Yahudi-Kürtlük, gayrimüslimlikle olduğu kadar Türk-olmamaklıkla da ‘yarılmayan’, türdeş bir topluluğa dair, milliyetçilik tarihinin o bildik fantezisinin, bir yerlerde dipten dibe güçlenmekte olduğunu gösteriyor.
Mesud Barzani’nin lideri olduğu, Barzani sülalesi ve de Barzan vadisinde yaşayan Kürtler Yahudi mi?
Türkiye’nin imparatorlukla temasının sıcak noktası Kuzey Irak, ana akım Türk milliyetçiliğinin onlarca yıllık lügatını alttan alta değiştiriyor; imparatorlukla imtihan Türk milliyetçiliğinin ezel ebed tedirginliğini derinleştiriyor, aklını, dilini bozuyor. Irak’ın işgali ve akabinde Baas‘ın çöküşünün ardından Kuzey Irak’ın Kürtlerce çekip çevrilmesi işinin geleceğe aktarılacağı ‘kesinleştikçe’, Türk milliyetçiliğinin Kürtlere ve Kürt meselesine dair algısı değişiyor.
Aslında, Türk milliyetçiliğinin Kürtlere ve Kürt meselesine dair algısı ve dili, sanıldığının aksine, neredeyse hep çeşitli ve değişken oldu. Kürt meselesiyle haşır neşir olduğu onlarca yıl, Türk milliyetçiliği meseleyi kâh Cumhuriyet’in ve inkılapların yıkıp geçtiği geçmişin kalıntılarıyla yapılan mücadele, kâh başka devletlerle yaşanan husumet, kâh ulusal pazarın kurulmasına gösterilen direnç, kâh bölgenin geri kalmışlığı üzerinden algıladı. Algıdaki bu çeşitlilik meseleye dair kullanılan dile de aynen aksetti. Kürt meselesi, Türk milliyetçiliğince ya mürtecilerin, aşiretlerin ve müteggalibenin modern bir ulus-devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne direnci olarak kodlandı ya da ecnebilerin kışkırttığı bir kısım vatandaşın sebep olduğu bir asayiş meselesi; zaman zaman da bölgenin geri kalmışlığından kaynaklanan bir kalkınma işi. Bütün bu çeşitlilikle birlikte, Türk milliyetçiliğinin meseleye dair algısında bir şey hiç değişmedi: Kürtler Türkleşebilirdi. Yaşanan onca sıkıntıya karşın, meselenin bir etnik yıkıma dönüşmesini engelleyen bir fren, Türk milliyetçiliğinin algısında bir sabit olarak hep bulundu: Anadolu’nun Müslüman kavimlerinden Kürtler, zorla ya da gönüllü, asimilasyonla Türk olabilirdi. İmparatorlukla imtihanın, Kuzey Irak üzerinden imparatorlukla temasın değişime zorladığı, tam da Türk milliyetçiliğinin bunca yıllık değişmezidir. Türk milliyetçiliğinin Kürtlerin Türkleşebileceğine dair onlarca yıllık inancının zayıflamaya yüz tuttuğuna dair işaretler bir müddettir dolaşımda. Milliyetçiliğin meseleye dair lügatı yenileniyor.

Kürt kavmi dönme Yahudi!
İşaret çoksa da, şimdilik birine, zannımca en çarpıcı olanına bakmak kâfi. Bir süredir, orda burda yer bulan haber ve yorumlara musallat olmuş tuhaf, tekinsiz bir terkipten söz ediyorum: “Yahudi-Kürtler”. Hissiyatım o ki, bu tekinsiz terkip Türk milliyetçiliğinin Kürt meselesine dair algısının muhtemel seyrine dair bir semptom olarak karşımızdadır. Bir semptom olarak ‘Yahudi-Kürtler’ mefhumunun neye işaret ettiğine geçmezden önce, bu terkibin ortaya çıkış hikâyesini vermek gerekiyor.
İsrail’de Kürtçe konuşan ve Barzani soyadlı birkaç hahamın mevcudiyeti epeydir biliniyordu. Ne var ki bu ‘banal olgu’, Irak’ın işgalinin hemen öncesinden başlayarak hızla popülerleştirildi, biraz sündürülerek tabii ki. Kürtlerin Irak’ın işgaline ve Baas’ın çökertilmesine destek verecekleri kesinleşince, yüzlerce yıldır Müslüman bilinen Barzani sülalesinin tümünün Yahudi oldukları ‘anlaşıldı’. Akabinde, İsrail’de 150 bin kişilik bir Kürtçe konuşan Yahudi topluluğun mevcudiyeti keşfedildi. Bu keşfin yanında küçük de bir iddia yer alıyordu: Bu topluluk, Kuzey Irak toprakları üzerinde kurulacak “Judeo-Kürt” devletin müstakbel yurttaşlarıydılar. ‘Gerçekler’ ardı ardına ortaya çıkmaya başladı. Soydan Yahudilik, sadece Kuzey Irak Kürtlerinin hasleti olamazdı. Türkiye Kürtlerinin bu hasletten muaf olmaları için bir sebep mi vardı? Nitekim, neredeyse kategorik biçimde İslamcılığın ve muhafazakâr – milliyetçiliğin tekelinde kalmış olan ‘büyük Yahudi komplosu’ fikrine bir kısım solcu bilinen zatın da katılmasıyla canlanan Sabetaycılık tartışmasını, dönme Kürtlerin keşfi takip etti. Musa Anter‘in, Tayyip Erdoğan‘ın yanıbaşındaki Kürt kökenli (?) birkaç danışmanın, giderek Bedirhanilerin Yahudi dönmeleri olduğu iddia edildi. Keşif kervanına Taha Kıvanç adıyla yazan Fehmi Koru da katıldı ve Urfa’da gizli bir Yahudi cemaatin olduğunu ‘açığa çıkardı’.
Kürtlerin Yahudiliğine dair bu iştahlı keşif popüler düzeyde bütün maraziliğiyle devam etti. Kürtlerin bütün bir kavim olarak Yahudi dönmelerinden oluştuğu ve Yahudiliğin Nil’le Fırat arasında kalan bölgeyi kontrol etme arzusunun taşeronluğunu yapmakta oldukları şeklindeki veciz düşünceler bugün elektronik haberleşme ortamlarında dolaşıyor.
Barzani isminin sadece bir aile ya da bir aşiret için değil, Barzan vadisinde meskun aşiretler konfederasyonunun bütün mensupları için kullanıldığı ve dolayısıyla burada bir dönem Müslüman Kürtlerle birlikte yaşamış Yahudilerin Barzani olarak anılmasının, Barzanilerin Yahudi olduğunu gösteremeyeceğine bizzat Barzan soyadlı hahamların varlığından bahseden çalışmalarda işaret edilmesi; İlara göç etmek zorunda kalan Yahudilerden oluştuğu vsrail yurttaşı Kürtçe ake bunların da 1948konuşan topluluğun, binlerce yıl önce, bugün Kürtlerin yaşadığı topr sonrasında İsrail’e yerleşmiş olduğunun pekala bilinmesi; İsrail’in, ülke dışına nüfus göndermek bir yana, halen dünyanın her bir yanındaki Yahudileri İsrail’e davet etmesi; İsrail’le Irak Kürtleri arasındaki yakınlığın Arap ve Farslara karşı ortak husumetten kaynaklanan ve ancak realist bir uluslararası ilişkiler analizince konu edinilecek enteresanlıkta bir mevzu olması; Urfa’da gizli bir Yahudi cemaatinin olmadığının resmi otorilerce açıklanması; Bedirhanilerin kuşaklar boyu Müslüman bir aile olmuş olması vs. türünden ‘dolaysız’ gerçeklerin hiçbiri Yahudi-Kürtler terkibinin önünü alamadı.
Türklüğün salınımları
Peki ama neden? Olgusal olarak bu kadar zayıf görünen bu iddiayı bunca çözülmez, akılcı eleştiriye bunca dayanıklı kılan ne olabilir? Sanıyorum, bir yerlerde toplumsal bir fantezinin kurulmakta olduğuna işaret eden bir semptom olması, bu terkibi bunca güçlü kılan şey olsa gerek. Slavoj Zizek‘i takip ederek konuşursak, böylesi bir durumda yapılması gereken, fantezinin akıldışılığını göstermek değil, fanteziyi katetmektir. Bu durumda, bize düşen de, bir semptom olarak Yahudi-Kürtler mefhumunun işaret ettiği bu fanteziyi katetmeye çalışmaktır. Fantezinin anaakım milliyetçiliğin benimsediği Türklük mefhumunun ‘kararsızlığına’ dair bir analiz vasıtasıyla katedilebileceğini düşünüyorum. Bu gerçekleştirildiğinde, Yahudi-Kürtler mefhumunun bugünlerde aniden ortaya çıkışının, Türk milliyetçiliğinin Kürt meselesini ve Kürtleri algılayışında bir büyük kopuşa doğru hızla ilerlemekte olduğuna işaret ettiğinin anlaşılacağını umuyorum. Türk milliyetçiliğinin Türklüğün etnik ve siyasi tanımı arasında salınageldiği biliniyor. Bu karakteristik salınımın anlamı şudur: Türk milliyetçiliğince benimsendiği biçimiyle Türklük, etnik köken itibarıyla Türk olmayanlara açık oldu, ancak hepsine değil. Cumhuriyetin ilk yıllarında takip edilen mübadele politikaları, bu ikili mantığı, Türklüğün hem olunabilir bir hal olduğunu ama hem de herkesin bu olma işini gerçekleştiremeyeceğini, dahası kimlerin Türk olamayacağını kısmen gösteriyordu. Bilindiği üzere, Kurtuluş Savaşı’nı takiben gerçekleştirilen nüfus mübadelesinde, Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyanlar ülkeyi terk etmek zorunda kalırken, Balkanlar’da yaşayan Türkçe konuşmayan Müslümanlar ülkeye kabul edildi. Bu durumdan da anlaşılacağı üzere, (en azından konuşulan dil itibarıyla) ‘Türk olmayan’ kimi unsurlar Türkiye’ye ve Türklüğe kabul edilirken, Türkiye’de yaşayan ve dahası Türkçe konuşan kimi ‘Türk olmayanlarsa’ ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bu durum açıkça şunu gösteriyordu: Müslüman-olmaklık Türk olabilmenin anahtar unsuruyken, Müslüman-olmamaklık da Türk olabilmenin önündeki ‘doğal’ bir engeldi.
Hal bundan ibaret olsaydı, Türklüğün salınımlarına dair genel bir resim çizme işi de tamamlanmış olurdu. Türklüğün sınırları Anadolu’da yaşayan ya da bir dönem Osmanlı sınırları içerisinde yaşayıp da Türkiye Cumhuriyeti’ne alternatif milli bir siyasi topluluk içerisinde örgütlenecek ulusal enerjiye sahip olamamış Müslüman anasıra açık, bunun dışındaki müslim ve gayri-müslimlere kapalı olmuştur denilebilirdi. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Kürtlerin ve Yahudilerin Türklükle yaşadıkları pürüzlü ilişki, Türklükle Müslümanlığın sınırlarını örtüştüren genel resmi bozuyordu.
Müslüman olmaları sebebiyle, Kürtlerin devletin Türkleştirme politikalarının genel menzilinde kalmaları, işin doğası gereğiydi. Nitekim, gerçekte olan da esas itibarıyla buydu. Kürtler, yukarıda da işaret edildiği gibi, Anadolu’nun Türkleşebilir Müslüman unsurlarından sayıldı. Oysa, zaman zaman mülklerine el konulması ya da zorla iskana tabi tutulmaları, diğer bir deyişle, ayırımcı yurttaşlık pratiklerine maruz kalmaları, Kürtlerin Türklüklerinin ya da Türk olabilme kapasitelerinin de devlet ve Türk milliyetçiliği nazarında belirsizleştiğini gösteriyordu. Kürtlerin bu türden pratiklere maruz kalmaları, Türklüğün Anadolu’nun ya da Osmanlı’nın Müslüman unsuruna açık olduğu tespitine ilişkin kayıt konulmasını gerektiriyor. Görünen o ki, Türklüğün Müslümanlığa açıklığını zedeleyen arızalar vardı.
Türklük ve Müslümanlık
Benzer bir arızayı, Türklüğün gayrimüslimliğe kapalılığı meselesinde de izlemek mümkün. Yukarıda çizilen genel resim geçerli olsaydı, Anadolu’nun gayriüslimlerinden Yahudi yurttaşların Türklüğe asimilasyon dairesinin dışında kalması beklenirdi. Oysa pek iyi biliniyor ki, 1930′ların ve 1940′ların ayrımcı yurttaşlık siyasetlerinden (Memurin Kanunu, Varlık Vergisi) nasiplerini almış olmakla birlikte, Yahudi yurttaşların devletle ilişkisi Ermeni ve Rum yurttaşların devletle ilişkisinden biraz daha yumuşak oldu. Müslüman olmamalarına rağmen, Yahudi yurttaşlar devletin Türkleştirme politikalarına ses çıkarmadıkça (ya da aslında ses çıkarmadıkları için) devletle kısmen daha az sorunlu bir ilişki içerisinde oldular. Türkleştirme siyasetine direnç göstermeyen Yahudi yurttaşlar, bu itibarla Türklüğe asimilasyon dairesinin tamamıyla dışında kalmaktan ‘kurtuldular’. Yahudi yurttaşların Türklükle alakalarındaki bu kararsız durum, Türklükle Müslüman olmamaklık arasındaki ilişkiyi de kararsız kılıyordu. Neticede, Müslümanlara açıklığı kategorik olmayan Türklüğün gayrimüslimlere kapalılığı da kategorik olmadı.
Şimdi, Türklüğü Müslüman olmaklık ve olmamaklık karşısında kararsız bırakan bu durumu nasıl yorumlamak gerekir? Bütün bu durum Türklüğe dahil olmanın (mesela Müslüman olmak gibi) genel bir ilkesi olmadığına mı işaret ediyordu? Sanıyorum Türklüğe dahil olmayı belirleyen bir üst ilke, bir süper ilke vardı ve hep de oldu: Sadakat. Türklüğün kimi istisnalarla birlikte Müslümanlara açık oluşu, Müslümanların devlete gerçek ya da varsayılan ’sadakatiyle’ ve yine kimi istisnalarla birlikte Müslüman-olmayanlara kapalılığı da bunların yine gerçek ya da varsayılan ’sadakatsizliğiyle’ ilgiliydi. Diğer bir deyişle, kimin Türk olabileceği ve kimin olamayacağının belirlenmesinde devletimlik ve gayrimüslimlikle ilişkisini belirsiz kılan bu ‘arızalar’ şunu gösteriyordu: Kürtlük ve Yahudilik, Türklüğün etnik ve siyasi bir kategori olmak arasındaki karakteristik kararsızlığını daha da pekiştirmişti.
Siyasal Türklükten soyca Türklüğe
Fikrim o ki, Türkiye’nin imparatorlukla temasının sıcak noktası olarak dibimizde gerçekleşen işgalle birlikte dolaşıma giren Yahudi-Kürtler mefhumu ancak Türklüğün bu salınım tarihiyle irtibatlandırılarak anlaşılabilir. Bu tuhaf terkip, Yahudilik ve Kürtlük üzerinden belirsiz olagelmiş Türklüğün bu belirsizliğinin toptan giderilmesine dair bir ihtimalin, en azından bir arzunun toplumun derinlerinde bir yerlerde örgütlenmekte olduğunu gösteriyor. Artık, gayrimüslimlerin tamamına olduğu kadar Türkleşmeye direnen Müslümanlara da (Türkiye’nin mevcut durumunda Kürtlere) kapalı, sınırları sadece Türkleşmişlerle birlikte soyca Türklere açık bir Türklük fikri, Türk milliyetçiliğinin lügatından şimdiye dek eksik olmayan siyasi bir Türklük fikrini altetmek için ciddi bir hamle yapmak üzeredir. Yahudi-Kürtler mefhumu, bugüne kadar hep marjinal kalmış “Türklüğün Türk olmayanlara kategorik kapalılığı fikrinin” artık anaakım Türk milliyetçiliğince de sahiplenilebilir olduğunun işareti olarak aramızdadır. Doğrusu, Türk olmayan yurttaşları siyasi topluluğun, herkes kadar muteber mensupları sayan bir mevzuat ve siyasi kültüre sahip olsaydık milliyetçiliğin bu hamlesinin sonuçlarından endişe duymaya gerek olmazdı. Ne yazık ki, durum bu değil. Yakın tarihimizin gerçek Türkler ve Kanunuesasi Türkleri ayırımının yansımalarıyla bezeli olduğunu unutmamak gerekir. Ülke nüfusunun kaydadeğer bir kısmını buna benzer bir ayırım üzerinden algılama ihtimalinin güçlenmesinden ne kadar endişe edilse azdır.
Türk milliyetçiliğini böylesi bir hamlenin eşiğine neyin getirdiği ‘rasyonel’ olarak anlaşılabilir. Bir yandan Türklüğe asimilasyonda ‘kendilerinden bekleneni’ yapmadıklarının artık apaçık ortada oluşu, beri yandaysa Kuzey Irak’ta oluşabilecek Kürt otoritesine yönelik ‘milliyetçi husumeti’ paylaşmamaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt kökenli yurttaşlarının Türklüklerinin ve sadakatlerinin Türk milliyetçiliği nezdinde iyice belirsizleşmesinin esas sebebidir.
Artık toparlayalım. Bütün bu zeminde ortaya çıkan Yahudi-Kürtler mefhumu, Türkleşmeye direnen Müslümanlara (yani Kürtlere) ve gayrimüslimlere iyice kapatılmış bir Türklük fikrinin üzerine inşa edilen, daha yekpare ve daha homojen bir siyasi cemaat hayalinin semptomu olarak okunmalıdır. Yahudi-Kürtlük, gayrimüslimlikle olduğu kadar Türk-olmamaklıkla da ‘yarılmayan’, türdeş bir topluluğa dair, milliyetçilik tarihinin o bildik, sıradan fantezisinin aramızda bir yerlerde dipten dibe güçlenmekte olduğunu gösteriyor.
Yine Zizek‘e başvurarak bitirelim: Yahudi-Kürtlük, ezel ebed tedirginliği Irak’ın işgaliyle derinleşen Türk milliyetçiliğinin bugünlerdeki keyif hırsızıdır.
(MESUT YEĞEN, Radikal 29/02/2004)