
Muzik calici calismiyor
İSLAMİYET
Tilavet secdesi ve hikmetleri
Kasım Ali Güngör: “Secde âyetlerini okuduğumuzda secde yapmamızın hikmeti üzerinde durur musunuz? Bu secde nasıl yapılır? Secde âyetini meâl olarak okuduğumuzda da secde yapmamız gerekli mi?”
Kâinatın Mâlik’ine, Hâlık’ına, Bâri’ine, Rabb’ine, Vâris’ine, Sâhibine secde etmek makamların en yücesi. Buhârî’de uzun bir hadîs-i şerifte, Resûlullah Efendimiz’in (asm) mahşerde şefaat ânındaki büyük secdesi anlatılır. Secde denince, bu büyük secdeyi hatırlamadan geçmeyelim; ne dersiniz? Kıyâmet Günü günahkâr ümmetinin bağışlanması için Allah Resûlü (asm) tazarrû’ içinde def’alarca secdeye kapanır, her def’asında “Yâ Rab! Ümmetî. Yâ Rab! Ümmetî.” diye ümmetinin necâtını ister; böyle mahviyetkârâne yapılan secde neticesinde Cenâb-ı Hak, gönlünde arpa tanesi kadar, sonra zerre kadar, sonra hardal tanesi kadar îmanı olanların Cehennemden çıkarılacağını müjdeler. Hadîsin son bölümünü Enes b. Mâlik’in (ra) rivâyetinden takip edelim: “Ben dördüncü def’a dönüp geleceğim. Ve Allahu Teâlâ’ya o ilham olunan mübârek hamd ve senâ kelimeleriyle hamd u senâ edip secdeye kapanacağım. Bunun üzerine bana: ‘Yâ Muhammed! Başını kaldır; söyle! Sözün dinlenecektir! İste; dileğin verilecektir! Şefaat et; şefaatin makbul olacaktır!’ denilecek. Ben de: ‘Yâ Rab! Lâ ilâhe illallah diyen bütün beşeriyet hakkında şefaat etmeme izin ver!’ diyeceğim. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: ‘İzzetim, Celâlim, Kibriyâm ve Azametim hakkı için; Lâ ilâhe illallah diyen herkesi Cehennemden çıkaracağım!’ buyuracaktır.
Allah Resûlü (asm) dünyada da en çok secde eden bir kul, bir Habîb ve Resûl idi. Habîbullah unvanı almasında elbette onun, secdeyi en büyük şeref bilen mübârek alnının ve secde için nasır bağlayan, su toplayan mübârek ayaklarının çok büyük yeri vardı. İbn-i Ömer (ra) anlatır: “Nebî-i Zîşan Efendimiz (asm) Kur’ân okurken içinde secde âyeti bulunan bir sûreye geldiğinde secde eder; biz de kendisiyle birlikte secde ederdik. Öyle ki, bir kısmımız alnını koyacak yer bulamazdı. Allah Resûlü (asm) buyurdular ki: ‘Âdemoğlu secde âyetini okuduğunda secde ederse, şeytan oradan ayrılır ve ağlayarak der ki: ‘Eyvah! Âdemoğlu secdeyle emr olundu ve secde etti! Cennet onun içindir! Ben de secdeyle emr olundum ve isyân ettim! Cehennem de benim içindir!’”
Secde âyeti okunduğunda veya işitildiğinde yapılması gereken secdeye “Tilâvet Secdesi” deniyor. Tilâvet Secdesi yapmak Hanefî mezhebinde vâcip; diğer üç mezhepte sünnet-i seniyyedir. Okunduğunda secde yapılması vâcip olan âyetlerden bâzısı, secdeyi açıktan emrediyor; bazısı, peygamberlerin secde ettiklerini haber veriyor; bir kısmı da, kâfirlerin secde etmekten yüz çevirdiklerinden bahsediyor. Secdeyi emreden âyetler okunduğunda Allah’ın emrine ittibâ etmek gerekir; Peygamberlerin secde ettiklerini haber veren âyetler okunduğunda, peygamberlerin yolunda bulunduğumuzu amelimizle izhar etmek ve Cenâb-ı Hak’tan hidâyet üzere bulunmayı fiilen istemek gerekir; kâfirlerin secde etmekten kaçındığını bildiren üçüncü kısım âyetler okunduğunda ise kâfirlere muhalefet etmek ve onların bu isyan halinden fiilen Allah’a sığınmak gerekir. İşte bu üç kısım âyetler okunduğunda tilâvet secdesi yapmak gâyet münasip ve kulluğun haysiyetine yakışan bir ameldir. Tilâvet secdesi, secde âyeti okunduğunda veya işitildiğinde hemen yapılır. Eğer hemen yapma imkânı yoksa ilk fırsatta yapılır; ama bilerek ve bir zarûret olmaksızın geciktirmek tenzîhen mekruhtur. Şâyet hemen secde yapmayacaksa; “Semi’nâ ve ata’nâ ğufrâneke Rabbenâ ve ileyke’l-masîr” (İşittik ve itaat ettik; mağfiretine sığınırız Rabbimiz; dönüş Sanadır.) denir.
Hanefîlere ve Mâlikî’lere göre tilâvet secdesi şöyle yapılır: Secde âyeti okunduğunda veya dinlendiğinde, abdestli olarak hemen ayağa kalkılır, seccadenin üzerinde veya temiz bir yerde tilâvet secdesi yapmak niyetiyle kıbleye dönülür, eller kaldırılmaksızın “Allahu ekber” diyerek doğrudan secdeye gidilir. Secdede üç def’â “Sübhâne Rabbiy’el-A’lâ” denilir, sonra “Allâhu ekber” denilerek secdeden kalkılır. Bu secdede teşehhüt ve selâm yoktur. Doğrulurken, “Ğufrâneke Rabbenâ ve ileyke’l-masîr” denilmesi müstehaptır. Secdeye giderken ve doğrulurken “Allahu ekber” denilmesi ve secde esnasında “Sübhâne Rabbiy’el-A’lâ” denilmesi sünnet-i seniyyedir. Secdeye gitmeden önce ayağa kalkılmış olması ve secdeden sonra yine ayağa kalkılması müstehaptır. Bunlara ilâveten; Hanbelî Mezhebine göre secdeden sonra oturularak selâm verilir; Şâfîi Mezhebine göre ise, secdeye başlarken niyet esnasında eller kaldırılarak iftitah tekbirinin alınması; secdeden sonra da oturularak selâm verilmesi şarttır. İftitah (tahrim) tekbirinden sonra secdeye giderken de ayrıca tekbir alınması sünnettir.
Secde âyetini meâlden okuyan veya dinleyen bir kişinin de secde yapması gerekir.
(Süleyman KÖSMENE, 2-2009)
Niçin Asra yemin ediliyor
Kurânı- Kerîm’de kuşluk vaktine, fecre, geceye, gündüze ve bunların alâmetleri sayılan güneşle aya yemin edilir. Akıp giden vakti dikkatle değerlendirmesi konusunda insanoğlu uyarılır. Asr sûresinde ise mutlak mânâda zamana yemin edilerek şöyle buyruluyor:
“Asra andolsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak, iman edip salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnâdır.” (103/1-3)
Asr kelime olarak hapsetmek, men etmek ve sıkıp suyunu çıkarmak manalarına geliyor. İsim olarak ise mutlak zaman, ikindi vakti, içinde bulunulan zaman ve yüz yıllık zaman dilimi anlamlarına geliyor.
Cenâb-ı Hak; asra yemin ederek insanın mutlaka hüsranda olduğunu ve insan cinsinden ancak şu dördüne sahip çıkanların bundan müstesnâ olacağını buyuruyor. Şimdi, neden asra yemin ediliyor ve neden yeminle insanın hüsranda olduğu bildiriliyor, bunları anlamaya çalışacağız. Tefsirde belirtildiğine göre; Cenâb-ı Hakk’ın bir şeye kasem etmesi, onun büyüklüğüne delil olmayıp, insan hayatındaki değerini bildirmeye yöneliktir.
Peki neden istisnâlar dışındaki insanın hüsranda olduğu bildiriliyor?
Bu sorunun cevabına dair şöyle düşünebiliriz: İnsan yaşadığı sürece tüketen bir varlıktır. O, bir taraftan benzeri veya yenisi alınabilen ihtiyaç maddelerinin temini ve sarfıyla meşgul olurken, diğer taraftan ömrü geçip gitmektedir. Doğrusu o, büyüyorum sandığı yerde eceline koşmakta; çoğalıyorum, servetim katlanıyor zannederken ömrünü tüketmektedir.
Şurası muhakkak ki, insanın harcayıp tükettikleri içinde, zaman diğer metaa benzemez. Çünkü harcanan zamanın aslâ yenisi alınamaz, geri gelmez, parayla satın alınamaz, değiştirilemez ve ödünç alınamaz. Bu itibarla insan, miktarı kendince meçhul bir hazineyi devamlı tüketmektedir. Elmalılı Hamdi merhûmun tefsirinde belirttiği üzere; “Gidene mukabil bir hayır kazanılmamışsa, o noksanlık sırf hüsrân demektir.”
İşte konumuzu teşkil eden sûre-i celîle bizi bu gerçeğe uyandırıyor. Sanki insana, “ömür sermayeni kullanırken bilinçli değilsen küllî hüsrandasın” diyor. Hüsrandan kurtulmanın çaresini ise iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye olarak zikrediyor.
Felaha giden yolun başında imanın zikredilmesi bizce anlamlıdır. Demek ki, iman olmadan gösterilen yararlılıkların sahibine ebediyette bir hayrı dokunmayacaktır. Hüsrandan kurtuluş için, insanın önce iman esaslarını şeksiz şüphesiz kabulü gerekiyor.
İkinci sırada salih ameller var; iyi ve yararlı işler… Burada ilk dikkat çeken, “amel”in manasındaki kuşatıcı genişlik olmalıdır. Çünkü amel, belirli bir ibadet veya işin husûsî adı değildir. En geniş manasıyla yapılan iş ve eylem demektir. Öyleyse Müslüman’ın her işi iyi ve faydalı olarak tanımlanabilecek berraklıkta olmalıdır. Her işi, her sözü, gönlünden geçirdiği her düşüncesi damıtılmış olmalıdır. Hiçbirinin utanılacak bir tarafı olmamalı. Hepsi de yüzünün akıyla el içine çıkabileceği kıvamda, ’ın huzuruna sunabileceği berraklıkta iman ve akıl süzgecinden geçmiş olmalıdır. İstenen salih amelin bütün bunları kapsadığına inanıyoruz.
Üçüncü sırada hakkı tavsiye var. Şöyle diyebiliriz; iman edip salih amelleri kuşanan kişi, nefsinde hakşinaslığı özümseyecek. Fakat bununla da yetinmeyecek, hakkı tavsiye edecek. Bulunduğu her yerde hakikate tercüman olacak. Hakikatin neşv ü nemâ bulmasına gayret edecek. O ölçüde batılın, yanlışın izâlesine çalışmış olacak.
Dördüncü olarak sabrın tavsiyesi var. Onu da kişi önce kendi nefsinde özümseyecek. Elmalılı merhûmun dediği gibi; “Elem ve külfetlere karşı sabrederek taatta bulunmaya, lezzet ve şehvetlerin çekiciliğine karşı sabrederek de haramlardan sakınmaya önce nefsini alıştıracak.” Sonra bu disiplini insanlara tavsiye edecek.
Saydığımız dört maddeden son ikisi ile ilgili şunları ilâve edebiliriz; hakkın ve sabrın tavsiyesi herhangi bir konu, yer veya zamanla sınırlı değildir. Şu halde Müslüman’a yaraşan hodbinlik değil, diğergamlıktır. İçinde yaşadığı toplumu doğru okuyup, o gün için elzem olan hizmet şevkini kuşanmaktır. Gücü yettiğince doğruları söylemek ve yanlıştan sakındırmaktır. Hüsrana uğrayanlardan olmamak için iman ve salih amellerden sonra, hakkın ve sabrın tavsiyesinin şart koşulmuş olması bize bunları düşündürüyor.
Asr sûresi kısa, fakat bütün nasihatlerin özü mahiyetindedir. Bu sebepledir ki, ashab-ı kirâmdan birbiriyle karşılaşan iki kişinin Asr sûresini okumadan ayrılmadıkları rivayet edilmektedir. İmam Şâfiî hazretleri ise; “Şayet Kur’an-ı Kerim’de başka bir şey nâzil olmasaydı, Asr sûresi insanlara yeterdi” diyor. “Bu sûre Kur’ân’ın bütün ilimlerini ihtivâ etmektedir. Eğer insan derinlemesine düşünse, yalnız bu sûre bile hidayetine yeterdi.”
Mehmet Akif’in gönlünden mısralara dizilenler ise, bu sûreye dair söylenebileceklerin husûsi bir hulâsası mahiyetindedir:
Hâlik’ın nâ-mütenâhî adı var; en başı hak
Ne büyük şey kul için, Hakkı tutup kaldırmak
Hani, ashâb-ı kirâm ayrılalım derlerken
Mutlaka sûre-i Ve’l-Asr’ı okurmuş, neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede, esrâr-ı felâh
Başta iman-ı hakiki geliyor, sonra salâh
Sonra Hak, sonra sebât; işte kuzum insanlık
Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsrân artık
İmam Râzî pazarda buz satan bir şahsın sözünü naklederek, “Asr sûresinin manasını bundan sonra anladım” diyor. Satıcı halka şöyle sesleniyordu; “Sermayesi eriyen bu adama merhamet ediniz!”
Aslında, sermayesi eriyip giden sadece buz satan adam değildir. İmanı kuşandıktan sonra onun gerektirdiği salih amellerle, hakkı ve sabrı tavsiye ile vaktini değerlendirmeyen her insanın, kıymetli zamanı hebâ olup gitmektedir.













