Muzik calici calismiyor


İSLAMİYET

Kur’an Kadir gecesi mi indi, yoksa Berat gecesi mi?

Tefsirlerdeki bilginin özeti şöyledir: Levh-il mahfuza inişi Berat gecesinde oluyor, dünya semasına indirilmesi ise Kadir gecesinde oluyor. İlk inişi Kadir gecesinde olmuştur. 23 senede indi. Bir âyet meali: Apaçık olan Kitaba and olsun ki, biz onu [Kur’anı] mübarek bir gecede indirdik. Her hikmetli iş o mübarek gecede ayırt edilir. (Duhan 3-4)

Bu âyetin açıklamasında buyuruluyor ki: Kur’an-ı kerim, Levh-il mahfuza bu gece indirildi. Dünya semasına indirilmesi ise, Kadir gecesinde oldu. Bir âyet meali şöyledir: Biz onu [Kur'anı] Kadir gecesinde indirdik. (Kadr 1)

(www.dinimizislam.com)

Vücuttaki dövmeler abdeste ve gusle mani mi?

Peygamberimiz (sas) kollara, bedenin herhangi bir yerine dövme yaptırmayı uygun bulmamış, yabancılara ait böyle faydasız alışkanlıkları taklit etmeyi tavsiye etmemiştir. Bununla beraber, dövmelerin abdeste, gusle mani olmayacağı da ilgili kitaplarda açıklanmıştır. Çünkü abdest ve gusülde esas olan, derinin üzerinden suyun akıp gitmesi, bedeni ıslatarak temizlemesidir. Dövmeler ise deri üzerinde tabaka teşkil etmediklerinden cildin ıslanıp temizlenmesini önlemezler. Dolayısıyla tanıştığınız yeni arkadaşlarınız doğru bilgi vermişler, eskiler ise maalesef ibadetine bile mani olacak yanlış telkinlerde bulunmuşlardır. Bilgili arkadaşla bilgisiz arkadaşın farkı da böylece meydana çıkmıştır.

Bilgisiz arkadaşın zararlarını anlatan Peygamberimiz (sas), “İnsan farkına varmadan cahil dostunun benimsediklerini benimseyebilir. Seçtiği dosta dikkat etmelidir!” ikazında bulunmuştur. Demek ki bilenlerle yakınlık kurarsanız doğruları benimsersiniz, bilmeyenlerle arkadaşlık ederseniz böyle yanlışlara kapılır, ibadetinizi bile yapamaz hale gelirsiniz.

Şirazlı Sadi iyi arkadaşın bıraktığı güzel etkiyi anlatırken şöyle tatlı bir misal verir: Çevresine ibretle bakan adamın biri, ormanda dolaşırken bir meşe yaprağından gül kokusu geldiğini anlayarak; “Nasıl oluyor da gül gibi kokuyorsun ey meşe yaprağı?” der. Dile gelen meşe yaprağı da şöyle cevap verir:

“Uzaklardaki gülün yapraklarını rüzgâr uçurup buralara kadar getirdi. Ben onları kendi yanımda misafir ettim. Bir müddet gülle arkadaşlık ettik. Gül kokusu bana arkadaşlık ettiğim bu gül yaprağından geldi.”

Demek ki, bilgili insanlarla arkadaşlık ederseniz güzel şeyler öğrenir, sağlam bilgiler elde edersiniz. Bilgisiz kimselerle dostluk kurarsanız pişman olacağınız yanlışları benimser, ibadetinizi bile yapamaz hale gelirsiniz. Seçtiğiniz arkadaş ve dostlara dikkat!

(Ahmed Şahin, Zaman, 2009-08-05)

Müslüman için 5 Önemli İkaz

Peygamber Hz. Muhammed (a.s) buyuruyor ki:

Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecek ki; beş şeyi sevecekler, beş şeyi unutacaklar;

1. Dünyayı sevecekler, Âhreti unutacaklar,
2. Köşkleri sarayları sevecekler, kabri unutacaklar.
3. Malı ve serveti sevecekler, hesabını unutacaklar,
4. Günahı sevecekler, tövbe etmesini unutacaklar,
5. Yaratılmışları sevip Yaratanı unutacaklar.

Hz. Ömer’in Meclisi

Adına demokrasi denir veya denmez bu ayrı bir konu; ama Müslümanlar için örnek olan ilk halifeler (Râşid Halîfeler) dönemi uygulamasına göre –ki, bu uygulama meşruiyetin delilidir- yönetici (devlet başkanı, halîfe), bir önceki halifenin veya bir başka otoritenin tayini ile değil, halkın veya temsilcilerinin seçmesi ile belirlenir. Halife’de maddi ve manevi bazı şartlar (göreve ehil olma vasıfları) aranır, başta bunlara sahip olmayan seçilmez, sonradan kaybeden de meclis tarafından görevden alınır.

Devlet başkanı, bir şekilde seçilmiş meclisi ile devamlı danışma yapar, anayasalar gibi bağlayıcı olan “vahye dayalı” kuralların dışına çıkamaz, bu nitelikte açık ve doğrudan hükümlerin bulunmadığı veya bulunduğu halde uygulamada zorlukların ortaya çıktığı durumlarda meclis müzakere yoluyla ve vahyin ışığında (yol göstericiliğinde) yasama faaliyetinde bulunur, çözümler üretir.

Halife danışmayı terk ederek tek başına ve istediği gibi kararlar alarak ülkeyi yönetemez.

Halife Tanrı’yı temsil edemez, Tanrı adına karar veremez, hüküm koyamaz; bu sebeple yönetim teokratik değildir. Bir konuda dinin (Allah’ın) hükmü arandığında bunu, gerekli eğitim ve öğretimi almış olan herkes yapabilir. Kimsenin ictihadı diğerine dayatılamaz. Kamuya ait kanun ve kararlarda ise meclisin tercih ettiği ictihad bağlayıcı olur.

Bu genel bilgilerden sonra Hz. Ömer yönetimindeki mecliste, söz hakkına sahip gayr-i müslim üyelerin de bulunduğuna dair bir örneği aktarmak istiyorum (Kaynak: Serahsî, Mebsût, el-Eşribe bölümü).

Hz. Ömer bir soru üzerine, üzüm suyu üçte biri kalacak kadar kaynatıldıktan sonra fermante edilerek hazırlanan bir içeceği içmenin caiz olup olmadığını tartışmaya açmıştı. Bir hristiyan “Biz oruç günleri için böyle bir içecek hazırlayıp içiyoruz” deyince “Getir de bir bakalım” dedi. Adam içeceği getirdi, Hz. Ömer birazını tadınca su istedi, içeceğe yeterince su katarak daha sıvı hale getirdi, içti ve sağ yanında bulunan Ubâde b. Sâmit’e de verdi, Ubâde “Ateş (şırayı kaynatma) haramı helal hale getirmez” diye itiraz edince Hz. Ömer, şarabın sirke haline getirilmesi örneğini vererek “su katmakla bunun da öylece helal olduğunu” söyledi. Bunu hem hazma yardımcı olsun hem de oruçluyu güçlendirsin diye içerlerdi.

Fıkıh alimi Serahsî –özetleyerek verdiğimiz- bu olayı aktardıktan sonra şu yorumu yapıyor:

1. Hz. Ömer Müslümanların işleri konusunda iyi düşünen ve çözüm üreten bir kimse idi, özellikle kamuyu ilgilendiren alanda dini uygulama hususunda danışmayı en çok yapan yönetici idi.

2. Hz. Ömer’in bu uygulaması, mecliste Ehl-i kitab’ın da (hristiyan ve yahudi üyelerin) bulunmasında sakınca olmadığını gösterir; çünkü bu hristiyan şahıs danışma meclisi üyesi idi.

3. Gayr-i Müslim üyelerin muâmelât denilen alanda söz, haber ve görüşlerine itibar edilir.

4. Gayr-i müslimlerin de yiyecek ve içecekleri, örf ve adete göre izin sayılan durumlarda -ayrıca izin alınmadan- yenilir ve içilir.

On beş asır önce bir İslam halifesinin devlet başkanı olduğu dönemin meclisinde gayr-i müslimler de meclise alınıyorlar, kendi inançlarını, hayat tarzlarını koruyarak meclis faaliyetlerine katlıyorlar, ama yirmi birinci asrın meclislerinde “başörtülü bir müslümanın yerinin olup olmadığı” tartışılıyor!

Bir de demokrasiden, din ve düşünce özgürlüğünden, çağdaşlıktan söz ediliyor!

Ne dersiniz!

(Hayrettin Karaman, Yeni Şafak, 2009-06-26)

Arıya Gelen Vahiy

Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)

Emri mâruf ve nehyi münker

Müslüman bir toplum durup dururken bozulmaz. İyiliği ve mârufu istemez, kötülüğü ve münkere tâlip olursa bozulur. Bu bozulmada sorumluluk ve suç kendilerine aittir.

Bozuk ve bozulmuş bir toplumun içindeki yeterli sayıda ve güçte insan, tevbe eder, pişman olur ve iyiliğe dönmek, islah olmak isterse Allah onlara yardım eder, toplumu iyileştirir.

Maruf nedir? Dinin, aklın, hikmetin; Kur’ân’ın, Sünnetin, fıkhın, ahlâk-ı islâmiyenin, hikmetin, Şer’-î şerifin; iyi, güzel, doğru gördüğü ve gösterdiği şeylerdir. Gerek inanç olsun, gerek düşünce, gerekse eylem ve iş olarak.

Münker nedir? Dinin, aklın, hikmetin kötü gördüğü şeylerdir.

Müslümanlar öyle bir topluluk, öyle bir ümmettir ki, mârufu emr eder, münkerden nehy ederler. Kur’ân onları böyle târif ediyor.

Müslümanlar bunu yapmazlarsa bozulurlar, zillete, esarete düşerler, yenilirler.

Bu memlekette, eskilere ilaveten 100 bin adet Hindistan’daki Tac Mahal gibi süslü, harika, güzel, ziynetli cami yapılsa; emr-i mâruf ve nehy-i münker farzı yerine getirilmiyorsa Müslümanlar yine kurtulamaz.

Emr-i mâruf ve nehy-i münker nelerdir?

1. Müslümanların faydalı ilim öğrenmesidir. Bunun başı da ilmihalini doğru olarak öğrenip bilmektir.

2. Müslümanın itikadının sahih olmasıdır.

3. Kur’ân’a, Sünnete, Şeriata tâbi olmaktır.

4. Beş vakit namazı kılmaktır.

5. Camilerin mihraplarına, minberlerine, kürsilerine; âlim, ârif, muhlis, çok kültürlü, çok ahlâklı, çok faziletli, yüksek karakterli, vasıflı, güçlü, etkili, güzel din hizmetlileri, imamlar, hatipler, vaizler getirmektir.

6. Böyle imamların ardında beş vakit namazı cemaatle kılmaktır.

7. Ümmetin başına ehliyetli ve liyakatli bir İmam-ı Kebir, bir Emîrü’l-müminîn getirmek ve ona biat ve itaat etmektir.

8. Zekât ve sadakalarla (Sadaka dilenciye verilen para değildir, cömertçe ve bol bol hayır ve hasenat yapmaktır) ülkede sosyal adaleti sağlamaktır.

9. Dini kendimize değil, kendimizi dine uydurmaya çalışmaktır.

10. Alenen işlenen büyük günahlardan kaçınmak ve bunlarla mücadele etmektir.

11. Haram yememek ve haram yiyenlerle mücadele etmektir.

12. Nifaktan ve şikaktan, fitne ve fesattan, fısk ve fücurdan uzak olmaktır.

13. İhlâslı, takvalı, keremli, mürüvvetli, fütüvvetli Müslümanlar olmaktır.

14. Din sömürücüsü, mukaddesat bezirgânı hainlere cephe almaktır.

15. Bizden olan ülü’lemr zümresine dahil olan gerçek ulemâyı dinlemek, dinî onlardan öğrenmek, onlara tâbi olmaktır.

İşte bu gibi emr-i maruf ve nehy-i münker vazifeleri yapılmazsa müzeyyen camilerin, avaz avaz bağırtılan hoparlörlerin, cami kalorifer veya klimalarının, yılda iki kere gidilen umrelerin, dinî cemaat farfaralarının bir faydası olmaz.

Müslümanların iki temel vazifesi vardır:

1. İslâm’ı iyi ve doğru bir şekilde anlamak, yakalamak ve uygulamak.

2. Çağ kültürünü, moderniteyi yakalamak ve bu konuda İslâm düşmanlarının ve karşıtlarının önüne geçmek.

Bunları yaparken de dinden zerre kadar tâviz vermemek.

Kâfirlerin ahlâkında zina suç değilmiş, bir karının yabancı bir erkekle cilveleşmesi ve yatması suç değilmiş, öyleyse biz de bu konularda biraz hoşgörülü olalım, yumuşayalım denilirse böyle bir düşünce ve istek İslâm’a ve Kur’ân’a ihanet olur.

Feministler öyle istiyor diye hiçbir sahih hadîs ayıklanamaz.

Türkiye’nin din konusunda AB standartlarına uymasını istemekMüslümanlıkla uyuşur bir şey değildir.

Bizim kurtuluşumuz AB’ye üye olmakta değil, gerçek İslâm’a sarılmaktadır.

Avrupa’nın en ileri, en güvenli, en zengin iki ülkesi olan İsviçre ve Norveç AB üyesi değil. İbret almamız ve utanmamız gerek.

Biz bugünkü kokuşma, bugünkü gerilik ve kargaşa ile AB’ye üye olursak korkarım, Avrupa’yı da batırırız.

Kurtuluşun tek çaresi İslâm’ı doğru bir şekilde öğrenmek ve onu hayata uygulamaktır. Bu da ilimle, kültürle, şehir ve medeniyet Müslümanlığıyla, ahlâk ve karakterle, fazilet ve hikmetle olur.

Sanatsız cami binalarıyla, uzun minarelerle, sonuna kadar açılan hoparlörlerle, kalorifer ve klimalarla, camilere konulan ışıldak, vantilatör ve soğuk su cihazlarıyla ve bunlara benzer şeylerle olmaz.

Önce de yazmıştım:İslâmî hizmetlerde ve faaliyetlerde istihdam edilen elemanlar ve kadrolarda ilk aranacak özellik, IQ’larının 100′den aşağı olmamasıdır.

İslâm’a kırsal kesim, taşra, varoş kültürü ile gereği gibi hizmet edilemez.

Ediliyor diyen çıkarsa “İşte bu kadar ediliyor” cevabını veririm.

Vasıf vasıf vasıf. Güç güç güç. Bilgide, kültürde üstünlük. Ahlâk ve fazilette üstünlük.

DİN VE PARA

İSLÂMÎ, imânî, Kur’ânî hizmetler ve para konusunda birkaç tutum vardır:

1. Bu hizmetleri para ile yürütmemek. Bediüzzaman böyle düşünmüş, böyle hareket etmiştir. Hizmetler parasız olur mu? Pekalâ olmuş. Ortada somut bir örnek var. Ümmetin mâneviyat büyükleri böyle hizmet etmiştir.

2. İslâmî, imânî, Kur’ânî hizmetler için para toplamak, para almak, lâkin bunları kesinlikle kendi zimmetine geçirmemek, hepsini yüzde yüz hizmet için harcamak.

3. Bu gibi hizmetler için para almak, para toplamak, bunların bir kısmını hizmete harcamak, bir kısmını zimmetine geçirmek.

4. İslâm’a hizmet ediyorum diye para almak, para toplamak, aslında zerrece hizmet etmeyip bunların hepsini zimmetine geçirmek.

Bazı cemaatler para konusunda o kadar aşırı gitmişlerdir ki, Müslümanların zekâtlarına bile el koymuşlardır. Halbuki Şeriat “zekât ile cami bile yapılmaz” diyor.

Din hizmeti gören bazı kişilerin geçinmek için ücret ve maaş almalarına müteehhirîn ulemâsı fetva ve ruhsat vermiştir ama bu yolla köşeyi dönmeye, zengin olmaya fetva ve ruhsat yoktur.

Zamanımızda Mushaf, tefsir, meal, Kur’ân tercümesi, hadîs tercümesi, çeşitli din kitapları basım ve yayımı ile süper zengin olanlar vardır.

Çok yüksek miktarda telif veya telef ücretleri alanları da biliyoruz. Bunların bir kısmı bid’at fırkalarına mensuptur.

Maalesef bir kısım Ehl-i Sünnet mensupları da İslâmî, imanî, Kur’ânî hizmetlerden iyi para kazanmaktadır. Pardon, kötü para.

Bu devirde bazı hizmet erbabı (hepsini kasd etmiyorum) fena fi’l-para olmuştur.

Resul-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya efendimiz hazretlerinin para ile ilgili bir hadîs-i şerifi:

“Uhud dağı kadar altınım olsa, borç ödemek için ayıracağım bir dinar dışında bunların bir gece bile nezdimde ve zimmetimde kalmasını istemem, dağıtırım.”

(M. Şevket Eygi, Milli Gazete, 2009-06-19)

Akika Kurbanı

Yeni doğan bebeğin başındaki ilk saçlarına akîka; bu çocuğun doğumundan yedi gün sonra başındaki tüyleri kısmen veya tamamen traş edip adını koyduktan sonra Allah’u Teâlâ’ya şükür için kesilen kurbana akîka kurbanı denir. Hz. Aişe (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmektedir: “Resul-i Ekrem (s.a.s.} bize erkek çocuklar için iki, kız çocukları için bir koyun “akîka” olarak kurban etmemizi emretti.” (İbn Mâce hadis no: 3163, Zebâih, no: 1515).

Yine Hz. Âişe validemizin rivâyetine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.s.), torunları Hasan ile Hüseyin’in doğumlarının yedinci günü akika kurbanlarını kesmiş ve adlarını koymuştur. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI, 401)

İslâm’dan önceki câhilî Arap toplumunda sadece erkek çocuklar için kurban* kesilirdi. Kız çocukları için böyle bir merâsim söz konusu değildi. İslâm bu değişikliği yaparak kız çocuklarına da değer verilmesini sağlamıştır .

Akîka kurbanında aranan şartlar

Kurban edilecek hayvan tek veya iki gözünden kör olmamalı; dişlerinin ekserisi düşmüş olmamalı; kulakları kesik olmamalı; boynuzlarından biri veya ikisi kökünden kırılmış olmamalı; kulağı veya kuyruğunun yarısından çoğu, memelerinin uçları kesik olmamalı; yahut yaratılıştan kulak ve kuyruğu olmayan bir hayvan olmamalıdır. Akîka kurbanı Hanefi mezhebine göre mübah ve dolayısıyla menduptur. Diğer üç büyük imâma göre sünnet, Zahiri mezhebine göre ise farzdır.

Hz. Peygamber bu kurbanın kesilmesi sırasında bir örf olarak başa kan sürülmesi âdetini yasaklamış, (Ebu Dâvud, Edahî, 20) kesilen saçların ağırlığınca altın veya gümüş tasadduk edilmesini emretmiştir. Akîka kelimesi anne-babaya isyân anlamına geldiği için Resulullah bu kurbanın adını “itaat ve ibadet” anlamına gelen “Nesike” kelimesi ile değiştirmiştir. (İbn Hanbel, II, 182)

Bu kurban çocuğun doğduğu günden bâlîğ olacağı güne kadar kesilebilir. Ancak doğumun yedinci gününde kesilmesi daha çok sevap kazanmaya sebeptir. Kesilen kurbanın kemikleri çocuğun sıhhatli olmasına sebep olsun niyetiyle kırılmayıp eklem yerlerinden sıyrılır ve öylece pişirilir. Sonra bu kemikler bir yere gömülür. Akîka kurbanının etinden bunu tasadduk eden kimsenin yiyebileceği gibi ev halkı da bu etten istifâde eder. Bir kısmı da ihtiyaç sahiplerine dağıtılır.

(www.sevde.de)