Muzik calici calismiyor


EDEPSİZLİK

Hollywood Rezaleti

Ünlü yönetmen Woody Allen’ın evlatlık kızıyla yaşadığı aşk ilişkisinin ortaya çıkmasından sonra patlayan skandalın bir benzerine daha sahne oluyor Hollywood. Bu kez hikayenin başrolünde 72 yaşındaki aktör Morgan Freeman var.

Woody Allen

Morgan Freeman

National Enquirer dergisinin iddiasına göre Freeman, üvey torunuyla 10 yıldır ilişki yaşıyor. Dergiye göre aktörün, şu anda 27 yaşında olan E’Dena Hines ile ilişkisi genç kız henüz 17 yaşındayken başladı.

Aktörün el ele tutuşup film galalarına götürdüğü Hines, aslında Freeman’ın ilk eşi Jeanette Adair Bradshaw’un torunu. Ancak Hines, Freeman ile ikinci eşi Myrna Colley-Lee tarafından büyütüldü.

Freeman’ın 25 yıllık eşi Myrna Colley Lee’den boşanmasının nedeninin de bu ilişki olduğu ileri sürülüyor.

Freeman ailesine yakın bir kaynağın, aktörün eski eşi Colley Lee’ye dayanarak verdiği bilgiye göre bu ilişki 10 yıl önce bir akşam yemeğinin ardından başladı. Eski eşin ifadesine göre Freeman; Hines’i aşırı alkol adığı bir akşam yemeğinin ardından baştan çıkardı.

Morgan Freeman geçen yıl bir otomobil kazası geçirmiş ve kaza sırasında yanında genç bir kadın olduğu iddia edilmişti. Freeman E’Dena Hines ise Dark Knight (Kara Şövalye) filminin galasına da katılmıştı.

(www.aktifhaber.com, Haziran 2009)

RTÜK Ahlaksızlığa Seyirci Kalıyor

Kanal D’nin toplum değerlerini hedef alan yayınlarına seyirci kalınması tepki çekiyor: Türk Telekom ile İsrail’in Hasharon takımları arasında oynanacak olan basketbol maçı öncesi, ‘İsrail maçının iptali eylemine çağrı metni’ yayınlayan Denge Radyo’ya yayın durdurma cezası veren RTÜK, Aşk-ı Memnu adlı dizide amcasının eşiyle gayrimeşru ilişki yaşayan gencin ahlaksızlığını meşrulaştırarak aylardır ekranlara getiren Kanal D’ye ve söz konusu rezalete işlem yapmıyor.

Daha önce de ‘Binbir Gece’ adlı dizide 150 bin dolar karşılığında evli kadının tek gecelik ilişkisini özendirme skandalının altına imza atan Kanal D’nin, toplum değerlerini hedef alan yayınlarına seyirci kalınması tepki çekiyor.

Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Aşk-ı Memnu adlı dizide amcasının eşiyle gayrimeşru ilişki yaşayan gencin ahlaksızlığını meşrulaştırarak aylardır ekranlara getiren Kanal D’ye işlem yapmıyor. Türk Telekom ile İsrail’in Hasharon takımları arasında oynanacak olan basketbol maçı öncesi, ‘İsrail maçının iptali eylemine çağrı metni’ yayınlayan Denge Radyo’ya yayın durdurma cezası veren RTÜK, daha önce de ‘Binbir Gece’ adlı dizide 150 bin dolar karşılığında tek gecelik ilişkiyi özendirmesi skandalının altına imza atan kanala inanılmaz bir tolerans gösteriyor.

Kanal D’de haftalık olarak yayınlanan ‘Aşk-ı Memnu’ dizisinin önceki gün yayınlanan sezon finali bölümünde, amcasının eşiyle gizli ilişki yaşayan dizi karakterini canlandıran Kıvanç Tatlıtuğ, dizide yengesini canlandıran Beren Saat’le ahlaksızlığı zirveye çıkardı. Ahlaksızlıkta ölçüyü kaçıran dizi, bugüne kadar yayın durdurma cezası almış değil. Aylardır kanalın yeğen-yenge ilişkisini ekranda yatak odasına kadar taşıyacak düzeylere getirmesi tepkilere sebep oldu.

ÇOCUKLAR TELEVİZYONDAN UZAK TUTULMALI

Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan uzman psikiyatrlar, televizyon ekranlarında yaşanan bu tür çirkin ve özendirici olayların toplum üzerinde de etki oluşturduğunu ve bunun örneklerinin geçmişte yaşandığını belirttiler.

Psikiyatr Prof. Dr. Özcan Köknel, gençlerin ve özellikle çocukların televizyon ekranlarında bu tarz dizi ve programlardan uzak tutulması gerektiğini söyledi. Psikiyatr Doç. Dr. Sefa Saygılı ise, dizilerdeki zengin aile hayatı yaşantısının gençleri özendirdiğini, zengin hayalleri peşinde koşan gençlerin, hayallerini başaramadıkları zaman toplumda gaspçı, hırsız olarak ortaya çıktığını dile getirdi. Saygılı, bu tür dizilerin toplumumuzdaki gençlerde kin ve nefret duygusunu uyandırdığını, bunun neticesinde de gençlerin topluma ve insanlara karşı güvensiz bir birey olduğunu söyledi.

AHLAKSIZ DİZİLER TOPLUMU DEJENERE EDİYOR

Doç. Dr. Sefa Saygılı, insanların bilinçaltında yasağa karşı bir ilginin her zaman var olduğunu, yapılan bu tür ahlaksız dizilerin de bilinçaltındaki dürtüleri uyandırdığını ve sonucunda kötü şeylere sebep olduğunu kaydetti. Saygılı, ekranlarda gösterilen dizilerin toplumumuzun gelenek ve göreneklerine aykırı olarak kabul edilen yargıları normal bir şeymiş gibi göstermesinin toplumsal açıdan tahrip edici olduğunu belirtti. Saygılı, ‘Aşk-ı Memnu’ dizisinde gösterilen aile içi pis ilişkilerin gerçek dünyada büyük bir tahribe sebep olduğunun da altını çizerken, reyting uğruna toplum kaidelerinin de birer birer yıkıldığını vurguladı.

AHLAKİ AÇIDAN OLUMSUZ BİR DİZİ, BATI YAŞAM TARZI ÖZENDİRİLİYOR

RTÜK eski üyesi Mehmet Doğan ise sözkonusu diziyi ahlaki değerler çerçevesinde olumlu bulmanın mümkün olmadığını söyledi. RTÜK’ün dizilerde belirli bir noktaya kadar etkili ve yetkili olabileceğini belirten Doğan, bu konuda kadın ve aile derneklerini, sivil toplum örgütlerini, özellikle kamuoyunu göreve çağırdı. Diziye tepki gösterilmesi gerektiğinin altını çizen Mehmet Doğan, “Dünyada bu tür olaylara karşı kadın kuruluşları eylem yapar. Ama maalesef bizim ülkede böyle değil. Aile ve kadın kuruluşlarımız dizilerdeki ahlaksızlıklarla uğraşacağına başka şeylerle uğraşıyor” diye konuştu.

Dizide, aynı adı taşıyan romanın dışına çıkıldığını da dile getiren Mehmet Doğan, şunları söyledi: “İsim eski, olaylar yeni. Romanla hiçbir alakaları yok. Ahlaki açıdan çok olumsuz bir dizi. Batı yaşam tarzını özendirmeye çalışan basit bir dizi.”

(Üsame Karakış, Vakit, Haziran 2009)

İlahiyat Fakültesi’ne müstehcen saldırı

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi önüne müstehcen ilan asıldı, Rahatsız olan İlahiyat Fakültesi öğrencileri, ilanın derhal kaldırılmasını istedi.

ÖZELLİKLE İLAHİYAT FAKÜLTESİNİN ÖNÜNE ASILIYOR

Koray Mağazaları’na ait olduğu anlaşılan iç çamaşırı ilanının fakültenin yer aldığı cadde üzerinde sadece İlahiyat Fakültesi önünde bulunmasının dikkat çekici bulan öğrenciler, diğer ilanların birer hafta arayla değiştiğini, ancak bu müstehcen ilanın hala değişmediğini belirttiler. Öğrencilerden K.Y: “Okulumuzun düzeni belli, gözümüze sokarak bu ilanın konulması abes. Bu konuda daha hassas olunması gerekilir. Bayan arkadaşlarımızın hepsi kapalı, onları da düşünmek gerekir” dedi.

BU İLK MÜSTEHCEN İLAN DEĞİL

İlanın üzerine geçen hafta Mehmet Akif’in “Medeni dediğin açmaksa bedeni, desene hayvanlar bizden medeni” sözlerini astıklarını söyleyen fakülte öğrencileri, ancak bu sözlerin yazılı olduğu posterin kimliği belirsiz kişiler tarafından kaldırıldığını belirttiler. Fakülte öğrencilerinden K.Ç ve B.Y. ise ilanlarla kendilerine yönelik tahrike dikkat çekerek, “Bu tarz ilanlarla bizleri tahrik etmeye çalışıyorlar. Daha önceden de bu tarz müstehcen ilanlar buraya konuldu. Koray Mağazaları’nın başka tarz ilanları varken en müstehceni, en ahlaksızı bizim okulun önüne asılıyor. Bizler okullarda ahlak dersleri alıyoruz ama okulumuzun önünde ahlakla hiçbir ilişkisi olmayan ilanları koyuyorlar. Bu tarz ilanların hiçbir yerde olmaması gerekir. Özellikle din dersleri verilen bir okulun önünde hiç olmaması gerekir. Hiç kimsenin bayan arkadaşlarımızı ifşa etmeye hakkı yoktur. İlanlar asılırken alan çalışılması yapılması gerekir. Eğer bu ilan kaldırılmazsa biz yeri gelirse eylem dahi yapmayı düşündük ancak Doğan Medya Grubu’nun olayı saptırmasından çekindik” şeklinde tepkilerini ortaya koydular.

(Furkan Ardal, Vakit, 4-2009)

Kadın ile aldatmak ve Yaşar Nuri’yi kemiren ihanet

‘Allah’la aldatmak’ kitabıyla ahlak dersi veren İlahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk’ün danışmanıyla olan ilişkisi iyice gün yüzüne çıkıyor.

Ünlü ilahiyatçı ve Halkın Yükselişi Partisi (HYP) Genel Başkanı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, danışmanı Şahane Sultan Müftüoğlu ile evinde uygunsuz şekilde basıldı. Prof. Öztürk’ün eşi Canan Öztürk’ün düzenlediği baskın sonrasında çift boşanma davası açmadı ama iki kadın mahkemelik oldu.

Yasar Nuri Öztürk ve eşi Canan Öztürk

Bir süredir gazete köşelerinde aşk dedikoduları dolaşan Prof. Yaşar Nuri Öztürk ile danışmanı Şahane Sultan Müftüoğlu, Canan Öztürk tarafından basıldı. Öztürk Ailesi’nden herhangi bir boşanma talebi gelmedi ancak iki kadın mahkemelik oldu. Müftüoğlu ile ailesi, 2008 Ağustosu’nda bir gazetede yer alan “Fahişeliğe geçit vermem” sözleri ve telefonlarına gelen “Murdar karılar murdar erkekler bela üzerinize çöksün” mesajları dolayısıyla Canan Öztürk aleyhine her biri 10’ar bin lira olmak üzere toplam 60 bin liralık altı ayrı dava açtı. Müftüoğlu’nun açtığı davalardan ilkinin duruşması 17 Mart’ta Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde yapıldı. Canan Öztürk duruşmaya avukatı Pelin Ersan’la birlikte katılırken, duruşmaya gelmeyen Müftüoğlu’nu avukatı Engin Yeşilyurt temsil etti. Canan Öztürk, Müftüoğlu’nun kendisine ve kocasının cep telefonlarına gönderdiği mesajlarla birlikte ilginç iddiaları içeren bir cevap dilekçesini mahkemeye sundu. Öztürk dilekçesinde özetle şunları anlattı:

Kocamı bastım

“24 Kasım 2006’da Ankara’daki evimize gittiğimde kapı uzunca bir süre sonra eşim tarafından açılabildi. Kötü bir manzara ile karşılaştım. Davacı Şahane Müftüoğlu kaçarak kendisini banyoya kilitledi. Banyodan zorla çıkardığımda ıslak saçlarla iç çamaşırsız ve çıplak ayaklarla benim banyomda karşıma çıktı. Elbetteki bu durumun danışmanlık sıfatı ile bağdaşmayacağı açıktır. Doğruca yatak odasına gittiğimde karışmış bir yatak ile yatağımın baş ucunda Şahane Müftüoğlu’nun dekolte bir pozla çektirdiği çerçevelenmiş bir fotoğrafı duruyordu. Müftüoğlu’nu evimden kovarak çıkardım. Olayı babasına telefonla bildirdim.

Yaşar Nuri ve sekreteri Şahane Sultan Müftüoğlu

Ne olduysa bundan sonra oldu. Telefonuma yabancı şahıslardan son derece çirkin ve müstehcen mesajlar gelmeye başladı. Çok sayıda ve tacizkár çirkin teklifler içeren bu mesajlar hakkında Beykoz Cumhuriyet Savcılığı’na şikáyette bulundum. Savcılık, emniyet kanalıyla mesajların Müftüoğlu’nun babası Fatih Müftüoğlu’nun bilgisayarından geçildiğini ve cep telefonu numaramın porno sitelerine verildiğini saptadı. Bunun üzerine baba Fatih Müftüoğlu hakkında şikáyette bulundum. Üç çocuk annesiyim ve eğitmenlik gibi saygın bir mesleğim var, suçlamaları kabul etmiyorum.”

(Nurettin KURT, Hürriyet, 3-2009)

***

Allah ve Kuranla aldatan adam: Yaşar Nuri

Yaşar Nuri’yi eminim ki, herkes tanır. Hafızlıkla başlayan ve politikacılıkla noktalanan enteresan bir hayat serüveni var. Bu enteresan hayat içerisinde öyle çelişkiler ve öyle gariplikler var ki, anlatmaya kalksak inanın kitap olur.

Son gösterisinin kitaplaşmış adı: ‘Allah İle Aldatanlar’ Meşhur bir söz vardır bilirsiniz, ‘Dinimi ta’n eden bari müselman olsa!’ Bu sözün asıl anlamı, ‘dindarlığımı eleştiren bari Müslüman olsa’ şeklindedir. İşte bu söz, adeta Yaşar Nuri için söylenmiş. Neden mi?

Çünkü hayatı boyunca Kur’an’ı istismar ederek Müslümanlara bühtan etmiştir de ondan. Bendeniz, yıllardan beridir bu şahısla ilgili periyodik aralıklarla bazı yazılar kaleme aldım. Hepsi de Yaşar Nuri’nin yanılgılarına işaret eden argümanlarla lebalep doluydu. Ama bu şahıs hepsini görmezden geldi. Kulaklarını tıkadı adeta. Son kitabını görünce, yüzleşmekten büyük bir rahatsızlık duyacağına emin olduğum ‘hayatının gafını’ bir kez daha yazmaktan kendimi alamadım.

Bundan önce bir kez Yenişafak gazetesinde, iki kez gerçek Hayat dergisinde ve Akılcı Yanılgı isimli kitabımın ikinci baskısının sonunda ek olarak yazdığım bu konuyu, mezkûr kitap vesilesiyle şimdi de sizlerle paylaşacağım.

Daha da açıkçası, Kur’an üzerinden istismara devam ettiği sürece, Yaşar Nuri kaçacak, ben kovalayacağım. İsterseniz sözü daha fazla uzatmadan Yaşar Nuri’nin Kur’an’ı nasıl istismar ettiği hususuna geçelim. Malum olduğu üzere, adına 28 Şubat süreci denen döneme girildiğinde, sürecin dini açıdan tahkimi vazifesini üstlenen kişilerden birisi de işte bu baydı.

Yaşar Nuri, o günlerde, deruhte ettiği ‘derin’ görev aşkıyla kollarını sıvadı ve gün­deme ‘Türkçe namaz’ konusunu taşıdı. Bütün televizyonlar yine ondan söz ediyordu. Haberlere bile telefonla bağlantı yapıyor ve esip savuruyordu. Bulunduğu her platformda, İmam Hatip Okullarının kapatılmasının faziletinden dem vuruyor, mürteci diye yaftalanan Müslümanların ‘örtülü bir şirk’ içinde olduğu iddiasıyla, imha edilmesi istenen insanlar hakkında, bir ‘Engizisyon’ cesaret ve kararlılığında fetvalar üretip, hüküm kesmede zerrece tered­düt göstermiyordu.

İşte tam bu dönemde hızını alamayıp Türkçe namaz iddialarını, önsözünde; “Bu güne kadar yazdıklarımda ve konuştuklarımda, bu kitaba uymayan ne varsa yanlıştır, bu kitaptaki veriler esas alınarak düzeltilecektir”  ifadeleri bulunan ve bu sözlerle neredeyse kutsal bir metin havası verilen Kur’an’daki İslam kitabına taşıdı.
Ama yine bir şeyi unutmuştu. Zira aynı kitabın 28 Şubat öncesi baskısında, şimdi söylediklerinin tam aksini söylüyordu.

Aslında unutmuş filan değildi, o, bile isteye bir imha faaliyeti için, kendini inkâr etme pahasına da olsa böyle bir tahrifatı yapmayı kafasına koymuştu. Klasik Yaşar Nuri oportünizmi devreye girmiş ve okuyucuya hiçbir not düşülmeden, aynı kitabın, aynı sayfasındaki, aynı konunun içeriği, küçük kalem darbeleriyle, olağanüstü derece de değiştirilmiş, bir anlamda tahrif edilmişti. Bakınız, Yaşar Nuri’nin, yukarıdaki önsözdeki ifadeyle kutsallaştırdığı “Kur’an’daki İslam” kitabının 28 Şubat öncesi baskısının (16. Baskı), 582–583 numaralı say­falarındaki “Kıraat konusunu anlatır mısınız?” sorusu nasıl cevaplanıyor:

“Kıraat, namaz sırasında Kur’an’dan bir miktarın okunmasıdır. Kur’an dışında okunan dualar kıraat kavramı içine girmez. İlahi kitap kendi bağlılarının zorunlu kulluk borçları olan namazlarda vahyin ilahi senfonisiyle az veya çok birlikte olmalarını esas almıştır. Bunun içindir ki, biz buradaki kıraat şartının ancak Kur’an’ın orijinal metniyle yerine getirile bileceğine inanmaktayız. Başka bir deyimle, namaz da Kur’an’dan okunacak kısmın, Kur’an’dan yapılmış herhangi bir dilden tercüme olmaması gerekir. İslam’a yeni girme vs. gibi zorunlu durumlarda tercüme okunabilirse de bu ancak geçici bir süre olabilir. Esasen bunda büyütülecek ve ürkülecek bir taraf da yoktur. Çünkü Kur’an, okunacak miktarın kişinin kolayına gelen kadar olduğunu açıkça belirtmiştir. (bk. Müzemmil,20)”

Şimdi de aynı kitabın 28 Şubat sonrası (34, baskı), aynı sayfadaki soruya verilen cevaba bakalım. Soru aynı, ama cevap tamamen farklıdır. Bir inkârın deklarasyonu sayılabilecek bu tarihi cevabın, nasıl bir anlayışa hizmet ettiği apaçık ortadadır. “Kur’an’ın “Namazda Kur’an okumak” diye bir beyanı yoktur. Kur’an okumak kutsaldır ibadettir. Geleneksel fıkha göre ise kıraat; namaz sırasında Kur’an’ dan bir miktarın okunmasıdır. Kur’an dışında okunan dualar kıraat kavramı içersine girmez. Hz. Peygamber, müminlerin zorunlu kulluk borçları olan namazlarda, vahyin ilahi senfonisiyle az veya çok birlikte olmalarını esas almıştır. Ancak, Hz Peygamber Kur’an’ı ezberleyip okumakta zorluk çeken sahabisine, fatiha yerine başka tesbih ve dualar okuyabileceğini söylemiştir.(Bu konuda bk. Nesai, iftitah, 32;  Tirmizi, mevakit, 110; İbn Hanbel, 4/353; Kurtubi Tefsiri, 1/126; Razi Tefsiri, 1/215 İşin esası şudur; Arapça okuyamamak, secde etmemenin gerekçesi yapılamaz.

Arapçayı iyi okuyamayanlar kendi dillerinde çeviri ile namaz kılarlar. Esasen bunda büyütülecek ve ürkülecek bir taraf da yoktur. Çünkü Kur’an okunacak miktarın kişinin kolayına gelen kadar olduğunu açıkça belirtmiştir. (bk. Müzemmil 20)”

Gördünüz değil mi?

Hiç sıkılmadan cımbızla çıkarılmış bir bölüm ve yerine itinasız bir biçimde monte edilen, etik değer kaygısının rafa kaldırıldığı ve doğrusunu isterseniz bir hayli komik başka bir hezeyan. Yaşar Nuri’yi bu yüzüyle tanıyan birisi için, aslında hiç de sürpriz değil.

Gerçek bir pişkinlik örneği olan bu tahrifat metninde, dikkatinizi iki noktaya çekmek istiyorum. Çünkü bu hususlar sıradan bir değiştirme olmaktan çok, fıkhî ve itikadî manada bir sapmanın göstergeleridir.

Birincisi: İlk metinde; “İlahi kitap kendi bağlılarının zorunlu kulluk borçları olan namazlarda vahyin ilahi senfonisiyle az veya çok birlikte olmalarını esas almıştır.” denilerek kıraat (İlahi kitap ifadesinden ötürü) “farz” kategorisinde değerlendirilmiş ve fakat ikinci metinde: “Hz. Peygamber, müminlerin zorunlu kulluk borçları olan namazlarda, vahyin ilahi senfonisiyle az veya çok birlikte olmalarını esas almıştır.”  denilerek, kıraat (Hz. Peygamber ifadesiyle); bir anda sünnet konumuna çekilmiştir. Dikkat edin! Bu şahıs; bir sürecin tahkimi için ‘farz’ ve ‘sünnet’ gibi hayati kavramlarla oynamaktan zerre kadar çekinmeyerek, bir anlamda aldığı görev uğruna neleri harcayabileceğini de açıkça göstermektedir.

İkinci husus ise daha da vahim bir muhtevaya sahiptir.

Yine birinci metinde: “Namaz da Kur’an’dan okunacak kısmın, Kur’an’dan yapılmış herhangi bir dilden tercüme olmaması gerekir. İslam’a yeni girme vs. gibi zorunlu durum­larda tercüme okunabilirse de bu ancak geçici bir süre olabilir. Esasen bunda büyütülecek ve ürkülecek bir taraf ta yoktur. Çünkü Kur’an, okunacak miktarın kişinin kolayına gelen kadar olduğunu açıkça belirtmiştir. (bk. Müzemmil,20)”  denilerek Müzemmil suresinin 20. ayeti, kıraatin; Arapça metinle olması gerektiğinin, yani farz olduğunun delili olarak kullanılmışken, ikinci metinde: “İşin esası şudur; Arapça okuyamamak, secde etmemenin gerekçesi yapılamaz. Arapçayı iyi okuyamayanlar kendi dillerinde çeviri ile namaz kılarlar. Esasen bunda büyütülecek ve ürkülecek bir taraf da yoktur. Çünkü Kur’an okunacak miktarın kişinin kolayına gelen kadar olduğunu açıkça belirtmiştir. (bk. Müzemmil 20)” denilerek bu kez aynı ayet, ‘çeviri’ ile namaz kılınabileceğinin delili olarak sunulmuştur.

Bu ise kelimenin tam manasıyla faciadır. Kur’an ayetlerini, kendi çıkarları doğrultusunda acımasızca kullanmaktan başka hiçbir şey değildir bu. Bu kadar korkunç bir tahrifatın ve manipülasyonun altına imza atan çıplak nezir, hiç sıkılmadan şunları söyleyebilmektedir: “Kur’an’ın tercümesiyle ibadet olmaz! İddiasının dinsel ve bilimsel bir dayanağı yoktur. Bu, bir siyasal söylemdir.”

El-hak! Bu iddianın siyasal bir söylem olduğunda hiç kuşku yok. Ama bu ‘siyasal söylem’ iddiasının bütün okları ne gariptir ki, bay çıplak neziri işaret etmektedir. ‘Yavuz hırsız ev sahibini bastırır’ sözü ne kadar da doğruymuş meğerse, ‘Takke düştü, kel göründü’ sözü kadar doğru hem de.

Evet, işte Yaşar Nuri bu. Ve bu şahıs, ‘Allah İle Aldatmak’ isimli bir kitap yazmaktan zerre kadar sıkılmıyor. Allah ve Kur’an ile aldatmak başka nasıl olur, anlayan beri gelsin. Allah ve Kur’an ile aldatmanın duayeni, kadrolu istismarcısı ve tabir caiz ise şahı olan bu şahıstaki cesarete bakın siz!

Ne demiştik başta? ‘Dinimi ta’n eden bari müselman olsa!’

(Nihat Nasır, 7-2008)

Rektör Okudan resmen fuhuş yapmış

Konya’daki Okyanus Operasyonu kapsamında tutuklanan ve 31 yıla kadar hapsi istenen Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Okudan’ın, yeni vukuatı telefon dinlemesine takıldı. Okudan’ın, devletin resmi aracıyla ve harcırahıyla Alanya’da bir Rus kadınla alem yaptığı belirlendi.

İhaleye fesat karıştırdılar

Konya merkezli olarak başlatılan ve 21 ilde sürdürülen operasyonda gözaltına alınan Prof. Okudan hakkında ‘Suç işlemek için oluşturulan örgüte üye olmak, ihaleye fesat karıştırma’ gibi suçlardan 31 yıla kadar hapsi isteniyor. Savcılık, kaçamağı ise tesadüf eseri ortaya çıkardı.

Otel sahibinin odası

Okudan’ın yaptığı telefon görüşmesinde her şey apaçık konuşuldu. Kendisi için ayarlanan 21 yaşındaki Rus kadının özelliklerini ve oda numarasını öğrenen Okudan, kadınla akşam girdiği odadan ertesi gün öğle saatlerinde çıktı. Rektör’ün, otel sahibine ait odada kaldığı ve ücret ödemediği öğrenildi.

Rektör ‘resmi çapkın’ çıktı

Tutuklanan Rektör Okudan’ın ‘resmi aşk kaçamağı’ yaptığı ortaya çıktı. Harcırah alıp, makam aracıyla gittiği Alanya’da Rus bir kadınla alem yapmış.

Konya’da 3 ay önce düzenlenen Okyanus Şirketler grubuna yönelik ‘Final’ operasyonunda tutuklanan Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Okudan sakandalında ikinci perde… Polis ekipleri, rektörün resmi görev yazısıyla harcırah alıp, Alanya’da aşk kaçamağı yaptığını tespit etti.

Sivil plaka kurnazlığı

Skandal, polisin Okudan’ı operasyondan önce teknik ve fiziki takibe alması sonucu patlak verdi. Dava dosyasına da giren takibe göre, Prof. Dr. Süleyman Okudan, 8 Temmuz’da, Manavgat Belediyesi’nde görüşmelerde bulunacağını belirterek, üniversiteden görevlendirme belgesi aldı. Makam aracına sivil plaka taktı ve şoförüyle birlikte Alanya’ya gitti. Ancak Okudan’ın Alanya ziyaretinin amacı başkaydı. İşini şansa bırakmak istemeyen rektör, yolda bir arkadaşını arayarak birlikte olacağı kadının adını sorunca gerçek niyeti ortaya çıktı.

Skandal polis kayıtlarında

Okudan arkadaşına ait otelde kayıt yaptırmadan, kendisine ayrılan 1206 numaralı odada 21 yaşındaki Anasya adlı Rus kadınla alem yaptı. Bu arada müşteri gibi otele giden polis, rektörün attığı her adımı kayda geçirdi. Okudan 9 Temmuz’da hiçbir ücret ödemeden otelden ayrılırken, otel kayıtlarına odada yabancı uyruklu 2 kişinin kaldığı işlendi. ‘Görevi kötüye kullanmak’ suçundan 31 yıl hapsi istenen Okudan, devletin arabasını özel işinde kullanmak suçundan ayrıca yargılanacak.

(Takvim, 3-2009)

Fuhuş canavarı ile savaş

Takriben yirmi-otuz yılı mütecaviz bir zamandan beri Türkiye’nin büyük şehirlerini istilâ eden bir kelime var: Seks. Bedelini ahlâk ve ve sıhhatimizle ödeyerek ithâl ettiğimiz bu kelime; ilk temevvüçlerîni Ankara’da gösterdi. Kendisi gibi idhal malı olan “parti” kelimesinin eline yapışarak mahrem köşelerimize girme fırsatını buldu “Seks Partisi” diye bir terkibin içinde, ileri gelen aile çocuklarına, memnu meyvelerini uzattı. Bu terkibe, kötü bir “amer i canisine” rehberlik ediyor; -o zamanki şayiaya göre- onu, bu dile hayranlık duyulan mekteplerin civarında dolaştırıyordu. Aynı haber, “seks partisi” ne katılan gençler arasında, uyuşturucu madde kullanmanın da “modernisme” in başka bir tezahürü olduğunu ortaya koyuyordu.

“Fuhuş”, umumiyetle günahkârlıklarını bile bile, çok defa da o günâhın azâbıyla içleri kemirile kemirile o günâha katlanan “avam”ın “seks”; günah fikrini, vicdan azabını, bunlara benzer âmme müeyyidelerini, şahsiyetin kendini tahakkuk ettirmesine mâni bâtıl itikatlar manzumesi sayan”yeni türediler” in adeli teskin vâsıtası olarak karşımıza çıktı. Bir milletin asırlardan beri süzülüp gelen iffet duygusunun yüzüne karşı bir şamar gibi uzanan “seks”, bu korkunç kelime; o yılların aydın gençlerince (!), Türkiye’yi geri bırakan âmillerden birine karşı direnmenin bayrağı sayılıyor; üstlerinde böylece dalgalanıyordu.

Bu nesil; Ahmed Midhat Efendi‘nin, Recaizâde Mahmud Ekrem‘in bilhassa Hüseyin Rahmi’nin bazı romanlarında yer alan “Beyoğlu Asrileri”nin, günümüze göre istihale geçirmiş yeni hüviyetleridir. Ancak onlar Beyoğlu’nda dolaşırlar; muârifeleri, hattâ ibtilâları da yabancı kadınlara, hiç olmazsa kendileri gibi alafrangalaşmak isteyen yerli hıristiyan kadınlarına inhisar ederdi. Burada Ahmed Midhat Efendi‘nin Karnaval adlı romanı hâtıra getirilmelidir. Burada her iki cins de, içimizden, “sosyete” mizden (!) çıkıyor. Onlar belki de kitap sahifelerinden zihnimize aksettiği için, ancak şaka mevzuu olabilecek birer gölge insan gibi görünürlerdi. Bunlar, aramızda dolaşan birahanede kadehler kıran, -rivayete göre- mektep yatakhanelerine viskiler sokan, caddelerde sakız çiğneyen (eskiler için sokaklarda yemiş yemek dahi ayıptı)… güzel günler görmüş veya böyle günleri tahayyül edebilen gözler için rahatsızlık veren birer gerçek. Onların -gülünçlükler de taşısa- aşkları vardı. Bunlar için “aşk” -adamına göre- ruhu tasfiye edici bu yüce duyguya Eflatun‘un “idee’ler âlemi” kadar mübhem surette hâtırlana-bilen içi boşalmış, lâfızdan bir posası, ya da onun yepyeni bir mânâ kazanan hali. Bir kısım ileri gelenlerimizin çocukları, bu kelimeyi “seks” le değiştirdiler. Filvaki, “aşk” sözüne bugün de iltifat var: Fakat “faire l’amour”un mutlak tercemesi olan “aşk yapmak” terkibi içinde.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Panaroma adlı romanında olacak, plajdan dönerken arabasına bindiği şoför tarafından kaçırılan bir genç kız vardır. Ruhî sefaletine Avrupa’da şifâ ararlar. Herâlde “seks” kelimesi, bu çevrelerde işitilmeğe başlamış; anasının, babasının, kardeşinin muhitlerinde de, neşv-ü nema için gerekli havayı, lüzûciyeti, gıdayı bulmuş olmalıdır.

Lâfız; bütün levsiyle (kiriyle) “yeni aristokrasi” den avama sıçradı. Evin küçük hanımı gibi giyinmeğe, süslenmeye heves eden kapıcının kızı; erkeğe bakışta nasıl ondan geri kalabilir? İçindeki “sille-i peder” korkusuyle “seks hevesi” mücâdele hâlinde. Yeni asiller; tavırlarıyla avama, ” s e k s “in mübahlığı için fetva verdiler.

Sinemalar, bunu az zamanda çıplak sahnelerle halkın gözü önüne serdiler: Yenişehir perdelerinden, Dışkapı, Âbidinpaşa… perdelerine; Şişli, Osmanbey perdelerinden Kocamus-tafapaşa, Sarıyer, Samatya, Ümraniye… perdelerine kadar o taşındı. Sinema seyircisi olan halk; silâh gürültüsü etrafında elini parçalarcasına alkışlamağa hazır olsa bile, Anadolu’ya medenîliğin (!) yeni bir tezahürü olan seks filmi taşınmaktaydı.

Hele televizyonun yayılmasından sonra, ışıklar, evlere seks sahneleri boşaltıyor!. Eski hayayı devam ettiren öyle babalar vardır ki; çocuklarıyla aynı manzaraları seyretmemek için, evlerinde televizyonun bulunduğu odadan bucak bucak uzak durmaktadırlar!..

İskelelerde, istasyonlarda, havayolları terminallerinde kitap satan vitrinler veya sergiler; ona âid resimler meşheridir.

İnsanları, aslî hallerinden çıkaran yeni ilim, “pedagogie”, -education sexuelle” bahanesiyle, bilerek bilmeyerek beyinleri “seks” le yıkamakta, körpe vücudları “seks”le kavurmaktadır.
Seks, milletin ahlâkı üzerine kurulan bu külfetsiz ticâret; küçük çocuklarımızdan yaşlı insanlarımıza kadar milletin-tekrâr edelim-ahlâkıyla, kanıyla, guddeleriyle, ömrüyle beslenen bir canavar hâlini almıştır.

Bu canavardan kurtuluşun tek yolu; cinsî mes’elelerin en güzel, en ince, en asil, en temiz tezahürlerini kendisinde bulduğumuz “İslâmiyet”e, O’nun asırların kabalıklarını ve hoyratlıkları tasfiye ile kendisine en büyük inkişaf vasatını hazırlamış olan “Müslüman Türk” hayâtına dönmektir!.”

(Sebil, 23 Nisan 1976, Sayı 17)

Atatürk anıtı aşıkların mekanı odu

Yalova’da 2001 yılında merkezdeki yerinden kaldırılarak Fatih Caddesinde bulunan Arboretum’a yerleştirilen Atatürk Anıtı’nın dibi aşıkların yeni mekanı oldu. Yalnız kalmak isteyen sevgililer soluğu Atatürk Anıtının dibinde alıyorlar.

2001 yılında yenisi yaptırıldığı için yerinden sökülerek şehrin sonundaki Canlı Ağaç Müzesi (Arboretum) ne nakledilen eski Atatürk Anıtı bakımsız bırakıldığı gerekçesi ile defalarca eleştirilmişti. Çevresini otların kapladığı ve birçok yeri dökülmeye başlayan anıt son zamanlarda sevgililerin yeni buluşma noktası oldu. Gözden ırak olması nedeniyle sevgililerin gözdesi olan Arboretum’daki Atatürk Anıtı’nın dibi çoğu kez sevgililerin farklı görüntülerine sahne oluyor. Vatandaşlar ise buna tepki göstererek, “Atatürk Anıtı’nın bu kadar bakımsız bırakılmasını kınıyorduk. Ama son günlerde iyiden iyiye çığırından çıkan görüntülere sahne olmaya başladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün anıtının bu duruma düşürülmesini onun anısına saygısızlık olarak görüyoruz. Bu anıtı bu kadar bakımsız bırakıp bu hale getiren yetkilileri kınıyoruz” dediler.

(www.yalovamiz.com, Ağustos 2007)