Muzik calici calismiyor


MASONLUK

Güven Paşa Mason üstadı çıktı

Emekli Tuğamiral İlker Güven’in evinde yapılan aramada masonik belgeler ele geçirildi. Masonik belgeler, TSK personelinin mason derneklerine üye olmalarının yasak olmasına rağmen Tuğamiral Güven’in 1994 yılında Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’na üye, 1998 yılında da Mason Üstadı olduğunu ortaya koydu.

Evde yapılan aramada Güven’in 1994’te yapılan Büyük Kulüp’e üyelik ile Yeniden Müdafa-i Hukuk Hareketi Derneği kurucusu olduğunu gösteren belgeler bulundu. Güven, emekliye ayrıldıktan sonra Atatrükçü Düşünce Derneği’ne de üye olmuştu.

Genelkurmay Başkanlığı, 2002’de imza karşılığı tebliğ edilmek üzere yayınladığı emirde; İç Hizmet Kanunuína göre subayların mason derneklerine, lions ve rotary kulüplerine üye olmasının yasak olduğunu hatırlatmıştı. Emirde, bazı TSK personelinin yasağı ihlal ettiğinin tespit edildiğine de dikkat çekilmişti.

(Bugün, Ali KUŞ, 2008)

İşte ünlü masonlar

Süleyman Yeşilyurt, ‘Türkiye’nin Büyük Masonları’ adıyla yayınladığı kitabında ülkemizin ünlü masonlarını, bunların localarla olan bağlantılarını belgeleriyle birlikte açıklıyor.

Nadir Nadi’den Reşat Nuri Güntekin’e, Ayhan Işık’dan Çetin Altan’a, Zeki Alasya’dan Halide Edip Adıvar’a, Süleyman Demirel’den Ziya Gökalp’e kadar pek çok sanatçı, yazar, gazeteci ve siyasinin mason olduğunu öğrenmekle birlikte, geçtiğimiz aylarda Sebataycılar hakkındaki eseriyle kamuoyunda geniş yankılar uyandıran Mehmet Şevket Eygi’nin ismini açıklamaktan çekindiği bakanımızın da Dış İşleri Bakanı İsmail Cem olduğunu öğreniyoruz.

Yeşilyurt’un yazdıklarına göre, Kurtuluş Savaşı yıllarında Sultanahmet Meydanı’nda yüzbinlere hitaben yaptığı ünlü konuşmasıyla tarihe geçen Halide Edip Adıvar, Mehmet Edip adlı Yahudi dönmesi bir babanın kızı olarak dünyaya geldi. Halide Edip’in masonlarla ilişkisi ise hayatı boyunca devam etti. Halide Edip’in, Jöntürk akımının öncüleri arasında yer alan doktor kocası Adnan Adıvar, döneminin önde gelen masonları arasında bulunuyordu. Cumhuriyetin kurulmasından sonra Atatürk’le araları açılan Halide Edip, Atatürk’ün kapattığı mason localarını 1948 yılında yeniden açan İnönü’nün yardımıyla İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne kadar yükseldi. 1950 yılında 68 yaşındayken İzmirli Yahudi dönmesi Kapaniler’in ısrarı sonucu İzmir milletvekili olarak TBMM’ye milletvekili olarak girdi.

Türk milliyetçiliğinin temellerini atan sosyolog Ziya Gökalp, masonlarla ilişkisi açısından en şaşırtıcı isimlerden birisi. Babasını erken yaşta kaybeden Gökalp, girdiği gençlik buhranı sonunda intihara kalkışır. Bunu engelleyen Abdulah Cevdet Bey, onu masonlarla tanıştıran kişidir. Kendisi de mason olan Abdullah Cevdet Bey’in dışında Diyarbakır İdadisi’nde okuduğu yıllarda ‘taabiye’ hocası olan Rum asıllı mason doktor Yorgaki Efendi de onun hayatını derinden etkiler. Gökalp’in düşüncelerinin şekillenmesinde Fransız Sosyoloji okulu’nun kurucusu olan Fransız Yahudisi Emile Dukhaim’in büyük etkisi de olur. Fransa’da öğrenim gördüğü yıllarda hocası Durkhaim’den çok etkilenen Gökalp, Osmanlı Mebusan Meclisi’nde milletvekilliği yaptığı dönemde İttihatçıların önde gelen masonlarıyla yakın temaslarda bulunur. Muhafakazar bir aileden gelen Ziya Gökalp, eşi Vecihe Hanım’la evlendikten sonra İstanbul’dan ayrılarak azınlıkların ve gayr-i müslümlerin yoğunlukta olduğu Büyakada’daki büyük bir köşke taşınır ve masonlarla ilişkileri iyice pekişir.

Çalıkuşu, Yaprak Dökümü, Acımak gibi unutulmaz eserlere imzasını atan ünlü edebiyatçı Reşat Nuri Güntekin’in masonlarla ilişkisi Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra başlar. Büyükada’daki Yahudilerle arkadaşlık yapmaya başlayan Güntekin, 10 Haziran 1921 yılında mason locasına üye olabilmek için başvuruda bulunur. 23 Aralık 1921 yılında da kabül edilir. Reşat Nuri’nin eserlerindeki kaba, yobaz, cahil hoca tiplemelerinin onun masonluğuyla alakası var mıdır bilinmez ama, çocukluk yıllarımızın vazgeçilmez yazarlarından biri olan Reşat Nuri’nin masonluğu, bir çok hayranının hayal kırıklığına neden olacak.

Kitapta, meşhur edebiyatçılar dışında Türk basınının önemli gazetecilerin de masonlarla olan ilişkisi ortaya çıkarılıyor. Ahmet Emin Yalman, Çetin Altan, Nadir Nadi mason localarıyla bağlantısı olan ünlü mason ve sebataist gazeteciler arasında yer alıyor. Eserde, Selim Edes, Jak Kamhi, Ayhan Işık, Zeki Alasya, İsmail Cem İpekçi, Süleyman Demirel gibi sebataist ve mason olan ünlü politikacı, sanatçı ve iş adamlarının Türkiye’de mason localarının kuruluş süreci de anlatılıyor. Buna göre masonluğun Türkiye’de kuruluş yılı 1861. Türk masonluğunun dünya masonları karşısında resmi bir hüviyet kazandığı yıl ise 1909.

(Yeni Şafak, 12 Mayıs 2001)

HSBC bankasını’nın gizemli iç yüzü

HSBC bankasını iyi tanımakta oldukça fayda var. Basında genel olarak büyükçe bir İngiliz bankası olarak tanıtılan HSBC aslında hiç de o kadar basitçe geçiştirilecek bir banka değil. Bu bankanın ardında pek çok ilginç gizemli olay ve ilişkiler de bulunmakta.

Şimdi bu HSBC bankası ve ardında yatan gizemlere doğru beraberce bir yolculuğa çıkalım. Parolası “Dünyanın Yerel Bankası” olan HSBC global kapitalist dünya sisteminde iyi bir temsilci sayılabilecek bir kuruluş. Merkezi Londra’da olan banka dünya çapındaki 9500 şubesi ile 79 ayrı ülkede hizmet vermekte. Bankanın 200 bin hissesi New York, Londra, Hong Kong ve Paris borsalarında işlem görüyor, bu sebeple İstanbul’daki saldırılar dünya borsalarını da yakından etkiledi. HSBC ismi nerden geliyor derseniz tam açılımı The Hong Kong Shangai Banking Corporation, yani kısaca Hong Kong ve şanghay Bankacılık şirketi.

Banka Hong Kong’da iş yapan son derece güçlü bir şahıs olan Sir Thomas Sutherland tarafından Nisan 1865 senesinde Hong Kong’da kuruluyor ve hemen ardından ilk şubesini şangay’da açıyor. Bankanın idare merkezi faaliyetlerini halen sürdürdüğü 1 Queen’s Road in Hong Kong adresinde idi. 19. yüzyılın sonlan ve 20. yüzyılın başlarındaki dönemde HSBC, İngiliz kapitalist yayılmacılığına iyi uyum göstererek bütün Çin ve Güneydoğu Asya’ya yayıldı. Bu gelişmemiş ülkelerde karşılarında bir rekabet olmadığı için kısa zamanda tüm bankacılık sistemini ele geçirdi ve milyonlarca sterlin değerinde likit parayı bu bölgelerin insanlarından emip kendi kasalarına boşalttı.

1950′li yıllarda banka kapitalizmin yeni süreci çerçevesinde globalleşme karan aldı, bütün dünyaya yayılmaya başladı. İlk olarak 1959 senesinde British Bank of Middle East Bankası’nı satın alarak petrol zengini olmaya yeni yeni başlayan Ortadoğu’ya adım attılar.

Bankanın kurucularının hepsi mason işadamlarıydı. Bu başarısından sonra Sutherland, dönemin Hong Kong Locası Üstadı Sir Hercules Robinson tarafından ülkenin gizli yönetici konseyi olan Hong Kong Konseyi’ne üye olarak teklif edildi. Henüz 30 yaşını doldurmamış biri için bu son derece büyük bir başarıydı. Hong Kong Konseyi bütün bölgeyi sömürerek kapitalist -prensler haline dönüşmüş süper-zengin Hong Konglu işadamlarının kurduğu bir oluşumdu ve ülkeyi aslında bunlar yönetiyordu. Böyle bir konseyin üyeliği genç bir mason için geleceğe doğru atılmış önemli bir adımdı.

Masonlar tarafından kurulan HSBC bankasının sembolü acaba ne anlama gelmektedir? 19. yüzyılda bankayı Sutherland’le beraber kuran Mason işadamlarının hepsi şirket armalarında bu simgeyi kullanırlardı ve HSBC’nin logosu da doğal olarak bu oldu. Sembolün ismi “St. Andrew Haçı’dır.” İskoçların milli sembolü olması dışında çok önemli bir masonik semboldür aynı zamanda. 29. Masonluk Derecesi’nin ismi “İskoç şövalyesi Saint Andrew”dur.

Bu derecenin sembolleri banka logosundaki St. Andrew Haçı, yıkılmış bir kale ve zırhsız savaşçıdır. Bu derecedeki masonlara “Güneşin şövalyesi” ismi verilir. Sembolün kökeni diğer masonik semboller gibi Ortaçağ’a ve dolayısı ile Tapınak şövalyeleri’ne dayanır. Tapınak şövalyeleri 1307 yılında papanın buyruğuyla kılıçtan geçirildikleri ve ilk gizli masonik örgütlenmeyi kurdukları sıralarda pek çok şövalye engizisyonun
elinden kurtulmak için isimlerini değiştirerek uzak ülkelere kaçtılar.

Bir kısım şövalye de İskoçya’ya kaçtı ve Cesur Yürek filminden hatırlayacağınız İskoç kralı Robert Bruce’un emri altına girdiler ve İskoç kralının İngilizleri yenmesinde bu şövalyeler de büyük pay sahibi oldular. İşte masonların İskoç locası ve St. Andrews masonik derecesi buradan doğdu. Logosu mason sembolü olan HSBC bankası ile ilgili ilginçlikler burada bitmiyor.

Şirket Ortadoğu’da da pek çok maceralı olaya karışmış durumda. HSBC bankasının ismi Saddam Hüseyin’le bile bir dönem kesişmiş. Saddam Hüseyin ülkesine yönelik ambargoyu pek çok yöntemle deliyor, çok büyük miktarlarda kazanç sağlıyordu fakat bu parayı kullanabilmesi için bir şekilde aklamak zorundaydı. Saddam Hüseyin’in maliye bakanının sahip olduğu Rafidain Bankası bu para aklama istasyonlarından birisiydi. Bu banka Bahreyn, Mısır, Ürdün, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen’deki şubeleri sayesinde Irak’ın dünyaya açılmasını sağlıyordu ve Saddam Hüseyin bu banka üzerinden silah satın alabiliyordu. Bankanın aklama yöntemi ellerindeki kara parayı çeşitli yöntemlerle ve dikkat çekmeyecek bir şekilde anlaşmalı olduğu diğer bankalara aktarmaktı. Bu bankalardan biri de Ürdün’ün en büyük bankası Arab Bank idi.

HSBC’nin ismi başka bir “ilginç” olayda da gündeme geliyor. 1999 senesinde HSBC Amerika’nın en büyük finans firmalarından biri olan Safra Republic Holding’e 3 milyar dolar karşılığında talip oluyor. Şirketin kurucusu ve sahibi Edmon Safra, Lübnan asıllı bir Yahudi. Suriyeli çok zengin bir altın tüccarının oğlu olan Safra, önce Beyrut’a, oradan da 1940′lı yıllarda Amerika’ya göç ediyor ve 30 sene içinde Amerika’nın önde gelen finans (tefecilik) ve bankacılık holdinglerinden birini kuruyor.

Yaşı çok ilerlediği ve parkinson hastalığına yakalandığı için holdingini satılığa çıkartan Safra’ya pek çok iyi teklif geliyor, bunlardan biri de mason armalı HSBC şirketi. Satış işlemleri tamamlanmak üzereyken Safra’nın bankasını satmaktan vazgeçtiği söylentileri çıkıyor ve Safra Monaco’ya tatile gidip ortadan kayboluyor. Aralık 1999′da Safra’nın Monte Carlo’daki süper lüks villasına siyah maskeler takmış iki kişi sabaha karşı baskın düzenliyor. Safra’nın karısı ve çocuklarını bir odaya kilitliyorlar ve Safra’yı da banyoya götürüp bağlıyorlar, ardından da villayı ateşe veriyorlar. Yangında Safra boğularak can veriyor, karısı ve çocukları ise kılpayı kurtuluyor. Safra’nın öldürülmesinden kısa bir süre sonra Safra’nın vârisleri satışı tamamlıyor ve bugün Safra Holding HSBC’ye ait.

Ulusal bankaları ele geçirerek “küresel” güç olan HSBC’ye, Türkiye’nin eski ve önemli bir ulusal bankası olan Demirbank da peşkeş çekilmişti. Üstelik “Demirbank” devletine güvenmiş, onun satışa çıkardığı kâğıtlarını” satın alarak Merkez Bankası’na destek olmuştu.

Peki neden Demirbank batırıldı? Ulus-devletin tasfiye edilmesi için ulusal sermayenin ve bundan beslenen ulusal ordunun tasfiye edilmesi gerekiyor da ondan.

(Erol Mütercimler, Komplo Teorileri)

Bahailer ve Masonlar

Bahailik, 19. yy ortalarında İran’da ortaya çıktı, Osmanlı coğrafyasında yaşanan olaylar sonrası gelişti. Bahai din önderlerini 1860’lı yıllarda izleyen ABD’nin Beyrut Konsolosları onları “İslam dünyasının masonları” olarak tanımladı. Bahai Din önderlerinin kutsal mezarı İsrail’in Hayfa şehrindedir. Bahai topluluğu, Osmanlı’nın çöküş yıllarında İngiliz istihbaratının emrinde çalıştı.

19. yüzyıl başlarında İran’da ortaya çıkan Bahailer’in serüveni ve günümüze yansımaları inanç ile modernizmin “yeni bir din” olarak görülebilir. İran sarayında yüksek görevde bulunan Mirza Hüseyin Ali, “Kıyamet öncesi insanlığı kurtaracak bir mehdi” olduğunu ileri sürerek ortaya çıktı. Tanrıdan “vahiyler” aldığını ve kendisinin insanlar ile tanrı arasında iletişimi sağlayan bir “kapı” olduğuna inanıyordu. Kapı sözcüğünün Arapça karşılığı “Bab”dır. “Babi” veya Farsça karşılığı ile “Bahai” yeni bir din önderini de ifade eder.Şii mezhebinin yaşandığı İran coğrafyasında ortaya çıkan Mirza Hüseyin ali’nin “Babilik/ Bahailik” inancı islam uleması tarafından “dinden ayrılma” olarak görüldü. Ve Mirza Hüseyin 1850 yılında Tebriz’de kurşuna dizildi. Ölmeden önce oğlu  Mirza Hüseyin Ali’yi “Bahaullah” ilan etmişti. Bahaullah Mirza Hüseyin Ali, Osmanlı toprakları olan Bağdat’a yerleşti. Dini çalışmalarını sürdürdü. 1864 yılında Edirne’ye sürüldü. Ve orada 5 yıl kaldı.

ABD, Chicago Bahai Tapınağı

Bahaullah’ın taraftarları mart 1867 tarihinde ABD’nin Beyrut konsolosluğuna bir dilekçe vererek “lidelerinin serbest bırakılması” için yardımcı olmasını istediler. 53 imza ile verilen dilekçede Edirne’de cezaevinde bulunan Bahaullah’ın serbest bırakılması isteniyordu. Bahai liderinin dilekçesinin bir örneği ABD  Devlet Arşivi’nde koruma altına alındı. Bahai lideri ile ilgili dilekçede “Masonik bir mühür” bulunduğu kaydı düşüldü.

Bahailerin “Masonlukla ne ilgileri olabilirdi.  Bahailer’in kendi arşivlerinde bulunan belgeler üzerinden yapılan araştırmalar sonucu  “Bahaullah” diyebilinen Mirza Hüseyin Ali’nin  dua metinlerini “Mason yıldızı” tarzında yazdığı ortaya çıktı. Mason yıldızı “Büyüye karşı korunma” özelliği taşıdığı gibi iki ayağı duran insanın  “En Yüce varlık” olduğu görüşlerini yansıtır. 1840’lı yıllarda Bağdat civarında 40.000 taraftarının bulunduğu hakkında istihbari bilgiler elde eden  ABD konsolosluğu ve diğer batılı ülkeler diplomatik misyonları Bahai liderinin sürgün yerinin Akka kalesi olarak değiştirilmesini sağladılar.

Hindistan Delphi Lotus Bahai Tapınağı

Padişah Abdülaziz, Mirza Hüseyin Ali’nin çalışmalarını kontrol ve susturmak amacıyla Akka’ya sürgün etti. Mirza, Akka kalesinde sürgünde iken Hayfa’da serbest dolaşma haklarına kavuştu. Kuranı Kerim surelerinin “hükmünü kaybettiği” görüşünden hareketle tanrıdan aldığı ayetlerle “Kitabı Akdes”i 1871-74 yılları arasında yazdı . Taraftarlarının sayısı hızla arttı.1880’li yıllarda dünyanın önde gelen Yahudi asıllı Rotschild ailesi ve “masonlar” ile ilişkilere geçti. Yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmesine yardımcı olduğu OSMANLI Arşiv belgelerine bile yansıdı. 1890 yılında öldü. Ölmeden önce de Abbas Efendi’yi “Bahaullah” tayin etmişti.  Abbas Efendi, II. Abdülhamit’in gücünün kıldığı II. Meşrutiyetten sonra  “Bahailik” inancının serbestçe yayılması çalışmalarını hızlandırdı. I. Dünya Savaşı devam ederken “İngilizler ve Yahudiler ile işbirliği” yaptı. İngiltere1920 yılında “şövalye madalyası” ile ödüllendirildi. 1921 yılında öldüğünde babasının Karmil dağındaki mezarının yanına gömüldü. Bundan sonrası… Bahailer Şevki Efendi yönetiminde çalıştılar. Dünya genelinde ırkçılığın zararları karşısında insan sevgisi ve kardeşliğin esas olduğu “kadın haklarının” öne çıktığı görüşleri savundular. Hindistan’ın Bombay, İsrail’in Hayfa, ABD, Kenya başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde Bahai tapınakları inşa ettiler.Günümüzde (2000’li yılların başları) dünyadaki Bahailer’in sayısının 6-8 milyon civarında olduğu açıklanıyor. Kökleri “Peygamber Hz. Muhammed’e dayandırılan,ancak zamanla yeni bir din inancının öncüsü olarak tarih sahnesine çıkan Bahailer’in bugünkü görünüşleri “İslam dünyasının masonları” olarak da görülebilir. Bahailer’in dünyaya kendilerini tanıttıkları internet sitelerinde Yahudi ve Masonluğun ortak simgesi olan Davut yıldızını kullanmaları onların geldikleri yeri göstermesi bakımından önemlidir.

Günümüzde İsrail’in Hayfa kentinde bulunan Bahai türbe/tapınağı

Osmanlı’yı ve Türkiye’yi masonlar yönetirse

İngiltere ve ABD’nin çıkarlarını korumak ve geliştirmek için kurulan ve yayılan Masonluk, 19. yy ortalarından sonra Osmanlı ülkesinde de örgütlendi. Kısa sürede Osmanlı Hükümetinde söz sahibi olanların büyük çoğunluğu Masonluğa geçtiler.

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni “Halk egemenliği” değerleri üzerine kurmasına rağmen 1930-50 yılları arasından yönetim “Masonların eline” geçmişti.

Türkiye’de katı laiklik ve ateizmden kaynaklanan sözde “Atatürkcülük” söylemlerinin arkasında “Mason çevreleri”nin rolü vardır.

Osmanlı’dan Türkiye’ye ünlü masonların listesi aşağıdadır:

Devlet Adamları ve Politikacılar
33.Osmanlı Padişahı V.Murad,
Şehzade Kemalettin Efendi,
Şehzade Nurettin Efendi,
5.Murad’ın Başmabeyincisi Ahmet Seyid,
Sadrazam Koca Mustafa Reşit Paşa,
Sadrazam Âli Paşa,
Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa,
Sadrazam Tunuslu Ethem Paşa,
Sadrazam Hayrettin Paşa,
Sadrazam Mithat Paşa,
Sadrazam Ahmet Vefik Paşa,
Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa,
Sadrazam Talat Paşa,
Maliye, Maarif ve Evkaf Nazırı M.Raşit Arer,
Bahriye Nazırı Cemal Paşa,
Maliye Nazırı Cavit Bey,
Maliye Nazırı Tevfik Bey,
Hariciye Nazırı Ahmet Nesimi Sayman,
Nafia Nazırı Ali Münif,
Posta Nazırı Kirkor Agaton,
Devlet Adamı ve Yazar Ethem Pertev Paşa,
Devlet Adamı ve Musikişinas Prens Mehmet Abdülhalim Paşa, Prens Aziz Hasan Paşa,
Devlet Adamı ve Şair Süleyman Asaf,
Şam Valisi ve Abdülhamid’in Damadı olan Damat Ahmet Nami Bey,
Ankara Valisi Reşit Paşa,
İttihat ve Terakki Fırkası Umumi Katibi Mithat Şükrü Bleda,
Maliye Müsteşarı Faik Süleyman,
Hürriyet Kahramanı Resneli Niyazi,
Büyük Millet Meclisi Reisi Kazım Özalp,
Başbakan Hasan Saka,
Başbakan Suat Hayri Ürgüplü,
Adalet Bakanı Mümtaz Ökmen,
Başbakan Yardımcısı Akif İyidoğan,
Dışişleri Bakanı Bekir Sami Daça,
Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras,
Dışişleri Bakanı Selim Sarper,
İçişleri Bakanı Mehmet Cemil Uybadın,
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya,
Adalet Bakanı Hasan Menemencioğlu,
Milli Eğitim Bakanı Vasıf Çınar,
Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati,
Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel,
Milli Savunma Bakanı Münir Birsel,
Milli Savunma Bakanı Hulusi Köymen,
Tarım Bakanı Reşat Muhlis Erkmen,
Çalışma Bakanı Mümtaz Tarhan,
Ticaret Bakanı Zühtü Velibeşe,
Ticaret Bakanı Ahmet Dallı,
Bakan, Milli Emniyet Başkanı Celal Tevfik Karasapan,
Atatürk’ün Yaveri, Bolu Milletvekili Cevat Abbas Gürer,

Talat Paşa

Askerler
Humbaracı Ahmet Paşa (Comte de Bonneval),
İngiliz Amirali ve Türk Müşiri olan Hobart Paşa,
Abdülaziz’in Başmabeyincisi Namık Paşazade Hüseyin Cemil Paşa,
Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa,
Müşir Fuat Paşa,
Cihan Harbi’nde Kafkas Cephesi’nde şehit olan Hüseyin Hüsnü Paşa,
Birinci Ordu Komutanı Ali İhsan Sabis Paşa,
Jandarma Genel Komutanı Ali Remzi Yiğitgüder Paşa,
Hava Kuvvetleri Komutanı Zeki Doğan Paşa,
Münakalat Vekili Yümni Üresin Paşa,
Yüksek Şura Üyesi Eşref Manas Paşa,

Bilim Adamları
Bilgin ve Devlet Adamı Mehmet Tahir Münif Paşa,
Tıp Doktoru Dr.Antranik Gırcikyan Paşa,
Ülkemizde yeni eğitim yöntemlerini getiren Selim Sabit Efendi,
Kızılay ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kurucularından Mehmet Ali Baba,
Sözlükçü, Yazar Hüseyin Kazım Kadri,
TTK Başkanlığı yapmış olan Hasan Cemil Çambel,
İktisat Profesörü Mustafa Zühtü İnhan,
Tıp Profesörü Neşet Ömer İrdelp,
Coğrafya Profesörü Faik Sabri Duran,
Psikoloji Profesörü Mustafa Şekip Tunç,
İTÜ Rektörü Mustafa İnan,
Tıp Profesörü M.Kemal Öke,
Eğitimci, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Hayrullah Örs,
Hukuk Profesörü Vasfi Raşit Sevig,
Tıp Profesörü, Rektör ve daha sonra milletvekilliği de yapmış olan Besim Ömer Akalın,
Tıp Profesörü Niyazi İsmet Gözcü,
Fen Fakültesi Dekanı Hüseyin Hamit,
Rektörlük de yapmış olan Profesör Mustafa Hulki Erem,
Y.Müh., Rektör Suphi Kamil,
Ord.Prof.Dr. Burhanettin Toker,
Fizik Profesörü Salih Murat Uzdilek,
Ord.Prof.Dr. Fahri Arel,
Prof.Dr.Muzaffer Şevki,
Matematik Profesörü, Dekan Kerim Erim,
Müzikolog Cevad Memduh Altar,
Tıp Profesörü ve Rektör Kazım İsmail Gürkan,
İktisat Profesörü Mehmet Ali Özeken,
Tarih Profesörü ve TTK Başkanı Enver Ziya Karal

Şairler & Yazarlar
Gazeteci ve Yazar Şinasi,
Şair ve Devlet Adamı Ziya Paşa,
Gazeteci ve Yazar Teodor Kasap,
Büyük Vatan Şairi Namık Kemal,
Tiyatrocu ve Yazar Güllü Agop,
Yazar Mehmet Emin Bey,
Yazar ve Gazeteci Ahmet Rasim,
Lügatçı ve Yazar Diran Kelekyan,
Milli Şair Mehmet Emin Yurdakul,
Yazar ve Filozof Rıza Tevfik,
Yazar ve Gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın,
Yazar ve Sosyolog Ziya Gökalp,
Şair ve Noter Mithat Cemal Kuntay,
Yazar ve Gazeteci Ahmet Emin Yalman,
Yazar ve Öğretmen Reşad Nuri Güntekin,
Yazar ve Gazeteci Agah Sırrı Levent,

Şair Namık Kemal

Sanatçılar
Müzisyen Şükrü Şenozan,
Ressam Ali Sami Boyar,
Ressam Nazmi Ziya Güran,
Ressam, GSA Müdürü Namık İsmail,
Sahne Sanatçısı Behzat Butak,
İ.Galip Arcan,
Karikatürist Ramiz Gökçe,
Opera Sanatçısı Nurullah Şevket Taşkıran,
Müzisyen Mesut Cemil Tel,
Piyanist Mithat Fenmen,
Sinema Sanatçısı Ayhan Işık,
Orkestra Şefi Orhan Tanrıkulu,
Heykeltraş Haluk Tezonar,

Mason Din Adamları
Şeyhülislam Musa Kazım Efendi,
Şeyhülislam İzzettin Efendi,
Şeyhülislam Hayri Efendi,
Berlin Sefareti Baş İmamı Mustafa Hafız Şükrü,
Sefaret İmamı Haşim Veli,
Müderris Mahmut Esad Efendi,

Eğitimci Masonlar
Muvaffak Benderli,
Yontov Garti,
Hikmet Gürtav,
Mehmet Ali Kırca,
Celal Öget,
Halit Sarıkaya,
Ali Teoman

(Cezmi Yurtsever)

Türkiye’yi Sabetaycılar mı yönetiyor!

Türkiye’de 2003 yılında Sabetaist hahambaşılığı resmen kuruldu. Şimdiden Ege bölgesi çoğunlukta olmak üzere 10’u aşkın Sabetay havrası açıldı. Bu sayının 100’e ulaşması için çalışmalar sürdürülüyor. Adana’da bile Sabetay Havrası açılması çalışmaları sürdürülüyor.

Türkiye’de Dışişleri, Basın, Siyasi Partiler ve Mason localarında Sabetaislerin rolü oldukça fazla.

Atatürk’ün gittiği İlkokulun kurucusu Asıl ismi “Şimon Zvi” olan Şemsi Efendi’dir. Atatürk’ü küçük yaşta babası Ali Rıza Efendi, Sabetaist olan Şemsi Efendi Okulu’na niçin gönderdi? Türkiye’nin yönetiminin kimin ellerinde olduğu sorusunu araştıranlar sorgulayanlar ilginç bilgilere ulaşıyor. Bu düşüncenin belki de en önemli göstergesi Türkiye’de görünüşte Müslüman ama gerçekte gizli Yahudi olan Sabetaycılar’ın yönetimdeki etkinlikleridir.

Temmuz 2003 tarihi içinde Türkiye’de Sabetay Hahambaşılığı”nın resmen kurulmasıdır. En basit tanımlamayla Hahambaşılık Yahudilere özgü dini bir kuruluştur. Ama kendilerine sorarsanız “Müslümanız” diyen, Müslümanlar arasında yaşayan “Ahmet, Mehmet, Mustafa, Osman” gibi isimler taşıyan bu insanların Türkiye’deki özellikleri yıllardır bir sır olarak saklandı. Ama 2003’teki yeni yapılanma sonrası kendi mensupları arasından Müslüman kimliğini bırakarak yeniden Yahudiligğe dönüşü destekleyen “Hahambaşalık” teşkilatı kuran bu insanmlar Türkiye ekonomi ve yönetiminde ağırlığı bulunan büyük kentlerde ylaşıyorlar. İzmir, Bursa, İstanbul Sabetayistler için önemli yerleşim merkezleri olarak biliniyor. Kökenleri Osmanlı döneminde Selanik’te yaşayan Yahudiler arasında ortaya çıkan kendisini dinin kurtarıcısı “Mesih” olarak gören Sabetay Zvi (veya Sevi) adındaki şahsın çalışmalarına duyulan tepki ve öfkeler sonrası şekillenen ve gelişen bir inanç sistemidir. Sabetay Zvi’nin çalışması dönemin Osmanlı Yahudileri Hahambaşılığı tarafından Saray’a şikayet edildi. Sebetay Zvi yakalandı. Padişah IV. Mehmet (Veya Avcı Mehmet) huzurunda sorgulandı. 1648 yılı.

Mesih olduğunu ispatlaması istendi. Sabetay Zvi, ileri sürdüğü ilahi kerametler/mücizelerin kendi düşüncesi olmadığını korkarak açıkladı. Kendisine yapılan “görüşlerini kanıtlayamazsa idam edileceği” görüşlerinden sonra “Müslüman oluyorum” itirafında bulundu. Serbest bırakıldı. Ve “Aziz Mehmet Efendi” adını aldı. Ancak Sabetay Sevi’nin hareketleri ve gizliden gizliye Yahudi gelenek ve inançlarını etrafına yansıtması sonucu olarak yine suçlandı, cezalandırıldı. Sürgün hayatı yaşadı. Arnavutluk’un Ülgün kasabasındaki sürgün yerinde 1675 yılında öldü. Sabetay Sevi, “Gizli Yahudilik” olarak da isimlendirilen “Dönme” hareketinin en önemli temsilcisidir. Özellikle 1492 yılında İspanya’da Engizisyon zulmünden kurtarılarak Osmanlı ülkesine özellikle de Selanik’e yerleştirilen Yahudiler arasında yayıldı.

ATATÜRK DE SABETAYCI OKULA GİTMİŞTİ!

Resmi tarih açıklamasa da Mustafa Kemal Atatürk’ün gittiği Selanik’taki Şemsi Efendi İlkokulu’da kendisi de Sabetay Sevi’nin soyundan gelen Şemsi Efendi tarafından kurulmuştu. Batılı tarzda modern ve laik eğitim veriyordu. Şemsi Efendi’nin de asıl ismi “Şimon Zvi” idi. Atatürk’ün Şemsi Efendi İlkokula gitmesi ve orada verilen eğitim ile ilgili bilgilerin özelliği günümüze kadar hiç açıklanmadı. Selanik’in Balkan savaşları esnasında Yunanlılara geçmesi sonucu Şemsi Efendi ve eğitim elemanları Türkiye’ye geldi. İstanbul’daki Şişli Terakki Lisesi, Şemsi Efendi’nin kuruluşunu yönlendirdiği eğitim kuruluşu olarak tarihteki yerini aldı.

TÜRKİYE’DEKİ YÖNETİMDEKİ ETKİLERİ

Lozan anlaşması sonrası sonuçlandırılan “mübadele” veya karşılıklı göç anlaşması sonucu Selanik yöresinden sayıları 25.000’i bulan Sabetay inanca bağlı aileler Türkiye’ye geldi. Önemli bir kısmı İzmir ve İstanbul’a yerleşti. İstanbul’da medya, siyasi partiler, ekonomi, ticaret alanında söz sahibi oldular. Üsküdar’daki Bülbül deresi semtinde bulunan tarihi mezarlık Sabetay inançlı ailelere aittir. Ünlü romancı Orhan Pamuk dahil çok sayıda işadamı, sanatçı, basın mensubu Sabetaist olarak bilinir. Özellikle soy isimleri Karakaş, Kapani olanlar Sabetaist olarak bilinir. İlginç olanı: Yüzyıllardır gizlenen Sabetay inancı içinden yeniden Yahudiliğe dönüş hareketini hızlandırmak için “Türkiye Cumhuriyeti Yahudi Hahambaşılığı” 2003 yılında resmen kurulmuştur. Ege bölgesi şehirlerinde şimdiden 10’u aşkın Sabetay Hahamlığı kurulmuş, bu sayının 100’ü aşması için de çalışmalar hızlandırılmıştır. Türkiye’nin güneyinde Adana şehrinde de “Sabetaist hahamlık dini merkezi açılması” çalışmaları başlatılmıştır. Adana şehrinde iş vi ticaret dünyasında Müslüman ve Türk gibi görünen ama ırk ve inanç olarak Yahudi olan bu insanların yeniden “Yuhudiliğe dönmesi” önemli bir sosyolojik olaydır. Sabetaist havralar için “hilal ve içinde 6 köşeli yıldız” şekli benimsenmiştir. Bir görüşe göre Türkiye’deki Sabetaist sayısı 500.000 rakamına ulaşmaktadır.

(Cezmi Yurtsever)

Anıtkabir mason tapınağı örnek alınarak mı yapıldı?

Atatürk için yaptırılan Anıtkabir’e model olarak ABD-Washington’daki Mason tapınağı neden örnek alındı?

Atatürk’ün cenaze namazına katılımı gösteren bir kare fotoğraf veya filmin olmaması nasıl açıklanabilir?

Anıtkabir’de Mısır firavunlar tapınaklarında görülen kabartma rölyef anlayışı neden yerleştirildi?

Anıtkabir’deki Arslanlı yol heykelleri masonlardaki “Lions” felsefesinin ürünü değil midir?

Özetle: Atatürk, Müsmlüman bir liderdir, Anıtkabir’de dini ibadet ve dua kuralının uygulandığı yeni bir düzenlemenin yapılması gerekir!

Anıtkabir yapılmadan önce rasat istasyonu bulunması dolayısıyla Anıttepe’nin ismi Rasattepe idi. 906 rakımlı bu tepede, MÖ. 12. yüzyılda Anadolu’da devlet kuran Frig uygarlığına ait tümülüsler (mezar yapıları) bulunmaktaydı. Anıtkabir’in Rasattepe’de yapılmasına karar verildikten sonra bu tümülüslerin kaldırılması için arkeolojik kazılar yapıldı. Bu tümülüslerden çıkarılan eserler, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir.

Proje ve İnşaat Anıtkabir’in yerinin seçilmesi için görevlendirilen komisyon 1 Mart 1941 tarihinde uluslararası bir yarışma açtı. Yarışmaya, Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan toplam 47 proje katıldı. Bu projelerden 3 tanesi komisyon tarafından ödüle layık görüldü. Milli konuyu daha başarılı ifade etmesi ve projenin araziye uygunluğu nedeniyle, Prof. Dr. Emin Onat ve Doç. Dr. Ahmet Orhan Arda’nın projesinin uygulanmasına karar verildi.

Anıtkabir projesinin belirlenmesinden sonra, ilk aşamada kamulaştırılma çalışmaları yapıldı ve 9 Ekim 1944 tarihinde yapıma başlandı. Anıtkabir’in inşası 9 yıllık bir sürede 4 aşamalı olarak 1953 yılında tamamlandı.

Birinci Kısım İnşaat: 1944-1945Toprak seviyesi ve aslanlı yolun istinat duvarının yapılmasını kapsayan birinci kısım inşaata 9 Ekim 1944 tarihinde başlanmış ve inşaat 1945 yılında tamamlanmıştır.

İkinci Kısım İnşaat: 1945-1950Mozole ve tören meydanını çevreleyen yardımcı binaların yapılmasını kapsayan ikinci kısım inşaat 29 Eylül 1945 tarihinde başlamış, 8 Ağustos 1950 tarihinde tamamlanmıştır. Bu aşamada inşaatın kâgir ve betonarme yapı sistemine göre, temel basıncının azaltılması göz önünde tutularak, anıt kütlesinin ‘temel projesinin’ hazırlanması kararlaştırılmıştır. 1947 yılı sonuna kadar mozolenin temel kazısı ve izolasyonu tamamlanmış ve her türlü çöküntüleri engelleyecek olan 11 metre yüksekliğinde betonarme temel sisteminin demir montajı bitirilme aşamasına gelmiştir. Giriş kuleleri ile yol düzeninin önemli bir kısmı, fidanlık tesisi, ağaçlandırma çalışmaları ve arazinin sulama sisteminin büyük bir bölümü tamamlanmıştır.

Üçüncü Kısım İnşaat: 1950Anıtkabir üçüncü kısım inşaatı, anıta çıkan yollar, aslanlı yol, tören meydanı ve mozole üst döşemesinin taş kaplaması, merdiven basamaklarının yapılması, lâhit taşının yerine konması ve tesisat işlerinden oluşmuştur.Dördüncü Kısım İnşaat: 1950-1953 Anıtkabir’in 4. kısım inşaatı ise şeref holü döşemesi, tonozlar alt döşemeleri ve şeref holü çevresi taş profilleri ile saçak süslemelerinin yapılmasını kapsıyordu. Dördüncü kısım inşaat 20 Kasım 1950 tarihinde başlamış ve 1 Eylül 1953 tarihinde bitirilmiştir.10 Kasım1953 tarihinde, Atatürk’ün naaşı 1938 yılından beri, 15 yıl süre ile muhafaza edildiği geçici kabri olan Ankara Etnografya Müzesi’nden alınarak büyük bir tören ile Anıtkabir’e defnedildi.

Mimari Özellikleri:
Anıtkabir Projesi’nde mozolenin kolonat üstünde yükselen tonoz bir bölüm bulunmaktaydı. 4 Aralık 1951 tarihinde hükümet, projenin mimarlarına Şeref Holü’nün 28 metrelik yüksekliğinin azaltılması ile yapının daha çabuk bitirilmesinin mümkün olup olmadığını sordu. Mimarlar yaptıkları çalışmalar sonucu Şeref Holü’nü taş bir tonoz yerine, betonarme bir tavan ile örtmenin mümkün olduğunu bildirdiler. Böylece tonoz yapının zemine vereceği ağırlık ve bunun doğuracağı teknik sıkıntılar da ortadan kalkıyordu. Anıtkabir’in yapımında, beton üzerine dış kaplama malzemesi olarak kolay işlenebilen gözenekli, çeşitli renklerde traverten, mozole içi kaplamalarında ise mermer kullanılmıştır. Heykel grupları, aslan heykelleri ve mozole kolonlarında kullanılan beyaz travertenler Kayseri Pınarbaşı ilçesi’nden, kulenin iç duvarlarında kullanılan beyaz travertenler ise Polatlı ve Malıköy’den getirilmiştir. Kayseri Boğazköprü mevkiinden getirilen siyah ve kırmızı travertenler tören meydanı ve kulelerin zemin döşemelerinde, Çankırı Eskipazar’dan getirilen sarı travertenler zafer kabartmaları, şeref holü dış, duvarları ve tören meydanını çevreleyen kolonların yapımında kullanılmıştır.Heykel grupları, aslan heykelleri ve mozole kolonlarında kullanılan beyaz travertenler Kayseri Pınarbaşı ilçesi’nden, kulenin iç duvarlarında kullanılan beyaz travertenler ise Polatlı ve Malıköy’den getirilmiştir. Kayseri Boğazköprü mevkiinden getirilen siyah ve kırmızı travertenler tören meydanı ve kulelerin zemin döşemelerinde, Çankırı Eskipazar’dan getirilen sarı travertenler zafer kabartmaları, şeref holü dış, duvarları ve tören meydanını çevreleyen kolonların yapımında kullanılmıştır. Şeref holünün zemininde kullanılan krem, kırmızı ve siyah mermerler Çanakkale, Hatay ve Adana’dan, şeref holü iç yan duvarlarında kullanılan kaplan postu Afyon’dan, yeşil renk mermer Bilecik’ten getirilmiştir. 40 ton ağırlığındaki yekpare lâhit taşı Osmaniye’den, lahitin yan duvarlarını kaplayan beyaz mermer ise Afyon’dan getirilmiştir. Anıtkabir’in genel mimarisi Türk mimarlığında 1940-1950 yılları arasındaki “II. Ulusal Mimarlık Dönemi” olarak adlandırılan dönemin özelliklerini yansıtır. Bu dönemde daha çok anıtsal yönü ağır basan, simetriye önem veren, kesme taş malzemenin kullanıldığı binalar yapılmıştır, Anıtkabir de bu özelliklere uymaktadır. İlk projede mozole iki katlı olara tasarlanmış, ancak ekonomik nedenlerle ikinci katın yapımından vazgeçilmiştir. Bu dönem özellikleri ile birlikte Anıtkabir’de Selçuklu ve Osmanlı mimari özelliklerine ve süsleme öğelerine sıkça rastlanır, örneğin dış cephelerde, duvarların çatı ile birleştiği yerde kuleleri dört yandan saran Selçuklu taş işçiliğinde testere dişi olarak adlandırılan bordür bulunmaktadır. Ayrıca Anıtkabir’in bazı yerlerinde (Mehmetçik Kulesi, Müze Müdürlüğü) kullanılan çarkıfelek ve rozet denilen taş süslemeler Selçuklu ve Osmanlı sanatında da göze çarpmaktadır.”

BUNDAN SONRASI:

Anıtkabir ile ilgili Wikipedia Ansiklopedisinde yer alan bilgiler böyle olsa da Anıtkabir’in görüntüsüne dikkatle bakanlar, farklılıkları, yapılış amaçlarını kısa sürede görebilirler.

Atatürk’ün ölümünü 10 Kasım 1930’i izleyen günlerde örneğin 11 Kasım 1938 günü henüz cenazesi Dolmabahçe Sarayı salonundaki katafalkta iken “darbe sonucu” İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçildi.

18 kasım 1938 günü giz bir el’in talimatı ile Dolmabahce Sarayındaki Atatürk heykelinin vidaları söküldü, yerinden alındı ve heykel bir hurdacının deposunda parçalandı.

19 kasım günü cenaze namazının kılınması olayı perde arkasında yaşanan sert tartışmalardan sonra yerine getirildi. Cenaze yerinden alındı, bir odaya götürüldü. Kapılar kapatıldı. Şemsettin Günaltay tarafından Türkçe dualar okunarak kılınmış oldu. Gizli bir el “Cenaze namazının fotoğrafının fotoğrafının ve filminin çekilmesine” yasak koymuştu. Namazı kılanların kimler olduğunun bilinmesi istenmiyordu. En azından cenaze namazında Cumhurbaşkanı İnönü ve Başbakan Celal Bayar yoktu. Aslında Atatürk’ün cenaze namazının kılınması istenmiyordu. Gerekçesi ise hazırdı: Atatürk’ü laiklik anlayışı gereği dini törenin yapılmasını istemeyenler hükümette görev yapıyordu. Cenaze namazı, İstanbul’daki camilerden birisinde neden kılınmamıştı? Çünkü bırakınız camide namaz kılınmasını, 1935 yılında çıkarılan Vakıflar yasası çerçevesinde Anadolu’nun her yerinde camiler satılıyor, yıkılıyor yok ediliyordu. En basit uygulamayla Türklerin 1000 yılı aşkın İslam inancı gereği tabutun üzerine ya Türk bayrağı örtülür veya kurandan alınma ölümle ilgili “Külli nefsin zaikatül mevt” (Her nefis ölümü tadacaktır ve devamında da toprak olacaktır) sözleri yazan ayet metni bulunurdu.

Daha açık konuşmak gerekirse Atatürk öldüğünde Celal Bayar ve daha İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Başbakanlar ve Hükümet üyelerinin büyük kısmı mason locasına kayıtlı idi. Ünlü Dr. Refik Saydam (Başbakanlık da yaptı), Milli Eğitim Bakanı Hasan ali Yücel gibi. Anıtkabir için örnek alınan mimari yapı Bodrum’daki eski Yunanlılar zamanında inşa edilen kral MOUSELES’in mezarı idi, ki kısaca “Mozole” olarak da isimlendiriliyordu.

Şimdi bu açıklamalardan sonra isterseniz Anıtkabir’in mimari özelliği için örnek alınan yapıyı açıklayalım. ABD’nin başkenti Washington’da bulunan Mason tapınağı örnek alınmıştır. Aşağıdaki adı geçen mason tapınağının görüntüsüne dikkatle bakın: Hayatı, yer aldığı olaylar, yazdığı belgeler tarihin özgür ortamında değerlendirildiğinde dini inançlar ile barışık, hattı yeri geldiğinde camide hutbe bile okuyan, Kuranı Kerim’in anlaşılması için Türkçe Meal ve Tefsirinin bile yapılmasını destekleyen Atatürk’ü “dinsiz” veya “Laik-tanrı” göstermenin ne mantığı olabilirdi! O’nun ölümünden yıllar sonra yapılan Anıtkabir için ABD’deki Mason tapınağını örnek almanın açıklamasını Türk milletine nasıl yapabilirlerdi!

Washington Mason Tapınağı

Özetle kurgulanan ve Türk milletine dayatılan “Atatürkcülük” tarihin gerçeklerinden saptırılmış “dayatmacı” bir düşüncenin ürünü olarak Atatürk’ün ardından onu tabulaştırmak isteyenlerin sunduğu paradigma düşüncedir.

(Cezmi Yurtsever, Şifre kitabı)