Muzik calici calismiyor


FAİLİ MEÇHUL

Askeri Savcıya Örtbas Suçlaması

Soruşturmaları askerler yaptığı sürece faili meçhuller açığa çıkmaz

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 1995 yılında öldürülen Mardin İl Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden dosyasını ’suikast şüphesi’yle yeniden açtı.

Albay Rıdvan Özden

Şehit albayın eşi Tomris Özden, askerî savcılığın yıllardır olayın üstünü örttüğünü savunurken, sivil savcılar tarafından başlatılan soruşturmanın ‘gerçeklerin ortaya çıkması için’ önemli olduğunu söyledi. ‘PKK ile çatışmada şehit düştüğü’ açıklanan eşinin otopsi yapılmadan toprağa verildiğini bildiren Tomris Özden, askerî mahkemelerin görev alanlarının sınırlandırılmasını ‘yargılamanın şeffaflaşması’ için gerekli olduğunu belirtti. Şehit albayın eşi şunları söyledi: “Askerî suçlar askerî yargı tarafından soruşturulduğu sürece bu tür faili meçhuller açığa çıkmaz. Yargının sivilleşmesi bu açıdan çok önemli.”

Tomris Özden’e göre eşiyle ilgili askerî soruşturma ‘şeffaf bir şekilde’ yapılmadı. “Bakın darbecilerin kanlı postal izi tam 14 yıldır evimde duruyor. Ben bu izi silemedim” diyen Özden, otopsi yapılsın talebine ise yıllardır cevap verilmediğini hatırlattı. Özden, “Gerçek neyse ortaya çıksın’ diyorum. Ama duyan olmuyor. Olayın üstü örtülüyor.” diye konuştu. Gündemdeki askerî-sivil yargı tartışmalarını da hatırlatan Özden şöyle devam etti: “Askerî suçlar askerî yargı tarafından soruşturulduğu sürece bu tür faili meçhuller açığa çıkmaz. Yargının sivilleşmesi bu açıdan çok önemli. Belgeye ‘kâğıt parçası’ diyen zihniyet benim eşimin ölümünü de soruşturup, yargılamadı. Olay hep örtbas edildi. ‘PKK ile çatışmada şehit düştü’, ‘Şakağından vuruldu’ dediler. Otopsi yapmadan gömdüler. Oysa mermi izi eşimin şakağında değil ensesindeydi. Benim eşimi bugünküne benzer çete yapıları öldürdü. Nasıl bugün bu çetelerin ortaya çıkarılması için çaba sarf edilmiyorsa o zaman da benim eşimin olayı örtbas edilerek çeteler korundu.” Eşinin ölümüne benzer olayların hemen her yıl yaşandığını belirten Özden, birçoğunun üstünün örtüldüğünü hatırlatıyor. Özden, bu örtme biçiminin ‘şehit kanıyla vatan toprağı koruma’ olarak topluma yansıtılmasından da şikâyetçi. Bu şekilde demokratikleşme ve şeffaflaşma çabalarının üstünün mahalle baskısıyla kapatıldığını belirtiyor.

Tomris Özden, medyanın tutumunu da eleştiriyor. Kocasının ölümünün peşine düştüğünden beri medyanın bir kesiminin sürekli kendisini hedef gösterdiğini belirten Özden şu değerlendirmelerde bulunuyor: “Bazı medya kuruluşları eşimin olayını araştıracağına beni hedef gösteriyor. Bana susmam için mahalle baskısı uyguluyor. Medya silahşörleri bana hep sus, dile getirme dedi. Aynı kalemler Ergenekon konusunda destekleyici şeyler yazıyorlar. Emin Çölaşan sürekli beni hedef haline getiriyor. Beni eleştiriyor. Gerçeklerin ortaya çıkmasını neden istemiyor acaba?”

Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı Albay Özden’i öldürenlerin PKK’dan ayrılan itirafçılar tarafından oluşturulan ‘Bıçak Timi’nden olabileceği iddialarını araştırıyor. Ergenekon savcılarının da cinayeti önümüzdeki günlerde açıklanması beklenen üçüncü iddianameye aldığı öğrenildi.

(www.aktifhaber.com, Temmuz 2009)

Muhsin Yazıcıoğlu öldü mü, öldürüldü mü?

Hatırlarsınız. Daha “kaza”nın meydana geldiği ilk günlerde “şüphe”lerimi dile getirmiş ve “içime kurt düştüğünü” yazmıştım. Çünkü bu kaza “soru işaretleri” ile doluydu.
Aradan geçen süreçte ise, soru işaretleri “koca bir çengel”e dönüştü ve halen kafamda asılı duruyor.
Artık “soru”ları daha sesli soruyor ve diyorum ki;
“Yeni bir Eşref Bitlis muamması mı oluşturulmak isteniyor?”
Biliyorsunuz, 17 Şubat 1993’te, Eşref Bitlis’in uçağı da, havalandıktan kısa bir süre sonra düşmüş ve bütün “sabotaj” iddialarına rağmen, Askeri Savcılık düşme sebebi olarak “buzlanma”yı göstermişti. “Muamma” hâlâ devam ediyor. Eldeki “teknik veri”lerin tamamı bir “sabotaj”ı işaret ediyor olmasına rağmen, olayın üstü örtüldü.

Bugün, hiç kimse “sabotaj” demiyor ama hiç kimse de bu olayın “kaza” olduğuna inanmıyor.
Çünkü herkes biliyor ki; Eşref Bitlis o uçakla uçabilse ve Diyarbakır’a varabilse idi, büyük bir ihtimalle “çantasındaki dosyaları” açacak ve yine büyük bir ihtimalle “teröre son verecek” çözüm metodlarını açıklayacaktı.
Gelin görün ki; uçak düştü, Eşref Bitlis öldü ve içinde “dosya”lar bulunan “çanta” da ortadan kayboldu.

KAZA MI, PLANLI BİR SUİKAST MI?

Enteresan değil mi; merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun da cesedi bulundu ama “çanta”sı ortada yok.
O çantada, hangi “tanıklık” belgeleri vardı acaba? Ne hikmettir bilinmez, bu tür “kaza”(!)larda ilk önce “çanta”lar kayboluyor ortadan. Malûm; bir “şüpheli kaza”da ölen Adnan Kahveci’nin de çantası hâlâ bulunamadı!
Ama, “sır” olan sadece “çanta”lar değil.
Çantalar gibi, daha nice “sır”lar var ki; bu sırlar aydınlanmadan “helikopter kazası”(!) da aydınlanamaz.
Hatırlarsınız. 27 Mart 2009 tarihli Ayna’da, içime düşen “kurt”lardan söz etmiş, kafamdan geçen “senaryo”ları paylaşmıştım sizlerle.
Ve sormuştum:
“Bu olay, gerçekten bir kaza mı, yoksa planlanmış bir suikast mı?”
Malûm, Muhsin Bey; kendi imkânlarıyla kiraladığı helikopterle Sivas’tan Kahramanmaraş’a gelip, miting alanındaki vatandaşlara seslenirken, şöyle diyordu:
“Devletten seçim yardımı almıyoruz.
İlk defa helikopter kiralayıp miting yapıyoruz.”
Nereden bilebilirdi ki;
“İlk defa” kiralanan helikoptere “son defa” bineceğini? Nereden bilebilirdi ki; bindiği helikopterde “sinyal verici cihaz” bulunmadığını?
Evet; Şevket Sabancı, Ali Sabancı ve Emine Kamışlı tarafından Ağustos 2000’de kurulan Esas Holding bünyesindeki Med Air şirketine ait helikopterde, “düştüğü yeri gösteren bir cihaz” neden yoktu?
Hangi çağdayız Allah aşkına?
Düşünebiliyor musunuz;
Türkiye’de trafikte seyreden bir Mercedes otomobil, üretildiği Almanya’dan takip edilebiliyor.
Araç şu anda nerededir, ne durumdadır; araçtan gelen “sinyal”lerle yeri tesbit edilebiliyor.
Peki, bir “otomobil” firması bu kadar ayrıntıyı düşünürken, “koskoca helikopter” üreten firma, ona niye bir “sinyal cihazı” monte etmez? Ve de, böyle bir helikopterin uçmasına nasıl izin verilir?
Düşünebiliyor musunuz;
Trafikte seyreden bir otomobilin “farı kırık” ise, “ilkyardım çantası” bulunmuyorsa, bagajında “zincir, takoz, çekme halatı” yoksa, trafik polisi hemen durduruyor otomobili ve gerekiyorsa “trafikten men” ediyor.
Peki, sormak gerekmez mi o zaman;
Düşen helikopterin ait olduğu Med Air şirketinin pilotlarından Ali İbanoğlu’nun sözlerini nasıl değerlendireceğiz?
Kaptan İbanoğlu diyor ki;
“Helikopterin tam olarak nereye düştüğünü bilemiyoruz. Yerinin tesbiti için ise; ne bizde, ne helikopterde sinyal gönderen bir cihaz bulunmuyor!”
Buyrun, burdan yakın.

NTV, PİLOTU 37 DEFA NİYE ARADI?

O günkü yazımda, daha başka sorular da sormuş, cevaplar aramıştım. Ancak aradan geçen 3 ay boyunca sorulara cevap bulmak yerine, “yeni yeni sorular”la karşılaştık!
Evet, “yeni bulgu”lar, “yeni soruları” da beraberinde getirdi.
“Son soru”dan başlayalım:
Malûm, Vakit muhabirlerinin ulaştığı Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı raporuna göre; Ayhan Şahenk’e ait Doğuş Grubu’na bağlı NTV Televizyonu, kaza günü helikopter pilotu Mustafa Kaya İstektepe’yi “tam 37 defa” aramış!
Bu aramalardan 7 tanesinin, kazanın duyulduğu saatten önce olması son derece enteresan.
Tabiî, diğer aramalar da enteresan.
Bir televizyon kanalı, bir “helikopter pilotu”nu ısrarla niye arar ki? Arasa arasa, “haber” için arar. Peki ama “helikopter pilotu”nda ne gibi bir “haber” olabilir ki?
Hele de “kaza”dan önce.
Hem de “7” defa.
Bakın, o da “ayrı bir soru” olmasına rağmen, İHA muhabiri İsmail Güneş’in, hem de “kaza öncesi”nde tam “113 defa” niye arandığını sormuyorum.
Sormuyorum, çünkü;
İsmail Güneş, bir “muhabir”dir ve bir televizyon kanalının onu araması gayet tabiîdir.
Tabiî, bu doğal oluş, “şüpheleri” ortadan kaldırmıyor;
“Niye 113 defa?”

89 ARIZAYA RAĞMEN NASIL UÇTU?

Biliyorsunuz, olayla ilgili olarak TBMM’de bir “komisyon” oluşturuldu. TBMM Araştırma Komisyonu pek çok kişiyi dinledi ve sonunda bir “rapor” yayınladı.
Ve yine, bu süreçte BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu ve merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı ziyaret edip “şüphe”lerini aktardılar.
Peki, gerek Komisyon’a bilgi veren, gerek Başbakan’la görüşen kişilerin “şüphe”leri neydi?
Buyrun, kısa anekdotlar halinde kafalarda gittikçe büyüyen o “şüphe”leri dillendirelim:
BBP eski Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği helikopter kazasıyla ilgili oluşturulan TBMM Araştırma Komisyonu’nun son toplantısında, pek çok uçak kazasında bilirkişilik yaptığı belirtilen, halen de özel bir havayolu şirketinde kaptan pilotluk yapan Fevzi Altunbulak şunları söylüyordu:
- “Elektronik kayıtlarına göre o uçak kaza öncesinde değişik noktalardan 89 kez arıza yapmış. Ancak bu arızalar uçuş defterine kaydedilmedi. Çünkü kaydedilmiş olsa o uçağın yeniden uçuşa çıkması mümkün değil. 89 arızaya rağmen pilottan uçuşa devam etmesi istendi.”
- Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun beyin cerrahı olan bacanağı Dr. Rafet Aslanoğlu kazadan önce helikopterde bulunanlara program sıkışıklığından dolayı paket yemek verildiğini ifade ederek, diyordu ki;
“Adli tıp raporunda, helikopterdeki herkeste ‘tam’a yakın akut koroner damar tıkanıklığı tespit edildi. Bu bir tesadüf olamaz. 30 yaşlarında olan İHA muhabiri İsmail Güneş’te ‘tam’a yakın akut koroner damar tıkanıklığı var. Muhsin Bey’de de var. Bu hiç normal bir durum değil. Bunun böyle olması mümkün değil. Yemekte ilaç olma ihtimali var. Bu ilaç zehir olabilir.”
- Muhsin Yazıcıoğlu’nun yakın arkadaşı BBP eski Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ da, Kayseri Valisi Mevlüt Bilici’yi kaza duyulur duyulmaz aradığını söyleyip; sözlerini şu şekilde sürdürmüştü:
“Kayseri Valisi Mevlüt Bilici, jandarma istihbarattan bir bilgi geldiğini, Muhsin Bey’in yaşadığını ancak bazı kırıkların olduğunu, bir ambulansla Kayseri’ye doğru hareket edildiğini bana aktardı. O gün verilen bilgiler çok önemli. Kayseri Valisi benim yakın arkadaşım. Vali Bey ile telefon konuşmamızda, ‘Bana gelen habere göre Yazıcıoğlu yaşıyormuş ancak yaralıymış. Ambulans hareket etmiş. Kayseri’ye geliyorlar. Bu bilgileri bana jandarma istihbarat verdi’ şeklinde konuşmuştu, sonra ifade değiştirdi. ‘Emniyetten geldi’ dedi. Bu durumun açığa kavuşturulması çok önemli. Vali Bey çıksın gerçekleri açıklasın.”
Malûm; kaza sonrası helikopter enkazına ELT cihazı olmadığı ya da çalışmadığı için am 48 saat sonra ulaşılabildiği iddia edilmişti. Ali Sabancı’ya ait helikopterde ELT cihazının olup olmadığı, varsa çalışıp çalışmadığı günlerce gündemi meşgul etmiş, “bir kısım medya”da konuyla ilgili hiçbir habere yer verilmemesi dikkat çekmişti.
TBMM Araştırma Komisyonu’na ELT cihazıyla ilgili sunulan ifadelerde, şöyle deniliyordu:
- “Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, helikopterde yeni nesil Artex ME406 P cihazı olduğunu bildirmişti.
Oysa, Telekomünikasyon Kurumu’nun belgesinde, helikopterde POITER 4000-10 marka ELT cihazının bulunduğu açıkça belirtiliyor.
1 Şubat 2009 tarihinden itibaren COMPAS-SARSAT uyduları 121,5 Mhz üzerinden sinyal gönderen eski ELT sinyallerinin tespit edilemeyeceğini, bunun yerine yeni nesil ELT cihazının verdiği 406 Mhz sinyallerin alınacağı uluslararası yönetmeliklerle belirtiliyor.
Bütün bu gerçekler ELT cihazının sonradan yerleştirilmiş olduğunu ve helikopterde eski model, uyduya sinyal gönderemeyen bir ELT cihazı bulunduğunu, yeni nesil ELT’nin ise kaza sonrası konulduğunu destekliyor.”
Yine malûm ki;
BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu 17 Haziran günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a, kazaya ilişkin 55 sayfalık rapor sunmuştu.
Topçu, kamuoyuna yansımayan bir bilgiyi Erdoğan’a aktararak “Düşen helikopteri üreten firma, kontrollerinde helikopterin yerinden kımıldatılmaması için 14 kırmızı bülten yayınlamış.
Kontrollerde pilot ismi aynı olmasına rağmen 8 farklı imza var. Aksaklıklar gizlenmiş, helikopter uçurulmuş” diyor, Erdoğan da buna karşılık, “Raporu incelettireceğim. Gereği neyse o yapılacak” cevabını veriyordu.

BELGELER KİMDEN, NİYE SAKLANIYOR?

Gelen her yeni bilgi, “kuşku”ları daha da kuvvetlendirecek nitelikteydi.
BBP Genel Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda kazayı araştıran heyetin başkanı olan Ahmet Şanverdi, hazırladıkları “rapor”da, kuşkularını şöyle dile getiriyorlardı:
“Yayınlanan ön raporlarda kesin hükme varmak için laboratuvar sonuçları ve helikopterde bulunan bazı aletlerin test edilmesinden sonra bir sonuca varılabileceğini açıkça beyan etmektedir.
Başta Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Devlet Hava Meydanları, Kaza Kırım Ekibi ısrarlı müracaatlarımıza rağmen olayın aydınlanmasını sağlayacak belgeleri tarafımıza vermemişlerdir. Bize vermedikleri belgeleri TBMM Komisyonu’na da vermemişlerdir. Mesela olayın aydınlatılmasında hayati öneme haiz Helikopter Bakım Defterleri ile helikopterin teknik dosyası ne tarafımıza, ne de Meclis Komisyonu’na verilmemiştir.”
Alın size sorunun hası:
“Bu bilgiler niye verilmiyor. Birileri milletten bir şey mi gizliyor, yoksa birileri korunmaya mı çalışılıyor?”
Görüyorsunuz ya;
Olayın içine girdikçe, “içinden çıkılmaz” noktalara gidiliyor.

HİÇ BİR CİNAYET MÜKEMMEL DEĞİLDİR!

Hani, diyorum ki;
Kafalar özellikle mi bulandırılmak isteniyor? Öyle ya; ortada ne kadar “soru” varsa, o kadar “şüphe” oluşur.
“Şüphe”lerin çok olduğu yerde ise, “gerçek”ler güme gider.
Açık ve net söyleyeyim;
Bu “kaza”(!) eğer bir “derin devlet cinayeti” değilse, er veya geç çözülür ve sorumluların yakalarına yapışılır.
Ama “derin devlet cinayeti” ise, korkarım ki, “yeni bir Eşref Bitlis vak’ası” ile karşı karşıya kalırız.
“Faili meçhul” bir vak’a.
Daha doğrusu “faili malûm” bir vak’a.
Ama ne o “kaza”(!)yı araştıran var, ne de birilerinin yakasına yapışan.
Hayır. Merhum Yazıcıoğlu ve beraberindeki 5 kişinin de aynı “esrarengizlik okyanusu”nda kaybolmalarını istemiyorum.
Çünkü, çok iyi biliyorum ki;
“Hiçbir cinayet mükemmel değildir!”
En mükemmel cinayetler bile, küçük bir ipucu ile çözülebilir. Onun için, “helikopter kazası” da çözülmelidir. Çünkü hiç kimse, bunun bir “kaza” olduğuna inanmıyor.
O halde, “cinayet” ihtimali öne alınmalı ve “ipuçları” buna göre değerlendirilmelidir.
Sözün özü, bu dosya kapatılmamalıdır.

(Hasan Karakaya, Vakit, 2009-06-30)

Çantası Hala Kayıp, Telefonu İse Düşündürücü

BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği kazayla ilgili sır perdesi aralanmaya çalışılıyor. Komisyonda çok önemli iki soru soruldu: O telefon ve çanta nerede?

BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği kazanın sır perdesi aralanamıyor. TBMM’de kurulan komisyon bugün kazayla ilgili Gülefer Yazıcıoğlu’nun da aralarında bulunduğu heyeti dinledi. Komisyonda Yazıcıoğlu’nun kayıp çantası soruldu.

Eski BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve 5 kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazasıyla ilgili kurulan TBMM Araştırma Komisyonu, Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu, Genel Başkan Yardımcıları Mustafa Destici, Ahmet Şanverdi, Özel Kalem Müdürü Okan Köksal ile MKYK üyesi ve avukatı Kemal Yavuz’u dinledi.

Komisyon Başkanı Köylü, toplantıdan sonra yaptığı açıklamada, BBP yetkililerinin olay yerinde yaptıkları çalışmaları ve ellerindeki bilgileri kendileriyle paylaştıklarını belirterek, ”Biz de verdikleri beyanlardan hareketle araştırmamızı derinleştirerek sürdüreceğiz. Bize verilen bilgileri dikkate ve ciddiye alıyoruz. Dinlenmesi gereken kim varsa dinleyip araştıracağız. Adalet Bakanlığından soruşturma dosyasını istedik. Ondan sonra teknik elemanları çağıracağız. Herkesi dinledikten sonra bir kanaate varacağız. Sayın Yazıcıoğlu’nun eşi, üstünde durulması gereken şeyler söyledi. Anlatılanları ciddiye alıyoruz” dedi.

”İHMALİ OLANLAR CEZALANDIRILSIN”

BBP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Şanverdi de AA muhabirine yaptığı açıklamada, kaza ile ilgili olarak ihmali olanların biran önce açıklığa kavuşturulmasını ve gereken cezayı almasını istedi. Ellerindeki bilgileri komisyonla paylaştıklarını ifade eden Şanverdi, ”Özellikle kazanın olduğu ilk gün Kayseri Valisinin açıklamaları var, Valinin Genel Başkanla ilgili, ‘ayağı kırık, şuuru açık’ şeklinde açıklamaları var. Sonra Kahramanmaraş Valisinin ‘Genel Başkan Göksun Hastanesine getirilecek’ şeklinde beyanı vardı. Bu iki beyan çelişkili. Biz komisyona, Kayseri valisini kim yönlendirdi, bu bilgileri nereden aldı, bilgiyi aldığı yere bilgileri kim verdi, ayağının kırık olduğunu nereden biliyordu” diye sorduklarını ifade etti. ”Gerçekten de Muhsin Yazıcıoğlu bulunduğu zaman ayağı kırıktı” diyen Şanverdi, sözlerini şöyle sürdürdü:

YAZICIOĞLU’NUN ÇANTASI KAYIP!

”Komisyon bize bu olayın üstüne gideceklerini söyledi. Genel Başkanın silahı, telefonları ve çantası vardı. Çantası hala kayıp. Telefonunun ise bir tanesi bize verildi, ancak hafızası silinmiş. Bunlardan ayrı olarak ‘ELS cihazı yok’ denildi. Bunu, Başbakan, İçişleri Bakanı ve Hükümet sözcüsü söyledi. ELS cihazı olmadığı için sinyal alınamadığı açıklandı. Köylüler helikoptere ulaşınca, Ulaştırma Bakanlığının ön raporunda ‘ELS cihazı var ve çalışıyor’ denildi. Varsa neden çalışmadı diye sorduğumuzda bize anteninin kırık olduğunu, onun için çalışmadığını açıkladılar. Ancak bütün uzmanların ortak görüşü, antenin kırık olması bir şey ifade etmeyeceği ve ELS cihazının çalışabileceği yönündedir. GPRS cihazının helikopterde olduğu yönünde Ulaştırma Bakanlığının raporunda hiç bahsedilmiyor. Ancak Almanya’dan uzmanlar geldiği zaman GPRS cihazını buldular. Fakat hafıza kartı yok. Cep telefonlarından ise 2. gün gece saat 03.00′e kadar sinyal alındığını bildirildi. Peki orası neden bir türlü bulunamadı? Neden uydudan istifade edilmedi?

Koordinasyon eksikliği var ortada. Devlet kendi yazılı kanunlarını uygulamamış. Ne Ankara da ne de Kahramanmaraşta. Buralarda kanuna uygun olarak bir kriz merkezi kurulmadı. Orada İçişleri Bakanı, vali, sekreter bir de ben vardım. Kriz merkezinde ise bir harita, sağlık, iletişim uzmanı, pilot, asker olur. Bunların hiç birisi yoktu.”

(www.aktifhaber.com, Mayıs 2009)

Şüpheli ölümlerin listesi

Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünün araştırılması için BBP’liler cenazede yoğun baskı yaptılar. Bunlardan biri de Şamil Tayyar’dı. Tayyar şüpheli ölümleri listeledi. Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar’ın yazısının ilgili bölümü:

17 Şubat 1992: Star TV’nin Yayın Koordinatörü Yekta Okur, Merter’den Mecidiyeköy’e giderken Unkapanı köprüsü üzerinde trafik kayıtlarına göre kaza sonucu öldü. Bir tanık aracın 34 F 1100 plakalı kamyon tarafından sıkıştırıldığını söyledi. Plaka araştırıldı, yıllar önce hurdaya çıkarılmış 1970 İnter marka bir kamyona ait çıktı.

5 Şubat 1993: Adnan Kahveci, şüpheli kaza sonucu hayatını kaybetti. Milliyet Gazetesi ölüm haberini ‘Mucize formülüyle öldü’ manşetiyle verdi. Çünkü ölümünden birkaç gün önce Milliyet’e ziyaret eden Kahveci şöyle demişti: ‘Bu formülü açıklayamam ANAP Genel Başkanlığı için en büyük kozum.’

3 Kasım 1996: Susurluk skandalı patladı. Erol Mütercimler, Aydınlık Dergisi’ne verdiği röportajda, ‘O kamyon o Mercedes’e çarpmasaydı asla İstanbul’a varamazdı’ dedi. Abdullah Çatlı’nın tüm sırlarını kaydettiği günlüğün de olduğu çanta hala kayıp. Haluk Kırcı, ‘O çanta bulunmadan Susurluk çözülemez’ dedi.

29 Ağustos 1997: Emekli MİT görevlisi Ertuğrul Berkman, Susurluk Komisyonu Üyesi Fikri Sağlar’a sık sık gidip gelmeye başladıktan hemen sonra Eskişehir-Bozhöyük arasındaki bir kazada hayatını kaybetti. Sağlar, Berkman’ın ölümünü şüpheli bulduğunu açıkladı.

9 Aralık 1997: Susurluk Komisyonu’nda çalışan, hakkında ‘MİT mensubu’ iddiaları çıkınca ayrılan emekli hakim Akman Akyürek, İstanbul’da aracını bir kamyonun sıkıştırması sonucu öldü. Kaza esnasında aracın hava yastıkları açılmadı. Baba Aziz Akyürek’in yorumu şöyle oldu: ‘Kazada kasıt var.’

Kasım 1998: Susurluk Komisyonu Üyesi Fikri Sağlar’ın aracı Ankara Gölbaşı’nda bir kamyon tarafından sıkıştırıldı. Şarampole yuvarlanan Sağlar, ölümden döndü. Aracın ön sol lastik bijonlarının bağlı olduğu metal disk koptu. Bilirkişi raporunda bu durum metal yorgunluğuna bağlandı. Firma ise ‘Bu durum beş binde bir ihtimaldir’ dedi.

6 Kasım 1999: Adı sıkça JİTEM’in kurucuları arasında geçen ve çevresinde ‘Yedi Bela’ lakabıyla bilinen emekli Tuğgeneral İsmet Yediyıldız, Trabzon’da geçirdiği trafik kazası sonucu öldü.

21 Kasım 1999: Susurluk’un arkasında P2 Mason locasının olduğunu sıkça vurgulayan Susurluk Komisyonu Üyesi Bedri İncetahtacı, Esenboğa havalimanına giderken şüpheli trafik kazası sonucu öldü.

27 Mart 2004: Şimdi Ergenekon şüphelisi olan İbrahim Şahin, Susurluk davasında yargılanırken hakime ‘konuşacağım’ dediği gün kaza geçirdi, doktor raporuna göre hafızasını kaybetti, Cumhurbaşkanı Sezer’in affına mazhar oldu.

1 Temmuz 2001: Adı Telekulak skandalında geçen özel elektronik firma sahibi Cengiz Çelik, operasyondan kurtulmak için gittiği ABD’de Hürriyet’e konuştu: ‘Ağabeylerimin canı yanmasın diye dönmüyorum.’ Rahşan Affı’ndan yararlanıp yurda döndüğü gün Muğla yakınlarında trafik kazasında öldü.

29 Mayıs 2003: Abdullah Çatlı’nın ortaklarından olduğu iddia edilen ve Ülkücü camianın önemli isimlerinden Efraim Barut, MHP’li eski milletvekili Mehmet Irmak’ın cenaze törenine katılmak üzere İstanbul’dan Ankara’ya doğru yola çıktı, Gebze yakınlarında bir kamyondan araca düşen torba yüzünden kaza geçirip öldü.

2 Eylül 2003: Olay Vali Recep Yazıcıoğlu, Ankara Temelli yakınlarında şüpheli trafik kazasında hayatını kaybetti.

16 Temmuz 2004: Askeri amaçlı yeni kripto cihazını deneyen TÜBİTAK uzmanlarından M. Ercan Kuruoğlu, Gelibolu yakınlarında geçirdiği şüpheli kazada can verdi. Yanında hayatını kaybeden Yücel Kenter yüzbaşı rütbesinde subaydı.

Bunun gibi çok örnek var. Ama hiç birinin üzerine ciddiyetle gidilmedi. İddialar hep karanlıkta kaldı. O nedenle, kamuoyu, kritik isimlerin kaza sonucu öldüğüne hiç inanmadı. Umarım, bu olay, ilk olur, Ergenekon’da olduğu gibi tüm iddiaların üzerine ciddiyetle gidilir.

(4-2009)

Uğur Mumcu öldürülmeseydi ne yazacaktı?

Mustafa Balbay’ın günlüğüne göre, Genelkurmay gazeteci Uğur Mumcu’ya arşivlerini açmıştı ve PKK-MİT ilişkisini araştırdığından haberdardı. İşin ilginç tarafı, Mumcu’nun öldürülmesine neden olan olayların günlüklere yansımasının kartel gazetelerine yansıması oldu. Yıllarca Mumcu cinayeti üzerinden ‘irtica’ haberleri üreten kartel bakın günlükleri nasıl işledi.

Kartelin tetikçi gazetesi Vatan, darbe günlükleri ortaya çıkan Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’ın Uğur Mumcu ile ilgili notlarını bakın hangi başlıklarla haberleştirdi:

“Günlükte, dönemin Genelkurmay 2′nci Başkanı Büyükanıt, “Uğur ölmeseydi pazartesi buraya gelecekti. Arşivde çalışıyordu. Öcalan’ın kayınpederinin MİT’e çalıştığını saptamıştı” diyor.

Mustafa Balbay’a ait olduğu iddia edilen günlükte, yıllardır çözülemeyen gazeteci Uğur Mumcu suikastıyla ilgili de enteresan notlar yer alıyor. Günlükteki, dönemin Genelkurmay 2′nci Başkanı olan Mehmet Yaşar Büyükanıt’ın sözleri, Mumcu’nun PKK’nın derin ilişkilerini araştırdığı için öldürüldüğü iddialarını güçlendiriyor. İşte günlüğe göre Büyükanıt’ın sözleri.

‘Mumcu arkadaşımdı’

“6 Nisan 2003 Pazar günü saat 12.30′da Genelkurmay Karargahı’nda Aslan Paşayla (Genelkurmay İstihbarat Başkanı olan Aslan Güner) görüşme. 45 dakika sonra, Yaşar Paşa (Genelkurmay 2. Başkanı olan Mehmet Yaşar Büyükanıt) geldi, “Ona günü anlatmam lazım, isterseniz bekleyin, en çok yarım saat sürer” dedi sonra ikisi birlikte geldiler. Yaşar Paşa, sivildi. Kırmızı ağırlıklı bir tişörtü vardı: “Uğur Mumcu benim arkadaşımdı. Buraya çok geldi gitti. Bizim arşivde çalıştı. En sevilen yazardı. Öldürülmeseydi ertesi gün, pazartesi buraya gelecekti. Arşivde çalışıyordu. Öcalan’ın karısının ( Kesire Öcalan) babasının MİT’e çalıştığını saptamıştı. Daha derin araştırmalar içindeydi.”

Cinayetten 2 saat sonra

Mumcu’nun kardeşi avukat Ceyhan Mumcu da, günlükte yer alan notları doğruladı. Kardeşinin saldırı sonucu öldüğü dönemde bu konuyu kendisinin de araştırdığını belirten Mumcu, şunları söyledi: “Uğur, ‘Kürt Dosyası’ adında bir kitap yazıyordu. Bu kitapta Abdullah Öcalan’ın ilk kez mahkemeye çıkarılışından serbest kalışına kadar geçen süreçteki şüphelerini de aktarıyordu. Ayrıca 15 Ekim 1992′de yayımlanan ‘Kim bu Pilot Necati’ başlıklı yazısı da bu konuyla ilgiliydi. Ancak kitabı tamamlayamadı.” Ceyhan Mumcu daha önceki bir röportajında da cinayetten 2 saat sonra Güreş ve Büyükanıt’ın eve geldiğini söylemişti: “Uğur öldürüldü, 2 saat sonra Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş, Uğur’un evindeydi. Yanında Yaşar Büyükanıt da vardı. Doğan Paşa suikasttan önce Emniyet’i uyarmış, ‘Uğur’a bir şey yapacaklar, aman iyi koruyun’ diye. Demek ki Genelkurmay’ın istihbaratı iyi çalışmış. O nedenle Güreş ve Büyükanıt Paşalar mutlaka dinlenmeli.”

Tuğ’dan belgeleri alacaktı

Mumcu’nun diğer randevusu ise 12 Mart 1971 döneminin askeri savcısı Baki Tuğ ileydi. 27 Ocak Çarşamba günü buluşacaklardı. İki gün önce, Baki Tuğ’un Meclis’teki odasında bir araya gelmişlerdi ve Tuğ’a, “Abdullah Öcalan’ın MİT’le ilişkilerini ortaya çıkardım” demişti. Tuğ Meclis Milli Savunma Komisyonu Başkanı’ydı, ‘Araştıracağım’ dedi, randevuyu verdi. Tuğ’un bilgileri önemliydi, çünkü 1972′de, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) 1. sınıf öğrencisi olan 22 yaşındaki Abdullah Öcalan, bildiri dağıtmak suçundan gözaltına alındığında Askeri Savcı Baki Tuğ’un önüne getirilmişti. Tuğ, boykotçu öğrenciler içinde en ağır cezayı Abdullah Öcalan ve iki arkadaşı için isterken, yargılama sırasında mahkemede görüş değiştirince Öcalan üç ay hapis cezasıyla kurtulmuştu.

Devlet kullanmış olabilir

Baki Tuğ, o günleri daha sonra şöyle anlatmıştı: “Apo’nun MİT mensubu olup olmadığı konusunda yardım istedi. ‘Arşivime bakayım’ dedim. Araştırdım; Abdullah Öcalan’ın kayınpederi Ali Yıldırım, Milli İstihbarat’ta çalışan bir görevliydi. Öcalan, Ali Yıldırım’ın kızı Kesire ile evlenmişti. Bizde bulunan bilgi bu kadardı. Ama Uğur Mumcu’nun ömrü vefa etmedi. Bana gelip gitmesinden iki gün sonra da öldürüldü. Bunu araştırmasına şaşırmamıştım. Çünkü Milli İstihbarat Teşkilatı’nın görevi herkesten yararlanmaktır. O dönemde bir öğrenci olarak ondan da yararlanmak isteyebilirler. Bunda şaşıracak, yanlış düşünecek hiçbir şey yok.” Tuğ, Öcalan’ın 1980′den önce Devrimci Doğu Kültür Ocakları gibi Kürt örgütlere karşı mücadele etmiş olabileceğini belirtmişti.

Son yazılarında hep MİT-PKK ilişkisini yazdı

Uğur Mumcu, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde ölmeden önceki son 6 ayda hep PKK’yı yazmıştı. Cumhuriyet gazetesindeki 9 Ekim 1992 tarihli yazısında Uğur Mumcu şöyle yazmıştı: “Bugün PKK örgütü arasında kim bilir kaç ajan var? Yalnızca MİT ajanları mı? Ortadoğu ajan kaynıyor. Kürt örgütleri arasına sızmış kim bilir kaç CIA ajanı görev yapıyor?” diye soruyordu. 15 Ekim’de ise “Gazetecinin görevi gerçeği aramaktır. Kürt sorunu konusunda bu köşede yapmaya çalıştığımız da budur. Örneğin Abdullah Öcalan kimdir? PKK nasıl kurutulmuştur? Bunları araştırıyoruz. Bu araştırmaların başlangıç noktası Öcalan’ın kimliğidir. Apo’nun kontrgerillacılarla işbirliği yaptığı, PKK içindeki MİT ajanı bir pilotu kolladığı ve kayınpederinin MİT elemanı olduğu doğru mu?”

Kanlı tuzak kuruluyor

Öldürülmeden 16 gün önce, 8 Ocak 1993 tarihli yazısında da şunları yazmıştı: “Birileri Türk halkını Kürt halkına, Kürt halkını da Türk halkına düşman edici bir kanlı tuzak kuruyor. Yakında yayınlanacak bir yayınımda Kürt milliyetçileri ile istihbarat ajanları arasındaki ilişkilere ışık tutacak ilginç belgeler açıklayacağım.”

Kesire Avrupa’ya kaçtı

Kesire Öcalan

Abdullah Öcalan, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okurken tanıştığı Elazığlı Kesire Yıldırım ile 24 Mayıs 1978′te evlendi. Çift, 3 ay Diyarbakır’da yaşadı. Onları Ankara’dan Diyarbakır’a götüren “Pilot Necati” ordudan ayrılmış ve Diyarbakır’da kum ticareti yapıyordu. (Pilot Necati 1982′de esrarengiz bir şekilde kullandığı zirai ilaçlama uçağının düşmesi sonucu öldü.) Öcalan bir süre sonra Suriye’ye kaçtı ve Kesire’yi de yanına aldı. Fakat Kesire, baskıcı politikalarına karşı çıkıp Avrupa’ya kaçtı, hakkında ölüm kararı çıkartan Apo’dan korunmak için kardeşi Hüseyin Yıldırım’la birlikte kimlik değiştirdi.”

(www.habervaktim.com, 3-2009)

Üzeyir Garih’i Ergenekon Örgütü mü öldürdü?

‘Üzeyir Garih’i Ergenekon öldürdü’ diyen Doğan Kasadolu ilk kez konuştu.

Uzun zamandır devam eden Üzeyir Garih cinayeti ve Ergenekon bağlantısı haberlerine bir yenisi eklendi ve iş adamı Doğan Kasadolu bir açıklama yaptı: “Üzeyir Garih’in eski damadı bana, Üzeyir Garih’in öldürüldüğü gün büyük oğlunun evlerinden kelepçelenerek polisler tarafından götürüldüğünü ve susmaları için tehdit edildiklerini anlattı” dedi. Bu iddia ortalığı hayli karıştırdı. Yedi senedir katil diye bilinen Yener Yermez Fehmi Koru’ya bir mektup yazarak, aslında katil olmadığını söyledi. Gazetelerde, “Cinayette kullanılan bıçağa ilişkin üç Adli Tıp belgesi ve Üzeyir Garih’in kanlı gömleğinin şeması Ergenekon tutuklularından Doç. Dr. Ümit Sayın’ın evinde çıktı” haberleri yer aldı. Köşe yazarları yazılar yazdı. Kimisi bu iddialara inandı, kimisi komik buldu. Fakat iş gerçekten insanı çok merak ettirecek bir noktaya geldi. Ben de merak ediyor, bu konuyla ilgili birileriyle konuşmak istiyordum. Garih ailesini aradım, röportaj yapmak istediğimi söyledim. İzzet Garih şu aşamada kesinlikle konuşmak istemediğini söyledi.

Bir zaman sonra televizyonda Doğan Kasadolu’yu seyrettim, iddialarını anlatırken. Sonra, Adalet Bakanlığı tarafından ruh sağlığının tespiti istendiğini okudum gazetede. Ve hemen Doğan Kasadolu’yu arayıp röportaj yapmak istediğimi söyledim. Kabul etti. Konuşmaya gittim. Çok ilginç biri çıktı karşıma. Röportajdan dönerken, elimde taşınması çok zor koca bir torba tutuyordum içi evrak dolu. Son dört yıl içinde neredeyse 50 tane şikayet dilekçesi vermiş, sayısız dava açmış biri Doğan Kasadolu. Üzeyir Garih dilekçesi bunlardan sadece bir tanesi. İddiaları gerçekten ilginç, ciddi, hatta korkutucu. Dolayısıyla, araştırma işinde başarılı muhabir arkadaşlarımla sohbet ederken bu iddiaları onlara anlattım. Onlar da bana birkaç telefon numarası buldu. Alarko’nun o dönemki Dış İlişkiler Koordinatörü Falih Tümay’la konuştum. “İthalat bölümü bana bağlıydı. Kesinlikle orada müdür olmadı bu zat. Üzeyir Bey getirmişti, işe yararsa diye. Ama birkaç iş yaptı ve memnun kalmadık. Maaş kesinlikle almamıştır. Üzeyir Bey’in dostu değildir, o da Yahudi olduğu için tanışıklığı olmuştur herhalde. Sonradan kendisine Müslüman’ım dedi, adını değiştirdi nasıl yaptıysa. Üzeyir Bey’in torunu ile ilgili anlattıklarının teki bile doğru değil. Yok öyle polis arabası, kelepçe falan. Amacı ne anlamadım” dedi. Evet, bir de siz okuyup karar verin. Kasadolu bir cinayetin ipuçlarından mı bahsediyor, yoksa tamamıyla yalan mı söylüyor?

Üzeyir Garih’i kim öldürdü?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir dilekçe verdiniz. Ve Üzeyir Garih cinayetiyle ilgili, 7 senedir hiç söylenmemiş yeni açıklamalar yaparak akılları karıştırdınız. Nedir sizin Üzeyir Garih cinayetiyle ilgili bildikleriniz?

Bir bilgim yok. Ama bana anlatılan bir şey var. Dilekçemde de söylediğim gibi, Üzeyir Garih benim kadim dostumdur. Alarko’da çalıştım. İshak Bey’le formel mesafeli bir ilişkim vardır ama Üzeyir Bey’le yakındım. 2001 yılında ölümünün ardından zaman zaman aileyi taziyeye gittiğimde, kızı Daila, oğlu İzzet, damadı Doron’la sohbetlerim oldu tabii.

İşte bu görüşmelerimizden birinde Üzeyir Garih’in damadı Doron bana, Üzeyir Garih’in öldürüldüğü cumartesi günü, öldürülüşünden çok kısa bir vakit sonra bir polis otosunun evlerine gelerek iki oğlundan büyüğünü kelepçe takarak götürdüklerini, daha sonra yaptıkları görüşmelerde eğer bu işin üzerine giderlerse cinayeti bu çocuğun işlediğini açıklayacakları şeklinde tehdit aldıklarını, bacakları titreye titreye anlattı. “Onları da öldürecekler mi” diye tüm aile üzüntüden çok korku içindeydi o günlerde ben gördüğümde.

Siz hangi görevdeydiniz Alarko’da?
İthalat Koordinatörü’ydüm. Maaş bordrom da burada.

Şu an ne iş yapıyorsunuz? Her yerde avukat olduğunuz yazıyor ama siz avukat değilsiniz aslında?
İş adamıydım ama şu an aktif bir ticaret hayatım yok. Geçinecek kadar param var. Gayrimenkullerim var. Kira gelirlerim var. Çok sıkışırsam satıyorum bir tanesini. Kabuğuma çekildim. Uğraştığım işler sonuçlanırsa on ikiden vuracağım ama. Avukat değilim ama beni rahatsız eden ne konu olursa yargıya götürmekten çekinmem. Hakkımı aramak için dava açmakta hiç tereddüt etmem. Öyle yetiştirildim. Bu yüzden avukat zanneden çok olur. 89 yılına kadar adliyeye girmemiş adamdım ben, şimdi çıkmıyorum o ayrı.

Alarko’nun eski Dış İlişkiler Müdürü Falih Tümay’la konuştum. Sizin Alarko’da İthalat Müdürü olmadığınızı, belki birkaç iş için yardım ettiğinizi, buna karşılık olarak da size bir bordro verilmediğini söyledi.
Direkt Üzeyir Bey’le çalıştım. Başka birine bağlı değildim. Maaş aldım. Ayhan Yavrucuk’la beraber girdim Alarko’ya 1977 yılında.

Bir de, aslında Yahudi olduğunuzu, asıl isminizin de David Kasado olduğunu söyledi. Ne zaman Müslüman oldunuz?
Bu konuda bir beyanda bulunmam. Herkes ne olduğumu bilir. Ben ciddi bir para harcıyorum, yargı çalışsın istiyorum. Benim amacım bu. Bu konu dışı. Dilin kemiği yok.

Benim asıl merak ettiğim 7,5 sene önce anlattı size bunu damat Doron, sizin iddianıza göre. Siz bunu şimdi açıkladınız, neden?
Şimdi cesaret buldum. Çünkü daha önce böyle zemin oluşmamıştı. Ama köşe yazılarında falan bir iki şey çıkıyordu, çünkü dost ortamlarında anlatıyordum ben bunları gazeteci arkadaşlarıma. Yani hep işin içindeydim. Ama bu Eylül’de Ergenekon ve Üzeyir Garih cinayeti ile ilgili haberler gündeme gelmeye başlayınca, ilk haber Yenişafak gazetesinde sonra Vakit gazetesinde çıktı, benim için de zamanı gelmiş oldu. Çünkü daha önce bana düşen bir şey yoktu. Aileyi ilgilendiren bir durumdu. Ama Garih ailesinin avukatının hazırladığı dosyaya baktım, avukatın şikayet dilekçesi yok. Yüksek yargıtayda aileden kimsenin ifadesi yok bu konuda. Korkuyorlar. Haklılar. Yeni deliller ortaya çıkmaya başlayınca, Üzeyir Garih’in öldürülmesine üzülmüş olmam, Yener Yermez’in insanı tatmin etmeyen bir yargılamayla mahkum edilmesi, ayrıca benim de bir Ergenekon mağduru olmam bu dilekçeyi vermeme yetti. Bu dilekçeyi 3 ay önce 7 Ekim’de, Yargıtay Savcısı’na danışarak verdim.

Nasıl yani?
Bunu bir vatandaşlık hizmeti olarak gördüm, “İsterseniz bildiğimi yazıp dilekçemi vereyim, faydalı görürseniz kullanırsınız, bulmazsanız yırtıp atarsınız” dedim. “Ver, bakalım” dedi. Verdim, baktılar herhalde işe yarar buldular. Mevzu büyüdü birden.

Üzeyir Garih’i başka yerde öldürüp mezarlığa attılar, ölüm saati belli değil

Yener Yermez için “İnsanı tatmin etmeyen bir yargılamayla mahkum edildi” dediniz. Siz o dönem davayı takip ettiniz mi?
Dosya delilleri o çocuğu mahkum etmeye yetersiz. Davanın tekrar açılıp o çocuğun tahliye olması lazım. Gerçek katillerin de bulunması lazım. Bu kadar açık. Hak yerini bulmadı. Örgüt ya da Ergenekon karar verdi, suçu bu çocuğa attılar. Ayrıca iki bıçak kullanıldığı ortaya çıkıyor. Üç kişi tarafından öldürüldüğü, vücuttaki bıçak darbelerinden çok açık ortada. Hem sağda hem solda bıçak yarası var. Ölüm saati hâlâ belli değil. Dosyada yok. Üzeyir Garih’e tırnaktan bakılan test yapılmadı, ölüm saati ortaya çıkmasın diye tespit edilmedi. Başka yerde öldürüp oraya attılar. Bıçakta adamın parmak izi yok, Üzeyir’in kanı var. Pantolonda kan var ama pantolon kimin. 11 bıçak darbesi var, 9’u öldürücü. Öldürmüşler adamı. Küçük paralar için değil. Zaten Üzeyir yolda gördüğüne para veren, yardım eden biriydi. Vermezlik yapmaz ki. Fakirlikten gelmiş bir adam. Geçmişini unutmamış adam.

Niye öldürdüler peki sizce Üzeyir Garih’i?
Bilmiyorum ama mutlaka daha önce vermiş olduğu büyük paraları artık vermediği içindir. Zaten aile de bu yüzden sessiz. Ses çıkarırlarsa örgüte para verdikleri de çıkacak ortaya. Bunu istemiyorlar, olanları sineye çekiyorlar.

Garih ailesine yardım peşinde değilim, sadece bildiğimi anlattım

İshak Alaton’la, Üzeyir Garih’in oğlu İzzet Garih’le ya da kızı Daila Garih’le hiç konuştunuz mu?
Hayır konuşmadım. Niye konuşayım. Çözülmesini istemiyorlar ki onlar.

Ama kadim dostumdur diyorsunuz Üzeyir Garih için, anlattıklarınız çok ciddi iddialar. Bu açıklamaları onlarla konuşarak yapsanız, daha dostça bir tavır olmaz mı sizce?
Ben aileye yardım peşinde değilim. Ben Üzeyir’le ilgili bildiklerimi ortaya koydum. Mahkemenin işine yarar ya da yaramaz, o da beni ilgilendirmiyor. Ben tanık olduğum bir olayı ortaya koydum.

Üzeyir Garih’in damadı Doron Herzowitz’e güvenir misiniz? Çünkü “tanık olduğum” diyorsunuz ama aslında sadece dinlediğiniz bir olayı aksettiriyorsunuz. Doron Herzowitz’le konuştunuz mu tekrar mesela?
Konuşmadım, istiyorsa hadi yalanlasın.

Korkmaz Yiğit Ergenekon’un Allah’ı ama dokunulmazlığı var, kimse ona dokunamıyor

Ergenekon mağduruyum dediniz. Bu ne demek?
Korkmaz Yiğit Ergenekon’un Allah’ı, ama dokunulmazlığı var.

Korkmaz Yiğit’le davalıksınız değil mi?
Siz Ergenekon dersiniz, ben örgüt diyorum, TMSF’nin başındaki Ahmet Ertürk derin mekanizma diyor. Ne dersek diyelim ortada bir örgüt var, Korkmaz Yiğit çok ciddi bir ayağı. Beni öldürmek istiyor, yok etmek istiyor yani. Bunu belgelerimle kanıtlarım size. Sayısız konuyla ilgili şikayet dilekçem var. Açılmış davam var. TMSF’de tahsilat bölümüne istihbarat taşıyordum 2004 yılında. Korkmaz Yiğit de Bank Ekspres’in sahibiydi. İzzet Saban Korkmaz Yiğit’in kasası, bütün paralar orada. Yönetim kurulunda ayrıca. 700 milyon dolar borçları var devlete. TMSF’nin bu paraları almasına yardımcı oldum. Bana tazminat davası açtı Korkmaz Yiğit, hakime söylüyor “Bunu Adli Tıp’a sevk edeceksin, bu adam deli.” Manevi tazminat davasıyla Adli Tıp’ın ne alakası var. Amaçları beni öldürmek. Bunu şikayet ettim hemen. Çünkü işi bilenler söylüyor, bunlar adliyenin en azgın şebekesi ve herkese tehditle iş yaptırıyorlar. Bana da deli raporu aldıracak. Verdiğim hiçbir dilekçenin hükmü olmayacak tabii. Bunun bir avukatı var, adını veremem, dava açılır. Bu işin profesyoneli. Bas parayı al kararı Adli Tıp’tan. Allah’a şükür ruh sağlığım iyi çıktı, yanında da zekam çok yüksekmiş, o da çıktı.

Siz Korkmaz Yiğit’in açtığı dava üzerine mi ruh sağlığı tespitine gittiniz?
Üzeyir Garih gündeme gelince bu sefer bunlar celallendi. Bunlarla işbirliği yapıyorlar çünkü. Tam bu olay çıktı, benim de deli olduğumu saptamaya çalışıyorlar. Tesadüf mü bu? Garih ailesi de böyle pasifize edildi işti. Tehditle. Dava dosyasında 15 tane eksik var belki. Ben tekinin üzerinde durdum, Doron’un beyanını söyledim. Bana güvenlik sağlasınlar, gerisini de anlatayım. Güvenlik de istemem aslında, anlatırım yani.

7 Ekim 2008’de Üzeyir Garih cinayetiyle ilgili verdiğiniz dilekçede, dördüncü sayfada iş Korkmaz Yiğit’e geliyor ve sonunda da tanık koruma programının güvencesine alınmak istiyorsunuz. İki farklı konuyu niye birleştirmeye çalışıyorsunuz?
Ergenekon bir yerde bitecek, bitmeli. Katkım olursa diye o dilekçeyi verdim. Bu adamlar duracak mı? Hayır! Teftiş Kurulu Başkanı’nın utanç verici suçları bunlar. Yargılanmalı.

(Sanem Altan, Vatan)

Üzeyir Garih tapınakta infaz edilmiş!

Garih cinayeti hükümlüsü Yener Yermez’den şok iddia. Yermez, ünlü musevi işadamının üyesi olduğu bir tarikat yapılanması tarafından gizli bir tapınakta, ritüeller eşliğinde bıçaklanarak öldürüldüğünü ileri sürdü. Kameraya kaydedilen infaz sonrasında ise cesedi, sır kadın ‘Meral’in yanındaki kimliği meçhul şahıs Eyüp Mezarlığı’na bıraktı.

Yener Yermez tarafından ‘bireysel’ olarak işlendiği ileri sürülen Üzeyir Garih cinayetinin ‘organize’ şekilde gerçekleştirildiği ileri sürüldü. Cinayet hükümlüsü Yermez’in şok ifadesine göre, Garih üyesi olduğu gizemli örgütün, gizli tapınağında infaz edildi. İddiaya göre, garip giysili kişilerin katıldığı törende bıçaklanarak öldürülen ünlü işadamının cesedi, daha sonra ‘Meral’ adlı kadının kimliği meçhul arkadaşı tarafından Eyüp Mezarlığı’na bırakıldı. İnfazın kamera kayıtları ezberletilen Yermez ise cinayeti üstlendi.

AYİN SONRASI BIÇAKLANDI

Alarko Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih’i 25 Ağustos 2001 tarihinde öldürmekten hüküm giyen Yener Yermez’in yeni iddiaları, ‘hükümlüsü’ bulunmasına rağmen çok sayıda sır taşıyan cinayetin seyrini değiştirdi. Gündeme bomba gibi düşen iddiaya göre, Üzeyir Garih, mensubu olduğu tarikatımsı gizli bir yapılanmanın, üst birimi tarafından cinayet tarihinde gizli bir tapınağa davet edildi. Çok özel durumlarda kullanılan tapınaktaki davete icabet eden Üzeyir Garih için tören düzenlendi. Ayin ritüelleri taşıyan bu tören sonrasında garip giysiler içindeki çok sayıda örgüt üyesinin gözleri önünde, esrarengiz kadın Meral ve arkadaşı, farklı bıçaklarla Üzeyir Garih’i vahşi şekilde infaz etti. Yermez’in iddiasına göre, infaz sonrası ise ünlü işadamının cesedi, soruşturma dosyalarında adı geçen Meral’in yanındaki kimliği belirsiz bir kişi tarafından Eyüp Mezarlığı’na taşındı. Yermez’in, açılan yeni soruşturma kapsamında Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’e ve polise verdiği iddia edilen ifadelerde şok edici bilgiler ortaya çıktı:

YANINDAYDILAR

“Olay günü Meral beni görevli olduğum Hasdal Kışlası’ndan aldı. Birlikte Eyüp’teki bir otelden oda ayırttık. Daha sonra, Piyer Loti tepesine çay içmek için çıktık. Meral, “Eyüp’te bir arkadaşımla buluşacağım, sen burada bekle”

diyerek ayrıldı. Uzun süre Meral gelmeyince yürümeye başladım. Eyüp Mezarlığı’nın içinde yürürken yerde kanlar içinde yatan Garih’i gördüm. Adamın yanında Meral ve arkadaşı duruyordu. Bana bir telefon verip olay yerinden ayrıldılar.”

“Meral ve yanındaki esrarengiz adamla tekrar Eyüp’te buluştuk. Beni de bindirdikleri arabayla Gaziosmanpaşa yakınlarında bir eve gittik. Eve yaklaştığımız sırada arabada gözlerimi bağladılar. Evde bana bir video kaset izlettiler. İzlediğim görüntülerde, Meral ve yanındaki adamın Garih’in bıçakla öldürme anı vardı. Kamera bir yere sabitlenmiş, cinayet anı 5-6 metre uzaktan çekilmişti. Kaseti defalarca izledikten sonra bana, cinayeti işlediğimi nasıl anlatacağımı ezberlettiler. Cinayeti üzerime alırsam bana para vereceklerini, aksi takdirde, beni ve ailemi yok edeceklerini söylediler.’

Komutanları Ergenekon sanığı çıktı

Garih cinayeti 8 yıl aradan sonra geçen yıl başlatılan Ergenekon soruşturmasıyla tekrar gündeme geldi. Adli Tıp uzmanıi Ümit Sayın’ın bilgisayarlarında Garih cinayeti dosyasıyla ilgili geniş bir arşiv ele geçirildi. Garih’in aile dostu işadamı Doğan Kasadolu da şok iddialarla ortaya çıktı. Bu iddilara göre, Üzeyir Garih’in öldürüldüğü gün bir polis otosuyla gelen kişiler, Garih’in küçük torununu kollarına kelepçe takarak gözaltına aldı. Kasadolu, bu kişilerle yaptıkları görüşmelerde bu işin üzerine giderlerse cinayeti bu çocuğun işlediğini açıklayacakları şeklinde tehdit aldıklarını ileri sürdü. Bütün bu iddiaların üzerine giden Yeni Şafak ise Üzeyir Garih’i öldürmek suçundan hüküm giyen Yener Yermez’in, Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli albay Fikri Karadağ ve Tuncay Güney’le ‘change oto’ işinde tutuklanan teğmen Murat Oğuz’un emrinde askerlik yaptığı bilgisine ulaştı.

Çatlı’nın çantası Meral’in elinde

Susurluk kazasında kaybolan Abdullah Çatlı’ya ait çantanın kendisinde olduğunu ileri süren Ergenekon sanığı Sami Hoştan’ın yalan söylediği, asıl çantanın Yermez’in ‘bulunursa cinayet aydınlanır’ dediği esrarengiz kadın ‘Meral’ tarafından alındığı ileri sürüldü. Hem Garih cinayetindeki rolü hem de Veli Küçük’ten aldığı Çatlı’nın sır belgelerini Almanya’da ‘önemli’ bir isme teslim ettiği düşünülen Meral, her yerde aranıyor.

(Ergün DİLER, Yenişafak, 2-2009)

Albay Kazım Çillioğlu’nun şüpheli ölümü

JİTEM’ci emekli Albay Abdülkerim Kırca’nın şüpheli intiharı, akıllara 3 Şubat 1994 yılında intihar eden Tunceli Jandarma Komutanı Albay Kazım Çillioğlu’nu getirdi.

Çillioğlu’nun oğlu Tayfun Çillioğlu, Vakit’e şok açıklamalarda bulunarak, “Babamın ölümünün intihar olduğuna inanmıyoruz. Babam birilerinin çıkarlarına ters düştüğü için öldürüldü” iddiasında bulundu.

Albay Kazım Çillioğlu

İsmi Güneydoğu’da işlenen faili meçhul cinayetlerle gündeme gelen JİTEM Diyarbakır eski Bölge Komutanı Albay Abdülkerim Kırca’nın, Ankara Güvercinlik Askeri Lojmanları’ndaki şüpheli intiharı, akıllara 3 Şubat 1994 yılında Tunceli Jandarma Komutanı Albay Kazım Çillioğlu’nun intiharını getirdi.

ÇELİŞKİLER VE DERİN ŞÜPHELER

O gün makamında ölü bulunduğu açıklanan Çillioğlu’nun, ölüm raporunda evinde intihar ettiği belirtilmişti. Ölümünden sonra sadece dış otopsi yapılarak ‘intihar etti’ raporu verilen ve dosyası kapatılan Çillioğlu’nun şüpheli ölümü hakkında 8. Kolordu Komutanlığı Askerî Savcılığı da kovuşturmaya gerek olmadığı yönünde karar vermişti. Öldüğünde ise, Albay Çillioğlu’nun yanında, “Bu, Türklüğün var olma mücadelesidir. Bir an önce geniş kapsamlı düşünmeliyiz” yazılı bir not bulunması, akıllara etnik yapılara gizlenerek örgütlendiği tespit edilen Ergenekon’u getiriyor.

“BU CİNAYETLERİN ARKASINDA DA ERGENEKON MU VAR?”

Ergenekon iddianamesinde yer alan çok sayıda eylem, “Etnik ayrımcılığa teşvik” olarak yer almıştı. ETÖ üyelerinin etnik ayrımcılığı körükleyerek, kaos meydana getirmeye yönelik fiili çalışmalarda bulunduğu iddianamede belirtilirken, Çillioğlu’nun yanında bulunan notta Türklük vurgusu yapılması, “Bu cinayetlerin arkasında da Ergenekon mu var?” sorusunu gündeme getirdi.

İKİ SUİKASTTAN KIL PAYI KURTULDU

Ölümünden sonra sadece dış otopsi yapılarak ‘intihar etti’ raporu verilen ve dosyası kapatılan Çillioğlu da, Kırca gibi JİTEM’in kurucuları arasında gösteriliyor. Merhum Eşref Bitlis’in düşen uçağında olması gerekirken son anda binmeyerek ölümden kurtulan Kırca, aynı yıl Tunceli Jandarma Genel Komutanlığı’na ait helikopterde olması gerekirken, son anda başka bir açıklanmayan görevinden dolayı helikoptere binmeyerek yine hayatta kalmayı başarmıştı. Çünkü o helikopter de düşmüş ve biri Kırca’nın mesai arkadaşı olmak üzere toplam 3 subay şehit olmuştu.

Çillioğlu’nun oğlu Tayfun’un Vakit’e anlattıkları ise dehşet verecek cinsten.

“KENDİ İÇLERİNDE BÖLÜNME VARDI”

Olayın intihar olduğuna asla inanmadığını belirten Tayfun Çillioğlu, “Biz aile olarak intihar olmadığına inanıyoruz. Kendisi hayat dolu bir insandı ve ordunun yetiştirebileceği önemli isimlerden biriydi. Çantalar dolusu ‘takdir belgesi’ var. Aklımıza gelen, birilerinin çıkarlarına ters düşerek öldürüldüğü yönünde. Kendi içlerinde Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in şehit edilmesinin ardından bölünme olduğunu da duyduk. Bu bölünme, bir konuda anlaşmazlık meydana getirmiş olabilir. İçeride ve dışarıdaki durumdan rahatsız olduğu kesindir. Acaba babam içeriye sızan bazı hainleri gördü, onların işlerine canlı şahitlik etti ve bu yüzden onları deşifre etmesi mi engellendi? Babamı birileri etkisiz hale mi getirdi?” diye sordu.

“BABAM ENGELLENİYORDU”

Babasının terör örgütü PKK’ya karşı etkin mücadele veren biri olduğunu vurgulayan Çillioğlu, operasyonlarda zaman zaman babasının arkadaşları ile fikir ayrılıkları yaşadığını söyledi. Çillioğlu, “Operasyonlarda babamın yapmak istediği hamlelerin içeriden birileri tarafından engellendiği ve zaman zaman farklı düşüncelerden dolayı aralarında tartıştıklarını biliyoruz. Babam koltuğunda oturmadı, hep çalıştı. Mesai kavramı hiç olmadı ve terörle mücadele kapsamında en üst seviyede görev aldı. Onunla birlikte görev yapan arkadaşları onun ruh ve manevi özelliklerini çok iyi biliyorlar. Onlar da anılarını anlatmalı” diye konuştu.

ŞOK İFŞAAT

Şüpheli intihardaki en önemli ayrıntıyı ise Çillioğlu, şu sözleri ile anlattı: “Olayı aydınlatacağına inandığım ve sır olarak kalan en önemli durum; sanki babamın orada ‘ölü’ olarak bulunabileceği hissiyle hareket edilmesidir. Babama arkadaşları gün içerisinde ulaşamadıklarını, yetkili mercilere iletince, Bölge Komutanlığı tarafından bir heyet oluşturulmuş. Heyet, babamın evine gelince direkt kapıyı kırarak içeri girmiş. Heyette ise otopsi raporu verecek yetkililerin bile olması ‘sanki özel bir hazırlık yapıldığı’ görüntüsü veriyor. Sanki babamın ölümü bekleniyordu. Muhtemel bir sonuca varılmış ve heyet ona göre yönlendirilmiş. Bunun bir dayanağı olmasa, ölü bulma ihtimaline karşı hazırlık yapılarak gidilir mi? Bu konu hakkında o dönem yetkililerle konuşmalarımız oldu, ancak sonuç alamadık.”

“BABAM DA ÇOK SEVDİĞİ EŞREF PAŞASIYLA ŞEHİT OLACAKTI”

Merhum Eşref Bitlis Paşa ile babasının ilişkisinin en üst seviyede olduğunu belirten Çillioğlu, “Eşref Paşa, bölgede yaşanan olayları istişare etmek üzere babamı Ankara’ya davet etmişti. Babam gitmiş ve görüşmenin ardından, Eşref Paşa, babama kalmasını, beraber Diyarbakır’a aynı uçakla geçmeyi teklif etmiş. Babam, çok sevdiği ve saydığı Paşasına, ‘İznim yetersiz komutanım. Benim dönmem gerek’ diyerek ayrı bir uçakla Diyarbakır’a döner. Eşref Bitlis Paşa’yı Diyarbakır’a götürecek uçak düşerken, o uçakta olması beklenen babam ise işi gereği binmemişti. Ve çok sevdiği Paşası o uçağın düşmesi sonucunda şehit olmuştu. Babamın Tunceli ve Diyarbakır’da görev yaptığı yerlerde yaşadığı çok sayıda sıkıntı var. Bu sıkıntılar içeriden ve dışarıdandı” diye konuştu.

(ASLAN DEĞİRMENCİ, 1-2009)

***

Albay Kazım Çillioğlu’nu Ergenekon mu öldürdü?

Güneydoğu’da 90’lı yılların başında çok sayıda üst düzey silahlı kuvvetler mensubunun hayatını kaybetmesi Ergenekon dosyasına girdi. Birçok üst düzey askeri görevlimiz bu dönemde şaibeli şekilde ya intihar etti, ya da ölü bulundu.Bu ölümlerden birisini sizlere anlatmak istiyorum.

1999 senesinde Eşref Bitlis’in ölümünün 6. yılı münasebetiyle kapsamlı bir yazı dizisi hazırlamıştım. Birkaç kanaldan gelen belgelerle de, Eşref Bitlis’in öldürülmesi olayını raporlarla yazı dizisi haline getirmiştim.

Yazı dizisi devam ederken, o dönemlerde hayatını kaybeden Tunceli Eski Jandarma Alay Komutanı Albay Kazım Çillioğlu’nun yakın bir akrabasından olayla ilgili çok kapsamlı bir dosya almıştım posta yoluyla.

Bugüne ışık tutacağını düşündüğüm olayın birçok ilginç noktası var.

ÇELİŞKİLERLE DOLU ÖLÜM

3 Şubat 1994’te Kazım Çillioğlu, Tunceli Jandarma Alay Komutanlığı yaparken, lojmanında ölü bulundu. Ölüm sebebi raporlara göre intihar olarak geçti.

Ama ailesi intihar olduğuna asla inanmadı.

Çillioğlu’nun intihar edeceğine ailesi hiç ihtimal vermiyordu. Hatta merhum albay o gün oruçluydu.

Ölümünden sonra hemen otopsi yapıldı.

Ama dış otopsi yapıldı. Sadece parmaklardaki barut izine ve sağ şakağındaki mermi deliğine göre Çillioğlu’nun intihar ettiği raporu tutuldu ve dosya kapatıldı.

Çillioğlu, öldüğü gün yanında el yazısıyla, “Bu Türklüğün varolma mücadelesidir. Biran önce geniş kapsamlı düşünmeliyiz” yazan bir not bulundu. Notu yazanın Çillioğlu mu, yoksa başkası mı olduğu anlaşılamadı.

Çillioğlu’nun en ilginç yönü, merhum Eşref Bitlis paşayla olan yakınlığıydı.

Eşref Bitlis’in uçağı 17 Şubat 1993’te Diyarbakır’a giderken düşmüştü. Eşref Paşa, Kazım Çillioğlu’na “Diyarbakır’a aynı uçakla gidelim” demiş, ama Çillioğlu 15 Şubat’ta Diyarbakır’da olması gerektiğini söyleyip, uçakla değil kendi imkanlarıyla Diyarbakır’a gitmişti.

Ölümden dönmesinin ardından Çillioğlu’nun başına ikinci bir olay daha gelecekti. Helikopterle bir göreve gidecek olan Çillioğlu, göreve gitmekten son anda vazgeçip yerine yardımcısını gönderecekti. Ama son anda binmediği helikopter de düşmüş ve yardımcısı şehit olmuştu.

Bir süre sonra Çillioğlu’nun tayini Tunceli’ye çıktı. 3 Şubat 1994’te ise acı haber geldi.

Ölümle ilgili bugün hala karanlıkta kalan bazı noktaları kısa kısa paylaşmak istiyorum.

- Çillioğlu’nun ilk öldüğü yer, makam odası olarak açıklandı. Ama daha sonra raporlara ‘evinde intihar etti’ olarak geçti. Bu çelişkinin nedeni anlaşılamadı.

- Kazım Çillioğlu’nun ölümüne neden olan silah kayboldu ve bulunamadı. Mermi çekirdeğinin ve kovanının balistik incelemesi hiç yapılmadı.

- Otopsi aynı gün saat 21:00’de yapıldı. Ama ölüm saati 17:00-18:00 olarak yazıldı. Mesai saati olan o saatlerde neden Çillioğlu’nun makamında değil de evinde olduğu hiç araştırılmadı.

- Otopsi raporuna göre intihar ettiği iddia edildi. Ancak, lojmanlardaki kimse silah sesi duymadı. Bir iddiaya göre ise, albayın beylik tabancasındaki şarjöründe mermi eksik değildi.

İZMİR’DEN DİYARBAKIR’A İLGİNÇ TAYİN

Kutlu Aktaş’ın İzmir Valiliği yaptığı dönemde 13 Nisan 2002’de yayınladığı gizli ibareli bir yazıda o dönemin İzmir Alay Komutanı Kazım Çillioğlu’nun takip edildiği ve öldürülme tehlikesi altında olduğu da yazıldığı iddia ediliyordu. Sürekli hedef olan Çillioğlu’nun tayini tam bu dönemde Diyarbakır’a çıkması da ilginç bir nokta olarak kaldı.

Bu olay o gün kapatıldı bir daha açılmamak üzere. Ama ailesinin acısı hiç dinmedi. En son hatırladığım merhum albayın ailesi 1999 senesinde Bolu’nun Kaynaşlı Beldesinde yaşıyordu. Şu an neredeler bilmiyorum. Ama anlatacakları çok şey olduğuna eminim.

(Burak Orhan, 12-2008)