunlar Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı “sivil faşizm” getirmekle suçlayacaklar da ben “eyvallah” edeceğim, öyle mi?
Kelam sussa kalem susmaz, kalem de sussa tarih konuşur.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2010-01-18)

Cumhuriyetin İlk Siyasi Partileri ve Parti Kapatmalar

DTP’nin kapatılması, cumhuriyet tarihinin ilk iki siyasi partisinin kurulma ve kapatılma serüvenlerini hatırlattı.
Parti kapatmak suretiyle sorun çözme alışkanlığından kurtulamamış olduğumuzu görmekle dehşete düştüm.
Çok partili demokratik sisteme geçişin ilk denemesi 17 Kasım 1924 tarihinde olmuş, bu tarihte “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” adıyla cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet partisi kurulmuştu.
İstiklâl Savaşı’mızın önder kahramanlarından Kâzım Karabekir Paşa bu partinin Genel Başkanıydı.

Kâzım Karabekir

Hamidiye Kahramanı ve Atatürk’ün başbakanı Hüseyin Rauf Orbay İkinci Başkanlığa, Ali Fuat Cebesoy ise genel sekreterliğe getirilmişti.

Mustafa Kemal ve Rauf Orbay

Ali Fuat Cebesoy

Parti tüzüğünde, yeni partinin başta dini inançlar olmak üzere, kişi hak ve özgürlüklerine taraftar olduğu belirtiliyordu. Bu kimliğiyle de Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan açık bir şekilde ayrılıyordu.
Gerek kurucular kurulundaki isimler (özellikle de Kâzım Karabekir ismi), gerekse başta din ve düşünce özgürlüğü olmak üzere tüm özgürlüklerin genişletileceği yolundaki parti programı, memleket sathında büyük bir heyecan dalgası uyandırmış, Karabekir ve ekibine büyük ümitler bağlanmıştı.
Sıcağı sıcağına Meclis’teki müzakerelere katıldılar. Hükümetten çeşitli sorunlar hakkında bilgi istediler.
Başbakan İnönü böyle şeylere alışık değildi. Sert tepki gösterdi. Tartışmalar özellikle bütçe görüşmeleri sırasında doruğa çıktı.
İnönü, bir yolunu bulup yeni partiyi kapatmaya can atarken, Doğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanı patlak verdi. Bu bahane ile “İstiklal Mahkemeleri” kuruldu. Ardından “Takrir-i Sükun Kanunu” çıkarılarak hükümetin eleştirilmesi yasaklandı. Bu kanun, herkesi bildiğini yutkunmak zorunda bırakıyor, hükümetin aleyhine sayılabilecek hiçbir yoruma izin vermiyordu.

Şeyh Sait

Ne tesadüf! Zaten son derece kısıtlı olan özgürlüklerin tümden yok edilmesi ve muhalif tüm seslerin kesilmesi için aranan bahane, tam da ihtiyaç duyulduğu anda, Şeyh Sait İsyanı’yla hükümetin ayağına gelmişti!
İsyan anında “irtica”ya bağlandı. Ve hemen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensupları hakkında “irticai faaliyet”te bulundukları iddiası ortaya atıldı (yani bu çok eski bir oyundur).
Bunun sonucu olarak da, 03 Haziran 1925 tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı. (Sadece birkaç ay yaşayabilmişti). Suçlamanın özü, daha sonra pek çok partinin kapatılmasında da kullanılacak olan bir ithamdı: “İrticayı tahrik”.
İsmet Paşa rahatlamış, derin bir soluk almıştı. Artık siyaset sahnesinde rakibi yoktu. Dilediği gibi at oynatabilirdi.
Tam bir dikensiz gül bahçesi oluşmuştu. Bu oluşum beş yıl kadar sürdü. Beş yılın sonunda yeni bir parti gündeme geldi. Bu kez Atatürk’ün yaptığı bir emrivaki ile Serbest Cumhuriyet Fırkası adıyla, Cumhuriyet tarihinin ikinci siyasi partisi kuruldu. (12 Ağustos 1930) Başına da Atatürk’ün isteği doğrultusunda yakın arkadaşlarından Londra Büyükelçimiz Fethi Okyar getirildi.

Ataturk, Fethi Okyar ve Okyarın Kızı

Ufukta belediye seçimleri vardı. Serbest Cumhuriyet Fırkası belediye seçimlerine katılarak kendini göstermek, bir anlamda rüştünü ispat etmek istiyordu. Kurucular, seçimi kazanacaklarına inanıyorlardı. Çünkü İstiklal Savaşı biteli sekiz yılı aşmasına rağmen İsmet İnönü iktidarı halkı biraz olsun rahatlatamamış, dertlerine deva olamamıştı. Halkın memnuniyetsizliği sandığa yansıyacak ve belediye seçimleri yeni partinin zaferiyle sonuçlanacaktı.

Atatürk ve İsmet İnönü

Ne var ki, kafasında kuyrukları bir birlerine değmeyen kırk tilki dolaştığı söylenen İsmet Paşa da yaklaşan tehdit ve tehlikenin farkındaydı. Tehlikeyi bertaraf etmek için başarılı olmaya çalışacağına, muhalefetin kitleleri harekete geçirmesiyle oluşacak havayı kullanarak muhalefeti bertaraf etme kararlılığı içinde fırsat bekliyordu. Beklediği fırsat, SCF Genel Başkanı Fethi Bey’in İzmir gezisi ile ortaya çıktı. İnönü’ye bu geziye ilişkin olarak gelen raporlar, İzmir halkının çok büyük bir heyecan ve coşku içinde Fethi Bey’i karşılamaya hazırlandığı biçimindeydi. Hemen tedbir aldı: Fethi Bey konuşturulmayacaktı. Bu talimatı alan yerel yöneticiler, olaylar çıkması ihtimalinden söz ederek Fethi Bey’e mitingden vazgeçmesini tavsiye ettiler. Fethi Bey durumu Atatürk’e iletmek için telgraf çekmek istediyse de telgrafını kabul edecek postahane bulamadı.
Çaresiz kalan Fethi Bey, telgrafını İzmir dışından Atatürk’e ulaştırmayı başardı. Atatürk, birer suretlerini, gereğini yapmaları için Başbakan’a, İçişleri Bakanı’na ve İzmir Valisi’ne gönderdiğini söylediği cevabi telgrafında özetle şöyle diyordu: “Fethi Bey, sen behemahal (mutlaka) nutkunu söyleyeceksin. Ve tesadüf edeceğin herhangi bir engeli bana bildireceksin.”
Nihayet miting izni çıktı. Ama bu kez farklı bir oyun tezgâhlanmış, Fethi Bey’in konuşacağı kürsünün karşısına bir kürsü daha kurulmuş ve sabırsızlanan kalabalığa Fethi Bey’in ikinci kürsüde konuşacağı duyurulmuştu. Fethi Bey’i dinlemek için o yana gidenler bir sürprizle karşılaştılar: Kürsüde Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt vardı ve İsmet Paşa’yı överek Fethi Bey’i yeriyordu.
Bu apaçık bir provokasyondu. Halk kandırıldığını anlayınca çok öfkelendi. Bağırarak durumu protesto etmeye başladı. Bıraksalar bağıra-çağıra birinci kürsünün yanına döneceklerdi, ama bırakmadılar.
Polis gücü harekete geçti. Kalabalığı itip kakmaya ve coplamaya başladı. Tam bu sırada birileri silahını ateşledi. Namludan çıkan mermi, babasıyla mitinge gelen ondört yaşlarında bir erkek çocuğun yüreğine saplandı. (Geçenlerde Diyarbakır’da sırtından vurulan genci hatırlayın). Çocuk anında öldü. Babası çocuğunu kollarının arasına aldığı gibi Fethi Bey’in yanına gitti: “İşte ilk kurban, hepimiz yoluna kurbanız, yeter ki sen bizi kurtar” mealinde sözler sarfetti. Olaylar kontrolden çıktı. Genel Başkan Fethi Bey ile beraberindekiler canlarını zor kurtardılar.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2009-12-23)


Patlak Veren DTP

Patlak Veren DTP

Siyasi Manevra

Siyasi Manevra

DTP Kapatılan 25. Parti Oldu

Anayasa Mahkemesi’nin kurulduğu 1963 yılından bu yana 24 siyasi parti kapatıldı, DTP ile bu sayı 25 oldu. Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşundan önce Millet Partisi ve Demokrat Parti kapatılmıştı.

Kapatılan DTP Partisi

Anayasa Mahkemesi’nin bulunmadığı 1954 yılında Millet Partisi, 1960 ihtilalı sonrasında ise 20 Haziran 1960 tarihinde Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi’nce kapatıldı.

Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan partilerin isimleri şöyle: 1968′de İşçi-Çiftçi Partisi (İÇP), 1971′de Türkiye İleri Ülkü Partisi (TİÜP) ile Türkiye İşçi Partisi (TİP), 1972′de Milli Nizam Partisi (MNP) ve Büyük Anadolu Partisi (BAP), 1980′de Türkiye Emekçi Partisi (TEP), 1983′te Huzur Partisi (HP), 1991′de Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 1992′de Sosyalist Parti (SP), 1993′te Halkın Emek Partisi (HEP), Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) ve Sosyalist Türkiye Partisi (STP), 1994′te Yeşil Partisi (YP), Demokrasi Partisi (DEP) ve Demokrat Parti (DP), 1995′te Sosyalist Birlik Partisi (SBP), 1996′da Demokrasi ve Değişim Partisi (DDP), 1997′de Emek Partisi (EP) ve Diriliş Partisi (DRP), 1998′de Refah Partisi (RP), 1999′da Demokratik Kitle Partisi (DKP), 2001′de Fazilet Partisi (FP), 2003′te Halkın Demokrasi Partisi (HADEP)”Türkiye’de kapatılan 24 partiden 13′ünün gerekçesi “bölücülük” oldu.

TİP, TEP, TBKP, SP, HEP, ÖZDEP, STP, DEP, SBP, DDP, EP, DKP ve HADEP “bölücülük”, İÇP, TİÜP, BAP, YP ve DP ise ihtara rağmen kongresini yapmamak, hesabını süresinde vermemek, mevzuatını düzeltmemek, aykırılıkları gidermemek gerekçeleriyle kapatıldı.

DRP, 2 seçime katılmadığı gerekçesiyle kapatıldı. MNP laikliğe aykırı eylemler, HP laikliğe aykırı program, ÖZDEP bölücülüğün yanı sıra kısmen laiklik, RP ve FP ise laikliğe aykırı odak olma gerekçesiyle kapatılmasına karar verildi.

TBMM tarafından Avrupa’da ve Türkiye’de parti kapatılması konusunda bir rapor hazırlandı. Rapora göre, Türkiye’de 1961 yılından sonra Anayasa Mahkemesi tarafından 24 parti kapatıldı. Buna karşı 1943 yılından bu yana Almanya’da 3, İspanya’da ise bir partinin faaliyetine son verildi.

Almanya’da Nazi akımının önlenmesi amacıyla 1949 yılında Nazi Partisi’nin faaliyetine son verildi. Almanya’da 1952′de SPR (Sozialistische Reichspartei Deutschlands), 1956 yılında ise KPD (Kommunistische Partei Deutschlands) kapatıldı.

İtalya’da Benito Mussolini tarafından kurulan Partito Nazionale Fascista (PNF) 1943′te Hükümet tarafından siyasi faaliyetten men edildi. İtalya’da faşist partisi kurulması yasaklandı.

Belçika’da ise 2004 yılında Flaman Blok Partisi, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı bağlamında aykırı davrandığı gerekçesiyle 40 bin Euro para cezasına çarptırıldı. Bu karar doğrultusunda parti lideri partiyi feshedip, Vlamms Belang adıyla yeni bir parti kurdu.

İspanya’da faaliyetlerinde ETA terör örgütüyle bağlantısı olduğu ve ETA’nın eylemlerini kınamadığı gerekçesiyle Herri Batasuna Partisi 2003′te kapatıldı.

(CİHAN, 12-2009)

Partiyi Dağa Çıkarmak

Fişeklemek ve Çekilmek

Halkı Fişeklemek ve Süleyman Demirel

Halkın Arasına Sızmak

PKK Savaşı Biterse MHP de Biter

Bugüne kadar Kürt sorununu biz hep baskıcı ve yasakçı devletin yarattığı bir sorun olarak tartıştık. Eğer devlet, hukukun ve demokrasinin evrensel standartlarını uygularsa Kürt sorunu kolayca çözülecekti. Ama devletin Kürdüyle Türküyle bu toplumun önemli bir kesimini nasıl asimile ettiğini, insanları nasıl kendisine benzetmiş olduğunu unuttuk. Öyle anlaşılıyor ki şimdi Kürt açılımı için devleti değil toplumu ikna etmek gerekiyor. Hükümetin Kürt sorununu çözmek için “Kürt açılımı” diyerek açıkça adıyla başlattığı sürecin adı bile toplumdan gelen tepkiler yüzünden sürekli değiştirildi. Hatta açılımı MGK bildirisiyle destekleyen asker, MHP lideri tarafından ihanetle bile suçlandı. Bir siyasî parti olan ve halktan oy almaya çalışan MHP neye dayanarak bu saldırgan politikada ısrar ediyor? MHP’nin hesabı ne? MHP’li olmayan seçmenin bu şiddet diline cevabı ne? Bugün hangi Türkler MHP’yi destekliyor? MHP’nin klasik tabanı ne diyor? Türkiye’de milliyetçilik nerelerde artıyor? Bütün bunları MHP’yi yakından tanıyan siyaset bilimci Profesör Mümtaz’er Türköne’ye sorduk ve çarpıcı cevaplar aldık.

Neşe Düzel ve Mümtaz Türköne

Ayşe Düzel ve Mümtaz Türköne

NEŞE DÜZEL: Siz, MHP’yi yakından tanıyorsunuz. MHP’ye uzak olanların anlam veremediği davranışlarının anlamını siz bilebilirsiniz. MHP son zamanlarda Kürt açılımına karşı çok saldırgan bir muhalefet sürdürüyor. Niye bu kadar saldırgan?

MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE: MHP politika yapıyor. Türkiye’de nüfusun yüzde 15’i Kürt. Kürt sorunu çözülürse nüfusun yüzde 15’inin sorunu çözülmüş olacak. Yani demokratik açılım, Kürt açılımı, görünürde toplumun yüzde 15’ini ilgilendiriyor. Geride yüzde 85’lik bir nüfus kalıyor ki, işte o yüzde 85 üzerinde yürütülen bir kavga bu.

Kürt sorununun çözümünü sadece Kürtler mi istiyor? Türkler, Kürt sorunun çözümünü istemiyor mu?

Kürtlere haklarını vermeyi, Türkler, ‘taviz vermek’ olarak algılıyor. Dolayısıyla Kürtlere, Türklerle eşit hakların verilmesine karşı çıkacağı varsayılan yüzde 85’lik bir Türk nüfus var. MHP bu varsayıma dayanıyor ve bence gerçekçi bir parti politikası uyguluyor. Nitekim.

Evet

Nitekim parti liderlerinin yaptırdıkları haftalık kamuoyu araştırmalarına göre, şu anda Milliyetçi Hareket Partisi’nin oyları artıyor, AK Parti’nin oyları ise azalıyor. Özellikle Kürt nüfusun yoğun olduğu Batı illerinde, Kürt sorunu etrafında bir siyasî kutuplaşma yaşanıyor. Özellikle Ege ve Marmara bölgesinde Kürt göçünden rahatsız olan yerli nüfus Kürtlere karşı artan bir tepki geliştiriyor ve MHP bu tepkiyi temsil etmeye çalışıyor.

Kürt açılımıyla birlikte Türkiye’de milliyetçilik artıyor mu?

Bugün yaşanan, etnik kökene dayanan bir milliyetçilik değil. Bu bir anti Kürt reaksiyon! Özellikle Batı’ya yerleşmiş olan Kürtlere karşı yerli halkta bir tepki ve onları ötekileştirme var.

Anti Kürtçülük yapanların Türk milliyetçiliği yapmadığını söylüyorsunuz. Bunlar anti Kürtçülüğü Türklüklerini öne çıkarmadan mı yapıyorlar?

Anlaşılması gereken nokta da bu zaten. Türkiye’nin etnik anlamda en kozmopolit yeri, anti Kürt tepkinin şu anda tırmandığı Batı illeridir. Buralarda Balkan muhaceretiyle, göçleriyle şekillenen bir nüfus vardır ve Türk etnisitesinden olmayanlar bu nüfusta ağırlıktadır. Yani bu nüfus, Türk etnik kimliği üzerinden tanımlanamayacak kadar çok renklidir. Anti Kürt tepki de işte bu kozmopolit nüfusun tepkisidir. Bu kozmopolit nüfus kendisini anti Kürt olarak tanımlıyor. Yani, bu tepkinin Türkçü bir tepki olması aslında imkânsız.

Bu ülkede Türk milliyetçiliği ve Türkçülük daha çok bu kozmopolit nüfus tarafından yapılmadı mı? Osmanlı dağılırken ve imparatorluk toprakları üzerinde ulus-devletler kurulurken, Balkanlardan ve Kafkaslardan Anadolu’ya sığınmış olan göçmenler yapmadı mı daha çok Türkçülüğü bu ülkede?

Kesinlikle doğru. Hatta o kadar doğru ki, Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar bu topraklarda Türk etnisitesine mensup bir Türkçü bile bulamazsınız. Türkçülük yapan önemli isimlerin etnik kökeni Türk değildir. Mesela 1864’te Eski ve Yeni Türkler adıyla Türkçülüğün ilk kitabını yazan Nâzım Hikmet’in dedesi Mustafa Celalettin Paşa’dan başlayalım. Osmanlı’ya sığınmış ve Müslüman olmuş. Mesela Bulgar mebusu “Türkçe konuş” diye azarlayan tiyatronun kurucusu ve sadrazam Bulgar asıllı Ahmet Vefik Paşa. Mesela Türkçülüğün en önemli ismi olan Kamus-i Türki’nin yazarı Şemsettin Sami. O da Arnavut kökenli. Mesela Türkçülüğün diğer önemli isimleri Ömer Seyfettin ile Ahmet Hikmet Müftüoğlu. Çerkes kökenlidir. Mesela Ziya Gökalp’in Kürt tarafının da olduğu tartışılır.

Türkçü Ziya Gökalp

Niye etnik kökeni Türk olanlar değil de, etnik kökeni Türk olmayan ve Anadolu’ya sığınmış olanlar daha çok Türkçülük yapıyor peki?

Zaten bu ülkede bir tek Anadolu’daki Türkler Türkçülük yapmıyorlar. Kürtler, Arnavut, Bulgar kökenliler, Kafkas kökenliler ve özellikle Çerkesler. Ayrıca Yusuf Akçora, Ahmet Ağaoğlu gibi Rusya’dan Türkiye’ye iltica eden ‘dış Türkler’ yapıyor daha çok Türkçülüğü.

Niye?

Etnik kökeni Türk olanlar bir imparatorluk terbiyesine sahipler. İmparatorluğu yönetmenin, ancak ve ancak kendi etnik kökenini vurgulamaktan uzak, geniş, kuşatıcı bir politika izlemekle mümkün olduğunu yüzyıllardan beri öğrenmişler. Mesela Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Süavi, Türk kökenlidirler ama Türkçülük yapmazlar. Türkçülük yapanlar da aslında ırka vurgu yapmıyorlar. Bunlar anavatanlarını kaybetmiş insanlar. O çağda bir yerde barınabilmenin mutlaka bir milliyet bilinci gerektirdiğini düşünüyorlar ve bu milliyetin de Türk milleti olduğunu söylüyorlar. Çünkü Türklerin topraklarına geliyorlar. Burası onların da vatanı oluyor ve vatanı savunabilmek için Türkçülük yapıyorlar. Türk olan birinin bu topraklarda Türkçülük yapması çok zor bir şeydir.

Niye zordur?

Ayıp bir şeydir. Ama bunlar, kendileri Türk kökenli olmadığı için Türkçülüğü çok rahat, komplekssiz yapıyorlar. Zira “Türk olmayan birinin bu toprakları muhafaza edebilmesi için Türkçülük yapması gerekir” diyen çok mantıklı bir teze sahipler. Mesela Sami Kohen’in dedesi Moris Kohen. Tekinalp adıyla bilinen bir Yahudidir ve iktisadi Türkçülüğün kurucusudur. Mesela Türkçülük üzerine şiirler yazan Kürtler de var. Bunların hepsi samimidir. Aslında, Türkiye’de Türkleştirme politikası sonucunda en son Türkleştirilenler Türklerin kendisi oldu. Yani en son Türkler, bir milliyet ve ulus bilincine sahip oldular. Bugünkü anti Kürt tepkiye gelince.

Yapılan bir tür ırkçılık değil mi?

Bu, bir ötekileştirmedir. Toplumsal anlamda kutuplaşmadır, düşman yaratmadır, içinde yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıları bir günah keçisi icat edip ona yüklemedir. Burada açık bir saldırganlık ve hatta ırkçılık var. Bir insana sadece doğuştan kazandığı özelliklerinden dolayı düşman olmak ırkçılıktır. MHP’nin Kürt açılımı etrafında yürüttüğü politikanın kendisi ırkçı değil. Ama bu politika bir şekilde bu ırkçılığı besliyor ve meşrulaştırıyor. Bu ırkçılığın yükseldiği yerler dediğim gibi Batı’da Kürt göçü alan yerler. Türk etnisitesinin yoğun yaşadığı ve MHP’nin çok güçlü olduğu Orta Anadolu’da anti Kürt tepki yok mesela. Kürt düşmanlığı buralarda yok.

Oralarda Kürt var mı peki?

Yok. Anti Kürtçülük, geleneksel olarak CHP’nin ağırlıklı olduğu Batı illerinde yaşanıyor. Kürtle yüz yüze gelen insanların yaşadıkları sosyal demokrat ağırlıklı bu yerlerde ırkçı dediğimiz, anti Kürt dediğimiz damar ekonomik nedenlerle yükseliyor. Çünkü Kürtler Türklerin elinden işlerini alıyor. Türkler sekiz saatten fazla çalışmazken, onlar çok daha düşük ücretlerle 20 saat çalışıyor.

Peki. Devlet Bahçeli, Kürt açılımına tepki olarak dağa çıkmaktan bile bahsetti. Niye bu kadar saçma bir cümle söyledi?

Saçmalığın dik âlâsı tabii. Şöyle açıklayayım. Bu ülkede Türk milliyetçiliği yaygın bir ideoloji. Bu ideolojinin temsilcileri ikiye ayrılıyor. MHP, BBP ve AK Parti içinde politika yapan Türk milliyetçileri, Kürt açılımına karşı çıkıyorlar. Politika yapmayan, bir dernekte veya bir fikir kulübünde yer alan Türk milliyetçileri ise açılımı destekliyorlar. Yani halkla yüz yüze gelenler ve halka hesap verenler, halktan etkilenerek Kürt açılımına karşı çıkıyorlar. Zira bunlar, anti Kürt politikaların oy kazandırdığını görüyorlar. Milliyetçiliği siyasî endişelerin dışında bir fikir olarak benimseyen yani siyaset yapmayan Türk milliyetçileri ise “bu ülkenin birliğini, bütünlüğünü sağlayabilmek ve milliyetçi değerleri koruyabilmek için demokratik açılım gerekli, açılım olmazsa Türkiye bölünür” diye düşünüyorlar.

Bahçeli’nin çıkışları MHP tabanının çok mu hoşuna gidiyor?

MHP’nin tabanıyla ilgili son araştırmaya göre yüzde 43, açılımı desteklemiyor ama MHP’nin sert politikasını da onaylamıyor. Ama Bahçeli, oy hesabıyla sert politikayı sürdürüyor.

Devlet Bahçeli

Bahçeli, bu üslubuyla, MHP’nin klasik seçmeninin dışında bir seçmenden oy alabileceğini mi düşünüyor?

Evet. Bugüne kadar oy alamadığı Batı illerinde anti Kürt dalgayı arkasına alacağını düşünüyor. Nitekim bu dalga şu anda çok yüksek ve yükselmeye devam edecek. “Ben evime ekmek götüremezken, işsiz, sefil yaşarken, devletin bütün parasını Güneydoğu’ya mı, Kürtlere mi yatıracaksınız?” diyenlerin sesi giderek güçleniyor. Bu büyüyen anti Kürt dalga aslında sosyoekonomik bir sorun. İşsizlik, geçim sıkıntısı, yoksulluk, Batı bölgelerinde anti Kürtçülük olarak yaşanıyor. Batı’da işsizlik yüzde 19’dan yüzde 10’a insin, anti Kürt dalga biter. Zaten bu açılımın AK Parti’ye oy kaybettireceği korkusu Başbakan’da da var. Bu yüzden olmalı, “Bedeli neyse ödemeye hazırız” diyor Erdoğan habire.

Kürt sorununu çözen bu ülkede seçim mi kaybedecek?

Kürt sorununu çözen bu ülkede seçim kaybetmeyi göze almak zorunda. Çünkü ilk başta kaybettiği oyları, ancak bu sorunu çözüp de ülkeyi ekonomik, sosyal ve politik açılardan rahatlattıktan sonra tekrar geri alabilecek.

AK Parti’yi Kürt sorununu çözmeye eğer halk zorlamıyorsa, kim zorluyor?

Devlet zorluyor. Asker, Kürt sorununu kendi yöntemleriyle çözemeyeceğini anladı. Ayrıca MİT’in bu konuda çok ciddi bir entelektüel birikimi var. MİT Müsteşarı Emre Taner, 50 yıldır Kürt sorunuyla uğraşan çok akıllı biri. Emre Taner’in görev süresinin yaş haddine rağmen uzatılmasının arkasında sanıyorum MİT’in bu süreçte oynadığı rol var. MİT, Kürt sorununun çözülmesini istiyor. Normal mülkiye bürokrasisi de çözüm istiyor. Bu arada asker de son Milli Güvenlik Kurulu bildirisine attığı imzayla bu açılıma destek verdi. Zaten Başbakan Erdoğan da, “Bu açılım projesi devletin projesidir” dedi. Bununla, devlette açılımla ilgili bir mutabakatın olduğunu anlatmak istedi. Nitekim Genelkurmay Başkanı da Bayram’da yaptığı konuşmada bir soru üzerine açılıma destek verdiklerini söyledi.

Başbuğ Kürtçenin okullarda öğretilmesine ise karşı çıktı. Kürt açılımı Kürtçesiz olabilir mi?

Bu askerler siyasetten anlamıyorlar. Bunların siyasî vesayetlerinden önce siyasî cahilliklerine karşı çıkmak lazım. Ana dil deyince anadan öğrenilen dili anlıyorlar. Oysa ana dili aynı zamanda bir kültür dilidir. Genelkurmay Başkanı “Kürtçeyi anasından babasından öğrensin. Engel mi var?” diyor. Ben Türkçeyi annemden öğrenmedim. Eğer annemden öğrenseydim, bugün Ankara’nın Çubuk havalisinin aksanıyla 200 kelimelik bir Türkçe konuşuyor olurdum. Ayrıca Kürt sorunu özünde Kürtçe sorunudur. Yasaklarda ısrar etmek, Kürt sorununun çözümüne engel olmak demektir.

O zaman Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi demokratik açılım projesi bir devlet projesi değil mi?

Bu sorunun cevabı ekim ayında verilecek. Şu anda içeriği belli olmayan bir açılım projesi bu. Projenin içeriği Meclis’in ekimde açılmasıyla tartışılmaya başlanacak. Bu sorunu, evrensel demokrasinin ve hukukun standartlarıyla çözmek gerekiyor. Bu açılım boyunca siyasette epeyce müsamere seyredeceğiz ama ben çözümden umutluyum. Çünkü her şeyin konuşulacağı çok zengin bir tartışma süreci başlayacak. Her şeyin konuşulduğu yerde provokasyonlar pek başarılı olamaz.

Devlet Bahçeli, Kürt açılımına karşı çıkıyor. Peki, Bahçeli’nin Kürt sorunu için öne sürdüğü çözüm ne?

Bahçeli’nin konuşmalarında çıldırtıcı bir popülizm ve statükoyu devam ettirme isteği var.

Bahçeli PKK’nın teslim olmasını istiyor. Bunu söylerken, söylediğine kendi inanıyor mu? Yirmi beş yıldır teslim olmayan bu örgütün şimdi teslim olacağını düşünüyor mu?

Askerleri açılımla ilgili tepkiye davet etmek gibi bir çaba var. Oysa askerlerin geldiği noktayı objektif değerlendirmek lazım. Askerler kendilerini bu ülkenin sahibi olarak görüyorlar. Sahip oldukları bu ülke, Kürt sorununu silahla çözmeye çalıştıkları için ellerinden kayıp gidiyor. Bunu çok net gördüler.

Ülke ellerinden nasıl gidiyor?

Bu ülke bölünüyor. Bu sorun çözülemiyor. Askerler ancak Kürtlere eşit vatandaşlık hakları verilirse bu ülkenin birliğinin muhafaza edileceğini gördüler.

CHP de açılıma karşı çıkıyor. CHP niye karşı çıkıyor?

CHP’nin durumu farklı. CHP, MHP’ye oy kaybettiğini görüyor. O yüzden zikzak çiziyor. Açılımla ilgili CHP’nin desteği sağlanacak. Nitekim Baykal, “PKK silahları bırakırsa, affa sıcak bakabiliriz” dedi. Demokratik açılımın en önemli kısmı af meselesidir. Eğer Meclis’ten af kanunu çıkmazsa açılım durur. Af olmadan açılım yapılamaz. Anayasa’ya Kürtçe dilini koysanız bile Kürt sorunu çözülemez. Bu Meclis hemen ekim ayında bir af kanunu çıkarmak zorunda. Sorunun en kritik aşaması budur. Özellikle Batı’daki illerin AK Partili milletvekilleri buna direnç gösterir ama af çıkarmazsa AK Parti’nin elinden her şey kayıp gider ve asıl oyu MHP bu noktada kazanır.

Deniz Baykal

AKP milletvekilleri arasında milliyetçi damar çok mu güçlü?

Bilmiyorum ama AK Parti’de bu anti Kürt dalgadan etkilenecek epeyce bir damar olduğunu düşünüyorum.

Bahçeli sadece Kürt açılımına değil Ermeni açılımına da karşı çıkıyor. Her türlü barış girişimine karşı bir parti ve bir lider görüntüsü çiziyor. Bugünkü durumun aynen devamını istiyor. Halkın bu politikayı destekleyeceğini mi düşünüyor?

MHP, donanım olarak hükümetin açılımına alternatif bir politika üretecek entelektüel birikime ve mutfağa sahip değil. Hükümetin anti statükocu revizyonist politikası karşısında içgüdüsel olarak statükoya sığınıyor. Ayrıca bu toplumda anti Ermeni eğilim de çok güçlüdür. Bu eğilim topluma devlet propagandası ve politikasıyla yerleşmiştir. MHP statükoyu savunarak kısacası politika yapıyor.

Oy için mi ölümü ve savaşı destekliyor?

Siyasî partisiniz. Maalesef öyle.

Savaş sürerse, MHP’nin politik şansı nedir?

Eğer bu açılım kontrolden çıkarsa. Yani bir yandan kan dökülmeye devam eder ve bir yandan da hükümet hâlâ açılım yapmaya çalışırsa, MHP tek başına iktidar olacak oyu bile alabilir.

Barış olursa, MHP’nin politikadaki şansı ne olur?

Bu sorun çözülürse, barış olursa MHP diye bir parti kalmaz. Şu anda MHP, PKK’nın yaygın şiddetini ve dökülen kanı siyasî realiteye dönüştürdüğü bir parti konumunda. Barış olması halinde, MHP’nin Türkiye’ye sunabileceği bir proje halen yok. MHP, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri kabul edilen şeyleri savunuyor bugün. Hatta Kürtçe kullanılamaz, terör örgütüne af çıkarılamaz Barzani ve Talabani muhatap kabul edilemez gibi son gelişmelerin de gerisinde kalan şeyleri söylüyor.

MHP, Kürt açılımına karşı çıkarak Güneydoğu’dan oy alma ihtimalini sıfırlıyor. MHP ulusal bir parti olmaktan vaz mı geçti? Sadece bölgesel bir parti mi olmak istiyor?

MHP, Türkiye’nin Batı’sından oy almak istiyor, o kadar! Yoksa Türkiye’nin bir realitesi var. Bugün MHP de, CHP de bölünmüş bir Türkiye’nin partileridir. Bunlar Güneydoğu’da yoklar. Bu durum da, bu partilerin temsil ettikleri misyon itibarıyla Türkiye’yi böldüğünü anlatır bize. Eğer Güneydoğu’da parti olarak yoksan, Kürtlerden oy alamıyorsun, o zaman senin parti politikana göre, Türkiye’nin Güneydoğu’su gitmiş demektir. MHP bunu asla kabul etmez ama realite budur. Türkiye’de Güneydoğu’dan oy almadan yüzde 85’in oyunu alıp tek başınıza iktidar olun, Türkiye bölünür. Siz de Türkiye’yi bölen parti olursunuz. MHP, eğer Türkiye’nin birliğini, bütünlüğünü savunuyorsa bu insanların oyunu almak, Kürtlere seçmeni ve siyasî muhatabı olarak davranmak durumunda.

Sizce Türkiye bölündü mü?

MHP’nin ve CHP’nin dünyasında Türkiye bölündü. Eğer ülkenin Güneydoğu’suna hitap edemiyorsanız, sizin dünyanızda ülke bölünmüş ve siz de fiilen ülkeyi bölmüşsünüz demektir. Milliyetçilik çok tehlikeli bir ideolojidir. Milliyetçilikle ulus bilinci sağlarsınız, ulusal entegrasyonunuzu kuvvetlendirirsiniz ama milliyetçilik aynı zamanda bölücülüğe de dönüşebilir. Toplumda siyasî kamplaşmaları düşman ve ötekiler yaratarak üretmeye başladığınız zaman Türkiye’yi bölersiniz. Şu anda.

Milliyetçiler mi Türkiye’yi bölüyor şu anda?

Kürtlerin Türkiye’yi bölme ihtimalinden daha fazla Türkçülerin Türkiye’yi bölme ihtimali var şu anda.

MHP’nin kışkırtıcı politikasına DTP de aynı kışkırtıcılıkla cevap verdiğinde Türkiye nasıl bir gelecekle karşılaşır?

Bu sorunuzun cevabını düşünmek bile istemiyorum. Felaket ve kâbus bu!

Ahmet Türk ve Devlet Bahçeli

Ahmet Türk ve Devlet Bahçeli

MHP ile ordunun ilişkileri nasıl?

Çok sağlıklı bir ilişkileri yok. İkisi birbiriyle çakışmazlar. En son Ergenekoncuların MHP’yi ele geçirme teşebbüsüne Bahçeli direndi ve emekli askerleri tasfiye etti.

MHP’nin içinde barışçı hiç kimse yok mu?

MHP dışında kalan milliyetçilerin tamamı bu sert politikaya karşılar. Ama MHP’liler, parti politikası ile kendi vicdanları arasında bir tercih yapmaları gerektiğinde vicdanlarının emrettiğini tercih ederler ve Türkiye’yi bir etnik çatışmaya sürüklenmekten korurlar.

Yakında MHP kongresi toplanacak. MHP’liler en savaşçı kimse onu mu başkan seçecekler?

Bahçeli bu kongreyi bir muhalefetle karşılaşmadan, karizmasını çizdirmeden tamamlamak istiyor. Hiç kuşku yok, Bahçeli’yi seçecekler. Kongreden sonra ateş düşer. MHP’nin bu çok sert politikasının yumuşayacağını, daha yapıcı olacağını düşünüyorum.

Devlet Baba

MHP’nin tabanını kimler oluşturuyor?

Genişleyen MHP’ye bakarsak. Ekonomik sıkıntı yaşayanlar, işsizler, statü özlemi çekenler, toplumun Kürt olmayan alt kitleleri ve biraz da lümpen kesim MHP’nin genişleyen tabanını oluşturuyor.

MHP’nin bu politikasına rağmen barış olursa MHP’nin siyasî geleceği ne olur?

MHP’nin şu anki donanımı, bu tür politikaları üretmek için yeterli değil. MHP kendi içinde dönüşüm yapmazsa yok olur gider. Bence asıl sorun MHP’de değil CHP’de. CHP iktidara alternatif bir ana muhalefet partisi olursa, o zaman Türkiye iki parti denklemi üzerine oturur. Bu ülkede siyasetin sağlıklı olması Türkiye iki partili denkleme oturmalı. Bunun için de CHP değişmeli.

MHP, Ermeni sorununun nasıl çözülmesini istiyor?

Azeri hassasiyetini temsil etmeye çalışıyor. Aslında Azeri hassasiyeti denilen şeyi Azerilerin kendileri de bilmiyorlar, kendi içlerinde farklı şeyler yapıyorlar.

MHP’nin Kıbrıs konusundaki talebi ne?

Çözümsüzlüğün, statükonun sürdürülmesini istiyor.

MHP artık bütün geleceğini krizlere, savaşlara mı dayandırıyor?

Başta da söyledim. MHP politika yapıyor. Şu anda Türkiye’de anti Kürt eğilimler kendi temsilini MHP’de buluyor. CHP ise bu temsilde mevzi kaybediyor. Toplumdaki bu anti Kürt dalgayı bastırmak lazım. Çünkü ortalıkta bir ekmek varsa birileri gelip bu ekmeği yerler. Şu anda toplumda bir anti Kürtçülük ekmeği var ve bunun acilen bastırılması gerekiyor.

(Neşe Düzel, Taraf, 28-09-2009)