Muzik calici calismiyor


M. KEMAL ATATÜRK

Atatürk’ün Sevmediği Şarkılar

Atatürk’ü kızdıran ve bundan korkmayan sanatçılar bile varmış, demek ki o dönem ne kadar özgür, ne kadar demokratikmiş!
Evet, örneğin Nâzım Hikmet bir akşam “sofraya” çağrılınca “ben Denizkızı Eftalya değilim” diyebilmiş adamdır.
Ama aynı Nâzım Hikmet haksız yere yirmi sekiz yıl hapis cezası yediğinde, devir aynı devirdi.

Nazim Hikmet

Arkadaşın yazısından, Atatürk’ün önceleri Muhsin Ertuğrul’u hiç beğenmediğini, ona “maskara” dediğini de öğrendik.
Hayret. Geleneksel Türk tiyatrosunu, ortaoyununu, kuklayı, Karagöz’ü bir çırpıda çöpe atan, tiyatromuzu kesinkes “Batılı” bir yola sokan Muhsin Ertuğrul bu. “Çağdaş” Türk tiyatrosunun babası.
Daha sonra otuzlu yılların “Akın” gibi, “Çoban” gibi ırkçı ve kelek oyunlarını büyük bir başarıyla sahneleyince “sen bizim en değerli sanatçımızsın” övgüsünü de almış ama.

Muhsin Ertuğrul

Atatürk bir gün Münir Nurettin’in plaklarını da özel treninden atmış. Kaldırdığı gibi pencereden.
Çünkü bir akşam Münir Nurettin şarkı söylerken Atatürk de sofradan ona eşlik edince büyük muganni büyük öndere “siz söylemeyin paşam, şarkıyı bozuyorsunuz” diyebilmiş.

Münir Nurettin Selçuk

İşte bu kadar özgür bir ülkeymiş o zamanlar Türkiye.
Peki, öyle olsun.
Ama benim kafama takılan sorulara kimse cevap veremiyor.
“Atatürk’ün sevdiği şarkılar” yetmiş yıldır dillere pelesenk edilmiş, TRT’de her 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim ve 10 Kasım’da döne döne çalına çalına bıkkınlık vermiş bir konudur. Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, falan filan. Vardar Ovası, Aliş’imin Kaşları Kara, falan filan.

Benim merak ettiğim, Batılılaşma’nın tek ve tartışılmaz önderi Atatürk’ün niçin ille de “alaturka” sevdiği olmuştu!
Niçin, Atatürk’ün sevdiği şarkılar arasında ilaç için bir tanecik de yabancı dilde şarkı, ya da bir tango yoktu?
Radyoda Türk müziğini yasaklatan Atatürk, niçin kendisi aynı şarkıları “kaçamak” dinliyor ve söylüyordu?
Şimdi densiz bir adam olsam, Stalin’in Amerikan filmlerini halka yasaklayıp Kremlin’de kendi özel sinema salonunda hemen her akşam seyrettiğini hatırlatırdım ama. Özellikle de kovboy ve gangster filmlerini severmiş.
Evet, niçin yoktur Atatürk’ün sevdiği şarkıcılar arasında bir Maurice Chevalier, bir Carlos Gardel, bir Mistinguett, bir Tino Rossi?
“Almanya’yla çok sıkı fıkı olduğumuz” o dönemde niçin yoktur bir Lilian Harvey, bir Willi Fritsch, bir Pola Negri, bir Zarah Leander bile?
Yoksa “emir ve komuta zincirinde kültür değişimi” bu kadar mı yürüyor?
Bizim “alaturkacılar” bu soruya çok bozuluyorlar, bana da kızıyorlar.
Onlar kendilerini savunadursunlar, ben de başka bir yazıda Atatürk’ün, İnönü’nün, bütün bir CHP yönetiminden hiçkimsenin niçin “çağın sanatı sinemayla hiç mi hiç ilgilenmediğini” tartışırım, söz.

(Engin Ardıç, Sabah)

Çankaya’da Silahlı İddia

Sahaflarda bile zor bulunan bir kitap tekrar basıldı: “Atatürk’ün Uşağı”. 1927′den 1938′e, sofracı ve hizmetkâr olarak Atatürk’ün yanı başında bulunan Cemal Granda’nın anıları ilginç olaylarla dolu. Milli Mücadele’yi yürütenler için, “Bunlar beli silahlı, sert adamlardı, bazı davranışlarını bugün model almak mümkün değildir” derim ya. İşte bir örnek:

Çankaya’daki ahşap köşkte muhabbet edilirken Şükrü Kaya, ” elektrik ampulünü vurmak zordur, çünkü ışık insanın gözünü alır ” der. Bunun üzerine Mustafa Kemal kapıdaki nöbetçiyi çağırır ve duvardaki apliğin ampulünü vurmasını ister. Asker de aplikteki üç ampulü vuruverir.

Şükrü Kaya

Ardından Gazi belindeki toplu tabancayı çekip tavandaki avizenin ampullerini vurmaya başlar.
Olayın gerisini Granda’dan dinleyelim:
” Eski köşk ahşap olduğundan atılan kurşunlardan tavan delik deşik oldu. Bu kadarla kalsa iyi. Yukarıdaki yatak odasının gardırobunda ne kadar gömlek, don, fanila varsa delik deşik olmuş. Bereket versin yatak odasında o anda kimse yoktu. ”
Ertesi gün genel sekreter bu delikli gömlekleri uşaklara dağıtır.

(Emre Aköz, Sabah)

Selanik’ten Yahudi mi Çıkar?

Atatürk’ün uşağı Cemal Granda’nın anılarından “Selanik’ten Yahudi mi çıkar?” anekdotu:


Bir gün Çankaya’da eski köşkte, Selanik’te Berber Mehmet ve Berber Rıdvan’la antrede oturmuş konuşuyorduk.

Berberlerin ikisi de Atatürk’ün hemşehrisi olduklarından kendilerini imtiyazlı sayarlar, yüksekten konuşurlardı.

O gün yine zayıf tarafımı bulmuşlar, bana şakadan takılıyorlardı.

“Biz Selanikliler olmasak siz kurtulamazdınız.” diyorlardı.

Ben de cevap olarak “Biz kendi kendimizi kurtarırdık. Selaniklilere ihtiyacımız yok. Hem Selanik’ten çıksa çıksa Yahudi çıkar.” diyordum.

O sırada merdivenleri yavaş yavaş inen Atatürk’ü görmemiştik.

Konuşmalarımıza istemeyerek kulak misafiri olmuş ki, sofrada bir Selanikli olan Nuri Conker’e damdan düşer gibi sordu.

Atatürk, Manevi Kızı Ülkü ve Nuri Conker, 1936

“Nuri Bey Selanik’ten ne çıkar?”

O anda beynimin karıncalandığını hissettim.

Demek korktuğum başıma gelmiş, Atatürk antrede konuştuklarımızın hepsini duymuştu.

Nuri Conker, Atatürk’ün nazını çektiği kaprislerine katlandığı eski çocukluk arkadaşı olduğu için aklına eseni söylemekten çekinmeyen biriydi.

Sanki bütün konuştuklarımızı biliyor da sanki beni korumak kararını vermişçesine “Selanik’ten bol Yahudi çıkar Paşam” demesin mi.

Bunun üzerine Atatürk yüzünde alaylı bir gülümsemeyle daha önce kulağına çılanmış dedikoduların tümüne karşılık verdi:

“Benim için de bazı kimseler Selanikli olduğumdan Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar.

Şunu unutmamak lazım ki Napoleon da Korsikalı bir İtalyan’dı.

Ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti.

İnsanların içinde buluduğu topluma çalışmaları lazımdır.”

(Reha Muhtar, Gazetevatan)

President Ataturk Surrounded by Guards

Atatürk Mimikleri

İsmet Paşa, Atatürk’ten Daha Sağduyuluydu

Başbakan Tayyip Erdoğan İsmet İnönü’yü Hitler’e benzetti. Atatürk’ün İnönü’ye gönderdiği bir telgraftan bahsetti. Atatürk’ün son döneminde İnönü’yü sevmediğini ve hatta İnönü’ye dair çok daha başka “niyetleri” olduğunu ima etti.

Öncelikle şunu söyleyeyim. Türkiye’de Kemal Atatürk’e hiç dokunulmayıp sürekli İsmet Paşa’ya yüklenilmesi beni çok rahatsız ediyor. CHP-dışı geleneğin siyasetçilerinin her zaman yaptığı bir şeydir bu. Birçok muhafazakâr entelektüel de benzer yolu izler. “Atatürk iyidir, İnönü kötüdür”le özetlenecek sözler ederler.

Öte yandan bunun anlaşılır bir tarafı da var. Kemal Atatürk bu ülkenin en büyük “tabu”su. Atatürk’ü açık açık bir siyasetçinin eleştirmesi kolay değil. İsmet Paşa ise hiçbir zaman tabu olmadı bu ülkede. O yüzden son 60 yıllık siyasi tarihimizde sık sık en ağır dille eleştirilebildi. Ayrıca birçok Kemalist yazar da İnönü’yü “günah keçisi” ilan etti. İrticanın hatta karşı-devrimin 1938’le birlikte başladığını ifade eden Kemalist yazar sayısı az değildir. 27 yıllık tek parti diktatörlüğünün aşırılıklarının da hesabı genelde sadece İsmet Paşa’dan sorulur. Yine kimi Kemalistler de “Atatürk daha demokrattı, kimi faşizan uygulamaları hep İnönü yaptı” deyip Kemal Paşa’yı bu eleştirilerden muaf tutmak ister.

Tek parti rejimi totaliterlikle otoriterlik arasında salınan bir rejimdi. Nitelikli birçok tarihçimizin belirttiği gibi o dönemin bazı uygulamalarında Mussolini ve Hitler etkisini görmemek de imkânsızdır. Peki, bu tip eğilimlere İsmet Paşa mı sahipti? İsmet Paşa’nın eğilimleri mi bu aşırılıkların kaynağıydı?

Bence durum tam aksinedir. O döneme dair derin okumalara daldıkça bir süre sonra İsmet Paşa’ya belli oranda haksızlık yapıldığı kanaatine vardım ben. Bana göre İsmet Paşa dönemin faşizan icraatlarında “teşvik edici” olmaktan ziyade “frenleyici” işlev görmüş bir adamdır.

Karakteri gereği serüvenci, radikal ve aşırı olan Kemal Paşa’dır. Mesela eğer İsmet Paşa tek yetkili olsaydı kesinlikle “dil devrimi” denen felakete imza atmazdı. Kemal Paşa dil devrimi/harf devrimi fikrine kapıldığı zaman kendisine Enver Paşa’nın 1910’lu yıllardaki birbirinden ayrılmış harflerle yazılan Arap yazısını benimseme yönündeki başarısız olmuş saçma sapan teşebbüsünü hatırlatan İsmet Paşa’ydı. O sebeple harf devrimi iki yıl gecikmişti. İsmet Paşa Atatürk’ün bu tür aşırılıklarına karşıydı ama Kemal Paşa “yapılacak” dedikten sonra da tam bir görev adamı olduğu için alınan karara uyardı.

İsmet Paşa’ya dair tüm dış gözlemcilerin ittifak ettiği bir husus vardır. Paşa tam bir ihtiyat ve itidal adamıdır. Mesela Atatürk’e yönelik suikast girişiminin arkasında büyük bir komplo olduğu fikrini de hiçbir zaman benimsemedi İsmet Paşa. Rauf, Ali Fuat ve Kâzım Paşalara yönelik Atatürk’ün kafasındakileri durduran adam da İsmet Paşa’dır. Nitekim Kemal Paşa vefat eder etmez tüm bu Milli Mücadele komutanlarına “iade-i itibar” ederek bu isimleri eski mevkilerine getirmek konusunda öncülük eden de İsmet Paşa’dır.

1972 yılında CHP kongresinden kendi isteğinin dışında bir karar çıkarsa istifa edeceğini vurgulaması ve sonrasında da söz verdiği gibi istifa etmesi, koltuğunu Bülent Ecevit’e vermesi de İsmet Paşa namına hayırla anılacak bir durum bence. Mustafa Kemal’in hayatta böyle bir şey yapacağını düşünmüyorum.

Ayrıca 1950’de çok partili rejime geçmemize İsmet Paşa’nın “zorunda kaldığı” için razı olduğu görüşü de bence doğru değil. Belli bir süre ben de böyle inanırdım. Sonrasında öyle bir objektif “zorunluluk” olmadığı kanaatine vardım. İsmet Paşa Portekiz benzeri bir modelle “Batı ittifakı”ndan kopmadan yarı-diktatörlük rejimini sürdürebilirdi. Çok partili rejime geçişte İsmet Paşa’nın ılımlı ve alçakgönüllü karakterinin çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Açık söyleyeyim öyle bir durumda Kemal Paşa’nın böyle sorunsuz biçimde iktidarı devredeceğine asla inanmıyorum. Atatürk, elinde böyle bir güç varken makamını demokratik yollardan devredecek karakterde bir adam değildi.

Dankwart Rustow’un İsmet Paşa’ya dair “Demokrasiyi mümkün kılmak üzere, elindeki ancak bir diktatörde bulunabilecek güçten feragat eden dünyadaki tek devlet adamı” yorumu ilginçtir. Bence abartılı ve aşırı bir yorum bu, fakat belli oranda gerçeği yansıtıyor.

Sonuç olarak İsmet Paşa’nın dünya görüşünü benimsemeyen hatta o dünya görüşüne tam zıt fikirlere sahip biriyim ben. Fakat adalet ve hakkaniyet gereği İsmet Paşa söz konusu olduğunda “vur abalıya!” mantığından da hoşlanmıyorum. Atatürk’ün de her siyasetçi tarafından özgürce eleştirileceği bir Türkiye istiyorum. Böylece rahmetli İsmet Paşa da “günah keçisi” olmaktan kurtulur.

(Rasim Ozan Kütahyalı, Mayıs 2010)

Atatürk’ün Kürtlerle İlgili Sözleri Nasıl Sansürlendi?

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, dipnotlu, akademik atıflarla bezeli ama son derece siyasî bir konuşma yaptı; beklendiği gibi Türkiye’nin gündemini değiştirdi. Özal, Demirel ve Erdoğan gibi siyasetin zirvesindeki isimlerin de zaman zaman gündeme getirildikleri “Türkiye halkı” vurgusunu bu defa ordunun zirvesindeki orgeneralin de içine sindirmiş olması, önemli bir değişimdi.

Üstelik bunun kişisel bir yorum değil, Atatürk’ün bir sözüne dayandırılmış olması, kabul edilebilirliğini artırma gayretinin de ötesinde anlamlıydı. Anlaşılan, Tek Parti döneminde oluşturulan Kemalist anlayışın çözülme süreci bundan sonra giderek hızlanacak.

Hızlı bir bakışla 22 Ekim 1919 gününe gidelim ve İstanbul Hükümetinin Başbakanı Salih Paşa ile Heyet-i Temsiliye üyeleri (Mustafa Kemal, Hüseyin Rauf ve Bekir Sami beyler) arasında imzalanan Amasya Protokollerine bakalım. 2 No’lu gizli protokolün ilk maddesi şu cümleyle başlıyor:

“Beyannamenin birinci maddesinde Devlet-i Osmaniye’nin tasavvur ve kabul edilen hududu Türk ve Kürtlerle meskûn olan araziyi ihtiva eylediği ve Kürtlerin camia-i Osmaniye’den ayrılması[nın] imkânsızlığı izah edildikten sonra bu hududun en asgari taleb olmak üzere temin-i istihsali lüzumu müştereken kabul edildi.”

Özetleyelim:

1. Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırı Türkler ve Kürtlerin oturdukları araziyi kapsar.

2. Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması imkânsızdır.

3. Türkler ve Kürtlerin yaşadıkları bölgenin kurtarılması ortak olarak en asgari talebimiz kabul edilmiştir.

Cümlenin devamında ise İngilizler kastedilerek, yabancıların görünüşte Kürtleri bağımsızlıklarına kavuşturacakları vaadiyle yaptıkları tezvirlerin önüne geçmek maksadıyla bu hususun, yani Türk-Kürt ayrılmazlığının Kürtlere bildirilmesinin uygun görüldüğü belirtiliyor. (Orijinali: “Maahazâ ecanib tarafından Kürtlerin istiklali maksad-ı mahsusu altında yapılmakta olan tezviratın önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce malum olması tensib edildi.”)

Belgeler konusunda uyanık olmamız şart. Nitekim burada şüphemizi çeken bir nokta var. Bekir Sıtkı Baykal’ın yayınladığı “Heyet-i Temsiliye Kararları”na (Türk Tarih Kurumu Yay. 1989) baktığımızda yukarıya aldığımız ilk cümlenin devamındaki tam 3 sayfanın ‘kopuk’ olduğu yazılıdır! Evet kopuk! İyi de bu kadar hayati bir kararın 3 sayfası neden kopuktur? Kim kopartmıştır? Arşivlerimizin birileri tarafından elden geçirildiğini mi anlamamız lazımdır bundan?

Amasya Protokolü’nün ilk maddesinin ilk cümlesinden sonraki 3 sayfanın kopuk olduğunu söyleyen Prof. Baykal ne yapmış dersiniz? Neden kayboldu? sorusunun ardından seğirteceğine, bir dipnot koyarak Başbakanlık Arşivi’nden bu defa protokolün Sadrazam Salih Paşa’da kalan nüshasına bakmış ve orada muhtemelen şaşkınlıkla tamamen farklı bir cümlenin yer aldığını görmüş. Yukarıda okuduğunuz ikinci cümle, arşiv nüshasında şaşırtıcı derecede farklı olup 1923 sonrasının ideolojik inşa ortamında Türkiye vatandaşlığının yerini Türklük alırken, Kürtlükle ilgili belgelerin baypas edildiğini, daha açık söyleyelim, sansürlendiğini gösteriyor.

Şimdi Salih Paşa’ya verilen ve Mustafa Kemal Paşa’nın da imzasının bulunduğu 2 numaralı gizli protokoldeki sansürlenen cümlenin baş tarafını orijinalinden okuyalım:

“Maahaza Kürtlerin serbesti-i inkişâflarını temin edecek vech ve surette hukuk-i örfiye ve ictimâiyece mazhar-ı müsâedat olmaları dahi tervîc ve ecânib tarafından Kürtlerin…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 4)

Gerisi, yukarıdaki cümlenin aynısı. Ancak bu kısım, birileri tarafından müthiş bir beceriyle temizlenmiş ve belge düpedüz kesilip yeniden yapıştırılmıştır. Üstelik bu operasyonun yıllarca arşivlerde çalışmış olan Mithat Sertoğlu gibi bir üstad tarafından, daha da fenası, “Belgelerle Türk Tarihi” adını taşıyan bir dergide yapılmış olması insanda kime güveneceğine dair sağlam bir his bırakmıyor. Gerçekten de belgeler bile makaslanarak bu hale sokulduysa, yani hafızamıza şiddet uygulandıysa bizleri hangi ‘tarih polisi’ koruyacaktır?

Çıkartılan cümlede ne var peki? Şu: “Bununla beraber, diyor belgemiz, Kürtlerin serbestçe gelişmelerini sağlayacak tarz ve biçimde kültürel ve toplumsal haklar bakımından müsaadelere mazhar olmaları dahi benimsenmiştir.” Bir başka deyişle Kürtlerin kendilerini geliştirmeleri için kültürel ve toplumsal haklarına erişmelerine müsaade edilmesi noktasında mutabakat sağlanmıştır.

İşte size Milli Mücadele’nin en kritik belgelerinden birisinin hal-i pür-melâli. Artık siz karar verin bu ülkede gerçekten tarihçilik yapılıp yapılamayacağına.

Hoş, aynı ameliyat, Mustafa Kemal Paşa’nın İzmit konuşmasına da yapılmadı mı? Vaktiyle Doğu Perinçek sayesinde (“2000′e Doğru” dergisi, sayı 35, 30 Ağustos-5 Eylül 1987) Atatürk’ün “hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar (özerk) olarak idare edeceklerdir” sözünün yer aldığı kısmın, 1982 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından basılan metinden çıkarıldığını öğrenmiştik.

Bu kısımların neden çıkartıldığını İsmet İnönü’nün 1925′te söylediği “Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları Türk yapmaktır” sözüyle veya 1980 darbesinden sonra Kürtçenin, hatta Kürt sözünün bile yasaklandığı bir inkâr fırtınası çerçevesine yerleştirdiğinizde anlayabilirsiniz ancak. Türk-Kürt kardeşliğini ve Kürtlerin ortak kurucu unsur olduklarını vurgulayan Mustafa Kemal’den “Cumhuriyetimizin dayanağı Türk camiasıdır” fikrindeki Atatürk’e; Türk vatanı içindekileri Türk yapmaktan söz eden bir asker başbakandan Türkler dışındaki etnik unsurları, daha açık söylersek Kürtlüğü “Türkiye halkı” olarak tanıyan bir başka askere.

Yoksa sessiz sedasız 90 yıl öncesine geri mi dönüyoruz? Bir de tarihte tekerrür yoktur derler. Sansürlenmeseydi hiç tekerrür mü ederdi?

(Mustafa Armağan, Zaman, Nisan 2009)