Muzik calici calismiyor


KEMALİZM

Kemalistlerin Ağa Babası İngiliz Ajanı Çıktı

Ulusalcı-Kemalist çevreler tarafından ‘Türkçülüğün kurucularından’ ve ‘Türk dostu’ olarak tanıtılan Musevi asıllı Armin Hermann Vambery’in Siyonizm’in ilk casusu olduğu ve İngilizler adına ajanlık yaptığı ortaya çıktı. 1870 yılında Budapeşte Üniversitesi’nde Türkoloji kürsüsünü kuran ve 1910 yılında kurulan Turan Cemiyeti’nin Onursal Başkanı olan Vambery, Osmanlı toprakları Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak için çalışan Theodor Herzl’i Sultan II. Abdülhamit ile görüştüren kişi olduğu da belirlendi.

Armin Hermann Vambery

Ulusalcı-Kemalist çevrelerde ‘Türklerin dostu’ olarak tanınan ve tanıtılan Musevi asıllı Armin Hermann Vambery’in, yüklü miktarda para karşılığında İngilizler için Orta Asya’da casusluk yaptığı ve Yahudiler için Filistin’de toprak isteyen Siyonizm’in ideologu Theodor Herzl’i Sultan II. Abdülhamit ile görüştüren kişi olduğu ortaya çıktı.

KEMALİST ÇEVRELERCE ‘TÜRK MİLLİYETÇİSİ’ OLARAK TANITILIYOR

Kemalist çevrelerce dünyada ilk ‘Türk Derneği’ni Budapeşte’de açtığı ve Budapeşte’deki üniversitede Türkoloji kürsüsünü kurduğu için ‘Türk dostu’, ‘Türk milliyetçisi’ olarak lanse edilen ünlü oryantalist Armin Hermann Vambery ile ilgili çarpıcı gerçekleri Türkiye’de ilk kez habervaktim.com açıklıyor. Şimdiye kadar ulusalcı-Kemalist çevrenin ‘Türk dostu’ diyerek sahip çıktığı ve aynı zamanda 1910′da kurulan Turan Cemiyeti’nin Onursal Başkanı Vambery’le ilgili bilinmeyenleri, Eski MOSSAD Direktörü ve İsrail Ulusal Güvenlik Kurulu Sekreteri Efraim Halevy’in Londra’da bir sinagogda açıkladı.

Meir Dagan, Ariel Sharon, Efraim Halevy

MOSSAD DİREKTÖRÜ: SİYONİZM’İN İLK CASUSU

Halevy, 8 Kasım 2009 tarihinde Londra’daki Hamsptead Sinagog’unda İsrail istihbarat tarihi üzerine yaptığı konuşmada “Siyoizm’in İlk Casusu” diye tanımladığı Vambery ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Konuşmasının bir kısmı National Post’ta da yayınlanan Halevy, İsrail istihbarat tarihinin 19. yüzyıla kadar geriye gittiğini belirterek, Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl ve Siyonizm’in ilk casusu diye tanımladığı Armin Vambery’in İstanbul’daki buluşmaları üzerine ilginç bilgiler verdi.

SULTAN ABDÜLHAMİT’LE GÖRÜŞMEYİ O AYARLADI

Halevy’e göre, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için Sultan Abdülhamit’le görüşmek isteyen ancak bir türlü saraya girmeyi başaramayan Theodor Herlz, Osmanlı paşalarının güvenini kazanmış olan Macar Yahudisi Armin Vambery’e gitti. Yüklü miktarda para karşılığında Vambery, saraydaki tanıdıklarının da yardımıyla Herzl’i Sultan Abdülhamit ile görüştürdü. Sultan Abdülhamit’e Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm borçlarını ödemesi karşılığında Filistin’i isteyen Herlz, istediğini alamayarak geri dönmüştü.

‘TÜRK’ OLUP SADRAZAM’A SEKRETER OLDU

Herlz’i Sultan Abdülhamit’le görüştüren Vambery’in hayat hikayesi hakkında bilgi veren eski MOSSAD Direktörü Havely göre, kadın terzisinde çırak olarak işe başlayan Vambrey, okula gitmek için bulduğu destek sayesinde 16 yaşına geldiğinde 10 dil konuşabiliyordu. 20 yaşına geldiğinde Osmanlıca’yı çok iyi konuşabilen ve Osmanlı kültürüne hakim olan Vambery İstanbul’a hareket etti ve kısa bir süre sonra ‘Türk’ olup, bir Osmanlı generaline (Sadrazam Keçecizade Mehmet Fuat Paşa) sekreter oldu. Keçecizade Mehmet Fuat Paşa, Osmanlı döneminin en ünlü Masonlarından biri olarak tanınıyor.

KENDİSİNİ SÜNNİ DERVİŞİ OLARAK TANITTI

İstanbul’da kısa süre içerisinde Osmanlı İmparatorluğu içerisinde konuşulan 20 dile ve lehçeye hakim olan Vambery, Türkçe-Almanca sözlüğü de yazdı. Halevy, Vambery’in Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunduğu sırada kendisini Sünni bir derviş olarak tanıttığını ve daha önce hiçbir Avrupalı’nın çıkmadığı gezilere çıktığını söyledi. Halevy’e göre, Mekke’den gelen bir grup hacı kafilesine katılan Vambery İran, Buhara ve Semerkant’ı gezdi ve ardından 1864′te “Orta Asya’ya Seyahatler” isimli bir kitap yazdı.

DÖRT KEZ DİN DEĞİŞTİRDİ, İNGİLİZLERE CASUSLUK YAPTI

Orta Asya seyahatinden döndükten ve kitabını yayınladıktan sonra Vambery Budapeşte Üniversitesi’nde Doğu Dilleri Profesörü olarak atandı ve burada 40 yıl boyunca araştırmalar yaptı. İsrail istihbaratı MOSSAD’ın Vambery’in yolunda gittiğini söyleyen Halevy, Vambery ile ilgili şimdiye kadar bilinmeyen bir gerçeği de açıklamış oldu. Vambery’in dört kez din değiştirdiğini ve akademik çalışmalarıyla eş zamanlı olarak hem Osmanlı hem de İngiliz istihbaratı görevlerini yürüttüğünü söyleyen Halevy, Vambery’in sadece İngilizlere istihbarat sağlamakla kalmadığını aynı zamanda Rusların Orta Asya’daki İngiliz menfaatlerine yönelik tehdidine karşı çalışmalar yaptığını belirtti.

HERZL’İ SULTAN’LA GÖRÜŞTÜRDÜ YÜKLÜ MİKTARDA PARA ALDI

Vambery’in bilgi toplayan ve onları anında kullanıma sokan bir ajan prototipi olduğunu kaydeden Halevy, Vambery’nin ikili oynayan bir casus değil, farklı konularda farklı hareket eden biri olduğunu kaydetti. Halevy’e göre Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’i Sultan 2. Abdülhamit ile görüştüren kişi de Vambery’ydi. Herlz, Vambery’e Sultan Abdülhamit ile görüştürmesi için yardım istediğinde, Vambery yardımı için yüklü miktarda bir para alıyor. Vambery’in Sultan Abdülhamit ile görüştürdüğü Theodor Herlz istediğini alamadı.

Theodor Herzl

MOSSAD’IN ROL MODELİ

Vambrey’in gelecek nesiller için bir model olduğunu belirten Halevy, Vambery’in genellikle hedef seçtiklerinin dinindenmiş gibi kendisini gösterdiğini ve bu şekilde onların güven ve saygısını kazandığını söyledi. Havely, Vambery’in, kendisinin yolunda giden istihbaratçılardan farkını şöyle açıkladı: “O, onun (Vambery) yolunda gidenlerden bir konuda ayrıldı. Genellikle desteklediği hiçbir davaya gerçekte sadık olmadı. Onun tek davası, olabildiğinde para toplayabilmekti.”

(Mehmet Nedim Aslan, www.habervaktim.com, 12-2009)

Suç

Sistem köklerine kadar sallanıyor.

Önce “tek partiyle” sonra da “tek parti zihniyetiyle” yönetilen, ceza yasasını “faşist” İtalya’dan alan, Kürtleri, Alevileri, dindarları, solcuları, demokratları bazen öldürüp, bazen hapseden, kendi halkıyla sorunlar yaşayan, kendi halkını “psikolojik bir savaşın” hedefi yapan, “asker-sivil bürokrasiyi” devlet gibi, milleti ise bir “sömürge halkı” gibi gören, sadece devletin istediği gibi düşünülmesini, devletin istediği gibi yaşanılmasını, devletin istediği gibi ibadet edilmesini dikte ettiren, halkını ezen, sindiren, bastıran bir sistem yıkılmaya hazırlanıyor.

Yıkılmakta olan bu sisteme “Kemalizm” deniyor.

Neden “Kemalizm” dendiğini Neşe Düzel’in Taha Akyol’la yaptığı muhteşem konuşmada görüyoruz çünkü bu konuşmayla açıkça anlaşılıyor ki bu yapının kurulmasını isteyen, bu yapıyı savunan bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisi.

Kemalizm Anayasadan Çıkarılmalı

Onun için bu sistem onun adını taşıyor.

İktidarlarını sürdürebilmek için “her yolu mubah” gören Kemalistler sıkıştıklarını anlayınca yapabilecekleri en tehlikeli ve bence en “hainâne” hamlelerini yapıp “ulu önderlerini” ateş menziline atıyorlar.

Arkasına saklandıkları ve asla “eleştirilemeyeceğine” inandıkları Atatürk’ü bu çekişmenin son safhasında bir “kalkan” gibi kullanıyorlar.

Hiçbir “anti Kemalist’in” açıkça sormak istemeyeceği bir soruyu, Atatürk’ün “kurduğu” CHP’nin yöneticisi kendi savunabilmek için Akşam gazetesine verdiği demeçte soruyor:

“Atatürk faşist miydi?”

Kürt barışını engellemek için “Dersim katliamında Atatürk’ün kanlı önlemlerinin” arkasına sığındıktan sonra CHP’nin bu soruyu sorması da artık kaçınılmaz hale geliyor.

Ve, insanları iki şıktan birini seçmeye zorluyorlar.

Ya Dersim katliamını onaylayıp “çok doğru bir katliamdı” diyeceğiz ya da o katliama karşı çıkıp Atatürk’ün “faşist metotlar” uyguladığını söyleyeceğiz.

Buna gerek var mıydı?

Bence yoktu.

Atatürk’ü “mavi gözlü, sarışın, yakışıklı, iyi kalpli, modernist” görüntüsü içinde tarihin sayfalarına bırakabilir, bugünü bugünün koşullarıyla konuşabilirdik.

Ama Kemalistlerin “bugünün koşullarına” uygun olarak söyleyecekleri hiçbir lafları yok, onlar da bir çıkmazdalar, ya son kozlarını oynayıp Atatürk’ü tartışmaya sürecekler, ya da iktidardan usulünce çekilecekler.

İktidardan çekilmeye razı olamıyorlar.

Bundan sonra Atatürk’ün bütün gerçekleriyle tartışılmasından başka çare kalmıyor.

Akyol’un Düzel’e anlattığı Atatürk, “baskıcı, benmerkezci, sertlik yanlısı, katliamları bizzat planlayan” kimliğiyle tartışma gündeminde yer alacak.

Üstelik de en büyük darbeyi kendi taraftarlarından yiyecek.

“Dersim katliamını” gündeme getirenlerin de “Atatürk’ün faşist olup olmadığını” soranların da Kemalistler olacağı doğrusu akla gelmezdi.

Sanırım bu, “kaybedilmiş” bir savaşın son aşamasında yaşanan şaşkınlıktan kaynaklanıyor.

Bu şaşkınlık sadece CHP’de yok, ordunun yönetim kademelerinde de aynı savrukluğu görüyoruz.

Darbe planı hazırladığı belgelerle kanıtlanan bir albayı kurtarmak için hukuku bu kadar zorlamaya gerek yoktu.

Tarihin ve hayatın orduya verdiği emir çok açıktı:

“Siyasetten çekil, Kemalist bir sistem için direnme, demokrasinin yolunu aç.”

Bunu anlamadılar ya da anlamak istemediler.

Bana sorarsanız Albay Dursun Çiçek’i hukuku böylesine zorlayarak kurtarmaya uğraşmak büyük bir hataydı.

Siyasetten usulünce çekilebilirlerdi.

Şimdi ordunun çekilmeyeceği anlaşılınca işler daha keskinleşecek ve “suç belgeleri” birer birer ortaya dökülecek.

Çünkü ordunun içinde “demokrasi” isteyen güçler var ve onlar ordunun bütün “sırlarını” biliyorlar.

O “sırların” çoğu da işlenen “suçlarla” ilgili.

Biz bugün bir belge yayımlıyoruz, Genelkurmay hukukçularının hazırladığı raporda, daha önce Taraf’ta yayımlanan “Lahika’nın hükümeti devirme suçu” kapsamına girdiği, cezasının müebbet olduğu söyleniyor ve belgenin “imha edilmesi” öneriliyor.

“Müebbetlik” bir suç işlendiğini bizzat Genelkurmay hukukçularının söylediği bir belge var şimdi savcıların elinde.

Öyle bir noktaya doğru gidiyoruz ki ya Cemil Koçak’ın gene Neşe Düzel’e söylediği gibi ordu “darbe” yapacak ya da siyasetten çekilmemek için hukuku böyle zorlayarak ordunun bütün üst kademesini “sanık” durumuna sokacak.

Bu kadar zorlamanın bir anlamı yoktu.

Kendi halkını “yabancı” gören bir sistem seksen yıllık bir iktidardan sonra dönemini bitirdi, artık devam etmesi mümkün değil.

İktidardan çekilmek niye bu kadar zor?

Değer mi bütün bunlara?

Umarım, “değmez” diyecek aklı gösterirler.

(Ahmet Altan, Taraf, 17.11.2009)

ahmet altan

Bir Millet ki Heykel Yapmaz

Bu haftaki konumu seçmeme iki olay neden oldu. Birincisi Ticaniler tarikatının Atatürk heykellerine saldırıları bahane edilerek 1951’de çıkarılan 5816 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu, son AB İlerleme Raporu’nda, ifade özgürlüğünün önündeki engeller arasında saymasıydı. Kanunun çıkarılış öyküsünü daha önce bu sayfalarda anlatmıştım. İkinci olay Ankara’da Ulus Meydanı’ndaki Zafer Anıtı’nın, güya belediyeye iş yapan bir firmanın ‘işgüzarlığı olarak’ soba yaldızıyla boyanmasıydı. Neyse ki halkın tepkisi üzerine de boyanın kazınması işlemine başlanmış. Bu boyama-silme ameliyesinin, heykeli ne hale getireceğini tahmin ediyorum ama bunun çok kişinin umurunda olduğunu da sanmıyorum. Çünkü bu topraklarda heykel sanatı pek sevilmemiştir. Bunun en önemli nedeni İslâm inancında heykelin yere düşen gölgesinin bir tasvir, bir put sayılmasıdır. Bu yasağa kulak asmayan Sadrazam ‘Makbul/Maktul’ İbrahim Paşa’nın 1526’da Macaristan seferi sonrası Budin’den getirttiği Herkül, Apollon ve Diana ile Macar Kralı Mathias Corvino’nun tunç heykelleri Sultanahmet Meydanı’na dikilmiş ancak halkın ‘putperestlik’ suçlaması üzerine kaldırılmış, Paşa da 1536’da Hürrem Sultan veya Kanuni tarafından boğdurularak öldürülmüştür.

1840’ta, Tanzimat Fermanı’nın birinci yıldönümünde, Gülhane Parkı’na Batılı anlamda bir anıt dikilmek istenir ama ‘Adalet Taşı’ adlı bu proje gerçekleşmez. Aynı yıllarda İtalyan mimar Gaspare Fossati’nin projesi uyarınca, üzerine Gülhane Hatt-ı Şerifi’nin tüm metninin yazılacağı bir anıt yaptırılıp Beyazıt Meydanı’na dikilmesi planlansa da, bu da gerçekleşmez. Artin Bilezikçi adında Paris’te yetişmiş bir mimarın çizmiş olduğu başka bir Tanzimat Anıtı projesi, 1855’te Paris Sergisi’nde sergilenir, fakat heykelde ‘Osmanlı-İngiliz-Fransız ittifakı’ vurgulanıyor diyenler İstanbul’a getirilmesini engeller. Sanki birileri Tanzimat ruhunun cisimleştirilmesini istememektedir.

Sultan Abdülaziz Avrupa’da gördüklerinden esinlenerek 1871’de C.F.Fuller adlı bir sanatçıya biri büst, diğeri atlı heykel olmak üzere iki sipariş vermiş ancak padişah Valide Sultan’ın hışmına uğrayarak önce Fuller’e poz vermekten vazgeçmiş, sonra da kendisinin atlı heykeli ile Avrupa’dan getirttiği döküm hayvan heykellerini meydanlara değil, Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesine ve Muayede Salonu’na koydurmuştur. Ancak bunun bile arkası gelmemiştir. II. Abdülhamit tarafından ülkenin çeşitli yerlerinde yaptırılan 30 kadar saat kulesi ise modernleşmenin simgesi ilk anıtsal eserler olarak kabul edilebilir.

Osmanlı döneminin gerçek anlamdaki ilk anıtı, 31 Mart Olayı’nın ardından 1911’de Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne (bugünkü Çağlayan’da) dikilen Abide-i Hürriyet’tir. 1914’te Fatih’te kaymakamlık binasının önündeki alana, şehit düşen ilk Türk havacılarının anısına yerleştirilen sütun şeklinde anıt da ilk örneklerdendir. Kentsel mekânda yapılan ilk büst ise, 1915-1916 yılları arasında Sivas Valisi Muammer Bey tarafından Hafik ilçesinde diktirilen Sultan Osman büstüdür. Ermeni taş ustası Keverek’in eseri olduğu belirtilen heykelin Sivas yerine Hafik’e dikilmesi, valinin açılış törenine gitmeyip Sivas Müftüsü’nü göndermesi gibi garabetler, büstün o dönem için erken bir adım olduğunu düşündürür. (Nitekim söz konusu büst, 1936’da dönemin valisi Nazmi Toker tarafından yıktırılmış ve Sivas Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi’nin deposuna atılmıştır.)

Şişli Abide-i Hürriyet Anıtı

Şişli Abide-i Hürriyet Anıtı

Mustafa Kemal, 22 Ocak 1923’te Bursa’da Şark Sineması’nda yaptığı konuşmada; İslâmiyet’teki heykel yasağının puta tapıcılığa dönme korkusundan kaynaklandığını belirterek “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin icab ettirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin tarîk-i terakkîde (ilerleme yolunda) yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz, esvaf-ı hakikiyesiyle (hakiki nitelikleriyle) mütemeddin (medeni) ve müterakki (ileri) olmaya layıktır ve olacaktır” demişti. Bu konuşma ülkenin dört bir yanında Cumhuriyet’in devrim ideolojisinin bir aygıtı haline gelen çoğu ‘Atatürk’ heykeli olan anıtların dikilmesinin miladı olur.

Üstelik Mustafa Kemal “Anıtlar diktirdiğimi, etrafımda büyük propagandalara hoşgörü ile davrandığımı görenler beni bencil sanacaklardır. Ben kendi şahsımda ideallerimi unutulmaz kılmak istediğim için unutulmak istemiyorum” diyerek, bu girişimlere destek verecektir. (Sevan Nişanyan’ın tesbitine göre, Mustafa Kemal yaşarken adı şehirlere verilen ve heykeli dikilen 20. yüzyılın ikinci siyasi lideridir. Diğeri Stalin’dir.)

Krippel geliyor

Cumhuriyet Dönemi’nin ilk heykeli, 30 Ağustos 1924’te bizzat Mustafa Kemal tarafından açılan Dumlupınar’daki sembolik Mehmetçik anıtıdır. Mimar Kadir ve taşçı ustası Hikmet’in eseri olan anıt, bir hayli başarılı olmasına rağmen, Cumhuriyet’in heykel sanatı yabancı sanatçılara havale edilecektir. Bu yönelimin ilk eseri, resmi davetle Türkiye’ye gelen Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel’in, döküm işleri Viyana’da yapılan ve İstanbul’da Sarayburnu’na dikilen bronz Atatürk heykelidir. 3 Ekim 1926’da açılışı yapılan heykelde Mustafa Kemal sivil giysiler içinde, sol elini beline dayamış, sağ kolunu aşağı uzatmış, ileri doğru bakarken gösterilir. Heykelin daha merkezi bir yere değil, Sarayburnu gibi gözlerden ırak bir yere dikilmesinin nedeni, Mustafa Kemal’in Samsun’a bu noktadan hareket edişiyle açıklanacaktır. Ancak, bu bölgenin Marmara Denizi’ne ve Boğaz’a hâkim pozisyonu ile Antik dönemden beri şehrin akropolünün Osmanlı İmparatorluğu’nun sarayının bulunduğu yer olması, burayı Cumhuriyet rejiminin gözünde stratejik hale getirmiş görünür.

Sarayburnu Atatürk Heykeli (3 Ekim 1926)

Bu heykeli, yine Krippel’in yaptığı iki anıt, Konya Anıtı (1926) ile Ankara Ulus’taki Zafer Anıtı’nın (1927) açılışı izler. 5 Kasım 1927 tarihli Vakit gazetesinde bu heykellerden ne fayda umulduğu şöyle anlatılır: “Büyük tehlike günlerinde vatanın her tarafında yükselen heykellerin çevresinde Türk halkı toplanacak, Onun [Mustafa Kemal’in] kalabalıklar üstünde hükümran olacak sesi ve ilhamı memleketi zafere ve halasa götürecektir.”

Canonica geliyor

Türkiye’de heykel sanatının gelişmesinde önemli rolü olan ikinci yabancı sanatçı, 1927’de, yine davet üzerine ülkeye gelen İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’dır. İtalya Güzel Sanatlar Akademisi Başkanlığı görevini yürüten Pietro Canonica, İtalya’daki pek çok heykelin yanı sıra, St. Petersburg’daki Çar II. Alexander heykelini, Bağdat’taki Irak Kralı Faysal heykelini, Caracas’taki Güney Amerika’nın bağımsızlık kahramanı Simon Bolivar’ın heykelini, Buenos Aires’teki Arjantin Başkanı Alcorta’nın heykelini ve Bükreş’teki Romanya Kralı Michele Antonescu’nun heykelini yapmıştır. Bu heykellerde denediği formu Türkiye’de de tekrarlayacak olan Canonica, Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nı (1927), o yıllarda Ankara’nın en önemli sosyal mekânlarından biri olan Etnografya Müzesi önündeki atlı Atatürk heykelini (1932), Ankara Sıhhiye’deki Zafer Meydanı Atatürk Anıtı’nı ve İzmir Cumhuriyet Meydanı’ndaki atlı Atatürk heykelini (1932) yapar.

İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica

İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica

1928’de, Sıhhiye’deki Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün ön cephesinde kapının tam üzerine yerleştirilmiş olan ‘Hijyen’ kabartması ise bir başka Avusturyalı heykeltıraşın, Wilhelm Frass’ın eseridir. Grek mitolojisinde ‘hekim tanrı’ olarak bilinen Asklepios’un kızı ve asistanı tanrıça Hygieia’nın kabartmasının en ilginç yanı neredeyse tamamen çıplak olmasıdır. Henüz modernleşmenin ilk aşamalarında olan bir toplumda, bir kamu binasının cephesine bu topraklardaki insanların alışkanlıklarına, görgüsüne ve zihniyetine oldukça yabancı, Yunan mitolojisinden fırlamış yarı çıplak bir sağlık tanrıçasını yerleştirmek doğrusu oldukça cesur bir tavırdır.

Mustafa Kemal’in ‘Atatürk’ heykellerine ara verip siyasi ve askeri alanda önemli görevler almış ülke büyüklerinin heykellerinin yapılması için emir vermesi Türk Tarih Tezi ile ilintilidir. Nevşehir’deki Damat İbrahim Paşa, Vezirköprü’deki Köprülü Mehmet Paşa, Kars’taki Gazi Muhtar Paşa, bazı illerde belediyeler ve Ziraat Bankası tarafından yaptırılan Mithat Paşa ve Mimar Sinan anıtları Gelibolu’daki Namık Kemal heykeli, İstanbul Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı bu fasıldandır.

1930’ların atmosferi içinde, Nazi düşüncesine yakın oldukları bilinen Anton Hanak ve Josef Thorak’a yaptırılan ve 1936’da açılan Ankara Güven Anıtı ise yabancı heykeltıraşların yaptığı son örnektir. Üzerindeki plakete bakılırsa anıt, ‘Türk milletinin jandarma ve polisine duyduğu sevgi ve hoşnutluğu’ göstermek için dikilmiştir.

Ankara Güvenpark Anıtı

Ankara Güvenpark Anıtı

Anton Hanak, 1930

Anton Hanak, 1930

‘Milli Heykel’

Yabancı heykeltıraşların ülkeyi heykellerle donattığı günlerden birinde, Ahmet Haşim, başka bir kültürün yetiştirdiği bir heykeltıraşın Cumhuriyet’in temel ilkelerini coşkulu bir dil ve duyguyla yansıtamayacağını, “eğer milli heykel sanatçımız yok diyorsak, büyük anıt ve heykel dikilecek yerde, bugün için bir mermer kütlesi ya da bir külçe bronz koyalım ve altına ‘Türk sanatçısı yetişinceye kadar’ diye yazalım” der. Heykeltıraş Kenan (Yontunç) Bey de, “Paşam izin verirseniz sizin heykellerinizi biz Türk sanatçıları yapalım. Güzel sanatların bu dalında biz çok yeniyiz, henüz yetişmedik. İlerde yetişecekler, içlerinden gelecek sevgiyle sizi ebedileştireceklerdir. Mesela bizim ediplerimiz, şairlerimiz zayıftır diye bu büyük hamaset destanını D’Annunzio’ya mı yazdıralım?” deme cesareti gösterir. Bu tür müdahalelere ne tepki vereceği pek belli olmayan Mustafa Kemal’in, yanında bulunan Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’e “Çocuk doğru söylüyor Necati Bey! Bu işi durdurun, bizimkiler yapsın” diye emir vermesi, Türk heykeltıraşlarının işin içine daha çok girmesine yardımcı olacaktır.

Kenan Yontunç’un Amasya, Tekirdağ ve Kırklareli’ndeki ilk ‘milli Atatürk heykelleri’ni, Paris’te bulunduğu üç yıl içerisinde iki önemli sergiye katılan Ali Hadi’nin (Bara) 1928 yılında yaptığı ‘Bedia’nın Büstü’ ve ‘Havva’ adlı çalışmaları izler. 1929’da, Nijat Sirel, İzmit’teki Atatürk Heykeli’ni yapar. 1930’da Çorum ve Edirne’deki Atatürk heykellerini yapan Ratip Aşir Acudoğlu, 1932’de Menemen’de öldürülen ‘Devrim Şehidi’ Kubilay’ın heykelini de yapar. 1932’de Paris’te Marcel Gimond atölyesindeki eğitimini tamamlayan Zühtü Müridoğlu, aynı yıl Alay Köşkü’nde ilk kişisel desen ve heykel sergisini gerçekleştirir. Ülkenin dört bir yanında yürütülen ideolojik seferberliğin önemli ayağını oluşturan Halkevleri’nin önünde dikilen Atatürk heykel ve büstlerinin Türk heykeltıraşlarına yaptırılması bu yıllara rastlar.

Heykeldeki hata neydi?

Ali Hadi Bara’nın İstanbul’da Harbiye Orduevi bahçesindeki Atatürk heykelinin Akdeniz’i gösteren sağ eliyle ilgili hoş bir anekdot vardır. Yıl 1937’dir. Harbiye’de iki genç yedek subay adayı, bir Atatürk heykeli üzerinde çalışmaktadırlar. Maket hazırlanmış, kabul edilmiş, alçı çalışmaları sürmektedir. O sırada I. Ordu Kumandanı olan Fahrettin Altay çalışmaları görmeye gelir, yapılanları beğenir ve gider. İkinci gün tekrar gelir ve ‘Bu heykelde büyük bir hata var; bulun bakalım’ der. İki genç, Zeki Faik (İzer) ve Ali Hadi (Bara) sağ ayağı önde, sağ elinde dürbün sol eliyle Akdeniz’i gösteren heykele bakarlar, bakarlar, ama bir şey bulamazlar. Paşa, Atatürk’ün ileriye uzanan kolunu göstererek ‘Kumanda sol elle verilmez’ der. İki genç izah ederler. Sağ ayak önde olduğu için, heykelde denge unsuru olarak sol kolun ileriye uzanması gerekmektedir. Fahrettin Paşa sesini çıkarmadan atölyeden ayrılır. Birkaç gün sonra, Dolmabahçe Sarayı’nda istirahat etmekte olan Atatürk, heykelin fotoğraflarını ister. Fotoğraflar gittikten birkaç gün sonra bir telefon emri gelir: ‘Atatürk dürbünü sol eliyle tutar.’ İki genç zorunlu olarak ‘ikna’ olurlar ve heykeli ‘doğru’ şekilde yaparlar.

Çağdaş heykelleri kaderi

Sonuç olarak Cumhuriyet’in mimarlık ve heykel anlayışı, kişiye yukarıdan bakan, otoriter bir tavrı yansıtan yapıtlar olarak halka hep uzak kalmıştır. Çoğu hükümet konağının önünü süsleyen bu eserler, iktidarı temsil ederler, genellikle içinde yer aldıkları meydanla bütünleşirler ama o meydan bir dokunulmazlık, erişilmezlik içerdiği için sonuçta meydanı insana, halka uzaktırlar. ‘Atatürk Heykeli’nden anlaşılan şeyse, öncelikle ‘estetik’ değildir; olmadığını da, gördüklerinizi şöyle bir aklınızdan geçirince anlarsınız. Çoğunun oranları bozuktur, anatomisi oturmamıştır, hemen hepsinde fazlasıyla resmi, tumturaklı bir duruş vardır. Çünkü sorun sanat değil, bir ideolojiyi aktarmaktır. Böyle olunca da doğallık ortadan kalkmakta, ‘yaratıcılık’ kovulmaktadır.

Farklı heykeller

Yine de, bu ilk dönemde farklı Atatürk heykelleri yapılmıştır. Örneğin Krippel’in 1936’da yaptığı Afyon Anıtı’nda Türk’ü temsil eden kaslı çıplak figür, yerde yatan ve emperyalizmi simgeleyen, Yunan mitolojisinin ünlü kahramanı Herkül’ün boğazını sıkar gibi durmaktadır. (Atatürk’ün çok sevdiği ve bizzat modellik yaptığı Krippel, 1938’de geri dönmek üzere Almanya’ya gider ancak savaş nedeniyle dönemez. 1941’de Almanya’da ölür.)

1936’da Türkiye’ye gelen Rudolf Belling ise Ankara’da Ziraat Fakültesi bahçesine ve İstanbul’da Taksim Gezi’sine konulmak üzere (ancak bugün Maçka Parkı’nda bulunan) iki adet İnönü büstü yapar ancak Türk sanatçılarının kendi anıtlarını kendilerinin yapmasını savunur.

Atatürk Adanada Açılan Heykelini İncelerken, 1937

Atatürk Adana’da Açılan Heykelini İncelerken, 1937

1946-1947 yılında yapılan Malatya’daki Atatürk ve Genç Heykeli’nde ise sımsıkı giyinmiş çizmeli Atatürk, Rönesans heykeltıraşı Donatello’nun Davut Heykeli’ndeki gibi çıplak bir gencin omzundan tutar. Elinde bir bayrak tutan gencin açıkta bırakılan mahrem bölgesi Malatyalıların tepkisi üzerine önce kırılmış, daha sonra bir yaprakla kapatılmıştır.

20 heykelin başına gelenler

Anıt estetiğinden çağdaş estetiğe dönüşüm ilk kez 1973’te Cumhuriyet’in 50. yılını kutlama etkinlikleri kapsamında İstanbul’a 20 adet heykelin dikilmesiyle başlar. Bu heykeller devletin siparişi olmasına ve işin içinde devlet bürokrasisinin bulunmasına rağmen propaganda amacıyla ele alınmamış ve ‘anıt heykel’ anlayışıyla sınırlandırılmamıştır. Bu önemli gelişmeye rağmen heykellerin başına gelmeyen kalmaz. Gürdal Duyar’ın Karaköy’deki Güzel İstanbul’u ‘müstehcen’ bulunarak Yıldız Parkı’nın ücra bir köşesine atılır. Muzaffer Ertoran’ın Tophane’deki ‘İşçi’sinin önce elleri kırılır, sonra yüzü ziftlenir. Nusret Suman’ın nereye dikildiği bile belli olmayan ‘Mimar Sinan’ının akıbeti bilinmez. Namık Denizhan’ın Taksim Parkı’ndaki ‘İkimiz’i dış etkenlere bağlı tahribat nedeniyle kaldırılır. Mehmet Uyanık’ın ‘Birlik’i 1986 yılında park düzenlemesi sırasında belediyenin kompresörünün hedefi olur. Bihrat Mavitan’ın Harbiye Hilton Oteli’nin önündeki ‘Yükseliş’i 1984 yılında yol yapım çalışmalarına kurban edilir. Ferit Özşen’in Akıntıburnu’ndaki ‘Yağmur’u doğanın gazabına uğrar. Füsun Onur’un Fındıklı Parkı’ndaki ‘Soyut Kompozisyon’u 1985 yılında Belediye Başkanı Bedrettin Dalan öneminde ortadan kaldırılır. Seyhun Topuz’un 4. Levent girişindeki heykeli 1984 yılında doğal şartlardan dolayı yıkılır. Tamer Başoğlu’nun Yenikapı’daki ‘Soyut Heykel’i 1986 yılında yok olur. Yavuz Görey’in Taşlık Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’inin bronz malzemeleri çalınır. Aynı şekilde Metin Haseki’nin Gümüşsuyu Parkı’na dikilen ‘Soyut Heykel’inin ömrü çok kısa olur, dikitlikten birkaç gün sonra bakır malzemesinden dolayı hurdacılar tarafından iç edilir. 20 heykelden geriye Kamil Sonad’ın Gülhane Parkı’ndaki ‘Çıplak’ı, Zerrin Bölükbaşı’nın Harbiye Orduevi bahçesindeki ‘Figür’ü, Aloş’un Bebek Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’i, Zühtü Müridoğlu’nun Fındıklı Parkı’ndaki ‘Dayanışma’sı, Hüseyin Anka Özkan’ın Gümüşsuyu Parkı’ndaki ‘Yankı’sı, Kuzgun Acar’ın Gülhane Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’i, eğer sayılırsa Muzaffer Ertoran’ın Tophane’deki yarım ‘İşçi’si, Gürdal Duyar’ın oradan oraya sürüklenen ‘Güzel İstanbul’u ile Hakkı Karayiğitoğlu’nun ‘Bahar’ı kalır. Kalanların büyük çoğunluğunun da hali ortadadır.

TSE Standardı

Elbette Atatürk heykeli yapma furyası hiçbir zaman bitmemiştir. İdeoloji esas olduğu için estetik kaygılar ikinci plana atılmışsa da son yıllarda ortaya öylesine korkunç heykeller çıkmıştır ki, büyüklerimiz Atatürk heykellerini, Türk Standartlar Enstitüsü’nün 23 Mart 2004 tarih ve TS 13074 numaralı kararı ile standarda bağlama ihtiyacı duymuşlardır. Ankara’daki ‘soba yaldızı vukuatı’nın TSE standartlarına uygun olup olmadığına bakalım büyüklerimiz ne diyecek?

(Ayşe Hür, Taraf, 18.10.2009)

CHP, Ticaniler ve Atatürk’ü Koruma Kanunu

Geçtiğimiz hafta, CHP’nin ‘türban/başörtüsü’ konusunda AK Parti ile MHP’ye yönelik ağır eleştirilerini dinledik. Halbuki, CHP 1940-1950 arasında attığı adımlarla ‘Atatürkçü laiklik anlayışı’na ilk darbeyi vuran parti idi. Bu yıllar Kemalist rejim tarafından adeta ‘gayri-meşru’ ilan edilen dinsel taleplerin kamusal alanda tekrar dile getirilmeye başladığı yıllardı. Büyük Doğu, Sebilürreşat, Hür Adam, İslam Dergisi, İslam Dünyası, Selamet gibi dergiler İslamcı söylemleri kitlelere yayarken, Temmuz 1945’ten Mayıs 1950′ye kadar kurulan 24 partinin hemen hepsi programlarında dinsel konulara özel yer vermişlerdi.

POPÜLİZM YARIŞI

CHP muhalefetle baş etmek için din konusundaki tutumunu esnetti, ancak ‘Tek Parti’ döneminin yılgınlığı ile II. Dünya Savaşı’nın kemer sıkma politikaları birleşince, 14 Mayıs 1950 seçimlerini Demokrat Parti’nin (DP) kazanmasını önleyemedi. DP’nin hükümeti 16 Haziran 1950’de dini konuları içeren bir dizi kanunu onayladı. Böylece Arapça ezan okunması, radyoda haftada üç kez Kuran okunması, okullarda dini eğitim verilmesi, imam hatip okulları ve Yüksek İslam Enstitüsü’nün kurulması mümkün oldu. DP döneminde Alevilere yönelik adım atılmazken, 15 bin yeni cami açıldı.

ATATÜRK TABUSU

Gazi Üniversitesi’nden Prof. Atilla Yayla’nın, bir panelde ‘bu adam’ diyerek Atatürk’e ‘alenen hakaret ettiği’ gerekçesiyle 1 yıl 3 ay hapse mahkum edilmesi ayıbı, ‘türban/başörtüsü’ tartışmaları sırasında gözden kaçtı. Yayla’nın mahkum edildiği Atatürk’ü Koruma Kanunu, 1940’ların sonunda CHP’nin oy uğruna işbirliği yaptığı Ticaniler tarikatının Atatürk heykellerine yönelik saldırıları üzerine DP tarafından çıkartılmıştı. Bu haftayı, 57 yıldır düşünce özgürlüğünü kısıtlamakta önemli bir işlev gördüğü açık iken, hakkında konuşmanın bile bir ‘tabu’ olduğu bu ‘totemleştirme’ kanununun tarihçesine ayırdık.

LAİKLİĞİN ESNETİLMESİ

Kemalist ideolojinin resmi partisi CHP, adeta bir ‘karşı ideoloji’ olarak tanımladığı İslamcı hareketlerin atağa geçtiği 1940’larda pozisyonlarını gözden geçirmek ihtiyacı duymuştu. 1945’te Hamdullah Suphi Tanrıöver’in başını çektiği bir grup, toplumun dinsel alandaki ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda hükümetten tedbirler alınmasını isterken, başbakan Recep Peker bu isteklere ‘dini propagandaya kapı açacağı’ gerekçesi karşı çıkmıştı. Ancak, uzun tartışmalardan sonra CHP parti divanı, dini taleplerin yerine getirilmesinin Cumhuriyet’in ‘vicdan hürriyeti ve laiklik prensiplerinin zedelenmemesi şartıyla’ mümkün olabileceğine karar verdi. 1947 Temmuz’unda bir adım daha atıldı ve halkın yükselen dinsel talepleri karşısında daha yumuşak bir politika izleneceğinin işareti olarak ‘Özel Din Öğrenimi Ana Hatları’ adlı program kabul edildi.

CHP içinde çıkan bir grubun kurduğu DP’nin dinsel talepleri daha radikal bir biçimde savunarak CHP’yi sıkıştırması üzerine, 1947 kurultayında din eğitimine izin verilmesi, ibadet yerlerinin bakım ve onarımının sağlanması ve din görevlilerinin maaşlarının iyileştirilmesi gibi konular tartışılmakla kalmadı, laiklik yorumu da şöyle değiştirildi: “Din anlayışı ile vicdan meselesi olduğu için her türlü hücum ve müdahaleye karşı korunmalıdır. Hiçbir yurttaş, kanunun yasaklamadığı ibadet ve ayinler yüzünden rahatsız edilmemelidir.” Ardından halkın hoşuna gideceği düşünülen başka adımlar atıldı. Örneğin 1947’de Hacca gideceklere hükümet tarafından ilk defa döviz tahsis edildi. 1948’de ilkokul 4. ve 5. sınıf öğrencilerine din eğitimi verilmeye başladı. Dersler ‘ihtiyari’ (seçmeli) olduğu halde bazı illerde Aleviler hatta gayri Müslimler bile derslere katılmaya mecbur edilmişti. (Öyle ki DP’nin iktidarı devraldığı gün öğrencilerin yüzde 98’i din dersine devam ediyordu.) Aynı yıl, Ankara, İstanbul, İzmir, Seyhan (Adana), Diyarbakır ve Erzurum’da, 1930’larda öğrenci yokluğu yüzünden kapanan Kuran kurslarına izin verildi.

141, 142 VE 163 . Ancak, hükümetin içi pek rahat değildi ki, Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yapılan bir değişiklik ile ‘Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırı olan, devletin yapısını dinsel esaslara dayandırmak isteyen eylemler’ suç kapsamına alındı. 10 Haziran 1949’da, DP’li milletvekillerinin de desteği ile, TCK’nin 141, 142 ve 163. maddeleri kabul edildi. Bunlardan 141 ve 142. maddeler siyasi, hukuki, iktisadi ya da sosyal düzeni yıkmak isteyen örgütlerin kurulması ile ilgiliydi. 163. madde ise, ‘laikliğe aykırı olarak, devletin içtimai veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel nizamlarını, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet kurmayı’ yasaklıyordu.

31 Ekim 1949’da İlahiyat Fakültelerinin açılması ise bakış açısına bağlı olarak ‘taviz’ olarak da ‘tedbir’ olarak da değerlendirilebilecek bir adımdı. 20-25 Haziran 1949’da DP II. Büyük Kongresi’nde bir konuşma yapan Seyhan (Adana) delegesi Reşat Güçlü’nün “İstanbul’dan harıl harıl, tomar tomar yılan muskası geliyor. Arkasına altı ok basılmış akrep muskaları geliyor. ‘Bunlar nedir?’ dediğimde ‘Partice damgalanmıştır, daha tesirlidir diyorlar. Memlekette irticaı körükleyen tek kuvvet CHP’dir. Nasıl ki daha fazla ayakta durmak için Atatürk’ün mirasını yiyorsa, Atatürk’ün inkılabını satarak mürtecie taviz veriyor” (Zafer gazetesi, 23 Haziran 1949) demesi doğruysa, CHP dini siyasete alet etmekte gayet yaratıcıydı! CHP’nin, seçimleri yenileme kararını aldığı 1 Mart 1950 günü, tekke ve zaviyeleri kapatan 5566 Sayılı Kanun’da değişiklik yaparak ‘sanat değeri olan ve Türk büyüklerine ait türbelerin ziyaretine’ izin vermesi özünde doğru olsa da, esas itibariyle muhafazakar çevrelere dağıtılan mavi boncuklardan sonuncusuydu.

OLAYLI CENAZE

CHP’yi pek yakında neyin beklediğini anlatan, prostat ameliyatı sırasında ölen Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenaze töreninde yaşananlar oldu. 10 Nisan 1950’de ölen Mareşal’in 12 Nisan’da devletçe düzenlenen cenaze töreni sırasında kontrolü ele geçiren fanatik dinci bir grup cenazeyi top arabasının üzerinden alarak omuzlarda taşımış, tören sırasında İstanbul radyosunun normal yayınına devam etmesi üzerine galeyana gelerek, müzik yayınını kesmesi için radyo evini basmış, yol üzerindeki sinema, tiyatro ve dükkanları kapanmaya zorlamıştı. O sıralar yasak olduğu halde ezan Arapça okunmuş, ortalık ancak cenaze Zincirlikuyu yerine, tekbirlerle Eyüp Sultan’a defnedildikten sonra durulmuştu. Bir ay sonra yapılan seçimleri de ‘Yeter Söz Milletindir!” diyen Demokrat Parti kazanmıştı!

HEYKEL KIRICI TİCANİLER ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU

Atilla Yayla’nın yargılandığı ‘5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’a neden ihtiyaç duyulduğunu kanunun mucidi Celal Bayar, yıllar sonra şöyle açıklamıştı: “İktidarımızın ilk yıllarında, Kemal Pilavoğlu adında birinin yönettiği tarikat mensupları ellerine geçirdikleri çekiçlerle Atatürk heykellerine saldırıyor, huzursuzluk çıkartıyorlardı. Hükümet, bunlara karşı gerekli tedbirleri alıyordu. Fakat olayların birbirini kovalaması, toplumda sinirli bir hava estirdi. Pilavoğlu isimli tarikat şeyhi, 26 müridi ile yakalanıp adliyeye sevk edildi. Yine bu aylarda yeraltı faaliyeti yapan bir gizli Komünist Partisi de ele geçirildi ve 188 üyesi Adliyeye sevk edildi. Bütün bunlar gösteriyor ki; demokrasinin getirdiği hürriyet havası içinde aşırı akımlar ortalığa yayılmışlardı. Toplumu aşırı cereyanların zararlarından korumak lazımdı. Bunun için sağ ve sol akımlara karşı Ceza Kanunu’ndaki cezaları ağırlaştırmak, Atatürk heykellerine ve Atatürk’e karşı harekete geçeceklere karşı da Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkartmak gerekiyordu. Atatürk’ün kurduğu ana muhalefet partisi ise bu kanun karşısında yer aldı. Demokrat Parti içinden bazı milletvekilleri de, şahsi düşüncelerine bağlı kalarak bu kanunun çıkmasını engelliyordu. Kanun müzakeresi aylarca sürdü. Bir gecede 17 Atatürk heykeline birden saldıranlar, o gün bugün ortada yoktur.” (Erkin Umsan, Yeni Asır, 10 Kasım 2003)

TİCANİLER

Bayar’ın sözünü ettiği ‘gizli komünistleri’ çoğumuz ezbere biliyorduk ama ‘Kemal Pilavoğlu’nun tarikatı’ neydi acaba? Ticanilik diye anılan bu tarikat, 1946’da çok partili döneme geçişle birlikte güç kazanan dinsel hareketlerden biriydi. Diğer iki hareket ise Nakşibendilikten gelen Saidi Nursi’nin önderliğini yaptığı Nurculuk ile Süleyman Hilmi Tunahan’ın önderliğini yaptığı Süleymancılık tarikatları idi. Kemal Pilavoğlu adlı hukuk fakültesinden terk şahıs tarafından 1930’larda Ankara’nın Çubuk ilçesi ile Çankırı’nın Şabanözü ilçesinde örgütlenmişti. Ticanilik adını Şazeli-Halveti kökenli Ebu’l Abbas Ahmed et-Ticani (1737-1815) tarafından Cezayir’de kurulan ve Fas, Hicaz, Mısır, Trablusgarp ve Senegal’de yayılan Ticaniye tarikatından alıyordu. Ancak Pilavoğlu’nun tarikatının asıl tarikatla ilişkisi çok şüpheliydi. Çünkü Pilavoğlu, güya rüyasında Ahmed et-Ticani’ye intisap ettiğini görmüş, ardından Abdülkadir Medeni adlı birinden tarikat ruhsatı almıştı.

Pilavoğlu ve müridleri ilk kez 1943’de, kovuşturmaya uğramışlar ancak kısa bir süre sonra serbest bırakılmışlardı. Bir süre sonra ‘heykel puttur’, ‘laiklik dinsizliktir’, ‘Hilafeti kaldıran Atatürk mel’undur’, ‘Türkçe ezan küfürdür’ sloganları ile ortaya çıktılar ve ilk büyük eylemlerini 4 Şubat 1949’da TBMM’nin dinleyici bölümünde Arapça ezan okuyarak yaptılar. Ardından, Bayar’ın dediği gibi, çeşitli yerlerdeki Atatürk heykellerine saldırmaya başladılar. Tarikatın eylemleri 1951 yılı başlarından itibaren halkın da dikkatini çekmeye başladı. CHP, DP’yi sıkıştırmak için ‘Ticanileri tel’in’ mitingleri yapmaya başladı. İkinci Menderes Hükümeti’nin kurulduğu dönemlerde yoğunlaşan protesto mitinglerine DP, Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkararak yanıt verdi. Böylece ‘Atatürkçülük şampiyonluğu’ unvanını CHP’nin elinden aldı. Bu kanun sayesinde, 1950 seçimlerinde ‘Ebedi Şef’ Mustafa Kemal’in kurduğu CHP’yi hezimete uğratarak Kemalist kadroların tepkisini çeken DP, Mustafa Kemal’i ‘Atatürk olarak’ tabulaştırmayı akıl ederek, sistemle ilişkisini düzeltme şansını yakalamıştı.

HIRSCH’İN YORUMU

Bayar’ın dediği gibi CHP bu kanunun çıkartılmasına çok sıcak bakmamıştı. Bunun nedeni daha sonra anlaşılacaktı. Ancak bazı DP milletvekilleri de yasaya karşıydılar. Bunların başında “[Atatürk] Bizden imtiyaz değil rahmet bekliyor” diyen DP milletvekilleri Mümtaz Faik Fenik ile eski paşalardan Selahattin Adil geliyordu. Ancak Ankara Milletvekili Selahattin Adil meclisteki konuşmasında Atatürk’ten ‘Mustafa Kemal’ diye bahsedince eleştiriye uğradı. Zafer Gazetesi’nde ‘Sarıçizmeli’ mahlası ile yazan kişi (muhtemelen Faik Fenik’in eşi Adviye Fenik) ‘Mustafa Kemal, Atatürk’ün eşsiz şahsiyetinde ilk merhaledir. Mustafa Kemal ile Atatürk arasında koskoca bir milli mücadele ve inkılâp tarihi vardır. Yoksa Selahattin Adil Paşa Mustafa Kemal’den sonraki Gazi’nin ve Atatürk’ün farkında değil midir?” diye sormuştu.

Halbuki muhalifler, tek bir kişi için kanun çıkarılmasının o sırada yürürlükte olan 1924 Anayasa’sının 69. maddesine aykırı olduğunu düşünüyorlardı. Bunun üzerine hükümet, Nazi zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelmiş olan Yahudi asıllı ünlü Hukuk Profesörü Ernst Hirsch’in görüşüne başvurdu. Hirsch şöyle dedi: “Anayasa başka şeylerin yanı sıra, bir şahsa imtiyazların tanınmasına imkân sağlayacak yasaların çıkarılmasını yasaklamaktadır. Buradaki ‘şahıs’ deyimi, ‘gerçek kişi’ yani ‘insan’ anlamına gelmektedir. Madde 27’ye göre insanın şahsiyeti, doğumunun tamamlanmasından itibaren hayatla başlar ve ölümle son bulur. Atatürk adında bir şahıs, artık hukuki anlamda mevcut değildir. Dolayısıyla ona yasa yoluyla bir imtiyaz sağlanması söz konusu olamaz. Burada korunmak istenen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı Türk milletinde genel olarak yaygın bulunan hayranlık ve saygı duygusudur.” (Aktaran Zülfü Livaneli, Vatan, 3 Şubat 2008) Bu açıklama milletvekillerini tatmin etmiş olmalıydı ki, kanun 25 Temmuz 1951’de kabul edildi. Pilavoğlu ve 74 müridi, 5 Mart 1952’de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde söz konusu kanuna muhalefetten 15 ay hapis cezasına mahkum oldular.

BOZCAADA BEYİ

27 Mayıs darbesinden sonra Milli Birlik Komitesi tarafından Bozcaada’ya sürülen Kemal Pilavoğlu, iddialara göre Orta Anadolu’dan getirttiği 130 kadar müridiyle ada ekonomisine egemen olmuştu. Adanın pastanesi, kasabı, manavı, fırını hep onundu. ”Şarap üretmek günahtır; üzümlerini şarapçılara verenler cehennemde cayır cayır yanar” diyerek Müslüman bağcıların yüreğine korku salan Pilavoğlu, Bozcaada’yı terk ettirdiği Rumların bağlarını teker teker satın alarak pekmezcilikten servet edindi. 1977’de, karısının ihbarı üzerine evinin üst katında üç oğlan çocuğuyla yakalanıp yargılandıktan birkaç ay sonra ölünce tarikatın bir bölümü Nurculara bir bölümü Aczmendilere dahil oldu ve Ticanilik sona erdi. Ama Ticaniler adı, halka irtica tehlikesini hatırlatmak gerektiğinde ‘öcü geliyor’ kabilinden kullanılmak üzere hep canlı tutuldu.

CHP-TİCANİ İLİŞKİSİ

26 Nisan 1950 tarihli Zafer Gazetesi’nde çıkan bir habere göre Kemal Pilavoğlu ve müritlerinden bir grup İsmet İnönü’nün onayıyla partiye üye yapılmış, tarikat üyeleri köylerde toplantılar düzenleyerek parti propagandası yapmışlar, köylüleri CHP’ye üye yazmışlardı. Ancak gazetenin DP yanlısı olması yüzünden bu iddia seçim atmosferinde gürültüye gitti. Konunun tekrar gündeme gelmesi 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra oldu.

Zafer Gazetesi’nin 30 Haziran 1951 tarihli nüshası “Atatürk heykellerine mel’unane tecavüzleri tel’in maksadile bugün büyük bir miting yapılıyor” başlığı ile çıkmıştı. Habere göre mitinge DP’li milletvekilleri de katılacaklardı. Gazetenin tam orta sayfasındaki kutu içerisinde ise ‘Ticaniler ve CHP’ başlığı altında “CHP seçimlerde Ticanilere nasıl yardım etmişti?” sorusuna cevap veriliyordu.

CHP, elbette bu ilişkiyi reddetti ama 1952’deki yargılamada Pilavoğlu’nun avukatlığını yapan Yılmaz Akpınar’ın, CHP Balıkesir milletvekili Muzaffer Akpınar’ın oğlu olması dedikoduları destekler mahiyetteydi. Daha sonra, Yakup Kadri Karaosmanoğlu da CHP ve Genel Başkanı Siyasi İncelemeler ile Politika’da 45 Yıl adlı eserlerinde, CHP-Pilavoğlu ilişkisine değinecekti.

Anlaşılan CHP`nin akıl hocaları, Nurcuların ve Süleymancıların DP`ye destek verdiklerini görünce dindar bir grubun halk arasında partileri adına çalışmasında fayda görmüşler, ama bula bula Ticaniler gibi ‘sözde’ tarikatı bulmuşlardı. Bu durum pek içlerine sinmediği için de grupla ilişkilerini mümkün olduğunca gizli ve mesafeli tutmaya çalışmışlardı. Nitekim, seçimlere kadar DP aleyhinde görünen Ticaniler, seçimden sonra DP iktidarını sıkıntıya sokacak eylemlerine devam etmişlerdi. İşte CHP’nin herkesi şaşırtan biçimde Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefet etmesinin gerçek nedeni bu ilişkiden duyduğu mahcubiyetti!

Totemleştirme Kanunundan Yargılananlar

Birinci maddesinde Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimseye bir yıldan üç yıla kadar, Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir diyen, ikinci maddesinde bu suçların toplu olarak veya kamuya açık yerlerde veya basın yoluyla işlenmesinde cezanın yarı yarıya arttırılacağını, bu suçlar zor kullanarak işlenirse bir kat daha arttırılacağını söyleyen kanunun ilk kurbanlarından biri, Milli Mücadele kahramanlarından merhum Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimiz kitabını 1960’da tekrar yayınlayan Tahsin Demiray’dı. Demiray 15 aya mahkum olmuştu. Büyük Doğu hareketinin lideri, İslamcı şair Necip Fazıl Kısakürek 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra 1,5 yıl hapse mahkum oldu ve genel aftan sadece kendisi istisna edildiği için Aralık 1961’e kadar hapis yattı. İslamcı tarihçi Kadir Mısırlıoğlu, Lozan Zafer mi, Hezimet mi? adlı kitabının 1970’deki genişletilmiş ikinci baskısı yüzünden yargılandı ancak dava 1974 genel affı dolayısıyla düştü.

Yakın tarihlere gelince; Milli Gazete yazarı Hakan Albayrak 2000’de yazdığı “Bir Cenaze Namazı” başlıklı yazısında Atatürk’ün cenaze namazının kılınmadığını öne sürdüğü için 15 ay hapse mahkum oldu. Aykırı Yayınları’nın sahibi Seyfi Öngider, İki Şehrin Hikayesi/Ankara-İstanbul Çatışması adlı kitabından, Aram Yayıncılığın sahibi Fatih Taş, John Tirman’ın Savaş Ganimetleri: Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli kitabından, Belge Yayıncılığın sahibi Ragıp Zarakolu, George Jerjian’ın Gerçek Bizi Özgür Kılacak: Ermeni ve Türk Barışması adlı kitabından, yazar İpek Çalışlar Latife Hanım kitabından, Hürriyet Gazetesi’nin Sorumlu Müdürü Necdet Tatlıcan, İpek Çalışlar’la yapılan röportajdan, Gaziantep’te yayınlanan Çoban Ateşi gazetesi yazarı Berkant Çoşkun ve yazı işleri müdürü Yasin Yetişgen “Anne beni askere yollama” başlıklı yazıdan dolayı yargılanıyorlar. Çevirmenler Lütfi Taylan Tosun ve Aysel Yıldırım, Özgür-Der Çocuk Kulübü yöneticilerinden Zehra Çomaklı Türkmen ve Bianet yazarı Ertuğrul Kürkçüoğlu da kovuşturmalık oldular.

(Ayşe Hür, 10.02.2008)

Cumhuriyet İdeolojisinin Görselleştirildiği ilk Eser

Sarayburnu Atatürk Heykeli (3 Ekim 1926)

Cumhuriyet ideolojisinin görselleştirilmesi yolunda atılan ilk adımdır. İstanbul Belediyesi tarafından diktirilmiştir. Anıtın açılışını o dönemin belediye başkanı, Şehremini Muhittin Bey (Üstündağ) muhteşem bir törenle yapmıştır ve İstanbul halkı anıtı gecenin geç saatine kadar akın akın seyre gelmiştir.

Avusturya’lı heykeltıraş Heinrich Krippel 1925 yılında Atatürk anıtları yaptırılmak amacı ile Türk Hükümeti’nin davetlisi olarak Türkiye’ye geldi. 1938’e kadar on üç yıl Türkiye’de kalarak Atatürk heykelleri gerçekleştirdi.

Atatürk sanatçıyı köşkte misafir ederek hazırlayacağı tüm heykeller için kendisine poz vermiştir. Krippel bu heykel ve anıtların ön çalışmaları ve taslaklarını Türkiye’de hazırladı. Bu taslaklardan tasarlanarak hazırlanan heykel kalıpları sanatçının Viyana’daki atölyesinde üretildi ve Viyana Birleşik Maden işletmelerinde bronza döküldü. Bu heykeller daha sonra parçalar halinde Türkiye’ye getirildi ve yerlerinde monte edildi.

(tr.wikipedia.org)

İstanbul ili Eminönü ilçesi, Sarayburnu’nda, Gülhane Parkı’nın denize yönelik giriş kapısının bulunduğu alanda Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Samsun’a gitmek üzere gemiye bindiği yerde yapılmıştır. Kaynaklardaki bir başka bilgiye göre de; Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan sonra İstanbul’a ilk gelişinde burada karaya çıkmış, Harf Devrimi 9 Ağustos 1928’de burada halka söylenmiştir. Cumhuriyet döneminde İstanbul’da yapılan ilk Atatürk Anıtıdır.

Sarayburnu’ndaki Atatürk heykeli Avusturyalı Heykeltıraş Heinrinck Krippel tarafından yapılmıştır. Heykel sanatçının Viyana’daki atölyesinde yapılmış, dökümü Viyana’da Birleşik Maden İşletmelerinde yapılmış, parçalar halinde Türkiye’ye getirilmiş ve heykeltıraşın denetiminde yerine oturtulmuştur. Yapımına 1925 yılında başlanan heykelin açılışı 3 Ekim 1926’da yapılmıştır.

Heykel 3 m yüksekliğinde, yukarıya doğru hafifçe daralan mermer ve granitten dikdörtgen bir kaide üzerindedir. Bu kaide iki katlı dikdörtgen bir platform üzerindedir. Platformun birinci katına dört, ikinci katına da üç basamakla çıkılmaktadır. Ayrıca bu alanın çevresi 70 cm. yüksekliğinde alçak bir duvarla çevrilmiştir. Üçgen, kare ve altıgen motiflerle dekore edilmiş duvarlara birer metre aralıklarla birer metre yüksekliğinde üzerlerinde kubbeye benzer başlıkları olan sütunlar yerleştirilmiştir.

Atatürk’ün heykeli bronzdan dökülmüş olup, Atatürk burada sivil giysileri ile tasvir edilmiştir. Sol elini beline dayamış, sağ elini de aşağıya doğru uzatmıştır. Heykelin kaidesinin önünde Hattat Kamil Akdik’in yazısı ile “tarihi ihtilas 1336”, arka yüzünde heykelin dikiliş tarihi 1926, yan tarafında Cumhuriyet’in ilân tarihi yazılıdır.

(www.kenthaber.com)

İstanbul Belediyesi tarafından diktirilen heykelin açılışı sonrasında Belediye yetkilileri Atatürk’ten bir telgraf alır: “Muhterem İstanbul Halkının ilk defa heykelimi dikmek suretiyle gösterdiği yüksek kadirşinaslıktan ve resm-i küşat münasebetiyle hakkımda izhar buyurulan necip hissiyattan dolayı samimi teşekkürlerimi arzederim. Sözün bundan sonrası heykeltıraşlarındır.” (Gültekin Elibal, Atatürk ve Resim-Heykel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1973, s.194.) Evet, sözün bundan sonrası heykeltıraşlarındır ama heykeltıraşlar söz birliği etmiştir adeta ve hep aynı sözü yineleyeceklerdir.

(iput83.blogspot.com)

SUNAY AKIN diyor ki;

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte bizim kentlerimizin meydanlarında heykeller ilk kez görünmeye başladı. Onlardan tabii ki ilki de bir Atatürk heykelidir. Bunu Avusturyalı heykeltraş Kristen yapar. Avusturyalı heykeltraş Kristen’in de sonu çok hüzünlü. Kristen 2. Dünya Savaşı’nda bir hava bombardımanı sırasında ölüyor. Düşünsenize taşları yontarak o güzel ilk Atatürk heykelini yapan el, taşların altında kalarak can veriyor.

“Benden sonrakiler bu duruşu örnek alsın”

Bu heykel Sarayburnu’na konuyor. Sarayburnu’ndaki heykel yapılan ilk Atatürk heykelidir. Oraya konan Atatürk heykeli sırtını saraya ve Avrupa’ya dönmüş Anadolu’ya bakmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkarken yola İstanbul’dan başlamaktadır. Geçiyor Anadolu’ya, devrimi gerçekleştiriyorlar ve sonra Türkiye Cumhuriyeti kurulunca İstanbul’a ilk Atatürk heykeli konuyor. Saraya sırtını dönmüş, Anadolu’ya bakar bir şekilde Sarayburnu’na heykeli konuyor. Atatürk der ki “Heykel durduğu yerle de bir şey anlatır. Heykelim orada olsun ki benden sonrakiler bu duruşu örnek alsın.”

İstanbul Sarayburnu Atatürk Heykeli Yumruk Sıkıyor!

Kemalizm, ibadetler dışındaki tüm ayet hükümlerini kaldırmıştır

Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı, bir peygambere verdiği şeriatı, ikinci bir peygamberde değiştirmekle, hatta Kur’anın bir ayetindeki emrini başka bir ayette kaldırmakla hükümlerin toplum evrimini izlemesi gerektiğini göstermiştir. Fıkıh’da buna nesih diyoruz. Muhammed, son peygamber olduğuna göre, O’ndan sonra nesih hakkı insan aklına kalmıştır. Onun için İslam bilginleri, “zamanla hükümlerin değişeceği” içtihadında bulunmuşlardır. Mustafa Kemal’in yaptığı işte bu nesih hakkını kullanmaktı.

İslamda bütün şer’i meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır: Birinci bölüm, ahreti ilgilendirir ki ibadetlerdir: Oruç, namaz, hac, zekat! İkinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki bunlar da nikah ve aileye ait hükümlerle muamelat denen mal, borç, dava ilişkileri ve ukubat denen ceza hükümleridir. Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır.

Kaldı ki insan aklı nesih hakkını farzlar üzerine de götürebilir; zekat, kazanış ve gelir vergilerinin bulunmadığı bir devrin mirasıdır. Hac, Kabe’den faydalanan Mekkelilerin müslümanlığını sağlamak için konmuştur ve bu döviz çağında Hicaz dışındaki hiçbir yabancı müslüman halkı buna zorlanamaz. Namaz şekli de iskemle olmayan entarili halkın yaşayışına uygundur. Pantolon, etek ve hele başkasının ayağı değen yere yüz değdirmeyi yasak eden hijyen devrinde yürüyemez. Cenaze namazını neden ayakta kılıyoruz? Camiin dışında olduğu için! Bugünkü hijyen anlayışına göre Camiin içi ile dışı arasında fark yoktur.

Atatürk ibadet devrimine ezan ve namazı Türkçeleştirmekle başlamıştı. Gerçekte verdiği ilk emir ezan ve namazın Türkçeleşmesi idi. Muhafazakarların sözcülüğünü yapan İnönü, Atatürk’e yalvarmış, önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza sıra gelir, demişti. Arkadan dil ve Kur’an metni meseleleri çıkıp namazın Türkçeleşmesi gecikti idi. Atatürk sağ kalsaydı ibadet reformu olacağında da şüphe yoktu.

(Atay, Falih Rıfkı, 1961,  Çankaya: Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar)

Kemalizm ilk kez Atatürk döneminde ortaya atılmış

Gazeteci-yazar Ahmet Ünal yeni çıkan “Gizli Atatürkçülük projesi/Ataköy Planı” isimli eserinde Kemalizm’in ortaya çıkmasıyla ilgili şu ilginç bilgilere yer veriyor;

“Kemalizm’ terimi ilk kez 1934 yılında İçişleri Bakanlığı tarafından, Türk kültürü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni tanıtma amacıyla çıkarılan La Turquie Kemaliste (Kemalist Türkiye) dergisinde kullanılmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 9 Mayıs 1935′te toplanan IV. Kurultayı’nda kararlaştırılan 1935 Programı’nda ise ‘Kamalizm’ terimine yer verilmiştir.”

Bazı araştırmacıların “Kemalizm” teriminin İnönü devrinde ortaya atıldığı tezlerine karşılık Ünal’ın verdiği bu bilgiler, bizzat Atatürk’ün sağlığında ve onun izniyle kullanıldığını göstermekte.

Kemalizm mi, Kamalizm mi?

Yazar sözkonusu kitabında, Atatürk’ün son yıllarda adında yaptığı değişiklikler ve Kemalizm’in aslında “Kamalizm” şeklinde okunması gerektiği konusunda da önemli ayrıntılar vermiş;

“Atatürk’ün Uşağı’ Cemal Granda, anılarında, Atatürk’ün nüfus bilgilerinde adından ‘Mustafa’yı çıkardığını ‘Kemal’ ismini ise ‘Kamal’ olarak değiştirdiğini ve kartvizitinde adını ‘Kamal Atatürk’ diye bastırdığını aktarıyor. Gerçekten de Atatürk’ün 1934 tarihli soyadı kanunundan sonra nüfus cüzdanında adı ‘Kamal’ ve soyadı Atatürk olarak belirtilmiştir.

Cemal Granda, Atatürk’ün kendisine ‘Ata’ denilmesinden de rahatsız olduğunu anlatır:

“Fakat Atatürk, nedense bu ‘Ata’ sözcüğünü beğenmemiş. Hele kendisine ‘Ata’ denilmesine iyice tutulmuş. Gazetelerde kendisine ‘Ata’ denilmesini okudukça sinirlenmiş. Bir gün Şükrü Kaya’ya dönüp:

— Benim adım Ata değil, Atatürk’tür. Bazı gazeteler neden böyle yazarlar? dedi.”

(Rıfat Yörük, www.habervaktim.com, 2-2009)

***

Atatürk’ün uşağı Cemal Granda

Manisa’nın Salihli ilçesinde doğdu (1910). Bursa Sultanisi’nde okudu. On beş yaşında İstanbul’a gelerek, Denizyolları İdaresi’nde çalışmaya başladı. Çok sayıda Avrupa limanını gezdi. 3 Temmuz 1927 tarihinde Atatürk’ün hizmetine girdi. Bu tarihten ölümüne kadar on iki yıl geceli gündüzlü sofracı ve hizmetkâr olarak çalıştı. Çankaya Köşkü’nde ve Dolmabahçe Sarayı’nda sabahlara dek süren meşhur sofra sohbetlerinin canlı şahidi oldu. Onun ölümünden sonra, bir süre emniyet gözetiminde tutuldu. Yazması yasak olduğu için gizli olarak kaleme aldığı Atatürk’e ilişkin hatıralarını Zonguldak’ta derledi.

Kemalistler Gülen’e neden sinir oluyor?

Prof. Binnaz Toprak ve arkadaşlarının çalışmasında ilginç bir bölüm var: Fethullah Gülen Cemaati . Bu konuda bir şey sorulmamasına denekler cemaatten söz edip durmuş. Bence gayet normal bir durum bu: Çünkü Kemalist ( Atatürkçü ) çevrelerin bir numaralı hedefi Gülen Cemaati! Kemalistlerin sözcüsü Cumhuriyet gazetesine bakarsanız, ” Fethullahçılardan ” söz edilmeyen bir gün bile geçmediğini görürsünüz. Şöyle denebilir: “Kemalistler dincilere düşmandır. O yüzden cemaate kızıyorlar.” Tamam ama Türkiye’de başka dini gruplar da var: Mesela Nakşibendilik . Bu tarikata bağlı milyonlarca insan olduğunu biliyoruz. Bunlar arasında en ünlüsü herhalde rahmetli Turgut Özal idi. Ama Kemalistler, cumhurbaşkanı dahi çıkarmış bir tarikat olan Nakşibendiliğe, Gülen cemaatine kızdıkları kadar kızmıyor. Süleymancıların adı ise kırk yılda bir geçiyor. Nurculara da bozulurlar ama sinirleri daha çok cemaatin kurucusu, Sait Nursi ‘ye yöneliktir. Günümüzün Nurcularını hedef tahtasına pek koymazlar. Acaba niye? Gülen Cemaati niye Kemalistlerin öncelikli hedefi?

Bunun birbirine bağlı 3 nedeni (ve aşaması) var:

1) Kemalizm toplumu işlenmesi gereken hammadde olarak görür: Dini hurafeler halkın zihnini karanlıkta bırakmıştır. Pozitif bilimlerin öğretildiği ” Okul ” yoluyla halk aydınlatılacaktır. Böylece din ya bir kenara bırakılacak ya da kişisel bir ayrıntı haline gelecektir. Gülen de Kemalistler gibi ‘ Okulcu ‘. Ancak Sait Nursi’nin izinden giderek, doğa bilimleriyle dinin çelişmediğini düşünüyor. Ona göre fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi bilimler Allah ‘ın kurduğu düzeni işaret ediyor. Özetle ” okul tekelini ” kaybetmek Kemalistleri kızdırıyor.

2) Kemalizm ulusal ve ulusalcıdır. Kendini ülke hudutları ile sınırlar. Dış ilişkiler ancak ulus devletin eliyle ve denetiminde yürütülmelidir. Gülen ise Anadolu ‘nun sıradan Müslüman’ını küresel boyutta hareket eden bir özne haline getirdi. Üstüne üstlük bu kişilerin açtığı okullar ve cemaatin öteki girişimleri dünyanın dört bir yanında kabul görmekte. Yani Kemalistler yerel kaldı, Gülenistler ise küreselleşti.

3) Ve ekonomi! Yurtdışındaki okullar sayesinde cemaatin elinde son derece değerli bir bilgi birikimi oluştu: İyi niyetli, dürüst tüccarları, sanayicileri ve bürokratları tanıyorlar. Cemaat, kendine dış pazar arayan Anadolu KOBİ ‘cileriyle o yabancı iş insanlarını bir araya getiriyor. Bunu gören Anadolu girişimcileri de, kah yürekten inanarak, kah fırsatçı bir dürtüyle cemaate yanaşıyor. Böyle bir bağlantıyı Kemalistlerin sunması mümkün değil. Kemalistler cüzdana hitap etmede yetersiz kaldıklarını apaçık görüyor ve bozuluyorlar. Nakşilerle kıyaslandığında yoğun bir eylemlilik içinde bulunan Gülen Cemaati onları daha da tedirgin ediyor.

Yukarıdaki temel noktaları cemaate ilişkin okumalarımdan ( kitaplar, makaleler, köşe yazıları ) ve gözlemlerimden çıkardım. Türkiye’yi anlamada işe yarayacağını sanıyorum. ” Geleceğe umutla bakan ” her siyasi grup, bu saptamalardan kendine dersler çıkarabilir.

(Sabah, Emre Aköz, 12-2008)