Muzik calici calismiyor


DÜNYA TARİHİ

Jan Dark efsanesi uydurma mı?

jan-dark.jpg

Fransa’nın yüzyıllar boyunca sembolü, ülkeyi kurtarmak için Tanrı tarafından görevlendirilmiş güzel çoban Jeanne d’Arc efsanesinin, geçmişte İngilizler karşısında zor durumda bulunan Fransız sarayı tarafından uydurulmuş bir “psikolojik silah” olduğu ileri sürüldü.

Konuyu 10 yılı aşkın süredir araştıran ve “L’affaire Jeanne d’Arc” (Jan Dark Davası) adlı eserin yazarları gazeteci Marcel Gay ve Roger Senzig, Fransız kahramanın isminin dahi bir “sapkınlık” olduğunu belirterek, Jeanne d’Arc’ın asıl isminin Jeanne d’Orleans olduğunu iddia ettiler. Jeanne’ın bilinen 19 mektubundan, sadece 3′ü kendi imzalı olan 5 tanesini inceleyen yazarlar, bu mektuplardan hiçbirinde Jeanne’ın kendisine d’Arc demediğini gördüler.

Efsane kahramanın kökenlerinin de tartışmalı olduğunu belirten yazarlar, çoban olduğu söylenen Jeanne’ın Rouen’deki duruşması sırasında “hiçbir zaman koyun veya başka bir hayvan gütmediğini” söylediğine, çok iyi ata binen Jeanne’ın ayrıca saray Fransızcasına sahip olduğuna işaret ettiler. Gay ve Senzig, Jeanne’ın ölümüyle ilgili de pekçok soru bulunduğunu belirterek, tarihte anlatıldığı gibi eğer 1431′de Jeanne d’Arc yakılarak öldürüldüyse, “Fransa’nın Bakiresi”nin daha sonra Fransa’nın Metz, Belçika’nın Arlon, Almanya’nın Köln ve hatta 1436′da Fransa’nın Orleans kentlerinde görüldüğüne dair yüzlerce belgenin varlığının ne anlama geldiği sorusuna dikkati çektiler. “15. yüzyılda aynı bugünkü gibi kamuoyu manipüle ediliyordu, bu bir gizli diplomasiydi. Efsane güzel, ama gerçek daha güzel” diyen Marcel Gay, İngilizlere karşı zor durumda bulunan Fransız kraliyetinin “psikolojik silahı” olan ve asıl ismi Jeanne d’Orleans olan Jeanne d’Arc efsanesi ile ilgili tezlerinin çok sayıda belgeye dayandığını belirtti.

(http://www.habervakti.com, 10-2007)

ABD’nin 100 yıl önce aldığı gizli Türkiye kararı

1896 tarihinde ABD’nin 54. Kongresinde alınan Osmanlıyı parçalama kararları. İtalya’daki NATO kolejinde ortaya çıkarılan ve Türkiye’yi bölünmüş gösteren haritaya ait ayrıntıları.

Emekli amiral İlker Güven’in Maya dergisinde yayınlanan “Dostumuz Amerika ve Avrupa” başlıklı bir makalesini okudum. Konuyu Yeniçağ televizyonunda da anlatan Güven, İtalya’daki NATO kolejinde ortaya çıkarılan ve Türkiye’yi bölünmüş gösteren harita ile ilgili olarak şöyle diyor: “Söz konusu haritayı, kıymetli arkadaşım Emekli Hava Orgeneral Cumhur Asparuk, 1975 yılında İncirlik Hava Üssü subay kafeteryasında bizzat gördüğünü söylemiştir.”

Güven bir tarihi gerçeği daha açıklıyor: “Bilindiği üzere, ABD Senato ve Temsilciler Meclisi gizli kararları 100 yıl geçmeden açıklanmamaktadır. 1996 yılında 100’üncü yılını dolduran ve ancak bugünlerde elimize geçen 31 Ocak 1896 tarihli 54. Kongre gizli kararı inanılmaz gerçeği karşımıza çıkarmaktadır. Özet olarak Türkçesi şöyledir:

- ABD’nin belirleyeceği bir temsilci ile her hristiyan ülkeden bir temsilcinin Osmanlı İmparatorluğu adındaki kabul edilemez ve inatla devam eden devletin şeytani hareketlerinin düzene sokulması. Bu karara göre; ABD temsilcisi mutlaka ABD vatandaşı olacaktır. Temsilci, Hıristiyan ülke yöneticileriyle işbirliği yaparak aşağıdaki görevleri yerine getirecektir;

- Uluslararası Hıristiyan Komitesince din, mezhep ve milliyetçi özelliklere bakılmaksızın geçici bir Hıristiyan yöneticiye Türkiye’nin başkanı olarak seçilmesini mütakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması, Utah Eyaleti yönetimi örnek alınarak ve çok eşlilik, kılıçla fethetme gibi dini vaazların ve hareketlerin yasaklanması sağlanacaktır.

- Geçici hükümet Türkiye Birleşik Devletlerinin sınırlarının içerisindeki etnik özelliklerine uygun olarak oluşacak Ermeni devleti müttefikimize tüm Hıristiyan devletlerinin askeri destek sağlamaları istenecektir.

- Daha önce bahsi geçen geçici hükümetin süresini tamamlamasından sonra müttefik güçler tarafından kısa zaman içinde Türkiye Birleşik Devletleri’nin Uluslararası Hıristiyan Komisyonu tarafından tanınması sağlanacaktır. Türkiyedeki ülke yönetiminin hiçbirzaman Sultan, Halife veya Peygamber Muhammed’in dini (şeriat) yöneticileri tarzında olmaması ancak ılımlı dini fikirleri olan ve insanlara olumlu yaklaşan yönetimlerin kurulmasına özen gösterilecektir.

Görüldüğü gibi, Türkiye’yi eyaletlere ayırarak bölme ve böylece daha kolay yönetme stratejisi ABD tarafından 1896 yılında kabul edilerek meclisler tarafından onaylanmıştır.
Bush yönetimi terörist olarak ilan ettiği PKK terör örgütünü illegal yollardan besliyor, himaye ediyor ve maalesef siyasal olarak da destekliyor! PKK terörü de başta ABD desteği sayesinde Türkiye’de masum insanların canlarını almaya devam ediyor. Yine Bush yönetimi, kuzey Irak’ta barınan PKK terör örgütüne karşı operasyon yapmak isteyen Türk Silahlı Kuvvetlerinin karşısına dikiliyor ve hatta tehdit ediyor.”

Demek ki ABD’nin, Süleyman Demirel’e, Turgut Özal’a ve Tayyip Erdoğan’a eyalet sistemini dayatmasının ardında 100 yıl önce Kongre’nin aldığı bir karar vardır.

(www.aktifhaber.com, 9-2007)

İngiltere Hint askerlerini kobay yapmış

Guardian gazetesinde bugün yeni ortaya çıkan İngiltere Ulusal Arşiv belgelerine dayanılarak verilen haberde, şu anda Pakistan sınırları içinde kalan Ravalpindi’de 1930′ların başında başlayan kimyasal silah denemelerinin 10 yıldan fazla sürdüğü belirtildi. Gazetenin aktardığı 1942 tarihli bir belgede, denemelere katılan askerlerin vücutlarında ağır yanıklar oluştuğu ve askerlerin hastaneye kaldırıldığı belirtiliyor.

İngiltere Savunma Bakanlığı’nın İngiltere’nin güneybatısındaki Porton Down araştırma merkezinde 1989′a kadar sürdürülen araştırmalarda, yüzlerce Britanyalı kadın ve erkek asker üzerinde kimyasal silah denemeleri yapılmış, denemelere katılanların bazılarının üzerinde hardal gazı ve sinir gazı ile LSD gibi halisünasyon yapıcı ilaçlar denenmişti.

(http://www.haber7.com)

Tarih boyunca devam eden bir yalan

1096–1270 tarihleri arasındaki iki asırlık dönemde sekiz Haçlı Seferi yapıldı. Milyonlarca insan öldü. Bilindiği gibi Kudüs Müslümanların eline Hz. Ömer zamanında (637 yılında) geçmişti.  Bırakın sonrakileri, sadece ilk Haçlı Seferini dikkate alırsak, Kudüs Müslümanların eline geçeli 450 seneden fazla olmuştu. Beş asır boyunca Kudüs’ün Müslümanların elinde bulunmasından zerrece rahatsız olmayan ve kılı kıpırdamayan kilisenin, Kudüs’ü kurtarmak gibi bahanelerle asırlar sonra harekete geçmesinin tek nedeni, İslam sonrası bölgede oluşan muazzam zenginliği yağmalama arzusundan başka bir şey değildi.

Temel niyetlerinin bu olduğunun en önemli kanıtlarından biri de Dördüncü Haçlı Seferi’dir. Papa Üçüncü Innocentius’un çağrısıyla başlatılan Dördüncü Haçlı Seferi için Kudüs istikametine yola çıkan Haçlılar, Venedik gemileriyle önce 1204 yılında İstanbul’a geldiler. Fakat dinlenip yola devam etmeyi düşündükleri bu şehrin zenginliği karşısında şaşkına döndüler ve Kudüs’e gitmekten vazgeçerek İstanbul’u yağmalayıp, tahrip ettiler. Dindaşlarına her türlü zulmü ve kötülüğü yaptılar. Bizans İmparatoru, tahtını İstanbul’dan İznik’e taşımak zorunda kaldı. İstanbul’da 57 yıl kaldılar ve 1261 senesine kadar devam eden “Latin İmparatorluğu” kurdular. Dördüncü Haçlı Seferinde Müslümanlardan çok Ortodoks Hıristiyanlar zarar gördü.

Kısacası, Kudüs’ü Müslümanlardan geri almak bahanesiyle yaklaşık 2 asır boyunca sürdürülen ve (daha sonraki dönemde ve günümüzde de değişik şekillerde devam eden) Haçlı Seferlerinin temel amacı, İslam dünyasındaki zenginlikleri yağmalamaktı. İnsanlık tarihinin bu en büyük yalanının faturası oldukça ağır oldu.

Ömer Muhtar filminden hatırlayacaksınız. İtalyanlar Libya’yı, Fransızlar Cezayir’i yağmalamak ve yeraltı zenginliklerine el koymak için işgal ettiklerinde, bu topraklara özgürlük getirdikleri iddiasında bulunmuşlardı. İşgal sırasında milyonlarca insan hunharca öldürüldü.  O dönemde dünyanın her yerindeki işgaller benzer gerekçelerle yapıldı. Geride sadece kan ve gözyaşı kaldı. Tıpkı bugün Amerika’nın, demokrasi götürme iddiasıyla Irak’a ve Afganistan’a yerleşmesi gibi… Temel amacın ne olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Hz. Peygamber Mekke’de tebliğ görevine başladığı dönemde de durum bundan farklı değildi. Mekke’nin ileri gelenleri en kıymetli eşyalarını, bir kaşık suda boğmak için can attıkları Hz. Peygamber’e emanet etmekte hiç tereddüt göstermezken, öbür yandan, “Ya Muhammed, senin bu hareketin (davan) bizim çıkarlarımızı zedeliyor… Kadınlara, kölelere, hatta hayvanlara bile hak veriyorsun… Biz bundan çok rahatsızız” diyorlardı. Yani, “yalan söylüyorsun, sen güvenilir bir insan değilsin” demiyorlar, “sen çıkarlarımızı zedeliyorsun” anlayışıyla hareket ediyorlardı.

Gelelim bugüne…

Geleneksel kıyafeti içindeki gariban Anadolu insanını köşk ve yalılarında uşak olarak, başı kapalı kadınları şirketlerinde hizmetçi ve çaycı olarak kullanmaya alışkın olanlar, bir gün başı örtülü genç bir kızın, “ben falanca üniversiteyi bitirdim ve burada çalışmaya hak kazandım” diye kapıdan içeriye girmesi karşısında, bazı çevreler gözlerine inanmakta zorlandılar ve “şimdi bu da nereden çıktı” sorusunu sormaya başladılar. Kişisel kanaatime göre temel sorun budur.

Tanzimat’tan bu yana taşralı muamelesi yapılan ve hor görülen Anadolu insanının, bir gün; “bu ülkenin yönetiminde artık ben de söz sahibi olmak istiyorum…” demesi, dahası, “bu ülkenin üretimine, kalkınmasına ve global ölçekteki ticari hayatına ben de katkıda bulunmak istiyorum” anlayışıyla sahneye çıkması karşısında, bazı çevrelerde rant ve egemenlik alanı daralması yaşayacakları endişesi ortaya çıktı. İşte tam bu noktada onları saf dışı etmeye matuf semboller ve dışlayıcı kılıflar mazeret olarak kullanılmaya başlandı. İş yapmak isteyen Anadolu insanına “yeşil sermaye”, devlete ben de hizmet etmek istiyorum diyen insanın önüne de çeşitli dışlayıcı sıfatlar yapıştırıldı.

Sözü uzatmaya gerek yok. Şahsı konusunda hiçbir olumsuz gerekçe öne süremedikleri Abdullah Gül’ü yada benzer durumdaki diğer kişileri, eşinin türbanı üzerinden yıpratmaktan asıl amaç, “Sürdüre geldiğimiz egemenlik alanımızda sizin gibileri görmek istemiyoruz” anlayışından başka bir şey değildir ve burada türban konusu tamamen kılıftır. Gerçek sorunun türban olduğuna inanmak sanmak safdilliktir. Böyle olduğunu iddia etmek koca bir yalandır.

(http://www.haber7.com)

ABD’nin çirkin savaşı

cirkin-savas-1.jpg

 cirkin-savas-2.jpg

- Nükleer silahları dünyada ilk kez 2. Dünya Savaşı’nda ABD kullandı. Hiroşima’ya bırakılan atom bombası, yaklaşık 9 kilometre çapındaki bir alanda sıcaklığı 4000 dereceye kadar çıkardı ve ilk anda 78 bin kişinin ölümüne yol açtı.

- 6 Ağustos 1945’te Tokyo saatiyle 8.15’te Hiroşima’ya atılan bomba ‘Küçük Çocuk’ adını taşıyordu ama sadece birkaç dakika içinde şehrin yarısını yok etti.

- Japonya’nın 15 ağustos 1945′te yenilgiyi kabul etmesiyle 2. Dünya Savaşı son buldu. Ancak atom bombası, 1945 yılının sonuna kadar 350 bin nüfuslu kentte 140 bin can aldı.

- Patlama sonrasında radyasyon 100 bin kişiyi etkiledi. Şehirdeki 90 bin binadan 60 bini yerle bir oldu.

- 62 yıldır, radyasyona bağlı hastalıklar sebebiyle ölenlerin sayısı 250 bini geçti.

- Atom bombası nesilleri etkiledi. Milyonlarca insan sakat doğdu, sakat kaldı.

(Ntvmsnbc)

Macellan’ın gerçek ölüm nedeni

Dünyanın küre şeklinde olduğunu ispatlamak amacı ile İspanyol krallığının himayesinde keşif seyahatine çıkan, yani emperyalizmin keşif kolunun başını çeken Macellan, gezileriyle ve keşifleriyle meşhurdur.

Bu şöhretin çok az bilinen başka bir tarafı var; Macellan aynı zamanda Filipinleri Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine katılarak Müslümanlara karşı haçlı ruhuyla savaşmış biridir.

Macellan’ın gezilerinin sebebi Hint altkıtasındaki çok çeşitli değerli baharatların yetiştiği “Baharat Adaları”na ulaşarak onları İspanyolların hizmetine sunmaktı. Ancak seferlerinden birinde okyanusun şiddetli fırtınaları arasında, günlerce akıntılarda sürüklenip dalgalarla boğuştuktan sonra yolu ve adamlarını kaybetmişti. Gemisi Filipinlerin Limasava sahilinde karaya vurunca Filipin adalarını karşısında bulan Macellan baharat adalarına ulaştığını sanmıştı.

Macellan fanatik bir Hıristiyandı ve İslâm’dan ve Müslümanlardan nefret ediyordu. Lapu LapuMüslümanlar öteden beri Filipin adalarını biliyor ve oraya “Mihrac Adaları” diyorlardı. 1380 senesinde Çin ve Sumatra’dan gelen Arap tacirler ve davetçilerin sayesinde Filipinlerde islâmiyet yayılmaya başladı.

İspanyollar Filipinlere geldiğinde İslam çoktan Manila sınırlarına ulaşmıştı. Filipinler 7000′den fazla adadan oluştuğu için Müslümanlar bütün adalara ulaşamamıştı ve bu sebeple bazı adalar İslâm’ın aydınlatıcı ışığıyla tanışmamıştı.

1521senesinde Ferdinand Macellan komutasındaki İspanyollar Filipinlere ulaştılar ve Cebu adası valisiyle ilişkiler kurarak bir anlaşma yaptılar.

Anlaşmaya göre Cebu valisi İspanyol Kraliyet yönetimi altında civar adaların da valisi olacak karşılığında da Macellan’a Filipinleri Hıristiyanlaştırılmasında yardımcı olacaktı. İspanyollar Cebu’dan hareket ederek birkaç kilometre uzaklıktaki Maktan adasına yerleşmeye ve burayı karargâh edinmeye karar verdi. Bu ada müslümandı ve Lapu Lapu adında Müslüman bir hükümdar tarafından yönetiliyordu.

İspanyollar adanın bir Müslüman tarafından yönetildiğini öğrenince çapulcu haçlı güruhunun hep yaptığı gibi ada halkına saldırdı ve halkın elinde bulunan yiyecek ve eşyaya elkoydu. Müslüman ada halkı direnişe geçince İspanyollar halkın barınaklarını kundaklayıp kaçtı.

Maktan sultanı Lapu Lapu, Macellan’a boyun eğmeyi reddetti ve komşu adaların ahalisini harekete geçip direnmeye çağırdı.

Macellan bu durumun modern silahlarını ve gücünü göstermek için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyordu. 27 Nisan 1521′de yanına 49 kişiden oluşan bir askerî birliği de alarak Lapu Lapu’yu cezalandırmaya gitti. “Mesih adına teslim Ferdinand Macellanolmanı emrediyorum; biz medenî beyaz ırk olarak bu toprakları yönetmeye sizden daha layığız” diyerek Lapu Lapu’dan teslim olmasını istedi.

Lapu Lapu ise, “Din Allah’ındır ve taptığımız ilah beyazıyla siyahıyla bütün insanların ilahıdır!!!” diye cevap verdi. Sonra Macellan’ın üstüne atılıp onu öldürdü, Lapu Lapu ve adamları Macellan’la birlikte 15 askeri öldürüp İspanyol birliğini püskürttüler. Lapu Lapu, Macellan’ın cesedini İspanyollara teslim etmeyi reddetti. Macellan’ın Filipinler’de hala bulunan kabri bu hadisenin en büyük kanıtıdır.

Bu gün hangi mezhep ve dinden olursa olsun bütün Filipinliler Lapu Lapu’yu ilk milli kahraman olarak görmektedir; Çünkü Lapu Lapu, işgalci sömürgecilere karşı savaşmış, şereflerini korumuş ve onlara onurlu bir tarih bahşetmiştir.

Filipinliler bir vefa borcu olarak Maktan eyalet adasının başkentine “Lapu Lapu” adını vermişler ve orada Lapu Lapu’nun heykelini dikmişlerdir. Filipinliler bu heykeli ziyaret eder, fotoğrafını çeker, onur ve kahramanlık dolu hisler yaşarlar.

(Kaynak: Dünya Bülteni)

Anadolu adını nereden ve nasıl almıştır?

Türkiye’nin İstanbul Boğazı’yla Avrupa’dan ayrılan Asya kıtasındaki topraklarına Anadolu denir. Hatta bu bölgeye tarihte “Küçük Asya” dendiği de olmuştur. Anadolu adı üzerine çeşitli söylenceler var. Anadolu’ya gelen ilk akıncıların yaşlı bir kadına rastlaması en bilindik efsane. Yaşlı kadın yorgun argın gelen akıncılara ayran ikram eder. Askerlerin her biri “ana dol” diye ayranları bittikçe çanaklarını yaşlı kadına uzatırlar. Kadın da elindeki testiyle her birinin çanaklarını doldurur, ama ne hikmetse ayran hiç bitmez.

Elbette bu işin söylence kısmı. Anadolu’nun bilinen ilk adı Hatti Ülkesi. Burada yaşayan ve sonraları Hititlerle kaynaşan toplumun adından alıyor adını. Anadolu sözüyse bölgeye sonradan gelen Yunanlıların verdiği bir isim. Yunanca anatole ya da farklı bir söylenişle anatoli Yunanca “doğu” anlamına geliyor. Yunancada “ana” sözü yukarı anlamına geliyor. Buradan yola çıkarak “anatelein” Güneş’in yukarı kalktığı yer, yani Güneş’in doğduğu ülke. Ege denizinin karşı kıyısından bakınca bu topraklara Güneş’in doğduğu ülke adının verilmesi hiç de şaşırtıcı değil.

(Tübitak)