Muzik calici calismiyor


GENEL KÜLTÜR

Bunları biliyormuydunuz köşesi

- Dünyada en çok vesikalık fotoğraf ve resmi pul kullanan memleketi olduğumuzu,

- Dünya Çalışma Teşkilatı merkezi İsviçre haftada kırk saat çalışmayı referandum ile reddedip daha fazla çalışma ve üretmekten yana olduğunu,

- Dünyanın en hovardaca zaman harcayan, israf eden toplumu olduğumuzu,

- Aristo’nun politikayı “Hür insanları idare etme sanatı” olarak tarif ettiğini,

- Resmi başlıklı kağıtları özel yazışmalarda kullandılar diye Amerikan kongre üyeleri hakkında soruşturma açıldığını,

- Avusturalya başbakanı emniyet kemeri takmadığından dört yüz dolar ceza ödediğini,

- Fransa’da skandal halini alan mikroplu kan davasında zamanın başbakanı, bakanların mahkemede ifade verdiğini,

- On iki binden fazla kanunu ve yüz bine yakın kanun hükmünde kararname bulunan ülkede “kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” kanunu olduğunu,

- İsviçre, İskandinav memleketlerinde insanların devlet dairesine çağrıldığı hallerin istisna olduğunu,

- Stalin’in otoriteyi “Bir kişiyi öldürmek cinayettir, ama bir milyon insanı öldürmek istatistiktir” olarak algıladığını,

Biliyor muydunuz?

(Nida Dergisi)

İnsanoğlu meğer moda uğruna ne badireler atlatmış!

- Dünyanın neresinde 600 kadın, eşlerini öldürmek için makyaj malzemelerini kullandı?

- Hangi kumaş, altından daha pahalıydı?

- Şapka iğneleri ne işe yarıyordu?

Richard Platt’in hazırladığı, “İnanılmaz Ama Moda Hakkındaki Çılgın Gerçekler” adlı kitap, bu sorular ışığında moda tarihindeki inanılması zor ama gerçek olaylara yer veriyor.

Moda tarihinin inanılmaz gerçekleri

Altından pahalı kumaş
Mor ipek, Antik Roma’nın en gözde kumaşı. İpek, ta uzaklardan Asya’da getirtiliyordu ve ağırlığınca altına eşdeğerdi. Kumaşı boyamakta kullanılan mor renk ise 20 kat daha pahalıydı. Bu renk, deniz salyangozlarından elde ediliyordu ve bir elbiselik kumaşın boyası için 10 bin salyangoz gerekiyordu.

Çadır kadar elbiseler içinde
15. ve 16. yüzyılda kadın olmak gerçekten çok zormuş. Çadır büyüklüğünde kabarık elbiseler giyen kadınların oturması, kalkması, kapıdan geçmesi bile büyük bir sorundu. Victoria dönemi kadınları eteklerinin arkasını yastık benzeri dolgu malzemeleriyle şişiriyorlarmış. Bu kabarıklıkların bazıları o kadar geniş ve düz olurmuş ki, insanlar üzerlerine çay bardakları yerleştirilebileceğini söyleyerek alay ederlermiş.

Apartman topuklu ayakkabı
Chopine, 16. ve 17. yüzyılda moda olan, apartman topluklu bir ayakkabı modeli. Özellikle İtalya’da gözdeydi. Venedikli kadınlar, 75 cm yüksekliğindeki chopine takunyaları giyerdi. Bu takunya, ipek, tahta ve derinden yapılmış. Özellikle kullanışsız olmaları için yapılan bu ayakkabılar, sahiplerinin zengin olduğunu ve birkaç adımdan fazla yürümeye ihtiyaç duymadığını gösteriyor. Yoksullar ise kullanışlı, rahat ve suya dayanıklı ayakkabılar giyermiş. Sürekli ayakta çalıştıkları için.

Kabarık saç modelleri
Kabarık saç modelleri eski Roma uygarlığında başladı. Zengin kadınların, saçlarını yüksekte toplanan topuzlar şeklinde taramaları için ‘ornatrix’ adı verilen bu işe özel hizmetkârları vardı. Kadınlar zenginliklerini göstermek için topuzlarının üzerine değerli taşlardan yapılan taçlar takardı.
‘Arı kovanı’ saç modeli, adını sarmal ipten yapılan kubbe şeklindeki arı kovanlarından almış. Bu modelin yapılmasını sağlayan saç spreyi 1948′de icat edilmiş. Vernikten yapılan bu sprey, saçı sert ve yapışkan hale getiriyor. Üstelik temizlenmesi de neredeyse imkânsız.

Ölümcül korse
Korse, milyonlarca kişinin sağlığına zarar verdi, hatta zaman zaman giyenlerin ölümüne bile yol açtı. 1859 yılında Fransız bir kadın, bir baloya çok ince bir belle gidişinden 3 gün sonra hayatını kaybetti. Vücudu incelendiğinde, korsenin üç kaburgasını kırdığı ve karaciğerini deldiği görülmüş.

Upuzun şapka iğneleri ne işe yarardı?
Victoria dönemi kadınları kendilerini, sarkıntılık eden erkeklerden korumak için upuzun şapka iğneleri kullanırlardı.

Her yıl Britanya’daki Ascot at yarışlarının Kadınlar Günü’nde, kadınlar olabildiğince şaşırtan şapkalar takardı. Bu şapkalar genellikle, haberlerde, yarışlardan daha çok yer bulunurdu.

Katil makyaj
17. yüzyılda, Tofana di Adamo adında bir İtalyan, Aqua Tofana adında bir yüz beyazlaştırıcı makyaj malzemesini birçok kadına sattı. Bu kadınlardan tam 600′ünün kocaları ölünce Tofana tutuklandı. Ürettiği makyaj malzemesinin öldürücü arsenik içerdiğini itiraf etti. Müşterileri bunu, mirasa konmak için kocalarını zehirlemekte kullanmıştı.

19. yüzyılda bedeni örtmek modaydı
19. yüzyılın büyük bölümünde, Batı’daki kadın modası, bedenin tümünü örtecek, neredeyse boyun ve ayak bileklerini de kapatacak şekildeydi. Cildin açıkta kalması rezillik olarak görülüyordu. Ama bedeni tamamen kapatan bu kıyafetlerin, vücut hatlarını sarıp sarmalamasına çok önem veriliyordu.

Burnum nereye gitti?
İlk estetik cerrahlar yüze, kaz yağı, beyaz meşe ağacı kabuğu ve vazelin gibi tuhaf maddelerle dolgu yaptı. Fakat bunların en yaygını balmumuydu. Ne yazık ki, bu maddenin güneşte yumuşamak gibi bir özelliği vardı, dolayısıyla hastalar ameliyat sonrasında, burunlarının plajda, güneşin altında eriyip gittiğini fark etti.

Ruj mu, cadılık mı?
Britanya’daki yasa koyucular, 1770′te ruj kullanmayı yasaklayan bir kanun çıkardı. Şuna karar vermişlerdi: “Erkekleri, yaptıkları makyajla evlenmek için kandıran kadınlar, cadılık suçundan yargılanabilir.” Mısırlı işçiler, M.Ö. 1158 yılında göz makyajı malzemeleri bittiği için grev yaptı. 16. yüzyılda kadınlar, makyaj temizleyicisi olarak sülfürik asit kullanırmış.

Moda yasakları
Eski Roma’da kadınların ipekli bir şapka, altın bir yüzük veya dantel bir yaka taktığı için para cezası aldığını biliyor muydunuz? İnanılması gerçekten çok zor olan bu cezanın nedeni, M.Ö. 218′de uygulamaya konulan ‘Masraf Kısma Yasaları’. Yasa, kimlerin şaşaalı giysilere bürünüp, kimlerin tekdüze yün elbiseler giyeceğini düzenlemek için hazırlanmış.

Bu yasalarla, sıradan insanların, toprağı yöneten asil kadın ve erkekler gibi görünmesi engellenmek istenmiş. İlk yasa, kadınlara ağırlığı 14 gr fazla olan altın takıları yasaklıyor. İngiltere’de 1337′de, Kral 3. Edward, şövalyeden daha düşük seviyede olanların kürk giymesine izin verdi, fakat şövalyelerin üç katı zenginliğine sahip oldukları sürece! Floransa, 1332′de kırmızı renkte ve ipek giysiler, sadece evde giyilebiliyordu.

İtalya Peruiga’da 1366′da kadife, ipek ve saten yasaktı. Fransa’da 1583′te yalnızca prenseslerin elbiseleri üzerinde mücevher ve inci bulunabilirdi, altın ve gümüş işleme yasaktı. Çin’de 1680′lerde, sarı renkte giysiler, imparatorun ailesi ve arkadaşları dışındakiler için yasaktı. Meksika’da 15. yüzyılda uygulanan bir kanuna göre, fazla şık giyinenler, para cezasından çok daha katı bir cezaya mahkûm oluyordu.

(Zaman, 03-01-2009)

İşte Türkiye’nin etnik haritası

Dünya genelinde etnik köken, dil ve din araştırmaları yapan Amerikan merkezli United States Center for World Mission (USCWM) adlı vakfın Aralık 2008 verilerine göre, Türkiye nüfusunun yüzde 20.8′ini Kürt kökenliler oluşturuyor. Araştırmaya göre, Türkiye’de 52.8 milyon Türk yaşarken, Zazalar ile birlikte toplam Kürt sayısı 15.4 milyon.

Türkiye’de yaşayan Kürt kökenlilerin sayısı ve diğer etnik grupların nüfusa oranı hakkındaki tartışmalar devam ederken, bir araştırma da dünya genelinde etnik köken, dil ve din araştırmaları yapan Amerikan merkezli USCWM isimli vakıftan geldi. Vakfın Aralık 2008 verilerine dayandırdığı araştırmasında, Türkiye’nin nüfusunun 74 milyon 398 bin 700 olduğu kaydedildi. Araştırmada, nüfusun yüzde 71′ini oluşturan 52 milyon 826 bin kişinin Türk olduğu ifade edilirken, Zazalar ile birlikte Kürtlerin sayısının 15 milyon 426 bin olduğu belirtildi. Araştırmada Türkiye’de 1 milyon 313 bin Zaza’nın yaşadığı, Kürtlerin 5 milyon 902 bininin ise Türkçe konuştuğu kaydedildi.

Türkiye’de 1.8 milyon Arap, 910 bin Çerkez, 620 bin Fars, 540 bin Azeri yaşadığının belirlendiği araştırmada, Türkiye’de 76 bin Ermeni, 28 bin Süryani, 14 bin Rum ve 13 bin Musevi bulunduğu vurgulandı.

Türkiye’nin nüfusunun etnik köken dağılımı şöyle:

- Türkler 52 milyon 826 bin
- Kürtler 15 milyon 426 bin
- Araplar 1 milyon 839 bin
- Çerkezler 910 bin
- Farslar 620 bin
- Azeriler 542 bin
- Gagavuzlar 410 bin
- Pomaklar 331 bin
- Bulgarlar 328 bin
- Lazlar 151 bin
- Gürcüler 150 bin
- Tatarlar 126 bin
- Boşnaklar 101 bin
- Ermeniler 76 bin
- Karakalpaklar 74 bin
- Arnavutlar 66 bin
- Romanlar 66 bin
- Abhazlar 43 bin
- Osetler 37 bin
- Süryaniler 28 bin
- Rumlar 14 bin
- Museviler 13 bin
- Keldaniler 300

(www.netapno.com, 01-2009)

2009 Yeni Türk Liraları

1 Ocak 2009`da kullanılmaya başlayacak TL`lerin tanıtımını Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz yaptı.

BANKNOTLARDAKİ GÜVENLİK ÖNLEMLERİ VE YENİ MADENİ PARALAR

1 Ocak 2005`te paralardan sıfırlar atılarak Yeni Türk Lirası kullanılmaya başlamıştı. Paradaki reformun ikinci hamlesi olarak da `yeni` ibaresi kaldırılıyor. Atatürk`ün 1927 yılında çekilmiş fotoğrafı 5 ve 10 TL üzerinde, 1931`de Gazi çiftliğinde çekilmiş fotoğrafı 20 ve 50 TL üzerinde, Çankaya Köşkü`nde çekilen fotoğrafları ise 100 ve 200 TL üzerinde kullanıldı. Yılmaz`ın tanıttığı yeni banknotların ön yüzlerinde Atatürk resimleri yer alırken arka yüzlerinde şu isimlerin resimleri yer alıyor:

ORD. PROF. DR. SAYILI: BİLİM TARİHİ ALANINDA İLK DOKTORANIN SAHİBİ

5 TL`lik banknot: Ön yüzünde Atatürk portresi, portreyi çevreleyen kırmızı ay yıldız motifi ve stilize edilmiş atom motifi bulunacak. Arka yüzünde bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı`nın portresi yer alacak. Portre, İslam Tarihi Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi tarafından sağlandı. Arka yüzde ayrıca bilim tarihindeki bazı önemli olayları sembolize etmek üzere güneş sistemi, atomun yapısı, DNA gibi motifler de kullanıldı.

1913-1993 yılları arasında yaşayan Ord. Prof. Aydın Sayılı, Harvard Üniversitesinde ve bilindiği kadarıyla dünyada bilim tarihi alanında verilen ilk doktora derecesinin sahibi. Türklerin, İslam Dünyasının, Mısırlıların, Mezopotamyalıların ve diğer çeşitli medeniyetlerin bilime ve batı medeniyetinin oluşumuna yaptığı katkıyı ortaya koyan Sayılı, çalışmalarında ilk kaynaklara ulaşmaya, ön yargısız ve nesnel davranmaya özen gösterdi.

ORD. PROF. DR. ARF: EN BÜYÜK MATEMATİKÇİLERDEN BİRİ

10 TL`lik banknot: Ön yüzünde Atatürk portresi, portreyi çevreleyen mor ay yıldız motifi, ikili sayı sistemini ifade eden rakamlar, içinde Atatürk`ten bir kesit bulunan yedigen şekil bulunacak.

Arka yüzünde Ord. Prof. Dr. Cahit Arf`ın portresi yer alacak. Portre, Sabancı Üniversitesi Rektörü ve Matematik Derneği Başkanı Ahmet Tosun Terzioğlu tarafından sağlandı. Arka yüzde ayrıca aritmetik diziler, abaküs, sayılar, Arf değişmezinden bir kesit ve ikili sayı sistemini ifade eden rakamlar olacak.

1910-1997 yılları arasında yaşayan Arf, kendi adıyla bilinen teoremleriyle dünya çapında tanınmış Türkiye`nin yetiştirdiği en büyük matematikçilerden biridir. Cebir, sayılar teorisi, esneklik teorisi, analiz, geometri ve mühendislik matematiği gibi çok çeşitli alanlarda yaptığı çalışmalarla, matematiğe temel katkılarda bulunan Arf, 20`den fazla özgün yayın üretti. Cahit Arf, Arf değişmezi, Arf kapanışı gibi literatürde kendi adıyla anılan çalışmalarıyla matematik dünyasının önde gelen bilim insanları arasında yer alıyor.

MİMAR KEMALEDDİN: ULUSAL MİMARLIK AKIMININ ÖNCÜ İSMİ

20 TL`lik banknot: Ön yüzünde Atatürk portresi, portreyi çevreleyen açık kahverengi ay yıldız motifi ve sarı, beyaz geometrik bir şekil bulunacak. Portrenin sol tarafında Gazi Üniversitesi rektörlük binasının çizgisel bir çalışması, mimarinin 3 boyutlu yapısını simgelemek üzere küp, kare ve silindir formları yer alacak.

1870-1927 yılları arasında yaşayan Mimar Kemaleddin, imza attığı eserleri ve eserlerindeki tarzıyla ulusal mimarlık akımının öncü isimlerinden. 1909-1919 yılları arasında mimarlık açısından en önemli eserlerini veren Mimar Kemaleddin, 1908`de Osmanlı Mimar ve Mühendis Cemiyeti adı altında ilk meslek odasını kurdu. Gazi Üniversitesi Rektörlük binası, Mimar Kemaleddin`in eserlerinden biri.

FATMA ALİYE HANIM: İLK TÜRK KADIN FELSEFECİ

50 TL`lik banknot: Ön yüzünde Atatürk portresi, portreyi çevreleyen ay yıldız motifi, hokka ve tüy kalem motifi bulunacak.

Arka yüzünde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğünden izin alınarak kullanılan Yazar ve Felsefeci Fatma Aliye Hanım`ın portresi yer alacak. Portrenin sol tarafında Aliye Hanım`ın edebiyatçı ve felsefeci kişiliğini vurgulamak üzere hokka, tüy kalem, kağıt ve kitap motifleri kullanılarak bir kompozisyon oluşturuldu.

1862-1936 yılları arasında yaşayan Fatma Aliye Hanım, Türk edebiyatının ilk kadın yazarlarından biri ve ilk Türk kadın felsefeci. Tanzimat döneminde yaşayan yazar, eserlerinde çoğunlukla kadının toplumdaki yeri, aile içindeki ve evlilikteki konumu, kadın eğitiminin önemi gibi konuları işleyerek, kadın haklarını o dönemde savundu. Yazarlığının yanında şairlik yönü de bulunan Fatma Aliye Hanım, kız kardeşiyle birlikte bugünkü adıyla Kadınları Himaye Derneği olan Şefkati Nisvan`ı kurdu, kadınların eğitimine destek olmak, kadınların üretime katılmalarını sağlamak yönünde çaba harcadı.

ITRİ: KLASİK TÜRK MÜZİĞİNİN KURUCUSU

100 TL`lik banknot: Ön yüzünde Atatürk portresi, portreyi çevreleyen mor ay yıldız motifi ve içinde müzik notası figürü bulunan pembe renkli daire motifi bulunacak.

Arka yüzünde Itri olarak bilinen Buhurizade Mustafa Efendi`nin portresi yer alacak. Bu portre, Heykeltraş Hüseyin Anka Özkan`ın Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü bahçesindeki heykelden yararlanarak tasarlandı. Portrenin sol tarafındaki alanda müziği simgeleyen notalar, enstrümanlar ile Itri`nin Mevlevi kişiliğini vurgulamak üzere ney üfleyen Mevlevi dervişe yer verildi.

Kaynaklarda 1640-1712 yılları arasında yaşadığı belirtilen ve Itri adıyla bilinen Buhurizade Mustafa Efendi, klasik Türk müziğinin kurucusu. Bestelerinde melodi zenginliği çok kuvvetli olan sanatçı, Türk müziğinin hemen her formunda eser verdi. Günümüze notalarıyla ulaşabilen eser sayısı 42 olsa da 1000`e yakın bestesi bulunduğu biliniyor.

YUNUS EMRE: SEVELİM, SEVİLELİM

-200 TL`lik banknot: Ön yüzünde Atatürk portresi, portreyi çevreleyen mavi ay yıldız motifi ve turuncu renkte sekizgen şekil bulunacak.

Arka yüzünde Yunus Emre portresi yer alacak. Portre, Ressam Elif Tekin`in çalışmasından yararlanarak tasarlandı. Portrenin solunda Yunus Emre`nin gül motifi, barışın, kardeşliğin ve tasavvufta dervişin ruhunu simgeleyen güvercin motifi, “sevelim sevilelim” sözü ve anıt mezarının görüntüsüne yer verildi.

1238-1324 yılları arasında yaşadığı belirtilen Yunus Emre, Anadolu`da tasavvuf akımının ve Türkçe şiirin öncülerinden. Yunus Emre, medrese eğitimi aldı, Arapça ve Farsça öğrendi, İran ve İran mitolojisiyle ilgilendi, tasavvuf tarihini inceledi.

Eserlerinde Türkçe`nin en güzel ve en güçlü özelliklerini kullanarak, tasavvuf konularını işledi, insanların din, mezhep, ırk, millet ve mevki, sınıf farkı gözetilmeksizin sevilmeyi hak ettiklerini vurguladı.

(Habertürk, 1-2009)

Miladi takvim mi yoksa Hicri takvim mi?

Bir takvime sahip olmak

Fatih’in vezirlerinden ünlü şair Ahmet Paşa bir gazelinde, Ey kamer-tal’at kaşın kavsin görüp takvîmde Ay başında fitne var deyü müneccimler yazar buyurmuş.

Aşağı yukarı, “Ey yüzü dolunay gibi parlayan sevgili! Müneccimler, o dolunayın üzerinde senin kaşının kıvrımını görünce takvimlerine, “ay başında fitne var” diye bir açıklama yazdılar.” gibi bir anlam içeren bu beytin derinliğini anlatmak bir hayli zor. Nedenine gelince:

İnsanoğlu güneşin, ayın ve yıldızların hareketlerine bakarak en ilkel dönemlerden itibaren zamanı ölçmeye ve dilimlere ayırmaya çalışmış, bunları taş üzerine, ağaç gövdelerine çentikler atarak zapt etmiş. Bilgilerimize göre Sümer’de takvim yoktu, Mısır ve Babil’de her saltanat döneminin yılları ayrı ayrı sayılırdı, eski Yunan’da kuşak zaman (1 kuşak şimdiki 27 yıl) kullanılmıştı ve ilk düzenli, bilimsel takvimi Romalılar hazırlamıştı. Roma’nın kuruluşunu başlangıç kabul eden bu takvime göre Hz. İsa 753. senede doğmuştur. İsa’nın doğumundan 45 sene evvel Jullius Sezar bu takvimi İskenderiyeli Suzijen’e yeniden tedvin ettirdi ve Jullien takvimi adıyla kullanılmaya başlandı. Bu takvim hesabına göre 128 senede bir gün artıyordu ve 1582 yılında Papa 13. Gregovar bu hatayı düzeltecek yeni bir takvim hazırlattı: Gregoryen Takvimi. Hz. İsa’nın doğumunu esas alan bu takvim bütün Hıristiyanlık âlemince kabul gören Miladî takvimdir.

Tarih boyunca Kalde, İbranî, Mısır, Kıpt veya Çin takvimleri gibi Türklerin de bir takvimleri vardı: Oniki Hayvanlı Türk Takvimi. Buna göre sıçan (sıçgan), sığır (ud), tavşan (tavışgan), ejder (lu), yılan (ılan), at (yunt), koyun (koy), maymun (biçin), domuz (tonguz), pars (bars), tavuk (tabuk) ve köpek (it) yılı birbirini takip eder ve her günde gece ve gündüz olmak üzere onikişer çağ (saat) bulunurdu.

Osmanlı çağında atalarımız Rumi (Malî) ve efrencî (Miladî) takvimleri bilmekle birlikte resmi işlerde daima hicrî (kamerî) takvimi kullanmışlardı. Açık gök altında her yerden izlenebilen ayın hareketleri esasına dayalı olan bu takvim Hz. Ömer’in hilafeti zamanında kabul edilmiştir. Ashaptan bazıları ilk vahyi, bazıları Hz. Muhammed’in irtihalini yıl başlangıcı olarak teklif etmişlerse de Mekke’den Medine’ye hicretin milat olma görüşü ağırlık kazanmış ve o yılın on yedinci hicret yılı olduğu kabul edilmişti. Bu takvime göre yıl, her bir ay diliminde 28 veya 29 gün itibarıyla 354 küsur gün olarak hesaplanmıştır. Gök cisimlerinin nadiren görüldüğü Batı toplumlarınca kullanılan ve ayların 30 ve 31 gün olduğu miladi takvime göre hicri takvim, her yıl devlet lehine on günlük bir nispî kazanca imkân veriyordu.

Şimdi gelelim meselenin başka bir boyutuna:

Bir milletin takvimi onun tarihi demektir. Takvim bize geriye doğru düşünme imkânı verir ve kodlarımızın derinliğini, sağlamlığını, kadimliğini gösterir. Mesela Çin bizim on iki hayvanlı takvimimize benzer bir takvim kullanır ve bir Çinli bu geleneksel takvim sayesinde on beş bin yıl geriye doğru kendi tarihinin sınır taşlarını hatırlar, söz gelimi sekiz bininci yılda milletinin başına gelenleri hafızasında tutar. Bu ona kimlik verir. Yahudiler 29 veya 30 günlük ayları olan ve bir yılı on iki, bazen on üç ay süren bir kameri takvimi altı bin yıldır kullanırlar. Bu onların genlerinde geçmişe doğru bir aidiyet hissini ayakta tutar ve tarihi unutturmaz. Japon takvimi Şinto kaç bin yıldan beri hâlâ aynıdır ve bir Japon bununla gurur duyar. İmdi, bu takvimlerin Miladi takvime göre çok kullanışlı olduğu söylenemez, ama hiçbir Yahudi veya Japon bunu değiştirmeyi düşünmez. Üstelik değiştirmedikleri sürece dünya milletleri arasında geri kaldıkları, çağdaşlıktan uzak düştükleri fikrine de kapılmazlar. Onlar bilirler ki takvim değiştirmek, hafızayı değiştirmektir. Sanki zamanı bir yerinden yırtıp asıl parçayı saklamak gibi. Takvimi değiştirdiğiniz vakit kimliksiz, tarihsiz, hafızasız bir millet olma tehlikesi vardır. Çünkü o zaman size kimlik veren geçmiş olayları kendi medeniyet birikiminize göre değil, kabul ettiğiniz yeni takvime göre anlamlandırmaya başlarsınız. Hatırladığınız tarih ve geçmiş, sizin yaptığınız tarih değildir artık. Siz orada etken konumdan edilgen hale düşersiniz ve tarihsel başarılarınız, icatlarınız, keşifleriniz, dünyaya yaptığınız katkılar hep yeni takvimin sayfalarına işlenir. Mesela Konstantinepol 857′de değil 1453′te fethedilmiş olur ve tabii “Belde-i Tayyibe” fikri aradan kalkıverir. Ayasofya algısı Eyüp Sultan algısından önde durur ve İstanbul’un Konstantinepol kimliğini baskın kabul etmeye hazır hale gelirsiniz. En basit tanımıyla Hicret’ten koparılıp Noel’e bağlanır, Noel kutlamaları için özel ve tüzel hazırlıkları arttırırsınız. İşin ilginç yanı bu değişikliği de laiklik adına yapmış, Hicri takvimden kaçıp Gregoryan takvime kapılanmışsınızdır. Hak Peygamber’den kaçıp Papa’ya sığınmak yani.

Şimdi gelin, bir de, kendi atalarınızdan yadigâr kalmış şu dizeleri anlayamıyoruz diye şikâyet edin!

Ey kamer-tal’at kaşın kavsin görüp takvîmde
Ay başında fitne var deyü müneccimler yazar

Bu beyitte nelerin anlatıldığını merak ediyor musunuz? Açın bir ansiklopediyi, bir tarih sözlüğünü, bir bilimsel araştırmayı, eski takvime göre dolunayın evrelerini, kavis haline gelişini, ay başında incelip hançere döndüğünü, astrolojide yükselen burçları, fitne çıktığı vakit yapılacakları, müneccimlerin ne işlerle uğraştıklarını ve müneccimbaşılık müessesesini, rasathaneleri vs. okuyun, okuyun, okuyun. Oniki hayvanlı Türk takvimini kullanıyormuş gibi Ötüken’e kadar, hicri takvimi kullanıyormuş gibi Hira’ya kadar okuyun. Ancak o vakit miladi takvim bizim için anlam kazanacak.

BERCESTE

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilür
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat

En uzun gecenin hangisi olduğunu ne zaman ayarcıları, ne takvim hazırlayanlar bilir! Gecelerin kaç saat olduğunu sen asıl gam müptelasına sor (uzun gecenin ne demek olduğunu ancak o bilir).

(İskender Pala, Zaman, 2008-12-30)

Türkiye sinemasının serüveni

Yedinci sanat İstanbul’a geliyor

Alexandre Promio

İstanbul, sinema sanatıyla Abdülhamit’in sıkı rejiminin yaşandığı 1896 yılında tanıştı. Bu tarihten bir yıl önce, Paris’te ilk sinematograf gösterimini greçekleştiren Auguste ve Louis Lumiere kardeşlerin operatörlerinden Alexandre Promio, elinde kamerasıyla İstanbul’a çıkagelmesiydi, belki de Türkler, tıpkı Gutenberg’in icadı olan matbaa gibi, sinemayla da asırlar sonra karşılaşacaktı. Promio, padişahtan alınan özel izinle İstanbul ve İzmir dolaylarında çok sayıda belgesel film çekti.

Yıldız Sarayı’ndaki büyülü perde

İstanbullular ilk sinema gösterisini yine bir yabancının, Bertrand adında bir Fransız ‘ın sayesinde izledi. Yıldız Sarayı’nın salonuna bir perde geren Bertrand, başta Padişah olmlak üzere tüm saray erkanına ilk sinema gösterisini sundu.

Birahane’de ilk film gösterimi

Sigmund Weinberg

İstanbul’un sıradan halkı ise bu büyülü icatla tanışmak için bekleyecekti. Polonyalı Weinberg, Galatasaray Lisesi’nin karşısında bulunan Avrupa Pasajı’ndaki Sponek Birahanesi’nde halka açık ilk sinema gösterisini sundu. Üstelik de elektrik olmadığı için petrol lambasının pek de hoş olmayan kokusu eşliğinde. Neler yaşanmadı ki bu ilk gösteride. Karşılarındaki dev ekranda hareket eden, yemek yiyip, uyuyan insanları görenler ‘bu şeytan icadının’ Tanrı’ya karşı işlenmiş büyük bir günah olduğunu söylediler. Ama tüm bu karşı çıkmalara rağmen sinemanın büyüsü insanları sarıp sarmalamakta gecikmedi. Sponek Birahanesi’nin ardından Şehzadebaşı Feyziye Kıraathanesi, Tepebaşı Tiyatrosu ve Odeon Tiyatrosu başta olmak üzere İstanbul’un pek çok yerinde film gösterimleri yapıldı.

İlk sinema salonu açılıyor

İstanbul halkı ilk yerleşik sinema salonuna 1908 yılında yine Sigmund Weinberg’in sayesinde sahip oldu. Weinberg, bugün çeşitli fuarların yapıldığı Tepebaşı Sergi Sarayı’nın bulunduğu yerde Darülbedayi’nin (Şehir Tiyatrosu) Komedi Bölümü’nde ilk yerleşik sinema salonunu hizmete açtı. Pathe’ydi bu salonun adı. Daha sonra, o zamanlar da İstanbul’un kültür- sanat merkezi olan Pera’ta Cine Oriental, Cine Palance ve Cine palace gibi yerleşik salonlar birbiri ardına kapılarını açtı.

Sinemada ilk Türkler

Türklerin sinemaya el atması için ise 1. Dünya Savaşı yıllarına kadar beklemek gerekecekti. İki girişimci işadamı Cevat Boyer ve Murat Bey Şehzadebaşı’nda Milli Sinema’yı savaş yıllarında açtı. Kısa bir süre sonra da Şakir ve Kemal Seden, Ali Efendi ve Fuat Uzkınay tarafından Sirkeci’de Ali Efendi Sineması açıldı.

14 Kasım 1914. Türk Sinemasının Doğuşu

Türk sinemasının doğum günü, ülkenin 1. Dünya Savaşı’nın karmaşasıyla boğuştuğu döneme rastlıyor. 11 Kasım’da ülke resmen savaşa girdikten 3 gün sonraya. Çekilen ilk film, Osmanlı’nın 93 Harbi’nde Ruslara karşı yenilgisinin acı bir hatırası olan Ayastefanos’daki (Yeşilköy) Rus Abidesi’nin yıkılışını belgeleyen film oldu. Yeşilköy’deki bu anıtın dinamitle havaya uçurulmasını görüntülemek için Avusturyalı Sacha Messter Gesschelschaft firmasının teknisyenleri İstanbul’a gelmişti. Yeşilköy’deki anıtın etrafında toplanan halk arzusunu hep bir ağızdan dile getirdi. “Bu anıtın yıkılışını yabancılar değil bir Türk filme çekmelidir.” Bunu da sinema tutkunu Fuat Uzkınay, hem de mucize sayılabilecek bir şekilde yaptı. Uzkınay, o güne kadar bir kez bile film çekme aygıtını kullanmamıştı. O, sadece ustası Weinberg’den projeksiyon makinesinin nasıl kullanılacağını öğrenmişti. Ama, hemen oracıkta, Avusturyalı teknisyenlerden bu aleti kullanmayı öğrendi. Ve Türk sinema tarihinin ilk belgeselini çekti: Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı. Bu 150 metrelik dev anıtın yıkılıp tarihe gömülmesi Türk sinemasının doğuşu oldu.

İlk konulu film

Türk sinemasının ilk konulu uzun metrajlı filmi 1916 tarihli Himmet Ağa’nın İzdivacı. Arşak Benliyan Opereti oyuncularının rol aldığı bu film biraz da talihsiz bir ‘ilk’ film. Çekimleri savaş yıllarında başlayan film, oyuncuları askere alınınca yarım kaldı. Himmet Ağa’nın İzdivacı’nı iki yıl sonra Fuat Uzkınay tamamladı. Çekimine 1917 yılında başlanan Pençe, Himmet Ağa’nın İzdivacı’ndan biraz daha şanslıydı. O dönemde 20′li yaşlarında aydın bir genç olan Sedat Simavi, bir başka anlamda da ilk olan Pençe fimini çekti. Memed Rauf’un bir oyunundan uyarlanan film, bir başka açıdan da tarihe geçti: “Cinsellik içeren ilk Türk filmi“.

Sedat Simavi

Muhsin Ertuğrul’un “Her Türk vatandaşını utandırdı” diye nitelendirdiği bu film, içiçe geçmiş iki öykü üzerine kuruluydu. Kadın ile erkek arasında yaşanan bildik sorunlar. Ama, öykülerden birindeki kadın kahramanın birden fazla erkekle ilişkiye girmesi o dönemin Türk toplumu için kabul edilemeyeck bir durumdu. Bazı kesimler tarafından utanç verici bulunan, bazı kesimler tarafından da begenilen Pençe, tıpkı Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı gibi arşivlerde tek kopyası bile olmayan bir ilk film.

İlk vamp kadın

Elinde sigarası, yüzünde şuh bakışları ile önüne gelen her erkeği baştan çıkaran vamp kadınlar bütün toplumsal tepkilere rağmen Türk sinemasının ilk yıllarında da vardı. Çağımızın vamp kadınlarına hiç benzemese de Madam Kalitea, Tük sinemasının ilk vamp kadını olarak tarihteki yerini aldı. Kalitea’nın, çocuk bakıcılığı yaptığı evdeki tüm erkekleri baştan çıkaran Fransız Anjelik’i canlandırdığı Mürebbiye, aynı zamanda Türk sinemasında sansür engeliyle karşılaşan ilk film unvanını da taşıyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserinden Ahmet Fehim’in uyarladığı 1919 tarihli bu film, İstanbul’daki işgalci Fransız Generel Franceht d’Esperey’i çileden çıkarmıştı. Bir Fransız kızının böylesine düşük ahlaklı gösterilmesine kızan General, filmin İstanbul’daki gösterimini bir süre sonra durdurdu. Mürebbiye, Anadolu seyircisine ise hiç ulaşmadı. İlk yönetmenlik denemesini Mürebbiye ile 62 yaşındayken yapan Ahmet Fehim filmini ‘İstanbul’u işgal edenlere karşı sessiz bir direniş’ olarak nitelendirmişti.

İstanbul’da Bir Facia-i Aşk

Türk sinemasının özgün senaryoya dayanan ilk filmi Muhsin Ertuğrul’un yönettiği İstanbul’da Bir Facia-i Aşk (Şişli Güzeli Mediha Hanım’ın Facia-i Katli) oldu. Senaryosunu, bugün gazetelerin 3′üncü sayfalarında sıkça rastlanan türden bir aşk cinayetinden alan film, Türk sinemasına ilk hayat kadını tiplemesini de getirdi.

Muhsin Ertuğrul

Muhsin Ertuğrul’un, Türkiye’de çektiği ilk film olan İstanbul’da Bir Facia-i Aşk’ta, Şişli Güzeli Mediha Hanım’ı, Bolşevik Devrimi’nden kaçıp İstanbul’a gelen Anna Mariyeviç canlandırıyordu. Senaryosunu Muhsin Ertuğrul’un gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı bu film, aynı zamanda gişe rekorları kıran ilk film olarak da tarihe geçti. Vahşi bir cinayete kurban giden güzeller güzeli Mediha’nın vahşice öldürülmesini, gözyaşları eşliğinde izleyenler sinema gişelerine de hatırı sayılır bir gelir bıraktı.

Sinemanın ilk taçlı güzeli

Gününüz sinemasında güzellik kraliçeliğinden gelen oyuncuların sayısı azımsanamayacak kadar. Güzellik yarışmaları bir çok genç için sinema oyunculuğuna adım atmanın bir yolu. Belgin Doruk, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Hülya Avşar ve diğerleri. Bu kadın oyuncuların hepsi güzellik yarışmalarında derece aldıktan sonra yapımcıların dikkatini çekip sinemaya adım attılar. Tüm bu taçlı oyuncuların öncüsü ise Feriha Tevfik. Cumhuriyet tarihinin ilk güzellik kraliçelerinden biri olan Feriha Tevfik, Türk sinemasındaki ilk güzellik kraliçesi.

Feriha Tevfik

‘Kaçakçılar’ Arasında Bir Kraliçe

Aslında Feriha Tevfik’in sinemaya olan merakı küçük yaşlarda başlamış. Ama ona sinema oyunculuğunun kapılarını açan da bir güzellik yarışması. 1929 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nin açtığı yarışmaya katılır Feriha Tevfik. Yarışma için gönderdiği fotoğraf gazetede yayınlanınca film yapımcısı İpekçi kardeşlerin dikkatini çeker. Tevfikler’in aile dostu olan İpekçi kardeşler Muhsin Ertuğrul ile birlikte Feriha Tevfik’in babasıyla konuşurlar. Bu dünya güzeli kızın sinema oyuncusu olmasına izin vermesini isterler. Sonunda Feriha Tevfik’e, sinema yolu açılır. İlk olarak 1929 yılında Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Kaçakçılar filminde oynar. Bu ilk filmi, Milyon Avcıları, Leblebici Horhor, Tosun Paşa izler.

Sinemada ilk Müslüman Türk kadınlar

Türk kadınlarının oyuncu olarak kamera önüne geçmesi Kurtuluş Savaşı’nın bitmesinden sonraki döneme rastlar. Ülkeyi, çağdaş uygarlık düzeyine getirmeyi amaçlayan Atatürk’ün isteğiyle, Müslüman Türk kadınları sinema filmlerinde oynama özgürlüğüne kavuştu. Afife Jale ya da Şaziye Moral gibi genel ahlaka aykırı davranmakla suçlanıp hapse atılmadan ya da kendilerine Rum ve Ermeni takma adlar bulmak zorunda kalmadan. Muhsin Ertuğrul’un Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek adlı romanından uyarladığı filmde kamera önüne geçen Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir sinema filminde oynayan ilk Müslüman Türk kadınları oldu. O dönemde Fransızca öğretmeni olan Muvahhit, daha sonra sinema ve tiyatro oyunculuğuna devam etti. Sonradan Muhsin Ertuğrul’un eşi olan Neyyire Neyir ‘de bir çok filmde rol aldı. Bu iki öncü kadını Semiha Berksoy ve İsmet Sırrı Sanlı gibi kadın sanatçılar izledi.

Türk sinemasının ilk jön’ü

İlk dönemlerde Türk fimlerinde genellikle tiyatro kökenli ve artık gençlik yıllarını geride bırakmış olgun erkek oyuncular rol alıyordu. Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Şehvet Kurbanı Türk sinemasına ilk jön’ünü de kazandırdı: Alımlı fiziği, masum yüzü ve romantik imajıyla Suavi Tedü. Ancak Tedü, asla bir star düzeyine ulaşamadı. Türk sinemasının erkek oyuncuları gerçek ‘star’ kavramıyla tanışmak için Ayhan Işık’ı bekleyecekti.

İlk uluslararası ödüller

Türk sineması ilk uluslararası ödülünü Muhsin Ertuğrul’un Leblebici Horhor adlı filmiyle kazandı. Film, 2. Venedik Film Festivali’nde Onur Madalyası ile ödüllendirildi. 1956′da Sabahattin Eyüboglu ile Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun birlikte yönettiği Hitit Güneşi adlı belgesel Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı Ödülü’nü kazandı. Uluslararası alanda ödül kazanan ilk uzun metrajlı konulu film ise Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı oldu. Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin engellemesine rağman festivale giden film, 1964′teki Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’yı kazandı.

Bir yıldız gibi geçip gitti

Kamera önünden gelip geçen onca kadın oyuncuya rağmen, Türk sinemasının ilk kadın yıldız’ı Cahide Sonku oldu. Meslek kariyerine Halkevleri Tiyarosu’nda başlayan Sonku, bir süre İstanbul Belediye Konservatuarına devam etti. 1932de stajyer oyuncu olarak girdiği İstanbul Şehir Tiyatrosunda bir yıl sonra Yedi Köyün Zeynebinde sahneye çıktı. Aynı yıl Muhsin Ertuğrulun yönettiği Söz Bir Allah Bir filmiyle sinemaya adım attı. Sonkuya asıl büyük ününü 1937 tarihli Bataklı Damın Kızı Aysel adlı film getirdi. Bu sırada tiyatro çalışmalarını da sürdürdü. Strindberg, Tolstoy, Shakespeare Çehov gibi yazarların oyunlarında rol almaya devam etti. 1949da Fedakar Ana filmiyle yönetmenliğe da başladı. İki yıl sonra artık şöhretin doruğundayken kendi yapım şirketini kurdu. Bu şirket adına 1951 yılında eşi Talat Artemel ve Sami Ayanoğlu ile birlikte Vatan ve Namık Kemal”I yönetti. Bu film, Yıldız Dergisinin o yıl açtığı soruşturmarda en iyi film Sonku da en iyi kadın oyuncu seçildi.

Cahide Sonku

Cahide Sonku, oyuncu Talat Artamel ile evlenip ayrıldı. “Bataklı Damın Kızı Aysel” adlı filmle ünlenen Cahide Sonku, o günden sonra adeta bir “fetiş” oldu ve hemen her filmde erkeklerin kalbini kırıp kaçan güzel kadın rolüyle izleyicinin karşısına çıktı. 1979 yılında Sinema Yazarları Derneği hizmet ödülünü aldı. Alkol bağımlısı olduğu da ileri sürülen Sonku, 1981′de Alkaraz Sineması’nda fenalaşarak 64 yaşında öldü.

1954′te Orhon Murat Arıburnu ve Sami Ayanoğlu’yla birlikte yönettiği ve Zeki Mürenin ilk kez kamera karşısına geçtiği Beklenen Şarkı hem Sonku’nun ününe ün kattı hem de Zeki Müren’i sinemaya kazandırdı. Ama bu filmin ardından Cahide Sonku için yaşamının sonuna kadar peşini bırakmayacak olan aksilikler de başladı. Çıkan bir yangında Sonku adlı şirketinin bütün filmleri yandı. Sonku da servetini büyük ölçüde yitirdi. Bu arada alkolle de sıkı fıkı dost olmaya başlamıştı. Bir süre sonra Dormen Tiyatrosuna katıldı. Ama alkole olan aşırı düşkünlüğü nedeniyle buradan da ayrıldı. Cahit Irgatla birlikte Cahitler Tiyatrosunu kurdu. Ancak bu da uzun ömürlü olamadı. 1963-64 sezonunda Şehir Tiyatrosuna döndü. Ancak mesleğine olan ilgisizliği nedeniyle buradan da uzaklaştırıldı. Yaşamının geri kalan kısmını , alkol ve yoksulluk içinde geçirdi. Soğuk ve gizemli güzelliğiyle birden parlayıp sönüveren Cahide Sonku, parladığı gibi sönüveren bir yıldız olarak tarihe geçti.

Şöhreti yakalayan Zeki Müren, ömrünün sonunda yalnız olarak öldü.

(11-2001)

Yahudi Kürtler

Yahudi-Kürtlük, gayrimüslimlikle olduğu kadar Türk-olmamaklıkla da ‘yarılmayan’, türdeş bir topluluğa dair, milliyetçilik tarihinin o bildik fantezisinin, bir yerlerde dipten dibe güçlenmekte olduğunu gösteriyor.

Mesud Barzani’nin lideri olduğu, Barzani sülalesi ve de Barzan vadisinde yaşayan Kürtler Yahudi mi?

Türkiye’nin imparatorlukla temasının sıcak noktası Kuzey Irak, ana akım Türk milliyetçiliğinin onlarca yıllık lügatını alttan alta değiştiriyor; imparatorlukla imtihan Türk milliyetçiliğinin ezel ebed tedirginliğini derinleştiriyor, aklını, dilini bozuyor. Irak’ın işgali ve akabinde Baas‘ın çöküşünün ardından Kuzey Irak’ın Kürtlerce çekip çevrilmesi işinin geleceğe aktarılacağı ‘kesinleştikçe’, Türk milliyetçiliğinin Kürtlere ve Kürt meselesine dair algısı değişiyor.

Aslında, Türk milliyetçiliğinin Kürtlere ve Kürt meselesine dair algısı ve dili, sanıldığının aksine, neredeyse hep çeşitli ve değişken oldu. Kürt meselesiyle haşır neşir olduğu onlarca yıl, Türk milliyetçiliği meseleyi kâh Cumhuriyet’in ve inkılapların yıkıp geçtiği geçmişin kalıntılarıyla yapılan mücadele, kâh başka devletlerle yaşanan husumet, kâh ulusal pazarın kurulmasına gösterilen direnç, kâh bölgenin geri kalmışlığı üzerinden algıladı. Algıdaki bu çeşitlilik meseleye dair kullanılan dile de aynen aksetti. Kürt meselesi, Türk milliyetçiliğince ya mürtecilerin, aşiretlerin ve müteggalibenin modern bir ulus-devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne direnci olarak kodlandı ya da ecnebilerin kışkırttığı bir kısım vatandaşın sebep olduğu bir asayiş meselesi; zaman zaman da bölgenin geri kalmışlığından kaynaklanan bir kalkınma işi. Bütün bu çeşitlilikle birlikte, Türk milliyetçiliğinin meseleye dair algısında bir şey hiç değişmedi: Kürtler Türkleşebilirdi. Yaşanan onca sıkıntıya karşın, meselenin bir etnik yıkıma dönüşmesini engelleyen bir fren, Türk milliyetçiliğinin algısında bir sabit olarak hep bulundu: Anadolu’nun Müslüman kavimlerinden Kürtler, zorla ya da gönüllü, asimilasyonla Türk olabilirdi. İmparatorlukla imtihanın, Kuzey Irak üzerinden imparatorlukla temasın değişime zorladığı, tam da Türk milliyetçiliğinin bunca yıllık değişmezidir. Türk milliyetçiliğinin Kürtlerin Türkleşebileceğine dair onlarca yıllık inancının zayıflamaya yüz tuttuğuna dair işaretler bir müddettir dolaşımda. Milliyetçiliğin meseleye dair lügatı yenileniyor.

Kürt kavmi dönme Yahudi!

İşaret çoksa da, şimdilik birine, zannımca en çarpıcı olanına bakmak kâfi. Bir süredir, orda burda yer bulan haber ve yorumlara musallat olmuş tuhaf, tekinsiz bir terkipten söz ediyorum: “Yahudi-Kürtler”. Hissiyatım o ki, bu tekinsiz terkip Türk milliyetçiliğinin Kürt meselesine dair algısının muhtemel seyrine dair bir semptom olarak karşımızdadır. Bir semptom olarak ‘Yahudi-Kürtler’ mefhumunun neye işaret ettiğine geçmezden önce, bu terkibin ortaya çıkış hikâyesini vermek gerekiyor.

İsrail’de Kürtçe konuşan ve Barzani soyadlı birkaç hahamın mevcudiyeti epeydir biliniyordu. Ne var ki bu ‘banal olgu’, Irak’ın işgalinin hemen öncesinden başlayarak hızla popülerleştirildi, biraz sündürülerek tabii ki. Kürtlerin Irak’ın işgaline ve Baas’ın çökertilmesine destek verecekleri kesinleşince, yüzlerce yıldır Müslüman bilinen Barzani sülalesinin tümünün Yahudi oldukları ‘anlaşıldı’. Akabinde, İsrail’de 150 bin kişilik bir Kürtçe konuşan Yahudi topluluğun mevcudiyeti keşfedildi. Bu keşfin yanında küçük de bir iddia yer alıyordu: Bu topluluk, Kuzey Irak toprakları üzerinde kurulacak “Judeo-Kürt” devletin müstakbel yurttaşlarıydılar. ‘Gerçekler’ ardı ardına ortaya çıkmaya başladı. Soydan Yahudilik, sadece Kuzey Irak Kürtlerinin hasleti olamazdı. Türkiye Kürtlerinin bu hasletten muaf olmaları için bir sebep mi vardı? Nitekim, neredeyse kategorik biçimde İslamcılığın ve muhafazakâr – milliyetçiliğin tekelinde kalmış olan ‘büyük Yahudi komplosu’ fikrine bir kısım solcu bilinen zatın da katılmasıyla canlanan Sabetaycılık tartışmasını, dönme Kürtlerin keşfi takip etti. Musa Anter‘in, Tayyip Erdoğan‘ın yanıbaşındaki Kürt kökenli (?) birkaç danışmanın, giderek Bedirhanilerin Yahudi dönmeleri olduğu iddia edildi. Keşif kervanına Taha Kıvanç adıyla yazan Fehmi Koru da katıldı ve Urfa’da gizli bir Yahudi cemaatin olduğunu ‘açığa çıkardı’.

Kürtlerin Yahudiliğine dair bu iştahlı keşif popüler düzeyde bütün maraziliğiyle devam etti. Kürtlerin bütün bir kavim olarak Yahudi dönmelerinden oluştuğu ve Yahudiliğin Nil’le Fırat arasında kalan bölgeyi kontrol etme arzusunun taşeronluğunu yapmakta oldukları şeklindeki veciz düşünceler bugün elektronik haberleşme ortamlarında dolaşıyor.

Barzani isminin sadece bir aile ya da bir aşiret için değil, Barzan vadisinde meskun aşiretler konfederasyonunun bütün mensupları için kullanıldığı ve dolayısıyla burada bir dönem Müslüman Kürtlerle birlikte yaşamış Yahudilerin Barzani olarak anılmasının, Barzanilerin Yahudi olduğunu gösteremeyeceğine bizzat Barzan soyadlı hahamların varlığından bahseden çalışmalarda işaret edilmesi; İlara göç etmek zorunda kalan Yahudilerden oluştuğu vsrail yurttaşı Kürtçe ake bunların da 1948konuşan topluluğun, binlerce yıl önce, bugün Kürtlerin yaşadığı topr sonrasında İsrail’e yerleşmiş olduğunun pekala bilinmesi; İsrail’in, ülke dışına nüfus göndermek bir yana, halen dünyanın her bir yanındaki Yahudileri İsrail’e davet etmesi; İsrail’le Irak Kürtleri arasındaki yakınlığın Arap ve Farslara karşı ortak husumetten kaynaklanan ve ancak realist bir uluslararası ilişkiler analizince konu edinilecek enteresanlıkta bir mevzu olması; Urfa’da gizli bir Yahudi cemaatinin olmadığının resmi otorilerce açıklanması; Bedirhanilerin kuşaklar boyu Müslüman bir aile olmuş olması vs. türünden ‘dolaysız’ gerçeklerin hiçbiri Yahudi-Kürtler terkibinin önünü alamadı.

Türklüğün salınımları

Peki ama neden? Olgusal olarak bu kadar zayıf görünen bu iddiayı bunca çözülmez, akılcı eleştiriye bunca dayanıklı kılan ne olabilir? Sanıyorum, bir yerlerde toplumsal bir fantezinin kurulmakta olduğuna işaret eden bir semptom olması, bu terkibi bunca güçlü kılan şey olsa gerek. Slavoj Zizek‘i takip ederek konuşursak, böylesi bir durumda yapılması gereken, fantezinin akıldışılığını göstermek değil, fanteziyi katetmektir. Bu durumda, bize düşen de, bir semptom olarak Yahudi-Kürtler mefhumunun işaret ettiği bu fanteziyi katetmeye çalışmaktır. Fantezinin anaakım milliyetçiliğin benimsediği Türklük mefhumunun ‘kararsızlığına’ dair bir analiz vasıtasıyla katedilebileceğini düşünüyorum. Bu gerçekleştirildiğinde, Yahudi-Kürtler mefhumunun bugünlerde aniden ortaya çıkışının, Türk milliyetçiliğinin Kürt meselesini ve Kürtleri algılayışında bir büyük kopuşa doğru hızla ilerlemekte olduğuna işaret ettiğinin anlaşılacağını umuyorum. Türk milliyetçiliğinin Türklüğün etnik ve siyasi tanımı arasında salınageldiği biliniyor. Bu karakteristik salınımın anlamı şudur: Türk milliyetçiliğince benimsendiği biçimiyle Türklük, etnik köken itibarıyla Türk olmayanlara açık oldu, ancak hepsine değil. Cumhuriyetin ilk yıllarında takip edilen mübadele politikaları, bu ikili mantığı, Türklüğün hem olunabilir bir hal olduğunu ama hem de herkesin bu olma işini gerçekleştiremeyeceğini, dahası kimlerin Türk olamayacağını kısmen gösteriyordu. Bilindiği üzere, Kurtuluş Savaşı’nı takiben gerçekleştirilen nüfus mübadelesinde, Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyanlar ülkeyi terk etmek zorunda kalırken, Balkanlar’da yaşayan Türkçe konuşmayan Müslümanlar ülkeye kabul edildi. Bu durumdan da anlaşılacağı üzere, (en azından konuşulan dil itibarıyla) ‘Türk olmayan’ kimi unsurlar Türkiye’ye ve Türklüğe kabul edilirken, Türkiye’de yaşayan ve dahası Türkçe konuşan kimi ‘Türk olmayanlarsa’ ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bu durum açıkça şunu gösteriyordu: Müslüman-olmaklık Türk olabilmenin anahtar unsuruyken, Müslüman-olmamaklık da Türk olabilmenin önündeki ‘doğal’ bir engeldi.

Hal bundan ibaret olsaydı, Türklüğün salınımlarına dair genel bir resim çizme işi de tamamlanmış olurdu. Türklüğün sınırları Anadolu’da yaşayan ya da bir dönem Osmanlı sınırları içerisinde yaşayıp da Türkiye Cumhuriyeti’ne alternatif milli bir siyasi topluluk içerisinde örgütlenecek ulusal enerjiye sahip olamamış Müslüman anasıra açık, bunun dışındaki müslim ve gayri-müslimlere kapalı olmuştur denilebilirdi. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Kürtlerin ve Yahudilerin Türklükle yaşadıkları pürüzlü ilişki, Türklükle Müslümanlığın sınırlarını örtüştüren genel resmi bozuyordu.

Müslüman olmaları sebebiyle, Kürtlerin devletin Türkleştirme politikalarının genel menzilinde kalmaları, işin doğası gereğiydi. Nitekim, gerçekte olan da esas itibarıyla buydu. Kürtler, yukarıda da işaret edildiği gibi, Anadolu’nun Türkleşebilir Müslüman unsurlarından sayıldı. Oysa, zaman zaman mülklerine el konulması ya da zorla iskana tabi tutulmaları, diğer bir deyişle, ayırımcı yurttaşlık pratiklerine maruz kalmaları, Kürtlerin Türklüklerinin ya da Türk olabilme kapasitelerinin de devlet ve Türk milliyetçiliği nazarında belirsizleştiğini gösteriyordu. Kürtlerin bu türden pratiklere maruz kalmaları, Türklüğün Anadolu’nun ya da Osmanlı’nın Müslüman unsuruna açık olduğu tespitine ilişkin kayıt konulmasını gerektiriyor. Görünen o ki, Türklüğün Müslümanlığa açıklığını zedeleyen arızalar vardı.

Türklük ve Müslümanlık

Benzer bir arızayı, Türklüğün gayrimüslimliğe kapalılığı meselesinde de izlemek mümkün. Yukarıda çizilen genel resim geçerli olsaydı, Anadolu’nun gayriüslimlerinden Yahudi yurttaşların Türklüğe asimilasyon dairesinin dışında kalması beklenirdi. Oysa pek iyi biliniyor ki, 1930′ların ve 1940′ların ayrımcı yurttaşlık siyasetlerinden (Memurin Kanunu, Varlık Vergisi) nasiplerini almış olmakla birlikte, Yahudi yurttaşların devletle ilişkisi Ermeni ve Rum yurttaşların devletle ilişkisinden biraz daha yumuşak oldu. Müslüman olmamalarına rağmen, Yahudi yurttaşlar devletin Türkleştirme politikalarına ses çıkarmadıkça (ya da aslında ses çıkarmadıkları için) devletle kısmen daha az sorunlu bir ilişki içerisinde oldular. Türkleştirme siyasetine direnç göstermeyen Yahudi yurttaşlar, bu itibarla Türklüğe asimilasyon dairesinin tamamıyla dışında kalmaktan ‘kurtuldular’. Yahudi yurttaşların Türklükle alakalarındaki bu kararsız durum, Türklükle Müslüman olmamaklık arasındaki ilişkiyi de kararsız kılıyordu. Neticede, Müslümanlara açıklığı kategorik olmayan Türklüğün gayrimüslimlere kapalılığı da kategorik olmadı.

Şimdi, Türklüğü Müslüman olmaklık ve olmamaklık karşısında kararsız bırakan bu durumu nasıl yorumlamak gerekir? Bütün bu durum Türklüğe dahil olmanın (mesela Müslüman olmak gibi) genel bir ilkesi olmadığına mı işaret ediyordu? Sanıyorum Türklüğe dahil olmayı belirleyen bir üst ilke, bir süper ilke vardı ve hep de oldu: Sadakat. Türklüğün kimi istisnalarla birlikte Müslümanlara açık oluşu, Müslümanların devlete gerçek ya da varsayılan ’sadakatiyle’ ve yine kimi istisnalarla birlikte Müslüman-olmayanlara kapalılığı da bunların yine gerçek ya da varsayılan ’sadakatsizliğiyle’ ilgiliydi. Diğer bir deyişle, kimin Türk olabileceği ve kimin olamayacağının belirlenmesinde devletimlik ve gayrimüslimlikle ilişkisini belirsiz kılan bu ‘arızalar’ şunu gösteriyordu: Kürtlük ve Yahudilik, Türklüğün etnik ve siyasi bir kategori olmak arasındaki karakteristik kararsızlığını daha da pekiştirmişti.

Siyasal Türklükten soyca Türklüğe

Fikrim o ki, Türkiye’nin imparatorlukla temasının sıcak noktası olarak dibimizde gerçekleşen işgalle birlikte dolaşıma giren Yahudi-Kürtler mefhumu ancak Türklüğün bu salınım tarihiyle irtibatlandırılarak anlaşılabilir. Bu tuhaf terkip, Yahudilik ve Kürtlük üzerinden belirsiz olagelmiş Türklüğün bu belirsizliğinin toptan giderilmesine dair bir ihtimalin, en azından bir arzunun toplumun derinlerinde bir yerlerde örgütlenmekte olduğunu gösteriyor. Artık, gayrimüslimlerin tamamına olduğu kadar Türkleşmeye direnen Müslümanlara da (Türkiye’nin mevcut durumunda Kürtlere) kapalı, sınırları sadece Türkleşmişlerle birlikte soyca Türklere açık bir Türklük fikri, Türk milliyetçiliğinin lügatından şimdiye dek eksik olmayan siyasi bir Türklük fikrini altetmek için ciddi bir hamle yapmak üzeredir. Yahudi-Kürtler mefhumu, bugüne kadar hep marjinal kalmış “Türklüğün Türk olmayanlara kategorik kapalılığı fikrinin” artık anaakım Türk milliyetçiliğince de sahiplenilebilir olduğunun işareti olarak aramızdadır. Doğrusu, Türk olmayan yurttaşları siyasi topluluğun, herkes kadar muteber mensupları sayan bir mevzuat ve siyasi kültüre sahip olsaydık milliyetçiliğin bu hamlesinin sonuçlarından endişe duymaya gerek olmazdı. Ne yazık ki, durum bu değil. Yakın tarihimizin gerçek Türkler ve Kanunuesasi Türkleri ayırımının yansımalarıyla bezeli olduğunu unutmamak gerekir. Ülke nüfusunun kaydadeğer bir kısmını buna benzer bir ayırım üzerinden algılama ihtimalinin güçlenmesinden ne kadar endişe edilse azdır.

Türk milliyetçiliğini böylesi bir hamlenin eşiğine neyin getirdiği ‘rasyonel’ olarak anlaşılabilir. Bir yandan Türklüğe asimilasyonda ‘kendilerinden bekleneni’ yapmadıklarının artık apaçık ortada oluşu, beri yandaysa Kuzey Irak’ta oluşabilecek Kürt otoritesine yönelik ‘milliyetçi husumeti’ paylaşmamaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt kökenli yurttaşlarının Türklüklerinin ve sadakatlerinin Türk milliyetçiliği nezdinde iyice belirsizleşmesinin esas sebebidir.

Artık toparlayalım. Bütün bu zeminde ortaya çıkan Yahudi-Kürtler mefhumu, Türkleşmeye direnen Müslümanlara (yani Kürtlere) ve gayrimüslimlere iyice kapatılmış bir Türklük fikrinin üzerine inşa edilen, daha yekpare ve daha homojen bir siyasi cemaat hayalinin semptomu olarak okunmalıdır. Yahudi-Kürtlük, gayrimüslimlikle olduğu kadar Türk-olmamaklıkla da ‘yarılmayan’, türdeş bir topluluğa dair, milliyetçilik tarihinin o bildik, sıradan fantezisinin aramızda bir yerlerde dipten dibe güçlenmekte olduğunu gösteriyor.

Yine Zizek‘e başvurarak bitirelim: Yahudi-Kürtlük, ezel ebed tedirginliği Irak’ın işgaliyle derinleşen Türk milliyetçiliğinin bugünlerdeki keyif hırsızıdır.

(MESUT YEĞEN, Radikal 29/02/2004)