Muzik calici calismiyor


TÜRK SİYASETİ

Devlet Bahçeli Ülkücü müydü?

Niçin soruyorum, zamanı mı şimdi?
Evet tam zamanı ve herkesin her şeyi bilmesi lazım.
Ekranlarda görüyorsunuz, bir öfke, bir azamet, bir tehdit yoğunluğu.
“Ülkücü” olmak için sanki Devlet Bahçeli’nin EVET onayı vermesi ön şart. Aksi halde geçmişi ne olursa olsun, “Aforoz” durağına mahkûm ediliyor.
Ben bir ÜLKÜCÜ’yüm. Ölene kadar da Ülkücü kalacağım. Devlet Bahçeli Ülkücüsü olmaktan utanırım.
Yine bana kızacak birkaç kıçıkırık nevzuhur Ülkücü müsvettesi.
Peki, Bülent Ecevit ve Rahşan Ecevit, “Eli kanlı katiller, faşistler” ithamında bulunduğunda ne yaptı Sayın Bahçeli? Kendisine iktidar olma güneşi doğduğu halde gidip Bülent Ecevit ile ortak hükümet kurmadı mı?
Bu nasıl Ülkücülük?
Ülkücü gümrükçülüğü yaparak “Sen geç-sen dur” emri vermek, gerçekten Ülkücülük müdür?
Bir soru daha:
Ülkücü hareketin kuruluşundan 12 Eylül darbesine kadar geçen süre içinde Ülkü Ocakları başkanlığı, Ülkü-bir, Ülkü-Tek, Ülkü-Köy, Ülkücü esnaf, Ülkücü memurlar derneklerinde hiç yer almış mıdır Sayın Bahçeli?

Hangi konferanslara katılmış, hangi mitinglerde yer almıştır? Eli kalem tutuyor, hangi eseri yazmıştır Ülkücülük hakkında?
Henüz hayattadır Ülkücülük hizmetinde ön saflarda bulunanlar ve bedel ödeyen yiğitler.
Peki, Devlet Bahçeli nerede bedel ödemiştir?
Bugün kalkmış “Ülkücü tokadı, Osmanlı tokadı” savurması yapıyor. Fazla gülünç duruma düşmeyeceğine inansa, herkesi “Yüce Divan”a gönderme tehdidine hedef seçecek.
İlk Ülkü Ocağı Genel Başkanı’ndan, son (12 Eylül darbesine kadar) Genel Başkanlık yapanlardan aforoz yememiş kaç kişi var?
Bana inanmayanlar sorabilirler yaşayanlardan.
Herkesi “Hainlikle” suçlamaktan başka bir özelliği var mı Devlet Beyimizin?
Neyin haini be kardeşim?
Hainlik üretim merkezi gibi çalışan bir parti kimi inandırır ki?
Toplama Ülkücü kopyeleri hariç?
Rahmetli Seyid Ahmed Arvasi Hoca derdi ki:
“Ülkücülük istismar vesilesi olmamalı. Bakıyorum da Ülkücü geçinenler, Ülkücülükten geçinenler çoğalırken, esas Ülkücüler azaldı.
Yanlış mı bu değerlendirme.
Ülkücü olmanın şartlarını bilmeyen, Ülkücü hareket içinde ülkenin bekası için bedel ödemeyen birileri gençliklerini, istikballerini Ülkücülüğe adamış, mertçe mücadele vermiş Ülkücüleri “Menfaatçilikle” suçlarsa, sormazlar mı?
Yahu sen Ülkücülüğün neredesindeydin?
Aforoz mekanizmasını işletme, kimini hainlikle, kimini Ülkücü olmamakla suçladıkların henüz hayattalar. Kendi iradelerini kullandıkları zaman niye bu denli feveran ediyorsun?
Görüyorsun işte bir cevap veren ve senin hakkında tartışma açan çıkabiliyor, çıkması lazım.
Şehit cenazelerinde Nuh Nebi zamanından kalma üç-beş slogan söylemek ve dahi taşkınlık yapmak Ülkücü adabına sığmaz.
“Şehitler ölmez, vatan bölünmez” anladık anlamasına da sizden kaç kişi şehit oldu arkadaş? Faşist bir yöntem geliştiren bazı rütbeli askerlere sahip çıkıyorsunuz, amma soru bile soramadığınız gibi, soru soranları “hain” diye yaftalıyorsunuz. Maksadınız belli oldu. Siz “OHAL”ci, sıkıyönetimci bir rejimden yanasınız. Çünkü demokrasiyle, halkoyuyla iktidara gelmeniz mümkün değil. Eh, Ecevit de gitti gelinmez yere. Ben bir Ülkücü’yüm. İşte belgeleri:

Çıktık Ötüken’den günün birinde
Yıkandık Mekke’nin Tevhid Nurunda
Hem dünde, bugünde, hem de yarında:
İslâmlık Miraç’tır, Ülkü sancaktır
Bu mübarek yoldan dönen alçaktır.

Kenan Evren Anayasasının değişmesine “hayır” avazeleri ile haykıran ve kendilerini “Ülkücü” zanneden nevzuhurlarla ne benim, ne de esas Ülkücü yiğitlerin bir yakınlığı olabilir. Ülkücülüğün çilesini çekenleri ismen saymayı düşünmekteyim. Muhtemelen onları da aforoz edecektir Devlet Bey. Olacak mı o kadar?

(Abdurrahim Karakoç, Vakit, 2010-09-01)

CHP Emeklisini Düşünür!

Kılıçdaroğluna Annesi Sorulduğunda Neden Kıvranıyor?

Alevi kökenli Kemal Kılıçdaroğlu’na Melih Gökçek’ten gönderme. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek arasındaki laf dalaşı her geçen gün farklı bir boyuta taşınıyor.

Melih Gökçek

Annesi sorulduğu zaman kıvranıyor

Melih Gökçek Ülke Tv’de yayınlanan Sıra Dışı programında Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ermeni kökenli olan annesini gündeme getirdi. Kılıçdaroğlu’nun miting yaptığı yerlerin Alevi vatandaşların yoğun yaşadığı yerler olduğuna vurgu yapan Gökçek: ”Ancak kendisine annesinin Ermeni olup olmadığını sordukları zaman, mezhepsel olarak Alevi olup olmadıklarını sordukları zaman cevabı vermemek için kıvranıyor. Demokratik bir ülkedeyiz. CHP’de seni bu kimliğinle kabul ettiler” dedi. İnsanın kendi mezhepsel kimliğinden çekinmemesi gerektiğini belirten Gökçek, kendi annesinin de Kosovalı olduğuna vurgu yaptı.

Kemal Kılıçdaroğlu

(15 Ağustos 2010)

Futboldan Siyasete Recep Tayyib Erdoğan

Hakiki Kurtcu

1970′ler

Altı Okta Olmayan Nedir?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin “altı oku”, Müslüman halkın “altı iman” esaslarına nazire olarak tespit edilmiştir. Hatta ilk zamanlar böyle bir kurnazlığa itirazlar gelince, hiç sıkılmadan, utanmadan, seçim meydanlarında en çok da kırsal kesimde; “Halk Partisi” değiliz, “Hak Partisiyiz” diye propaganda yapmışlardır.

Önceki günkü yazımda CHP’de bulunan X Kemal adındaki şahıstan söz etmiş ve “Onu vazifelendiren kişilerin gözüne girmek için, ilk icraat olarak nezaketsizlik edip, milletin hür iradesiyle seçtiği bir başbakana “Başbakan” diye hitap etmemeyi maharet saydı” demiş, “Bu şahıstan ülkeye ve millete ne hayır gelir” ifadelerini kullanmıştım.
CHP kendisini; halka anlatma, oy talep etme, hatta bu uğurda ağız bükme, kem küm etme noktasında görmez. Buyurgan, egemen ve iktidarı her an elinde bulunduran bir devlet özlemi içerisindedir. Hangi şartlarda olursa olsun, iktidar CHP’nin vazgeçilmez ve tartışılmaz malıdır. Eğer kaybederse memleketin belli güçleri, başkalarının elindeki iktidarı alır ve onlara teslim eder. Güvendikleri halk değil, belli güç odaklarıdır.
“İman etmenin altı şartına karşılık altı oku icat edenler, altı okun içine neyi koymamışlar?” sorusuna cevap verelim. Altı okta her şey var ama “demokratik hukuk devleti” anlayışı ve felsefesi yoktur. Eğer bunu eklemiş ya da seslendirmiş olsalar, altı okun altısını da atmaları gerekir. Bu yüzden asla barıştan, paylaşmadan ve dayanışmadan yana değillerdir. Olamazlar da. Aksi takdirde kendilerini ve ideolojilerini inkâr etmiş olurlar.
Partinin adındaki halk, hiçbir zaman CHP’de asıl unsur olmamıştır. Kendini beğenmiş CHP kurmayları, açık veya gizli, bu milletin bin yıllık tarihine burun kıvırmıştır. Siyasi çizgilerinde halkın bin yıllık tarihinden tek örneğe sahip çıktıkları görülmemiştir. Batı kaynaklı çağdaşlaşmayı, milletin değerlerini yok ederek elde edeceklerini sanmışlardır.
Bu sebeple, CHP toplumun ana bedenine oturmamıştır. Birey düzeyinde de lider düzeyinde de hep iflas etmiştir. Gücü iktidar olmaya yetmeyince, 27 Mayıs’tan başlayarak günümüze kadar bütün darbelerin, muhtıraların, komploların içinde olmayı siyaset bilmiştir. Darbecileri desteklemiş, pek çoklarını da partide göreve getirmişlerdir.
CHP eski veya yeni bütün kurmaylarıyla bir türlü milletle uyuşamamıştır. Ülkenin uluslararası mutabakatlarını, Avrupa ile olan ciddi müttefik oluşumlarını hep sağ iktidarlar sağlamıştır. CHP’nin bugüne kadar uluslararası hiçbir başarısını bilen ve gören yoktur. Hatta yurtdışında üye oldukları örgütlerden bile kovulmuşlardır.
Dış ilişkileri bir tarafa bırakalım. Şu örnek çok çarpıcıdır. Rahmetli Menderes CHP’den istifa edip parti kurduğunda, neden halkın sevgilisi oldu birden? Halk Menderes’i bu kadar yakından mı tanıyordu? Hayır! CHP zihniyetinden kopan kim olsaydı, halk bağrına basacaktı. Ve de bastı. CHP de halkın bağrına bastığı güzel insanı astı. İşte bunlar bu.
CHP kendi dâhilinde faşist bir yapılanma içerisindedir. Yaşanılanlar meydanda. Devamlı birbirlerine kazık atıp duruyorlar. Asla muhalefeti kabul etmeyen bir muhalefet anlayışları var. Siyasi tarihlerinde CHP’ye muhalefet edenler, ezilmesi gereken düşmanlar olarak görülmüştür ve halen de öyledir.
CHP zihniyeti, anlamsız karşılaştırmalar yaparak sürekli kendilerini kutsamakla meşguldür. Kendilerini ölümsüz bir kahramana benzetirler. Millete uymayan kendi ideolojilerini, bu milletin bin yıllık beka davasının koordinatlarından üstün tutmaları, yok saymaları, hatta bu koordinatlara uyanları cezalandırmaları bu sebepledir. Onlar böyle düşünürken, milletimiz de her seçimde sandıktan bunlara cevabı vermiştir.
Kısacası bu millet, CHP olmadan önce de vardı. CHP’den sonra da var olacaktır. Bu halkın varlık çizgisi, CHP’nin varlık çizgisiyle kesişemez. Hele Kemal adındaki kişinin ideolojisiyle, asla ama asla buluşmaz. Milletimizin tarihindeki CHP, şiddet ve baskının adıdır.

(Hüseyin Öztürk, Vakit, 2010-06-11)

CHP’nin Said Nursi İftirası

CHP, Said Nursi’yi Adnan Menderes’in öldürttüğü iftirasını yayarak, DP’yi gözden düşürmeye çalışmıştı.

CHP, Said Nursi’yi Menderes’in öldürttüğü iftirasını atmaktan çekinmemişti

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın CHP’nin kapatılıp vakıf yapılması ve Cumhuriyet tarihini araştırma merkezi haline getirilmesi önerisi üzerinde nedense yeterince durulmadı. Durulmalıydı oysa.

Hatta bence CHP’nin ‘müze’ yapılması önerisi de sayın bakana rağmen ısrarla gündemde tutulmalıdır. Bir parti olmaktan çok, devletin çok damarlı bir organı olarak yapılanan CHP’nin, başını yediği partilerin görkemli bir müzesi olarak da gelecek nesillere hatırlatılması şarttır. Düşünün, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan Serbest Fırka’ya, oradan Demokrat Parti’ye ve Refah Partisi’ne karşı yapılan kapatma operasyonlarına uzanan renkli bir tarihin müzesini kim gezmek istemez? Öte yandan CHP’nin bir ‘İnönü sendromu’ vardır ve bu sendrom, büyük ölçüde Tek Parti dönemine endekslenmiş olduğu için demokrasi dönemlerinde nasıl işleyeceğine bir türlü karar veremeyen Acem kılıcı gibi çalışmakta, hem ‘karşı tarafı’, hem de kendisini keserek yoluna devam etmektedir. Baykal olayında kılıç kendisini kestiğinde feryad u figan yükseltmekte. Ancak aynı kılıç başkasını kesmeyi alışkanlık haline getirdiğinde nedense kılları kıpırdamıyor, sevinçlerinden ağızlarını kapatamıyorlardı.

1938′de CHP tarafından milli şefliğe ve değişmez genel başkanlığa seçilen İsmet İnönü, hakkında bir koruma kanunu bulunmamasına rağmen, bugüne kadar doğru dürüst eleştirilememiştir. 1938′de cumhurbaşkanı seçilince başbakanlığı dönemi eleştiriden yırtmış, 1950′de DP’ye iktidarı devredeceği zaman onlardan eski defterleri kurcalamayacakları konusunda güvence almış, 27 Mayıs darbesiyle yeniden kutsanıp iktidara getirilmiş, 1971′deki muhtırayı desteklediği için kendisine dokunulmamış ve bu böyle sürüp gitmiştir.

Bazı ayrıntılar dönemi anlamak bakımından ilginçtir. Mesela 1923′te ölen Zübeyde Hanım’ın İzmir’deki mezarını İnönü’nün ancak 36 yıl sonra, Menderes iktidarına karşı sözde ‘Büyük Taarruz’u başlattığı 1959 Mayıs’ında ziyaret etmiş olması yeterince anlamlı değil midir? Düşünün, tam 13 yıl başbakanlık yapmış, gitmemiş; 12 yıl cumhurbaşkanlığı yapmış, adımını atmamış; 9 yıl ana muhalefet partisi liderliği döneminde aklına getirmemiş ama mevcut iktidarı devirmek için başlattığı taarruz sırasında basının huzurunda yarım asra yaklaşan gecikmeli ziyareti gerçekleştiriyor. Bunun samimiyetine inanacak bir Allah’ın kulu bulunabilir mi?

Atatürk zamanında Çankaya Köşkü’nün bahçesine Atatürk’ün bir heykeli dikilecekti. 1938′de yapımı biten heykel, İnönü döneminde bahçede bir barakada toz toprak içerisinde bekletilmiş, herhalde başını kaşıyacak zamanı olmadığı için bir türlü yerine dikilememişti. Heykeli bugünkü yerine diktiren, Celal Bayar olmuştur.

CHP’nin muhalefet yıllarındaki tavırları da henüz incelenmiş değildir. Menderes iktidarını yıpratmak için nasıl her türlü aracı mubah sayan bir anlayışla çalıştığını görmek öğretici olacaktır. Mesela İnönü, 1957 seçimlerinde DP’nin Bediüzzaman Said Nursi’yi görevlendirdiği iftirasını atmış, iktidarı irticadan vurmayı denemiştir. 1960 Mart’ında vefatı üzerine ne yapılmıştır biliyor musunuz? Bu defa da Said Nursi’yi Menderes’in öldürttüğü yalanını yayarak DP’yi onu sevenlerin gözünden düşürmeye kalkmıştı.

Said Nursi

27 Mayıs 1960 sabahı ihtilalci subaylardan ikisi soluğu, o sırada Metin Toker’in evinde bulunan İsmet İnönü’nün yanında almışlardı. Evin balkonundan, toplanan CHP’lileri selamlayan İnönü’nün sevinci yüzünden okunmaktaydı.

Pek bilinmez ama 1950-1959 döneminde, tam 10 yıl boyunca CHP liderleri resmi Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılmamış, protesto etmişlerdir. Neden mi? Kendileri iktidar değilse Cumhuriyet Bayramın’ın kutlanması caiz değildir de ondan.

1957 yılı Cumhuriyet Bayramı, Gaziantep’te ‘şok’ edici bir olaya sahne olmuş, törende CHP’liler Türk bayrağıyla değil de, 6 oklu CHP bayraklarıyla yürümek istemişler, güvenlik güçleri engellemek isteyince olay büyümüş ve belediye başkanlığı binasındaki Türk bayrağı indirilerek yerine CHP bayrağı asılmıştır. Üstelik ay yıldızlı Türk bayrağının yerine 6 oklu parti bayrağının asılmasına karışanlar CHP yöneticileri tarafından kınanacaklarına, mahkeme safhasında İnönü tarafından himaye altına alınmış, davranışları mağduriyet sayılarak açıkça savunulabilmiştir.

Hepsi bir yana ama İnönü’nün, 1937 Eylül’ünde Atatürk tarafından başbakanlıktan alınmasını bir türlü hazmedemeyişine ne demeli?. 27 Mayıs ihtilalini yapanlardan MBK’dan Orhan Erkanlı’nın hatıralarında İnönü’nün ağzından aktardığı şu satırlar, Milli Şef’in, Ebedi Şef Atatürk’ü kendisine haksızlık yapmakla suçladığını gösteriyor: “Bu kavgada haksızlık, esasında Atatürk’ündür. Haksızlık ona aitti.”

Görüyorsunuz, İnönü’nün hep haklı çıkma tutkusu Atatürk’ü suçlamaya kadar varmıştı. Bu haksızlığa uğramış olma duygusuyla, hatta kiniyle mi yapmıştı bilinmez ama paralardan ve pullardan onun resimlerini çıkartması, resmi dairelerden tablolarını indirtip kendi resimlerini astırması, “Nutuk”un basımını yasaklayıp kendi “Söylev ve Demeçleri”ni yayınlatması, Zübeyde Hanım’ın mezarını 1959′a kadar ziyaret etmemesi, Atatürk’ün yakın arkadaşlarını Meclis’ten ve partiden tasfiye etmesi. Neresinden bakarsanız bakın, bir tavrı yansıtır.

Üstelik Atatürk yalnız başbakanlıktan almakla kalmamıştı İnönü’yü; 25 Ekim 1937 tarihli resmi tebliğden anlaşılacağı üzere CHP Genel Başkan Vekilliği’nden de almış, yerine Celal Bayar’ı atamış, böylece kendi kurduğu partiyi, İnönü’ye değil, Bayar’a teslim etmişti. Benim kanaatim, Atatürk 3-5 sene daha yaşasaydı, memnun olduğu Bayar’la yoluna devam edecek ve İnönü adı belki de unutulup gidecekti.

Peki İnönü neden gözden düşmüştü?

Bunun için çeşitli sebepler gösterilebilir ama iktidara İnönü ile birlikte çöreklenmiş bulunan ve sorgu sual edilemeyen ekibin yaptığı yolsuzluklar, birinci sırada yer almaktaydı. Düşünün, Atatürk bir tercihte bulunmuş, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy gibi dürüst arkadaşlarını siyasetten tasfiye etmişti. Onların yerine şans verdikleri de kendisini arkadan vurmuş, Taksim’deki Ayaspaşa Mezarlığını parselleyip üzerinde apartmanları yükseltince, üstelik pis kokular ayyuka çıkınca yeni bir tasfiyeye gitmekten başka şansı kalmamıştı. Ama artık çok geçti. İnönü artık bir tane değildi.

(Mustafa Armağan, Zaman, Mayıs 2010)