Muzik calici calismiyor


EDEBİYAT-FELSEFE

65 Yılda Yazılan Bir Eser: Faust

Ünlü Alman oyun yazarı Johann Wolfgang Von Goethe 1749 yılında Frankfurt’ta doğdu. 1832 yılında ölüm döşeğinde son sözü ‘Işık, Daha Çok Işık‘ olmuştur. Goethe’nin en önemli eserleri Faust, Genç Werter’in Acıları ve Doğu Batı Divanı’dır.

Goethe hukuk eğitimi almış ve doktora aşamasına kadar bu eğitimini sürdürmüştür. Annesi kadar duygusal, babası kadar da akılcı birisidir. Resim ve tabiata karşı ilgi duymuş ve eğitimini tamamladıktan sonra kendisini edebiyata adamıştır.

Johann Wolfgang von Goethe

Dünya klasikleri arasında önemli bir yer tutar Faust. Adeta Goethe’nin bütün eserlerinin sentezi gibidir. Goethe çok genç yaşta Faust’u yazmaya başlar ancak ömrünün sonlarına doğru eseri ancak tamamlar. Başladığında 18, bitirdiğinde ise 83 yaşındadır. Eser 2 bölümden oluşur. Sade ve anlaşılabilir tarzda olan ilk bölümde, Goethe’nin hayata verdiği önem göze çarpar. Daha karmaşık olan ikinci bölüm ise felsefe ağırlıklıdır.

“Hazlarım dünyadan fışkırıyor, güneş acılarımı aydınlatıyor” sözü, insandaki kader inancını yansıtıyor. İnsanoğlu ne kadar araştırırsa o kadar anlıyor bilgisizliğini, bilginin sonsuzluğunu. Hayatın kendisi hatalarla ve acılarla doludur. Ama insan yine de içinde bir yerlerde iyilik barındırır. Ulaşmak elinden gelmese de doğrunun ne olduğunu bilir. Faust’un ruhu da böyle karmakarışıktır işte. Bir yandan dünyaya dört elle sarılır, her şeyi elde etmek ister; bir yandan da hiçbir şeyden gerçek haz alamaz, gökyüzüne ulaşmak ister. İki ruhlu karmakarışık bir insandır Faust. Hayata değer kazandıran da Faust’un ruhundaki bu çatışmadır zaten.

İkinci Faust’ta romanın tonları değişir. Bu bölüm, meleklerin Faust’un ruhunu gökyüzüne çıkarmasıyla son bulur.

Faust’un teması Kuran-ı Kerim’de anlatılan şeytanla Allah arasında geçen diyalog üzerine kuruludur. Şeytanın insanoğlunu yoldan çıkaracağına dair ahdı.

Goethe’den önce birçok yazar bu konuyu ele alır. Hatta İngiliz yazar Christopher Marlowe tarafından Doctor Faustus adıyla bu konu işlenir. Konu aynı olmasına rağmen iki roman birbirinden çok farklıdır. Marlowe’nin öyküsünde Faust şeytanla girdiği anlaşmayı kaybederken, Goethe’de Faust şeytana yenik düşmez.

Faust’un Latince anlamı mutluluktur. Bilgelik tutkusu adına, şeytana ruhunu satan bilginin öyküsüdür. Romandaki başlıca kahramanlar Faust, Mefistofales, Wagner, Margarate ve Marthe’dir.

Faust, doktorasını yeni bitiren; hukuk, tıp ve felsefe alanında birçok bilgisi, araştırması olan birisidir. Bütün bilimleri tahsil etmiş, birçok bilgiye ulaşmış olmasına rağmen yine de bilgiye açtır. Yeryüzünün sırrını çözmek için gençliğini ve tüm enerjisini harcar. Faust’un bu hırsı Mefistofales’i rahatsız eder. Yeryüzündeki birçok insanı tuzağına düşüren şeytan (Mefistofales) bir doktorun (Faust) kendisine karşı çıkmasını, aklı ve bilimi kullanmasını hazmedemez.

Fizik ötesi aleme ilişkin bazı şüpheleri vardır Faust’un. Gençliğindeki huzurunu, rahatını bulamamaktadır artık.

Mefistofales ise sürekli biçim değiştirerek Faust’u yoldan çıkarmaya çalışan şeytandır. Kimi zaman bir kadın kılığındadır; kimi zaman içki, kimi zaman da büyü gibi yolları dener.

Romandaki bir diğer karakter, Faust’un yakın arkadaşı Wagner’dir. Wagner saf birisidir.

Öteki karakterlerden olan Margarate, dindar ve ahlaki duygulara önem veren birisidir. Ancak nefsine yenik düştüğü için cezalandırılır.

Marthe ise fakir, kendi halinde bir kadıncağızdır.

Oyun gökyüzünde başlar. Cebrail, Mikail, İsrafil ve Mefistofales konuşmaktadır. Konuşmalara Tanrı da iştirak eder bir ara. Mefistofales, Tanrı’yla yarışmaya başlar. Bir insanı yoldan çıkaracağına dair Tanrı’ya kafa tutar.

Faust gotik tarzda bir odada tek başınadır. Doktora yapmış, hukuk, tıp, felsefe ve ilahiyatla ilgilenen Faust, kendisinin aslında hiçbirşey bilmediğini düşünür. Huzuru da kalmamıştır artık. Öğrencileriyle ilgilenmek, onlara ders anlatmak istemez. İnançlarına dair şüphelerle doludur. İçi içini kemirmektedir. Bu koca boşluğu bir şekilde doldurmak ister. Büyüye yönelir ilkin. Doğada olup bitenleri, doğayı aklına nasıl sığdırabileceğini düşünür. Bu esnada gizemli bir ruh ortaya çıkar. Faust ile ruhun konuşmasını duyan Wagner gelir. Faust’un bir şeyler okuduğunu zanneder. Faust ise, varlığını, doğayı, evreni sorgulamaktadır. Hristiyanlıktan uzaklaşmıştır. Faust’un beyninde binbir düşüncenin fink attığı o günlerde Paskalya kutlamaları yapılmaktadır. Halk eğlenmek için şehre hücum etmiştir. Faust ve Wagner’de kalabalığa katılırlar. Faust’u gören kalabalık çok mutlu olur. Faust ise onların iyi niyetini hak etmediğini düşünür. Çünkü aslında doktorlar birçok kişinin ölümüne neden olmaktadır.

Wagner’le bu konuyu konuşurken bir köpek çıkagelir yanlarına. Faust bu köpekle birlikte çalışma odasına gider. İncil’i açar. Şüpheleri beynini kemirmektedir. Köpek birden öğrenci kılığına bürünür. Faust köpeğin şeytan olduğunu anlar. Gerçekten de köpek Tanrı’ya bir insanı yoldan çıkaracağını söyleyen Mefistofales’ten başkası değildir. Mefistofales, Faust’a mutlu anlar yaşatabileceğini vaad etmeye başlar. Hep yanında olmayı, arkadaşı olmayı da vaad eder ona. Ancak bir anlaşma yapmak ister. Kanla yazılmış yazılı bir anlaşma. Faust, kendisini ikna edebilirse Mefistofales’le anlaşma yapacağını söyler. Anlaşmaya göre Faust hayattan zevk almaya başlayıp, aldığı haz ve lezzetle bir an dahi olsa, zamana ‘Dur ey zaman geçme’ derse Mefistofales kazanacaktır.

Mefistofales önce bilimi bırakmasını ister Faust’tan ve çalışma odasından çıkarır onu. Faust’un çıkmasının akabinde gelen bir öğrenciyi yalan ve hileleriyle yoldan çıkarır. Faust döndüğünde Mefistofales’le uçarak bir meyhaneye inerler. Mefistofales, oradaki insanlara en iyi şarapların nerede olduğunu gösterir. Ancak onlar almak için ellerini uzattıklarında görüntüler ateş olur.

Daha sonra Faust ile Mefistofales cadı kazanlarının kaynadığı bir mutfağa girerler. Faust kendisini tekrar zinde hissedebilmek için cadı kazanında kaynayan iksirden içmelidir. Faust büyülü bir aynada gördüğü kadın hayaline kendini kaptırır. İksiri içer. İksiri içtikten sonra bütün kadınlar Faust’a güzel görünmeye başlar. Mefistofales adım adım amacına ulaşmaya başlamıştır bile.

Faust dolaşmak için caddeye çıkar ve Margarate’yi görür. Onunla yürümek ister. Margarate bunu kabul etmez. Faust Mefistofales’ten Margarate ile arasını yapmasını ister. Faust arzularının esiri olmuştur artık.

Mefistofales Margarate’yi baştan çıkarmak için çok değerli bir mücevheri onun odasına koyar. Önce çok hoşuna gider mücevher kızın ama sonra annesine verir Annesi de kiliseye bağışlar. Mefistofales yeni bir mücevher daha getirir Margarete’ye. Kız bu sefer mücevheri komşusuna götürür. Mücevheri komşusu Marthe’ye emaneten bırakır. İstediği zaman ondan alacaktır. Margarete de nefsine yenik düşmeye başlar.

Mefistofales Marthe’nin evine gelir. Marthe’ye kocasının onu aldattığını ve öldüğünü söyler. Faust’u da şahit gösterir. Akşam Faust’u şahitlik yapmak için getireceğini söyler. Akşam olunca Faust ile Mefistofales Marthe’nin evine giderler. Faust orda bulunan Margarete’yi kandırır ve bir süre sonra ona sahip olur. Faust bir yandan arzularına karşı koyamamakta bir yandan da vicdan azabı duymaktadır. Margarete’nin abisi, Faust’la arasında geçenleri ve Margarete’nin hamile olduğunu öğrenir. Mefistofales, Faust’la Margarete’nin abisini yan yana getirir ve Faust’un onu öldürmesini sağlar. Faust şeytana uymuş, kötülüklere sapmıştır. Ruhunu şeytana satmıştır artık. Çok pişmandır. Margarete ise hapistedir ve idam edilecektir. Onu kurtarmak için Mefistofalesle birlikte kızın kaldığı hücreye giderler. Margarate yaşadıklarından bin pişman affedilmesi için Tanrı’ya yalvarmaktadır. Faust’la gitmeyeceğini, günahlarının cezasını çekmek istediğini söyler. Melekler Margarete’nin günahlarından kurtulduğunu söylerler. Faust şeytanla birlikte geri döner. Margarete olayından Faust’un yenik çıkması ‘Her şey eylemdedir, zaferin yoktur’ ilkesine dayanır aslında. Bu yenilgiden sonra Faust’un bir daha ayağa kalkamayacağı düşünülebilir ama ayrılık ve yaşananlar Faust’a yeni bir hayat için gerekli bütün gücü de verir. Uzun uzadıya vicdan azabı da yaşamaz Faust.

Faust, Margarete’den sonra Yunanlı Helena’ya aşık olur. Ancak aradığı mutluluğu onda da bulamaz. Nihayet İncil’de geçen Yaratılışın ilk eserinin ‘söz’ mü, ‘anlam’ mı yoksa ‘faaliyet’ mi olduğunu düşünmeye başlar. Dünyadaki mutluluğun faaliyette olduğunu anlar. Bir bataklık sahası imar etmeyi düşünür. O anda muradına erer ve zamana ‘dur geçme’ der.

Marogulov’un Kürtçe Alfabesi

Kürtler ilk hangi alfabeyi, ne zaman kullandıkları bilinmiyor ama bilinen birkaç alfabe var İstanbul Kürt Enstitüsü tarafından Kürtçe, Türkçe, İngilizce hazırlanan ‘Kürt dilini tanıyalım’ adlı kitapta şunlar sıralanıyor: 1- Çivi Yazısı, 2- Avesta Alfabesi, 3- Avesta Alfabesi, 4- Eski Pehlewi Alfabesi, 5- Masi Sorati Alfabesi, 6- Ezidi Kürtlerinin kullandıkları alfabe, 7- Arap harflerinden oluşan Kürtçe Alfabe, 8- Latin-Kürtçe Alfabesi, 9- Kiril-Kürtçe Alfabesi.

Şu an Kürtler Latin, Arap ve Kiril alfabesini kullanırken, istatistiklere göre en çok Latin-Kürtçe alfabesi kullanılıyor. Daha çok Celadet Ali Bedirxan’ın ilk Kürtçe alfabesini hazırlandığı biliniyor, ama Bedirxan’dan önce Kafkasya’da Kürtçe-Latin alfabesini Kürtler kullanmış. Kürtçe-Latin alfabesini hazırlayan İsahak Marogûlov, hayatı boyunca alfabe, dilbilgisiyle birlikte, Kürtçe öğretmenlik yaptı, akedemik yazılar kaleme aldı.

Kürtçe’yi Elegez’de öğrendi

Aslen Asuri olan İsahak Marogûlov 1868 yılında dünyaya geldi. Babası 19. yüzyılda İran’dan Ermenistan’a göç edip, Erivan’ın Dıvin köyüne yerleşir. Burada dünyaya gelen Marogûlov, eğitimi tamamladıktan sonra 1888 yılında Nahçıvan’ın Şaxtaxte köyünde, sonra ise Qemerli köyünde öğretmenlik yapmaya başlar.

Çocukluğunda ailesiyle her yıl Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı Elegez yaylalarına giden İsahak Marogûlov Kürtler olan ilişkisinden dolayı Kürtçeyi ana dili kadar öğrenir. Marogûlov’un tayini 1905 yılında yine bir Kürt köyü olan Zor’a çıkar. Sürmeliye bağlı olan Zor köyünde Marogûlov Rusça ve Kürtçe ders verir ve bu köyde Kürtçe için Latin alfabesini hazırlamaya çalışmasına girişir.

İsahak Marogulov

İsahak Marogûlov

1920′lı yıllara gelindiğinde Sovyetlerde azınlıklar için alfabe oluşturma komisyonları oluşturulur. Komisyonlar Kürt, Türk, Asuri, Oset gibi azınlıklar için Latin alfabesini uygun görür ve alfabeyi oluşturmak için çalışmalara başlar. 1920′lerde Kürtçe-Latin alfabesi için dilbilimci Orbeli ve N. Marr çalışır, ama çalışmalarını tamamlamazlar. Bu alanda en çok emek harcayan İsahak Marogûlov sonunda Kürtçe yazım ve fonetiğini dikkate alarak Kürtçe-Latin alfabesini tamamlar ve komisyona sunar.

Marogulov Kürtçe Alfabesi

Marogulov’un Kürtçe Alfabesi

Komisyon 1928 yılında Marogûlov’un alfabesini kabul eder ve 1929 yılında ise bu alfabe Kafkaslarda yaşayan Kürtlerin ortak alfabesi olarak resmi olarak kabul görür. Ancak 1941 yılında Ermenistan devleti 909 sayılı kararla bu alfabeyi iptal edip, Kiril alfabesini kullanma zorunluluğu getirir.

Bedirxan ve Marogulov’un birbirinden haberi yok

Alfabe resmi bir şekilde kabul edilir edilmez İsahak Marogûlov, okullarda bu alfabeyi geliştirmeye, merkezi yerlerde öğretmenlere kullanması için dersler verir, alfabenin olabildiğince yaygınlaşması için çalışır.

Bu dönemde Suriye’de Celadet Ali Bedirxan Kürtçe-Latin alfabesine el atmış, ilk ürünü 1932 yılında Hawar dergisiyle hayata koymuş. Hawar Latin alfabesiyle çıkarken, bundan sonraki süreçte ‘Hawar kuşağı’ denilen Osman Sebri, Cegerxwîn, Kamûran Bedirxan, Nûredîn Zaza, Qedrîcan gibi aydınlar yetişir, Latin alfabesinı kullanırlar ve bu alfabe gittikçe gelişir.

Celadet Ali Bedirhan

Celadet Ali Bedirxan

Mevcut durumda Kürtlerin büyük bölümünün kullandığı Kürtçe-Latin alfabesi Hawar’dan. Ama Kürtler için acı olan taraf ne Bedirxan’ın Marogûlov’dan ne de Marogûlov’un Bedirxan’dan haberi vardır. Kürtlerin arasına yüzyıllardır çekilen sınırlar alfabe konusunda da kendisi göstermiş oluyordu bir şekilde.

Bir tarafta Bedirxan Kürtçe-Latin alfabe ve gramerinin gelişmesi için çalışmalar yaparken, diğer taraftan İsahak Marogûlov, Latin alfabeli çalışmasını 6 Eylül 1933 yılında vefat edene kadar sürdürür.

Marogûlov’un vefatı üzerine Riya Teze gazetesi iki sayfa ayırır, yazı şöyledir: ‘Marogûlov yoldaş son yıllarda, Kürtçe Eğitim Yüksekokulu’nda, Kültür Enstitüsü’nün Kürmanca seksiyonunda yeni Kürtçe alfabe oluşturma komisyonunda görev yapıyordu. O, birçok Kürtçe şarkı, destan, efsane ve daha birçok folklorik ürünler derlemiştir. Bugüne dek elinden kalem eksik olmadı ve 1929 yılında kabul edilen Kürmunca alfabesinin yaygınlaşması ve öğrenilmesi faaliyetlerine var gücüyle önderlik ediyordu. Son yıllarda 5 tane Kürtçe kitap yazdı.’
Riya Teze’de birçok Kürt yazarda Marogûlov üzerine yazı yazar, görüş belirtir, çalışmasının öneminden dem vurur.

İsahak Marogûlov’un ölümü üzerine Kürt camiası büyük yasa bürünür, hemen ardından Kürt aydınlanma dünyasının emekçileri, Kürtçe gazetesini temsilen toplanır şu kararları alırlar:

1- Açılacak ilk Kürtçe okul onun adını taşıyacak.

2- Eşine maaş bağlanacak.

3- Yıllardır üzerinde çalıştığı arşivindeki yazıları basılacak.

Türkçe-Kürtçe Üzerine

Bir Alman Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre, dünden bugüne, yeryüzünde 5.651 dil konuşulmuş. Türkçe, bu 5.651 dil zincirinin 11. halkasında bulunuyor. Türkçe’den daha çok konuşulan diller sırasıyla şöyle: Çince-İngilizce-Hindce-İspanyolca-Arapça-Rusça-Almanca-Japonca-Portekizce-Bengalce. (Yılmaz Öztuna-Büyük Türkiye Tarihi) Dillerin yayıldıkları coğrafya dikkate alındığında, Türkçe 11. sıradan, 1. sıraya yükselmektedir. Adriyatik sahillerinden Çin sınırına kadar uzayan geniş bir coğrafyada, 200 milyon civarındaki insan, Türkçe konuşmaktadır.

İmparatorluk dilimiz bal gibi Türkçe’dir ve 120.000 (yüz yirmi bin) kelimeden ibarettir. Öztürkçe’de ise sade 3.175 (üç bin yüz yetmiş beş) kelime vardır. (Öztürkçe Sözlük-Ali Püsküllüoğlu/Bilgi Basımevi 1971) 120.000 kelimelik zengin bir Türkçe’yi bir tarafa bırakarak 3.175 sözcüklü bir dille düşünmeye konuşmaya yazmaya çalışmak gerçek anlamda gericiliktir, akılsızlıktır, milletimize devletimize en büyük ihanettir.

Türkiye’mizde son zamanlarda, bir de Kürtçe konuşmak, Kürtçe okuyup-yazmak isteği başladı. Sanıyorum ki, Türk nüfusunun % 100’ü, Kürt topluluğunun da çok, ama çok büyük bir bölümü Kürtçe’nin kelime miktarından haberdar değil. O kadar değil ki, geçenlerde YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan: “Kürtçe, Farsça, Arapça, Türkçe kelimelerden oluşan bir dildir!” dediği için, Kürt asıllı milletvekillerimizden Mir Mehmet Dengir Fırat, ağzını “Ohaaa!” diye açmış.

Önce bir yanlışı düzeltmek istiyorum: Prof. Yusuf Ziya Özcan’ın belirttiği gibi Kürtçe; Farsça-Arapça-Türkçe kelimelerden ibaret değildir. Kürtçe’de: Ermenice-Çerkezce-Gürcüce-Keldanice-Süryanice-Rusça-Rumca kelimeler de var. Peki Kürtçe kaç kelimeden ibarettir diye merak ediyorsanız Prof. Dr. Abdülhaluk Çay’ın 1996 yılında yayınladığı KÜRT DOSYASI isimli eserinin 119-120. sayfalarına bakmalısınız. Orada göreceksiniz ki Kürtçe üzerinde çok büyük bir hassasiyetle çalışan devletlerin başında Rusya bulunuyor. Neden diye sorarsanız, “Moskova, Kürt’ün kara kaşına-kara gözüne âşıktır da ondan” diye cevap veremem. Doğru cevabı: Moskova’nın Türk’e düşmanlığındandır. İşte o Moskova’nın Sen Petesburg Üniversitesi, Kürtçe üzerinde çok titiz bir çalışma yaptı. Görüldü ki: Kürtçe’de 8.378 kelime vardı. Bu kelimelerin % 22’si Farsça, % 21’i Arapça, % 12’si Türkçe, % 33’ü ise Süryanice, Ermenice, Rusça, Rumca, Çerkezce, Keldanice, Gürcüce’dir. 300 kelimenin ise nesebi belli değildir veya Kürtçe’dir.

Yazdıklarımı lütfen unutmayın: Türkiye’deki Kürt kardeşlerimizi 8-10 bin kelimenin kısırlığına çekip götürmek isteyenlerin, nasıl çok büyük bir yanlış içinde olduklarını görmekte gecikmeyeceğiz. Çünkü aşiret dilleri hep çıkmaz sokaklardır. Oralardan “ohaaa!” diyerek çıkılamaz.

(Yavuz Bülent Bakiler, Kasım 2009)

Fuzûli Şiirlerini Para İçin mi Yazdı?

Tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık’ın geçtiğimiz yıllarda Şair ve Patron kitabının yayınlanmasının ardından “Divan şairleri, şiirlerini para için mi yazıyordu?” tartışması alevlenmişti. Kitapta dile getirilen “şairler caize (para) karşılığı şiir yazıyordu” iddiasına, Prof. Dr. İskender Pala’nın başını çektiği sahanın yetkin isimleri tepki göstermişti.

İskender Pala, “Eğer bir şair, şiirden para kazanmak isteseydi, divan edebiyatının en güzel eserleri olan gazelleri para ile satardı.” şeklinde karşılık vermişti. Prof. Atilla Şentürk ise İnalcık’ın tarihçi olması hasebiyle edebiyat konularına uzak kaldığını ve yanlış genellemeler yaptığını söylemişti. Osmanlı edebiyatında hamilik geleneği ile ilgili yeni bir çalışma kitapçı raflarında yerini aldı. Bu kez konuyu ele alan tarihçi değil bir edebiyat doktoru. Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Tuba Işınsu Durmuş’un hamilik sistemiyle ilgili çalışması “Tutsan Elini Ben Fakirin” (Doğan Kitap) adıyla kitaplaştı.

Dr. Durmuş, kitapta sanatı ve sanatçıyı koruma, finanse etme anlamına gelen hamilik sisteminin doğuda ve batıda benzer örneklerinin olduğunu ortaya koyuyor. Hamilik sisteminin sadece şiir sunup karşılığında para almak gibi basit bir şekilde yorumlanamayacağını belirten Durmuş, şair ve hami arasındaki ilişkiyi “alışverişten çok hediye değişimi” olarak görüyor. “Osmanlı’da hamilik sisteminin işleyişi içerisinde haminin destekleyen, sanatçının da desteklenen konumda olarak Osmanlı kültür ve sanatının gelişiminde çok önemli rolleri olduğu söylenebilir.” diyen Durmuş, Osmanlı döneminde yönetici olmanın en önemli vasıflarından birinin sanatı ve sanatçıyı korumak olduğunu ifade ediyor. Durmuş, hamilerin büyük çoğunluğunun kendilerine takdim edilen şiirleri, bu işten anlayan biri olarak değerlendirdiklerine, şiir ortamının ve şairin üslubunun belirlenmesi konusunda aktif rol aldıklarına dikkat çekiyor.

Osmanlı döneminde padişaha ve üst düzey yöneticilere şiirlerini sunan şairler farklı miktarlarda hediyelerle ödüllendiriliyordu. Caize olarak çoğu zaman gümüş akçe ya da yünlü ve ipekli elbise veriliyordu. Caize miktarı bin ile 3 bin akçe (20-60 altın) arasında değişiyordu. Bu bağışlar genelde devlet hazinesinden yapılıyordu. İyi bir şair aldığı ücret karşılığında geçimini rahatlıkla sağlayabiliyordu. Şairler açısından en büyük iltifat, padişahın musahibi yani danışmanı, sırdaşı olmaktı. Yazar Durmuş, Fatih Sultan Mehmet’le, Mevlânâ Kadir; Sultan Selim’le Halimi Çelebi; Kanuni Sultan Süleyman’la Baki’nin ilişkisinin bu çerçeve içinde değerlendirilebileceğini söylüyor.

Tûbâ Işınsu Durmuş, Osmanlı’da şairlere para verilmesinin “sünnet” olarak görüldüğünü belirtiyor. Şairlere caize vermeyi “İslami bir gelenek” haline getiren olay şöyle gerçekleşmiştir: Hz. Peygamber aleyhinde hicivler yazan Ka’b bin Züheyr bir müddet sonra bu düşüncesinden pişmanlık duyar ve tevbe eder. Peygamber’in huzuruna gelerek, “Banet Süâdü” diye başlayan kasidesini okur, Müslüman olduğunu, tevbe ettiğini ve af dilediğini dile getirir. Kasidenin son kısmında da Peygamberimiz’i ve Ashâb-ı Kirâm’ı metheden beyitleri söyler. Kaside içinde bir beyit var ki, Peygamber Efendimiz ondan son derece memnun olmuştur. O “tâc beyit” şudur: “Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allah’ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlardan bir kılıçtır.” Bu beyti duyan Hz. Resûlullah, o anda üzerinde bulunan mübarek bürdesini [hırkasını] çıkarıp bu büyük şâire hediye ederek memnuniyeti yanında tebrik ve takdirlerini de belirtir. Bundan sonra “Banet Süâd” diye başlayan kaside “Kaside-i Bürde” olarak anılmaya başlar.

Durmuş, ‘divan şairleri para karşılığı şiir yazıyordu’ ve ‘dalkavuk edebiyatı’ tartışmalarının yeni olmadığını da söylüyor. Osmanlı edebiyatının üretildiği dönemde şiirleri iyi olmayan şairlerin zaman zaman hamiler tarafından korunup kollanması hep gündeme gelmiştir. Sistem içinde istedikleri ölçüde yer alamayan şairler çoğu zaman sunulan şiirleri orijinal bulmaz ve üstü kapalı olarak yöneticileri daha adaletli davranmaları konusunda eleştirir.

(Murat Tokay, Zaman, Mayıs 2009)

***

Fuzuli

1480-1556. Kerbela’da doğdu. Asıl adı Mehmet Bin Süleyman’dır. Şiirlerinin başkaları tarafından alınmasını engellemek amacıyla, gereksiz, yararsız anlamına gelen Fuzuli adını kullandı.

Gençliğine ilişkin ayrıntılı bir bilgi bulunmamasına karşın, yapıtları incelendiğinde iyi bir eğitim gördüğü anlaşılmaktadır. İslami ilimlerden Fars edebiyatına, tasavvuftan hekimliğe dek çok yönlü bilgiye sahipti. Şii olan Fuzuli yaşamının büyük bir bölümünü Kerbela’da geçirdi. Ali Şir Nevai, Nesimi ve Necati gibi şairlerin şiir anlayışını benimseyen Fuzuli Türkçe, Arapça ve Farsçayı tüm incelikleriyle bilmekteydi. Halk dilinde geçen deyimlerden Kuranda geçen hadislere dek her türlü kavramı kullandı. Belki bundan dolayı her kesimde geniş ilgi buldu.

Başta 1. Süleyman (Kanuni) olmak üzere birçok kişiye övgüler yazdı. Ancak genelde saraydan uzak tutuldu.

Fuzuli şiirinin temelde ilim ve sevgi üzerine kuruludur. Yapıtlarını çeşitli dillerde vermesine karşın ağırlıkla Azeri ağzını kullandı. Kendisinden sonraki hemen tüm şairleri etkiledi.

Hadikatü’s-Süeda, Leyla ile Mecnun, Türkçe Divan, Enisü’l-Kalb, Fuzuli’nin Mektupları, Terceme-i Hadis-i Erbain, Rind ü Zahid, Arapça Divan, Matlau’l-İtikad, Heft Cam adlı yapıtları bulunmaktadır.

Ayrıca 19. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı bilinen ve az sayıda şiiri bugüne ulaşabilen başka bir Fuzuli daha bulunmaktadır. Şiirlerinde hece ve aruz ölçülerini ustaca kullanmasından yola çıkılarak eğitimli olduğu düşüncesine varılmaktadır.

Kerbela’da öldü ve orada toprağa verildi.

Beni Candan Usandırdı

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyadır halkı efgânım gara bahtım uyanmaz mı

Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmen inanır mı inanmaz mı

Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Bana ta’n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

Üstad Necip Fazıl’ın Ayasofya Konferansı

26 Mayıs 1904 perşembe günü İstanbul’da doğan şair Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983 tarihinde 79 yaşında vefat etti. O’nu rahmet ve minnetle anıyoruz. İşte Üstad’ın Ayasofya konferansı:

Ey şehîd oğlu, şehîd isteme benden makber,
Sana ağûşunu açmış duruyor Peygamber.

1965′de M.T.T.B.’de.

Gençler!

Ayasofya üzerinde çok laf ettik! Ama lafta bile onu tasarruf edebilmiş, mülkiyetimiz altına alabilmiş değiliz!

Bana öyle geliyor ki, yalnız manayı anlasak, yalnız onu yerine getirebilsek, Ayasofya’nın kapıları sabır taşı gibi çatlar, kendi kendisine açılır. İsterse açılmasın; ondan sonra herşey, küçük bir tatbikat işinden ibaret kalır.

Biz kimden, neyi istiyoruz.

Yemen’den Viyana’ya Fas’tan Kafkasya’ya kadar en aşağı 10 milyon kilometre kare bir zemin üzerinde. Evet, böyle bir zemin üzerinde. Atalarımızın. Ata derken halimize bakıp başımızı doğduğumuz nur insanların. Tohum atarcasına her tarafa serptiği kubbelerden birini. 700 bin kilometre kareye indikten ve bu halin ismine millî kurtuluş dedikten sonra. Evet, bütün bunlardan sonra. Toprağı kaybedilmiş kubbelerden birini mi istiyoruz?

İnsana gülerler!. Herhangi bir yıldızda bu türlü iddialara girişen milletleri sürecek bir tımarhane olsa, bizi oraya sürerler.

Âlemde, cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takınmasından daha çirkin bir tablo yoktur.

“- Cüceleşmeyeydin! Şimdi devin hakkından nasıl bahsediyorsun?”

Derler böyle insanlara ve milletlere!

Evet, sevgili gençler; bir manzumemde söylediğim gibi, kellelerimizi tırnaklarımızla yerinden söküp iki dizkapağımıza yerleştirmenin ve sonra ikinci bir başla onu seyretmenin, kısaca ulvî nefs muhasebesine girişmenin artık günü geldiğini kabul edelim ve avaz avaz haykıralım ki, bizi, şiltesi üç kıt’ayı kaplayan devi, cüceleştirdiler. Sonra ona iki santim boy ilave edip, Batının bat pazarı veya bit pazarı elbiselerini giydirdiler. Peşinden de:

“- İşte sana layık (özgürlük) ve (uygarlık) budur!”

Dediler.

Bu bakımdan Ayasofya. Bakın nedir bu bakımdan Ayasofya?

Bizi bu hale getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, ahlakımızı Paris’in dünya çapındaki (Şabane) kerhanesinden daha aşağıya düşüren, millî kültürümüzü çöplüğe ve millî iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekamızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 129 yıllık cereyanın, kendi öz evimizde, yüzümüze kapadığı oda, mukaddesat odamız.

Ayasofya budur!

129 yıl boyunca, dışarıdan Batı emperyalizmasının, içeriden de onların sadık ajanları sıfatiyle kozmopolitlerin, masonların ve nihayet hepsinin birden ana sermayesi ve gönüllü fedaisi halinde, adı Türk, küfür tip ve zümrelerinin idare ettiği bu cereyan, Ayasofya’yı müzeye çevirmekle, sağlık müzelerindeki balmumundan frengili suratlar şeklinde, Türkün öz ruhunu müzeye kaldırmış oldu.

Frenk kelimesinden gelen “frengi” ismine dikkat ediniz! Türkün mukaddesatına frengili bir surat gibi bakan bu insanlardır ki, “frengi” mefhumunun ta kendisidirler ve ciğerlerine kadar frengilidirler. !> Şimdi buradan saffet devrimize geçelim. Şairin;

Şayestedir denilse,
Âlem senin mezarın.

Hala gelir zeminden
Tekbir-i zar-ü-zarin.

Diye belirtmeğe çalıştığı; dava ve gayesi bakımından Büyük İskender ve Sezar’ı oda hizmetçiliğine kabul etmeyecek kadar üstün hükümdar, başbuğ ve (aksiyon) adamı Fatih, İstanbul’u fethedip onun kalbi Ayasofya’da namazını eda ettiği zaman, Cenubî Fransa’da kırılıp Viyana’da tekrar Batıyı dişleyecek olan İslam taarruz kıskacının mihver çivisini ele geçirmişti.

Ayasofya işte bu incecik mildir, bu çividir; onu İslam kıskacına yerleştiren Fatih Sultan Mehmed’dir; ve eğer ondan sonra kıskaç kapatılamadıysa suç kapatamıyanlardadır. Fatih’e düşen şerefse, erişilir soydan değildir. Kendisinden sonra, Kanunî sultansüleyman® gibi, iyi ve kötü arasındaki ayırıcı çizgiden başka bir şey olmayan meccanî ihtişam kahramanı, karaların ve denizlerin yüce hakanına kadar süren muazzam (aksiyon) akışında en büyük hız payı, yine Fatih’indir. Kanunî devrinde teşekkül eden büyük ahenk tablosunun unsurları, Ebussuud gibi şeyhülislam, Sokullu gibi sadrazam, Baki gibi şair, Sinan gibi mimar ve Barbaros gibi amiral, sadece ve sadece Fatih’in, hareket noktasına bu mili yerleştirdiği kıskaç yüzüsuyu hürmetine yetişmiş büyükler.

Tarihimizde, Fatih’ten başka her hükümdarın (aksiyomu, isterse vatana eklediği toprak Fatih’inkinden bin misli fazla olsun, ulvî kemal ve noksansızlık manasına, tamam olmaktan uzaktır. Yalnız Fatih’dedir ki, kendi zaman ve mekanına göre, dava hedefini, muhteşem ve muazzam bir tamamlık içinde buluyoruz.

İşte bütün bunları (sembolize) eden, remzlendiren de cihanın en güzel beldesi İstanbul ve onun kalbi Ayasofya.

Salibin ağırlığından kurtarılıp hilalin kanatlarıyla kendisine gök kubbe yolu açılan, böylece Yirminci Asır dünyasına gerçek medeniyet ve ebediyet mimarisinin ne olduğu onunla gösterilen, Batı aklı ve Doğu ruhunu birleştiren eski Bizans eseri ve artık yeni tekbir yuvası tarihi kubbe.

Demek ki, Ayasofya, ne taş, ne çizgi, ne renk, ne cisim, ne de madde senfonisi; sadece mana, yalnız mana.

İstanbul’daki Süleymaniye, Edirne’deki Selimiye, bunlara karşılık da Roma’daki (Sen Piyer) ve Paris’teki (Notrdam), bizde ve onlarda daha niceleri, madde ve hatta gayelerine bağlı mana kıymeti olarak, Ayasofya’nın eşik taşına bile denk olamaz. Zira bunlardan herbiri, kendi gayesinin tabiî şartları içinde, tek taraflı olarak yükseltilmiş bir eser. Ayasofya ise bunların yanında bir kümes bile olsa, öyle bir nasibin sahibi ki, ne madde, ne de tek taraflı mana ölçüsüyle ona varmak kabil. Ayasofya, bir mananın, zıd manaya taarruz ve onu zebun edişinin, bütün dünyada eşi olmayan abidesi.

Fatih Sultan Mehmed, bu hikmeti sezdi; ve Ayasofya’yı, İstanbul gibi misilsiz bir mahfazanın içinde, güneş çapında bir pırlanta gibi zapt ve fethetti.

Tarihimizde daha nice zapt ve fetih hareketinin kahramanı var; niçin hiçbirinin adı, has isim olarak Fatih değil?

İmdi:

Biraz evvel işaret ettiğimiz gibi, (İmperyum Romanum)dan üstün bir imparatorluğun dev adamı olan Türk’ü binbir tarihî saik yüzünden çüceleştiriyorlar, 10 milyon kilometre karelik bir servet ve nimet zeminini 700 bin kilometre kare fakir bir anavatan kadrosuna kadar indiriyorlar, fakat bütün bu olanlara rağmen, Fatih’in o kadar maharetle yerine oturttuğu mili söküp atamıyorlar, çekip alamıyorlar. Zira İstanbul ve Ayasofya, muazzam nasibi icabı, anavatana bitişik ve onun içinde kalıyor; hiçbir şey yapılamayınca da, dünyada hiçbir milletin başına gelmemiş bir felakete yol açılıyor; Ayasofya Türk’ün öz evi ve anayurdu içinde güya Türk’lerin eliyle manasından koparılıyor, duvarlarından Allah(c.c.) ve Resulünün mukaddes isimleri indiriliyor, iç sıvaları kazınıp putlar meydana çıkarılıyor ve hilalden ziyade salibin faziletlerini ilana memur bir müze, yani içinde İslamiyetin gömülü olduğu bir lahid haline getiriliyor. Artık o, basit bir taş yığınıdır. Öyle bir taş yığını ki, sadece kendisinde kıyılan ulvî mananın katillerini ilan ve ihtarla kalmıyor, üstelik her an salibin ağzından salyasını akıtıcı bir iştah telkiniyle, Türk’ün, ruhiyle beraber maddesini, maddesiyle beraber de ruhunu hıristiyanlık alemine peşkeş çeken, “buyurun, ne duruyorsunuz; gelin ve bizi esir edin!” diyen bir hava yaşatıyor. Ayasofya’nın hilal hakimiyetinden uzaklaştırılmasıyla düşmana aşılanan gayret, bir ordunun harp planlarını satmaktan beter bir tehlike ve suç belirtir. Eğer o kökünden traş edilse ve yıkılsa bir şey değil de, bu haliyle, bütün bir milleti ve tarihi her an öldürüp yine dirilten ve tekrar öldüren bir felaket.

Böylece, Batı dünyasının bize içimizden, içimizdeki ajanları vasıtasıyla yaptırdığını, ne Haçlılar yapabildi, ne Moskof, ne de Ayasofya’nın gözü dönmüş şehvetlisi Yunanlılar.

Milyonluk bir orduda, bir emirle, herkes silahını kalbine dayayıp tetiği çekse ve intihar etse, bu emrin o orduya vereceği zararı hangi düşman sağlayabilir?

Ayasofya’nın kapatılması işte böyle olmuştur. Ve Türk tarihine, mukaddesatına, ruhuna, ihanetlerin en büyüğü şeklinde meydana gelmiştir. Türk’ü yoktan var ettiğini iddia eden bir zümre ve (klik) zihniyeti, Ayasofya ile Türk vatanını, göklerdeki aslî ve hakikî vatanıyla beraber satmıştır.

Allah(c.c.) diyen bu millet mutlaka kalacak; ve kalacağına göre, öteki dünyadakinden evvel, bu dünyada hesap gününü açacaktır. Ayasofya, muayyen bir idare ve zihniyetin getirdiği, ruhî, ahlakî, içtimai, iktisadî, idarî, siyasî felaketler eliyle Batı dünyasına takdim edilen hediye kutusu üzerindeki fiyonklu kordeladır. Topyekûn şahsiyetlerini düşmana teslim edici böyle hediyeleri veren milletler ise, hediyeyi alanlar nazarında hakir ve zelildir. İşte Kıbrıs davası!. O kadar Batılılaştığımızı, uygarlaştığımızı, özgürleştiğimizi, kendisinden olduğumuzu iddia ettiğimiz Batının bize muamelesine dikkat etmiyor muyuz? Bizim, kendimizi, kendisinden saymamız pahasına, Batılı bizi asla kendisinden saymıyor. O, ne Doğulu, ne de Batılı, bu mukallit ve bulamaç insanı asla benimsemiyor; ve ismini taşıdığı (Greko-Latin) medeniyetinin piçleşmiş uzvunu, sefil Yunanlıyı, şımarık çocuğu halinde her an tatmin ve bize tercih etmekten başka bir şey düşünmüyor. Büyük İngiliz şairi Lord (Baynn)ın Türklere karşı Yunan istiklal çarpışmalarında öldüğünü ve Yunan topraklarında yattığını bilmeyen diplomatlarımız, hala selameti, Türk’ün öz şahsiyetinde değil, Batılıya Batılı görünmek özenişinde arıyor.

Hayır! Batılıdan, sığıntısı olmak yoluyla sağlanabilecek hiçbir himaye mevcut değildir. Biz bu kafayla gittikçe de başımıza daha neler geleceği görülecektir.

Bütün bu manalar Ayasofya’ya bağlı. Daha neler ve neler!. Türk İstiklal Savaşı’nın temiz ruhuna leke düşürenler, o ruha ve onun müspet temsilcilerine rağmen, kazanılmış bir istiklali topyekûn tersine çevirme yoluna girmişlerdir.

Belirttik ki, kendi öz mukaddesat ve tarihini kendi öz yurdunda maskara edenlere, o mukaddesat ve tarihin düşmanları hürmet etmez, tiksintiyle bakar. İşte, dünyada ve dış politikada yüzümüze kapanan kapılar bunun için kapanıyor. Doğrudan doğruya bunun için olmasa da dolayısıyla bunun için. Şahsiyetsizliğin ceremesi. Bunun içindir ki, Avrupa, köküne kadar şahsiyet heykeli İkinci Abdülhamid Han’a hürmet ediyordu. Almanya imparatoru (Vilhelm) siyaseti ondan öğrendiğini söylüyor ve Prens (Bismark) tam bir Abdülhamid düşmanı olduğu halde, onu, asrın en büyük siyaset dehası diye gösteriyordu. Eğer Abdülhamid’e, Ayasofya’yı müze yapması karşılığında bütün dünya hazinelerini vereceklerini söyleseler, nefretle reddeder, imparatorluğunu elinden almakla tehdit etseler son damla kanına kadar akıtmakta tereddüt etmezdi. İnkarcı (Volter)in Allah(c.c.)’ın Sevgilisine ait piyesini Fransız tiyatrolarından Fransa devleti marifetiyle kaldırtan, yoksa bunun harp sebebi olacağını Fransa hükümeti’nin suratına çarpan, Ulu Hakan Abdülhamid Han’dan başka kim olabilmiştir? O Abdülhümid Han ki, bunca ordusundan yalnız bir tanesiyle birkaç gün içinde Atina kapılarında görünüvermiş ve küçücük bir Yunan şımarıklığını, onlara Ayasofya’dan bahsettirmek yerine (Akropol) önünde ordugah kurmakla cezalandırmıştı. Şimdi o Yunanlı, baykuş gözlerini üzerimize dikmiş, birinde Ayasofya, öbüründe Rumelihisarı’nın hayali, İstiklal Savaşı’ndaki küstahlığından beter bir nefs emniyeti içinde dikilip duruyor da, bizde, onun iki gözünü birden çıkaracak (enerji)den eser görünmüyor.

Sebep?

Çünkü Ayasofya’nın kapılarıyla beraber ruhumuzu kilitlediler. Her mana, her hikmet, her münasebet Ayasofya’ya bağlı.

Ayasofya açılmalıdır. Türk’ün bahtıyla beraber açılmalıdır.

Ayasofya’yı kapalı tutmak, Yunanlıya “ben yapamıyorum; sen gel de kendi hesabına aç!” demekten farksızdır.

Ayasofya’yı kapalı tutmak, Birleşmiş Milletler’den Afrikalı yamyam devletlerine kadar aleyhimize rey verdirip kendileri müstenkif geçinen Batılılara “artık benim hayat hakkım kalmadı!” demektir.

Ayasofya’yı kapalı tutmak, bu toprağın üstündeki 30 milyon ve altındaki 30 milyar Türk’ün semaları tutuşturan lanetine hedef olmaktır.

Ayasofya’yı kapalı tutmak, Allah(c.c.)’a sövmeye, Kur’ana tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir suçtur.

Gençler! Bugün mü, yarın mı, bilemem!

Fakat Ayasofya açılacak!. Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler.

Ayasofya açılacak. Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün manalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!. Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek.

Ayasofya açılacak! Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve herşey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak.

Allah(c.c.) tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeğe yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akınını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak.

Ayasofya’yı, artık önüne geçilmez bu sel açacak.

Bekleyin gençler! Biraz daha rahmet yağsın. Sel yakındır.

Fatih ve Onun Yeni Nesline Selam!

(www.habervaktim.com, Mayıs 2009)

Cemil Meriç ve aslına dönüş hamlesi

“Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız?” diyordu Cemil Meriç. Beşir Ayvazoğlu’nun makalesi:

Fransız mandası altında yaşayan Hatay’da bütün Türk gençleri gibi Cemil Meriç de Türkçüydü; fakat bir gün Büchner’in Madde ve Kuvuet’im okudu ve bütün hayatı değişti. Artık o bir ateistti. Lise yıllarında okuduğu Marksist klasiklerin tesiriyle de maddeciliğe yöneldi, hatta İstanbul’a okumak için geldiğinde Nâzım Hikmet ve Kerim Sadi gibi ünlü sosyalistlerle tanıştı. O güne kadar tek işçinin bile elini sıkmadığı halde Marksistlik iddiasında bulunan genç düşünür, bunun gerçeklerden bir çeşit rüyaya kaçış olduğunu çabuk fark etmişti etmesine, ama bu arada Hatay hükümetini yıkmaya teşebbüs iddiasıyla tutuklanıp idamla yargılanmış, sonunda beraat etmesine rağmen bütün tanıdıkları kendisiyle selamı sabahı kestikleri için aşağı yukarı yirmi yıl, bir Jan Valjan hayatı yaşamak zorunda kalmıştı. Bu hayatı onun için çekilir kılan, kitaplardı; engin tecessüsü ve Antakya Sultanisi’nde öğrendiği kuvvetli Fransızcası sayesinde Avrupa kültürüne açıldı. Bu öyle bir açılıştı ki, kendi ifadesiyle, coğrafyasında Asya yoktu ve sadece diliyle Türk’tü.

“Işık Doğudan gelir!”

Hind dünyasını bir Avrupalının, Romain Rolland’rn kılavuzluğunda keşfeden Cemil Meriç, ondan “ilk hocam” dîye söz ediyordu; ama dikkatini Ganj kıyılarına asıl çeken Schopenhauer ve Schelling oldu. Keşfettiği elbette Avrupalının gözüyle Asya’ydı, ama Asya. Büyü bozulmuş ve bir tane Avrupa olmadığını da o zaman anlamıştı. “Olemp’i ararken Hind çıkmıştı karşısına”. Bunun da bir kaçış, bir arayış olduğunu bilecek kadar tecrübeliydi, ama ‘Vedalar Çağı’nı incelemeden on dokuzuncu asrı doğru anlamanın mümkün olmadığını artık biliyordu. Böyle meselelerle oyalanmanın bir çeşit kaçıklık olarak görüldüğü bir kültür ortamında yıllarını “düşüncenin, hürriyetin vatanı” olarak gördüğü Hind’e veren ve oradan ‘tesamuh’u,’düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle sevmeyi’, ‘peşin hükümlerin mahpesinden kaçmayı, hakikatin çeşitli yönlerine eğilmeyi, hayatın her tecellisine saygı beslemeyi’ öğrenen Cemil Meriç’in öğrendiği bîr gerçek dana vardı: “Ex Oriente lux”, yani “Işık Doğu’dan gelir!”

Cemil Meriç, heyecanlar dolu Hind macerasını, 1964 yılında yayımlanan Hind Edebiyatı’yla taçlandırdı. Dört yılda yazdığı ve ‘harf harf hayatını işlediği’ bu eser, aynı zamanda onun yayımlanan ilk telif eseriydi. İyi ama, ne zamana kadar Ganj kıyılarında oyalanacakta? Bir gün Konya’ya giderken yol arkadaşlığı yaptığı üniversiteli bir genç; “Sen bizden değilsin!” deyiverdi. Kendisini dinleyelim: “ Evet, ben onlardan değildim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyuyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek, hatayı sonuna kadar yaşamakla mümkün. Yığın Avrupalılaşırken aydınlar Türkleşmeli. Ve çalışmağa başladım. Spinoza kırk dört yaşında ölmüş, Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.”

Genç düşünürün bulduğu yol Bu Ülke’ye, yani kendi ülkesine çıkıyordu. Gözlerini kaybettiğinde yaşadığı trajedinin bir benzerini de bu yol ayrımında yaşadı: Aralarında kendini daha rahat hissettiği aydınlarla artık aynı dili konuşmuyor; fakat yeni dilini az çok anlayanlarla birlikte olmaktan da pek hazzetmiyordu. Kendini ne ‘sağ’da hissediyordu, ne ‘sol’da. Çaresiz, ‘Fildişi Kulesi’ne çekilerek düşünmeye Ye yasmaya başladı. Esasen dış dünyaya kapanıp iç dünyaya acılan gözleri onu bu kuleye kapanmaya zorluyordu. İç dünyasında “Doğu’nun ışığı vardı ve onun Doğu’su artık Hind’le sınırlı değildi; engin tecessüsü bütün Doğu’yu kuşatmak istiyordu. Düşünce dünyasının yıldızlan arasında artık sadece Homeros, Eflatun, Marks, Nietszche, Balzac, Victor Hugo gibi Batılı şair, yazar ve filozoflar değil, Biruni, İbn Rüşd, İbn Haldun, Gazali, Fuzuli, Baki, Ahmed Cevdet Paşa gibi Doğulular da Parlıyordu. Mesela “Medeniyetlerin Defter-i Amali” dediği ansiklopediler hakkındaki uzun yazısında, ansiklopedi kelimesini kullanan ilk yazarlardan ve Diderot, D’Alambert gibi ilk ansiklopedistlerden söz ederek günümüze geldikten sonra “İslâm’da Ansiklopediyi anlatmaya koyulmuştu. Yüz on sayfalık bu yazının altmış sayfası, bizde uzmanlar dışında hiçbir aydının bilmediği Safa Kardeşler’in, yani Îhvanu’s-Safa’nrn Resail’ine ayrılmıştı. İlk baskısı Pınar Yayınlan tarafından 1984 yılında yapılan Işık Doğudan Gelir, bu yazıyla başlıyordu. Dünya kültürünün ve düşüncenin bütün ufuklarında gezinmeye kararlı olan Cemil Meriç’in tecessüsü dur durak bilmiyordu. Seyyid Hüseyin Nasr’ın İslâm’ın Kozmolojik Doktrinleri adlı eserinin Türkçeye çevrilmesi münasebetiyle yazdığı yazıda, İslâm medeniyetinin bazı meselelerine girmiş, başka bir yazısında da Türk muhafazakârlarının hiç ilgi duymadıkları bir konuyu, Kitab-ı Mukaddes’i ele almıştı. Bu yazılar, Işık Doğudan Gelir’de ikinci ve üçüncü sıralarda yer alıyor, onları Herbelot’nun Doğu Kütüphanesi adlı eseri hakkındaki yazısı takip ediyordu. Cemil Meriç’in “Muhteşem Bir Abide” diye nitelendirdiği bu eser, Hugo’dan Nerval’e kadar Doğu’yla ilgilenen bütün Avrupalı şair ve yazarlann başvurduğu ana kitaptı.

Bir aslına dönüş hamlesi

İşık Doğudan Gelir, bu kitaba adını veren “Ex Oriente Lux” başlıklı yazıyla devam ediyor. Düşüncelerinin gelişmesinde etkili olan Quinet, Michelet ve Edouard Schure gibi yazarlardan, özellikle Quinet’in Dinlerin Ruhu, Schure’un Doğu Mabetleri ve Büyük ermişler adlı kitaplarından söz eden Cemil Meriç, bu yazının “Işık Doğudan Gelir” sözünden bahsettiği bölümünde, beyaz insanın Amerika’yı keşfedip Pasifik Okyanusu’nun öbür ucundaki ihtiyar annesiyle, yani Asya’yla karşılaşalı beri, misyonunu daha aydınlık olarak görmeye, devri hareketini ve birliğini anlamaya başladığını, o andan itibaren menşeine hasret duyarak “Ex Oriente lux” diye haykırdığını söyledikten sonra şu hükme varıyor: “Modem düşüncenin bu aslına dönüş hamlesi, hem içtimaî bir içgüdü, hem de dinî bir özleyiştir. Farkında olsak da olmasak da, bu iki duygu birbirinden ayrılamaz. ”

Batı’da ve Doğu’da akıl meselesinin Hermetik düşüncenin enine boyuna incelendiği yazılarla devam eden Işık Doğudan Gelir, İslâm’da tercümenin ve İbn Haldun’la ilgili bazı meselelerin ele alındığı yazılarla noktalanıyor.

Bu etkileyici eserin ikinci baskısı, ilkinden tam yirmi dört yıl sonra İletişim Yayınları’nca yapılmış bulunuyor. Mahmut Ali Meriç tarafından yayma hazırlanan ve “Bütün Eserleri” dizisinin 11. kitabı olarak vitrinlerde yer alan yeni baskının ilkinden farkı, yazıların kısa alıntılarla Özetlendiği, hazırlayanın imzasını taşıyan “Sunuş” yazısıdır. Bir de bazı yazıların sonundaki dipnotlar sayfa altlarına alınmış, o kadar. Metinlere ufak tefek düzeltmeler dışında müdahalede bulunulmadığını belirtmekte fayda görüyorum.

Cemil Meriç, Işık Doğudan Gelir’de, dünya kültürünün lâbirentlerinde dolaştırdığı okuyucularına yaşadığı maceranın ne kadar heyecan verici olduğunu çok iyi anlatıyor.

Tutkunlarına duyurmak benden.

(Zaman, 12-2008)

Yaşar Kemal’in İnce Memed sırrı

Eşkiyabaşı İnce Memed ve arkadaşları Torosdağlarında Tuvaras vadisinde vuruldular. Cesedi at sırtında kasabaya getirildi. Yaşar Kemal, Safiye Mehmet ve arkadaşlarının topluca öldürülmeleri olayına tanıklık etti. Ve yıllar sonra bu olayı İnce Memed romanına kaynak olarak aldı. Şahıs isimlerini kısmen değiştirdi, Yer isimlerini de aynen verdi.

Çukurova’ya fırışka avına çıkan  Muşlu Kamil ve Veysel, Ceyhan nehri kıyısındaki Değirmenocağı köyünü bastılar. Köpekler havladı, ama ne çare. Evler basıldı. Altın akça bahada kıymetli ve varsa toplandı. Eşkiya kanunu bu. Basarsın, vurursun, alırsın, kaçarsın. Kaptığın mal senindir. Eşkiyalar Ceyhan nehrini geçtiler. Akçasaz’ı izleyerek kuzeye doğru Tozlu köyüne yöneldiler. Sülemiş’in oradan geçip, ver elini TEKEÇO dağı. Kösepınarı köyünden kendilerini Savrun vadisine attılar. Söğütoluğu, Tuvaras, Gavurkırıldığı ve daha yukarılarda Mazgaçb’eli Savrun vadisi boyunca karşılaşılan yerler. Savrun kıyısından yürüyerek Çığşar’a doğru yol alanlar tarlalarda iri  kesme taşlar görebilirler. Bir zamanlar bir tapınağın veya binanın geride kalan kalıntılarıdır bunlar. Kimbilir belki Roma’dan belki de Bizans’tan kalmadır. Ama şimdilerde (1932) eşkiya barınağıdır Savrun vadisi. Aydınlısı, Mehedinlisi, yörükleri bazanda garip gureba Çukurova köylüleri doluşur bu vadiye. Temmuz sıcağında  buz gibi soğuk sular akar pınarlarından. Hemen kuzeye doğru sıra halinde uzanan kır dağların adını Yoğurt yemez koymuşlar. Nedendir bilinmez ama soğuğuna bakarak söylenmiş olabilir. Buz gibi soğuk havada yoğurdun bile donmuş olacağı düşünülmüştür herhalde. Kamil ve Veysel, Tuvaras’a girmeden izlerini kaybettirmeden önce Tozlu mezar’a geldiler. Bir çobandan koyunu zorla aldılar. Ve önlerine katarak Tuvaras’a Tevfik Ağa’nın bağ evine kadar geldiler. Onları İnce Memed’in adamları karşıladı. Hemen Savrun’un kuzeye bakan kıyısında bir kaya, bir tepe ve ormanların çalıların bulunduğu yerdeki dama benzeyen evde bir araya geldiler. İnce Memed:

-Takip müfrezesi buraya gelmeden, ite, kopuğa ve de hainlere yakalanmadan burada bir müddet kalalım. Koyun kesilsin” teklifinde bulundu. Olur ya. Maksutoluğu yaylası üzerinden Söğütoluğa ve oradan da Tuvaras’a. Veya Turnadağı ile hemen yakınındaki Akçadağ yöresinden belleri aşarak aşağıdaki Savrun vadisine… Kuzeyden Çığşar veya Beyoluğu taraflarından yine Tuvaras’a gelenler olabilirdi.  Bütün bu ihtimaller içinde en korkulanı da Kadirli’den jandarma müfrezesi ile muhbirler Tuvaras’ı basarsa kızılca kıyamet kopabilirdi. Bütün bunlar akla geliyordu. Muşlu Kamil:

“Bize müsaade edin, buradan ayrılalım. Hemen şu aşağılardaki yörüklerin orada dolaşalım, ne olur ne olmaz” teklifinde bulundu. İnce Memed “kabulümdür” cevabını verdi. Kamil ve Veysel Tuvaras’tan uzaklaştılar. Aşağı dere boyunca yürüdüler, gözden kayboldular. Memed ve arkadaşları Galleş Halil, Barutçu Ahmet, Çönter Ahmet, Mehmet Hazır, Sarıkız Mehmet, At çobanı Mustafa, Tavukçu İbrahim, Hacı Hasan, Tokuş Mustafa. Tam tamına sayıları 11 kişiyi bulur. Etraftaki ormandan çalı çırpı topladılar. Ateş yakdılar. Koyun kesildi. Derisi yüzüldü. Kafası, gövdesi parçalandı. Bir yandan ateşin dumanları ve arkasından közlerin yalımı etrafa yayılırken, açlıktan mideleri guruldayan eşkiyalar iş bölümü yaparak arı gibi çılışıyorlardı. Eti küçük parçalara ayırarak çaman yapanlar, torbadan tuz, biber çıkaranlar, kuru soğanı dilim dilim kesenler içinde birbirleri ile yarenlik yaparak çalışıyordu.

Jandarma kumandanı Kadirli’deki odasının önünde bekleyen kısa kestek muhbir ALO ile hararetli konuşmalar yapıyordu.

- Safî’ye Mehmet ve çetesi nerede?

- Efendi kumandan Tuvaras’ta Tevfik Efendi’nin bağına doğru gittiler. Şimdi onları vurmanın tam zamanıdır.

Jandarmalar harakete hazır beklediler. Ata binenler, yaya yürüyenler önlerinde klavuzları olduğu halde Savrun üzerine yukarı yukarı Torosdağlarına doğru gittiler. Gittiler, bir nokta oldular, gözden kayboldular. Tam o sırada gökyüzünü kara kara bulutlar kapladı. Hafiften hafifden yağmur yağmaya başladı. Karşıdaki dağların üzerine kar serpmişe benziyordu. Tuvaras’a yaklaştılar. Veysel ve Kamil ile buluştular. Eşkiyaların yeri ve ne yaptıkları öğrenilmişti. Kumandan uzaktan dürbünle baktı. Evin etrafında nöbet tutan veya gezinen yoktu. Jandarmalar ağaçların kayaların arkasına pısarak, sürünerek, eğilerek dama yaklaştılar. Adam boyunu aşan bir kayanın arkasına gizlendiler. Damın gerisindeki orman içinde de sürünerek çember daraltıldı. Dam iyice kuşatıldı. Kumandan jandarmaların gözüne baktı. “Ateş” emri verdi. Dama yakla­şarak bombalar atıldı. Kurşunlar havada vızıldadı. Damın kapısı, çatısı ateş ve duman içinde kaldı. Ve etraftan yoğun silah sesleri geldi. Kulaklar çınladı. Bağırışmalar yükseldi. Sonra kurşun ve bomba sesleri kesilir gibi oldu. Askerler damın yanına yaklaştılar. Kapıdan içeri girdiler. Eşkiyalar kanlar içinde ötede beride yatıyordu. Başından kanlar akanlar, gövdesi kararmış olanlar bir arada idi. Askerler ve muhbirlerin ağzından bir çift söz çıkıyordu.

- Belalarını buldular.

Eşkiyaların cesetleri atlara yüklendi. Savrun suyu izlenerek İlbistanlı köyü üzerinden Kadirli’ye getirildi. Jandarma Dairesinin önündeki boş arsaya indirildi. Kumandan “İbreti alem için herkesin eşkiyaların cansız bedenini görmesini” istiyordu. Etraftan gelenler, köyden kasabaya inenler biraz meraktan biraz da korkudan eşkiyaların cansız bedenlerini görmek için Hükümet Dairesinin önüne geldiler. Ve eşkıyaların cansız bedenlerine baktılar. Görenlerin ağzından sanki şu sözler dökülüyordu: “Bunlar Binboğalıların gençleri. Remzi’nin yoluna gittiler. Safiye Mehmet nerede?”. Safiye Mehmet, ince uzun bedeni, başında fesi, ayağında şalvarı, belinde kuşağı, kurşunları,tabancası ve mavzeri ile  Tuvaras çatışmasında can havliyle sıçramış, kendini ormana atmış, dere boyunca aşağı doğru kaçmaya başlamıştı. Arkasından sıkılan kurşunlar yanından geçiyordu. Baldırında bir acı hissetti. Şalvarından içeri doğru kanlar akmaya başladı. Tuvaras’tan epey uzaklaşmış, Kınalıgedik’e kadar gelmişti. Takati kesildi. Gözlerinin feri söndü. Bir çam ağacının altına saklandı. Etrafında çalılar vardı. Bulunduğu yer yolun kıyısı idi. Gövdesi ile iri bir çam ağacına dayandı. Bir yanda acılar dayanılmaz bir halde iken uyuyakalmıştı. Savrun üzerinden Tuvaras’ı izleyerek güneye doğru ilerleyen Çığşarlı köylülerin ayak sesleri yaklaştı. İçlerinden Mevlüt adındaki hemen az ilerde derenin kıyısında çam ağacına yaslanmış başı. püsküllü fesli, beli fişekli ince uzun boylu kanlar içinde kaldığı belli yaralı eşkiyayı gördü. Eşkıya kaçamıyordu. Sadece ah edip inleme sesleri yankılanıyordu etrafa. Mevlüt, eşkıyaya yaklaştı. Baktı. “Bu eşkiyanın silahı da parası da değerlidir. Neden canını ve malını almayayım” diye düşündü’. Eline aldığı iri kaya parçasını Safiye Mehmet’in üzerine fırlattı. Arkasından eline geçirdiği diğer taşları da atıyordu. Mehmet’in “aman dilemesi” fayda etmedi. Vücudu parça parça oldu. Oracıkta can verdi. Üzeri arandı. Boğazından hamaylı çıktı. Kesesindeki paraları, silahı alındı. Cesedi çalıların içine atıldı.          Safiye Mehmet’i  öldürenler, uzaklaşıp gittiler. Kınalıgedik’e kar yağdı. Etraf bembeyaz oldu. Mehmet’in donmuş vücudu karlar altında kaldı. Çamın gövdesinde “göbelek” mantarı baş gösterdi. Bir süre sonra davar otlatan bir çoban kar altında Mehmet’in cesedini buldu. Kadirli’ye  haber gitti. Askerler geldi. Ünlü eşkıya Safiye Mehmet’in cesedide şehre getirildi. Köyüne, Binboğa’ya haber salındı. Köylüleri ve arada bacısı HÜRÜ geldi. Hürü, kendinden geçti.“Tuvarasın boz yılanı; Akar dolanı dolanı” sözlerini ağlayarak söylerken dizlerini dövüyordu. Ağladı, ağladı, ağladı…

Sonra ince uzun boylu nam-ı diğer İNCE MEMED’in cesedini at sırtına yükleyen köylüler, şehir içindeki Cemalpaşa köprüsünden hareket ederek Sülemiş’in eteğindeki yoldan Binboğa’ya doğru yol aldılar. ”Su testisi su yolunda kırılır” misali hayatı sona ermişti. Kasım 1932.

(Cezmi Yurtsever)