Muzik calici calismiyor


EĞİTİM

Ortaöğretimde Arapça Eğitim Neden Şart

Taraf yazarı Sevan Nişanyan bugünkü yazısında dilimizde Arapça’dan alınma bir dizi kelime olduğunu belirterek Ortaöğretimde Arapça eğitimin şart olduğunu yazdı.

Haberden ihbâr (haber verme), senedden isnâd (dayandırma), keremden ikrâm (kerem etme), nüfuzdan infâz (sokma), cereyandan icrâ (cereyan ettirme), cademden icdâm (yoketme), ğafletten iğfâl (kandırma), beraatten ibrâ (aklama), halelden ihlâl (zedeleme), hatırdan ihtâr (hatırlatma), haricden ihrâc (dışa çıkarma), dahilden idhâl (içeri sokma), sübuttan isbât (sabit kılma), hayattan ihyâ (canlandırma), salahtan ıslâh (sağaltma), kemalden ikmâl (bütünleme), kanacatten iknâc (kanaat getirtme), lağvdan ilğâ (geçersiz kılma), camelden icmâl (işler hale getirme), mededden imdâd (yardım etme), mahwdan imhâ (yoketme), batıldan ibtâl (geçersiz kılma), sarftan isrâf (aşırı harcama), tuhfeden ithâf (hediye etme), teleften itlâf (öldürme). Daha 100 tane kadar var ama bu yetsin.

Burada ne oluyor, bakalım. Hepsi Arapçadan alınma bir dizi kelimemiz var. İlk kelimedeki üç tane sessiz harfi alıyoruz, bunları iSSâS kalıbına oturtuyoruz. Sessizleri S ile gösterdim, anlayın. Kanacat ve camelde gördüğümüz ayın harfi alelade bir sessiz harftir, bir farkı yok. Buna karşılık cereyan, beraat, hayaat, lağw ve mahw’da daha karışık işler oluyor, onlara boş verin.

Sonuçta gayet net bir anlam ilişkisi elde ediyoruz. İlk kelime geçişsiz bir fiilse, yani kendi kendine yapılan nesnesiz bir işse, ikincisi geçişli oluyor, yani BİR ŞEYİ ya da BİRİNİ bir şey yapıyoruz. İlki geçişliyse ikincisi ettirgen oluyor, yani birine o işi yaptırttırıyoruz. Birkaç örnekte de bir işi şiddetle ya da fena halde yapma anlamı çıkıyor, sarftan israf gibi.

Eğer üç sessizden ortada olanı Y veya W gibi yumuşakça bir ses ise o zaman kalıbımız biraz farklı oluyor, orta sessiz eriyor, ayrıca arkaya –e veya –et ekliyoruz. Örnek: dewirden idâre (çevirme), ha’inden ihânet (hainlik etme), zewalden izâle (giderme), cewaptan icâbet (bir çağrıya cevap verme), cawdetten icâde (geri verme), cewazdan icâzet (geçit verme), dewamdan idâme (devam ettirme), kıyamdan ikâme (yerine koyma)…

Bazı kelimeleri biraz değişik yazdım ki mekanizma daha iyi anlaşılsın. Yoksa devir, zeval, cevap… yazıldığını biliyorum, merak buyurmayınız.

Söyler misiniz allahaşkına, bu memlekette ortaöğretimde Arapça eğitimi şart değil midir? Öyle bir şey olsa laikliğimiz kaçar mı, gazı kaçmış balon gibi?

(Sevan Nişanyan, Taraf, 06 Temmuz 2009)

İyi İngilizce Bilmek

Türkiye’nin dindar Müslümanları yakın tarihimizde yabancı dil ve Batı kültürü konusunda geri ve zayıf kalmışlar; Dönmeler ise çocuklarına pek iyi seviyede dil ve çağdaş kültür öğretmişlerdi. Bu yüzden de üniversite medya, bürokrasi sahasında, sayılarına göre çok büyük bir güç ve tesir kazanmışlardı.

Ortaçağ’da İslâm dünyasında Arapça, Hıristiyan dünyasında Latince Lingua Franca idi. 1950′lere kadar Fransızca, o tarihten sonra İngilizce dünyanın müşterek dili haline gelmiştir.

Birçok Avrupa ülkesinin liselerinde iki yabancı dil öğretilmektedir. Çalışkan ve başarılı bir Alman veya Danimarkalı genç İngilizce konuşur, yazabilir, kitap okuyabilir.

Bizim eğitimimiz Müslüman gençlere bu lisanları ve kültürü kazandıramıyor.

Müslüman okur yazarlarımızın, lise ve üniversite mezunlarımızın çoğunun yabancı lisanı “Az İngilizce bilir.” seviyesindedir.

Eski medreselerimizden, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Zahid el Kevserî gibi mükemmel Arapça bilen, bu dil ile Mısır’da kitaplar yazıp yayınlamış olan İslâm alimleri çıkmıştır. Bugünkü İmam Hatip okullarımızın, İlahiyat fakültelerimizin gençlere mükemmelden geçtik, yeterli Arapça öğretebildiğini iddia etmek mümkün değildir.

Müslümanlar gerçekten hür, gerçekten bağımsız ve haysiyetli olmak istiyorlarsa, Yeterli sayıda vasıflı Müslüman eleman yetiştirmek zorundadır. Bu vasıflı elemanların en azından üç dili iyi bilmeleri gerekir.

Mükemmel şekilde zengin, edebî, yazılı Türkçe bilecek. Bunun ölçüsü de, Arap harfleriyle basılmış Fuzulî Divanını hiç yanlış yapmadan kolayca okumak, mânasını anlamak, bu kıraatten zevk ve haz almaktır. Öyle 200 kelimelik günlük sokak kelamiyle, ııı, ııı ııı, aha oha, yuh be Türkçesiyle medenî bir Türkiyeli olunmaz.

İkinci olarak İngilizce bilecek. Thank you demekle İngilizce biliyor olunmaz. Bu lisanla konuşacak, yazacak, kültür kitabı okuyacak.

İyi Arapça bilecek, okuyacak, yazacak, konuşacak. Hem klasik metinleri, hem modern Arapçayı.

Lisan olarak bunlar da yetmez. İngilizcenin yanında bir Batı dili daha, Arapça’nın yanında Farsça. Niçin Farsça? Çünkü Farsça bilmeden iyi Osmanlıca bilmek mümkün değildir.

Müslümanlar iyi bilsinler ki, az Türkçe, az İngilizce, az Arapça, az klasik kültürle, az çağdaş kültürle, az İslâmî kültürle bugünkü savaşı kazanamazlar.

Buraya kadar anlattıklarım işin kültür ve bilgi boyutudur. Bir de aksiyon yani ahlâk ve karakterle ilgili boyut vardır. Bu sahada da yeterli derecede kemali olan Müslüman elemanlar yetiştirilmelidir.

Üçüncü boyut sanat, estetik, güzellikle ilgilidir.

Son yirmi yıl içinde İslâmî kesimde gerçekten bilgili elemanlar yetişti. Lakin bunların sayısı kesinlikle YETERLİ değildir.

Bir elemanın gerçekten vasıflı ve üstün olması için üç boyutta, yani bilgi, aksiyon ve estetik boyutlarında güçlü olması gerekir.

Bilgili fakat ahlâklı değil, fazla işe yaramaz, hayrından çok zararı olur.

Müslümanların en zayıf olduğu, en fazla dışlandığı saha diplomasi ve Dışişleri Bakanlığı idi. Bakanlar ve yüksek bürokratlar genellikle Beyaz veya Pembe Türklerden oluşurdu. Profesör Ahmed Davudoğlu’nun Dışişleri Bakanı olması bu bakımdan ümit vericidir. O, Ladino dilini bilmez ama mükemmel İngilizce konuşur, yazar, yabancı üniversitelerde bu lisanla ders verir. İbranîce biliyor mu, bu konuda malumatım yok. Bilmiyorsa affına sığınarak öğrenmesini tavsiye ederim. Elli yaşında olmak, yeni bir yabancı dile başlamak için hiç de geç sayılmaz.

Bilgili, ahlâklı, faziletli, estetik boyuta sahip elemanlar yetiştirirken şu hususa da dikkat etmek gerekir: Dinî metot konusunda bu elemanların Ehl-i Sünnet ve Cemaat çizgisinde olmaları gerektir. Üç boyutu da güçlü, lakin din konusunda Fazlurrahmancı veya Afganîci, yahut reformcu. Yine gereği gibi hizmet edemez.

Müslümanlar yetenekli, kabiliyetli, zeki, ahlâklı çocuklarını, her biri için beş on milyon dolar harcayarak (İslâmî kesimde yeterli para var), iyi bir plan ve programla yetiştirmelidir.

Az Türkçe ile,

Az İngilizce ile,

Az genel kültürle,

Az İslâm kültürü ile bir yere varamayız.

Düşmanlarımızdan daha güçlü, daha vasıflı, daha kültürlü, daha ahlâklı, daha doğru, daha dürüst, daha erdemli; tek kelime ile daha üstün elemanlar yetiştirmeliyiz.

Türkiye’de iki büyük parti vardır

Türkiye’de aslında iki parti, iki büyük kesim, iki kimlik vardır. Sünnî kesim, Alevî kesim.

Sünnî derken, meseleye dinî açıdan bakmıyorum. Sünnîlik bir kimliktir, bir mensubiyettir. Lübnan’da yaşadığım zaman orada Sünnîliğin, Şiîliğin, Marunîliğin, Dürzîliğin dinî değerler değil, sosyolojik değerler olduğunu görmüş ve anlamıştım. Sünnî kökenli iseniz, sosyolojik kimliğiniz Sünnîlik ise, inanmasanız, namaz kılmasanız bile Sünnîsinizdir.

Türkiye’nin çoğunluğu Sünnîdir. En büyük, en güçlü parti de Sünnî partisidir.

Sünnî partisi en fazla yüzde kaç oy alabilir? Bence yüzde 60′tır bu oran. İcabında daha fazla olabilir, yüzde 70′e hattâ 80′e çıkabilir.

Peki, ülkemizde niçin ikiden fazla parti bulunuyor? Bence bu sorunun cevabı şudur: Türkiye’de, İngiltere’de olduğu gibi iki partili sistem vardır ama darbeler, manipülasyonlar, derin devlet manevraları ile parti sayısı çoğaltılmıştır. Böl parçala hükm et siyaseti.

İki büyük parti olur, bunların yanında bazı küçük partiler de olabilir. Bu normaldir.

Atatürk’ü herkes seviyor veya sever görünüyor. Bir Atatürk Partisi kurulsa kaç oy alabilir? Bilemediniz yüzde bir iki.

Vaktiyle bir zat Alevî partisi kurmuştu. Kaç oy aldıydı? Başarılı olamadı ve kapatıldı.

Laiklik Partisi kurulsa kaç oy alır?

Ülkemizin en güçlü lobisi olan Sabataycılar bir Dönmeler Partisi kursalar kaç oy alırlar?

Ergenekon Partisi kurulsa barajı aşabilir mi?

Duverger’nin siyasî partilerle ilgili seviyeli bir kitabı var, dilimize de çevrilmiştir, onu dikkatle okumakta yarar var.

Dinî yahut sosyolojik bakımdan Sünnî olan çoğunluk parti tutarken, oy verirken isabetli tercih yapmakta mıdır? Bu konu tartışılmaya değer.

Sünnî kültürün, Sünnî kimliğin temel değerleri nelerdir?

Adalettir. Emanete riayettir. Doğruluk ve dürüstlüktür. Ahlâk ve fazilettir. Hikmettir.

Sünnîlerin büyük kısmı bundan haberdar mıdır? Hiç sanmam.

Niçin katılıyorum?

Benim için saf demişsiniz. Doğrudur, safım ama bön değilim. Bazı açık oturumlara katılırken, çağıranların niyetlerini bilmez değilim. Bile bile katılırım. Üç saat, bazen dört saat sürer. Bir yığın laf edilir. Saldırıya, hakarete uğradığım olur. Bunlara sabırla katlanırım. Bana söz verildiği zaman, mutlaka söylenmesi, telaffuz edilmesi gereken birkaç kelime, birkaç cümle sarf ederim. Yapacağımı yapmışımdır. Bazı temel gerçekleri birkaç yüz bin kişiye, bazen bir milyon kişiye duyurmuşumdur. Herkes anlamış, algılamış mıdır? Hayır, böyle bir şey beklemem, ümit etmem. Yüz kişiye mesaj verebilmişsem kendimi mutlu hissederim.

Neler söylerim?

Şeriat Kur’ân ve Sünnet’ten çıkartılmış din hükümlerinin tamamına verilen addır, kutsaldır. Şeriatı inkar ve tahkir eden dinden, Müslümanlıktan çıkar.

Yeri ise, fırsat bulmuşsam, bazı bedbaht kadınlara TC antetli resmî vesikalar verilerek fuhuş yaptırılmasını, bu fuhuştan KDV ve gelir vergisi alınmasını tenkit ederim. Bunu kadın haklarına aykırı görürüm.

Hakkında on binlerce kitap ve araştırma makalesi yazılmış olmasına rağmen o, hâlâ Türkiye’nin en büyük bilinmezidir.

Genç nesillerin, atalarının mezar taşlarını okuyamayacak derecede cahil bırakılmıştır.

Türkiye’nin en büyük ayıbı, uluslararası temizlik ve şeffaflık listesinde, 10 üzerine 4 not ile çok gerilerde bulunmasıdır.

Evet, açık oturum programlarına bunlara benzer cümleler söylemek için katılırım. Bu esnada saldırıya uğrarım. Bazen hakarete mâruz kalırım. Hiç önemi yoktur. Küçücük bir hizmet edebilirsem herşeye değer.

Bir hakikat kalmasın âlemde Allah’ım nihan.

(Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete, MAYIS 2009)

9 yıl değil 9 ay bile çok

Zorunlu eğitim 9 yıla çıkıyor. 9 yıl değil, 9 ay bile çok.
Bizdeki eğitim sistemi, resmi ideolojinin toplum mühendisliği.
Sistematik geri zekalı ve biyonik robotlar yetiştirmeye endeksli.
En iyisi “Home school”. Ya da “Okulsuz toplum.”
Eğitimden korkuyorum, hele bunun “Milli / National” olanından daha çok korkuyorum.
Bu çocuklar ne Yurttaşlık bilgisi bilirler, ne Matematik. Öğrendikleri Geometri onlar için Bilardo oynamak için bile fayda sağlamaz.
Derler ya, “Cehaletin bu kadarı ancak eğitimle mümkündür” diye, işte o hesab!
Açık lise benim için en ideal lise. Tabii çocuğunuzu takip edebilirseniz. Yani işi haylazlığa vurmazsa. Dışarıda, okulda öğrendiğinin 10 kat fazlasını öğrenebilir.
Okulda doğru düzgün bir öğretim yok. 23 Nisan, 19 Mayıs, Cumhuriyet Bayramı, 10 Kasım, Kurtuluş Bayramı derken, bir ay öncesinden başlayan hazırlıklarla “Bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur” hesabı, aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlar. Ve tabii bir de bangır bangır müzikler. Kimsenin ders filan yapması mümkün değil.
Okulun çevresi, tinerci, hapçı, tombalacı dolu.


O okudukları ders kitapları ile bir şey olmaz. Yani çocuk kendi Kütüphaneye gidip kitap okumuyorsa, o bilgileri ezberlese ne yazar!
Yazık! O kadar zaman, o kadar para, o kadar umut!
Din yok, ahlak yok, ana – babaya saygı yok.
Bu Tarih kitapları ile Tarih, Coğrafya kitabları ile Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi kitabı ile Yurttaşlık Bilgisi öğrenilmez. Zaten dini hiç saymıyorum. Bu Mantık ve Felsefe kitabı ve okulda yaşanan pratiklerle doğru düşünme ve düşündüğünü doğru ifade etmek ne mümkün!
Okuldan çıkınca çeteye teslim oluyor çocuk. Bira içmeye gidiyorlar.
O Kolejlerde de durum çok iç açıcı değil.
Öğretmenler bıkkın, bezgin. Yöneticiler de öyle.
On binlerce resim, müzik öğretmeni, bilgisayar öğretmeni, aynı şeyleri tekrarlamaktan yorgun düşmüş gibi. Hiçbir şey üretmiyorlar. Çocukların haylazlıklarından bezmişler gibi sanki.
Batıda da yeni yollar aranıyor. Klasik okuldan kaçış var. Avustralya’da fiziki mekan sorunu sebebi ile başlayan ev ve mahalle okulu kampanyaları, şimdi giderek örgün eğitimin yerini alıyor. Sanat, spor, din ve dil dersleri örgün eğitimin dışına çıkarılıyor. Multi kültürel, Mülti disipliner yollar deneniyor. Hatta paket ders yerine, öğrencilerin ders seçme sistemi ile ders başına sertifika verilerek, yeterli kredide sertifika toplayanların meslek edinme, işe girme, yüksek öğrenime devamını sağlayan çalışmalar yapılıyor.
Ne öyle 5 yıl, 8 yıl tartışması. Komedi bu. Ömür boyu öğrenim. Ama zorunlu / zorla değil.
Bizde okul dediğin ne ki, Resmi ideolojinin misyoner okulu gibi bir şey!
Onun için ayin-i ruhani gibi bir tören sistemi var. And içilir, Bayrak merasimi düzenlenir, İstiklal Marşı ve manifesto okur gibi, bildiri okur gibi biri çıkar Vatan, Millet, Sakarya döşenir!
Tek başına bu ritüel bile okuldan nefret ettirmeye yeter de artar bile.
Bu okulları Ankara elinde tutsa ne yazar, Belediyelere devretseniz ne yazar. Ama Belediyede olması, Ankara’nın elinde olmasından daha az kötüdür yine de.
Aslolan Özgür öğrenim için Tevhidi Tedrisat’tan kurtulmak olmalıdır. “Tek’ci” değil, çoğul. “Eğitim” değil, “öğretim”. Eğitilmiş bir çocuğun beyni sizin değildir.
Şu e-kitap hikayesi de aslında öğrenciler üzerindeki negatif baskıyı azaltacak bir ara çözüm olarak ciddiye alınmaya değer bir proje. e-kitap, e-kütüphane, e-sınıf ve e-okul için bir geçiş olabilir.
Ben berbat bir talebeydim. 7 senelik İmam Hatip okulunu 9 senede 7 defa okul değiştirerek bitirebildim. Okulda Fransızca öğretiyorlardı, ben İngilizce öğrenmeye çalışıyordum. Arapça’yı öğrenmeyi çok istiyordum, ama olmadı. 9 sene İmam Hatip, 2 sene de Arap-Fars filolojisi, 11 sene de hiçbir şey öğrenemeden okul bitti. Nasara, yansuru, o kadar. Bir de “Ya eyyüheşşebabittürki!” Yani Ey Türk Gençliğinin Arapça’sı. Gus ibni Saide’nin hutbesi vs.
Ben ne öğrendi isem okuldan kaçtığım zamanlarda öğrendim! Sinemaya gitmek yasaktı, ben sinemaya gittim. En önemsiz ders resimdi bizde, ben resim dersleri alıyordum. Bana not kazandırmayacak kitaplar okuyordum daha çok. Hatta anlattığımda başım belaya girecek şeyler okuyor, düşünüyordum. Tek kuralım vardı: Allah’a hesabını veremeyeceğim bir şey yapmamak ve bir şeyi terk ediyorsam, onun yerine yaptığım şeyin daha değerli bir şey olması!
Okulu ve bu dersleri ciddiye alanlar, bu düzenin gönüllü kapı kulu olmaktan öte bir role talip olmayanlardır. Eğer yeni bir medeniyetin kurucusu, öncüsü, o medeniyetin inşası için çaba gösteren fikir işçileri olmak istiyorsanız, çok daha fazlasını yapmaya mecbursunuz. Karnını doyuracak bir iş arayanlar için ise peşinde koştukları ekmek, oltaya takılan yem gibidir.
Siyaset, memuriyet, benim hayalimdeki nesil için ufak, sıradan işlerdir. Daha fazlası gerek bize.
Allah (cc) sizi yeryüzünün varisi kılmak istiyor. Sizin ellerinizle zalimleri cezalandırmak, mazlumlara yardım etmek istiyor. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberin ümmeti olarak, yeryüzünün bütün mazlumları bizim yetimimizdir. Biz Kadiri mutlak (Mutlak iktidar sahibi) ve bir olan Allah’ın iktidarının yeryüzündeki temsilcileri değil miyiz?
Bilim, sanat, düşünce alanında yükselmemiz gerek. İktisaden güçlü olmalıyız. Kireçlenmiş bir beyne değil, faal bir akıla ihtiyacımız var.
Selâm ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, Vakit, 2009-06-12)

Peygamberi Allah’tan daha çok sevmek!

Çocukluk yıllarında ailede gerçekleştirilen din eğitimi-öğretiminde, Allah korkusundan ziyade, Allah sevgisinin esas olması gerektiği hususunda görüş birliği içinde oldukları tesbit edilmiştir . İki örnek aktarmak istiyoruz.

Bir din görevlisi, 3-4 yaşındaki kızına, bir kandil gecesinde dini konularda bilgi vermek ister. En çok herşeyi yaratan Allah’ı, sonra da bize iyi ve güzel davranış şekillerini öğreten Peygamberimizi sevmemiz gerektiğini söyleyince, çocuk:

“Ben Peygamberi Allah’tan daha çok seviyorum” der. Babası şaşkınlıkla sebebini sorunca,

“Annem bana, “Allah yalan söyleyeni cehennemde yakar” dedi. Allah’ın cehennemi varmış, Peygamber’in cehennemi olmadığı için ben onu daha çok seviyorum” cevabını verir.

***

Altı yaşlarında bir oğlan çocuğu, yaramazlık yaptığı zaman mütemadiyen, “Allah seni sevmez, cehennemde yakar” telkinleriyle vazgeçirilmeye çalışılmaktadır. Bir sabah kahvaltısında çocuk birden bire,

“Baba, bizim köyde de Allah var mı?” diye sorar. Çocuğun bu sorusunu merak eden babası:

“Oğlum Allah her yerde vardır; ama niçin soruyorsun?” deyince çocuk:

“Eğer bizim köyde Allah yoksa, oraya gidecektim de.” cevabını verir.

(Prof. Mehmet Emin Ay)

Bir milleti bir gecede yok etmenin yolu

Ünlü düşünür Konfüçyüs’ün ‘Bir milleti yok etmek istiyorsanız işe önce dili ile başlayın’ sözlerini hatırlatan Sırrı Er, Türkçe’nin doğru kullanımı için örnek bir esere imza attı.

Birçok ulusal medya kuruluşunda spikerlik, sunuculuk ve seslendirme yapan Sırrı Er ile “Temel Konuşma Teknikleri – Diksiyon” adlı yeni kitabı vesilesiyle güzel Türkçe konuşmanın önemini konuştuk. Er; “Dil öğrenemiyoruz, çünkü kendi dilimizi yeterince bilmiyoruz. Dil’in inceliklerini kavramaktan uzağız. Kelime dağarcığımız çok yetersiz”dedi.

Sırrı Er, “Anne ve babaların güzel konuşması gerekir ki çocuk güzel konuşsun. Aile güzel konuşursa mahalle güzel konuşur, mahalle güzel konuşursa şehir, şehir güzel konuşursa tüm ülke güzel konuşur. Aksi halde bir şeyler hep eksik kalır” şeklinde konuştu.

Sınırlar kalktı, dünya artık global bir köy. Yeryüzünün diğer sakinleri ile anlaşabilmek için en azından birkaç dile ihtiyaç duyuyoruz. Peki, kendi dilimizi ne kadar tanıyoruz, nasıl konuşuyoruz? Kendi diline dahi hâkim olamayanların küresel ölçekli savurganlıklara yem olması çok normal bir durum aslında. Bu girift ağa düşmemenin tek çaresi ise kendi dilimizi iyi bilmek, iyi yazmak ve elbette iyi konuşmak. Birçok ulusal medya kuruluşunda spikerlik, sunuculuk ve seslendirme yapan Sırrı Er de sadece güzel konuşmakla kalmayan genç bir eğitimci. Kitap yazıyor, okullarda ders veriyor, danışmanlık yapıyor ve ödüllü Radyo programları hazırlayıp sunuyor. Son olarak Hayat Yayınlarından “Temel Konuşma Teknikleri – Diksiyon” adı ile bir kitap çıkartan Sırrı Er ile güzel konuşmayı, medeniyeti ve Türkçe’yi konuştuk. Buyurun;

SÖZDE SİHİR VARDIR

Neden güzel konuşmalıyız?
Kutagdu Bilig’de, Yusuf Has Hacip der ki; “Kişide dilince değişir kader, Ya yurda baş olur, ya da başı gider.” Güzel konuşmak hakikaten çok önemlidir. Mesela Yunus Emre; “Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz/ Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz/Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı/ Söz ola gülü aşı, yağ ile bal ede bir söz” der. Peygamber Efendimiz ise; “Sözde sihir vardır” diye buyurmuş. İnsanoğlunun yaratıldığı günden bugüne konuşmak, hitap etmek her zaman çok önemli olmuş. Rahmetli Barış Manço diyor ki; “Öğrenilmesi gereken ilk dil tatlı dildir.” Bu çok önemli.

Peki, güzel konuşuyor muyuz?
Maalesef, hayır. Okulda, sokakta, iş yerinde güzel konuşamıyoruz. Çünkü aile de güzel konuşma diye bir durum yok. Anne ve babaların güzel konuşması gerekir ki çocuk güzel konuşsun. Türkçeyi sadece göz önünde olanların doğru konuşması gerekiyormuş gibi bir izlenim var. Hâlbuki sokaktaki insanın da doğru konuşmaya ihtiyacı vardır. Aile güzel konuşursa mahalle güzel konuşur, mahalle güzel konuşursa şehir, şehir güzel konuşursa tüm ülke güzel konuşur. Aksi halde bir şeyler hep eksik kalır. Türkçeye hâkim olmak zorundayız.

Türkçe’ye sahip çıkmak zorunda olmamızın “net” karşılığı nedir?
Konfüçyüs; “Bir milleti yok etmek istiyorsanız işe önce dili ile başlayın” der. Bakın, Türkiye’de insanlar bir gecede “cahil” konumuna düşürüldüler. Bilinçli olarak tüm geçmişimizle, kültürümüzle, dilimizle bağımızı bir anda koparttılar. Dünyanın hiçbir yerinde bir gecede tüm ülkenin eğitim seviyesi sıfırlanamadı.

Neler yaptılar?
Meşhur bir yazarımız, Türkçe’ye sonradan iliştirilen “sal, sel” eklerini mizahi bir şekilde eleştirerek; “Türkçe’yi sal’a bindirdik, sel’e kaptırdık” diyor. Dilimiz bugün sellerden, sallardan geçilmiyor. Dilimiz atmaktan tutmaktan geçilmiyor. Masaya yatırıyoruz bazı şeyleri. Neden “konuyu ele almıyoruz” da “masaya yatırıyoruz?” Bunun yabancı dil öğrenimine de büyük etkisi vardır. Dil öğrenemiyoruz, çünkü kendi dilimizi yeterince bilmiyoruz. Dil’in inceliklerini kavramaktan uzağız. Kelime dağarcığımız çok yetersiz. Bu nedenle son dönemlerde; “Sen beni anlamıyorsun, ben seni anlamıyorum” sözcüklerini çok fazla duymaktayız.

GÜNDE 250 KELİME İLE ANLAŞMAYA ÇALIŞIYORUZ

Çünkü, günlük 400-500 kelime ile anlaşmaya çalışıyoruz…
Keşke o kadar olsa. Çok iyimsersiniz. Ortalamamız 250 kelimedir maalesef.

Herkese büyük görevler düşmekte…
Elbette. Özellikle halkın göz önünde olanların Türkçelerine daha fazla dikkat etmeleri gerekmektedir. Bu isimlerin İstanbul Türkçesini kullanmaları gerekir. Her ağız, her dil ayrı güzelliktir. Anadolu’nun farklı coğrafyalarında oluşmuş farklı ağızlardan İstanbul Türkçesini konuşmalarını bekleyemeyiz lakin kamuoyuna sesleneceklerin İstanbul Türkçesini kullanmaları çok önemlidir. Bu dil yüzlerce yılın birikimi ile oluşmuş, kaliteli ve estetik değeri yüksek bir dildir.

İstanbul Türkçesi bir medeniyet dilidir sonuçta. Dilimizin durumuna bakarak bugünkü durumumuzu anlayabiliriz.
Evet. Çünkü Mimar Sinan’ın o muhteşem camileri yaptığı dönemlerde bir rivayete göre 125.000 kelime ile konuşuluyordu. Tarihimiz bu nedenle büyük başarılarla doluydu. Fatih Sultan Muhammed Han 6, 7 dil biliyordu. İstanbul’u fetheden topları kendisi döktürdü.

Peki, bize ne oldu?
Kelime dağarcığımızı alabildiğine zayıflattılar. Dilimizle kültürümüzle bağımızı koparttılar. Kelimelerimiz olmadığı için düşünemedik. Kelimelerimiz olamadığı için üretemedik. Düşünce, söz ve ses insanı oluşturur. Biz bu çatıyı bozduk. Kelimelere değer vermek zorundayız.

Türkçe?
Türk Dil Kurumunun tespitlerine göre 5000 yıllık bir dildir. Kemal Karpat bu rakamı 10.000 yıla çıkartıyor. Sümerlere geçen 200 civarındaki Türkçe kelime buna kaynak gösteriliyor. Musiki açısından da Türkçe muhteşem bir dildir. Büyük bir birikimdir. Dünya’daki gelişmişliği evlere, otomobillere göre değil, dil’in gücüne göre değerlendirmeliyiz.

TÜRKÇE DİĞER DİLLERE BİNLERCE KELİME VERDİ

Bir de Öztürkçeciler var…
Evet. İddialarına göre Türkçe sadece dışarıdan kelime almış, bu nedenle bunların temizlenmesi gerekmekteymiş. Hâlbuki Türkçe aldığı kadar dışarıya kelime vermiştir. Bu çok normal bir süreçtir. Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı “Türkçe verintiler sözlüğü”ne göre Türkçe 20 farklı dile kelime vermiştir. Biz bu rakamın 30 civarında olduğunu düşünüyoruz. Dil yaşayan bir varlıktır, bunlar olacak. Saf bir dil imkânsızdır. Kız almışız, kız vermişiz, fethetmişiz, ticaret yapmışız. Tolstoy’un romanlarında dahi Türkçe kelimeler vardır.

Rakam var mı?
Elbette. Şaşıracaksınız. Bakın; Türkiye Türkçesinde Rusça alıntı 38 iken Rusçadaki Türkçe alıntılar yaklaşık 2500’dür. Bugün Ermenicede gerek Türkiye Türkçesinden gerek Azerbaycan Türkçesinden alınma Türk dili kökenli yaklaşık 5 bin sözcük kullanılıyor Türkçedeki Ermenice sayısı ise sadece 16’dır. Yunanca’da 3000 Türkçe kelime var, Türkçe’de ise sadece 400 kelime var. Macarcadan aldığımız 18 söze karşılık bu dilde yaklaşık 2 bin Türkçe alıntı var. Çincede 307, Farsçada yaklaşık 3 bin, Urducada 227, Arapçada yaklaşık 2 bin, Ukraynacada 747, Fincede 118, Rumencede yaklaşık 3 bi,n Bulgarcada yaklaşık 3 bin 50,0 Sırpçada 8 bin 742, Çekçede 248, İtalyancada 146, Arnavutçada yaklaşık 3 bin, İngilizcede 470 ve Almancada 166 Türkçe kelime var.

MİMARİ İLE GÜZEL KONUŞMA ARASINDA BAĞ VAR

Dünyanın diğer bir ucu ile iletişime geçebilen insan yan komşusunu tanımıyor…
Maalesef ama yine iyimsersiniz. Yan komşular arasında değil aile içinde dahi iletişim kurulamıyor. Aileler, ebeveynler, çocuklar birbirlerini anlayamıyorlar. Konuşamıyorlar.

Teknoloji?
Teknoloji gelişti fakat buna karşılık Mimar Sinan’ın yapmış olduğu hanların hamamların hangisi şimdi yapılabiliyor? Ruhu var mı şu yeni binaların? Bakın yine olay ‘ses’e geliyor. Mimar Sinan’ın akustiği yakalamak için nargile sesini kullandığı biliniyor. Bugün hoparlör cızırtısından imamlarımızın ne okuduğu anlaşılmıyor. Kâğıdın hışırtısının bile duyulduğu ortamlar nerede, bugünkü binalar nerede? Nasıl yapacağız ki? Kelimelerimiz yok, elimizden alınmış. Düşünceye giden yollar tıkanmış.

KELİMELERİN SES DEĞERLERİNE DİKKAT

Kelimelerin ses değerleri nereden kaynaklanmakta?
*Konuşma dilinde ses değişiklikleri bir heceyi, sözcüğü ya da sözcük gruplarını diğerlerinden farklı olarak daha kuvvetli üstüne basa basa vurgulamak alıcıda yönlendirme izlenimi uyandırır. Kaynağın nesnel, tarafsız olmadığı düşüncesi, güvensizlik duygusu meydana getirir. Kaygı, korku, kızgınlık, öfke gibi olumsuz duygular ortaya çıkar. İletişim kanalı bozulur, tıkanır, kapanır.

DİNLEMEK KONUŞMAKTAN DAHA ÖNEMLİDİR

“Bir güzel söz söyleme sanatı varsa bir de güzel dinleme sanatı vardır. Dinlemek konuşmaktan daha önemlidir. Muhakkak sözlüğe bakacağız. Anlamını bilmediğimiz bir kelimeyi muhakkak araştıracağız. Önce öğretmenlerimizin iyi bir eğitim almaları gerekmektedir. Güzel konuşma sanatının içinde her şey var. Güzel Sanatların hepsi var. Psikoloji de bunlardan birisi.”

SIRRI ER KİMDİR?
Sırrı Er; Hilal TV, TRT, TGRT, Kanal D, Kanal 6, SHOW, ATV, CINE 5, STV, Kanal 7 gibi birçok medya kuruluşunda spikerlik, sunuculuk ve seslendirme yaptı. “Konuşmak Sanattır”, “Türkçe’nin adı var” ve “Temel Konuşma Teknikleri – Diksiyon” isimleri kitapları yayınladı. Moral FM başta olmak üzere birçok ulusal radyoda haber spikerliği ve haber program sunuculuğu yaptı. Güzel konuşmayla ilgili birçok eğitim kuruluşunda seminer ve diksiyon eğitimi veren Sırrı ER, Elazığlı.

(Mustafa R. ÖZGÜR, Vakit, Mayıs 2009)

ÇEV burs verdi, inancını aldı

Çağdaş Eğitim Vakfı’nın burs vererek inançsızlaştırdığı Hatice Akça’nın babası Ahmet Akça, “ÇEV kızıma burs verdi, karşılığında kızımın inancını aldı. Beynini yıkadı çocuğumun” diye feryad ediyor.

Ahmet Akça. O bir baba. Yıllarca çalıştı, yemedi içmedi, çocuklarını okutmak için elinden geleni yaptı. Kızı Hatice Akça çalışkan birisiydi. İlkokulu bitirdikten sonra kendi isteğiyle Kur’an kursuna gitti. Hem Kur’an kursunu hem de İmam Hatip Lisesi’ni birincilikle bitirdi. Başarısını üniversitede devam ettiren Akça, mezun olduğunda yine birinciliği kimseye kaptırmadı. Allah’a olan kulluk borcunu ödemek için ibadetlerini de hiç aksatmıyordu.

Ahmet Akça

Ancak aydınlık ve nurlu bir yolda kendinden emin adımlarla yürürken birden işler tersine dönmeye başladı. Çünkü artık hayatına Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) sızmıştı. Ergenekon Terör Örgütü operasyonları kapsamında gündeme gelen Çağdaş Eğitim Vakfı tarafından Akça, burs almaya başlayınca bir çiçek misali solmaya başladı. Aydınlıklardan karanlığa doğru düşmeye başlayan Akça’nın ilk işi başını açmak oldu. Sonra ibadetlerden uzaklaştı. Allah’a ve Hz. Muhammed’in (sav) Peygamberliğine imandan sonra farzların en önemlisi olan namazı da terk etti. Oysa o çevresine namazı, “insanı her yönü ile temizleyen çok önemli bir ibadet” olarak anlatıyordu. Ancak Hatice Akça, daha sonra bir de kitap yazarak bütün geçmişini karaladı. Hızla yaşantısı kabusa dönen Hatice’nin babası ise şimdilerde yavrusunun haline ağlıyor. Baba Ahmet Akça haykırarak; “ÇEV burs verdi, karşılığında kızımın inancını aldı. Beynini yıkadı çocuğumun.” diyor.

Hatice Akça’yı en son Ocak ayında gördüğünü bildiren baba Ahmet Akça, küçük oğlunu askere götürürken Otogar’da kızının kendisini aradığını, ayaküstü beş dakikalık bir görüşme yaptığını belirtti. Kızını bıraktığı gibi değil, açık saçık, İslamî yaşantıdan uzak bir şekilde gördüğünü anlatan baba Akça, kızının namazını abdestini bıraktığını ve bu duruma çok üzüldüğünü ifade etti.

ÇEV, ÇOCUKLARI BÖYLE DİNİNDEN, İMANINDAN EDİYOR

ÇEV’in öğrencilere burs vererek onları dininden, imanından ettiğini kaydeden Ahmet Akça; “ÇEV, okutuyor, burs vererek çocukların beynini yıkıyor. Bir tek benim kızım değil, böyle nice çocukları yapmışlar. Ben kızımı İslam’a göre yetiştirmeye çalışıyordum. Gece gündüz çalıştım, gayem çocuklarımı okutup iyi yerlere gelmelerini sağlamaktı. İslam’a hizmet etmesini istedim ama nasip değilmiş. ÇEV çocuğumu yoldan çıkardı. Öyle akıllı çocukları alıyor burs vererek, para vererek onların beynini çalıyor. Bilhassa dindar, Kur’an kurslarında okumuş çocukları daha çok alıyorlar.” dedi.

Baba Ahmet Akça, sözlerini şöyle sürdürdü: “Biz elhamdülillah Müslümanız. Çoluğumuzun çocuğumuzun Müslümanca yetişmesini istiyoruz. Bu gibi vakıfların kapatılması lazım diye düşünüyorum. Madem dinden çıkarıyorlarsa gitsinler bunu Hıristiyan ülkesinde yapsınlar, burada yapmasınlar.”

Ahmet Akça ayrıca, ailelerin çocuklarına ÇEV gibi kuruluşlardan burs almamalarını, bu gibi kuruluşların çocuklara para vererek yoldan ve dinden çıkardığını belirtti.

(Hüseyin KULAOĞLU, VAKİT, 5-2009)

Laikçilerin Kafa Yapısını Ele Veren Sözler

Toplumu şiddete ve cinnete sevk etme pahasına yıllardır dine saldıran sözde çağdaş ve ilerici kesimler, Mardin’de 45 kişinin hayatını kaybettiği saldırıyla ilgili şiddeti teşvik eden çözüm önerileri sunmaktan geri durmuyor. Özellikle Güneydoğu’da sözde laiklik ve çağdaşlık adına, toplumu dinden uzaklaştıran ve şiddeti yücelten PKK gibi örgütlerin kucağına iten laikçi kesim, Mardin Valisi’nin “Bölgede kız okulları açılmalı” sözlerine ateş püskürdü.

NTV’de Can Dündar’ın sunduğu Canlı Gaste programına katılan Mardin Valisi Hasan Duruer, bölgedeki cehaletin yenilmesi için kadınların eğitilmesi gerektiğini bunun da yolunun “kız çocukları için ayrı okul” olduğunu söyledi. Duruer “aksi halde aileler çocuklarını okutmuyor” dedi. Duruer’in bu sözlerini ‘Haydi Kızlar Başka Okula‘ başlığıyla manşete taşıyan Can Dündar, bu başlığın içini doldurmak için Koç Üniversitesi’nden Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nı konuk etti ancak istediğini alamadı.

PROF. KAĞITÇIBAŞI’NDAN DÜNDAR’I ŞAŞIRTAN CEVAP
Vali’nin bölgedeki cehaleti ortadan kaldırmak için kızlar için ayrı okulların yapılmasına dair sözlerinin eğitimde geri adım anlamına gelip gelmediği şeklindeki Can Dündar’ın sorusuna Prof Kağıtçıbaşı ilginç bir cevap verdi. Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı, “Geri adım olarak düşünmemek lazım. Geri adım onların okumamasıdır. Çünkü bu Türkiye gerçeği. Bunu sağlamak için kız okulları açmak tabiî ki yeterli değildir. Bu çağdışı bir yöntem değildir. Bütün dünyada kız ve erkek okulları var. Japonya’da, ABD’de, İngiltere’de de var. Mesela Almanya’da da karma okullar tartışılıyor. Çünkü karma okullarda kız çocukları geride kalıyor ve Almanya kızlar için ayrı okullar düşünüyor. Kız çocukları ile erkek çocuklarının aynı sınıfta oturması, geleneksel ailelerin kabul edemediği bir şey olduğu için bu yapılabilir bir şey” şeklinde cevap verdi.

EĞİTİM SEN’E GÖRE BU GERİCİLİKMİŞ!
Kağıtçıbaşı’nın bu sözlerini “Vali’yle aynı görüş” şeklinde değerlendiren Can Dündar bu sefer KESK’e bağlı ve dindar öğretmen ve öğrencileri fişleyen Eğitim-Sen’den görüş aldı. Dündar’ın sorularını cevaplandıran Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, “Kızlar ve erkekler bir arada olmalıdır. Vali’nin dediklerinin yapılması gerici bir yaklaşım olur. Bunun sonu gelmeyecek. Bu zihniyetin kendisine teslim olduğumuzda bunun devamı gelecek. Orta öğretim ve üniversitede de bu düşünceye teslim olacağız” diyerek, kız ve erkeklerin ayrı okullarda okuyabilmesini bile çağdaşlık içinde değerlendirdi. Programa Diyarbakır’dan katılan Diyarbakır Barosu’ndan Neşe Öztürk de, Eğitim-Sen’in görüşleriyle paralel görüşler ileri sürdü ve bunun gerici bir yaklaşım olduğunu öne sürdü.

VALİ NE DEMİŞTİ?
Mardin Valisi Hasan Duruer, Güneydoğu’da ailelerin karma eğitim nedeniyle kız çocuklarını okullara göndermediğini, bunu yenmek içinse kız okulları açılabileceğini söylemişti. Duruer, “Kız çocuklarının okuması konusunda gayret göstermemiz gerekiyor. Yörenin inançları gereği, kız çocuklarının ayrı okullarda okumasının faydalı olacağını düşünüyorum. Erkeklerle aynı okullarda okumaları istenmiyor. Bu çocukları eve mahkum etmemek için, çok sayıda kız okullarına, yurtlarına ihtiyacımız olacaktır.

Karma Eğitim ile Eğitimi Karmak

Kızlarımızı kadınlarımızı eğitirsek, aile ve toplumu eğitmiş oluruz.Yörenin örf, adet ve inançları gereği ayrı okulların olması; eve mahkum olmasından daha iyi olacaktır diye düşünüyorum.” İfadelerini kullanmıştı.

(Süleyman Kaya, www.habervaktim.com, 5-2009)