Muzik calici calismiyor


M. KEMAL ATATÜRK

Atatürk Neden ve Nasıl Tabulaştırıldı?

Esinlendirici olmak için, bu haftaki yazımı, kendi öz tabumuz olan ‘Atatürk tabusuna’ ayırdım. Çünkü meşhur Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Can Dündarhakkında, Mustafa belgeseli nedeniyle yürütülen soruşturmada verilen ’takipsizlik’ kararını kaldırdı. Yargıtay bu kararı onarsa, dava açılacak ve Dündar, ‘Atatürk’ün hatırasına hakaret’ten 7,5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak.

Önce biraz geriye gidelim. Üç yıl önce İpek Çalışlar’ın Latife Hanım adlı romanı yayımlandığında da benzer bir durum ortaya çıkmıştı. O zaman, Çalışlar’ın kitabında, Latife Hanım’ın kız kardeşi Vecihe İlmen’in hatıralarına dayanarak, 1 Nisan 1923 gecesi, Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’i öldüren Topal Osman’ın Çankaya Köşkü’ne düzenlediği silahlı baskın sırasında, Atatürk’ün Latife Hanım’ın çarşafını giyerek köşkten kaçtığını ifade etmesi, Savcılık tarafından suç olarak görülmüş, İpek Çalışlar ve onunla röportaj yapan Hürriyet Gazetesi Sorumlu Müdürü Necdet Tatlıcan hakkında 4,5 yıl hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.

Halbuki bu olay daha önceki yıllarda pek çok tarihçi ve araştırmacı tarafından aşağı yukarı aynı şekilde ele alınmıştı. İpek Çalışlar ile diğer tarihçilerin yaklaşımları arasındaki tek fark, Mustafa Kemal’in köşkten saldırıdan önce mi kaçtığı, yoksa olay sırasında mı kaçtığı konusunda ortaya çıkıyordu. Yoksa kimsenin Topal Osman’ın kendisini öldürmek üzere köşke seğirttiğinde Mustafa Kemal’in köşkü terk ettiğine itirazı yoktu. Buna rağmen pek çok kişi Çalışlar’ın çizdiği Atatürk tablosuyla hayallerindeki Atatürk tablosunun örtüşmediğini ileri sürerek, ‘yedi düvele boyun eğdirmiş kahraman bir komutan bir çapulcudan mı korkacak?’ şeklinde özetlenebilecek bir tartışmaya girişmişti. Yazarın Mustafa Kemal’in ‘korkak’ –hatta daha ileri gidelim- ‘karısından bile korkak’ olduğunu, hatta ‘kadın kıyafetine bile girebilecek kadar korkak olduğunu’ ima ettiğini düşünerek İpek Çalışlar’ı hain ilan edenler, bir yıldır Can Dündar’ın Mustafa filmi üzerinde benzer bir tartışma yürütüyorlar ve Can Dündar’ı da deyim yerindeyse linç etmeye çalışıyorlar. Üstelik bu sefer, ortada sınırlı sayıda kişiye ulaşan kitap gibi bir malzeme değil, iki milyona yakın kişinin izlediği bir filmin olması saldırıların şiddetini daha da arttırmış görünüyor.

Kemalizm yerine Mustafaizm mi?

Filmin görsel ve teknik açıdan değerlendirmesini uzmanlara bırakalım. Tarihçilere, bilim adamlarına kapalı olan ATASE arşivlerinin Can Dündar’a açılmasının ardındaki gizemli nedenleri de bir kenara koyalım. Filmin ‘Kemalizm tükendi, biraz da Mustafaizm verelim’ diyenlerin bir çeşit ‘tazelenme projesi’ olduğunu ileri sürenlere de kulaklarımızı kapayalım. Senaryoda pek çok maddi hatanın olduğu, resmi tarihin önemli kodlarının aynen tekrarlandığı, Mustafa Kemal’i ve Kemalizm düşüncesini anlamak açısından anahtar öneme sahip bazı olayların es geçildiğini ya da çok kısa tutulduğu doğru. Mustafa Kemal’in modernleşmeci yanının Freudyen yorumlarla basitleştirildiği, sığlaştırıldı da doğru ama bunlardan kalkarak, Mustafa Kemal hakkında yazılabilecek yüzlerce değişik senaryodan birini filme çekmekten öte bir şey yapmamış olan Can Dündar’ın amacının Mustafa Kemal’in zaaflarını ortaya çıkarmak suretiyle O’nu küçük düşürmek, O’nu küçük düşürerek de Cumhuriyet’in temellerini dinamitlemek olduğunu ileri sürmek, hatta neredeyse Dündar’ı vatan haini ilan etmek gerçekten marazi bir duruma işaret ediyor. Vatan hainliğine karine teşkil edenler şeylerden biri, filmde Atatürk’ün parmaklarının kısa ve küt gösterilmesiymiş, halbuki Atatürk’ün parmakları ince ve uzunmuş! Ve daha neler neler.

Totemleştirme ameliyesi

Bu marazi yaklaşımın arka planını Cumhuriyet tarihi boyunca, sistematik bir biçimde Atatürk’ün totemleştirilmesi ve tabulaştırılması ameliyesi oluşturuyor. Bilindiği gibi totem, ilkel toplumlarda içinde yer aldığı grubun atasıdır, onun koruyucu ruhu, iyilik taşıyıcısıdır. Mustafa filmi dolayısıyla adı çokça geçen Freud’e göre, totemler hem dinsel, hem de toplumsal boyutlar taşır. Bir din olarak totemizm, insanla totem arasındaki saygı ve itibar ilişkilerini; toplumsal bir sistem olarak ise, toplumun üyeleri arasındaki karşılıklı yükümlülüklerle, diğer toplumlar, klanlar arasındaki ilişkileri düzenler. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Levi-Strauss’a göre totemizm göstergeler arasında bağdaşım ve bağdaşmazlık kuralları koymakla yetinmez; aynı zamanda kimi davranışları buyurur, kimi davranışları yasaklar.

İşte tabu denen şey esas olarak, toteme dokunmanın tehlikeli, kirli, lanetli ya da suç oluşturan, kaçınılması gereken bir durum olarak tanımlanmasıdır. Kısaca sınırlamalardır, yasaklardır. Bu yasakların çoğu zaman mantığı olmamasına ve tutarlı bir sistem oluşturmamasına rağmen, tabunun yıkılması toplum birliğinin yıkılması anlamına geleceği için, yasaklar sıkı sıkıya uygulanır.

Anlattığımız bu süreç, sadece ilkel toplumlarda değil, gelişmiş toplumlarda da değişik biçimlerde tezahür eder. Kral, hükümdar, diktatör veya kurucu baba ile toplumları arasındaki ilişkilerde totem-tabu sisteminin değişik varyasyonları yürürlüktedir. İşte dün İpek Çalışlar’ın, bugün Can Dündar’ın başına gelenler, kutsalı koruma altına alan tabulara dokunmaya cüret etmeleri yüzündendir. Bu dokunmanın sert veya yumuşak olması, küçük veya büyük olması sonucu değiştirmez, ‘suç’, o figüre yakından bakmaya, onun hakkında konuşmaya, onu tarif etmeye başlandığı andan itibaren ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyet’in ihtiyacı

Doğuştan karizmatik bir lider olan Mustafa Kemal Atatürk’ün totemleştirilmesi, o henüz yaşarken başlamıştı ama geliştirilmesi ve ‘mükemmelleşmesi’ ölümünden sonra oldu. Bu yüceltme ve kutsallaştırma hareketinin, Osmanlı döneminde toplumun temel tutunum unsurlarından olan dinin, Türk ulus-devletinin kuruluşu sırasındaki laikleşme hamlesi kapsamında, toplumsal yaşamdan çıkarılmasının doğurduğu boşluğu doldurmak için, ulusçuluğun yarı din haline getirilmesi sırasında mı, yoksa Mustafa Kemal’in dünyaya bakışının ve eylemlerinin Kemalizm adı altında total bir ideolojiye dönüştürülmesi çabaları sırasında mı ortaya çıktığı tartışılabilir. Ama görülen odur ki, Cumhuriyet modernleşmesi, başından beri bazı sıkıntıları aşmak için Mustafa Kemal’in ‘Atatürk’ olarak totemleştirilmesine ve dolayısıyla tabulaştırılmasına şiddetle ihtiyaç duymuştu.

Doç. Dr. Mete Kaynar, “Totem, tabu, Mustafa Kemal ve Atatürkçülük” adlı makalesinde, bu sıkıntıların başında Osmanlı modernleşmesi ile Cumhuriyet modernleşmesi arasındaki farkı tanımlayabilecek, yeterli kavramsal referanslara sahip olunmaması ve toplumu Cumhuriyet modernleşmesinin gereklerine ikna edecek, onu bu yolda harekete geçirecek bir düşünce setinin oluşturulamaması geldiğini söyler. Kaynar’a göre, Atatürk’ün ardından gelen İsmet İnönü, gerekliliği ve hedefleri, henüz toplumun tüm katmanları tarafından içselleştirilmemiş olan Cumhuriyet modernleşmesini bir ileri bir aşamaya götürecek tutarlı bir programa ve/veya böyle bir programın yokluğunda bile toplumu ardından sürükleyecek karizmaya sahip değildi. Tek çare, ihtiyaç duyulan referansın, totemik bir figür haline getirilen Atatürk’e ve onun eylem ve söylemlerinin tabulaştırılmasıyla oluşturulan Kemalizm/Atatürkçülük düşüncesine yapılmasıydı.

Atatürk’ü Koruma Kanunu

Gerçekten de, 1950’den itibaren, CHP’nin bağrından gelişen bir hareket olan DP’nin hem kendisinin özgünlüğünü ortaya koymak, hem de rejimin kurucu partisi olduğu için bir çeşit dokunulmazlığı olan CHP’yi ve onun lideri İnönü’yü hırpalayabilmesine yetecek politik manevra alanı yaratmak için bulduğu çare de mevcut totem-tabu kodlarını kullanmak oldu. Bu kurnaz manevranın cisimleşmiş hali, o tarihlerde Atatürk heykellerine saldıran Ticaniler adlı tarikatın neden olduğu siyasi gerginlikten faydalanan DP kökenli Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kişisel gayretleri ile 25 Temmuz 1951’de çıkarılan 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’du. Bazı CHP’li milletvekillerinin DP tarafından gündeme getirildiği için, kanunun aleyhine konuşmalar yapması tarihsel bir ironi olmalıydı. Sonuçta kanunun çıkmasıyla CHP, Atatürkçülük şampiyonluğunu DP’ye kaptırdı.

Darbelerin meşruiyet temeli

Ama Atatürk’ün totemleştirilmesi ve tabulaştırılmasına en büyük katkıyı 1960’dan sonra sık sık sahne alan darbeciler yaptı. Bütün darbeler ‘ulu önder Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak’, ‘onun hedef gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak’ ve ‘Atatürk’ün tarif ettiği türden bir demokrasiyi yeniden tesis etmek amacıyla’ gerçekleştirildi. Böylece, adı ister ‘ihtilal’, ister ‘muhtıra’, ister ‘balans ayarı’, ister ‘e-darbe’ olsun hepsi de gayri meşru olan bu müdahaleler, güya partiler ve ideolojiler üstü bir referansa dayanarak yapılmış gibi sunularak, toplum gözünde meşrulaştırıldılar. Dolayısıyla darbecilerin, kendilerine tertemiz ve güçlü bir dayanak sağlayan Atatürkçülüğü biraz daha kutsallaştırması, biraz daha tabulaştırmaları gayet mantıklıydı. Bu konudaki şampiyon ise 1980 darbecileriydi. Mustafa Kemal’in kurduğu Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun yerine Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun (AKDTYK) kuruluşu; Nutuk’un sadeleştirilmiş baskılarının yapılması ve yayılması; okullarda Atatürk köşelerinin mecbur tutulması; Ankara’da bir Atatürk heykel fabrikası kurulması; Atatürk’e ait olduğu tartışmalı vecizelerin kamusal alanlarda boy göstermesi; kahvehanelere Atatürk resimlerinin asılmasının mecburi kılınması; Kenan Evren’in Atatürk pozlarında konuşmalar yapması (hatta Atatürk gibi tren penceresinden bakan fotoğraflar çektirmesi) gibi adımlarla Atatürkçülüğün adeta sivil bir din haline getirilmesi 12 Eylül darbesinden sonra oldu.

Nutuk’taki 19 mucizesi

Mete Kaynar’ın derlediği bazı örneklerin gösterdiği gibi, son yıllarda iş şirazesinden çıktı. ‘Kuran’daki 19 mucizesi’ gibi Nutuk ve Gençliğe Hitabe’de 19 sayısının ‘mucizevî tezahürleri’ üzerine kafa patlatanlar oldu. Her yıl 15 haziran – 15 temmuz tarihleri arasında Ardahan’daki Karadağ sırtlarına düştüğü iddia edilen Atatürk silueti ‘Atatürk’ün İzinde, Gölgesinde Damal Şenlikleri’ adı altında kutlanmaya başladı. Bu iş öylesine ciddiye alınmıştı ki, 2003 yılı kutlamaları sırasında, tam Atatürk silueti Karadağ sırtlarına düşmeye başladığı saatlerde bir çobanın hayvanlarını otlatarak Atatürk siluetinin önünden geçmesi devletin tepesinde öfke patlamasına neden oldu. Çobanın tavrı Atatürk’e hakaret, vatana ihanet olarak adlandırıldı ve konu TBMM’ye taşındı.

Bir başka uhrevi işaret, Ayvalık-Edremit arasındaki Gömeç İlçesi’nin yaslandığı yüksek dağların üzerindeki Atatürk’ün yüzü formundaki kaya parçasıydı. Bölge, Gömeç Belediyesi tarafından ‘Atatürk Kayaları İzleme Noktası’ adıyla ziyarete açıldı. Şırnak’ın Cizre İlçesi sınırlarındaki Cudi dağındaki bir tepede siluet olarak tespit edilen Atatürk’ün yüzü şeklindeki oluşum ise bölge askeri harekât alanı içinde yer aldığından henüz layık olduğu tarzda bir hac yerine çevrilemedi.

Madame Tussaud Müzesi

Londra’daki Madame Tussaud Mumya Müzesi’ndeki Atatürk mumyasının, ‘Atatürk’ün gerçek karizmasını, gerçek ihtişamını yansıtmadığı’nı ilk dile getirenlerden biri Vatan gazetesi yazarı Zülfü Livaneli, 7 Aralık 2002 tarihli köşe yazısında, müzedeki Atatürk’ün heykelinin bir türlü doğru dürüst yapılamamasını, Avrupalılara göre “Mustafa Kemal adlı bir Türk beyaz tenli, sarışın ve mavi gözlü olamaz. Bu yüzden Atatürk’ü bazen Pakistanlıya, bazen Hintliye benzetmek için uğraşır dururlar” diye açıklamıştı. Bu durum sadece Livaneli’yi değil, emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına’yı da rahatsız etmişti. Fırtına’nın şikâyetleri ile devam eden ‘karizmatik Atatürk mumyası’ talebi, en sonunda Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç tarafından yerine getirildi. Mustafa Koç’un parasal, Anıtkabir Komutanlığı’nın teknik ve malzeme desteği sayesinde yeni, heybetli ve karizmatik bir Atatürk mumyası 10 Kasım 2005 tarihinde müzedeki yerini aldı.

Şimdi böyle marazi bir zihniyet ikliminde, Mustafa filmine yönelik tartışmaları garip bulmak mümkün mü? Bence hayır. Ama bu marazi tutum, aynı zamanda Atatürk’ün öngördüğü modern ulus-devletin bekasının, Atatürk’ün dondurulmuş, katılaştırılmış hatta fosilleştirilmiş imgesinden başka dayanağı olmadığını, bu dayanak çökerse tüm modernleşme sürecinin, toplumun, devletin ve Cumhuriyet’in de çökeceğini ima ediyor. Anlaşılan Atatürkçülük şampiyonları Cumhuriyet’e benim duyduğum kadar güven duymuyorlar.

Görülen odur ki, ‘Atatürk ağlar mı’, ‘Atatürk içer mi’, ‘Atatürk sever mi’, ‘Atatürk korkar mı’, ‘Atatürk yanlış yapar mı’ gibi son derece insani sorular etrafında koparılan fırtınalar ve düzenlenen linç törenleri, ‘evet bunların hepsi mümkündür, çünkü Atatürk bir insandı, tanrı değil’ diyenlerin sayısı, cezalandırmakla başa çıkılmayacak kadar artıncaya dek sürecek. Darısı başka tabuların başına!

(Ayşe Hür, Taraf, 12-2009)

Mustafa Kemal İttihat-Terakki Üyesi miydi?

“Taraf gazetesinin ortaya çıkardığı ‘İrtica ile Mücadele Planı’nın ıslak imzalı aslının savcılığa teslim edilmesi, bazı yazarlarca ‘100 yıllık İttihat ve Terakki iktidarının nihayet sonuna gelindiğinin işareti’ olarak değerlendirildi. Ben o kadar iyimser değilim. Çünkü bu zihniyet sadece yönetim kademelerine değil, toplumun her kesimine şu veya bu ölçüde nüfuz etmiş durumda, ortadan kalkması için, çok ama çok çalışmamız lazım. Yine de olur ya, işe Rufailer karışır, devran hızlıca değişir ve konu birden önemini yitirir diye, bu hafta okuyucularımın bana sıklıkla yönelttikleri bir soruya cevap vermeye çalışacağım.”

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) ve Milli Mücadele’nin önderlerinden Ali Fethi Okyar hatıratında, Mustafa Kemal’in kendisine “bir İttihatçı iyi dosttur, iki İttihatçıdan korkulur, üç İttihatçı için ise iktidarı almaktan başka tatmin yolu yoktur” dediğini kaydeder. Ali Fethi kendisinin ve Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girişini şöyle anlatır: “Benim cemiyete girişim, [daha sonra Bursa Valisi olan ve bizden üç sınıf evvel kurmay subay olarak] Manastır Kolordusunda vazifeli İsmail Hakkı Bey aracılığı iledir. Enver, Cemal Beylerle, daha sonra Şam’daki vazifesinden Selanik’e gelen Kolağası (kıdemli yüzbaşı) Mustafa Kemal’in girişleri de aynı kanaldan oldu. Benim, Mustafa Kemal’in, Cemal’in ve diğer bazı arkadaşların ordu kurmay kadrosunun kilit noktalarında oluşumuz subaylar arasında cemiyetin benimsenmesine geniş ölçüde yardım etti.“ Gerçekten de, Mustafa Kemal, Fethi Bey’in Ekim 1918’de İTC’nin kapatılmasına karşı tedbir olarak kurduğu Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası’nın yayın organı Minber gazetesinde, Mensup olduğum İttihat ve Terakki için öylesine çirkin ve haksız bir neşriyat başlamıştı ki, bunları cevapsız bırakmak ve sükûtla karşılamak mümkün değildi.” diye yazıyordu.

Bir başka İttihatçı Hakkı Baha’ya (Pars) göre ise Mustafa Kemal İTC’ye 29 Ekim 1907’de Hakkı Baha’nın Selanik’teki evinde yemin ederek üye olmuştur; üyelik numarası ise 322’dir. Milli Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in en yakınlarından olan Falih Rıfkı’ya (Atay) göre Mustafa Kemal 1909’daki İTC Kongresi’ne Bingazi (veya Trablusgarp) delegesi olarak katılmıştır. Ali Fethi Bey, 1910’da Talat’ın Sultanahmet’teki evinde Mahmut Şevket Paşa tarafından Fethi Bey’in Paris’e, Enver’in Berlin’e ataşemiliter olarak atanması üzerine takınılacak tutumu tartışmak üzere yapılan toplantıya katılanlar arasında Mustafa Kemal’in de olduğunu söyler. İTC üyesi olduğu bilinen İsmet (İnönü) Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki nüfuzluları içinde Fethi Bey’le beraber ayrı bir grup teşkil ettiğini söyler. Sina Akşin’e göre, Mustafa Kemal, İTC’nin 1912’deki kongresine Selanik delegesi olarak katılmıştır. Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanlığı sırasında sekreteri olan, tarihçi Yusuf Hikmet (Bayur) ise daha ileri giderek Mustafa Kemal’in İTC’nin Genel Merkez üyesi olduğunu ileri sürer.

Enver’le çatışma

Ancak, Mustafa Kemal’in İTC’nin askerî kanadının lideri Enver Bey ile yıldızının hiç barışmadığı bilinir. Mustafa Kemal’i destekleyen kişi, sivil kanadın lideri Talat’tır. 1913’te Mustafa Kemal ve Fethi Bey’in kendilerine verilen yurt dışı görevi kabul etmeleri biraz bu sürtüşmelerden dolayıdır. İkili, hem İTC’de kendilerine iyi bir yer edinememişlerdir, hem de ondan ayrılmayı göze alamamışlardır. Çünkü Fethi Bey’in dediği gibi İTC’ye muhalefet etmek mümkün değildir. Böylece yurtdışı görevi bir anlamda tartışma alanından çıkıp soğutma operasyonudur.

Mustafa Kemal’le İTC ilişkileri, Mondros Mütarekesi’nden sonra yeni bir merhaleye girer. İddialara göre, Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’nin başına geçirilmesi İttihatçı kadroların kararı sonucu olmuştur. Dönemin tanıklarına göre, İTC’nin içinden bir bölüm Mondros Mütarekesinden 10 gün kadar sonra bir kongre toplamış ve Teceddüt Fırkası’nı kurmuştur. Cavit Bey’in deyimiyle‚ İTC yeni bir adla vaftiz olmuştur. Celal (Bayar) ve Ahmet Faik (Barutçu) gibi önde gelen İttihatçılar bu oluşuma karşı çıkmışlar, ‘asıl’ İTC’ye bağlılıklarını belirtmişlerdir. Yeni partide, iktidarı Enver Paşa’ya muhalefet eden kanat ele geçirmiştir. Bunlar arasında Mustafa Kemal de vardır. İttihatçı önderler 1/2 Kasım 1918 gecesi bir Alman gemisi ile ülkeyi terk ederken Talat Paşa, Kara Kemal ve Kara Vasıf beylere bir de gizli bir örgüt kurma emrini verirler. İlk toplantısını 5 Şubat 1919 tarihinde Avukat Refik İsmail Bey’in Sultanhamam’daki yazıhanesinde yapan örgütün başkanlığına Boğaz Komutanı Galatalı Şevket Bey seçilir. Örgütün adı Baha Sait Bey’in isteği üzerine, Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal Beylerin adlarından esinlenilerek Karakol (Kara Kol) olur.

Talat Paşa

Talat Paşa

Teşkilat-ı Mahsusa’dan Yenibahçeli Şükrü’ye göre Karakol, Mustafa Kemal’i ‘siyaset-i âliye’yi idare etme’ görevine, Karakol’un beş Albay’ından biri olan İsmet’i (İnönü) ise cephe kumandanlığına uygun görmüştür. İkili bu teklifi Tokatlayan Hanı’ndan Mustafa Kemal’in Osmanbey’deki evine kadar yürürken konuşmuşlardır. Mustafa Kemal teklifi kabul etmiş, İsmet Bey ise reddetmiştir. Kendisini Anadolu’ya geçirmek için üç gün bir eve hapsederek baskı yapmak gerekmiştir. (Ancak, 8 Ocak 1920’de Anadolu’ya geçmiştir.)

Karakol teşkilatının rolü

Enver Paşa’nın amcası Halil (Kut) Paşa, İTC’nin Milli Mücadele’nin lideri olarak kendisini düşündüğünü ancak, Enver’le akrabalığı dolayısıyla bunu kabul etmediğini söyler. Ali Fethi Bey ise, İTC’nin liderlik için kendisini uygun bulduğunu ima eder. Ancak, 10 Mart 1919’da İngilizlerce tutuklanarak Malta’ya gönderilmesi üzerine, liderlik hakkı Mustafa Kemal’e geçmiştir. Hüseyin Cahit Yalçın’a göre de Enver Paşa, yurtdışına kaçtıktan sonraki günlerde Talat Paşa’ya güya “Harbiye Nezareti için Mustafa Kemal’i tavsiye et. Harbiye’ye o gelmelidir. Ondan başka orduyu toparlayacak kimse yok“ demiştir.

Enver Paşa ve Talat Paşa

Enver Paşa ve Cemal Paşa

Mustafa Kemal, 1927’de irad ettiği Nutuk’ta ‘esrarengiz ve müthiş bir komite’ diyerek sanki Karakol’dan habersizmiş gibi davranır. Bir yandan da ‘İstanbul’daki teşkilatımız’ dediği bir teşkilattan söz eder. Bu teşkilatın Karakol olduğu bellidir. Ali Fethi Bey’e göre Mustafa Kemal, 21 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan süresiz olarak feshedildiğinde, Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırması ve Vahdettin’i devirmesi konusunda Kara Kemal’den teklif almıştır. Ancak İsmail Canbulat’ın karşı çıkması üzerine bu plan gerçekleşmemiştir. Ali Fuat Paşa da Mustafa Kemal’in Karakol’la bağlantısını doğrular.

Nitekim Mustafa Kemal, 23 Temmuz 1919’da İttihatçılar tarafından Doğu’daki Ermeni tehlikesine karşı toplanan Erzurum Kongresi’ne İttihatçıların davetlisi olarak katılabilmiştir. (Kongreye katıldığı tespit edilen 60 üyeden 34’i İttihatçı, 2’si Hürriyet ve İtilafçı’dır. Diğerlerinin eğilimi tespit edilememiştir.) Mustafa Kemal’le birlikte kongreye gelenlerden Kara Vasıf da muhtemelen Karakol’un temsilcisi olarak oradadır. Kongre sırasında hem kişiliği, hem de üzerinde ‘Damad-ı Şehriyari’ işaretleri taşıyan askerî giysileri yüzünden çok eleştirilen Mustafa Kemal İstanbul’dan ve Erzurum’dan gelen yoğun baskılar sonunda müfettişlik ve askerlik görevlerinden istifa etmek zorunda kalacaktır.

Sivas Kongresi’nde ilk hesaplaşma

4-10 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi sırasında Kara Vasıf’ın kendisine Karakol teşkilatının nizamnamesini sunması üzerine Mustafa Kemal “sizlerin maksadı mülga (kendini kapatmış) İttihat ve Terakki’yi ihya etmektir. Bu suretle iktidarı yeniden ele geçirmek istiyorsunuz. Bunların farkındayım. Sizin gizli başkumandanınızın adını da söyleyeyim. Bu Enver Paşa’dır” demiş, bunun üzerine Kara Vasıf da “Hayır Paşam, yanılıyorsunuz, bizim başkumandanımız sizsiniz! Talat Paşa Berlin’den gönderdiği talimatta ‘Bundan böyle Başkumandanınız Mustafa Kemal Paşadır. Onun açtığı bayrak altında birleşiniz’ dedi” cevabını vermiştir.

Mustafa Kemal’in örgütü tanımazlıktan gelmesi, siyasi basiretini gösterir. Çünkü bugün Karakol tarafından göreve atanmayı kabul eden biri, bir başka gün aynı örgüt tarafından görevden alınmayı da kabul etmek zorundadır. Ancak, Ekim 1919’da kurulan Ali Rıza Paşa kabinesi, Anadolu ile ilişki kurmak için Sivas’ta oluşturulan Heyet-i Temsiliye’nin İttihatçılıkla ilişkisi var mı sorusuna cevap verirken İttihatçıları korumaktan geri durmayacaktır. Başta, hareketin İttihatçılıkla hiçbir ilişkisi olmadığını söyleyecek, daha sonra İttihatçılık düşmanlığını doğru görmediğini, İttihatçıların yönetiminde ülkeyi yıkıma götüren küçük bir topluluk dışındakilerin yansızlığını korumuş, kötülüğe alet olmamış namuslu insanlardan olduğunu uzun uzun anlatacaktır. Ali Rıza Paşa’nın Osmanlı Devleti’nin savaşa katılmasına neden olanların kovuşturulması talebine ise, savaşa girmemenin mümkün olmadığını, dolayısıyla harp mesulü aramanın mantıksız olduğunu söylemiş, harp esnasında yapılan her nevi cinayet faillerinin yargılanması konusunda söz vermekten kaçınmıştır.

Ancak Mustafa Kemal, adım adım İttihatçılarla ilişkisini kesecektir. 11 Ocak 1920’de Karakol’un kurucularından Bahâ Said Bey’in bütün Anadolu’yu temsil ettiğini söyleyerek Bakü’de “Karakol Cemiyeti ve Uşak Kongresi Hey’et -i İcraiyesi adına” Bolşeviklerle bir antlaşma imzalaması üzerine Mustafa Kemal Kara Vasıf’ı şöyle uyarır: “Memlekette tek egemen Heyet-i Temsiliye’dir. Karakol ve Uşak Kongresi diye bir şey tanımıyoruz.”

İngilizlerin katkısı

Mustafa Kemal’in liderlik sürecinde İngilizlerin de bilmeden katkısı olmuştur. Daha önce bu sütunlarda anlattığım gibi, 12 Ocak 1920’de açılan son Osman Meclisi’nde Rauf Bey’in başkanlığında faaliyet gösteren eski İttihatçı, yeni Milli Mücadele’ci mebuslar, hareketin inisiyatifini Mustafa Kemal’den almak için epey çalışmışlardır. Ünlü Misak-ı Milli’yi hazırladığı belirtilen Felah-ı Vatan grubu, Mustafa Kemal’in Meclis’in açılışı dolayısıyla gönderdiği telgrafı okumamış, Mustafa Kemal’i Meclis başkanlığına seçmemiş, Mustafa Kemal’in düşürülmesini istediği Ali Rıza Paşa kabinesine güvenoyu vermiştir. Daha sonraki süreçte de Rauf Bey ve diğer İttihatçılar artık kendisine ne bilgi vermekte, ne görüşünü almaktadır.

Kısacası, Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla Mustafa Kemal adeta siyasetin dışında kalmıştır. Ama 16 Mart 1920’de Meclis-i Mebusan’ın İngilizler tarafından basılması ve Galatalı Şevket, Kara Vasıf, Ali Sait Paşa, Refet Paşa, Ali İhsan Paşa, Hacı Mehmet Paşa, Rauf Beygibi önemli şahsiyetlerin Malta’ya sürülmesi bu durumu radikal biçimde değiştirecektir. Özellikle Galatalı Şevki, Kara Vasıf ve Rauf Bey gibi tecrübeli istihbaratçıların tutuklanacakları belliyken Meclis’e gitmeleri, dolayısıyla Anadolu yerine Malta’ya geçmeleri düşündürücüdür. Acaba bu kişiler, yurtdışındaki Enver Paşa’nın İngilizlerle yaptığı temaslara fazla mı bel bağlamıştır, bilinmez ancak, bilinen odur ki, bu tutuklamalardan sonra, Meclis’in İstanbul’da toplanmasının sakıncalı olduğunu söyleyen Mustafa Kemal haklı çıkmış, bu durum itibarını iyice arttırmıştır.

Tutuklanmaktan kurtulan ittihatçı kadrolardan, Enver’le çalışmak isteyenler Kafkaslara doğru yola koyulurlar. Geri kalanların ise Ankara’dan başka gidecek yeri yoktur. Giderek başsız kalan İttihatçı kadrolara, Mustafa Kemal’in liderliği etrafında toplanmaktan başka çare kalmamıştır.

Enver Paşacıların tasfiyesi

15 Mart 1921’de Talat Paşa’nın Berlin’de öldürülmesi ise Talat’ın adamlarının Mustafa Kemal’e yanaşmak zorunda kalmalarına neden olur. Geride bir tek Enver Paşa ve şürekâsı kalmıştır. Cemal Paşa, Mustafa Kemal için bir rakip değildir. Enver Paşa’ya yakınlıkları ile bilinen Yeşil Orducuların ve Kuva-yı Seyyare’nin kurucularından Çerkez Ethem’in tasfiyesi ise 6-10 Ocak 1921’de I. İnönü Muharebesi’nin kazanılmasından sonra gerçekleşir. Çerkez Ethem ve arkadaşları Yunanlılara sığınırken, Yeşil Orducular ve gıyabında Çerkez Ethem ve arkadaşları 9 Mayıs 1921’de çeşitli cezalara çarptırılırlar. Böylece, Mustafa Kemal iktidarını biraz daha pekiştirir.

Ancak 10 Temmuz 1921’de başlayan yeni Yunan taarruzuyla Türk ordusunun Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmek zorunda kalması, ardından Afyon, Kütahya ve Eskişehir’in Yunan işgaline uğraması, iktidarı ele geçirmek için iyi bir fırsat yakaladığını düşünen Enver Paşa’yı yeniden cesaretlendirecektir. Anadolu’ya geçmek üzere 30 Temmuz 1921’de Moskova’dan ayrılan Enver Paşa, Batum’da amcası Halil Paşa, Küçük Talât (Muşkara) ve Dr. Nâzım gibi bazı önemli İttihatçılarla, 5-8 Eylül 1921’de küçük bir kongre düzenler. Hatta İslâmcı, sosyalist ve korporatist unsurların bir karışımı olan Halk Şuralar Fırkası’nı kuracak kadar ileri gider. Fakat Yunan ordusunun Sakarya’dan püskürtüldüğü haberi, Enver Paşa’nın Anadolu’ya geçip liderliği ele alma hayallerine son verir. 16 Temmuz 1921’de Mustafa Kemal’e yazdığı bir mektupta Ankara Hükümetince ‘rakip’ hatta ‘hasım’ sayılmasından yakınan ve “hiçbir kanuni sebep olmadan memleket dışına sürülmesine ilelebet tahammül” etmenin çok ağır ve onur kırıcı olduğunu belirten Enver Paşa, iki hafta sonra Türkistan’a gitmek zorunda kalacaktır.

Cemal Paşa

Cemal Paşa

Cemal Paşa’nın 21 Temmuz 1922’de Tiflis’te, Enver Paşa’nın 4 Ağustos 1922’de Türkistan’da öldürülmesiyle, Mustafa Kemal liderlikte rakipsiz kalır. İttihatçıların Mustafa Kemal’e biat etmeyen kadrolarından bir kısmı, 1923 seçimlerde, bir bölümü Lozan’dan sonra 150’likler sürgünü ile, bir bölümü Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 1925’te kapatılması sırasında kansız şekilde tasfiye olur. Geriye kalanlar ise geçtiğimiz yıl, hikâyesini bu sayfalarda uzun uzun anlattığım 1926’da İzmir Suikastı yargılamalarıyla kanlı şekilde tasfiye olunacaktır.

Sonsöz

Bu kısa tarihçeye bakılırsa, İttihatçılarla Kemalistler aynı ideolojik, kültürel ve siyasi cemaatin üyeleridir. Benzer ideallere, benzer örgütlenme modeline sahiptirler. Milli Mücadele’nin örgütlenmesinde İttihatçıların önemli rolleri olmuştur. Mustafa Kemal ile İTF önderleri arasında en azından işin başında belli bir ittifak olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu süreç içinde hem eski İttihatçılar önemli bir dönüşüm geçirmişlerdir hem de Mustafa Kemal bu ittifakın çizdiği çerçevenin çok ilerisine geçmiştir. Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’nin liderliğini alması, mevcut koşullardan ve İttihatçıların başlangıçtaki destekleri kadar, Mustafa Kemal’in dağınıklık içindeki kadrolar arasında liderliğe en hevesli, en ısrarlı, en hırslı kişi olmasıyla da ilintilidir. Mustafa Kemal, ortaya çıkan tüm fırsatları başarıyla değerlendirmiş, liderliğini adım adım inşa etmiştir.

Milli Mücadele yıllarında bazı İttihatçılar eski liderlerine bağlıklarını sürdürürken, bazıları Mustafa Kemal’in ekibine dahil olmuşlar, bir kısmı ise İslâmi-Bolşevik akımlardan etkilenerek sivilleşmiş ve yerelleşmişlerdir. Mustafa Kemal ise başlangıçta askerî yanı daha ağır basan bir örgütlenme içine girmiş, Milli Mücadele’yi başarıya ulaştırmak için her türlü ittifakı kurmaktan kaçınmamış, askerî zaferin kazanılmasından sonra ise, ileride siyasal rakip olarak ortaya çıkması mümkün tüm dini, etnik ve siyasi unsurlarla birlikte eski İttihatçıları da tasfiyeye yönelmiştir. Ancak, ilginçtir, İttihatçı kadrolar tasfiye edildiği halde, ‘derin ve gizli örgüt+ordu+tek lider, tek parti=iktidar’ diye özetlenebilecek İttihatçı zihniyet, devletin ve toplumun her köşesine nüfuz etmeye devam etmiştir. Çünkü anlattığımız bu mücadele ideolojik bir mücadele değil, tipik bir iktidar mücadelesidir. İşte bugün ‘kurtuluyoruz’ diye sevindiğimiz durum bu paradoksal durumdur.

(Ayşe Hür, Taraf, 11-2009)

Gayriresmi Atatürk

Neşe Düzel’e konuşan Taha Akyol, Atatürk’ün Kürtlerle, dinle, komünizmle, silah arkadaşlarıyla, muhalefetle, demokrasiyle, Cumhuriyet’le ilgili gerçek görüşlerini anlattı.

Gazeteci-yazar Taha Akyol, Lenin’e “Bolşevik rejim kuracağım” diye haber gönderen, Milli Mücadele’de “Abdulhamit’ten daha İslamcı” davranan, Büyük Taarruz öncesi “Türkiyeliler” derken, kazanınca “Büyük Türk milleti” demeye başlayan, dönemindeki 16 Kürt isyanı karşısında “sertlik yanlısı” ve asla eleştirilemeyen, otoriter Atatürk’ü Neşe Düzel’e anlattı.

Atatürkün Din Adamlarına Yatınlığı

Atatürk ve Din Adamları

“Atatürk sorunların çözümünde daha çok askeri metotlara alışkın olduğu için radikaldir. ‘İdare-i maslahatçılar, esaslı inkılâpçı olamazlar’ diye sözü var Atatürk’ün.”

“Büyük Taarruz’a hazırlanırken, ‘Türkiyeliler’ diye konuşan Mustafa Kemal, İzmir’i aldıktan sonra beyanatına, ‘büyük ve asil Türk milleti’ diye başladı.”

“Kemalizm halka dayanan bir rejim değildi. Demokrasi değildi. Rejimin halka değil silaha dayandığını Kemalist Yakup Kadri de, Falih Rıfkı da söyledi.”

NEDEN: TAHA AKYOL

CHP’li Onur Öymen’in, Kürt açılımında kullanılan Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” sözünün, böyle bir barış girişimine uymayacağını ima ederek Dersim örneğini vermesi, Atatürk’ün “yurtta sulh” konusundaki gerçek görüşlerinin merak edilmesine yol açtı. Bize okullarda okutulan “resmî” Atatürk portresinin dışında bir başka Atatürk portresi daha olabileceği düşüncesiyle, bu konuda titiz araştırmalar yapmış ve Ama Hangi Atatürk? adıyla bu konuda çok kapsamlı bir kitabı yayımlanmış olan ülkenin önde gelen entelektüellerinden Taha Akyol’la görüştük. Şu sıra Atatürk’ün kişiliğinin ve yetişme tarzının politik görüşlerine nasıl yansıdığını anlatan gene çok ayrıntılı ikinci bir Atatürk kitabını yazmakta olan gazeteci yazar Taha Akyol, bize, Atatürk’ün Kürtlerle, dinle, komünizmle, silah arkadaşlarıyla, muhalefetle, demokrasiyle, Cumhuriyet’le ilgili gerçek görüşlerini anlattı. 12 Eylül döneminde MHP İdare Kurulu Üyesi olarak ünlü MHP davasında idamla yargılanan ve 14 ay hapis yatan Taha Akyol’un ayrıca Medine’den Lozan’a, Mezhep ve Devlet adıyla yayımlanmış kitapları var.

Taha Akyol Ama Hangi Atatürk

NEŞE DÜZEL: CHP’li Onur Öymen’in Atatürk dönemindeki Dersim katliamından söz etmesi, Atatürk’ün dönemini yeniden tartışmaya açtı. Onur Öymen, Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü değil, Dersim’deki uygulamalarını örnek almak gerektiğini söyledi. Böylece karşımıza söyledikleriyle yaptıkları çelişen bir Atatürk çıktı. Atatürk çelişkileri olan bir lider miydi?

TAHA AKYOL: Bütün liderler gibi Atatürk’ün de belirli bir dönemdeki sözü ve uygulamasıyla, bir başka dönemdeki sözü ve uygulaması arasında çelişkiler, birbirine zıt ifadeler ve davranışları vardır.

Atatürk’ün hangi konularda çelişkileri vardı?

Mesela Milli Mücadele’de Atatürk Abdülhamit’ten daha İslâmcıdır. Halkı etrafında toplamak için Abdülhamit’ten daha İslâmi bir dil kullanmıştır. Tamamen politik bir davranış bu. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nda dışarıdan yardım alabilmek için de Mustafa Kemal, hem İslâm’a hem sosyalizme oynadı. Hatta “ben komünistim” anlamında sözler söyledi. Lenin’in Ankara’ya gönderdiği büyükelçiye, “Biz zaferden sonra sizin gibi Bolşevik bir rejim kuracağız. Zaten bizim Meclis’imiz de halk tarafından seçildiği için Bolşevizm’e yakın” dedi. Büyükelçi, “Sizin Meclis’iniz hacılarla, hocalarla dolu. Proletarya yok orada. Nasıl Bolşevik olacaksınız?” deyince de, “Zaferden sonra ben onları temizleyeceğim” cevabını verdi.

Nitekim Anadolu’da kurulan rejim, Sovyet sistemine benzer tek partili totaliter bir rejim olmadı mı?

Atatürk, Meclis’i, kendi tayin ettiği üyelerden oluşturdu ama bunu proletaryayı iktidara getirmek ve Bolşevizm’i kurmak için değil, Kemalist rejimi kurmak için yaptı. Atatürk’ün bir politikacı olduğunu dikkate almak lazım. Yoksa Atatürk’ün dünya görüşü kapitalizme çok yakındır. Milli Mücadele devam ederken, Amerikalılara Chester imtiyazını verdi. Eskişehir’den Musul’a kadar bir demiryolu kurulacak, etrafındaki belli bir arazide de Amerikalılara petrol ve maden arama ve işletme hakkı verilecekti. Amerikalılar iktisadi bulmadıkları için bu imtiyazdan kendileri vazgeçtiler. Milli Mücadele sırasında genellikle sosyalist terminolojiyi kullanan Atatürk, zafer kazandıktan sonra kapitalist bir dille konuştu.

Ne dedi?

Milli Mücadele zamanında yabancı sermayenin sömürücü olduğunu söylerken, zaferden sonra, mesela İzmir İktisat Kongresi’nde, “yabancı sermaye istiyoruz” dedi. Çünkü Lozan’da İngilizleri yumuşatması gerekiyordu. Atatürk’ün hem mevcut şartlara göre politik manevra olarak söylediği sözler vardır hem de ilerisi için özlem olarak söylediği sözler vardır.

Peki. Atatürk neden o kadar sert bir şekilde bastırdı Dersim’de ayaklanmayı?

Milli Mücadele’ye ve Türk milliyetçiliğine önderlik edenler öncelikle Balkanlı Türklerdir. Bunlar, çocukluklarında Balkanların kaybedildiğini gördüler. Bilhassa Müslüman Arnavutların isyan edip Osmanlı’dan kopmasıyla bir şok yaşadılar. Balkan faciasından sonra bunların hepsinde “mütecanis olmayan milletler çöker” düşüncesi oluştu. “Türklerden mütecanis bir toplum yaratmalıyız” fikri gelişti. Gerçi Atatürk, Milli Mücadele sırasında Kürt unsurunu dikkate alarak, “Türkler ve Kürtler” dedi. Kürtlerin kendilerini geliştirme hakkının olacağını söyledi. Amasya belgelerinde Salih Paşa’ya, “Kürtler kendi kültürlerini geliştireceklerdir. Bunu bilsinler ki, düşmanın propagandasına kanmasınlar, bize katılsınlar” diye ifadeleri var ama. Milli Mücadele kazanıldıktan sonra.

Dersim Mebusu Diyap Ağa ve Mustafa Kemal

Dersim (Tunceli)  Mebusu Diyap Ağa ve Mustafa Kemal

Atatürk’ün Kürt politikası değişti mi?

Milli Mücadele kazanıldıktan sonra, memlekette Dersim gibi çok acı olaylara yol açan çok radikal bir Türkleştirme programı uygulandı. Bu Türkleştirme politikasının ilk işaretleri Lozan anlaşması imzalandıktan sonra ortaya çıktı. Lozan’a dek ülkede İslâm vurgusu daha güçlüydü ve Türk kavramı daha azdı. Mesela Sakarya Savaşı günlerinde, Büyük Taarruz’a hazırlanırken, “Türkiyeliler” diye beyanatlar yayınlayan Mustafa Kemal, İzmir’i kazandıktan sonraki beyanatına, “Büyük ve asil Türk milleti” diye başladı. Ayrıca Meclis’te de giderek daha fazla Tük kavramı kullanıldı. Ve Kürt milletvekilleri de bu Türk vurgusuna itiraz etmediler.

Kurtuluş Savaşı’nda ihtiyaç duyulan Kürtlere, savaş kazanıldıktan sonra artık ihtiyaç kalmadığı düşüncesiyle mi Türk vurgusu arttı?

Bu düşünce baştan beri var ama giderek daha belirginleşti. Şeyh Sait İsyanı Anadolu’da Türkleştirme politikasının radikalleşmesine yol açtı. O güne dek, devlette Türklük söylemi artmış olsa da, Kürtlerin de Türkleştireceği yönünde bir işaret yok. Ama Şeyh Sait İsyanı patlayınca, bunların zihinlerinde, hafızalarında Arnavut İsyanı canlanıyor. “Memleket bölüşülecek. Bölüşülmemesinin yolu da Kürtleri Türkleştirmektir” diye düşünülüyor. 1925’teki bu isyanla birlikte çok sert ve otoriter bir Türkleştirme politikası başlıyor. Kısacası Şeyh Sait İsyanı, Kemalizm’i etnik Türkçü bir milliyetçiliğe tahrik eden bir sonuç doğurdu.

Şeyh Sait İsyanı etnik bir isyan mıydı yoksa dinî bir ayaklanma mıydı?

Şeyh Sait İsyanı hem İslâmi’dir hem de etnik anlamda bir Kürt hareketidir. 1924’te hilafetin kaldırılması büyük şok yarattı. Çünkü hilafet Türklerle Kürtler arasında güçlü bir bağdı. Devletin giderek değişen Türk vurgulu dili karşısında Kürtler kendilerini yabancılaşmış hissediyorlardı. Bir de Güneydoğu’da halkı ayaklanmaya hazırlayacak olan network de zaten hazırdı. Şeyhlerin ve feodal ağaların, Cumhuriyet’in Türkçü ve laikleşmeci karakteriyle problemi vardı. Şeyh Sait işte o düğmeye bastı! İrili ufaklı birçok Kürt isyanı oldu. Bunların üçü çok önemlidir. 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı, 1937 Dersim İsyanları.

Atatürk döneminde 16 Kürt isyanı yaşandı. Atatürk sertlik yanlısı bir lider miydi?

Buna şüphe yok. Atatürk sorunların çözümünde daha çok askerî metotlara alışkın olduğu için radikaldir. “İdare-i maslahatçılar, esaslı inkılâpçı olamazlar” diye bir sözü var Atatürk’ün. Jakobenizm budur zaten! Problemlere kesin çözümler getirmek, problemlerin kökünü kazımak, sadece Kemalizm’in değil, bütün devrimlerin tabiatında var. Fransız devrimi de, Bolşevik devrimi de, milliyetçi devrimler de hep böyledir. Dünyada şiddete başvurmayan bir devrim var mı? Bunlar, Balkan faciasının zihinlerindeki izleri yüzünden bölünmekten çok korkup çok fazla kuvvet kullanıyorlar. Zaten Kemalizm otoriter bir rejimdir. Kemalizm’in demokratik olduğu söylenemez. Hele liberal olduğu hiç söylenemez. Oysa liberal olması demokratik olmasından çok daha önemlidir.

Demokrasi ve liberallik birbirini tamamlayan şeyler değil mi?

Demokrasi, yönetimin halka dayanmasıyla ilgili bir kavramdır. Liberalizm ise doğrudan doğruya özgürlüklerle ilgili bir kavramdır. Bu yüzden bir demokrasi ancak liberal olduğu zaman özgürlükçü olabilir. Yoksa otoriter ve totaliter demokrasiler de var. Atatürk’ün rejimi liberalizme biraz açık olsaydı iyi olurdu. Atatürk’ün rejimi hem liberal değildi, hem de demokrasi değildi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel sekreteri Recep Peker’in “liberalizm vatan hainliğidir” diye bir konuşması var. Recep Peker o dönemin sadece parti genel sekreteri değil, inkılâp dersi veren hocaların da başta gelenidir.

Bu rejim halka dayandığını iddia ediyordu. Halka dayanmıyor muydu?

Halka dayanmıyordu tabii. Kemalist rejim halka dayanan bir rejim değildi. Demokrasi değildi. Demokrasi olmayarak, özgürlüklere belli bir hoşgörü gösterebilirdi ama onu da göstermediği için liberal de değildi. Bunu bugün söylediğiniz zaman Kemalistler, düşmanlık gibi algılıyorlar. Ama rejimin halka dayanmadığını, silaha dayandığını yazan Kemalist Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur. Rejimin halka dayanmadığını, devlet kuvvetlerine dayandığını yazan Falih Rıfkı Atay’dır. Çankaya adlı kitabında Falih Rıfkı, “Hakiki milli egemenliği isteyenler terakkiperverdir. Yani Karabekir ve arkadaşlarıdır. Biz ise ordu ve devlet gücüyle ayakta durarak inkılâpları yapmak zorundaydık” diyor.

Peki, Atatürk’ün “yurtta sulh” sözüne uygun davranışları var mıydı?

Biz bugün sulh kavramını daha demokratik bir içerikle anlıyoruz ama o zamanki “yurtta sulh”, yurtta itaatin sağlanması, çatışmanın olmaması anlamına geliyor. Onlar şiddet yönteminin sulhu sağlayacağını düşünüyorlar. Atatürk en şiddetli edeplendirme, uysallaştırma politikalarını da, en şiddetli bastırma politikalarını da, “inkılâpları yerleştiriyorum, böylece yurtta sulhu, huzur ve sükunu sağlıyorum” düşüncesiyle yaptı. Ancak 1946 yılına gelindiğinde, İsmet İnönü, Faik Ahmet Barutçu’ya “Atatürk’ün şiddet metotlarıyla artık bu memleket idare edilemez. Kanun devrine (yani hukuk devletine) geçmemiz lazım” dedi.

Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü

İsmet Paşa da otoriter bir kimlik değil mi?

Atatürk kadar otoriter değil. Atatürk’e yöneltilemeyen eleştiriler İsmet Paşa’ya yöneltildiği için İsmet Paşa Atatürk’ten daha otoritermiş gibi bir imaj oluştu. Mesela Serbest Fırka’nın kapatılmasına İsmet Paşa karşı çıkmışken, genel kanaat partiyi onun kapattırdığıdır. Ayrıca “Atatürk kendisini değişmez genel başkan ilan etmedi ama İsmet Paşa etti” denir. Bu da doğru değil. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın tüzüğüne ebedî genel başkanlık Atatürk döneminde 1932’de girdi.

Atatürk’ü tabulaştıranın ve Atatürk’ü öne sürerek ülkede otoriterliği koyulaştıranın İnönü olduğu söylenmez mi?

Bu da yanlıştır. Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet Paşa’nın kurdurduğu Refik Saydam hükümetinin programında Atatürk’ün adı geçmez ama Celal Bayar’ın 1937’deki hükümet programında Atatürk’ün adı ulu önder, ulu gazi, ebedî şefimiz diye 42 kez geçer. Çünkü İsmet Paşa’nın hem orduda hem partide gücü vardır. Ama Celal Bayar’ın yoktur. Bugünkü Atatürk imajının oluşmasında Celal Bayar’ın rolü daha fazladır. Atatürk’ü kullanmanın yolunu Bayar açtı. İnönü ise 1950’lerden itibaren Demokrat Parti’ye karşı Atatürk’ü kullanmaya başladı. Ahaliden oy alamayınca, Atatürk kavramı öne çıkarıldı ve orduya mesajlar verildi.

Celal Bayar ve Atatürk Heykeli

Celal Bayar ve Büyük Atatürk Heykeli

Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Kürtlere herhangi bir konuda söz vermiş miydi?

Kurtuluş Savaşı sırasında iki ayrı halk oturmuşlar mukavele yapmışlar diye bir şey yok. Ama Atatürk, Kürtlerin 1920 yılına kadar sahip oldukları serbestîlerinin, Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki Türkiye’de de devam edeceği izlenimini verdi.

Kürtler açısından 1920’lere kadarki tablo nasıldı?

1920’lere kadarki tablo “Türkler ve Kürtler” tablosudur. Lozan’da, İsmet Paşa “biz Türkler ve Kürtler” diye konuşuyordu. Meclis’te çok sık olmamakla beraber Türkler ve Kürtler kavramı kullanılıyordu. Kürtlerin zor kullanılarak Türkleştirilmeleri ise Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra oldu. Türkleştirme politikaları sertleşti ve bugünkü sonuçlar ortaya çıktı. Osmanlı’nın bir Kürt meselesi yoktu. Osmanlı devleti Müslüman kavramına dayandığı için Türk, Kürt diye bir ayırım yoktu. Ayrıca Kürtler coğrafi ve tarihî sebeplerle kendilerini temsil edecek bir aydın sınıf da ortaya çıkaramamıştı. Kürt meselesi, Milli Mücadele’yle, devletin laikleşmesiyle ve Türkleşmesiyle gündeme geldi.

Atatürk, bir basın toplantısında, Kürtlere özerklik verileceğine dair sözler etmedi mi?

O basın toplantısı Ocak 1923’tedir. Lozan’da Kürtlere muhtariyetin tartışıldığı dönemdir bu. İzmit basın toplantısında Atatürk, “Haymana’da bile Kürtler var. Türklerle Kürtleri ayıramayız” dedikten sonra, “Muhtariyetten bahsediyorlar. Bizim anayasamız bütün vilayetlere bir tür muhtariyet –özerklik- veriyor. Bu anayasayı uyguladığımızda, bütün illerin muhtariyeti çerçevesinde Kürtler de kendi kendilerini yönetmiş olacaklardır” diyor. Atatürk burada hem politika hem diplomasi yapıyor.

Kürtler Atatürk’ün bu sözlerini bir özerklik vaadi olarak algılamakta haksızlar mı?

Tarihsel olarak haksız değiller. Bu sözler öyle algılanır ama bu sözleri bugünkü bir etnik federasyonun veya özerkliğin gerekçesi sayarlarsa haksız olurlar. Atatürk’ün 24 Nisan 1920’de yaptığı çok önemli bir konuşma daha var. Meclis açılalı bir gün olmuş ve “Türkiye sadece Türk değil. Sadece Kürt değil. Sadece Çerkez değil. Bunların elbette hakları olacak. Ama şu zaferi bir kazanalım, ondan sonra bunu görüşelim. Şimdi yaparsak birbirimize düşeriz” diyor. Zaferi kazanınca da zaten bildiği gibi yapıyor.

Atatürk, Şeyh Sait ayaklanmasını, muhaliflerini susturmak için kullandı mı?

Kesinlikle. Atatürk’ün başvekili Fethi Bey bile Takriri Sükûn Kanunu’nun ve sıkıyönetimin sadece isyan çıkan illerde uygulanmasını savunuyor. Atatürk ise İsmet Paşa’yı başbakanlığa getirerek İstanbul’da bile Takriri Sükûn Kanunu’nu uygulatıyor. Gazetecileri, muhalif basını tamamen susturuyor.

Şeyh Said

Şeyh Said

Atatürk’ü yüksek sesle eleştirebilen hiç kimse kaldı mı 1926’dan sonra?

Hayır kalmadı. Atatürk’ü artık çok alçak sesle bile eleştirmek mümkün değildi. Bunu Nutuk’ta da görüyoruz. Dünün Şark Fatihi olan, Sevr’in şark ayağını kırarak, Doğu’yu kurtaran Kazım Karabekir, Nutuk’ta Atatürk tarafından en hain dimağlar olarak niteleniyor.

Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir

Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir

Atatürk’e Kurtuluş Savaşı’nda liderlik yolunu açan Karabekir değil midir?

Evet. İnönü, Abdi İpekçi’ye, “Atatürk, 1927’de Meclis’te Nutuk’u okuduğunda Milli Mücadele’deki yol arkadaşlarına kendisine muhalefet ettikleri için çok öfkeliydi. O kızgınlıkla bunları hain olarak niteledi. Eğer Nutuk’u sonra okusaydı, öfkesi yatışmış olurdu ve daha yumuşak bir dil kullanırdı” diyor. Burada önemli olan, Nutuk’un, İsmet Paşa’nın tanıklığıyla, Atatürk’ün çok öfkeli olduğu bir zamanda söylenmiş olmasıdır. Dolayısıyla Nutuk, ezelî ve ebedî bir kitap değildir. Tarihin, 1927’deki Atatürk’ün stratejilerine göre dizayn edilmesidir Nutuk.

(Neşe Düzel, Taraf, 11-2009)

Atatürk Çizgisine Girenler

“Tanıdığım siyasetçiler arasında Atatürk’ten başka cüceleşmeyen bir dev yok. Hayatta dev olmak pek güç değil. Ama tarihte dev kalmak zor.” Refik Halit KARAY

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 1924 yılında çıkarılan bir yasa ile, davranışları ve yazılarıyla Ulusal Savaş’a karşı çıktıkları, İstanbul Hükümeti ve düşman kuvvetleriyle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle 150 kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılarak sınır dışı edilmiştir. Bunların arasında devlet adamları, gazeteciler ve çeşitli kesimlerden insanlar vardır. Şeyhülislam Mustafa Sabri, Çerkez Ethem ve kardeşleri, Devlet Şûrası Reisi Rıza Tevfik Bölükbaşı, Aydede gazetesi sahibi Refik Halit Karay, İstanbul gazetesi sahibi Sait Molla ve gazeteci Refiî Cevat Ulunay akla gelenlerden bir kaçıdır.

Bu girişimin siyasal bir karar olduğunu söyleyenler olmuştur. Bu yaklaşım belki doğrudur. Ne var ki her devletin ve her cumhuriyetin kendini savunma hakkı olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Üstelik Türkiye, olağanüstü bir dönemden geçmekte, dünyada eşi görülmeyen bir devrim süreci yaşamaktadır. Fransız devriminde binlerce insanın sorgusuz yargısız öldürüldüğünü de unutmamak gerekir. Kral ve kraliçe giyotinde can vermiştir. Devrim düşmanları oldukları gerekçesiyle öldürülen insanların sayısı belli değildir.

Mustafa Kemal, o güne değin görülmemiş uygar bir davranış sergilemiş, önce padişah ve halifeyi sınır dışına çıkarmış, sonra da vatan haini oldukları anlaşılan 150 kişiyi vatandaşlıktan yoksun bırakarak yurt dışına yollamıştır. Hiç birinin canına kıymamıştır. Ve söz konusu kişiler 29 Haziran 1938 tarihinde çıkarılan bir yasa ile Atatürk’ün sağlığında bağışlanmışlardır. Uzun süre Suriye ve Lübnan’da kalan Refik Halit, yurda döndükten sonra Tan gazetesinde 2 Haziran 1938 tarihli ilk yazı-sında şu gerçeği vurgulamıştır:

“Dönüş sevincim katmerlidir. Sevgili yurdumu ne halde bıraktım? Nasıl bir harika ile karşılaşacağım. Dumanı yaslı yaslı tüten bir fabrika bacası tanırdım; Zeytinburnu. Ankara’da tek bina Taşhan’dı. Bankalarda dilimiz ötmez, şirketlerde sözümüz sökmezdi. Trende, Türkçe’mi Rumlaştırmadan biletçiye meram anlatamazdım. Plajlarda yüzen yabancılara kıyıdan korkarak bakar, Avrupa’dan dönerken hudutta şapkamı pencereden atardım. Yurdumuzda toprağın kurusu bizim, yaşı elindi. Bıraktığım haldeki bu vatan yerine istiklal ve mucize ülkesine kavuşmaktan duyduğum heyecan içinde, ağlar döner ilan bebeklerine döndüm. Mütemadiyen tekrarladığım söz: Yaşa Atatürk, beni gurbette de göğsümü kabartarak yaşatan Atatürk.”

Refik Halid Karay Bir Ömür Boyunca

Ve 1963 yılında yayımladığı “Bir Ömür Boyunca” adlı kitabında şunları söylemiştir: “Tanıdığım siyasetçiler arasında Atatürk’ten başka cüceleşmeyen bir dev yok. Hayatta dev olmak pek güç değil. Ama tarihte dev kalmak zor.” Bilindiği gibi Kurtuluş Savaşında Atatürk’ün yanında olanlardan bir çoğu sonradan “devrimin hızına ayak uyduramadıkları için” Atatürk’ten birer birer ayrılmışlardır. Bunların arasında ünlü generaller olduğu gibi Bağımsızlık Savaşı’nın unutulmaz onbaşısı Halide Edip Adıvar da bulunmaktadır.

Halide Edip Adıvar

Halide Edip Adıvar

Önceleri Amerikan mandasından yana olan, ne var ki Kurtu luş’tan hemen sonra “İçimizde başarıya inanan tek kişi Mustafa Kemal’di” diyen Halide Edip de devrimin coşkusuna ayak uyduramadığı için yurt dışına gitmiş, bir süre sonra geri döndüğünde, Sabiha Zekeriya Sertel’e aynen şunları söylemiştir: “Sabiha, Mustafa Kemal haklıymış.”

Halide Edip Adıvar Atatürke Çok Yakın

Atatürk ve Halide Edip Adıvar

Mehmet Akif, İstiklal Marşı ozanımızdır. Ulusal Savaş’a katılmak için Ankara’ya gitmiştir. Çeşitli bölgeleri dolaşarak halkı aydınlatmaya, savaşın önemini belirtmeye çalışmıştır. Zaferden sonra yurt dışına çıkmış, uzun sure Mısır’da yaşamıştır. Mısır’a şapka giymemek için gittiğini söyleyenler olmuşsa da bunun doğru olmadığı bir gerçektir. Çünkü Akif, şapka devriminden önce Mısır’a gitmiştir. Ve orada entari giyip dolaşacağına, ceket, pantolon ve frenk gömleği giydiği için kendisine “Hıristiyan Akif”, “Gavur Akif” diyenler olmuştur. Türkiye’ye başında şapka ile döndükten sonra şunları söylemiştir: “Mısır’da 11 yıl kaldım. Ama 11 saat daha kalsaydım, çıldırırdım. İnsanlık da Türkiye’de, hürriyet de Türkiye’de. Eğer varsa, Allah benim ömrümden alıp, Mustafa Kemal’e versin.” Ayrıca bir gün kendisini gazeteci Hakkı Tarık Us hastanede ziyaret etmiştir. Kuran çevirisinden söz açılmış, Atatürk’ün bu çeviriyi merak ettiğini, ortaya çıkarılması halinde çok mutlu olacağını söylemiştir. Akif, o tercümenin kaybolduğunu, zaten onu beğenmediğini, sağlığına kavuşunca yenisini yapmaya çalışacağını belirtmiştir. Bu arada şunları da eklemiştir sözlerine: “Ben yemin etmem. Fakat işte yemin ediyorum, Millî Mücadelede Atatürk’ün yanında bulundum, kendisini yakından tanıdım. Vallahül’azim eğer Atatürk olmasaydı, bu zafer kazanılamazdı.”

Mehmet Akif Ölüm Döşeğinde

Mehmet Akif Ölüm Döşeğinde

(www.turksolu.org)

10 Kasım

“On kasım” olur da “10 Kasım” yazılmaz mı? Adettendir. Mustafa Kemal’le ilgili aslında kimsenin fazla bir bilgisi yoktur. Aslında resmi tarih açısından sorun yok. Siz 1. İnönü Savaşı oldu mu, olmadı mı diye tartışadurun, Harp Tarihi Akademisi’nde 500 sayfalık 1. İnönü Savaşı’nın bütün detayları vardır.
Her 10 Kasım’da hep İnönü’yü düşünürüm. Sahi 10 Kasım gecesi İnönü niçin Mustafa Kemal’in yanında değildir? Ya da nerededir? Sahi Mustafa Kemal vasiyetinde niçin İsmet Paşa’nın çocuklarına filan okul harçlığı verilmesini vasiyet eder? Mustafa Kemal gibi bir şahsın vasiyeti gerçekten bize açıklanan kadar mı?
“Saat 9’u beş geçe / Atam Dolmabahçe’de!” Sakın Mim Kemal Öke o sabahın gecesinde biraz nefes alsın diye Boğaz’a açılmış olmasınlar. Ve daha gece yarısı olmadan Mustafa Kemal yatağına bitkin şekilde uzanmış olmasın ve kendinden bir daha haber alınmamış olması ihtimali yok mu?
Kemalistlerin Mustafa Kemal’e yaptığını, sanırım muarızları ona yapmamıştır.
Mustafa Kemal’in vasiyetini açıklayabilir misiniz? Ya da Latife hanımın mektuplarını, anılarını yayınlasanıza. Nutuk’u tahrif edenler, Mustafa Kemal ve ailesine sansür uygulayanlar bunlar değil mi?
Güya CHP, Mustafa Kemal’in mirasını koruyor. Hayır korumuyor, sadece mirasını ve siyasi rantını tüketiyor o kadar. Nutuk’u sadeleştiriyoruz diye tahrif edenler de bunlardı. Ama Mustafa Kemal’i Kemalistlerin elinden kurtarmak mümkün olmadı.
Mustafa Kemal, Ergenekoncuların elinde, İlhan Selçuk, Balbay taifesinin Cumhuriyetçilerinin ve CHP’lilerin elinde toplumun milli değerlerine, inancına, kültürüne, kimliğine karşı daima tehdit olarak kullanılmaya çalışıldı. ADD’ye, ÇYDD’ye baksanıza. En Atatürkçü geçinen paşalar Ergenekoncu çıkmadılar mı? Batılıların “Bizim çocuklar” dediği darbeler hep Kemalizm adına yapılmadı mı?
Osman Nuri Çerman, 1960’larda “Türkün dini Kemalizm’dir” diye bir kampanya başlatmıştı. Laik bir adamı, birinin Peygamberi ilan etmeye kalktı birileri. Onun için ölümünün ardından Behçet Kemal Çağlar bir de “mevlid” yazdı ona. Ellerinden gelse, Kur’an-ı Kerim’den ahkam ayetlerini çıkartıp yerine Nutuk’tan parçalar koyacaklardı.

Behçet Kemal Çağlar

Behçet Kemal Çağlar

Atatürk Mevlidi

Gök kubbenin altında birden dize gelerek.
Gel ey 19 Mayıs, eşsiz sabah, merhaba!
Ey Samsun’da karaya çıkan ilâh, merhaba!
Doğuran bu gün, bir gün: doğuracak muttasıl.
Her  Türkün tevellüdü 19 Mayıs asıl.
Gün geldi, güneş battı, yıldızlar söndü, yandı;
Ne bahtımız ağardı ne şevkimiz uyandı;
Neden sonra. Ne yıldız ne gün ne hilal gibi
“İlk çamurdan beden! Üflenen ruh” dediler.
“Son tufanda Türlüğü kurtaran Nuh” dediler.
Ne ilk ruhu anarım, ne de Nuh’u tanırım:
Neyin eşi deseler Gazi’yi kıskanırım;
Mikyas tanımıyorum efsane mazi gibi.

(Behçet Kemal Çağlar)

İşe bakarsanız, Mustafa Kemal türbeleri yasakladı, Kemalistler ona türbe yaptılar. Hem de ne türbe. Mehmet Doğan’ın deyişi ile “M. Kemal’in arzusu olmamasına rağmen, Anıtkabir’i inşa ederken bir putperest Yunan tapınağını kopyalamaktan da çekinmediler!”
“Kabe arabın olsun Çankaya bize yeter” diyen de vardı, “Anıtkabir Kabemiz” diyen de. “Bu taş daha kutsaldır o Kabe’nin taşından” diyerek “ilah gibi bir heykel” diye Mustafa Kemal’in heykelini işaret eden de! (Bakınız, Cumhuriyetin 15. Yılı Şeref kitabı. CHP Yayını. Cumhuriyet Matbaası-İstanbul) Mehmet Doğan da zaten yazısının başlığını onun için olmuş olsa gerek “Tapınak mı, Türbe mi?” koymuş.
Mustafa Kemal Cumhuriyeti kurdu ama Kemalistler onu, ancak monarşilerde olan ve zaten tek adam rejimi olduğu için monarşi denildiği halde Mustafa Kemal’i “tek adam” ilan ettiler. Birilerinin daha Cumhuriyetin 10. yılında Mustafa Kemal’e “Führer” diye kartvizit bastırdığını ve 10. Yıl albümüne Hitler’den mesaj alındığını biliyor muydunuz? Führer, biliyorsunuz, Almanca’da “ulu önder” demek. Bununla kalsalar iyi, bizimkiler bir anda Almancı olup, Hitler gibi bıyık bıraktılar. Geçen gün yazmıştım bunu bir vesile ile. Aslında CHP, TSK ve ADD ile Cumhuriyet gazetesi ve İP’in elinden kurtulmadan Mustafa Kemal’e rahat yok!
Merak ediyorum, bugünkü tartışmalara adı karışanlar nasıl Anıtkabir’e çıkıp o defteri imzalayacaklar?
Birileri bu konuyu vesile ederek ortalığı karıştırmak isteyecektir yine. Kimileri de mangalda kül bırakmayacaktır. Kimileri için ise Anıtkabir artık bir ağlama duvarıdır. 29 Ekim’le 10 Kasım arası bizim ulusalcılar sokağa çıkacaklardı. 10 Kasım geldi, bir şey yok. Akıllandılar mı, yoksa artık kimseye sözleri mi geçmiyor bilmiyorum. “ ‘Atatürk Tanrı’dır, üşümez, acıkmaz, yorulmaz ve de eleştirilemez’ yaklaşımı genç kuşakları Atatürk’ten uzaklaştırdı. Bıktırdı” diyor Engin Ardıç yazısında. 10 Kasım günü, okulda koşup güldükleri için ceza aldıklarını anlatıyor. 10 Kasım günü sinemaların, eğlence yerlerinin, meyhanelerin kapanmasını eleştiriyor. “Sözde Atatürkçülük adına yapılan saçmalıklara ve rezilliklere de karşı çıkacağım” diyor haklı olarak, örnekler veriyor.
Güneş Dil teorisini hatırlayan var mı artık? Ya da gerçekten 6 okun tamamını savunanı sormuyorum, bir çırpıda bu “6 umde”yi sayacak kaç kişi var aramızda?. Kaç kişi Halkçılık ve Cumhuriyetçilik arasındaki farkın ayırdında, bana söyler misiniz? Hem de bu kadar çok “Atatürkçülük” yapılmasına rağmen. Karga kovalamaktan başka akıllarda kalan ne var, ailesini bile bilmiyoruz Mustafa Kemal’in. Dede, amca, teyze, hala, kim bunlar? Nerede yaşıyorlar?. Ne haldeler?. Açık oy gizli tasnifi savunan var mı bugün?. İstiklal Mahkemeleri’ni savunan kaç kişi kaldı?. Kemalistler “Ulusalcı” kadroların elinde perişan oldular bugün.
Mustafa Kemal Trablus’tan gelip, Sofya’ya giderken uğradığı Bad Godesberg’de İbrahim İhsan’ın yanına niçin gitti? Kim bu İbrahim İhsan? Bunu, Trablus’ta İtalyan topçusunun açtığı bir ateş sonucu, bir şarapnel parçasının, girdikleri sipere çarpıp, fırlattığı kireç taşı Mustafa Kemal’in gözüne çarptığında onu tedavi eden Sadi Borak’a sormak gerekti. “Borak” bu soyadı niçin aldı biliyor musunuz?
İbrahim İhsan hakkında İngiliz arşivlerinde ne gibi bilgiler vardır, bakmak gerek.
Kurgulanmış bir resmi tarihin ne kadar gerçek olduğu ortada. O zaman asıl kurgulanan siyasi gerçek neydi? Bunu düşünmek, araştırmak da size kalıyor. Mustafa Kemal’i tabulaştırmak isteyenler bana kalırsa asıl bu gerçeği gizlemeye çalışıyorlar. Onun için Mustafa Kemal’le ilgili bilgi ve belgelerin, Latife hanımın evraklarının açıklanmasına karşı çıkıyorlar. “Çünkü o zaman tarihi yeniden yazmak gerekebilir” diye düşünüyorlar. Sahi, Abdurrahim Tunçak evlatlık mıydı, ya da oğlu mu? Tunçak o serveti nasıl elde etti? Can Dündar’a sormak gerek. O konuştu son olarak. O bir sır!
Herkes eline bir şecere alıp çıkınca işler daha da karışıyor. Her gün biri bir iddia ortaya atıyor. Mustafa Kemal’in ailesini arıyoruz! Atadan, Atatür. Murat Bardakçı akrabalık ilişkisi ile ilgili şu soyisimleri veriyor: Söğütlügil, Orcay, Kanıpak, Anul, Özdamar, Evyapan, Altay, Apaydın, Gülenç, Erbatur, Yorgancı, Tosun ve Eke. Dr. Ali Güler’in “Karamanlı Sarı Paşa”sında anlatılanlar ne olacak şimdi? Aslında kim ne söylerse söylesin; yeter ki söylesin. Gerçeği bu söylenenlerden damıtacağız.
Mesela artık Şemsi Efendi’nin kim olduğunu, o mektebin nasıl bir mektep olduğunu biliyoruz.
Devletin Mustafa Kemal üzerindeki ipoteği kalksa, onun mirasını koruduğunu söyleyen CHP bu gerçeklerin açıklanmasını engellemese gerçekle yüzleşeceğiz. Bir 10 Kasım’da daha bir ulus kendi tarihine ilişkin gerçekleri arıyor. Ve her on kasım bu talebimizi dillendirmek için artık yeni bir vesile oluşturacaktır.
Bardakçı diyor ki; “Bu sene Atatürk’ün doğumunun 128., hayata veda etmesinin 71., Cumhuriyet’in ilânının da 86. yıldönümü. Başka türlü ifade edeyim: Atatürk’ün doğumunun üzerinden 128, vefatından buyana da 71 sene geçmiş. Şimdi kendi kendimize bir soru soralım ve cevabını bulmaya çalışalım: Aradan geçen bu uzun seneler zarfında Atatürk’ün tam bir şeceresi, yani soyağacı çıkartılıp yayınlandı mı? Yani hem anne hem baba tarafından ailesinin nerelere uzandığı, dedelerinin, amcalarının, halalarının, dayılarının kimler olduğu, bu aile büyüklerinin soylarının devam edip etmediği, Atatürk’ün şu anda hayatta bir akrabasının yahut akrabalarının bulunup bulunmadığı hususlarında konuyu tam olmasa bile tama yakın şekilde ele alan bir çalışma yapıldı mı? Merak edip aradığınız takdirde bulamazsınız, zira böyle bir çalışma her nedense yapılmamıştır ve yoktur!”
Selam ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, Vakit, 2009-11-10)

abdurrahman-dilipak

Ah Atatürk Ah

Birkaç gün sonra 10 Kasım. Daha bugünden bu konuyu tartışmaya başladık bile. “Faik Tarımcıoğlu ne diyordu geçen gün bir röportajında: Ordu, siyasetin içinde kalamaz. Siyasetin dışına çıktığında da, işte o zaman gerçek Atatürkçülük gerçekleşir. Bu ülkede Atatürkçülük hiç yaşanmadı. Atatürkçülük hep bir slogan ve bir maske olarak kullanıldı, İttihatçılık sürdü. Ordumuz kendini çok Atatürkçü olarak tanımlar ama bütün ihtilalleri de Atatürk maskesiyle yapar. Ergenekon bu İttihatçı virüsün devamıdır.” Kemalizm tartışmasının bir ucunda rejim, öbür ucunda ordu vardır. Bir de bunun bekçiliğini yapan yargıçlar.

12 Eylül Askeri Savcısı Faik Tarımcıoğlu

12 Eylül Askeri Savcısı Faik Tarımcıoğlu

Atatürk’le ilgili son tartışma neydi: Pastadan çıktı mı çıkmadı mı? Manevi kızı ortalığı karıştırdı. Kadıncağız, ille de bir şey yapmak istiyor ya, kaş yapayım derken göz çıkartıyor işte. Bu işi yapan Atatürk’ün “manevi kızı” olunca kim ne diyebilir ki? Skandalı temizlemek devletin valisine kaldı. Pastadan çıkmadı da nereden çıktı? Kürsüdeki panonun arkasından çıkmış.
Bu arada Ülkü hanıma birileri söylesin de fazla kurcalamasın bu işleri. Kadın çok meraklı, başına iş alacak. Bu iş biraz da sizin ne yaptığınız kadar seyredenin bu işten ne anladığı ile ilgili.
Biz bir yandan bunu konuşuyoruz, öte yandan bir Rus sanatçı, Nobel barış ödülünün Atatürk’e verilmesi gerektiğini söylüyor, Sakarya savaşının panoramasını yapacak olan Prof. Dr. Prisekin.

Sergey Prisekin

Sergey Prisekin

Adam Rus. Bir savaşın panoramasını yapıyor ama barış gönüllüsü. Anlaşılan bu işi iyi yapıyor. Yapacağı panaroma dünyanın en büyük panoraması olacakmış.
Geçen gün Erzurum’a giderken, Şanar’la paşababasının hatıralarından söz ettik. Babası askeri lisede okurken, kısa süreli bir kurstan geçirilip subay olarak Sakarya savaşına gönderilmiş. İlk yıllarda maaşlarını Rus altını olarak almışlar. Bir de o zaman askeri birlikte söylenen bir marştan söz etti. Avusturya Komünistlerinden tercüme edilmiş. Şöyle: “Yeri göğü inletir demir döğen işçiler / Kayaları titretir saban süren çiftçiler / Anadolu şûralar hükümeti varolsun / İşçilerin emeği özlerine yar olsun”. “Şûralar hükümeti” denilen Şurevilik, daha doğrusu “Anadolu Sovyeti” yani komünizm. Arapça’da komüniste “Şûrevi” denir. Şûra Sovyet anlamına gelir, iyi mi?

Bugünlerde Taksim’deki Atatürk anıtı da restore edilecekmiş. İşte o anıtla ilgili bilinmeyen gerçekler. Fahri Sarrafoğlu yazmış. Orada sadece Mustafa Kemal, İnönü ve Fevzi Çakmak değil, iki de Rus generali var. Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’nın açılışı 1928 yılında gerçekleştirildi. Halktan toplanan bağışlar karşılığında 100 bin Türk Lirası’na yapılan anıtta en büyük bağışı yapan Banca Commercineal İtaliano; 600 Türk Lirası ve Nestle Çikolata Şirketi genel temsilcisi 40 Türk Lirası bağışta bulundu. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica 18 ay içinde anıtı tamamlarsa 16 bin 500 İngiliz sterlini ücret ödenecekti.

İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica

İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica

Pietro Canonica Yapımı Atatürk Heykeli, 1927

Pietro Canonica Yapımı Atatürk Heykeli, 1927

Anıtın mermerleri İtalya’dan getirildi. İsmet İnönü’nün arkasındaki figür, Kızıl Ordu’nun kurucusu olarak bilinen Frunze. Mareşal Fevzi Çakmak’ın arkasındaki ise Sovyet Orduları Başkomutanı ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov’dur. (Cumhuriyetimizin 10. yıl kutlamalarına da katılan Voroşilov 2. Dünya Savaşı’nda mareşal unvanını aldı. İşe bakarsınız, İtalyan faşistleri ve Rus komünistleri hepsi bizim için çalışıyor. 10. yıl albümünde Hitler’e selam gönderiliyor, Ruslar meydanda bize övgüler diziyor. İngiliz, Fransız, Yunan’la zaten çoktan kardeş olmuşuz.) Gerek Kurtuluş Savaşı, gerekse cumhuriyetin kuruluşunda “Bolşevikler”in maddi ve manevi desteğine bir nebze teşekkür etmek için o iki generalin heykeli oraya konmuştu. 80 yılı aşkın süredir Taksim Meydanı’nda durmasına rağmen yayınlarda o iki generalin ismi yoktu. “Popüler Tarih Dergisi” Ağustos 2002 sayısında, yıllardır saklanan bu gerçeği/sırrı yazdı: Taksim Anıtı’nda, Atatürk’ün arkasında iki Sovyet generali duruyor: Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov, General Mihail Vasilyeviç Frunze. General Mihail Vasilyeviç Frunze, Sovyetler Birliği tarihi içinde önemli bir yere sahipti. Lenin’in özel talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921′de Ankara’ya geldi.

Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov ve Atatürk

Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov ve Atatürk

Mihail Vasilyeviç Frunze

Mihail Vasilyeviç Frunze

Onuruna düzenlenen mitingde yaptığı konuşma büyük etki meydana getirdi. Millet Meclisi’nde konuşma yaptı. Frunze, Mustafa Kemal’le yakın ilişki kurdu. Sakarya cephesini gezdi. 5 Ocak 1922’de ülkesine döndü. 1953-1960 arasında Yüksek Sovyet Prezidyumu Başkanlığı (cumhurbaşkanlığı) yaptı. 1969′da öldü. Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov ise, ulusal kurtuluş savaşının sürdüğü yıllarda askeri bilgisiyle savaşın taktik ve stratejisine katkıda bulunması amacıyla Ankara’ya gönderildi. Anıtın yapım girişimi 1925′te başladı; 8 Ağustos 1928′de 30 bin İstanbullunun iştiraki ile TBMM Başkanı Kâzım Özalp tarafından açıldı. Çevre düzenlemesi ve anıt kaidesi İtalyan mimar Guilio Mongeri tarafından yapıldı. Kaidenin iki yan cephesine birer havuz ve çeşme yaptı ise de buradan hiçbir zaman su akmadı. İnşaatta pembe renkli Suza ve yeşil renkli Trantino İtalyan menşeli mermerler kullandı. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica tarafından 81 yıl önce yapılan Taksim Cumhuriyet Anıtı, İstanbul İl Özel İdaresi tarafından 150 bin TL harcanarak restore edilecek. Restorasyon işlemi 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’na yetiştirilecek. Ve devlet büyüklerimiz, o gün Mustafa Kemal’le birlikte Rus Genelkurmay subaylarına çelenk koyup saygı duruşunda bulunacaklar.

Taksim Cumhuriyet Anıtı Yeni

Taksim Cumhuriyet Anıtı

Ha bu arada, Almanlar, Çanakkale’de, kendileri de bir “şehidlik” istiyor. Biliyorsunuz Mustafa Kemal Çanakkale’de Liman Von Sanders’in komutasında savaştı. Almanlarla aynı cephede savaştık ama İngiliz, Fransız, Anzaklara şehidlik inşa edildi, Almanları unuttuk. Şimdi Almanlar da kendi şehidliklerini istiyorlar iyi mi! Rus, İtalyan, Alman, İngiliz, Fransız, Anzak’la kardeş olduk ama bir Kürtlerle bu işi başaramadık, bir de Araplarla! Sahi Çanakkale cephesinde İngiliz ve Fransızlar tarafından cepheye sürülen Hindli, Mısırlı, Senegalli Müslümanlar ne olacak? Kahrolsun komünizm, “Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir her görüldüğü yerde ezilmelidir”. Yaşa varol.
Pelin Batu geçen gün şunları yazıyordu. Senaryo şu: “Dinozorlar misali yok olup gitmişiz, geriye sadece kalıntılarımız ve abidelerimiz kalmış, geleceğin arkeologları, gezegenin yeni sakinleri, bizleri anlamaya çalışıyorlar. Buradaki Atatürk heykelleri, resimleri, maskları ile karşılaşınca, sizce ne düşünürler? Bence, tek tanrılı bir dine mensup olduğumuzu ve ilahımızın pek yakışıklı olduğunu. Redingotlu işbu ilah, kah savaşıyordur, kah dans ediyordur, kimi zaman da kabiliyetsiz zanaatkarlar tarafından şekilsiz, orantısız bir şekilde gayet ilkel bir şekilde cismediliyordur..” Mustafa Kemal’i fetişleştirmekten söz ediyor Batu! Bunu yazan kişi Kemalist bir gelenekten geliyor. Gelinen nokta bu. Bir cuhmuriyette “Tek adam” olabilir mi? Tek adam rejiminin adı Monarşi değil mi? Tek adam Monark demek değil mi? Kemalistler Mustafa Kemal’i “Tek adam” ilan ettiler. Hitler’le özdeşleştirerek, bir zamanlar onu “yoldaş” diye selamlayanlar, gün geldi Führer bıyığı bırakıp, “Führer” diye selamladılar. Hatta Mustafa Kemal’e “Führer” diye kartvizit bile bastırdılar. Yetmedi 10. yıl albümüne Hitler’le “aynı ortak ideal” peşinde gösteren sözlerini alıntıladılar. Aynı dönemde Musolini’yi örnek alıyorlardı bizimkiler. Musolini’yi bir terbiye diktatoryası kurmakla savunuyorlardı. Grizedli, Karagömlekli Yavru Kurtlar nerden örnek alınmıştı!. Bakın, açık konuşmak gerekirse, bugün Ergenekon gerçeği de, TSK gerçeği de, hepsi, üretilen Kemalizmin gölgesinde olup biten işler. Geçen gün İhsan Dağı yazıyordu: “Açık toplum, piyasa ekonomisi ve demokratik siyaset Kemalist-militarist bir düzenin geri gelmesine asla imkân vermeyecek.”
Gerçek şu ki, 19.YY sonunda, savaş yıllarında oluşan kavram ve kurumlarla 21.YY’ı açıklamak mümkün değil. Kemalizmin de, Kemalistlerin de miadı doldu. Kendilerini yenileyemediler. Modernleşmenin lokomotifi olduklarını iddia ediyorlardı ama bugün ülkenin en muhafazakar kesimini oluşturuyorlar. Batu “fetiş”den söz ediyor. Bunun anlamı “putlaştırmak”. Bir lider putlaştığı zaman ölür oysa. O zaman Mustafa Kemal’i kim öldürdü, sormak gerek.

İzmir Atatürk Anıtı

İzmir Atatürk Anıtı

Laiklikden söz edenler, Kemalizmi dinleştirerek, Mustafa Kemal’i tanrılaştırarak aslında onun mirasına ihanet mi ediyorlar, yoksa onu savunmuş mu oluyorlar? Hani laik cumhuriyetti!. Ne oldu? Selâm ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, Vakit, 2009-11-08)

abdurrahman-dilipak

Atatürk ile İnönü Neden Kavga Etti?

Erdal İnönü, ölümünden önce Can Dündar ile yaptığı uzun söyleşide babasını, özel hayatını, siyaset deneyimini, unutamadığı anıları anlattı:

Erdal İnönü

Erdal İnönü

Bugün Erdal İnönü’nün ölüm yıldönümü.
2.5 yıl önce 14 Şubat günü, kendisiyle en yakın arkadaşlarından Feza Gürsey’in adını taşıyan enstitüdeki odasında buluşmuştuk. Onunla uzun bir söyleşi kitabı çıkarma fikri yayınevinden gelmişti. Daha önce babasının belgeselini hazırlamıştık. 1983’ten beri de gazeteci olarak kendisini hayranlıkla izliyordum.
O yüzden gururla kabul etmiştim. Erdal Bey de böyle bir çalışmadan memnun olacağını söyledi. Her hafta çarşamba sabahları buluşmak üzere sözleştik.
9 kez buluştuk. 30 saate yakın konuştuk.
Anlattıkları salt kişisel öyküsü değildi; cumhuriyet tarihiydi. Tarihin yazıldığı bir evde doğmuş, politikanın içinde büyümüştü. Atatürk’ü, babasını, tarihin kilometre taşlarını büyük samimiyetle anlattı.

“Söyle bana Anka kuşu”

Çocukken, öğrenciyken, askerdeyken, üniversitedeyken, siyasetteyken hep “Paşa’nın oğlu” diye anılmış, hayatı boyunca öyle muamele görmüştü. Bu onun hem talihi, hem talihsizliğiydi. Bizim söyleşimiz de kaçınılmaz olarak öyle başladı. Ama sonra, o tarihi kostümden gönüllü olarak soyunmuş, kendi yolunu çizip orada kararlılıkla yürümüş bir insan portresi belirdi.
Lise çağında fiziğe gönül vermiş, diplomatlıkla fizikçilik arasında kararsızlandığı çağda hayatının tek şiirini yazmıştı:
“Söyle bana Anka kuşu/bir ömrü adamaya değer misin?”
Şiirdeki “Anka Kuşu” fizikti.
Cevabı “Evet” diye vermiş ve bilime bir ömür adamıştı.
Lakin Türkiye onu, yapmak istediği işle baş başa bırakmadı. Siyasete çekti ve “fiziğe şiir yazan adam”dan bir lider çıkardı; bence cumhurbaşkanlığına yaraşacak bir lider.
Söyleşimizde siyasetin gurur ve çamur dolu sayfalarından, ihanetlerinden, çelmelerinden de örnekler verdi Erdal Bey.
Kürtler, İslam, hayat ve ölüm bahsinde konuşurken bir filozofa dönüştü.
Göremedi
Ancak söyleşinin sonlarına yaklaşırken rahatsızlandı.
10. buluşma öncesi tedavi için Amerika’ya gitti.
Ümitle, iyileşip dönmesini bekledik.
Gelemedi.
Tedavi uzayınca kız kardeşi Özden Toker, -biraz da ona meşgale ve moral olur ümidiyle- kitabı Amerika’ya götürdü.
İki kardeş, birlikte geçirdikleri bir ömrün tutanaklarını diz dize okudular. Daha doğrusu Özden Hanım, abisinin kulağına okudu. Erdal Bey küçük düzeltmeler yaptı.
Eksikleri dönüşte tamamlayacaktık, olmadı.
Erdal Bey, kitabını göremeden veda etti.
Bu emaneti bir süre sakladım. Kitabı vefatının hemen ardından çıkarmak istemedim. Bazı eksikleri, onun anılarından tamamladım. Eşi Sevinç İnönü ile birlikte çalıştık. Siyasetteki yoldaşı Yiğit Gülöksüz ve onu adım adım izlemiş gazeteci arkadaşım Vedat Çuhadar kitabı titizlikle okudular.
Ve “Anka Kuşu” (İmge Kitabevi Yayınları, 2009) onun ölüm yıldönümünde okurlarla buluştu.
Okudukça hem yakın tarihimizin sayfaları arasında gezinecek, hem de 12 Eylül’ün nasıl bir insanı veto ederek siyasetten uzak tuttuğunu, Türkiye’nin nasıl bir insanı kaybettiğini daha iyi anlayacaksınız.
Saygıyla anıyorum.

OĞUL İNÖNÜ
“Babamı hiç sarılıp öpmedim”

Çocukları, İnönü’ye ‘sen’ diyemezdi, kolayca onu öpemezdi ama o çocuklarını öperdi.
“Evde babama karşı saygılıydık. Babaannem dışında, annem dahil kimse ona ‘Sen’ demezdi, biz de ‘siz’ veya ‘babacığım’ derdik.
Kulağı az duyduğu için babamla yüksek sesle konuşurduk. O da samimiyeti azaltıyor, bir resmilik getiriyor sanıyorum. Tabii bizi asıl etkileyen, herkesin babama büyük saygı göstermesiydi.
Evde de otoritesi vardı, öyle kolay yaklaşılmazdı.
Hatıralarında ‘Çocuklarımla arkadaş gibi yaşadım’ diyor ama, yani işte o kadar… O bizimle arkadaşlık yapmak isterse tabii cevap verirdik, ama bizim onunla arkadaşlık yapmak aklımızdan geçmezdi. Eve geldiğinde koşup yanağından öptüğümüz hiç olmadı, ama onun bizi öptüğü oldu. Büyüdükçe giderek azaldı tabii.
Küçükken babam ‘Annenizi mi daha çok seviyorsunuz, beni mi?’ diye sorarmış. Biz de -babamın tabiriyle ‘gerçeği söylediğimiz’ dönemlerde- ‘annemizi seviyoruz’ dermişiz. Hatta ‘Babamızı seviyoruz’ diyelim diye bize hediyeler getirirmiş. Ben onun kucağında hediye paketiyle geldiğini gördüğüm anda, ‘Yoook, annemi seviyorum’ diye tepinirmişim.”

ÇOCUK İNÖNÜ
“Çocukken aksi tabiatlıydım”

“Küçükken iyi huylu değildim. İnatçıydım. Sık sık ağlardım.
Akşamları babamla annem davetlere giderlerdi. Biz de gitmelerini hiç istemezdik. Onlar çıkarken abim bana ‘Hadi ağla’ dermiş. Ben de ‘gitmeyin’ diye ağlarmışım. Ama tabii giderlerdi.
Hırçın mizacım hala biraz vardır, ama zamanla aklın yardımıyla, başkalarının tavırlarıyla değişti herhalde.”

MEVHİBE HANIM’IN KISKANÇLIĞI
“Gene mi o sekreter geldi?”

“Annemin görünür bir kıskançlığı yoktu, ama zaman zaman böyle bir şey hissederdik. Bir sekreter hanım babamla uzun boylu çalışırsa, ‘Gene mi o geldi?’ diye söylenirdi. Normal olarak belki daha çok hassasiyet göstermesi gerekirdi, ama herhalde kendini kontrol ediyordu. Arada böyle bir şey oldu mu, bir dikkati, üzüntüsü oldu mu hissederdik.”

LATİFE HANIM’IN EVİNDE
“Hâlâ Cumhurbaşkanı eşi havasındaydı”

“Annem İstanbul’a gittiğimizde Latife Hanım’ı ziyaret ederdi. 1940’larda bir sefer abimle beni de götürdü. Latife Hanım’ın evi Ayazpaşa’daydı. Güzel döşeli bir evdi.
Latife Hanım da kibar, ince, zarif, hâlâ güzelliğini koruyan bir hanımefendiydi. Avrupa modasını daha genç kızken takip etmiş, bu işleri gayet iyi bilen bir hanım havasındaydı. Annem o bakımdan ona biraz gıptayla bakardı. Çünkü annem Süleymaniye’de yetişmiş; eski bir evden geliyor. Avrupa âdetlerini sonradan, babamın yanında öğrenmiş. O bakımdan Latife Hanım’ın görünüşüne, giyimine dikkatle bakardı.
Atatürk’ün o odada ne kadar yaşatıldığı dikkatimi çekmişti. Resimleri, anıları her taraftaydı. Latife Hanım hâlâ Atatürk’le beraber yaşıyordu. Hâlâ Cumhurbaşkanı hanımı havasındaydı. O yerden hiç aşağıya inmedi.”

İSMET PAŞA’NIN ÖFKESİ
“Ben o öğretmenin yuvasını yaparım”

“Babam eski yazıyı bilirdi, ama kullanmazdı. O konuda çok hassastı. Cumhurbaşkanıyken gittiği yerlerde not tutanları sağdan sola yazarken görürse hemen fark eder, ‘N’apıyorsun, ne biçim yazıyorsun?’ diye hemen çıkışırdı.
Bir gün başöğretmen bana eski harflerle yazılmış bir yazıyı birine okutup yazma ödevi vermişti. Akşam onu yazarken odama babaannem geldi.
‘N’apıyorsun bu saatte? Ödevini bitiremedin mi?’ dedi.
‘Bitirdim, ama bunu başöğretmen ayrıca verdi’ dedim.
‘Bunlar, her ödevi sana yaptırıyorlar. Bunu Paşa’ya söyleyeceğim’ dedi.
Ertesi gün babama ‘Gereksiz ödev verip çocuğu istismar ediyorlar. Hocalarına bir şey söyle’ diye şikâyet etti.
Babam ‘Getir bakayım, nedir o verdikleri şey’ dedi.
Gidip ödev dosyasını getirdim. Babam açar açmaz eski yazıyı gördü; görür görmez de patladı:
‘Bu nasıl şey? Benim evime eski yazı giriyor, siz buna engel olmuyorsunuz. Böyle mi öğrettim ben size? Hiçbiriniz adam olmazsınız’ dedi.
‘Hiçbiriniz’ dediği, büyükannem değil ama orada annem, Özel Kalem Müdürü, Yaver, hepimiz varız. Bayağı söylendi böyle. Tabii sesimizi çıkaramadık. Ondan sonra:
‘Kim verdi bunu sana?’ diye sordu.
‘Başöğretmen verdi’ dedim.
‘Yarın çağırır, o başöğretmenin yuvasını yaparım’ dedi.
Nitekim ertesi gün çağırdı kendisini; bayağı çıkıştı. Üzüldü o da. Neyse sonra ‘O çok iyi öğretmendir, kusuruna bakmayın’ diye söyledik kendisine. Babam da öğretmeni yemeğe çağırdı, gönlünü aldı. Ama bu konuda son derece duyarlıydı. Atatürk dışında kim olsa haşlardı.”

ÖĞRENCİ İNÖNÜ:
Ödev: İnönü Savaşları

“Tarihçimiz Enver Behnan Şapolyo tanınmış bir insandı.
Bir sefer derste konu ‘İnönü Savaşları’ydı. Bana ‘Bunu sen hazırla’ dedi.
Ben de evde kütüphaneyi karıştırdım, Atatürk’ün Nutuk’undan yararlandım. Başka askeri kitapları okudum ve 20 sayfa kadar bir şey yazdım.
Derste okudum. Ben zannettim ki çok hoşuna gidecek.
‘İyi olmuş, ama benim beklediğim bu değildi’ dedi:
‘Ben sandım ki, babana gideceksin, ona “Anlat bakalım baba, nasıl oldu bu savaşlar” diyeceksin, o anlatacak, sen de gelip bize onları söyleyeceksin. Ben bu senin yazdıklarının hepsini biliyorum, kütüphanede var’ dedi.
Oysa ben babamı rahatsız etmeyeyim diye kendim hazırlamıştım. O, makbule geçmedi; ama ben kendim öğrendim, o ayrı mesele.”

ATATÜRK-İNÖNÜ ANLAŞMAZLIĞI
Babam Atatürk’le neden küstü?

Atatürk ve İnönü

“Küslük konusunda babamın bize anlattığı şuydu:
‘Biz Atatürk’le tartışırdık. Örneğin aklına bir fikir gelirdi, onu ya sofrada ortaya söylerdi veya daha evvel bana söylerdi. Ben olabilir mi diye düşünürdüm, akşam yemekten sonra giderdim kendisine; oturup konuşur, sabaha kadar tartışırdık. Sonunda ya o beni ikna ederdi ya ben onu ikna ederdim ve anlaşarak ayrılırdık. Ama son zamanlarında rahatsızlandığı için sinirleri zayıflamıştı. Pek böyle uzun tartışmalara giremiyorduk, ayrılığa o sebep oldu’ derdi.
Hoşuna gitmeyen başka bir olay, sofrada bakanlarının kendisine söylenmeden eleştirilmesi, talimatlar verilmesi.
Gene böyle bir şeyler olmuş, babam da sinirlenmiş,
‘Sofradaki talimatlarla yürümez bu işler’ anlamında bir şeyler söylemiş. Atatürk de kızmış, ayrılmaları böyle başlamış.
‘Niye kavga ettiler’ diye sık sık sorarlar bana. Ben de derim ki;
‘Asıl nasıl bu kadar uzun zaman beraber çalıştıklarını sormak daha iyi bir soru olur. Çünkü bunun örneği çok az dünyada. Böyle devrim yapan, yeni devlet kuran bir başbuğ, bir başkan, yanındaki insanları sürekli değiştirir. Böyle bir liderin, yıllarca değişmeyen birisi ile çalışması çok az görülen bir şey, ama Türkiye’de bu olmuş. İkisinin karakterinin birbirini tamamlamasıyla ve karşılıklı saygıyla bu dostluğu korumuşlar.”

(Milliyet, 10-2009)

Kemal Atatürk Yaşantısı