Muzik calici calismiyor


İSLAMİYET

Peygamberimizin annesinin ve babasının iman durumu nedir?

Daha önceki dinler ve peygamberler sadece kendi kavimlerine ve bölgelerine gönderilirdi. Bu nedenle aynı anda çok peygamber beraber olmuş ve sadece kendi insanlarına karşı sorumlu olmuşlardır. İşte Amine validemiz ile muhterem kocası Hz. Abdullah Hıristiyanlıktan sorumlu değillerdi ve sadece hanif dininden geriye kalanlarla amel ediyorlardı. Onlar Hz. ibrahim ve Hz. İsmail’den intikal eden ve haniflik adıyla bilinen dinî bir ananeye tâbi idiler, bu dinin mü’mini idiler.

“Cenab-ı Hak, Habib-i Ekreminin peder ve validesini, kendi keremiyle, Resul-u Ekrem Aleyhissalâtü vesselâm’m ferzendâne hissini memnun etmek için, valideynini minnet altında bulundurmuyor. Valideynlik mertebesinden, manevi evlad mertebesine getirmemek için, hâlis kendi Minnet-i Rububiyeti altına alıp, onları mesut etmek ve Habib-i Ekremini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki. valideynini ve ceddini, ona zahiri ümmet etmemiş. Fakat ümmetin meziyetini, faziletini, saadetini onlara ihsan etmiştir. Evet, âli bir müşirin, yüzbaşı rütbesinde olan pederi huzuruna girmesi, birbirine zıd iki hissin taht-ı tesirinde bulunur. Padişah, o müşir olan Yaver-i Ekremine merhameten, pederini onun maiyetine vermiyor.” (BSN)

Bir cemaate girmek şart mıdır?

Cemaatle namaz kılmak şart değildir, ama cemaat namazı ferdi namazdan yirmi beş veya yirmi yedi kak daha sevaplıdır.

Üstadın bir “şirket-i maneviye” tabiri vardır. Bu iman ve Kur’an hizmetinde birlikte çalışan insanlar manevi bir şirket teşkil ederler. Ticaret sahasında elbette kişinin bir şirkete ortak olması şart değildir. Ancak bu zamanda ferdi sermaye ile edinilecek kârlar, şirketleşen büyük firmalar karşısında çık cılız kalır ve rekabet gücünü büyük ölçüde kaybeder. Ferdi gayretler de cemaatle yapılan çalışmalar yanında öyle güçsüz kalırlar.

Üstadın ifadesiyle “zaman cemaat zamanıdır.” Bir ferd dahi bile olsa tek başına dalaletin şahs-ı manevisine karşı duramaz. İnsan tek başına da olsa elbette okuyacaktır, ama cemaati de ihmal etmemesi gerekir. “Allah’ın eli cemaat üzerinedir.” Yani onları muvaffak eder. Ağaçlar bile bir araya gelmekle orman olur ve İlahi rahmeti celbederler.

Cemaat halinde yapılan çalışmalarda fertlerin güzel ahlak ve seciyeleri birbirine yansır. Ayrıca ders mütalaasında daha fazla feyiz ve zevk alırlar, birbirlerini tamamlarlar.

Peygamber miraçta cennetlikleri nasıl gördü?

Ehl-i sünnetin kabulüne göre, mekan olarak cennet ve cehennem yaratılmışlardır ve mevcutturlar. Ancak şu anda her ikisinde de insanlar yoktur. Kıyametin kopması ve herkesin hesabının görülmesinden sonra, her biri kendine münasip sakinlerine kavuşacaktır.

Peygamber Efendimizin Miraç’ta cennet ve cehennem ehillerini görmesi ise, (Allahu A’lem) Bunların gelecekteki hallerinin kendisine gösterilmesinden ibarettir. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın her şeyi kuşatan bir ilmi vardır. Bir kısım bilim kurgu filmlerinde, geleceğin dünyası hayali bir tarzda gözler önüne serildiği gibi, bu olayda da cennet ve cehennemin gelecekteki halleri peygamber efendimize birer manzara şeklinde gösterilmiştir.

Geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman şeklindeki bir ayırım, zaman ve mekanlarla kayıtlı olan biz insanlara göredir. Zamanı ve mekanı yaratan Zat’a nispetle ise, böyle bir ayırım söz konusu değildir.

Sebeplerin perde olması

“Esbap bir perdedir. Fakat iş gören Kudret-i Samedaniyyedir.” (Sözler)

Bu âlemde de bütün sebepler Üstadımızın ifadesiyle birer tenteneli perde. O perdenin aralıklarından hakikat kendini gösteriyor. Ne meyve ağacın öz malı, ne ağaç toprağın eseri, ne insan anne ve babanın ortak mamulü. Bunların hepsi sebep, bunların hepsi perde. Az bir dikkatle bakıldığında bunların elinde hiçbir icat bulunmadığı ve iş görenin Kudret-i Samedaniyye olduğu akıl gözüne görülecektir.

Bu dünya hikmet dünyası, bu âlem imtihan yurdu. Burada eşyanın yaratılmasında sebepler perde olarak vazife görüyorlar. Bu perdelere dikkatle bakanlar, onlarda sergilenen eserlerin onların kendi malları olmadığını hemen keşfeder ve o perdelerde İlahi sanatları, hikmetleri, rahmetleri okurlar. Her varlık ilahi isimlerin tecellilerine bir ayna olur.

Memurlar, maaşlarını mutemetten alırlar, ama çok iyi bilirler ki, mutemet bir perdedir. Bize o maaşı kendi servetinden vermiyor. Devlet, memurlarının maaşını perdeli olarak vermektedir.

Gaflet içinde yaşayan, sadece cemiyet hayatının problemlerine kafa yora yora, ne kendini ne de içinde yaşadığı âlemi düşünmeye fırsat bulamayanlar için sebepler yine perde; ama bu defa onlar için bir gaflet vesilesi., bir hicap; yâni seyre mâni, bilmeye engel.

Cehil ilme, günah feyze perde. Bu perdeler aşıldıkça insan mânen yükselir ve önüne ayrı ayrı mârifet tabakaları ve muhabbet mertebeleri açılır.

Kadere iman insana nasıl huzur veriyor?

Kadere iman, insan için, en büyük huzur kaynağıdır. Mümin olan insan, gerek kendi nefsinde gerek dış âlemde gördüğü bütün tanzim ve takdirlerin nice hikmetlerle dolup taştığını ve hepsinin de rahmeti netice verdiğini düşünür. “Kaderin her şeyi güzeldir” diyerek, başına gelen her türlü hâdisenin altında rahmet ve hikmeti arar. Dünya ve âhiret saadeti için gerekli her teşebbüsü yapar ve sonunda Allah’ın rahmet ve keremine itimat eder, huzur bulur!.Kaybettiğine gam çekmez. Geçmişte kaçırdığı fırsatlara ‘ah!’ etmez. ‘Şöyle olsaydı böyle olmazdı!’ yahut, ‘böyle olmasaydı şöyle olurdu!’ gibi lâfların ruha sıkıntı vermekten öte bir fayda sağlamadığını bilir. Mazinin yükünü sırtından atar. Allah’a güvenerek istikbale doğru yol almaya koyulur, huzur bulur!

Yüz şehit sevabı almak

“Ümmetimin fesada gittiği zamanda kim benim sünnetime sarılsa ona yüz şehit sevabı vardır.” mealindeki hadis-i şerif, bazen yanlış anlaşılıp bir takım şüphe ve tereddütlere yol açmaktadır. Hadisten murat, bir bütün olarak Hazreti Peygamberin sünneti iken, bazen sanki bir tek sünneti yapmak yüz şehit sevabı kazandırır, zannedilmektedir. Böyle bir anlayış, hadisin ifade ettiği manaya muhaliftir, Dinin ortaya koyduğu düsturlara terstir. Sözgelimi misvak kullanan biri, sırf bu hareketinden dolayı yüz şehit sevabı alamaz. Ancak bir bütün olarak Sünnet-i Seniyyeyi rehber yapan kimseler hadiste belirtilen ecri alırlar.

Peygamber’in kanını içen sahabi!

Araplarda kan içmek özellikle ölmüş hayvanların kanları yemek ve mumbar yapmak suretiyle müsafirlerine ikram etmek ve yemek adetti. Hz. Peygamber’in kanını içtiği bilinen Abdullah b. Zübeyr ve Malik b. Sinan gibi sahabilerin ismi belirtilir. Bunlardan Abdullah b. Zübeyrin ne zaman içtiği tarih olarak kesin belli değildir. Ancak Hz. Malik, Uhud savaşında Hz. Peygamber’in yaralanması sebebiyle yaranın kanını ağzıyla çekip temizlemek için kanını emdiğinde yutmuş ve bedeninde Hz. Peygamber’in kanından bulunması düşüncesiyle bunu yapmıştır.

Kan’ın haramlılığı ile ilgili ayet (büyük ihtimalle) hicrî 628 yılında nazil olmuştur. Dolayısıyla kanın yenilmesi 628 yılında haram kılınınca adı geçen sahabilerin kan içme olayı bu tarihten önce olduğu söylenebilir. Malik’in olayı açıkça zaten öncedir.

Bununla beraber bazı alimler Peygamber efendimizin kanını tahir kabul etmişler bu yönünün diğer insanlara kıyas edilemeyeceğini söylemişlerdir. “Nasıl ki Onun teri mis gibi kokardı, kanı da tertemizdi” demişlerdir.